Translate

Yasaklanması gereken 5 işkence aleti

Bugün, İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü. Ne yazık ki işkence birçok ülkede halen çok yaygın. Uluslararası toplumun işkenceyi yasaklamasının üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, tüyler ürperten işkence aletleri halen dünyanın dört bir yanında açıkça pazarlanmakta ve satılmaktadır.

Devletler gösterişli fuarlarda tek hedefi acı ve korku yaratmak olan silahların ve güvenlik ekipmanlarının satıldığı tezgahları gezebiliyor. Son yıllarda Avrupa Birliği’nde (AB) uygulanan ihracat yasağı bu ticareti zorlaştırdı, ancak halen işkence aletlerinin yasaklanmasıyla ilgili uluslararası bir sözleşme bulunmuyor.

Bu hafta Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na katılacak olan devletler, işkence aletleri ticaretinin temelli olarak yasaklanmasını öngören bir kararı oylayacaklar. Tüm devletlere, uzun zaman önce alınması gereken bu kararı destekleme ve işkence aletleri ticaretinin son hızla sürdürülmesini mümkün kılan yetersiz düzenlemeleri daha sıkı hale getirme çağrısında bulunuyoruz.
İşte acilen yasaklanması gereken beş işkence aleti ve bu aletleri kimlerin kullandığıyla ilgili mevcut bilgiler.

1. Şok kemerleri

Nedir?
Şok kemeri mahkumun böbreklerinin yan tarafına yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla yüksek voltajlı şoklar iletir ve şiddetli acıya neden olur. Şok kemerleri zaman zaman saatler boyunca çıkarılmaz ve kişi kemerin her an uzaktan kumandayla çalışır duruma getirilme olasılığıyla tehdit edilir. Kaslarda zayıflama, istemsiz olarak idrar ve dışkı yapma, kalp atışında düzensizlikler, karıncalanma ve deri üzerinde izler gibi etkileri olabilir.

Kimler satıyor?
Şok kemerleri ve vücuda takılan diğer elektro şok cihazları (kelepçe ve ceketler), dünyanın dört bir yanındaki şirketler tarafından üretilmektedir. ABD, Güney Afrika, ve Çin’de benzeri ekipmanları ürettiği bilinen üreticiler, Hindistan ve İsrail gibi ülkelerde de bu ekipmanları tedarik ettiği bilinen şirketler bulunmaktadır.

Kimler satın alıyor?
Güney Afrika’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkelerde ve ABD’nin bazı eyaletlerinde bu aletlerin mahkumları denetim altında tutmak için kullanıldığı biliniyor. ABD’de üzerindeki şok kemeri çalışır duruma getirilen bir mahkum şunları söylemişti: “[Acı] o kadar şiddetliydi ki ölüyorum sandım.”

2. Elektro şok copları

Nedir?
Güçlü elektro şok dalgaları ileten coplardır. Elektro şok coplarıyla şok tabancası ve şok zırhı gibi diğer elektro şok silahları, yetkililerin tek bir tuşa basarak bir insana çok güçlü acılar yaşatmasını mümkün kılar. Elektro şok dalgaları vücudun çok hassas kısımlarına iletilebilir ve uzun vadeli fiziksel izler bırakmadan defalarca uygulanabilir. Bu nedenle elektro şok copları yaygın şekilde kullanılan bir işkence aletidir. UAÖ, bu copların dünyanın her yerinde kullanıldığını belgelemiştir.

Kimler satıyor?
Elektro şok copları yaygın olarak Çin’de üretilmekte ve kullanılmaktadır. Ancak Omega Research isimli araştırma kuruluşu AB merkezli pek çok şirketin de buna benzer işkence aletleri ürettiğini belgelemiştir. Omega Research, Rusya’da bir şirketin Belarus, Kazakistan, Ukrayna, Özbekistan, İran, İsrail, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Vietnam da dahil olmak üzere birçok ülkedeki satıcı ve bayilikleri listelediğini tespit etmiştir.

Kimler satın alıyor?
UAÖ ve diğer sivil toplum örgütleri Kırgızistan, Filipinler, Rusya ve Çin de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki birçok ülkede elektro şok coplarının kullanıldığını belgelemiştir.

UAÖ yakın bir zamanda İtalya polisinin ülkeye yeni gelen mültecilere ve göçmenlere defalarca elektro şok coplarıyla vurduğunu, özellikle de polis merkezlerinde zorla parmak izi almak için elektro şok coplarının kullanıldığını belgeledi. 16 yaşında Sudanlı bir erkek çocuk bize şunları anlattı: “Üç gün sonra… beni ‘elektrik odasına’ götürdüler. Orada bir copla önce birçok kez sol bacağıma, sonra da sağ bacağıma, göğsüme ve belime elektrik verdiler. O kadar yorgundum ki direnç gösteremedim.”

3. Çivili coplar

Nedir?
Üzerinde sert plastik veya metalden yapılmış sivri uçlar bulunan, acı ve ıstırap vermek için tasarlanmış sopalar ve coplardır. Bazı modellerde copun tamamında, diğerlerinde ise yalnızca uç kısımda sivri uçlar bulunur. Kolluk kuvvetlerinin elinde bu silahların tek amacı, işkence ve diğer türde kötü muamele yapmaktır.

Kimler satıyor?
Bu türden işkence aletlerinin esas üreticisi Çin’dir.

Avrupa Birliği, çivili copların acı vermek üzere tasarlanmış olduklarını, ayrıca toplumsal olaylara müdahale veya meşru müdafaa konusunda sıradan coplardan daha etkili olmadıklarını belirterek AB ülkelerinin çivili cop ithal etmesini veya reklamını yapmasını yasaklamıştır.

Kimler satın alıyor?
UAÖ araştırmacıları, AB yasağına rağmen 2017’de Paris’te düzenlenen silah fuarında, AB’de yasaklı olan diğer ekipmanlarla birlikte çivili copların da satışa sunulduğunu tespit etti.

Çivili copların Kamboçya polisi tarafından kullanıldığı ve Nepal ve Taylan’daki güvenlik güçlerine ihraç edildiği bildirildi. Asya İnsan Hakları Komisyonu (AHRC) Haziran 2003’te, Katmandu’da polisin demir çivili copla vurduğu Ramesh Sharma’nın sağ gözünü kaybettiğini belgeledi.

4. Boğaz Kelepçeleri

Nedir?
Boğaza takılan ve kişinin hareket etmesini engelleyen kelepçelerin bazı modelleri boynu el bileklerine bağlar. Acı verici, aşağılayıcı ve tehlikeli bir işkence aletidir. Kelepçelerin boyna uyguladığı baskı kişinin boğulmasına veya boğazının zarar görmesine yol açabilir.

