aLTERNATiF - 05.02.2012/20:03:30
ISTANBUL
     
kzltmr
New Document
  Anasayfa
  Alternatif Yazarlar
  Makaleler
  Köşe Yazıları
  F O R U M
  eski forum
  Müzik Listeleri
  Alternatif radyo
  Klipler
  Edebiyat
  Seçkiler
  Savaşa Hayır!
  İletişim
 
  Sitede Ara    
 
yaz'köşesi
Son Eklenen Yazılar:
  • Aşksever..."
  •      04.02.2012 - Ayten Suvak
  • Şimdi değil"
  •      31.01.2012 - Yusuf Duru
  • nereden baksan..."
  •      20.01.2012 - Faruk Cidem
  • ASLAN DAYIM-8"
  •      20.01.2012 - Ahmet Ünal Çam
  • YAGMUR YAĞIYORDU-26"
  •      20.01.2012 - Ahmet Ünal Çam
  • Ahlâksız Teklif"
  •      19.01.2012 - Özlem Keskin
  • Güven"
  •      16.01.2012 - Evin Okçuoğlu
  • AYNA"
  •      13.01.2012 - Faruk Cidem
  • Kışa ilk şiir"
  •      04.01.2012 - Emre Gürkan Kanmaz
  • Bildiğim Bütün Yollar Taksim’e Çıkar"
  •      03.01.2012 - Aydan Selman
  • Kurabiye Adam"
  •      02.01.2012 - Aslı Durak Sonsuz
  • Bambaşka Bir Sen"
  •      30.12.2011 - Aslı Durak Sonsuz
  • Aralığın Son Şavkı"
  •      30.12.2011 - Aysun Demirci
  • Hey 2012!"
  •      30.12.2011 - Ayten Suvak
  • Rüzgara Emanet"
  •      24.12.2011 - Aslı Durak Sonsuz
  • Tepetaklak"
  •      24.12.2011 - Aslı Durak Sonsuz
  • Didem Madak'a Mektup"
  •      13.12.2011 - Perihan Baykal
  • Kim?"
  •      24.11.2011 - Ayten Suvak
  • Tövbe Tövbe..."
  •      22.11.2011 - Ayten Suvak
  • Acımadı"
  •      18.11.2011 - Aysun Demirci
     
     

    Visit Nefret Suçları Sosyal Ağı
     
     

    Istanbul Rehberi
     
     


    canli

    alternatif
    Ölümün yaşama, barışa ve psikolojiye mesajı
     

    Ersin Aslıtürk

    “17. yüzyıl matematiğin yüzyılıydı, 18.yüzyıl fizik bilimlerinin, 19. yüzyıl da biyolojinin yüzyılı oldu. Bizim 20. yüzyıl ise korkunun yüzyılı.” (Albert Camus)

    Her ne kadar 21. yüzyılı yaşıyor olsak da 20. yüzyılın kapanış töreninden kalanlar halen hayatımızı en hassas noktalarına kadar etkilemektedir. Korkunun krallığını kurduğu 20.yüzyıldan bize kalan tek miras korku değil mutlaka. Ancak, korkunun elini atmadığı neresi kaldı diye sormak gerekiyor. Yaşamda olup bitenlerin asıl ve ilk elden görülebilir sonuçları korkuyu doğrudan işaret etmese de, korku ve kaygı günlük yaşamın içindeki deneyimlerin bütünü kendi iksiriyle aşılıyor gibi görünüyor. Bu aşının, yani korkunun, kaygının ve en temelde ölümün yaşama verdiklerinin içsel olarak “kötü” bir karakter taşımadığını ileri sürmek isterim. Ölüm normal yaşam şartları altında makul ve kabul edilebilir bir şeydir (Lifton ve Olson, 1974; ölüm ve yaşam üzerine harika bir kitap). Savaşlarla gelen ölümü ise anlamamız çok zor. Savaşlarla gelen kitlesel ölümler, ölümün yaşamın anlamlı ve makul bir parçası olma özelliğini yıktığı gibi insanların anlam bütünlüklerini de kırmaktadır.

    Yukarıdaki satırların bir kısmı yazıldığında, Amerika henüz bombalamaya başlamamıştı Irak’taki insanları. Fakat şu anda korkunun imparatorluğu kendini yeniden gösteriyor yüksek teknolojisiyle. Ölüm ve yasam arasında ilişkinin aldığı en çirkin hal iste bu hiç bir insani anlamı olmayan savaşlarda, travmalarda ortaya çıkıyor. Ölüm yasam için önemlidir. Hatta biz insanlar, yaşamın anlamını ölümle test ederiz (Lifton, 1967). Barış gibi bir politik bir meseleyi de olum gibi psiko-tarihsel bir kavramla ilişkilendirmek, indirgemecilik ve teknedencilik tuzağına düşülmediği surece çok anlamlıdır. Ölümlerine insani bir anlam veremediğimiz Irak’lı çocukların durumu da bizim kendi vicdanlarımızın testi olacaktır.

