Translate

17 Haziran 2018 Pazar

Demirtaş Le Monde'a yazdı: İktidar, otoriter hayallerini kabusa çevireceğimin farkında

17 Haziran 2018

“Bu makaleyi, Bulgaristan sınırının yanı başındaki Edirne Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden yazıyorum. Cezaevi, Edirne kent merkezine 7 km uzaklıkta ve yakınlarında hiçbir yerleşim alanı yok. Etrafı ise ayçiçeği tarlaları ile çevrili. Her Ağustos ayı geldiğinde renksiz cezaevi kompleksinin etrafını sarı ve yeşil renklerden oluşan muazzam bir renk cümbüşü sarmalıyor. Ayçiçeklerini bilirsiniz. Birkaç ay içinde büyürler ve ilkin eğik olan baş kısımları yavaş yavaş büyür ve güneş yönünde dikleşir.

Gençlik yıllarımdan bu yana ne zaman olgunlaşmış bir ayçiçeği tarlası görsem, nedense aklıma sokak eylemlerinde omuz omuza ve dimdik duran genç insanlar gelir. Cezaevinin hemen yanından Bulgaristan’ın derinliklerinden gelen Tunca nehri geçiyor. Bu güzergahta kilometrelerce uzunluğunda yemyeşil bir hat oluşturup kentin merkezinde çok yakın bir noktada Meriç Nehri ile birleşiyor. Birbirleriyle buluşan nehirlerse bana uzun yıllardır dost olan insanların abartısız ve içten bir mutlulukla yeniden buluşması gibi gelir. Dürüst olmak gerekirse, 20 aydır yukarıdaki resmin tam ortasındayım ama bunların hiçbiri görme imkanım olmadı. Cezaevinde olmak böyle bir şey. Bulunduğum mekanın hakikatini kavramak için aile üyelerimin ve avukatlarımın anlattıklarını birleştirip biraz da hayal gücümü katıyorum buraları tarif ederken. İşin aslı, baştan ayağa renksiz olması için özenle çaba harcanmış bir cezaevi hücresindeyim ve pek de rahat sayılamayacak beyaz plastik bir sandalyede oturarak bu satırları yazıyorum. Ayçiçek tarlalarında gezmeyi de nehirlerin buluştukları yerlerde yürümeyi de çokça özledim.



1 yıl 8 ay önce bir gece vakti Türkiye’nin Kürt bölgesinin başkenti olan ve ailemin yaşadığı Diyarbakır’da tutuklanıp buraya getirildim. Ailemle ve arkadaşlarımla aramda yaklaşık 1700 km’lik bir mesafe var. Bir insan hakları avukatı olarak Türkiye’nin Kürt bölgesindeki cezaevlerinin hemen hepsini, hak ihlallerini tespit etmek ve raporlamak için, ziyaret etmiştim. Ama bir cezaevinde hiç bu kadar uzun bir süre kalmaya mecbur bırakılmamıştım. Diğer yandan, tanınan bir siyasi tutsak olmam dışında beni diğerlerinden ayıran çok fazla bir şey göremiyorum. Bugün Türkiye cezaevlerinde ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkını kullanırken ‘terörist’ ilan edilip cezaevine atılan on binlerce insan var.

Yarı açık cezaevi

Bu koşullarda emin olabilmem mümkün değil ama Türkiye’de olup cezaevinde olmayan Erdoğan karşıtlarının içinde bulundukları durum bizlere göre bir yandan iyi diğer yandan da kötü. İyi olan yanı, ülke içinde seyahat etme özgürlükleri var, sevdikleri insanlardan ayrı değiller ve ayçiçeği tarlalarında özgürce dolaşabilirler. Kötü olan yanı, bizler kadar özgür değiller. Sosyal medyada yaptıkları bir yorum, işyerinde veya sokakta Erdoğan ve AKP iktidarı aleyhinde söyleyecekleri birkaç cümle, Kürt sorunu konusunda devletin uyguladığı politikaları eleştirmeleri, hatta insan hakları eğitimi için toplantı yapmaları veya hiçbir şey yapmamışken gizli tanıkların iftiralarına maruz kalmaları sonucu kendilerini her an cezaevinde bulabilirler. Bu yazıdan da gördüğünüz üzere, yüksek güvenlikli cezaevinde olan bizlerin ruhu da aklı da çok daha özgür. Hükümetten hiç korkumuz yok. Dışarıdakiler ise kocaman bir yarı-açık cezaevinde.

24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışacak olan altı adaydan birisi benim. Dünya siyasi tarihinde ‘Cezaevinden Cumhurbaşkanlığına Aday’ olan az sayıdaki siyasi liderden birisi olarak anılmayı hiç istemezdim doğrusu. Ama bu durum benim değil Erdoğan’ın tercihi. Tutuklandıktan sonra bir yıl boyunca hiç hakim karşısına çıkarılmadım. Sonrasında ise sadece iki kez. Adil bir yargılama süreci geçirdiğime dair hiçbir işaret göremiyorum. Var olan yasal çerçeveye göre zaten en başından itibaren tutuksuz yargılanmam gerekiyordu. Şimdi de hükümetin isteğine göre yargılanma sürecimi istedikleri kadar uzatabilir veya beni yüzlerce yıl hapis cezasına çarptırabilirler.

Herkesten çok Erdoğan’dan korkan hakimlerden ve savcılardan adalet beklentim de yok zaten. Yargı kurumlarına olan inancım ne kadar zayıfsa Türkiye halklarının hem kendilerini hem de yargıyı özgürleştireceğine olan inancım o kadar güçlü. Erdoğan dışındaki diğer dört aday, benim tutuksuz yargılanmam gerektiğini belirten açıklamalar yaptılar. Halk için de durum kafa karıştırıcı. Erdoğan’ın her gün miting meydanlarında iddia ettiği gibi suçlu isem nasıl Cumhurbaşkanı adayı olabildiğimi sorguluyorlar. Suçlu değilsem, neden serbest bırakılmadığımın cevabını arıyorlar. Bu çelişkinin aslında oldukça basit bir cevabı var: Bugün serbest olmam durumunda, aynen 7 Haziran 2015 seçimlerinde olduğu gibi etkili muhalefet yaparak tüm baskılara ve eşitsiz koşullara rağmen Erdoğan’ın otoriter hayallerini kabuslara dönüştürebileceğimin iktidar gayet farkında.