Kimler satıyor?
UAÖ olarak Omega Research ile işbirliği içinde yaptığımız araştırma, boğaz kelepçelerinin en az bir Çin merkezli şirket tarafından üretildiğini göstermiştir.

Kimler satın alıyor?
Araştırmamız, boğaz kelepçelerinin Çinli kolluk kuvvetlerine pazarlandığını ortaya koyuyor. Çinli yetkililerin işkence yaptığına ilişkin iddiaların sıklığı göz önünde bulundurulursa bu durum son derece kaygı vericidir. Özellikle etnik azınlıklar ve insan hakları savunucuları tehlike altındadır.

5. İşkence sandalyesi

Nedir?
İnsanların çok sayıda kelepçeyle veya kayışlarla bağlanarak hareket edemez hale getirildiği sandalyelerdir. Kişi el bilekleri, dirsekleri, omuzları, göğüs kafesi, beli, kalçası ve/veya ayak bilekleri gibi pek çok noktadan sandalyeye kelepçelenir.
İşkence sandalyeleri, insanlara daha az zarar veren yöntemlerin mümkün kılamadığı hiçbir meşru kolluk kuvveti amacını yerine getirmek için kullanılamaz.
Hareket edemez hale getirilen kişi uzun süre aynı durumda bırakılırsa yaralanabilir veya ölebilir. İşkence sandalyeleri çoğunlukla zorla besin verme ya da elektro şok coplarına benzer aletlerle darp etme gibi işkence ve diğer türde kötü muamele uygulamalarında kullanılır.

Kimler satıyor?
Çinli şirketler bu sandalyeleri Çin’deki kolluk kuvvetlerine pazarlamaktadır. İşkence sandalyeleri üreten ABD’nin de Guantanamo Gözaltı Merkezi’ndeki ihlallerde bu sandalyeleri kullandığı belgelenmiştir.

Kimler satın alıyor?
UAÖ, Çin’deki cezaevi ve kolluk görevlilerinin insanları hareket edemez hale getirmek için işkence sandalyeleri de dahil olmak üzere acı verici ve aşağılayıcı bir dizi tekniğe başvurduğunu belgelemiştir. Daha önce Pekin’de savcılık ve avukatlık yapan Tang Jitian UAÖ’ye Mart 2014’te yerel güvenlik görevlileri tarafından işkenceye uğradığını şu sözlerle anlatmıştı:

“Beni kayışlarla demir bir sandalyeye bağladılar, yüzüme tokat attılar, bacaklarımı tekmelediler ve başıma içi su dolu plastik bir şişeyle o kadar sert vurdular ki bayılmışım.”

2016’da Avustralya’nın Kuzey Topraklarında, bir gencin başı bezle sarılarak işkence sandalyesine bağlandığı korkunç görüntüler ortaya çıkmıştı. Uluslararası toplumun sert tepki vermesi üzerine Avustralya, çocuk gözaltı merkezlerinde işkence sandalyelerinin kullanımını askıya almıştı. Ancak yetişkinlerin kaldığı cezaevlerinde bu aletlere halen izin veriliyor.

İşkence aletlerine ticaret yasağı getirmenin zamanı geldi. Hiçbir şirket acıdan ve ıstıraptan kar elde etmemelidir. UAÖ, Birlemiş Milletler Genel Kurulu üyesi devletlere kararı destekleme ve işkence aletleri ticaretine temelli son verecek düzenlemelerin çıkartılması doğrultusunda çalışma çağrısında bulunuyor. Daha fazla bilgi için raporumuza bakabilirsiniz.



26 Haziran 2019 17:35

Kayıp cüzdan ne kadar doluysa dönme ihtimali o kadar fazla

“İnsanların bencil olduklarını varsayıyoruz. Gerçekteyse, insanların özsaygıya kısa vadeli maddi kazançtan daha fazla önem verdiği görülüyor”

Yeni bilimsel araştırma; içinde çok para bulunan kayıp bir cüzdanın sahibine dönme ihtimalinin, içinde az para olan ya da hiç olmayandan cüzdandan daha fazla olduğunu gösterdi.

Bilim insanları, bunu “ahlaki olmayan davranışın psikolojik bedeli” ile açıkladı. Buna göre, bulunan cüzdandaki para miktarı arttığında, insanların kendisini hırsız olarak görme olasılığı da artıyor. Bu psikolojik bedel çoğu durumda cüzdanı saklayarak kazanç elde etme fikrine baskın geliyor.

Zürih Üniversitesi liderliğinde yürütülen araştırmada, 40 ülkedeki 355 şehirde bulunan otel, banka, müze, postane ve karakol gibi çeşitli kurumların resepsiyonlarına 17 binden fazla “kayıp” cüzdan bırakıldı.
Deneyin amacı, insanların “kayıp” eşyayı sahibine iade etme konusunda ne kadar güvenilir olduğunu görmekti.

Cüzdanların bir kısmında hiç para yoktu. Diğer cüzdanlardaysa 10 sterlin (73 TL) veya 74 sterlin (544 TL) değerinde para bulunuyordu. İçinde sahte isim ve e-posta adresleri yazılı üç kartvizitin bulunduğu cüzdanlardaki şeffaf yüzün içinde bir de alışveriş listesi vardı.

Science adlı bilimsel yayında yer verilen araştırmaya göre, içinde para olmayan cüzdanların sadece yüzde 40'ı sahibine geri verilirken, içinde az miktarda para olan cüzdanların yüzde 51’i, fazla miktarda para olanlarınsa yüzde 72’si iade edildi.

Cüzdanda anahtar bulunması da geri dönme olasılığını artırdı. Bu, kayıp eşyayı iade edip etmeme kararında diğerkamlığın rol oynadığını gösterdi.

Phoebe Weston @phoeb0
Cuma 21 Haziran 2019 20:45

www.independentturkish.com

Korporatizm

Osmanlı-Türk modernleşmesinin (veya öbür adıyla 'milletleşme' projesinin) ideoloğu Ziya Gökalp, toplumsal örgütlenme konusunda korporatist bir görüşe sahipti. Yaşadığı yıllarda dünyada da oldukça yaygındı bu görüş. Temelinde toplumu bir organizma gibi gören bir anlayış yatıyordu. Bir bedende nasıl ayrı organlar varsa, toplumdaki sınıflar, tabakalar, meslekler de böyledir; organizmada nasıl organlar hepsi aynı amaçla çalışıyorsa, toplumda da böyle olmalıdır, 'Birimiz hepimiz için' anlayışı egemen kılınmalıdır.
Bu anlayış, doğal olarak, çeşitli sınıflar arasında çıkar ayrışması, çelişki, karşıtlık olacağını kabul etmez.
Gökalp'in yazdığı yıllarda Türkiye'de ne burjuvazi ne de proletarya geliştiği için 'sınıf çelişkisi' de zaten minimal düzeydeydi. Ama bu tür çelişkilerin çok daha büyüdüğü toplumlarda da korporatizm egemen güçlerin öncelikle sosyalizme karşı mücadele etmek için başvurduğu bir ideoloji olmuştur.