  • Ölüm ve yaşam

    Çok sade bir şekilde ifade etmek gerekirse, ölüm yaşamın duygusal manifestosudur. İçinde yaşadığımız evrende en ilginç boyut zaman, en önemli ve kesin deneyim de ölüm olsa gerek. Yarın hayatımızda nelerin olup olmayacağını bilemeyiz, ama kesin bildiğimiz bir şey varsa o da ölecek olduğumuz gerçeğidir. Yaşamda bundan daha kesin ve keskin bir bilgi olabilir mi? Ölümü önemli bir konsept haline getiren bu olsa gerek. Ölümün bu derece önemli bir deneyim, bir bilgi olduğunun ispatini kültürlerin neler yarattığına bakarak görüyoruz. Dinler, ölümsüzlük sözü veren sosyal-bilişsel yapılar, sembolik sistemler, dinsel ritüeller, dünyaya geri dönme düşleri, olumlu bir hayatın olumsuz bir hayattan daha değersiz olduğu düşüncesi vs. Bunların hepsi temel soruya cevap bulmak üzere insanların birbirleriyle etkilesin içerisinde yarattıkları yapılar. Kısaca bütün bunlar olumun yaşamın içinde olduğunu ve aslında ona şekil, içerik ve anlam vererek ona hizmet ettiğini göstermektedir. Ölümün kaçınılması, üzerine düşünülmemesi, üstü örtülmesi gereken bir kavram olmadığı, ölümün yaşama sunduklarının büyüklüğünden anlaşılmaktadır. İnsanlığın ölüme karşı takındığı tutumlar tarih boyunca değiştiğine göre, insanların tarihin bu evresinde ölümle kurdukları ilişki de yaşamlarının onlar için ne ifade ettiğini gösterecektir. Bu ifadeyi destekleyecek bicimde, sosyal psikoloji alanında bir çok çalışma bulunmaktadır.

  • Sosyal psikolojik açıdan ölüm, siyaset ve insan doğası

    Çeşitli cevapların verildiği bir soru: İnsanı hayvandan ayıran ne? İnsan savaşan ve barışan bir hayvan mıdır? Pek öyle değil gibi. Çünkü Jane Godall’in aktardığına göre Orta Afrika’da iki şempanze kabilesi yıllardır savaşmaktadır. Barıştıkları hakkında bir bilgi yok (mikro düzeyde dişiden özür dileyen erkek şempanzelerin davranışları hariç!). İnsani hayvandan en temel özellik kültürel-ahlaki-tarihsel bir varlık olması (Greenberg ve ark, 1997). Ancak daha önemlisi, niye böyle bir soru sorma ihtiyacı hissediyoruz? Hayvanlarla alıp veremediğimiz ne ola ki? Aslında, hayvanlarla bir alıp veremediğimiz yok, hesabımız kendimizle. İnsanin olumlu bir bedene sahip olması ve bunun farkında olması, sorun burada. Norman Brown’ın (1996/1959) aktardığına göre insanın eşsizliği ölümsüz bir ruha sahip olmasından değil ölümlü bir bedene sahip olmasından gelmektedir. Uzun yıllardır yapılan deneysel çalışmaların gösterdiği de o ki, ölümle yüzleştirilen, ölümlü bir varlık oldukları hatırlatılan kişiler çeşitli biçimler de yaşama “yaklaşmaktadırlar”. Yani ölümü inkar edercesine yaşama sarılmaktadırlar. Bunların arasında örneğin, ölümlülüğün etkisiyle daha fazla ceza veren Alman hakimler, yaşamı daha anlamlı bulan Amerikalı depresif bireyler, arabanın gazına daha fazla basan İsrailli öğrenciler (hızlı araba kullanmak onlara güven veriyorsa eğer), karşı politik görüşün temsilcilerinin dilini acı sosla yakmak isteyen Amerikalılar, ve bir de ahlaksızlıkları ve kahramanlıkları daha uçlarda cezalandırıp ödüllendiren Türkiyeli öğrenciler bulunuyor (bir grup ODTÜ’lü ve Ankara Üniversite’li öğrenci; bu etkilerin bir kısmı için, bkz Greenberg ve ark, 1997). Bunun yanında insan bedeniyle ilgili ilginç deneyler de bulunmaktadır. Örneğin ölümlülükleri hatırlatılan insanlar seksin fiziksel yanlarını daha itici bulmaktadırlar. Zira romantizmin yani bir tür insani-ruhani duygu bütünlüğünün olmadığı cinsel ilişkiler insanlara kaygı vermektedir. Bunlara paralel olarak, insanların bedenlerini temiz tutmaya çalışmaları, onu süslemeleri, çıplaklıktan utanmaları bize doğrudan insan bedeninin bir kaygı ve korku kaynağı olduğunu göstermektedir.

