Translate

Coğrafya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Coğrafya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi

Rıza Türmen 18.12.2019

AKP iktidarının dış politikası, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde; Kanal İstanbul da bunlardan biri

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması'yla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşmasıdır. 1923 Lozan Antlaşması'nda İstanbul ve Çanakkale boğazlarının yönetimi bir uluslararası komisyona bırakılmıştı. 1936 Montrö Sözleşmesi'yle uluslararası komisyonun yetkileri Türkiye'ye devredildi. Boğazların silahsızlandırılmış statüsüne son verildi. Boğazlar üzerinde Türkiye'nin egemenliği kuruldu.
Montrö Sözleşmesi, Türkiye'nin ve Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin güvenliği ile Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin çıkarları arasında kurulan hassas bir üçlü dengeye dayanır.
Türkiye, Sözleşme'de de belirtildiği gibi, sözleşme hükümlerini uygulayan ve uygulamaları denetleyen taraftır. Türkiye'nin güvenliği, savaş gemilerinin geçişinin önceden Türkiye'ye bildirilmesi, boğazlardan geçen savaş gemilerine tonaj ve sayı bakımından getirilen sınırlamalar, geçişin gündüz yapılması, boğazların üstünden savaş uçağı uçmasının yasaklanması, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin denizaltılarının ancak Karadeniz'deki üslerine gitmek amacıyla, gündüz ve su yüzünde seyretmeleri koşuluyla geçmesi, Türkiye'nin girdiği bir savaş durumunda boğazlardan geçiş rejiminin Türkiye'nin takdirine bırakılması gibi hükümlerle korunur.
Karadeniz devletlerinin güvenliği, Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine getirilen sınırlamalarla sağlanır: Bulunduracakları gemilerin toplam tonajının 45 binden fazla olmaması, 21 günden fazla Karadeniz'de kalamamaları, 15 bin tondan fazla gemi geçirememe gibi.
Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin çıkarları ise ticaret gemileri için serbest geçiş rejimiyle, savaş gemileri için ise, Karadeniz'in kapalı bir deniz olmaması, boğazlardan geçerek Karadeniz'e savaş gemisi gönderme hakkının bulunmasıyla sağlanır.
1936'dan bu yana geçen 83 yıl içinde, savaş gemilerinin kategorileri, tonajları büyük değişikliklere uğramasına karşın, Türkiye'nin üçlü dengeyi dikkatle koruması, Sözleşmeyi bu dengeyi göz önünde tutarak uygulaması sayesinde Montrö Sözleşmesi bir değişikliğe uğramadan ayakta kalabildi.
Şunu da belirtmek gerekir ki, 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde uluslararası boğazlardan geçiş rejimi, kıyı devletine yukarda değinilen yetkilerden hiçbirini vermez. O nedenle, Türk heyetinin çabaları sonucu Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne, rejimi uluslararası anlaşmalarla düzenlenen boğazların statülerinin saklı tutulacağı, Sözleşme hükümlerinin uygulanmayacağı yolunda bir madde eklenmiştir. Başka bir deyişle, Montrö Sözleşmesi ortadan kalkarsa, Türkiye'nin bugün boğazlardan geçiş konusunda sahip olduğu yetkilere sahip olması beklenemez.
Kanal İstanbul projesi, bölgenin ekolojisi bakımından doğuracağı sakıncalar yanında, Montrö Sözleşmesi'nin dayandığı üçlü dengeyi bozma tehlikesini taşımakta.