Diktatörlük ya da demokrasi

Cezaevinde kısıtlı koşullarda olsam da, Avrupa siyasetini yakından takip etmeye devam ediyorum. Ne yazık yarı-açık cezaevinde özgürlüğü için mücadele eden Türkiye vatandaşlarına yeterince destek olduklarını söylemek zor. Yakın zamanda gerçekleşecek seçimler, özünde, Türkiye için diktatörlük ile demokrasi arasında yapılacak bir tercihi yansıtacak. AB sürecini tamamen köşeye bıraksak bile, Türkiye’deki her gelişme; özellikle güvenlik, ekonomi ve mülteciler gibi sorun alanları Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor. Haliyle, Avrupa ülkelerinin siyasi ve ekonomik istikrar sahibi bir Türkiye istemelerini anlayışla karşılıyorum. Lakin hala Erdoğan’ın otoriter yönetiminin siyasi ve ekonomik istikrar değil de bizatihi istikrarsızlığın kaynağı olduğunu görmemelerini anlayışla karşılamam zor. Avrupa hükümetleri, Erdoğan’ın anti-demokratik uygulamalarına göz yumma karşılığında ekonomi ve mülteciler gibi konularda kendi ihtiyaçlarına kısa dönemli cevaplar almış olabilirler. Ama bu gidişatın sürdürülebilir hiçbir yanı yok. Erdoğan’ın toplumu sürekli kutuplaştırma üzerinden yürüyen milliyetçi ve İslamcı otoriter yönetiminin yarattığı siyasi krizler derin bir ekonomik kriz ile buluşmuş durumda. Erdoğan, 24 Haziran gecesi baskı ve hile bu seçimleri kazandığını ilan etse bile, bu durum Türkiye’deki krizleri daha da derinleştirmekten başka bir sonuç üretmeyecek.

Devletin tüm kaynaklarını kendi kampanyası için seferber eden, Türkiye’deki medyanın yüzde 90’ının kontrolünü elinde bulunduran Erdoğan’ın iktidarda kalmak adına ne derece çaresiz olduğunu merak edenler benimle girmiş olduğu polemiklere yakından bakabilir. Nitekim, seçim anketleri Erdoğan’ın histerilerini en üst düzeye çıkarmış durumda. Erdoğan, 10 Haziran’da yaptığı mitingde, seçmenlerine beni idam ettirmeyi vadetti. Türkiye hakkında kaygılanan Avrupalı liderlerin sorması gereken soru şu: Seçmenlere, rekabet ettiği cumhurbaşkanı adaylarından birini idam ettirmeyi vadeden bir insan ile aynı masada oturup konuşabilecek kadar Avrupa’nın değerlerinden hiç geri dönmemek adına vaz mı geçtiler?

Bedeli ne olursa olsun, ben kendi adıma, halkım uğruna hiçbir şekilde durduğum muhalif konumdan geri adım atmayacağımı söyleyebilirim. Benim gibi, Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesi veren on milyonlarca insanın da bu otoriter gidişat ile hiçbir şekilde uzlaşamayacağını biliyorum. O yüzden, seçim sonuçları ne olursa olsun, bizler eşitlik, adalet ve hürriyet için mücadele etmeye devam edeceğiz."




* Demirtaş'ın bu yazısı, Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Le Monde'da yayımlanmıştır.



15 Haziran 2018 Cuma

Türkiye'de yeni otoriter hegemonya (2008)

14/09/2008 - Radikal
Yunus Sözen: AKP içinde üç farklı düşünsel eğilim, piyasacılıkta ve popülist terminoloji sayesinde demokratik görünüm sağlamış bir aşırı muhafazakârlıkta içiçe geçmiş görünüyor. 
-Birincisine kabaca siyasal İslamcı diyebiliriz. Bu eğilim genel olarak din kaynaklı taleplerin yaratılması ve siyasallaştırılması yoluyla güç kazanılmasına odaklanıyor. Abdullah Gül’ün eşinin evlendiği zaman insan hakkı olarak düşünülmeyip kesilen ortaöğretim eğitiminin, 20 yıl sonra türban sorunu kamusal ortama taşınıp bu konu üzerinden siyasal getiri yolu açılınca, eğitim hakkı olarak kavramsallaştırılıp önce noterle ve basınla üniversite kapılarına sonra da AİHM’e taşınması bu akımın siyasal davranış biçimini kabaca özetler. 
-İkinci eğilim, Türkiye’nin her daim yöneteni olabilmiş Cemil Çiçek’in kişiliğinde billurlaşan, koyu muhafazakâr Türk sağıdır. Bu çizgi 12 Eylül rejiminin muhafazakârlığı aşırılaştırılmış çeşididir ve muhafazakâr ve milliyetçi olmak üzere iki yüzü vardır. Örneğin, Çiçek, adelet bakanıyken, zinanın cezai hale getirilmesinin gerekliliğini savunurken (üstelik çokeşliliği de rahatsız etmeyecek bir manevrayla beraber) aşırı muhafazakâr yüzünü; Osmanlı Ermenileri konferansını düzenleyen Boğaziçi Üniversitesi ile ilgili olarak ‘hainler, bizi arkamızdan hançerliyorlar’ diyerek aşırı milliyetçi yüzünü gösterdi.
-Üçüncü eğilimi ise,
kendini  liberal ve hatta akıllara zarar bir şekilde bazen özgürlükçü sol olarak tanımlayanlar oluşturuyor. Bu görüş, Milli Görüş Hareketi’nin piyasacılığı aşırı muhafazakârlıkla birleştirebilmiş sağ kanadından gelen AKP’nin, bu sefer demokratik görünümlü, popülist özlü bir kendini tanımlama devrimini gerçekleştirerek, otoriter hegemonyasını sağlam bir zemine oturtmasını sağladı. Başta, haklı olarak AKP-liberaller koalisyonu diye tanımlanan ve anti-Kemalizm ortak paydasında birleşen iki ayrı gruptan oluşan birliktelik, artık organik bir bütünlük içinde hareket etmelerine koşut olarak tek bir AKP ideolojisi haline geldi. Bu zihniyet, İslamcıların devlet karşısında ezilmişliği özelinden, onların iktidarı yoluyla Türkiye’de evrensel hakları yerleştirmek olarak başladığı yürüyüşünü, evrenselin aşırı muhafazakâr talepler doğrultusunda yeniden tanımlanmasıyla, otoriter ve sağ bir popülizm olarak sonuçlandırdı. Bu kanadın özgürlükçü düşünceye karşıt sonuçlara ulaşmalarının sebeplerini, ulusalcı çevrelerce vurgulanan kişisel çıkarlarından çok, dar kavramsal çerçevelerinde ve Türkiye harici siyasal ampirik olgulara ilgisizliklerinde aramak gerekir.
Toplumu anlamak için kaba bir merkez-çevre veya devlet-toplum ikilemi anlayışı haricinde çerçeve tanımamaları kavramsal yetersizliklerine; popülizmi sadece ekonomik ve sola özgü bir olgu ve otoriter rejimleri de sadece askeri zannetmeleri de kısıtlı ve Türkiye’ye bakmaktan şaşılaşmış gözlerine örnek olarak verilebilir.
Oysa, bir çeşit demokrasi olmadığı gibi tek bir çeşit otoriter rejim de yoktur. Popülizmin genelde ve Türkiye’de oluşma süreçlerini başka bir yazıya bırakarak, onu gördüğümüz zaman tanıyabilmemizi sağlayacak bir siyasal tanımını verelim.
Popülizm, halkın o güne ait değerlerinden siyasal olarak yararlı gördüklerini seçerek/yaratarak, o değerleri kurulu düzen ve onun değerlerine karşı savunduğunu iddia eder. Bu iddiayla beraber, halk/oligarşi; millet/elitler gibi ikilemlerle (dikotomilerle) ötekisini yaratır.
Popülizmin demokrasi anlayışı ise, milli iradenin bireysel hakların, çoğunlukçuluğun da liberal politikanın kurumlararası denge politikasının önünde olduğu üzerine kuruludur.
Ayrıca, popülist ideolojiler, liberal anayasal demokrasinin ara kurumlarının gereksizliğine inanır, yerlerine de referandum, plebisit gibi doğrudan yöntemleri tercih eder (Canovan, 1999; Panizza, 2005).
Öyleyse, siyaset biliminin penceresinden bakarsak ‘bundan sonra referandum kültürüne alışmamızı’ isteyen, ‘oligarşik güç odaklarıyla’ mücadele ettiğini savunan ve onlardan illallah diyen Başbakanından ‘herkes milli iradeye ram olacaktır’ buyuran başkan yardımcısına, köşe yazarından sendika liderine kadar AKP’lilerin dili, mantık yürütme ve siyasal davranış biçimleri, kelimenin tam anlamıyla popülisttir.