    Bütün bu çalışmaların üzerine oturduğu temel zemin şudur: İnsanlar özgüvenlerini kendi dünya görüşlerinin üzerine inşa ederler. İçinde bulunduğu toplumsal yapının ve (alt)kültürün standartlarını yakalayabilen bireyler genelde daha kaygısız ve ölümden sembolik bir uzaklıkta yaşam sürdürürler. Deneysel çalışmalar da genel olarak kendine güvenen bireylerin ya da kendini anlamlı bir evrenin değerli bir parçası olarak algılayan kişilerin, ölüm tehdidi karşısında diğer güvesiz bireyler kadar tepkisel olmadıklarını göstermektedir. Bunun yanında alternatif dünya görüşlerinin varlığı da bu bireyleri diğerleri kadar etkiler görünmemektedir. Bunun anlamı su ki; çeşitli dünya görüşlerinin bir arada yaşayabilmesinin önemli niteliklerinden birisi, bu dünya görüşünün kapsadığı bireylerin (ve toplumların) kendileri ile huzurlu bir ilişkide olmalarıdır. Ancak savaşlar sırf dünya görüşlerinin, yani sembolik kaynakların çatışmasından oluşan bir şey değil.

    Diğer yaşamların varlığı çoğu zaman kolayca tehdit edici bir nitelik alabilmektedir. Çünkü dünyadaki çatışmalar özü itibariyle, kimi psikologların düşündüğü gibi, sadece bilişsel bir sorun değildir. Bu sorunlar çoğu zaman ciddi bir maddi zemine oturmaktadır. Böylece Muzafer Sherif’in deneysel olarak ortaya koyduğu kimi paradigmalar, örneğin üst-kimlik’te ortak bir amaç için birleştirilen alt-kimlikler ve gruplar, her zaman Hollywood filmlerindeki gibi pozitif bir şekilde bir araya gelemeyebiliyorlar (Cherry, 1995). Paylaşılan kaynakların kıtlığı, dış etkiler, kimlik üstyapısının dışındaki ideolojik üstyapı vs., kimi olası çözümleri her zaman sorunlu kılmaktadır. Ancak Sherif’in ortaya attığı bu konsept halen büyük önem taşımaktadır. Çünkü sırf çıkarların ortak olması da (maddi alt yapının ortaklığı) iki “grup” arasında bir uzlaşmanın ortaya çıkmasına yetmeyebilmektedir. Bunun nedeni de ortak bir üstyapının olmamasıyla açıklanmaktadır.Bu anlamda ülkemizdeki Kürt sorununa bakarsak, Türk devlet söyleminde “Kürtlüğün” kronik bir şekilde dışlanması (Yegen, 1996), örneğin Kürt sorunun “Güneydoğu Anadolu sorunu” olarak betimlenmesi, sorunun etnik-politik özünün görülmemesi, siyasal mekanizmaların daha elverişli işlemesinin önüne geçilmesi, kültürel hakların verilmesindeki sıkıntılar ve sosyal-psikolojik olarak en önemlisi, üstkimliğin “Türklük” ideolojisi üzerine kurulması gibi hatalar sorunun çözümünü sadece savaşa bırakmış, sonuçta çözüme bir katkısı olmayacak Türk ve Kürt milliyetçilikleri daha da körüklenmiştir. Savaşla beraber gelen ölümler, korku ve nefret bütün sorunu her geçen gün daha da çözümsüz hale getirmiştir.