Gökalp işin teorisini yaparken Kara Kemal de esnaf loncalarını yeniden örgütleyerek, devlet kucağında burjuvazi yetiştirerek buna uygun pratiği yürütüyordu. Esendal'dan Tekinalp'e, bu loncacı, 'tesanütçü', korporatist ideolojinin çeşitli renklerini İttihat ve Terakki'nin kadrolarında görürüz. Nitekim, Cumhuriyet döneminde de, iki temel burjuva ideolojisinden biri, liberalizm, Türkiye'de inteligentsia arasında olduğu gibi, bizzat burjuvalaşmaya çalışan kesim içinde de fazla rağbet görmemiştir. Korporatizm her zaman egemen olmuştur.

İki savaş arasında korporatizm Avrupa'da yeniden canlandı. Ama Avrupa'nın her yerinde, özellikle İngiltere ve Fransa'da değil, faşizmin hızla tırmandığı İtalya ve Almanya'da, Doğu Avrupa'nın yeni kurulmuş otoriter milli devletlerinde canlandı. Türkiye'nin yeni Cumhuriyet rejiminin 'aydın'ları, Mahmut Esat'lar, Fatih Rıfkı'lar, Yunus Nadi'ler ve daha pek çokları da bu görüşteydi. Devletçi kapitalizm sisteminin başka türlü olması da zaten düşünülemezdi.
Bu yıllarda Mussolini korporatist Meclis'i de gerçekleştirdi. 22 korporasyon kuruldu. Özellik savaş başlayınca sistem durdu, ama savaşa katılmayan faşist ülkelerden İspanya ve Portekiz, Mussolini'nin korporatist modelini kendilerine uyarlayarak uyguladılar. Türkiye'de de olduğu gibi, devlet hakemliğiyle, önderliğiyle yürütülen, yaratılan işçi konfederasyonları bu sistemin en can alıcı parçasıdır. Türkiye'nin 'tek-parti' rejimiyle yürüyen parlamentosu da korporatist politika anlayışına uygun bir kurumdur.

Bizim çok-partili sisteme geçişimiz İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasına denk düşüyor. Bu dönem, Birinci Savaş sonrasından çok farklı bir atmosfer yaratmıştır, çünkü savaşı sol ve liberal ittifak, faşizm ve nazizme karşı kazanmıştır. Bu yıllarda demokrasiye bizim gibi yeni geçen ülkelerde de korporatist değil, liberal parlamento modeli alınmış ve uygulanmıştır (uygulanabildiği kadar). Ama parlamentonun bu modele uyması, toplumdaki korporatist ideolojinin sona ermesi anlamına gelmiyordu. Türkiye'deki 'demokrasi deneyimi', darbeleri ve kesintileriyle, uyguladığı modeller ve oluşturduğu kurumlarla, korporatizmin liberal modele müdahalelerinin, iki aykırı sistem arasında oldukça akıldışı eklemlenmelerin son derece ilginç bir örneğidir.

Dünyaya uyma zorunluluğundan ötürü politikada, politik kurumlaşmada liberal modeli büsbütün buruşturup atamadık. Ama orasını burasını eğeleyip kendimize benzettik. Toplumsal hayatta ve ideolojik düzeyde ise, korporatist anlayışın izleri kendilerini çok daha açık seçik belli ederler. Onun için bu toplumda sosyalizm kadar liberalizmin de köklenmesi bu kadar zor oluyor.


Murat Belge - 18/04/2004 - Radikal

ilgili konu:Recep (Peker) Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm Meselesi






Çağımızın Bir (Başka) Kahramanı: Topal Osman

Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında “Savaş bitip de İngilizler ve müttefikleri, İttihatçı ve hele Ermeni öldürüşçülüğünün hesaplarını sormak yoluna gidince, ne kadar gocunan varsa silahlanıp bir çeteye katılmıştır” der. Hakikaten de, Milli Mücadele’nin önemli isimlerinden Yenibahçeli Şükrü Bey, Deli Halit Paşa, Küçük Kazım, Hilmi, Nail Beyler, veya daha sonra Cumhuriyet hükümetlerinde bakanlık yapan Şükrü Kaya, Abdülhalik Renda, Pirinççizade Arif Fevzi, Ali Cenani Bey, Tevfik Şükrü Aras gibi yüksek sınıftan beylerin de Ermeni Tehciri’nde rolleri vardır. Celal Bayar ise Ben de Yazdım adlı 8 ciltlik kitabında Milli Mücadelenin diğer önemli isimleri olan, İsmail Canbolat, Pertev ve Cafer Tayyar beyler, Yüzbaşı Arap Nuri, Yüzbaşı Hüsamettin, Ahmet Rıfat, Yüzbaşı Tahir, Kara Kemal gibi şahsiyetlerin 1914’de Ege’de yürütülen Rum tehcirindeki rollerini kendi açısından pek güzel anlatır. Bunların dışında, İpsiz Recep, Dayı Mesut, Kara Aslan, Kel Oğlan gibi birçoğu isimleriyle müsemma çetecilerin, Giritli Şevki, Giritli Caferaki, Çerkez Ethem ve Reşit kardeşler, Serezli Parti Pehlivan gibi kabadayıların da Ermeni ve Rumlara yönelik pek çok katliama karıştıkları bilinir. Milli Mücadele’nin Ege’deki mutemet adamı Demirci Mehmet Efe’nin yörede işlemedik suç bırakmadığı için dağa çıkan bir eşkıya olduğunu, Milli Mücadelede yer almak suretiyle bu suçlarından arındığını biliyoruz. Efe’nin Rum ahaliyi tehcir etmek konusunda ters düştüğü Türklere kızıp Denizli’yi ateşe vermesini ise olayları soruşturmak üzere Ankara’dan gönderilen Asliye Hukuk Hakimi Sındırgılı Süreyya Bey gayet güzel anlatır. Bu kişilerin her birinin hikayesi çok ilginçtir ama Topal Osman’ın temsili nitelikteki öyküsü hepsinden daha zihin açıcıdır.