Popülizm
Popülizm ise bir iktidar ideolojisi olarak otoriter eğilimler gösterir, çünkü temel prensibi olan soyut milli irade kavramı ve yarattığı ‘halk/elitler’ gibi ayrımlar, ne klasik şehir demokrasisinin ne de modern liberal demokrasinin iç mantığına uyar. Siyasal sayısal çoğunluklar gerçekte ancak siyasal/ideolojik müdaheleyle o da geçici olarak inşa edilebilir. Örneğin Türkiye’nin (yeni tasarıya göre daha da kuvvetlenecek) parlamenter yapısında, güçsüz bir cumhurbaşkanını ‘cumhurun seçmesi’, sistemi zorlayacak gereksiz bir kurumsal düzenlemedir. Ancak AKP’nin o günkü çıkarına uygun olarak üç koldan bir ideolojik müdaheleyle hemen bir milli irade kuruldu ve referandumla karar verildi. Kaldı ki, böyle özel durumlar haricinde AKP’nin referandumlara da ihtiyacı yok çünkü sonuçta, milli irade= Meclis iradesi= Meclis çoğunluğu eşitliklerini başarıyla yerleştirdi. Hatta parlamenter sistemlerde Meclis çoğunluğu da kabinenin ve partinin başkanı olması sebebiyle başbakanın kontrolünde olduğundan, denklem milli irade=Tayyip Erdoğan haline geldi. 

Daireyi tamamlarsak, milli irade ancak siyasetin müdahalesi sonrası varsayımsal olarak kurulduğu için, AKP önce kendi iradesini milletin iradesi haline getirip, sonra da bu kendi yarattığı milli iradeyi kendi eylemlerini meşrulaştırmak ve muhalefeti sindirmek için kullanıyor.
Bu sindirme politikasının iki yönü var: 

1) Sessizleştirme politikası, ki bu bütün popülizmlere içkindir çünkü milli iradeye muhalefet eden ya o siyasal cemiyetten dışlanır ya da halka yabancı, oligarşik laikçi bir dinozordur (zaten yabancı aidiyet, dinozor da zaman bakımında dışlanmışlıktır). 
2) Önemli siyasal kurumların neredeyse tamamına sahip AKP (cumhurbaşkanlığı, hükümet/Meclis, bürokrasi, belediyeler, YÖK gibi), hegemonyacı ve yalancı-demokrat milli iradeci dili ile sadece kamusal tartışmaların terimlerini belirlemedi, gittikçe büyüyen ekonomik eliti ve cemaatler ağıyla muazzam bir sosyo-politik kuvvet de yarattı. 
Ancak AKP’yi, hem aşırı muhafazakâr, hem piyasanın yayılmasına uygun bir toplum için mühendislik yapan neo-con benzerlerinden (Bush, Sarkozy gibi) ayırıp, ona otoriterlik eşiğini atlattıran başkadır. O da gücünün çekiciliğine karşı koyup, milli iradeciliğine ‘ram olmayan’ muhalefetin alanını daraltma ve onu susturma politikasıdır
Liberal demokraside ifade, haber alma, örgütlenme gibi özgürlükler, seçimlerin gerçekten adil olması için asgari zorunluluktur. Ancak bu kudretli iktidar basını da fethediyor (Sabah’ın satışı Türkiye’de otoriter yönetimin miladı kabul edilebilir), her muhalif sendikaya karşı, yandaş olanını yaratıp büyüttüğü gibi, hâlâ muhalif kalanlara (DİSK, KESK, Eğitim-Sen gibi) sopayı gösteriyor, üniversiteler, spor federasyonları, TÜBİTAK gibi ne kadar kurum varsa AKP’lileştiriyor.

Kısaca, bugünkü Türkiye’nin rejimi seçimli otoriterdir. Otoriterliğini de sadece yazının sonunda birkaç örneğini verdiğim eylemlerinde değil, muazzam sosyo-politik gücünde ve eylemlerine anlam veren hegemonyacı sağ popülist ideolojisinde aramak gerekir.


YUNUS SÖZEN: New York Üni.

20 Mayıs 2018 Pazar

Tehlikeli ve umutlu: Artık hepimiz prekaryayız!

Hayatı belirsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik ile dolu olanlar, sizler yeni bir sınıfsınız! Yalnızlıkla dolu olduğunuzu düşünüyorsunuz ama hayır yaşadığınız yaşam diğerleriyle o kadar ortak ki, o kadar benzer hislere ve benzer beklentilere sahipsiniz ki! Benzer yaşıyorsunuz! Bu sizi aynı sınıfın üyeleri yapmaya yeter mi?

PREKARYA NEDİR?
Kavramı ortaya koyan İngiliz iktisatçı Guy Standing’e göre, prekarya halk arasındaki yeni bir sınıfı karşılıyor, proletarya gibi. Köken olarak İngilizce precarious’dan (güvencesiz, belirsiz, istikrarsız, tehlikede) gelmektedir. Türkçeye çevrilmesi gerekmiyor fakat bir çeviri aranması durumunda benim önerim ‘tehlikeliler’ ya da ‘geleceksizler’ olur. Hissettikleri duygu ile de onları ifade edebiliriz: Öfkeliler.