    Ancak, Türkiye’nin ve dünyanın çarkı dönmeye devam etmektedir. Açıkça bütün dünyadaki bu etnik-politik kökenli savaşlar dünyanın politik-ekonomisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bütün bunları meşru kılacak ideolojik yapı da kimi zaman bilim adamları tarafından dillendirilmiştir. Örneğin sosyobiyolog Wilson (1975), insanların savaşmalarının nedenini agresyon geniyle açıklamaya kalkmıştır. Hatta doğadaki vahşi mücadele çoğu zaman insanın özünde çıkarcı ve bencil bir varlık olduğu yolundaki bir tezle sonuçlanmıştır. Rekabet toplumu bu anlamda insanin en iyi fonksiyon gösterdiği toplum olarak algılanmaktadır. Bu görüş, anlayabildiğim kadarıyla, en çok da çoğu Amerikalı psikologlarla, Amerikan hayranı psikologlar arasında destekçi bulmaktadır. Amerikan psikologlar birliğinin gayri resmi siyasal ideolojisinin neo-liberalizm olduğunu düşünürsek, bir de onlarca alt bölümleri arasında “sosyal sınıf”lar için bir alt bolum açmadıklarını da eklersek, “bencil insan doğası” söyleminin bir ideolojiden başka bir şey olmadığını görebiliriz. İnsanin hayvani ve korku içeren yanları bir yana, insanin kültürel ve ahlaki bir varlık olmasının görülmemesi, gerektiğinde ihmal edilmesi, hiç de insanca bir yaklaşım olarak görünmüyor. Ek olarak, kimi muhafazakarlara göre yoksulluk da şiddet de sadece psikolojik ve bilişsel birer problem, toplumsal değil! Onlara göre burası herkesin hakettiğini aldığı ve aldığını hakettiği bir dünya…Ne dünya ama! Yer yer gördüğümüz bu bakış açısı bilimsel olmaktan çok ideolojik bir nitelik taşımaktadır… Tekrar Sherif’e dönersek, kendisi kitaplarında ısrarla olguları çeşitli analiz seviyelerinde ele almanın ve disiplinlerarası bir tutum sergilemenin öneminden bahsetmektedir. Ciddi bicimde bireycilik eleştirisi yapmaktadır. Onun ilk dönem yazılarını güçlü kılan, kanımca, sahip olduğu siyasal perspektif, dahası, marksizme ve toplumsallık içeren konseptlere olan yakınlığıdır (ör: Sherif ve Koslin, 1960).

  • Dünya barışının geleceği ve psikoloji

    Salzman’ın (2001) ölümle ilgili çalışmaları makro sistemlere bağlayarak yaptığı analizde, emperyalizmin “yeni” dönemi olan küreselleşme dönemi, kaygının dünyaya daha da hakim olduğu bir donem olarak gösteriliyor. Ölüm gibi bir kavramın ışığından baktığımızda, kaygının ortaya çıkışını güven veren toplumsal-kültürel mekanizmaların çürümesi ile ilişkili olduğunu yakından görebiliriz. İnsanların özgüvenlerini ayakta tutmaları için toplumun maddi ve manevi kaynaklarını kullanabiliyor olmaları gerekmektedir. Ancak küreselleşme kimi olumlu etkilerinin yanında toplumların geniş kesimlerinin bu olumlu etkilerle buluşmasını da engellemiştir. Daha çok issizlik, sendikasızlaşma, çevre sorunları, etnik-politik savaşlar, medyanın pervasızlığı insanlarda umutsuzluğu ve kaygıyı beslemiştir. Velakin insanlara güven veren sembolik kaynakları, sembolik ölümsüzlük veren kaynakları kurutamamıştır. Köktendincilik, ona bağlı terörizm, milliyetçilik, kültlere tapınma gibi kolektif hareketlerde artışlar küreselleşmenin altın cağında karşımıza çıkmıştır. Maddi yoksunlukların en acımasız olduğu yerlerde, öbür dünya düşleri ve olum kolayca kuluçkaya yatmıştır. En sonunda da sistemin kalesini vurmuştur.

    Böyle bir ortamda dünya barışının geleceği sırf birbirini anlayan, uzlaşan ama birbirinin aynı zamanda politik-ekonomik olarak kuyusunu kazan bir ortamdan çıkacağını düşünmek zor. Yani ortada çatışan kültürlerden çok daha fazlası var. Amerika’daki akıl almaz tüketimin ve o orandaki kirliliğin dünyanın diğer bölgelerindeki insanların hayatlarından bağımsız değerlendiremeyeceğimiz açıktır. Dünyanın diğer bölgelerindeki insanların yaşadıkları hayatların değerli olması gerekir ki ellerinde öbür dünya düşünden daha fazlası olsun. Dolayısıyla dünya barışı bütün bir sistemin daha iyi isleyişine bakmaktadır. Kısaca, bulmacanın tek tek parçalarının bir anlamı bulunmamaktadır; ancak uyumlu bir şekilde bir araya gelmeleri anlamlı bir bütün oluşturacaktır. Gestalt psikolojisine uyan bu bakış açısı bizi de disiplinlerarası bir bakış açısına sürüklemektedir. Aksi takdirde ortaya özellikle sosyal psikoloji açısından statükoyu pekiştiren (Prilleltensky, 1989) ciddi bir miyopi çıkmaktadır (Senn, 1988).