ASKER KAÇAĞINDAN KAHRAMANA
Topal Osman’ın tarih sahnesine ilk çıkışı 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Giresun’dan topladığı 100 kişilik çeteyle Trabzon hapishanesinin kapısını açtırıp 150 mahkumu çetesine ilave etmesiyledir. Kendi ifadesine göre 1. Balkan Harbinde yaralanarak topal kalmıştır. Topal Osman’ın gönüllüleri (!) Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı olarak Artvin yöresindeki Ermeni tehcirinde görev (!) yaparlar. Nisan 1916’da Borçka’da Ruslara karşı savaşan Türk ordusuna katılan Topal Osman, orduda olduğunu unutup kabadayılığa devam etmekle kalmayıp, sıcak çarpışmaları görünce kaçma emareleri gösterince, komutanı kendisini affetmez ve 50 değnekle cezalandır. Değnekler, kahramanımızın alelacele çürük raporu alıp memleketine geri dönmesine yeter de artar bile. (Arif Cemil, 1. Dünya Savaşında Teşkilat-ı Mahsusa)

Asker kaçağı Topal Osman bir süre sonra Giresun-Samsun havalisinde ortaya çıkar. Bölge uzun süredir bağımsız Pontus Devleti’ni kurmayı hedefleyen Rum çeteleri ile uğraşmaktadır. İttihatçıların gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın son başkanı Hüsamettin Ertürk’e göre Mustafa Kemal’in Samsun'a gelir gelmez Havza'da Osman Ağa ile görüşmüştür. (İki Devrin Perde Arkası) Halbuki bu sırada Topal Osman İstanbul Divan-ı Harbi tarafından Ermeni katliamlarına katılmaktan aranmaktadır. Anlaşılan bu alandaki maharetlerinden Rumlara karşı yararlanmak ihtiyacı doğmuştur ki, 8 Temmuz 1919'da Osman Ağa hakkındaki tutuklama kararı Padişah Vahdettin tarafından kaldırılır. Topal Osman, Muhafazai Hukuk-u Milliye Cemiyeti Giresun Şube başkanı olur ardından Erzurum Kongresi’nde Mustafa Kemal’e muhalefet edenleri sindirme görevini başarı ile yapar. H.İ. Dinamo’ya göre Mustafa Kemal “Pontus belasından kurtulmayı Topal Osman’ın tecrübeli ellerine” bırakmıştır. Topal Osman da “Siz hiç merak etmeyin Paşam. Bu Pontus Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi mağaralarda eşek arısı gibi boğulacak” der. (Kutsal İsyan, 2. Cilt)

Falih Rıfkı’ya göre Topal Osman basılan her Türk evine karşı 3 Rum evini basmak, mezarını kendine kazdırıp diri diri adam gömmek, vapur kazanlarında kömür yerine canlı adam yakmak gibi zulüm ve işkenceleri ile bölgeyi Rumlardan tamamen temizler. Görevinde ne kadar başarılı olduğunu Genelkurmay raporlarından anlarız. O tarihte çetecilik olayına karışan Rum sayısı 11.118 iken Rum çeteciler tarafından öldürülen Türk köylü sayısı 1817’dir. 1914 Osmanlı Salnamesi’ne göre Trabzon, Sivas ve Kastamonu vilayetlerinde yaşayan 450 bin Rum’dan 86 bini 1. Dünya Savaşı sırasında Rusya’ya göç etmiş, 322 bini 1923 nüfus mübadelesiyle Yunanistan’a gitmişti. Aradaki fark olan 65-70 bin Rum’un 1916-1923 arasında şu veya bu şekilde hayatını kaybettiği tahmin edilir. (Aktaran Stefanos Yerasimos, Pontus Meselesi, Toplum ve Bilim, 1988-89 Güz sayısı.)

TEHCİR ZENGİNİ
Ocak Ağustos 1920’de 3. Fırka komutanı Rüştü Bey BMM’ye Osman Ağa’nın eşkiyalığından, taşkınlığından şikayet eder. Mustafa Kemal’den Topal Osman’a çekilen tel şöyledir:

“Hizmet vatanseverliğini takdir, fakat işlerinizde daima hükümeti güçlendirecek biçimde hareket etmeniz.” 1921’de Lazistan mebusu Osman Bey Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir “Bu cahil adamın şimdiye kadar Giresun’da yapmadığı rezalet kalmadı. Rumlardan ve ahaliden aldığı yüz binlerce liranın hesabını kimse soramıyor. Şimdi eşkıyalığını Trabzon liman içinde yapmaya başlıyor ki… bu halin devamı pek çok çirkin olaya sebebiyet verecektir.”

Giresun Sancağı Reji Müdürü Rükneddin Bey daha da cesurdur. Uzun mektubunda şöyle der:

“Osman Ağa tümden cahil biri olup, geçmişte bir hiç olduğundan bahsetmeye gerek yoktur. 1. Balkan Harbinde bir ayağının sakat kalması sonucu gördüğü iltifat ve yardımlardan başlayarak kahvecilik, balıkçılık yaparken, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zamanda milyonerliğe çıkan bu zatın kurduğu zenginliğin…. zorla ele geçirme olduğunu gözler önüne arz ederim. Memleketi terk ederek başka bir ülkeye kaçan Rumların mülk ve bahçelerini kendine, akraba ve soyuna sopuna ve dalkavukları arasında böldüğü gibi, bunların İslam halktan alacaklarına karşılık kasalarında sakladıkları senetleri (...) çaresiz köylülere geri vereceği yerde (...) senetleri zorla ödetmek veya karşılığında bir bölüm Müslümanların bağ ve bahçelerini zaptetmiş ve tapularını elde etmiştir (...) Batı cephesinde görünüşte vatan hizmeti ile uğraşırken bile memleketi hâlâ pençesinde tutmak için her araca başvurmakta ve acımasız işler yaptırmaktadır.”

Aynı tarihlerde hazırlanan resmi bir rapora göre Topal Osman, Samsun havalisinde 900 kişiyi bir mağaraya koyup öldürmüştür. Bu raporlara Mustafa Kemal’in cevabı

“Osman Ağa hakkında şikayet edilen hallerden bittabi pek müteessir oldum (...) Bu biçim hareketlerin onaylayıcısı ve destekleyicisi olmadığımı bu vesile ile hatırlatmak isterim (...) Ancak şikayetnamenizin son fıkralarında ‘kendi kendimizi müdafaa ederiz’ tarzındaki lüzumsuz ve yersiz görmekteyim efendim”

şeklindedir. Aslında işlediği suçlar hakkında adeta bir referans mektubu işlevi görmüş gibidir çünkü, bir ay sonra Topal Osman BMM tarafından Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı olarak Ankara’ya davet edilir ancak Osman Ağa yolda da boş durmaz ve Çorum-Alaca civarında evlere tecavüz eder, bazı hayvan ve malları gasp eder. Olayları rapor eden içişleri ve savunma bakanlığı telgrafları üzerine Mustafa Kemal’in Topal Osman’a yazdığı kısa telde “Yol boyunca müfrezeniz erlerinden bazıları uygunsuz hallere baş vurduklarından bahisle şikayet edilmektedir. Buna kesinlikle ihtimal vermiyorum…” sözcükleri anlayana çok şey söyler. (Cemal Şener, Topal Osman Olayı’nın ekindeki Cumhurbaşkanlığı arşiv belgeleri) 28 Ocağı (1921) 29 Ocağa bağlayan gecede, Kazım Karabekir’in son derece mahir manevrası sonucu, Rusya’dan ülkeye dönüş yapmaya kalkan, TKP üyesi Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının hançerlenerek Karadeniz’in karanlık sulara atılmasının sorumlusu balıkçı kahyası Yahya ve adamları da Topal Osman’ın yoldaşlarıdır. Kayıkçı Yahya daha sonra Mustafa Kemal’in emri ile öldürülmüştür. Bu olay da aydınlatılmayı beklemektedir.