Türkiye'nin önünde böyle bir kanal açmasını önleyecek bir hukuksal engel yok. Her devlet, kendi ülkesini istediği gibi kazabilir, çukurlar açabilir. Bu bir egemenlik hakkı. Ancak bunu yapmak, Türkiye'nin çıkarları bakımından ne denli doğru? Kanal, Montrö Sözleşmesi'ni nasıl etkiler? Bu soruya yanıt ararken, şu üç faktörü göz önünde bulundurmak gerekir:
Birincisi, Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" sözcüğü, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nı kapsar. Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" yani İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı bir bütün ve tek bir su yolu. Kanal İstanbul ise, Montrö Sözleşmesi dışında kalan başka bir alternatif su yolu.
O nedenle Kanal İstanbul'dan geçerek, Montrö Sözleşmesi'ne tabi olmayan bir gemiye Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken Montrö hükümleri uygulanamaz. Kanal İstanbul'dan geçerken Montrö Sözleşmesi dışında kalan bir gemi, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken de Montrö Sözleşmesi dışında kalır.
İkincisi, Türkiye'nin İstanbul Boğazı'ndan geçen gemileri Kanal İstanbul'a yönlendirme yetkisi bulunmamakta. Montrö Sözleşmesi'nin temel ilkesi geçiş serbestliği. Türkiye, serbest geçişi engelleyemez. Engellerse Montrö Sözleşmesi'ni ihlal etmiş olur. Kanal İstanbul'u kullanıp kullanmamak her geminin kaptanının vereceği karara bağlı olacak. Bu kararı verirken kaptan, geçiş süresi, emniyet, geçişin maddi yönü gibi unsurları dikkate alacak. Ona göre karar verecek. Bundan da anlaşılıyor ki Kanal İstanbul'un devreye girmesiyle İstanbul Boğazı trafiğinin azalması arasında otomatik bir bağlantı yok.
Üçüncü husus, Kanal İstanbul'un rejimi ve savaş gemilerinin geçişiyle ilgili. Kanallar, denizleri birbirine bağlayan insan yapımı bir su yolu. Denizleri bağlayan doğal bir boğaz varken bir de yanına insan yapımı bir kanal açılması dünyada pek görülmüş bir şey değil. Bunu yapan ilk biz olacağız. Denizleri bağlayan bu tür kanalların sayısı fazla değil. Süveyş Kanalı'nın hukuksal durumu, 1888 İstanbul Sözleşmesi ile düzenlenmiş. Birinci maddesi, kanalın savaş gemilerinin ya da ticaret gemilerinin serbest geçişine savaş ya da barış zamanlarında açık olduğu belirtiliyor. Kanal, Mısır tarafından milleştirilmesine karşın bu ilke bugün için de geçerli.
Panama Kanalı ile ilgili olarak ABD ile Panama arasında yapılan 1903 ve 1977 Antlaşmaları'nda, kanala tarafsızlık statüsü veriliyor, gerek savaş, gerek ticaret gemilerinin geçişi için serbest geçiş ilkesi öngörülüyor.
Aynı ilkeler Kiel Kanalı için de geçerli.
Kanalların hukuksal durumuyla ilgili olarak uluslararası hukukda açık kurallar bulunmamakta. Kanala ilişkin uluslararası anlaşmalar kanalın hukuksal statüsünü saptıyor. Genel olarak kanalların içinden geçtiği ülkenin egemenliğine tabi olduğu ve iç sular statüsünde bulunduğu ancak aynı zamanda uluslararası bir su yolu olduğundan kanaldan geçiş rejiminin serbest geçişi öngören uluslararası bir nitelik taşıdığı kabul ediliyor.
Daimi Adalet Divanı 1921'de Kiel Kanalı'na ilişkin bir anlaşmalıkla ilgili olarak verdiği Wimbledon Kararında şöyle der:
"…Genel kanı, iki açık denizi birleştiren yapay bir su yolunun bütün dünyanın kullanımına adanması durumunda, bu su yolunun doğal boğazlara benzerlik gösterdiği…" yolunda.
