Arkadaş Z. Özger

..anladım/ nice olsa da denizde kum, büyük balıkta pul/ birleşince/ edemezmiş küçükleri kendine kul🐟🐟🐟
Arkadaş Z. Özger

Translate

Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çevre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2025 Cumartesi

Kanal İstanbul’a Dair Bilirkişi Raporu Tamamlandı

 “Su Kaynakları ve Kültürel Varlıklar Yok Olabilir”


Kanal İstanbul
Kanal İstanbul’a yönelik “ÇED olumlu kararı”nın iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay 4. Dairesi’nde açılan davada istenen bilirkişi raporu tamamlandı. Raporda, projenin ciddi çevresel ve sismik riskler içerdiği, su kaynaklarının geri dönülemez biçimde zarar görebileceği ve kültürel varlıkların yok olabileceği belirtildi. Kanal İstanbul projesine verilen “ÇED olumlu” kararına karşı açılan dava kapsamında hazırlanan bilirkişi raporu tamamlandı. 19’u profesör, 1’u doçent 21 uzman bilirkişi tarafından hazırlanan 400 sayfalık rapor, Danıştay 4. Dairesi’ne sunuldu.

Raporda, projenin ciddi çevresel ve sismik riskler içerdiği, su kaynaklarının geri dönülemez biçimde zarar görebileceği ve kültürel varlıkların yok olabileceği belirtildi. Bilirkişi heyeti, ÇED dosyasının temel çevresel, jeolojik ve sosyal etkileri eksik değerlendirdiğini vurgulayarak, raporun bilimsel ve teknik açıdan uygun olmadığı sonucuna vardı.

Kanal İstanbul Projesi’ne, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından verilen 17 Ocak 2020 tarih ve 5774 sayı “ÇED olumlu kararı”nın iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay 4. Dairesi’nde açılan davada istenen bilirkişi raporu tamamlandı. Hazırlanan raporda, yapılan arazi keşif bulgularının, nihai ÇED raporunun sonuçlarının, çevre mevzuatı dahil olmak üzere uzmanlık alanlarına göre verildiği belirtildi.

ÇED Yanlışlarla Dolu

Bilirkişi heyeti, proje kapsamında uygulanacak mekanik kazı ve nakliyat açısından yaptığı değerlendirmede, “Rapor; yanlışlarla dolu, tutarsız, çelişkili, konunun uzmanları tarafından hazırlanmadığı izlenimi veren özensiz hazırlanmış bir rapor olup olumlu değerlendirmek mümkün değildir” ifadesini kullandı. Raporda, proje kapsamında yapılması planlanan barajların, ÇED kapsamında sınırlı ölçüde çözüm sunulsa da nüfus artışına bağlı olarak artan su talebinin ihtiyacı karşılamasının mümkün olmayacağı, Kanal İstanbul projesinin inşa edilmesiyle geri dönülemez şekilde zarar görecek su kaynaklarından birinin Küçükçekmece Lagünü olduğu, bu lagünün en önemli tatlı su kaynağı olan Sazlıdere Barajı’nın ortadan kalkması sonucunda lagünün özelliğinin ortadan kalkacağı ve bunun da biyoçeşitliliğe zarar vereceği vurgulandı.

Deprem Riski

Bilirkişi raporunda, proje güzergahı boyunca yapılacak hafriyat ve inşaat faaliyetlerinin yer kabuğunda zorlanmış yerel depremlere yol açabileceği uyarısında da bulundu. Ayrıca, örtü katmanının kaldırılmasıyla ortaya çıkacak 29 gömülü fay hattının kanal suyu ile etkileşime girerek yerel deprem oluşumlarını tetikleyebileceği belirtildi. Olası büyük bir depremde kanal yapısının hasar görme ihtimalinin değerlendirilmediği, bu nedenle de alınacak önlemlere dair teknik ve bilimsel bilgilere yer verilmediği kaydedildi. Marmara Denizi veya Karadeniz’de meydana gelebilecek büyük bir depremin tetikleyeceği tsunami ve denizaltı heyelanları sonucu oluşacak dalga hareketlerinin, kanal ve üzerindeki yapılar için ciddi tehdit oluşturabileceği vurgulandı.

Raporda; hava kalitesi ölçümlerinin yetersiz, toz emisyonlarının eksik modellendiği, asbest riskinin göz ardı edildiği tespit edildi. Raporda, kanal güzergâhında bulunan arkeolojik alanlar ve kültürel varlıklar için herhangi bir koruma planı sunulmadığı, alternatif öneriler geliştirilmediği belirtildi. Özellikle Mimar Sinan Köprüsü, Odabaşı Köprüsü, Rhegion antik kenti, Azatlı Baruthanesi ve Roma dönemine ait suyollarının proje alanından etkileneceği vurgulandı. ÇED kararında, kanal nedeniyle su altında kalacak veya yıkılacak yapıların sayısı ile etkilenecek nüfusa ilişkin herhangi bir bilgi bulunmadığı kaydedilen raporda, kamulaştırma süreçleri, toplu konut projeleriyle bağlantılar ve finansal etkilerin de proje maliyetine yansıtılmadığı tespiti yapıldı. Bilirkişi heyeti, ÇED kararında, doğal afetler, deprem, tsunami, ekosistem etkileri, kültürel varlıkların korunması ve kamulaştırma gibi başlıklarda yapılan değerlendirmelerin eksik ve yetersiz olduğunu belirterek, Kanal İstanbul’a ilişkin ÇED kararının, teknik ve bilimsel açıdan uygun olmadığı sonucuna vardı.

“Bu Dava Adil Bir Kararla Sonuçlanmalı”

TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Murat Kapıkıran, şu değerlendirmeyi yaptı: “Kanal İstanbul projesi adına yapılan her şeyin yanlış olduğu ve yapılmaması gerektiği, varlıkların korunması, tarım ve mera arazilerinin tekrar vasfına dönmesi gerektiği raporla çok net bir biçimde ortaya konulmuş. Bu raporların sonucunda mahkeme heyetinin Kanal İstanbul hikâyesini sonlandıracak bir karar vermelerini bekliyoruz. Umuyorum bu dava adil bir kararla sonuçlandırılır” dedi.