Mustafa Kemal’in artık en yakın adamı olan Topal Osman’ın oluşturduğu 47. Alay, Mart 1921’de patlak veren Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane yöntemlere başvurur ki, Meclis’te büyük tartışmalar yaşanır. Topal Osman sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa’daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman’ın Topal Osman’la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922) Birliği ile oradan Sakarya Meydan savaşına katılmak üzere yola çıktığında son bir hamle yapar ve Merzifon’un Rum ve Ermeni ahalisini katleder. Kahramanımız, ideolojik önderi, Tirebolulu Binbaşı Hüseyin Avni Bey komutasında Sakarya’da savaştıktan sonra sağ salim geri döner. (Bugün çok yaygın olan ve Topal Osman’ın cepheye 6000 kişilik Giresun gönüllü ile gittiği, bunların 5500’ünün şehit olduğu efsanesine gelince: Falih Rıfkı ve Alptekin Müderrisoğlu gibi ciddi kaynaklara göre Sakarya Meydan Savaşı’nın tüm şehit sayısı 3282’dir. Yani Topal Osman hayranlarının verdikleri rakamlar tamamen uydurmadır.)

ALİ ŞÜKRÜ OLAYI
Topal Osman’ı daha da popüler yapacak olay ise ufuktadır. Bilindiği gibi Birinci Mecliste Mustafa Kemal ve arkadaşlarının oluşturduğu 1. Grup ile Mustafa Kemal’e çeşitli nedenlerle muhalefet edenlerden oluşan 2. Grup sürekli çatışma içindedir. 2. Grubun liderlerinden biri de Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’dir. Dini konulardaki hassasiyetleri ile dikkati çeken Ali Şükrü Bey, Mustafa Kemal’in Hakimiyeti Milliye gazetesine karşılık Tan gazetesini çıkarmakla yetinmez bir de Hilafet yanlısı broşür bastırır. Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü’nün hariciyeci olmamasını eleştiren Ali Şükrü, bu dönemde meclis çalışmalarını engelleyerek Mustafa Kemal’in tepesini iyice attırmıştır. Hatta Mustafa Kemal’le birbirlerinin üzerine yürümüşlerdir. Bu günlerde Ali Şükrü Bey birden ortadan kaybolur. Kayboluşunun üçüncü günü kardeşi bakanlar kuruluna başvurur, bir çobanın ihbarıyla boğulduğu anlaşılan ölüsü Ankara civarındaki Mühye köyü civarında bulunur. Kurulan bir komisyon bazı somut delillerden (örneğin Ali Şükrü Bey’in sıkılmış yumruğunun arasında bulunan hasır parçasının Topal Osman’ın evindeki sandalyeden kopmuş olduğu tespit edilmiştir) hareket ederek Topal Osman’ın suçlu olduğuna karar verir. Anlaşıldığı kadarıyla, Topal Osman, Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’i sürekli üzmesine tahammül edememiş, (yani durumdan vazife çıkarmış) ve Ali Şükrü Bey’i, Mustafa Kemal tarafından kendisine bağışlanan Papazın Bağı denen yerdeki evine davet ederek öldürmüştür.

Olayın ortaya çıkması üzerine Topal Osman’ın nasıl teslim alınması gerektiğine dair harekat planını bizzat Mustafa Kemal hazırlar ardından eşi Latife Hanımla birlikte Çankaya Köşkü’nden ayrılıp, İstasyon civarındaki eve çekilir. Alınan tedbir yerindedir, çünkü Topal Osman Ağa teslim olmayı kabul etmediği gibi Çankaya Köşkü’ne gidip öfke ile her yeri kırıp döker. (Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, C.4) Fakat 1 Nisan’ı (1923) 2 Nisan'a bağlayan gece sabaha kadar süren çatışmada yaralı olarak ele geçirilecek, hastaneye götürülürken yolda ölecektir. Nedense başı kesilerek alelacele gömülmüştür. Ancak Meclis daha önce Ali Şükrü Bey’in katillerinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesi kararını oybirliği ile aldığı için, başsız ceset mezardan çıkarılır, Ulus Meydanı’nda ayağından darağacına asılır. Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul etmiştir. Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuştur. Ali Fuat Cebesoy Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın ‘tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. Türkiye Cumhuriyeti adlı kitabında Mahmut Goloğlu’da benzer bir kanıda olup, Mustafa Kemal’e ömrü boyunca sadık kalmış olan Falih Rıfkı Çankaya kitabında, “Topal Osman da en sonunda nizamlı ordunun kıta Kumanlarından İsmail Hakkı Tekçe tarafından ve Mustafa Kemal’in emriyle Çankaya sırtlarında vurulmuştur” der. Rıza Nur gibi yeminli Mustafa Kemal düşmanının bu konudaki daha ağır ithamlarını tekrarlamaya gerek yok.

EFSANENİN DİRİLİŞİ

Peki bu olayla Topal Osman efsanesinin sonu gelmiş midir? Burası biraz karışıktır. 1925’de bizzat Mustafa Kemal’in emri ile naaşı Giresun Kalesi’nde ilk gömüldüğü yerden alınıp, yine kale içindeki anıt mezara nakledilir. 1981’de Giresun mülki yöneticileri kendisini kahraman ilan etmek için Türk Tarih Kurumu’ndan görüş alırlar ama gelen cevap olumsuzdur. 1983’de Kenan Evren şehri ziyareti sırasında Topal Osman’dan övgüyle söz eder. 1987’de yerel yöneticiler 2 Nisan’larda Topal Osman’ı anmaya başlarlar. Yıllar sonra Susurluk Skandalı’nın baş kahramanlarından emekli tuğgeneral Veli Küçük, güya Giresun'da jandarma bölge komutanlığı yaptığı sırada, Topal Osman Ağa'nın hayatından pek etkilendiğini için adına bir heykel yaptırmaya karar verir. İstanbul'da yaptırdığı heykel, 2001 yılında dikilmesi için Giresun'a gönderilir ama dönemin belediye başkanı, bugünkü CHP Milletvekili Mehmet Işık'ın talimatıyla, depoya kaldırılır. 2002’de heykel konusunda mülki idare, İçişleri ve Genelkurmay arasında bir dizi yazışma yapıldığı haberleri basına sızar. Aynı yıl, Giresun kalesindeki anıtın eski Türkçe yazılı kitabesi üzerindeki metinde Topal Osman’ın “Pontusçuların imhasındaki hizmetlerini” öven cümleleri “milli güvenlik siyaseti” açısından sakıncalı bulunur ve yerine “milli güvenlik siyasetine uygun” Latin harfli yeni plaket konulur. Giresun’un milliyetçileri bu gel-gitlere bir türlü anlam veremezler ve celallenirler. O sırada bir başka kahraman Mehmet Ali Ağca aramıza karışır. Abdullah Çatlı’nın hayalati gözlerimizin önünden geçer. Bize de ülkemizde kahraman kime nedir sorusu üzerine düşünmek, kahraman yaratma geleneğimizin köklülüğüne şapka çıkarmak kalır.