Buradaki güvenceyi sadece sosyal güvence ve sigortalılık olarak düşünmeyin. Söz konusu güvencesizlik ve belirsizlik hayatta genel olarak prekaryayı ayakta tutan bir garantinin olmaması. Şu anından ve geleceğinden endişe duyarak yaşar. Çünkü içinde olduğu üretim ve dağıtım ilişkileri onu büyük bir belirsizliğin, eşitsizliğin, yoksulluğun ve güvencesizliğin içine iter. Bu durum prekarya üyeleri arasında yaşamın anlamsızlığı üzerine bazı hisler uyandırır. Gelecek mi? Hangi gelecek için yaşanmaktadır? Bırakın 40 yıl sonrasını üç gün sonrası bile belli değildir. Güvenceniz yoksa gelecek de olmaz. Bu yüzden geleceksizler denebilir.

Yukarıda da belirttiğim gibi, prekaryada gelecek hissi yoktur çünkü çalışsın ya da çalışmasın, iyi bir eğitim alsın ya da almasın mevcut ilişkiler altında birikim yapamaz, kendine alternatif bir sığınak oluşturamaz ve bu birikimsizlik ve sığınaksızlık onun hem işyerinde hem de hayatta gücünü kırar. Artık işyerindeki hiyerarşinin çarkındadır ve onu koruyan ve bu belirsizlikten çıkaracak bir şey bulamaz. Ne hemşehrileri, ne ailesi ne de arkadaşları onu bundan çıkaramaz çünkü onlar da bu güvencesiz durumdadır. Kısacası prekaryanın çıkış stratejisi yoktur ve bu yüzden kendisini strese, öfkeye sokan tekliflere boyun eğer.

Prekaryayı anne ve babalarımız daha zor anlarlar. Çünkü bir zamanlar bir iş sahibi olmak demek güvencesizlikten ve istikrarsızlıktan kurtulmuş olmak anlamını taşıyordu. Fakat günümüzde sadece bir yıl içinde dahi prekarya çok fazla iş değiştirebiliyor ve genelde değiştirmek zorunda kalıyor. Bu ise onun işle bir bağ kurmasına engel oluyor. Aslında piyasa mantığı da bunu gerektiriyor, sakın ola bir bağ kurulmasın, çabuk bir şekilde gelsin gitsin. Gelişi kolay olursa çıkışı da kolay sağlarız diye düşünülüyor. Bunları ikinci makalede detaylı inceleyeceğim ancak şimdilik şunu belirtmek yeterli olabilir: Kavram 2009 yılında İngiliz ekonomist Guy Standing tarafından ortaya konuluyor.

Standing’e göre, 1980 sonrası değişen üretim ilişkilerinde yeni sınıf prekarya proletaryanın yerini aldı. Böylece, proletaryanın sistem karşıtı tutkularının ve adalet arayışının yeni taşıyıcısının prekarya olduğu iddiasını ortaya koyuyor. Haksız da değil, son dönemde dünyada çıkış yapan hareketlere ya da insanların taleplerine baktığımızda prekarya yaşam tarzına sahip olanların desteklerini aldığını ya da prekarya arasından çıktıklarını görüyoruz: Boyun Eğmeyen Fransa, Beş Yıldız Hareketi, Podemos, Syriza, İran ve Tunus’ta son yaşanan geniş çaplı sokak hareketleri, Ermenistan’da gençlerin yolsuzluk ve kayırmacılıkla suçlanan Başbakan Sarkisyan’ı indirmesi vd.

PREKARYANIN GRUPLARI
Guy Standing’e göre, prekarya üç farklı gruptan oluşmakta: Atacılar, göçmenler ve ilericiler. Atacılar, bugünün belirsizliklerinden bıkkın, hiçbir ilerleme olmayacağını düşünen, alternatif bir gelecek tasavvuru olmayan ya da buna yönelik inancını yitirenlerden oluşan çalışan kesimler. Buna geniş yoksul kitleyi de dahil edebiliriz. Çalışan yoksulların önemli bir bölümü de buradadır. Bunlar atalarını yani eski güzel günleri özlemektedir. O Yeşilçam filmleri, o mahalle ve dayanışma kültürünü özlemle izler ve şaşkınlıkla anarlar. Böyle bir dünya ne kadar da güzeldir onlar için! "Peki bizim rahatımıza kim kast etti?" diye sorgularlar. İşte bu noktada karşılarına çıkan popülist siyasetçiler onlara düşman olarak göçmenleri ya da memleketteki muhalefeti, aydınları, kısacası diğerlerini hedef olarak gösterir. "Yoksulluğunuzun ve belirsizliğinizin kaynağı onlardır" denir!

Bir eşitsizlik, bir yoksulluk, bir geleceksizlik vardır ama yaşanılan şeyin sadece kendine ve kendi ailesine has olduğunu zanneder prekarya. İşte bu noktada onun bireysel öfkesini sahiplenen siyasetçiler, popülistler ona bir hedef verir. Popülizmin çıkışının sınıfsal açıklaması buradadır. Halen popülizmi sadece siyasal ve anayasal saiklerle açıklamakta diretenler büyük bir hata yapıyorlar. Tüm bu dönemin kökeni siyasal iktisadi bakış açısıyla çözümlenebilir. Anayasal açıklamaları dışarıda bırakmadan elbette. Sadece biri eksik kalır ve kalacaktır.

İkinci grup ise şu anı olmayan göçmenler. Ne geçmişleri var ne bugünleri. Ne oradan olabiliyorlar ne de buradan. Bu grup, bir geçiş halinde ve en kötü işlerde ucuz, sigortasız, güvencesiz ve stres altında yaşam mücadelesi veriyorlar. Göçmenlerle ilk grup çok şey paylaşmasına rağmen, ilk gruptakiler göçmenleri suçluyorlar. "Zaten üç-beş iş vardı onu da bunlar aldı" diyorlar.

Üçüncü grup ise ilericiler. İşte ilericiler, her ülkede (Türkiye’de de böyle) gelişen ve yayılan üniversiteler aracılığıyla toplumun en eğitimli kesimlerini oluşturan gençlerden oluşmakta. Bunlar toplumun geniş kesimlerinin aksine bilgiye ve ağır aksak da olsa işleyen kültürel bir donanıma sahipler. Bunların ise apaçık bir şekilde gelecekleri yok. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar eğitimli olup da iş bulamayan, stresli ve öfkeli insanlar grubu bulamazsınız. Proletaryanın özelliklerinden biri ciddi bir eğitimden geçmemiş olmasıydı. Prekarya ise tarihte bugüne kadar çok fazla eğitim almış bir grubun yani ilericilerin giderek artmakta olduğu bir sınıf.

Dün patronlar, işçiler eğitimsiz diye bağırıyorlardı, bugün ise üniversite diplomalarını çöpe attıklarını bağırıyorlar. Elitleri mutlu etmek toplumun en zayıf kesimleri için her zaman zor oldu. Sayıları giderek artan diplomalı işsizler ya da diplomalı yoksullar buna işaret ediyor. Ülkemizde de diplomalı olduğu halde inşaatlarda, fırınlarda çalışmak zorunda kalan ve yaralanan ya da hayatını kaybeden gençleri son zamanlarda daha sık duymaya başladık. Garip bir şekilde sayısı hızla artan öğrenci mahkumlar da prekaryanın sistem için bir risk oluşturduğuna işaret ediyor. Son olarak Türkiye’de de öğrenci mahkum sayısının 70 bin olduğu bilgisi paylaşıldı.(i) Tüm mahkumların sayısı 230 bin civarında. Yani neredeyse her üç mahkumdan biri öğrenci.