    Barışı anlamsız ölümlerin ve korkunun üzerine inşa etmek kolay değil. Dayanışma ve karşılıklı güven için ise sosyal-bilişsel mekanizmalardan daha fazlasına ihtiyaç var. Bu durumda bizler için yaptığımız çalışmaların toplumsal imalarını düşünmek, toplumsal sorumluluk perspektifiyle bir araya gelmek daha da önem kazanmaktadır. Sadece dünyadaki kötülüklerle mücadele etmek için değil, iyinin de ne olabileceğini ortaya çıkarmak için.



    Kaynak

    Aslıtürk, E. (2003). Ölümün Yaşama, Barışa ve Psikolojiye Mesajı. TürkPsikoloji Bülteni,28-29, 81-84.






  •  
     
             4 Makaleler
     
        "son eklenen 10 makale"
       Milliyetçilik ve Sol
       Ego Tanrı Olduğuna İnanır
       Nefret söylemine karşı ne yapmalı?
       Kadına Yönelik Şiddet
       Feminizme Karşı Marksizm
       Recep Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm Meselesi
       Beklemek Ya da Beklenti Nedir ?
       'Sazan'lığın tarihi kökleri
       Madımak!
       Ölmeyen Zihniyet ya da İçimizdeki Yabancıyı Kusmak
     
    alternatif
    Seçme Yazılar
     
    GAZETE KADIKÖY
    * Milliyetçilik ve Sol
    * Ego Tanrı Olduğuna İnanır
    * Nefret söylemine karşı ne yapmalı?
    * Kadına Yönelik Şiddet
    * Feminizme Karşı Marksizm
    * Recep Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm Meselesi
    * Beklemek Ya da Beklenti Nedir ?
    * 'Sazan'lığın tarihi kökleri
    * Madımak!
    * Ölmeyen Zihniyet ya da İçimizdeki Yabancıyı Kusmak
    * İşkenceciyi Anlamak
    * Kürt Açılımı: Türkiye'nin Kaderle Randevusu
    * Militarist Estetik - Hilalin Gölgesinde Ölmek
    * Bizi affedebilecek misin Carina
    * Arjantin'de İşsiz İşçiler Hareketi
    * TANGO: Bedenin Dans hali
    * Ölümün yaşama, barışa ve psikolojiye mesajı
    * Sınıf Mücadelesi ve Kadının Kurtuluşu
    * Mobbing (İşyerinde Psikolojik Taciz)
    * Aşkın halleri
    * Hukukta "Meşruiyet" Kavramı
    * Sanı ve Gerçek
    * Hukuk Nedir ?
    * Popüler Kültür Araştırmaları
    * Anneler Günü Nedir?
    * Efsaneleştirilen Köy Enstitüleri ve Gerçekler
    * “Hrant Dink’in Arkadaşları”
    * Ekonomi ve nüfus politikası
    * Dünyanın düşmanı silahlı rekabet
    * Zorunlu Askerlik Hizmeti Karşısında Vicdani Ret: Bir İnsan Hakkı (mı)?
    * Kehanet ve 32 Yöntem
    * Sevgi
    * Amerikan Rüyası ve Bob Dylan
    * Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi GOP Sempezyumu
    * Enternasyonalizm Bir Değerdir
    * Küreselleşme ve Devrim
    * Eski Romeo ve Juliet’ten Yeni Romeo ve Juliet’e
    * Mutsuzluk Ahlaksızlıktır !
    * Sistem Karşıtı Hareketler ve Reformizm
    * Evlilik Ahlaki ve Örtülü Fahiselik
    * Sınıf meselesi
    * Kendisinin düşmanı kadınlar
    * Nasyonalizmin enternasyonali
    * II. Ahmet'i hatırlayan var mı?
    * Bundan sonrası ...
    * Marksist Feminizm
    * Ne yapmalı ?
    * Feminizm kadın sorununu kadın-erkek çatışmasına indirger
    * Konuşma, konuşturma
    * 14 Nisan solculuğu
    kzltmr
     
     Bugün   3005
     Online   30
     Toplam   5474671