Silivri’de tutuklu bulunan İstanl Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, İstanbul’daki rant projelerine tepki gösterdi. Sosyal medya hesabından açıklama yapan İmamoğlu, özetle şunları söyledi: “Depremin en riskli sahası olan Küçükçekmece Gölü çevresi, İstanbul’un içme suyu hattı olan Sazlıdere Barajı ve Terkos Gölü havzası inşaat tehdidi altında. Askeri alanlar lüks konutlara dönüştürülüyor, milyonlarca metrekare doğa ve kültürel miras beton çöplüğüne çevriliyor. Neticede; bir tarafta çağ ötesi bir vizyonla Ankara’yı kuran irade, diğer tarafta gözbebeğimiz İstanbul’a rant uğruna ihanet eden Asrın çapsızlığı var.”

“Rapor Esas Alınarak Süreç Durdurulmalı”

Prof. Dr. Beyza Üstün ise verilen bilirkişi raporunu canlılar ile ekosistemlerin korunması ve yaşamsal haklardan yana değerlendirmeleri kapsadığını söyledi. Üstün “Bilirkişi raporu aslında ÇED olumlu kararının doğru olmadığını belirtmekte. ÇED raporunun eksikliklerini belirtmiş. Bu saptama bile böylesi eksikliklerle dolu ÇED raporuna dayalı idarenin verdiği kararın doğru olmadığını ortaya koymakta. Davaya konu Kanal İstanbul ve Yenişehir projesi ile İstanbul’un kuzeyine yapılacak olan tüm yapılar, limanlar, dolgular dâhil kentleşme; Küçükçekmece lagün, Kilyos ve Durusu havzalarının etrafında yeni bir kent yapılaşması anlamındadır. ÇED raporunda işaret edilen eksiklikler giderilse bile yaşamı yok edecek bu siyasi projenin olumsuz etkileri yıkımı ortadan kaldırmıyor” dedi. Görüşlerin somutlaştırması gerektiğine dikkat çeken Üstün, şöyle devam etti: “Bilirkişi raporuna göre Bölge İdare Mahkemesi Kanal İstanbul ve Yenişehir yapılanmasını iptal etmeli. Mahkeme bunun aksine karar verir ise bu İstanbul için, yaşam ve tüm ekosistemler için bir yıkım olarak yaşama yansıyacaktır. Dolayısıyla mahkemenin bu raporu esas alarak bu süreci durdurması ve kararı iptal etmesi lazım.”

www.iklimhaber.org

7 Haziran 2025 Cumartesi

Elveda mikroplastikler

Yeni plastik; geri dönüştürülebilir ve okyanuslarda tamamen parçalanabilir

 RIKEN Ortaya Çıkan Madde Bilimi Merkezi'nden (CEMS) Takuzo Aida liderliğindeki araştırmacılar, okyanuslarımızdaki mikroplastik kirliliğine katkıda bulunmayacak dayanıklı bir plastik geliştirdiler. Yeni malzeme geleneksel plastikler kadar güçlü ve biyolojik olarak parçalanabilir, ancak onu özel kılan şey deniz suyunda parçalanmasıdır. Bu nedenle yeni plastiğin okyanuslarda ve toprakta biriken ve sonunda besin zincirine giren zararlı mikroplastik kirliliğini azaltmaya yardımcı olması bekleniyor. Deneysel bulgular 22 Kasım'da Science dergisinde yayınlandı .

Bilim insanları, sürdürülebilir olmayan ve çevreye zarar veren geleneksel plastiklerin yerini alabilecek güvenli ve sürdürülebilir malzemeler geliştirmeye çalışıyor. Bazı geri dönüştürülebilir ve biyolojik olarak parçalanabilir plastikler mevcut olsa da, büyük bir sorun devam ediyor. PLA gibi mevcut biyolojik olarak parçalanabilir plastikler genellikle suda çözünmedikleri için parçalanamadıkları okyanusa ulaşıyor. Sonuç olarak, mikroplastikler (5 mm'den küçük plastik parçaları) su yaşamına zarar veriyor ve kendi bedenlerimiz de dahil olmak üzere besin zincirine giriyor.

Aida ve ekibi yeni çalışmalarında bu sorunu supramoleküler plastiklerle çözmeye odaklandı. Bu plastikler, çapraz bağlı tuz köprüleri oluşturan ve mukavemet ve esneklik sağlayan iki iyonik monomerin birleştirilmesiyle üretildi. İlk testlerde, monomerlerden biri sodyum heksametafosfat adı verilen yaygın bir gıda katkı maddesiydi ve diğeri de birkaç guanidinyum iyon bazlı monomerden herhangi biriydi. Her iki monomer de bakteriler tarafından metabolize edilebilir ve plastik bileşenlerine çözündüğünde biyolojik olarak parçalanabilir.

Aida, "Süpramoleküler plastiklerdeki bağların geri döndürülebilir doğasının onları zayıf ve dengesiz yaptığı düşünülürken," diyor, "yeni malzemelerimiz tam tersi." Yeni malzemede, tuz köprüleri yapısı deniz suyunda bulunanlara benzer elektrolitlere maruz kalmadığı sürece geri döndürülemez. Önemli keşif, bu seçici olarak geri döndürülemez çapraz bağların nasıl oluşturulacağıydı.

Yağ ve su gibi, iki monomeri suda karıştırdıktan sonra araştırmacılar iki ayrı sıvı gözlemlediler. Biri kalın ve viskozdu ve önemli yapısal çapraz bağlı tuz köprülerini içeriyordu, diğeri ise suluydu ve tuz iyonları içeriyordu. Örneğin, sodyum hekzametafosfat ve alkil diguanidinyum sülfat kullanıldığında, sodyum sülfat tuzu sulu tabakaya atıldı. Son plastik, alkil SP 2 , kalın viskoz sıvı tabakada kalanların kurutulmasıyla yapıldı.