    Ayşe Hür








Kısaltılmış hali 23 Ocak 2006 tarihli Radikal İki’de yayımlanmıştır.

BİRİKİM 31 Ocak 2006

İki ucundan yanıyor!

Mumun bir ucunda doğa öbür ucunda teknoloji var. Kapitalizmin doğa üzerin­deki etkileri küresel ısınma ve iklim krizi, toplumsal çelişkileri ve savaşları besliyor. Kapitalizm teknolojik gelişmeleri hızlandı­rırken, hegemonya rekabetini artırıyor. Bu iki eğilimin bir noktada kesişerek, küresel çapta büyük bir felakete yol açmayacağı­nı söylemek olanaklı değil. Ancak bir şey kesin: Geriye dönüş yok! Örneğin, son 50 yılda Çad Gölü’nün yarısı kurudu, Arktik buzlar eriyor. Çin, büyük bir güç olarak yükseldi, ABD’nin ticari ve teknolojik üs­tünlüğünü tehdit ediyor.


İklim krizi, savaşlar ve diğer kötülükler
Küresel ısınmanın, iklim değişikliğinin arkasında insan etkinliği, kapitalist üretim tarzının öncelikleri var. Bu üretim tarzının kâr makinesi, atmosfere salınarak küresel ısınmaya yol açan sera gazlarını üretiyor. Küresel ısınma su stoklarının tükenme­sine yol açarak, ekosistemleri bozarak yaşam alanlarını yok ediyor. Bu üretimin, nehirlere, denizlere ve toprağa döktüğü kimyasal atıklar, plastikler su kaynaklarını, gıda üretim alanlarını kirletiyor. Bu sırada kapitalizm insanların kentlerde yoğun­laşmasını, bu yoğunlaşmaya bağlı olarak gıda tüketimini, endüstriyel gıda üretimini, su tüketimini hızlandırıyor. Yaşam alanları yıkılan coğrafyalardan kaçıp gelen nüfus kentlere yığışırken toplumsal çelişkiler, yabancı düşmanlığı, milliyetçilik, ırkçılık yeniden güçleniyor.
Bu sırada, kıt kaynaklar, sınır aşan ne­hirlerin suları, kutuplarda buzlar eridikçe erişilebilen mineral kaynakları ve yeni açı­lan denizyolları üzerinde, rekabet ve ger­ginlikler, çatışma olasılıkları artıyor. Kriz içinde kârlılık ve rekabet basıncı altında sermaye, özellikle egemen sermaye, özellikle ABD, Çin, Rusya, Brezilya gibi kritik ülkelerde küresel ısınmaya, iklim krizine karşı alınması gereken önlemlerin maliyetini üstlenmek istemiyor. Mumun bu ucu yanmaya devam ediyor…

Teknolojik rekabet-ticaret savaşları
Kapitalist üretim tarzı, krizi içinde ser­mayenin dolaşım hızını artırmaya, stok maliyetini, verimliliğin canlı emeğe ba­ğımlılığını azaltmaya yönelik telekomüni­kasyon, veri işlem teknolojileri alanlarında gelişmeyi hızlandırırken bu gelişmelerin jeopolitik etkileri yeni rekabet alanları yaratıyor. Örneğin küresel telekomüni­kasyon piyasasında kim egemen olacak? Bilgi işlem, şifreleme, “yapay zekâ” alan­larında kim öne geçek? Dijital teknolojileri (telekomünikasyon, bilgi işlem, silah) üre­ten sanayiler açısından yaşamsal öneme sahip ender minerallerin üretimi ve teda­rik zincirlerini kim kontrol ediyor olacak?
Bu alanda da karşımıza aynı aktörler çıkıyor, öncelikle ABD ve Çin! Çin’in yük­selmesi karşısında önlem almaya çalışan ABD yönetimi, ticaret savaşları görüntüsü altında Çin’in teknolojik gelişmesini ya­vaşlatmayı amaçlıyor.
ABD’de Trump yönetimi, Çin’in ulus­lararası alanda etkili, 5G teknolojisinde önderliğe oturmaya başlayan şirketi Huawei’yi bu amaçlarla hedef aldı. An­cak Çin’in, teknoloji sektöründe tedarik zincirleri ağı üzerindeki büyük etkisi var. ABD’nin yaptırımları, yalnızca, Malezya, Endonezya, Singapur gibi ülkelerdeki üreticileri değil, bunların ürettikleri ürünleri kullanan Apple gibi ABD teknoloji şirket­lerini de etkileyecek.
The Economist ve Bloomberg’deki yorumlar gibi ticaret savaşlarının küresel­leşmesinden ve ülkeleri tercih yapmaya zorlamasından kaygılanıyorlar. “Türkiye Huawei’nin bölgesel üssü olacak!” gibi haberler, ülkeyi de zor günlerin beklediği­ni düşündürüyor.
Kısa dönemde, küreselleşen bir koru­macılık dalgasının dünya ekonomisini yeni bir mali krize ve depresyona, orta ve uzun dönemde de Çin’i teknolojik alanda kendi kendisine yeterli, dolayısıyla çok da dişli bir rakip olmaya doğru itme olasılığı var.
Artık, ne küreselleşmeye ne de liberal serbest ticaret düzenine geri dönmek gerçekçi bir olasılık. Uygarlığı iki ucun­dan, doğa ve teknoloji alanlarında yakan kapitalizm, insanlığa daha fazla toplumsal istikrarsızlık hatta savaş vaat ediyor…

(Ergin Yıldızoğlu / Cumhuriyet – 27 Mayıs 2019)

Schrödinger'in kedisi

Schrödinger'in kedisi, Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından ortaya atılmış, kuantum fiziğiyle ilgili olan, hakkında çok tartışma yapılmış düşünce deneyi. Genellikle kuantum mekaniği ve Kopenhag Yorumu'yla ilgili bir paradoks olarak bilinir.