Bugün birçok kişi sınıfların, siyasal alanda eskisi gibi etkili olmadığının altını çiziyor. Bunu söylemek için alim olmaya gerek yok. Apaçık görünen bir gerçek. Ancak bugünün kapitalizmine ve bugünün gündelik yaşamına uygun düşünecek olduğumuzda prekarya çok önemli hale geliyor. Belki de yeniden sınıfın dönüşünü sağlayabilir. Aynı yaşamı paylaşan, farklı farklı da olsa, grupların ve kişilerin aslında aynı sınıfın üyeleri olduğunu ve eğer birleşmeyi başarabilirlerse sistemi dönüştürebileceklerini anlatıyor. Dünün kavramları bunu başarabilir mi? Dürüst ve samimi olursak bunun cevabı ortada. Gündelik hayatı adil hale getirme kaygısı taşımayanların bu soruya dürüst cevap veremeyeceklerini biliyorum. Ama buna dürüstlükle cevap verenler prekaryanın hakkını teslim edecektir.

PREKARYA NASIL OLUŞTU?
Peki bu değişim bir gecede mi oldu? Elbette hayır. Bu noktada biraz sıkıcılaşmam gerekiyor. Toplumlar siyasi-ekonomik kararlar ve teknolojik yeniliklerle değişirler. Bu ise her dönemin üretim ilişkilerini belirler. Değişen üretim ilişkileri gündelik yaşamda sabahtan akşama tecrübe ettiğiniz her şeyin kökenini oluşturmaktadır. 1980 sonrasında tüm dünyada piyasanın esas aktör olduğu yeni bir döneme girildi. Evet bu teknolojik değil siyasal bir karardı fakat son 40 yılda internet ve bilgisayar teknolojisinin gelişmesi, otomasyon sistemleri, iletişim ve ulaşımın bu denli gelişebilmesi sayesinde kapitalizm yani içinde yaşadığımız sistem bir dönüşüm geçirdi.

Bu dönüşüm sonrasında sanayi artık eskisi kadar büyük bir yer kaplamıyor. Üretim kadar, üretimin dağıtımı ve bunu dağıtan hizmet sektörü daha da önemli hale geldi. Bugün Türkiye’de dahi DİSK raporuna göre hizmet sektörü çalışanlar arasında esas ağırlığı oluşturmaktadır. Rapora göre Türkiye’de hizmet sektöründe çalışanların oranı yüzde 64, sanayide çalışanların oranı ise yüzde 33.(ii)

İnternetin etkisiyle uzaklar yakın oldu. Aynı anda milyonlarca işlemin ve tüketimin yapılabildiği bir sistemde yaşıyoruz. Kapitalizm artık bizden anne ve babalarımızdan istediği gibi belirli saatlerde değil, her saat hazır olmamızı bekliyor. Varolan yüksek eğitimimizi beğenmeyip, yeni eğitim alanları yaratarak bizleri buralara sevk ediyor. Böylece sertifika enflasyonu altında hep yetersiz olduğumuzu düşünüyoruz. Sahi sizin kaç sertifikanız vardı? Bizi kontrol edebilecek güce de sahip. Nasıl mı? Teknolojik atılımlarla birlikte bunu yapabildi.

Kısacası, dünya 1980 sonrası bütünüyle bir değişim yaşadı. Bu değişen dünyada üretim ve dağıtım ilişkileri, sınıf bilinci, sınıf yapısı, devletle olan ilişkilerin değiştiğini düşünüyoruz. Standing’e göre dünya yeni bir sınıf yapısı oluşturdu. Standing bu yeni sınıf yapısını tespit edenlerden biri. Farklı yapılar farklı başka aydınlar tarafından da ortaya konuyor. Bütün bunlar arasında onun analizinin gündelik yaşama en uygun olduğunu düşündüğüm için onu incelemeyi esas alıyorum. Bu yüzden burada sizinle paylaşmak istiyorum.

1997 yılında ünlü Fransız entelektüel Pierre Bourdieu kapitalizmde ‘güvencesizlik’ (precarite) denilen unsurun her şeye yön verdiğini ve bütün ilişkilerimizi etkilediğini yazmıştı. İşte Standing bunun üzerine, bu güvencesizliğin yepyeni bir sınıfı yarattığını belirtiyor: Prekaryayı. Güvencesizlik güvencesizler kitlesini ve sınıfını yarattı.

Hayatı belirsizlik, geleceksizlik, güvencesizlik ile dolu olanlar, sizler yeni bir sınıfsınız! Yalnızlıkla dolu olduğunuzu düşünüyorsunuz ama hayır yaşadığınız yaşam diğerleriyle o kadar ortak ki, o kadar benzer hislere ve benzer beklentilere sahipsiniz ki! Benzer yaşıyorsunuz! Bu sizi aynı sınıfın üyeleri yapmaya yeter mi? Benim cevabım evet. Katlanmak zorunda kaldığınız stres hissi ortak, buna neden olan belirsizlik ve güvencenizin olmayışı da. Bu ilişkiler ağı hemen sizden başlar ve semtinizi aşarak, ilinize oradan ülkenin tamamına ve sonra da tüm dünyaya yayılır. Bu yaşam tarzı küresel bir ortaklık sunuyor. Ancak bunu bölen kimlikler ve kimlik savaşları söz konusu. Bu yüzden sınıf politikalarına ve sosyal adalete önem vermek bu kimliksel sorunları biraz daha gölgeye almaya yardımcı olabilir.

PREKARYANIN POTANSİYEL KUVVETLERİ
Prekaryanın üretim ve dağıtım ilişkilerini, sınıf bilincini ve devletle olan ilişkisinin etraflı incelemesini (ki bu kısımda hayatınıza değen kısımları kalem kalem görüp, test edebilirsiniz) ikinci makalede yapmadan önce, "yeni bir sınıfsak ne olacak yani?" diyebilirsiniz! Değişen dünyayı yeni kavramlarla, yeni bir gözle incelemezsek gelişemeyiz, düşünemeyiz. Adil bir yaşam mı istiyoruz, öyleyse düşünmeli, dünyayı takip etmeliyiz. Eğer yeni bir sınıf varsa bunun taleplerinin siyasete aktarılması gerekmekte. Tarihte hep böyle oldu. Değişimi getiren de bu oldu.

Halkın eskiye tutunmakta ısrar eden aydınlarla, siyasetçilerle dalga geçmesi boşuna değil. Halen 50 yıl öncesinin kavramlarıyla konuşan ve kendine ilerici diyenler var. Halk bu kavramların günlük yaşamına uymadığını fark ettiğinde de elbette eski fikirleri tutanlara gülüyor, onları dikkate almıyor, dışlıyor. Halk ile bilimin arasındaki bağın kopmasında birçok unsur etkilidir ama bilim yapıcıların da bunda kuvvetli etkisi var.