"Tuzdan arındırma" kritik adım olarak ortaya çıktı; bu olmadan, ortaya çıkan kurutulmuş malzeme, kullanıma uygun olmayan kırılgan bir kristaldi. Plastiği tuzlu suya koyarak tekrar tuzlamak, etkileşimlerin tersine dönmesine ve plastiğin yapısının birkaç saat içinde dengesizleşmesine neden oldu. Böylece, belirli koşullar altında hala çözülebilen güçlü ve dayanıklı bir plastik yarattıktan sonra, araştırmacılar daha sonra plastiğin kalitesini test ettiler.

Yeni plastikler toksik ve yanıcı değildir, yani CO2 emisyonu yoktur ve diğer termoplastikler gibi 120°C'nin üzerindeki sıcaklıklarda yeniden şekillendirilebilir. Ekip, farklı guanidinyum sülfat türlerini test ederek, geleneksel plastiklerle karşılaştırılabilir veya daha iyi olan, değişen sertliklere ve çekme mukavemetlerine sahip plastikler üretebildi. Bu, yeni plastik türünün ihtiyaca göre özelleştirilebileceği anlamına gelir; sert, çizilmeye dayanıklı plastikler, kauçuk silikon benzeri plastikler, güçlü ağırlık taşıyan plastikler veya düşük çekme mukavemetli esnek plastikler mümkündür. Araştırmacılar ayrıca guanidinyum monomerleriyle çapraz bağlı tuz köprüleri oluşturan polisakkaritler kullanarak okyanusta parçalanabilen plastikler de ürettiler. Bu tür plastikler 3D baskıda ve tıbbi veya sağlıkla ilgili uygulamalarda kullanılabilir.

Son olarak, araştırmacılar yeni plastiğin geri dönüştürülebilirliğini ve biyolojik olarak parçalanabilirliğini araştırdılar. İlk yeni plastiği tuzlu suda çözdükten sonra, hekzametafosfatın %91'ini ve guanidinyumun %82'sini toz halinde geri kazanabildiler, bu da geri dönüşümün kolay ve etkili olduğunu gösteriyor. Toprakta, yeni plastiğin tabakaları 10 gün boyunca tamamen parçalanarak toprağa gübreye benzer şekilde fosfor ve nitrojen sağladı.

Aida, "Bu yeni malzemeyle, güçlü, dayanıklı, geri dönüştürülebilir, çok işlevli ve en önemlisi mikroplastik üretmeyen yeni bir plastik ailesi yarattık" diyor.

10 Ekim 2024 Perşembe

Balıklarımız!


Barbun Senegal'den geliyor.
Kalamar Hindistan'dan.
Ahtapot İspanya'dan.
Karides Endonezya'dan.
Lagos Mısır'dan.
Kalkan Romanya'dan.

Norveç'ten getirilen seyit balığını restoranlarda mezgit diye kakalıyorlar. Lüks otellerimizde yediğiniz kılıç şiş'ler aslında Çin'den ithal köpekbalığı… Mercan Gine'den. Sinarit Gana'dan. Her mevsim dilbalığı olmaz, bizde oluyor, çünkü mevsimine göre bazen Afrika'nın batısındaki Senegal'den, bazen Afrika'nın doğusundaki Somali'den geliyor. Yemek için değil, bakmak için olanları bile yurtdışından getiriliyor, mülteci ayaklarıyla sınırı geçen kamyon kasalarında süs balıkları yakalanıyor, Suriye Japonu deniyor. Karadeniz'de 26 balığın neslini tükettik, Marmara'da 125 balığın neslini kuruttuk. Midye Şili'den getiriliyor. Tekir Gabon'dan.

Üç tarafımız denizlerle çevrili, Türk havuzu denilen kendimize ait denizimiz var, denizi olmayan Konya'da Uşak'ta Diyarbakır'da tarla balıkçılığı yapıp, arazide levrek yetiştirmeye çalışıyoruz. Fas'tan Moritanya'dan orfoz getiriyorlar, Kızıldeniz'den karagöz getiriyorlar. İzlanda'da 2010 senesinde volkan patladı, kül ve lav yağmuru nedeniyle kıyıları zehirlendi, toplu balık ölümleri meydana geldi, balıkları analiz ettiler, ağır kurşun, radyoaktif madde ve insana zararlı kimyasallar tespit edildi, bütün dünya İzlanda'dan balık ithalatını durdurdu, aynı dönemde Türkiye'nin İzlanda'dan balık ithalatı yüzde 250 arttı! Elalemin almadığı kansere yol açan balıkları, ki, çoğunluğu somondu, afiyetle bize yedirdiler.

Istakoz ABD'den Kanada'dan.
Bataklıklarda yetiştirilen panga'yı, kılçıksız deniz balığı filetosu diye taaa Vietnam'dan getiriyorlar. Güya Sardalya festivali düzenliyoruz, o sardalya Yunanistan'dan geliyor.
Belediyeler balık festivali düzenler Norveç'ten ithal edilen uskumru dağıtılır.
Norveç'te sadece 6 bin 400 balıkçı teknesi var, 150 ülkeye balık ihracatı yapıyor.
Türkiye'de 16 bin 450 balıkçı teknesi var, 100 ülkeden balık ithal ediyor!
Norveç'in tüm dünyada en çok balık ihracatı yaptığı ikinci ülke, Türkiye… En büyük balıkçının Galata Köprüsü'nde yediğiniz balık ekmek bile Norveç uskumrusu.