Schrödinger’in kedisi paradoks diye tanımlanan düşünülmüş bir teoridir, Erwin Schrödinger tarafından 1935'te ortaya atılmıştır. Schrödinger, problem olarak gördüğü günlük nesnelere uygulanan kuantum mekaniğinin Copenhagen yorumunu resimlendirdi. Bir kedi ölü ya da diri olabileceği rastgele bir duruma bırakılıyor ve karar vermek için gözlemlemeye ihtiyaç duyuluyor. Bu düşünülmüş deney, özellikle kuantum mekaniğinin teoriksel yorumunun tartışmasıdır.

Schrödinger’in kedisi; bir kedi, bir küçük şişe zehir ve radyoaktif bir kaynakla kapalı bir kutuya bırakılıyor. Eğer içerideki monitör radyoaktifliği algılarsa (azalmakta olan tek atom) küçük şişe kırılır, zehir kediyi öldürür. Bir süre sonra kuantum mekaniğin Copenhagen anlamdırması kedinin bir dalga fonksiyonu olduğunu anlık olarak hayatta veya ölü olma ihtimalini vurgular. Kutuya bir kez bakıldığında kedi canlı veya ölü olabilir, ikisi birden olamaz.

Başlangıç ve motivasyon
1935 ‘te Schrödinger tasarlamış, kendisinin düşünülmüş deneyini bir tartışma olarak EPR makalesinde yazarların isimleri Einstein, Rodolski ve Rosen.Genel teori diğer adıyla Copenhagen, bir kuantum sistemi reaksiyon gösterene kadar süper pozisyonunda durduğunda ya da gözlendiğinde, dış dünya bir ya da birkaç olası durumda çöker. EPR deneyine göre çok parçacıkla beraber bir sistem geniş bir alana parçalandığında bu süperpozisyon olur. Schrödinger ve Einstein, Einstein’ın EPR hakkındaki makalesini değiştirdiler. Einstein’ın makalesinde belirtildiği gibi stabil olmayan küçük bir fıçı barut bir süre sonra patlayan ve patlamayan süper pozisyonlar içerdi. Daha ayrıntılı açıklamak gerekirse Schrödinger prensipte geniş bir aralıkta kuantum parçacığına bağlı olarak değişen bir süper pozisyon tanımladı. Schrödinger bir senaryo önerdi: kapalı bir kutuda kedinin canlı veya ölü olması radyoaktif atoma bağlı oysaki radyoaktif madde çürümüş ve radyasyon emilmiş veya emilmemiş olabilir. Ona göre kutu açılmadan kedinin ölü olup olmadığını bilemeyiz. Schrödinger kedinin ölü ya da diri olma olasılığı düşüncesini desteklemedi, aksine o kasıtlı olarak kuantum mekaniğinin incelediği varolan saçmalığı örneklendirdi. Ama Schöringer’den beri fizikçiler kuantum mekaniğinin matematiğini yüksek fizik kabul ettiler, bazıları kedinin canlı ya da ölü olması süper pozisyonunu oldukça gerçek kabul etti. Schrödinger’in kedisi, düşünülmüş deney, kuantum fiziğinin modern yorumu olarak Copenhagen yorumuna denk gelir. Fizikçiler Schrödinger’in kedisinin bir yol olarak resimle gösterilmesine ve ayrıntılı özelliklerin karşılaştırılmasına her birinin zayıf ve güçlü yönleriyle karşılaştırılması üzerine anlaştılar.

Düşünülmüş deney
Schrödinger Hatta çok saçma durumlar oluşturulabilir. Bir kedi çelikten bir odaya hapsedilir, onu izleyen bir araçla birlikte, Gieger sayacında küçük, az miktarda radyoaktif bir element vardır, belki de bir saatte atomları parçalanacaktır ama eşit olasılıkta, belki hiçbiri olmayacaktı; eğer gerçekleşirse sayaç tüpü boşalır ve rölenin serbest bıraktığı çekiç hidrosiyanik şişesini kırar. Eğer biri bir saatte kendi kendine bütün sistemden ayrılırsa denebilir ki kedi hala yaşıyor eğer aynı sırada atom aşınmışsa."

Belirsizlik aslında atomik alanı sınırlandırır, atomik alan mikroskopik belirsizlik haline gelir ve gözlemle kararlaştırılır. Bu bizi gerçekte kabul edilen ‘blurred model‘den korur. İçinde hiçbir şeyi somutlaştırmadı temiz olmayan ya da çelişkili.

Erwin Schrödinger: "Schrödinger’in ünlü düşünce deneyinden bir soru bir kuantum sistemi var olmayı bıraktığı zaman süper pozisyon bir diğeri haline gelebilir mi? (Daha teknik bir deyişle gerçek kuantum durumların lineer kombinasyonu olmayı bıraktığı zaman,hangileri farklı klasik durumlarda benzerlik gösterir ve tek klasik kullanım yerine olmaya başladı?) Eğer kedi kurtulursa sadece hayatta olduğunu hatırlar. Ama EPR deneylerinde standart mikroskopik kauntum mekaniğinin makroskopik nesneler gerektirdiği vardır, mesela kedi ve defter her zaman eşsiz klasik tanımlamayı yapamaz. Bu düşünce deneyi örneklerle açıklar bu apaçık paradoksu. Sezgilerimiz der ki durumları karıştırabilen gözlemci yok, görünüyor ki düşünülmüş deneyler karıştırılabilir. Kedi bir gözlemciye ihtiyaç duyar mı ya da kedi iyi tanımlanmış tek bir durum için dışarıdan başka bir gözlemciye ihtiyaç duyar mı ? Bütün alternatifler düşünsel deneyden etkilenen Albert Einstein’a absürt göründü. 1950’de Schrödinger’e bir mektup gönderdi Loue dışında, eğer dürüstsen gerçeklik varsayımı çevresinde dolaşamayan tek çağdaş fizikçi sensin. Gerçeklik, yayınlanan deneysellikten bağımsızdır. Çoğu basitçe göremez ne çeşit hayali riskli oyundur gerçeklikle oynanan. Ama onların yorumu şık bir şekilde senin radyoaktif atom-barut kutuda kedi sisteminle çürütülmüştür,dalga fonksiyonu olan sistem kedinin canlı ya da havaya uçmuş olmasını içerir. Kimse gerçekten evhamlanmadı kedinin varlığı ya da yokluğu üzerine bir şeyler gözlemlemeden bağımsızdı."

Not olarak baruttan sorumlu olmak Schrödinger’in deneysel kurulumunda bahsedilmedi, barut yerine hidrosiyanik asit, Geiger sayacı da yükseltici olarak kullanıldı.

Deneyin yorumu
Schrödinger’in zamanından beri kuantum mekaniğinin diğer yorumları önerilmiş farklı cevaplar verilen sorular konumlandırılmış, Schrödinger’in kedisi tarafından ne kadar süperpozisyon olduğu ve ne zaman hapsoldukları üzerine.