Daha da garip olanı şunun gibi kavramlarla halkın yaşadıklarını açıklamaya çalışanlar: Praksis, egemen blok, emek rejimi, sermaye fraksiyonu (ne demekse!), beyaz yaka, mavi yaka, kayıt-dışı ekonomi, vd. Bunu seslendirenler çok yazık bir şekilde kendilerini ilerici safta görenler. İlerici düşünce hiçbir zaman bu kadar halktan kopmamıştı. Ne dediği anlaşılmayan aydın, çağımızın simgesi haline geldi. Eğer bir çalışan bizi anlamıyorsa, bizim anlattığımızda kolay bir şekilde kendi yaşamını bulmuyorsa orada aydının ve siyasetçinin radikal bir dönüşüme ihtiyacı vardır! İşte tüm bunlara karşı, prekarya ve yeni sınıf yapısını analiz etmenin iki temel gücü var: Prekarya kavramı halkın günlük yaşamını çok iyi açıklamaktadır ve siyasi dünyayı potansiyel bir dönüştürme kuvveti vardır. Kayıtdışı ekonomi bir emekçinin sınıfsal konumunu merkeze almayan bir kavramdır. Halbuki prekarya kavramı ile bakacak olduğunuzda ortaklaşacağımız ya da çoktan ortaklaştığımız bir sınıfsal yaşamı dikkate sunuyor. DİSK raporunda da görülebileceği gibi işçilerin çok azı kendini beyaz yaka, mavi yaka ya da proleter olarak tanımlıyor. Onlara prekaryaya uygun bir siyasal program ile gidilirse kendilerini kolaylıkla böyle tanımlayacaklarını düşünüyorum. Çünkü günlük yaşamda onları belirleyen bu güvencesizlik ve belirsizlik hali.

İşte tüm eleştirilere karşın prekaryanın iki büyük gücü budur. Tıpkı 19'uncu yy’de Karl Marx’ın fikirlerinin gündelik hayatı çok iyi açıklaması ve kapitalizmi devirme potansiyelini proletaryada görmesi gibi. Gündelik yaşam ve buna uygun siyasi bir program olmaksızın toplumun en dezavantajlı kesimi olan biz yoksullar, çalışan yoksullar, göçmenler, öğrenciler, kadınlar vd. hiçbir gücümüz olmadan güvencesizlik ve geleceksizlik içerisinde boğulmaya devam edeceğiz. Fakat bu kavram bir dönüşüm fikri barındırıyor, işte umutlu tarafı burada. Tehlikesi mi? Hayatlarımızı kemiren bankaların, kim gelirse gelsin bizi yok sayan, hor gören siyasetçilerin, rantçıların karşısında eğer birlikteliğini fark ederse prekaryanın gücü. İşte tehlikeli tarafı da bu.

Bunu ondan başka yapabilecek bir kişi, grup, topluluk var mı? Ya da bunun potansiyel kuvvetine sahip kimse var mı? Bunun alternatifi birbirini bütünüyle yok sayan, kutuplaştıran ağır kimlikçi politikalardır. Ya bizdensin ya oradan! İlerici düşüncenin ve halkın bu sınıf temelli düşünceye ihtiyacı olduğu ortada. "Prekarya nasıl birleşecek? İmkansız" diyenlere de şunu demek gerekiyor: İmkansız değil, gerekli! İkinci yazıda yukarıda bahsettiğim yeni üretim ve dağıtım ilişkilerini, sınıf bilincini ve bu sınıfın devletle olan ilişkisini daha detaylı tartışacağım.

(i) www.dw.com
(ii) disk.org.tr

Alphan Telek: Doktora çalışmalarına Sciences Po Paris Uluslararası Araştırmalar Merkezi’nde (CERI) ve Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde devam ediyor, İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü’nün (İstanPol) kurucularından ve aynı enstitünün Akademik Direktörü.

Gazete Duvar 13 Mayıs 2018

29 Nisan 2018 Pazar

Mutlu Olmak

Mutsuz olmamız, kahır çekmemiz için ne çok sebebimiz var! Olup bitenin, acı verici durumu karşısında mutsuz olmak daha insana yakışan bir şey değil midir? Değildir! Mutlu olmak, insan olma sorumluluğu taşıyan herkesin bir sorumluluğudur.

Son zamanlarda sık sık kendime söylediğim bir söz: "Mutsuzluk ahlâksızlıktır." Ahlâk yaşamının hedefi mutluluktur; mutluluk ahlâkına göre yaşamalıyız anlamında söylemiyorum bu sözü. "Mutluluk", "mutsuzluk" kavramlarından, çağımız insanının çoğunlukla anladığını anlamıyorum. Bu kavramların farklı yorumlarına gerek duyduğumuzu düşünüyorum.


Akıllı mutsuz, salak mutlu mu olur?

Alışılagelmiş bakışla, düşünen, araştıran, soruşturan, eleştiren insanın mutsuz olması gerektiğine inanılır. Dünyadaki gidişe "aklı eren" insan, oradaki akıldışı akışı, haksızlığı, sömürüyü, acıyı, iletişimsizliği, kısacası dünyadaki cehennemi görür ve mutsuz olur. Aydın mutsuzdur; gördüğü karşısında; gördüğünü düzeltmeye çabalamasındaki yetersizliği karşısında. Düşününce mutsuz olur insan; bir anlamda nasıl düştüğünü görmüştür, kendinin ve insanlığın. Düşünüyorum: O halde mutsuzum der. Mutsuzluk dünyayı değiştirmenin bir gerekçesi olur; yalnız gerekçesi değil, itici gücü, enerjisi. Mutsuzlar, dünyaya isyan edip, dünyayı değiştirmeye, dönüştürmeye çabalayacaklardır. Mutsuzluk, uyumamanın, uyanıklığın, isyanın, eleştirinin bir itici gücüdür. Mutsuz, bilinçlidir, bilgilidir, asidir.

Oysa, mutlu, tam bir salaktır. Düşünme gücünden yoksun, bilgisiz olduğu için mutludur. Aydın mutlu olamaz; o denli çok kaygısı; içinden bir türlü çıkamadığı kendisine, düzene, düzenin değiştirilmesine ait sıkıntıları vardır ki, mutlu olması olanaksızdır. Boş kafalı, yaşamayı yüzeyden alan, sorumsuz, bencil insanlar mutluyum diye dolaşırlar. Ne kadar kapsamlı, ne kadar derin düşünürseniz o kadar mutsuz olursunuz.

İşte yukarıda mutluluk ve mutsuzlukla ilgili saptamalara karşı çıkıyorum. "Akıllı mutsuz, salak mutlu" savının yaşama beceriksizliklerinin bir avuntusu olabileceğini düşünüyorum. Mutsuzluk görüntüsünün, saplantısının ya da avuntusunun "gerçekle" yüzleşmekten bir kaçış olduğunu düşünüyorum.