Yukarıda değinilen uluslararası anlaşmalardan ve Daimi Adalet Divanı'nın kararından alınan ifadelerden de anlaşılabileceği gibi, uluslararası deniz yollarını birleştiren bir kanal, bir yandan kıyı devletinin egemenliğine tabi, öte yandan uluslararası statüye sahip. Başka bir deyişle, kıyı devleti kanalı keyfi bir biçimde yönetemez, istediği zaman geçişe kapayamaz. Geçen gemiler arasında ayrım gözetemez. Önemli olan kanaldan geçiş rejiminin, kanalın ulusal ve uluslararası özelliklerini birleştiren bir nitelik taşıması.
Öte yandan uluslararası kanalları düzenleyen anlaşmalarda görüldüğü gibi, serbest geçiş hakkı sadece ticaret gemilerini değil, aynı zamanda savaş gemilerini de kapsıyor. Daimi Adalet Divanı'nın Wimbledon kararından alınan alıntı da bu yönde.
Bu durumda Türkiye, "Kanal İstanbul'dan sadece ticaret gemileri geçebilir. Savaş gemilerinin geçişi Montrö Sözleşmesi'ne tabidir." diyebilir mi? Derse, başka devletler tarafından kabul edilmeyebilir. Kabul edilmezse, uluslararası anlaşmazlık doğar. Bunu çözmek için Uluslararası Adalet Divanı'na ya da uluslararası hakeme gitmek gerekir.
Kanaldan geçiş için, karasularından geçişi düzenleyen "zararsız geçiş hakkı" kuralları geçerli olabilir. Karasuları da devletlerin egemenliğine tabi. Ama buradan geçişler için Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne bir uluslararası düzenleme var. Bu düzenlemeye göre, savaş gemileri, kıyı devletlerinin yasalarına uymak ve kıyı devletlerinin barış ve güvenliğini tehlikeye atmamak koşuluyla, karasularından zararsız geçiş hakkına sahip.Kanallar için de benzer bir durum söz konusu.
Kanal İstanbul'un savaş gemilerinin geçişine açık olması, Montrö rejimin sonu demek olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Böyle bir durumda gerek Karadeniz'e kıyıdaş devletler, gerek Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletler, Montrö'nün getirdiği savaş gemilerine getirdiği sınırlamalara tabi olmadan Boğazlar'dan geçme olanağına kavuşacaktır. Montrö'nün savaş gemilerine getirdiği sınırlamalardan en fazla ABD şikâyetçidir. ABD'nin elinde 15 bin tonun altında savaş gemisi neredeyse bulunmamakta. Bir anda 45 bin tondan fazla gemi ya da uçak gemisi geçirememekte. Kanal İstanbul, savaş gemilerine açık olunca bütün bu sınırlamalardan kurtulacak. Rusya da özellikle denizaltılara getirilen, gündüz, su yüzünden geçme, Karadeniz'de denizaltı üssü kuramama gibi sınırlamalardan rahatsız. O da bu sınırlamalardan kurtulacak.
Kanal İstanbul'un savaş gemilerince kullanılması Türkiye bakımından olumsuz sonuçlar doğuracak. Bugün sahip olduğu Boğazları Kontrol etme yetkisinden yoksun kalacak. Örneğin, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin geçişten 8, kıyıdaş olmayan devletlerin geçişten 15 gün önce Türkiye'ye ihbarda bulunma yükümlülüğü ortadan kalkacak. Bunun kalkmasıyla Türkiye'nin geçişe itiraz etme olanağı da kalmayacak. Rusya'nın denizaltılarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü kalkacak. Karadeniz'de denizaltı üssü kurulabilecek. Karadeniz'in kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletlerin, savaş gemileriyle dolu olmasının, ABD ile Rusya arasında bir rekabet alanına dönüşmesinin Türkiye'nin güvenliği açısından doğuracağı olumsuz sonuçları uzun boylu açıklamaya gerek var mı?
Dış politikanın birinci amacı, devletin ve ulusun başını derde sokmamak, yeni sorunlar çıkarmamak, sonra da mevcut sorunları çözmek. AKP iktidarının dış politikasına baktığımızda ise, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde. Kanal İstanbul da bunlardan biri.