Balıkçılık tarihimizin en önemli kitaplarından biri olan ve İstanbul balıkhanesi müdürü Karekin Deveciyan tarafından kaleme alınan “Türkiye'de Balık ve Balıkçılık” isimli eserde, 1920'li yıllarda sırf İstanbul'da sekiz milyon ton balığın işlem gördüğü anlatılıyor.
Bugün, tüm Türkiye'de bir milyon ton bile değil!
1920'li yıllarda İstanbul balık haline 2 milyon 200 bin çift torik geliyordu… Bugün torik gören var mı? Lakerda artık palamuttan yapılıyor.
İthal somondan bile lakerda var!
Bizim lüferi neredeyse kuruttuk… Atlantik ringası geliyor, Pasifik ringası geliyor, Avustralya uskumrusu geliyor, Japon kolyozu geliyor.

Avrupa Birliği ülkeleri kişi başına 26 kilogram balık yiyor, dünya ortalaması 19 kilogram… Türkiye ortalaması sadece 8 kilo!
Marmara Denizi tüm balıkların göç ve yumurtlama yeriydi. Tekirdağ, Şarköy, Marmara Adası arasındaki üçgen, orkinosların aşk üçgeniydi. Taaa Atlas Okyanusu'ndan gelirler, bu aşk üçgeninde ürerlerdi.<br>
Bu Marmara Denizi'ne en başta İstanbul, çevresindeki tüm şehirlerin kanalizasyonunu bağladık, aşk üçgenini lağım çukuru haline getirdik.

HES kurulmayan dere bırakılmadı.
Mersin balıkları artık Çoruh'a inmiyor.
Gediz'e Büyük Menderes'e Seyhan'a Ceyhan'a artık balık girmiyor.
Balık avlanan göllerimiz imha edildi.
Eber Gölü kurudu, geriye sadece kırık sandallar kaldı.
Nasreddin Hoca'nın maya çaldığı Akşehir Gölü bile kurudu.
E bu denizlerde balık kalır mı?

(Murat Demirocak sayfasindan.)

2 Mayıs 2024 Perşembe

İklim krizinin gezegendeki yapısal etkileri

 

  • Earth.org tarafından yayınlanan bir makaleye göre, Dünya milyarlarca yıl boyunca evrildi, ancak iklim krizi bu süreçleri daha da ileri taşıyarak gezegenin yapısını değiştiriyor.




    Dünya'nın yüzeyi dört milyar yıldan fazla bir süredir sürekli bir değişim içindedir. Kıtalar birleşir, okyanuslar genişler ve türler ortaya çıkar ya da yok olur. Ancak iklim krizi, bu süreçleri tamamen yeni bir boyuta taşıyor ve gezegenin yapısal bütünlüğünü değiştiriyor. İklim değişikliği, yerkürenin hem karasal hem de denizel yapılarında derin izler bırakıyor. Earth.org’da yayınlanan bir makalede bu değişlikler şöyle özetleniyor:



    Kara üzerindeki etkiler

    İklim değişikliğinin en gözle görülür etkileri, karada meydana geliyor. Artan sıcaklıklar, buzulların ve donmuş toprakların (permafrost) erimesine, çöllerin genişlemesine ve deniz seviyelerinin yükselmesine neden oluyor. Permafrost, Dünya'nın yüzeyinin altında, en az iki yıldır hatta yüz binlerce yıldır donmuş olan toprak katmanını ifade eder ve genellikle Kuzey Yarımküre'de, Sibirya, Kanada, Grönland ve Alaska gibi Arktik bölgelerde bulunur. Küresel sıcaklıkların artmasıyla birlikte bu permafrost tabakaları erimeye başladı.

    Okyanuslardaki değişimler

    Okyanus yapısında ise belki de hiç olmadığı kadar düşmanca ve tahmin edilemez değişikler meydana geliyor. Karbondioksitin suya karışmasıyla pH değerinin düşmesi (asitleşme) bu değişikliklerin ilki ve en belirgini. Okyanuslar, atmosfere salınan karbonun yaklaşık %25'ini emerek doğal karbon yatakları işlevi görür. Ancak artan asitlik seviyeleri, deniz canlılarının popülasyonlarının azalmasına veya göç etmesine neden olur. Asitleşme, yükselen karbondioksit seviyeleri ve sıcaklık, mercanların beyazlaşmasına (bleaching) yol açar; bu da mercan resiflerinin dalga ve kasırgalara karşı koruyucu özelliğini azaltır.

    Atmosferin yapısındaki değişiklikler

  • İklim değişikliği, hem antropojenik (insan kaynaklı) hem de doğal faktörlerin bir kombinasyonudur. Örneğin, ulaşım ve enerji, sırasıyla karbon emisyonlarının %21 ve %34'ünü oluşturur. Seragazı etkisi, küresel ısınmanın en tanınmış ve en çok tartışılan nedenidir. Metan ve karbondioksit gibi gazlar, atmosferde su buharını ve ısıyı tuzağa düşürür, sıcaklıkların yükselmesine ve daha şiddetli hava olaylarının yaşanmasına neden olur.

    Biyoçeşitlilik kaybı ve ekosistem bozulması

  • Dünya, üzerinde yaşayan vahşi yaşam olmadan bugünkü halini alamazdı. Nesli tükenen ve tehlike altındaki türler, bir zamanlar yaşadıkları habitatları kalıcı olarak değiştirir. Örneğin, polinatörlerin (tozlayıcıların) yok olması, ağaçların kötü büyümesine neden olabilirken, avcı türlerin azalması, istilacı türlerin ekosistemleri besinlerinden arındırmasına ve hâkim olmasına yol açar.

    İklim değişikliği, Dünya'nın kara, deniz ve gökyüzü yapılarını daha kaotik veya önceki verilere göre daha az stabil hale getiriyor. Bu değişiklikler, onarılamaz zararlara yol açıyor ve herkesi iyimser bir iklim eylemi için harekete geçirmeli. Gezegenin temel yapı taşlarını iyileştirmek mümkün, ancak bu kolay bir iş değil ve önemli yatırımlar, uluslararası iş birliği ve acil eylemler olmadan başarılamaz.

    http://cevreciyiz.com/

25 Ekim 2023 Çarşamba

“Dünya enerji görünümü raporu” bize ne söylüyor?