Mutluluk bilinç ve yürek işidir.
Dünyada bir zulüm, haksızlık, sömürü düzeni olduğu bana açık geliyor. Mutsuz olmamız, kahır çekmemiz için ne çok sebebimiz var! Olup bitenin, acı verici durumu karşısında mutsuz olmak daha insana yakışan bir şey değil midir? Değildir! Mutlu olmak, insan olma sorumluluğu taşıyan herkesin bir sorumluluğudur. Burada, "şişe yarıya kadar dolu" demiş mi oluyoruz, "yarıya kadar boş olan şişe"ye? Mutlu olma bir çeşit aldanma sonucu mu elde edilecektir? Avunma, aldanma, görmezlikten gelme, sorunlardan kaçma yoluyla "mutluluk oyunu" oynamaktan söz etmiyorum.

Aldanma sonucu "mutluluk" sözde mutluluktur. Mutluluk bir bilgi işidir: fark etme, ayırt etme, yargılama; düşünebilme işidir! Dürüstlükle başarılır.

İnsanın ardında olduğunu söylediği mutluluğun, sorunlardan, acılardan, kaygılardan azade bir ruh haliyle yaşanması gerekmez. Gerçekle yüz yüze, onun sorunlarıyla içice olduğunuz halde mutlu olabilirsiniz.

Önce şu soru: Neden ardındayız mutluluğun? Gerçekçi olduğumuz, gerçeği anlamaya, yorumlamaya, sorunlarıyla baş etmeye çabalamak için. Araştırmak için. Mutsuzdan araştırmacı olmaz. Mutsuzdan devrimci olmaz. Mutsuzdan başkaldırı, umut, düş bekleyemezsiniz!

Karşı çıkışları duyuyorum: Mutsuz bilenmiştir, ödün vermez, kavgaya, savaşa, mücadeleye, zulüm görmeye hazırdır. Kelle koltuğunda yürür mutsuz. Mutlu, yitirmek istemediği mutluluğu için korkaktır, ödünler verir; dünyadan hoşnuttur, merak etmez, öğrenmez, kendini aşmak istemez.

İşte tam da bu noktada karşı çıkışlara karşı çıkıyorum! Böyle salak, böyle eblek, böyle sorumsuzdan mutlu insan çıkmaz! Mutluluk bir bilinç işidir, yalnız bilinçli olmakla kazanılmaz mutluluk, yürek işidir aynı zamanda. Mutluluk, uyuşukluk, tembellik, atâlet değildir. Hamarat ruhların işidir. Acı çeken, acı çekmiş, duyarlı insanların. Mutluluk bir haz hali değildir. Acı yokluğu hiç değil!

Mutsuzluk yaşama beceriksizliğidir.

Mutluluk iç ve dış özgürlüğe kavuşabilmede bir dönüm noktasıdır. İç dünyamızın, düşünce ve duygu dünyamızın bağımsızlığı, insanlarla kurduğumuz ikili ilişkilerin, toplumsal ilişkilerin özgürleşebilmesinde katkısı olan bir güçtür. Kendimizi ve dünyayı değiştirebilme gücü. Telos'umuza, hedefimize, amaçlarımıza, düşlerimize, ütopyamıza bizi ulaştırabilme gücü. Bu gücü anlayamamak, bu güce bigâne kalmak elbette sorumsuzluktur. Güzel, hakça bir dünya için çalışmamak demektir. Elbette ahlâksızlıktır.

Mutluluk kendimizle yüzleşebilme cesareti için gereklidir. Gerçekle, dışımızdaki ve içimizdeki gerçekle, tarihle, kültürle karşılaşabilmek için. Yılgınlığı, tembelliği, kolaycılığı yenebilmek için. Mutlu insan, iç dünyasında gezebilen, içinde kolayca dolaşabilen; kendini tanımaktan ürkmeyen özerk bir insandır. Mutlu, gerçekliğin karşısına çıkardığı sorunlarla karşılaşabilme gücü taşır.

Mutlu, kendini, gerçekliği yaşamaya hazırdır: Elbette öteki insanlarla birlikte. Mutlu, birlikte yaşamaya, paylaşmaya açar kendini. Mutluluk, yaşamaya hazır olmadır: Geçmişi üstlenip, eleştirip, eleyip, yorumlayıp, geleceğe doğru yürüyebilme durumudur. Tek başına mutlu olunmaz; birlikte olunur. Paylaşmayla olunur. Ortalık güllük, gülistanlık olduğu için değil; savaşta, kavgada, kuşkuda, zulüm görmede de mutlu olunur.

Mutlu, duygularını, aklını, bedenini bir bütün halinde yaşar. Duygu ve aklıyla iletişime geçer; onları tanır. Bedeninden gelen enerjiye haberlere, uyarılara açıktır.

Mutlu, dinlemeye, anlamaya, söyleşmeye hazırdır: Kendiyle ve öteki insanlarla. Taktik uygulayan; insanları sınıflandırıp, damgalayan, denetleyip, elinin altından bırakmayan, mutlu olamaz. Mutluluk umut; mutluluk, içimdeki "daha var" diyen sestir.

Mutlu, kendini "aşmak", öğrenmek, üretmek ister. Mutluluk, olanaklarını gerçekleştirmeye çalışmada yatar. Mutsuz, olanaklarını keşfetse de, gerçekleştiremeyendir. Mutsuzluk, insanın yaşama beceriksizliğidir. Kendini gerçekleştiremeyen, düş kuramayan, görüşlerini açık açık dile getiremeyenden mutlu olmaz.

Mutlu insan dünyayı değiştirecek insandır.
Mutluluk, edilgenlik demek değildir. Tembellik hiç değil. Mutluluğun, dünyanın sonu olduğunu söyleyen masallarla kültürümüze geçtiğini görüyoruz. Mutluluk, öykülerin, romanların, filmlerin sonunda yer alabiliyor. Sonlara tıkılmış bir yaşam biçimi değildir oysa; somut yaşam alanında ortaya çıkıyor. Mutlu insan dünyayı değiştirecek insandır:Yaşamaya, kavgaya, düşünmeye, üretmeye hazır bir insandır.

Mutluluk bir haz hali değildir. Bir karakterdir. Mutlu insan bu ahlâki karakteriyle, başına gelmiş ve gelecek olanları yaşar. Mutlu insan, zulüm çekmiş, işkence görmüş biri de olabilir. Mutlu insan yerinde duramaz, etkindir; sorumludur: Mutlu insanlardan söz ediyorum. Dünyaya bir bakış biçimi, bir yaşam biçimi oluveren mutluluk, ağır bir sorumluluk taşır. Çünkü, mutluluk "hazır olma" durumudur; mutlu insan, gerçekleştireceği tasarılarının altında ezilmez.