Copenhagen yorumu
Copenhagen yorumlaması kuantum mekaniğinde en yaygın rağbet gören yorumlamadır. Copenhagen yorumlamasında gözlem yer aldığında sistem durumların süperpozisyonu olmaktan çıkar ve her ikisinden biri haline gelir. İyi tanımlanmamış yorumda bu düşünülmüş deney aslında doğanın ölçülebildiğini ya da gözlenebildğini gösterdi. Kutu kapalıyken bu deney anlamlı yorumlanabilirdi, sistem anlık süperpozisyon durumuna geçtiğinde iki durum söz konusu (çürümüş çekirdek-ölü kedi, çürümemiş çekirdek-canlı kedi) ve sadece kutu açılıp gözlemlendiğinde dalga fonksiyonunun iki durumdan birinde kaldığı bilinebilir. Ama önemli bilim adamlarından biri olan Niels Bohr ilişkilendirmişti. Bilinçli bir gözlemciye göre kutu açılmadan önce kedi ölü ya da diri olabilirdi. Kuantum dalga fonksiyonun geçersiz kalması için Asıl deneyin sonucunun yalnız bir ölçüm aracıyla alınması (mesela sadece Geiger sayacıyla) yeterliydi, bilinçli gözlemlerin ölçümleri yoktu. Bir parçacık dedektöre çarptığında bu deneyden alınan bir gözlem objektif çökme teorisini geliştirdi. Büyültmenin gerçekleşebilmesi için bu düşünülmüş deneyin bilinçsizce yapılması lazım. Aksine çöküş gerçekleştiğinde dünyalar yaklaşmasına izin vermez.

Ensemble yorumu
Durum vektörü tek kedi deneyine uygulanamaz ama sadece pek çok hazırlanmış kedi deneyinin istatistiğidir. Ensemble yorumunu destekleyenler Schrödinger’in kedisi paradoksunun gereksiz olduğunu söylediler.

İlişkisel yorum
İlişkisel yorumlama hiçbir temel ayrım yapmaz; insan deneyselci, kedi ya da aparatlar ya da canlı ya da cansız sistemler arasında. Bütün kuantum sistemleri dalga fonksiyonu evrimine dayalı kurallar tarafından yönetilir ve hepsi gözlemciyle ilişkilendirilir. Ama ilişkisel yorumlama aynı serinin etkinliklerini takip eden farklı gözlemcilerin sahip oldukları sistem hakkındaki bilgilere bağlıdır. Aynı zamanda kedi kutunun içindeki sistemin gözlemcisi olarak düşünülebilir. Kutu açılmadan önce doğası gereği canlı ya da ölü olması gereken kedi deney aletleri hakkında gerekli bilgiye sahiptir ama deneyci kutunun durumu hakkında bilgi sahibi değildir. Bu şekilde iki gözlemci de anlık olarak durumu farklı hesaplar. Kediye göre aparatların dalga fonksiyonu deneyciye göre çökmüş görünür, kutunun içi ise süperpozisyon. Kutu açılana kadar iki gözlemci de ne olduğuna dair aynı bilgiye sahiptir, kedi canlı ya da ölü olsa bile iki sistem de çökmüş görünür aynı sonuçlarla.

Nesnel çökme teorisi
Nesnel çarpışma teorilerine göre bazı objektif eşik değerlerinde süper pozisyonlar anında yok edilebilirler. Bu yüzden kutu açılmadan önce kedinin tanımlanan durum boyunca sabit durması beklenir. Genel olarak özetlenirse “kedi kendini gözler” ya da “çevre kediyi gözler.”

Zamanın evriminde süper pozisyonların yok edilmesine izin verildiğinde standart kuantum mekaniğinin nesnel çarpışma teorileri modifikasyona ihtiyacı duyar. Bu süreç tutarsızlık, kuantumda süper pozisyonlar arasındaki açının tutarsızlığı, şu an fizikte bilinen en hızlı süreçtir.

Uygulamalar ve testler
Deney teoriksel açısından zayıf tanımlanabilir ve makine tarafından yapılı olduğu bilinmeden önerildi. Ama başarılı olan deney benzer kuralları mesela süperpozisyonun göreli genişliğini (standart kuantum fizik tarafından) nesneler tarafından sergiledi. Bu deney kedi büyüklüğündeki nesnenin süperpoze olduğunu göstermedi fakat en yüksek limit “kedi durumu” onlar tarafından yukarı taşındı. Pek çok olayda bu durum kısa ömürlüdür: mesela mutlak sıfıra kadar soğutursanız.

“Kedi durumu”na fotonlarla ulaşıldı. Deneye süper iletkenlerle kuantum girişimi cihazı bağlandı ("SQUID"): "Süper pozisyon etkisi bir bilyon elektronun tek yönde yüzmesine ve diğer bilyonun başka bir yöne yüzmesine uyumlu değildi. Süper iletken elektronlar toplu halde hareket ederler. Schrödinger’in kedisi durumunda, SQUID içindeki bütün süper iletken elektronlar döngü etrafında bir kere her iki yöne de yüzerler. Berilyum iyonu süperpoze durumunda kapana kısılmıştır. Pizoelektrik yapılıydı,süper pozisyonların titreşen ve titreşmeyen seviyelerine konulmuştu. Rezonatör yaklaşık 10 trilyon atom içeriyordu. Deney, önerilen bir grip virüsü içeriyordu. Kuantum hesaplamaları kısaltılmış “kedi durumu” bazı kübitlerin zorluklarının yerini tutar. Kübitler, bütün başlangıçları 0 ve 1 olan süper pozisyonlara eşittir.

Eklentiler
Wigner’ın arkadaşı, farklı bir deneyde dışarıdan iki gözlemci ile birlikte birinci açışta kutuyu kontrol etti ve ikinci gözlemciyle iletişim kurdu. Buradaki mesele, dalga fonksiyonu çarpıştığında birinci gözlemci kutuyu açarsa, ikinci gözlemcinin haberi olur mu? Birinci gözlemcinin gözleminden bunu denetlemekti.

Bir diğer eklenti, yaşam beklentisini kısaltan Schrödinger'in sahte kedi senaryosu tartışmaya yol açmasına rağmen, önde gelen fizikçiler önerilenden uzağa gittiler ve gök bilimciler 1998’de evrende kara enerjiyi gözlemlediler.

Wikipedia 01.06.2019

Link vermemde pek yarar olmasa da vereyim... https://tr.wikipedia.org/wiki/Schr%C3%B6dinger%27in_kedisi
Çünkü Ülkemizde 2 yılı aşkın bir zamandır Wikipedia linkleri İktidar tarafından (ya da öngörülmeyen itaat yalakalığı olarak yetkili bir kurum tarafından) engellendiği için bu linke ancak VPN kullanarak ulaşabilirsiniz!
Ne kadar acıklı değil mi?!