Dünya Enerji Görünümü 2023 Raporu bu ay yayımlandı. Bu rapor, küresel enerji sisteminin her yönüne ilişkin derinlemesine analizler ve stratejik içgörüler sunuyor. Bu yılki rapor, spesifik olarak, jeopolitik gerilimler ve kırılgan enerji piyasaları zemininde ekonomilerdeki ve enerji kullanımındaki yapısal değişimlerin dünyanın artan enerji talebini karşılama şeklini nasıl değiştirdiğini araştırıyor.

“JEOPOLİTİK ORTAM VE KÜRESEL EKONOMİ TEDİRGİN”

Rapora göre, yakın geçmişte yaşanmış olan küresel enerji krizinden kaynaklanan bazı baskılar hafiflemiş olsa da, enerji piyasaları, jeopolitik ortam ve küresel ekonomi tedirgin ve daha fazla enerji kesintisi riski her zaman mevcut. 

Örneğin, petrol gibi fosil yakıt fiyatları 2022’deki zirve noktalarına göre gerilemiş olsa da, piyasalar gergin ve istikrarsız bir değişkenlik içinde. Çünkü Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaş bir yıldan fazla bir süredir devam ediyor ve bu savaşa şimdi de İsrail-Filistin çatışması ile birlikte ortaya çıkan Orta Doğu’da uzun süreli ve yaygın bir savaş riski eşlik ediyor.

Küresel kapitalizmin makroekonomik durumu ise (başta IMF ve OECD raporlarında vurgulandığı gibi),  inatçı enflasyon düzeyleri, bazı ülkelerde yaşanan ekonomik daralma, yüksek faiz oranları, yüksek borçlanma maliyetleri ve yüksek borç seviyeleri nedeniyle iyimser bir görüntü sergilemiyor.

“KÜRESEL YÜZEY SICAKLIĞI 1,2 °C’NİN ÜZERİNDE SEYREDİYOR”

Bugün, küresel ortalama yüzey sıcaklığı, sıcak hava dalgalarına ve diğer aşırı hava olaylarına neden olan sanayi öncesi seviyelerin yaklaşık 1,2 °C üzerinde seyrediyor ve sera gazı emisyonları henüz zirveye ulaşmadı.

Enerji sektörü dünya nüfusunun yüzde 90’ından fazlasının solumak zorunda kaldığı ve yılda 6 milyondan fazla erken ölümle bağlantılı olan kirli havanın da başlıca nedeni olmasına rağmen, elektriğe ve temiz yemek pişirmeye erişimin iyileştirilmesi konusundaki olumlu eğilimler bazı ülkelerde yavaşladı, hatta tersine döndü.

“OLUMLU GELİŞMELER DE MEVCUT”

Raporda, bu olumsuz gelişmelere karşın, olumlu gelişmelerden de söz ediliyor. Örnek olarak, güneş enerjisi ve elektrikle çalışan otomobillerin öncülüğünde yeni bir temiz enerji ekonomisinin ortaya çıkması ileriye dönük umut veriyor. Temiz enerjiye yapılan yatırım 2020’den bu yana yüzde 40 arttı. Karbon emisyonlarını azaltma çabası bunun önemli bir nedeni, ancak tek nedeni değil. 

Olgun- temiz enerji teknolojileri için haklı ekonomik gerekçeler de mevcut. Enerji güvenliği de, özellikle yakıt ithal eden ülkelerde, endüstriyel stratejiler ve temiz enerji işleri yaratma arzusu gibi önemli bir faktör. Ancak tüm temiz enerji teknolojileri başarılı değil ve özellikle rüzgâr enerjisi için bazı tedarik zincirleri baskı altında.

2020’de satılan her 25 otomobilden biri elektrikliydi, 2023’te bu oran artık her 5 otomobilden biri olacak. 2023’te 500 gigavattan (GW) fazla yenilenebilir enerji üretim kapasitesi eklenecek (bu yeni bir rekor).

Güneş enerjisinin yaygınlaştırılması için günde 1 milyar dolardan fazla para harcanıyor. Güneş PV modülleri ve elektrikli araç bataryaları da dâhil olmak üzere temiz enerji sisteminin temel bileşenlerinin üretim kapasitesi hızla artıyor.

“KÜRESEL ISINMA 1,5 °C İLE SINIRLI TUTULAMAYACAK”

Ancak bu ivmenin küresel ısınmayı 1,5 °C ile sınırlı tutamayacağı konusunda raporun tespitleri de var. Buna rağmen bu yolun hala açık olduğu ve bu konuda neler yapılması gerektiği de raporda anlatılıyor. Bunun için aşağıdaki grafik hazırlanmış.

Yani küresel ısınmanın 1,5 °C’de tutulabilmesi için 2023 yılına kadar olmak üzere; yenilenebilir enerji kaynaklarının üç kat artırılması, enerji yoğunluğunda iki kat iyileştirme yapılması, fosil petrol yakıtına olan talebin yüzde 25, fosil metan gazı kullanımının yüzde 75 azaltılması ve azgelişmiş ve yükselen ekonomilerdeki temiz enerji yatırımlarının üç kat artırılması gerekiyor.

KÂR İÇİN ÜRETİM VE TÜKETİM VAR OLDUKÇA KURTULUŞ UMUDU YOK!

Diğer yandan, tüm bu önerilerin ve önlemlerin, kâr sürümlü, devasa çok uluslu petrol ve enerji şirketlerinin piyasalara hâkim olduğu ve bu şirketlere ulus devletlerce trilyonlarca dolarlık sübvansiyonun verildiği günümüz kapitalist dünyasında hayata geçirilebilmesi çok zor.