Rıza Türmen/ t24




32 yaşında ölen insanların ülkesi

Dünyanın en kısa süre yaşanan yeri burası... Güney Afrika'nın en uç noktalarından birinde minik bir ülke; Swaziland... Cennete benzeyen bu ülkede temiz hava, şifalı sular, yeşillik hepsi bir arada. Uzun yaşamanın anahtarı olarak gösterilen bütün imkanlara sahipler ama ortalama yaşam süresi 32'ye kadar düştü. On yıl önce 41 olan yaş süresi giderek düşüyor ve artık buradaki insanlar 32 yaşında ölüyorlar. Bu ülkenin yeni virüsler nedeniyle yok olması içten bile değil. Swaziland aslında küçücük bir ülke. Kuzey ve Güney mesafesi 200 kilometre. Ülkenin başında 11 eşi bulunan bir kral bulunuyor. Filmlere konu olan kral Mswati bakire kızlar içinden kendine eş seçiyor, kabilesinin bütün ritüelini hala sürdürüyor.



BU ÜLKE HASTALIKTAN YOK OLABİLİR

Swaziland fakirlikten çok çeken klasik Afrika ülkelerinden biri değil. Tarım var, turizm var, madencilik bile var. Masmavi gökyüzü, sıcacık iklimi var. Hatta Avrupa sosyetesinin safari merkezi. "Burası cennet, hastalık asla uğramaz" diyenlerin aksine tüberküloz oranlarının en fazla görüldüğü yer burası, HIV nedeniyle yok olma tehdidi altında. Ülkedeki enfeksiyon oranının bir benzeri dünyanın başka bir yerinde görülmemiş. 20'li yaşlardaki yetişkinlerin yarısında enfeksiyon var. Bu dünyadaki en yüksek oran olarak kabul ediliyor. Bu minik ülkenin büyümesi HIV yani bildiğiniz AIDS nedeniyle büyük tehlike altına girmiş. Tehlikenin boyutu o kadar büyümüş ki Birleşmiş Milletler Gelişme Programı bu durumun devam etmesi halinde Swaziland'ın ülke olarak daha uzun süre varlığının ciddi olarak tehlikeye gireceğini açıklamış.

HIV MİLLİ FELAKET
Kral Mswati tarafından burda HIV milli felaket ilan edilmiş. Bu edenle HIV konusunda ilk savaş vermeye başlayan üklerden biri olmuş aslında. Ancak yine de her dört evden birinde HIV pozitif var. Nerden nasıl kaptıklarını bile artık bilmiyorlar, minicik bebeklere bile test yapılıyor, burada doğan herkes potansiyel riskli olarak bakılıyor. Bu küçücük ülkeyi hastalıktan kurtarmak için dünya seferber oldu. Kızılhaç 8 bin kişi görevlendirdi. En ücra köşelerdeki hastalara bile ilaç götürülüyor. Ancak ilaç onları yaşatmak için yetmiyor yiyecek yardımı da gerekiyor. 20 kuruluş bir araya geldi. Onların tedavisi için çaba harcıyor. Lilly burada çoklu ilaca dirençli tüberkoloz için destek veriyor. Kendilerinin tüberkoloz ilaçları yok ama beş kıtada yirmiden fazla kamu ve özel sektörle birlikte burayı hastalıktan temizlemek için uğraşıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nden Harvard Üniversitesi'ne kadar pek çok kuruluş bu yardım kuruluşları arasında bulunuyor. Bu sorunlar, hastalıklar artık yalnızca Afrika'nın Swaziland'ın sorunları değil. Ordan kolaylıkla dünyaya yayıldığı için bu noktada hapsedilip yok edilmeye çalışılıyor.



SON YAŞLILARINDAN
Mbhaceki Romanı 67 yaşında. Burada yaşlanan ender insanlardan biri. Hastalıklardan korunduğu için övünüyor. Burada çoğunluk hasta olduğu halde önyargılar nedeniyle hastalık hâlâ ayıplanıyor. Bu nedenle insanlar hasta olduklarını saklıyor.

BÜYÜCÜLER ARTIK GÖNÜLLÜ
Bu ülkenin şifacıları da artık hastalıklarla savaş için eğitiliyor. Önce yöre halkı büyücülerden şifa adamış. Ancak hastalık kutsal saydıkları büyücüleri de etkilemiş. Kızılhaç da bunun üzerine büyücüleri ve şifacıları gönüllü olarak eğitmiş. Şimdi bazı bölgelerde HIV ve tüberküloz ilaçları onlar tarafından hastalara uygulanıyor.

TÜRK DOKTOR DA VAR

Türk doktor Aylin Jaspersen de Kızılhaç Program Kordinatörü olarak bu bölgedeki kampanyaları katılıyor. İsviçre Bern'de çalışıyor ancak ocak ayından beri bu bölgedeki proje için Afrika'da bulunuyor. Tek tek evlere gidip hastaların tedavisi için gönüllü olan ekip arasında yer alıyor. Kralın emri gereği bu bölgede çalışan gönüllü doktorlar bile yerel kıyafetleri giymek zorunda.

Esra Tüzün
Dünya