Gelip geçici bir hâl değil de bir karakter oluveren mutluluk, bize yaşam boyu destek oluverecek bir güçtür.
Yanılır mıyız mutluluk konusunda? Zaman zaman. Neyin mutluluk, neyin mutsuzluk olduğunu anlamak, hangilerinin mutluluk karakterine (ahlâk karakteridir!) uygun olduğunu önceden söyleyebilmenin zorlukları var. Bize mutluluk gibi görünen, öteki insanların mutsuzluğu olabilir. Oysa, dünyadaki sorunları ele almanın, tavır koymanın, gerçekliğe yönelmenin, kimi eylemlerin çekirdeğini taşıyan bizim karakterimizdir. Karakterimiz mutluluk karakteri ise gelip geçici mutsuzluklarımızı görmezden geliriz, onları simyacı gibi mutluluğa dönüştürmeye çalışırız.

Siz kendinizi "mutlu", "karakterli" biri olarak görüyorsanız; kendinizle barışık, geleceğe ilişkin tasarımlar taşıyan bu karakterinizle dünyanın zorluklarıyla baş etmeyi biliyorsunuz demektir.

Bu yazıyı elbette kendini sorgulayan bir mutsuz, bir ahlâksız yazdı.

Prof. Dr. Ahmet İNAM
http://www.phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/mutlu.htm

21 Şubat 2018 Çarşamba

İnsan Olmak

Engin Gençtan: İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur. En gelişmiş canlı olan insanın yine insan tarafından incelenmiş olması bunun başlıca nedeni olsa gerek. Üstelik konu insan davranışları olduğunda, yansız bir değerlendirme yapabilmek daha da güç. Davranışlarımızın gerisindeki dinamik mekanizmaları açıklamaya çalışan araştırmacıların yaşamlarını ve yapıtlarını karşılaştırarak incelediğimizde, kendi kişilik özelliklerinin geliştirdikleri kuramlara yansımış olduğunu açık bir biçimde görebiliriz. Örneğin Freud’un, insanı saldırgan ve yıkıcı bir varlık olarak tanımlaması ile onun pek de esnek olmayan ve karamsar kişiliği arasındaki paralellik birçok eleştirmenin gözünden kaçmamıştır.
Aslında, normaldışı davranışlar tarihin her döneminde insanın ilgi konusu olmuştur, ama ortalama insanın davranışlarına yirminci yüzyıla gelene kadar hemen hemen hiç ilgi duyulmamıştır. Yüzyılın başlarında psikanalizin getirdiği yeni bakış açısı, normaldışı davranışların, aslında, olağan davranışların abartılmış biçimleri olduğunun anlaşılabilmesini sağlamıştır. Böylece, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insanın günlük yaşamındaki davranışları da giderek artan ilgi konusu olmuştur.
Ne var ki, bu gelişmelere karşın, insanları normal ya da normal olmayanlar diye iki gruba ayırma eğilimi günümüzde de süregelen bir yanılgıdır. Oysa, davranışbilimciler normalliğin tanımı üzerinde bir görüş birliğine henüz varabilmiş değiller. Geçmiş yüzyıllarda, bir insanda önemli sayılabilecek oranda normaldışı davranışların görülmemesi normallik olarak kabul edilirdi. Buna karşılık 1937 yılında Freud, normallik diye bir şey olmadığı görüşünü savunmuş, böyle bir durumu tanımlamaya çalışmanın gerçekleşmesi olanaksız ve hayal ürünü bir amaç olduğunu söylemişti. Günümüz araştırmacıları ise Freud’ dan farklı düşünmekte ve özellikle son yirmi yıl içinde bu konuda ciddi çalışmalar yapmaktadırlar.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, toplum normlarına uyma oranının normalliği, bu kurallardan sapma oranının ise normaldışını belirlediği görüşü oldukça egemendi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, toplumların da bazen hasta olabileceğinin fark edilmesi üzerine bu görüş geçerliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Hasta toplum, bünyesindeki normal bir davranışı normaldışı olarak yorumlayabilen toplumdur. Belirli bir oranda toplum kurallarına uyma, toplu halde yaşamak için gereklidir ve bunun karşıtı tutumlar bireyin kendisi için de zararlı olabilir. Ancak, normalliğin temel ölçütlerinden biri, kişinin kendisini iyi hissedebilmesidir. Bu ise yalnızca yaşamın sürdürülmesini değil, insanın dünya içinde kendine özgü bir yer edinebilmesini ve yaşamından doyum sağlayabilmesini de içerir. Buna karşılık, yalnızca toplumun onayına yönelik davranışlar kişiliğin ortadan silinmesine neden olabilir.
Yakın geçmişe kadar en çok yandaş toplayan görüşlerden birine göre, kendisine ve topluma orta derecede uyum sağlayabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normal sayılır; iki uçtakiler olağandışı durumlar olarak değerlendirilir. Bir başka deyişle, kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık. Beyaza çok yakın bir tonu tutturabilenlerin azınlıkta olduğunu biliyoruz. Ama bu insanların gerçek oranını kestirebilmek oldukça güç. Çünkü onlar yaşama doğrudan katıldıklarından mutlu olup olmadıklarından söz etmezler bile. Buna karşılık bazıları yaşayarak mutluluğa ulaşmaya çalışacakları yerde, mutlu olabilmek için kendi dışlarında “bir şey olmasını” bekler, ya da nasıl mutlu olunabileceği konusunda sonu gelmez tartışmalar sürdürürler.
Günümüzde giderek artan sayıda yandaş toplayan bir yaklaşıma göre ise, normallik bir süreçtir ve normal davranış, birbiriyle etkileşim durumunda olan sistemlerin ortak bir ürünüdür. Bir diğer deyişle normallik, herhangi bir andaki durumu tanımlamak yerine, organizmada gözlemlenen değişiklikleri ya da süreçleri vurgular. İnsanı genel sistemler kuramına göre ele alan bu yaklaşıma göre, bir sistem olarak normallik, canlı bir sistemin, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişkenlerin katkısıyla ve zamanın sürekliliği içerisinde işlevlerini sürdürebilmesini tanımlar. Bu değişkenlerin sistemle nasıl bütünleştiği ve her bir değişkenin sistemin bütünlüğü içindeki yeri, gelecekte yapılacak araştırmalarla aydınlatılabilecektir.
Normallik kavramını bir süreç olarak ele aldığımızda, konuya ilişkin bir diğer boyutun da tartışılması gerekir. Bu da normalliğin, uyum, yeterlik ve zorlanmalarla baş edebilme gibi kavramlarla olan yakın ilişkisidir. Ne var ki, normallik gibi bu kavramlar da belirli bir kuram üzerine oturtulmamıştır. Bu nedenle, bir bireyin ya da bir grubun çoğunluğunun gelecekte nasıl davranacağını kestirebilme konusunda başarılı sonuçlar henüz sağlanamamıştır.

Prof Dr. Engin Gençtan