Ayrıca, Orta Doğu’daki gibi üçüncü bir paylaşım savaşına evrilebilecek yeni savaşların fosil yakıta olan talebi daha da artıracağı (bunun da küresel ısınma ve iklim değişikliğinin önemli nedenlerinden biri olduğu) çok açık.

Kısaca kapitalist emperyalist sistem ortadan kaldırılmadığı sürece gezegenin ve insanlığın yok oluşu kaçınılmaz gibi görünüyor.

Son olarak, ithalatının ve dolayısıyla da cari açığının çok büyük bir kısmı petrol başta olmak üzere kirletici enerji kaynaklarına bağlı olan Türkiye’de bu raporun öngörüleri doğrultusunda Güneş enerjisi gibi temiz alternatif kaynaklara yönelimin (12’nci Beş Yıllık Kalkınma Planı hedefleri ve 2024 Merkezi Yönetim Bütçesi’nden ayrılan kaynakların azlığından da görülebileceği gibi)  çok sınırlı olduğu açık.

Zira ülkeyi yöneten iktidar blokunun ve hâkim sınıfların uzun süreler beklemeye tahammülleri yok. İklim yıkımının güçlü belirtileri ve gerçekleşmiş etkileri ortada iken, doğayı tahrip eden maksimum kâr-rant ve bunu sağlamaya dönük yüksek ekonomik büyüme hedefleri ve bu yöndeki kabarık iştahları hala sürüyor.

Prof. Dr Mustafa Durmuş - EVRENSEL

14 Eylül 2023 Perşembe

Amerikan İç Savaşı ve Çukurova'ya okaliptus ağaçları

Anavatanı Avustralya olan bu ağaç nasıl olmuş da Çukurova’nın sıtma yüklü topraklarına gelmiştir? Bu sorunun cevabı Amerikan İç Savaşının başlangıç tarihi olan 12 Nisan 1861’de saklıdır.

Köleliğin kaldırılmasına karşı çıkarak eyalet birliğinden çıkmak isteyen 11 Güney Eyaleti ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında gerçekleşen iç savaş 4 yıl süresince ülkedeki tüm yaşamı sekteye uğratmıştır. Sekteye uğrayan alanlardan biri de Güney Eyaletlerinde kölelerin çalıştırıldığı pamuk plantasyonlarındaki üretimdir. İç savaşın başlaması ile ABD’nin pamuk üretimindeki bu düşüş dönemin en büyük kumaş üreticisi konumundaki İngiltere’yi hızlıca yeni çözüm yolları aramaya itmiştir. Böylece İngiltere ABD’ye alternatif olabilecek yeni pamuk üretim alanları geliştirmeye yönelik çalışmalara başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ile temasları sonrasında Adana’nın İngiltere için gerekli pamuğu karşılayacak yerlerden biri olması planlanmıştır. Bu çerçevede Sultan Abdülaziz 1862 yılında Adana’da pamuk üretiminin teşviki amacıyla bazı yasal düzenlemeler yapmıştır. Yasal düzenlemeler yapmıştır yapmasına da Adana’da ne pamuk yetiştirecek yeterli tarım alanı ne pamuk işçiliği yapacak yeterli sayıda insan gücü ne de üretilen pamuğun İngiltere’ye hızlı bir şekilde ulaştıracak nakliye ağı vardır.

Osmanlı İngiltere’nin “ricası” ile tez elden yola koyulmuştur. Öncelikle pamuk yetiştirilebilecek tarım alanları için kolları sıvamıştır. İşte Adana’nın okaliptus yani namı diğer gariptos ağaçları ile tanışması bu döneme rastlamıştır. Okaliptus ağaçları Adana’nın bataklık bölgelerine dikilerek yeni tarım alanları oluşturulmuştur. Bataklıkların kurumasıyla sıtma yüklü sivrisineklerin azalmasıyla muhtemelen Adana’da sıtma yaygınlığının da düşüşe geçmesi okaliptus ağaçlarını yeni kimliğiyle tanıştırmıştır, sıtma ağacı. Bölgede bataklık kurutma amacıyla okaliptus ağaçlarının kullanımı Osmanlı sonrasında Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Türkiye’deki ilk planlı okaliptus ormanı dikimine 1939 yılında Tarsus’un Karabucak bölgesinde başlanmıştır ve günümüzde bu bölgede 1200 hektarlık bir okaliptus ormanı bulunmaktadır.

İngiliz kumaş üreticilerine hammadde sağlanmasının ilk adımı tamamlandıktan sonra ucuz iş gücü sorununun çözümüne geçilmiştir.
Gerçi Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı’ya isyanı sonrasında Adana yönetimini ele alan Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa 1833-1840 yılları arasında tarım alanında önemli adımlar atmıştır. İbrahim Paşa bu dönemde Mısır’dan Adana’ya nitelikli tarım işçilerini yani fellahları getirtmiştir. Arapça çiftçi anlamına gelen fellahların Çukurova’ya getirilmeleri Adana’nın yeniden Osmanlı yönetimine girdiği 1840 sonrasında da sürmüştür. Ancak bu işgücü İngiliz sanayicilerinin ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktır.
Bu noktada Osmanlı gözünü göçerlere diker. Bölgede konargöçer olarak yaşayan Avşarlar, Ceritler, Tecirliler gibi aşiretleri yerleşik hayata geçirebilmek için zor kullanmaya karar vermiştir. Sultanın fermanıyla Derviş Paşa kumandasında bir ordu kurulmuş, ordunun halkla ilgili işlerini görmesi için de Ahmet Cevdet Paşa görevlendirilmiştir.
Fırka-i İslâhiye adı verilen bu ordunun görünürdeki amaçları arasında göçerlerden yeni asker kaynakları temin etmek, bölgeyi itaat altına alıp güvenliği sağlamak, eşkıyalığa son vermek, düzenli vergi toplamak sayılsa da muhtemelen en önemli gerekçesi göçerleri yerleşik hayata geçirip İngilizler için yeterli miktarda pamuk üretimini sağlamaktır.

1865-1866 yıllarında Çukurova, Gâvur Dağları ve Kozan Dağlarında göçerlere yönelik harekâtta çok kan dökülmüştür. Ne Dadaloğlu’nun “Ferman padişahın dağlar bizimdir” haykırışı ne de göçerlerin Kirmani kılıçları ile taşı delen mızrakları Osmanlı ordusu ile baş edebilmiştir. Ölen ölmüş, kalan sağlar düze indirilmiştir.
Osmanlı zorla toprağa bağladığı göçerlerin yaşadığı yerlere öyle isimler vermiştir ki, adeta kuşaklar boyu bu acının unutulmamasını sağlamıştır. Osmaniye, İslâhiye, Dervişiye ve Cevdetiye göçerlerin yerleştirildiği köy ve kasabalara verilen isimlerden bazılarıdır desem sanırım ne demek istediği anlaşılmış olur.

İş gücü sorununu Fırka-i İslâhiye ordusu ile çözerken, Osmanlı eş zamanlı olarak da üretilen pamuğun nakliyesi konusunda adım atmıştır. Pamuğun İngiltere’ye ulaştırılmasının en hızlı yolunun önce demiryolu ile Mersin Limanına oradan da gemilerle güneş batmayan imparatorluğun kalbine doğru nakledilmesi olduğu kararlaştırılmıştır. Bu amaç için Osmanlı 20 Temmuz 1883 tarihinde Adana-Mersin demiryolu inşası için ilk kazmayı vurmuştur ancak hızlı ilerleme sağlayamaması üzerine topu bizzat İngilizler almış ve demiryolu inşasını kaldığı yerden üstlenmiştir. İşte bizim gariptos ağaçları burada da yardıma koşmuş ve bedenlerini demiryolu traverslerine yatırarak demiryolunun hızla ilerlemesine hizmet etmiştir.
Adana-Mersin demiryolu 2 Ağustos 1886 günü tamamlayarak hizmete girmiştir. Demiryolunun 1897 yılında Osmaniye’ye kadar uzatılması Mersin Limanına pamuk sevkiyatını artırmıştır.

Bu dönemde bir yandan demiryolu inşaatı sürerken diğer yandan da Mersin Limanına yanaşacak gemiler için iskele sayısının artırılması için çalışmalara başlanmıştır. 1850 yılında biri ahşap olmak üzere Mersin Limanında iki iskele varken 1874 yılında iskele sayısı beşe, 1892 yılına gelindiğinde da yediye çıkmıştır. Bu iskelelere yanaşan gemilerin en çok İngiliz bayrağı taşıması elbette tesadüf değildir. Örneğin Mart 1889-Şubat 1990 tarihleri arasında Mersin Limanına toplam 310 buharlı gemi yanaşmıştır. Bu gemilerden 96’sı İngiliz gemisiyken en yakın takipçisi 68 gemiyle Fransızlar olmuştur. Gemilerin yükü incelendiğinde de ilk sırayı pamuk balyalarının alması elbette tesadüf değildir.

Amerikan İç Savaşı'nın üzerinden çok sular aktı. O günden bugüne ABD sekteye uğrayan pamuk üretimini yeniden yoluna koyup dünya sıralamasında Çin ve Hindistan’ın ardından üçüncü, tekstil ihracatında da ikinci sıraya yerleşti. Oysa Adana’da işler pamuk üretimi açısından pek de iyi gitmedi. Pamuk üretimi günden güne azalarak ülkede üretilen toplam pamuğun %5’ine kadar geriledi. Adanaspor’un arması da olmasa Adana’da pamuk görmek pek mümkün olmayacak.

Evet Adana’da artık pamuğun esamesi okunmuyor ama o günlerden bize yadigâr bir Dadaloğlu’nun halen kulaklarımızda çınlayan “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” haykırışı, bir de gariptos ağaçlarının hışırtısı kaldı.

Halis Ulaş - EVRENSEL Yazısından kısmen alıntı...

6 Temmuz 2023 Perşembe

İklim Değişikliği Nedir?

İklim değişikliği, sıcaklıklarda ve hava modellerinde uzun vadeli değişimleri ifade eder. Bu tür kaymalar, güneşin etkinliğindeki değişiklikler veya büyük volkanik patlamalar nedeniyle doğal olabilir. Ancak 1800'lerden bu yana, öncelikle kömür, petrol ve gaz gibi fosil yakıtların yakılması nedeniyle insan faaliyetleri iklim değişikliğinin ana itici gücü olmuştur .

Fosil yakıtları yakmak, Dünya'nın etrafını saran bir battaniye gibi davranan, güneşin ısısını hapseden ve sıcaklıkları yükselten sera gazı emisyonları üretir.

İklim değişikliğine neden olan başlıca sera gazları arasında karbondioksit ve metan bulunmaktadır. Bunlar, örneğin bir arabayı sürmek için benzin veya bir binayı ısıtmak için kömür kullanmaktan gelir. Araziyi temizlemek ve ormanları kesmek de karbondioksit salabilir. Tarım, petrol ve gaz operasyonları metan emisyonlarının başlıca kaynaklarıdır.  Sera gazlarına neden olan başlıca sektörler arasında enerji, sanayi, ulaşım, binalar, tarım ve arazi kullanımı yer almaktadır .

Küresel ısınmadan insanlar sorumludur

İklim bilimcileri , son 200 yılda neredeyse tüm küresel ısınmadan insanların sorumlu olduğunu gösterdi . Yukarıda belirtilenler gibi insan faaliyetleri, dünyayı en az son iki bin yılda hiç olmadığı kadar hızlı ısıtan sera gazlarına neden oluyor.

Dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığı şu anda 1800'lerin sonlarında (sanayi devriminden önce) olduğundan yaklaşık 1,1°C daha sıcak ve son 100.000 yılda herhangi bir zamandan daha sıcak. Son on yıl (2011-2020), kayıtlardaki en sıcak dönemdi ve son kırk yılın her biri, 1850'den bu yana önceki on yıllardan daha sıcak oldu.

Pek çok insan iklim değişikliğinin esas olarak daha yüksek sıcaklıklar anlamına geldiğini düşünüyor. Ancak sıcaklık artışı, hikayenin yalnızca başlangıcı. Dünya, her şeyin birbirine bağlı olduğu bir sistem olduğundan, bir alandaki değişiklikler diğer tüm alanlardaki değişiklikleri etkileyebilir.

İklim değişikliğinin sonuçları şimdi , diğerlerinin yanı sıra yoğun kuraklıkları, su kıtlığını, şiddetli yangınları, yükselen deniz seviyelerini, selleri, eriyen kutup buzlarını, feci fırtınaları ve azalan biyolojik çeşitliliği içeriyor.

İnsanlar iklim değişikliğini farklı şekillerde yaşıyor

İklim değişikliği sağlığımızı, gıda yetiştirme yeteneğimizi, barınmamızı, güvenliğimizi ve çalışmamızı etkileyebilir. Bazılarımız, örneğin küçük ada ülkelerinde ve diğer gelişmekte olan ülkelerde yaşayan insanlar gibi, iklim etkilerine karşı daha savunmasız durumdayız. Deniz seviyesinin yükselmesi ve tuzlu su girişi gibi koşullar, tüm toplulukların yer değiştirmek zorunda kalacağı bir noktaya geldi ve uzun süreli kuraklıklar insanları kıtlık riskiyle karşı karşıya getiriyor. Gelecekte, “iklim mültecilerinin” sayısının artması bekleniyor.

 

Küresel ısınmadaki her artış önemlidir

Bir dizi BM raporunda , binlerce bilim adamı ve hükümet eleştirmeni, küresel sıcaklık artışını 1,5°C'den fazla olmayacak şekilde sınırlamanın, en kötü iklim etkilerinden kaçınmamıza ve yaşanabilir bir iklimi korumamıza yardımcı olacağı konusunda hemfikirdi. Ancak şu anda yürürlükte olan politikalar, yüzyılın sonuna kadar 2,8°C'lik bir sıcaklık artışına işaret ediyor.

İklim değişikliğine neden olan emisyonlar dünyanın her yerinden geliyor ve herkesi etkiliyor, ancak bazı ülkeler diğerlerinden çok daha fazlasını üretiyor . Tek başına en büyük yedi ülke (Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan, Avrupa Birliği, Endonezya, Rusya Federasyon ve Brezilya) 2020'deki tüm küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yarısını oluşturdu.

Herkes iklim için harekete geçmeli, ancak sorunu daha fazla yaratan insanların ve ülkelerin önce harekete geçme sorumluluğu daha büyük.

Çok büyük bir zorlukla karşı karşıyayız ancak birçok çözümü zaten biliyoruz

Birçok iklim değişikliği çözümü, yaşamlarımızı iyileştirirken ve çevreyi korurken ekonomik faydalar sağlayabilir. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri , BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Paris Anlaşması gibi ilerlemeye rehberlik edecek küresel çerçevelerimiz ve anlaşmalarımız da var Üç geniş eylem kategorisi şunlardır: emisyonları azaltmak, iklim etkilerine uyum sağlamak ve gerekli düzenlemeleri finanse etmek.

Enerji sistemlerini fosil yakıtlardan güneş veya rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına geçirmek , iklim değişikliğine neden olan emisyonları azaltacaktır. Ama şimdi harekete geçmeliyiz. Artan sayıda ülke 2050 yılına kadar net sıfır emisyon taahhüdünde bulunurken , ısınmayı 1,5°C'nin altında tutmak için emisyonların 2030 yılına kadar yarıya indirilmesi gerekiyor . Bunu başarmak, kömür, petrol ve gaz kullanımında büyük düşüşler anlamına geliyor: Felakete varan iklim değişikliği düzeylerini önlemek için, bugünün kanıtlanmış fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisinden fazlasının 2050 yılına kadar yer altında tutulması gerekiyor .

klim sonuçlarına uyum sağlamak insanları, evleri, işletmeleri, geçim kaynaklarını, altyapıyı ve doğal ekosistemleri korur. Mevcut etkileri ve gelecekte olması muhtemel etkileri kapsar. Uyum her yerde gerekli olacak, ancak iklim tehlikeleriyle başa çıkmak için en az kaynağa sahip en savunmasız insanlar için şimdi öncelik verilmelidir. Geri dönüş oranı yüksek olabilir. Örneğin afetler için erken uyarı sistemleri can ve mal kurtarır ve ilk maliyetin 10 katına kadar fayda sağlayabilir.


Faturayı şimdi ödeyebiliriz ya da gelecekte çok pahalıya ödeyebiliriz.

İklim eylemi , hükümetler ve işletmeler tarafından önemli finansal yatırımlar gerektirir. Ancak iklim eylemsizliği çok daha pahalı. Sanayileşmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yılda 100 milyar dolar sağlama taahhüdünü yerine getirmeleri kritik bir adımdır, böylece uyum sağlayabilirler ve daha yeşil ekonomilere doğru ilerleyebilirler.



17 Nisan 2023 Pazartesi

Demokratik ve Çevreci Bir Toplumsal Hareket

Gustave Massiah-
Fransa şu anda sosyal, ekolojik ve demokratik konulardaki çelişkileri açığa çıkaran yeni bir sosyal ve siyasi kargaşa evresiyle karşı karşıya. Emeklilik reformuna karşı devam eden direniş ve agresif hükümet eylemleriyle karşılanan yoğun çevre protestoları ile protestolar giderek kitleselleşiyor. Gençler otoriterliğe karşı direnişe daha fazla angaje olmuş durumda. Bu çelişkilerle birlikte gelen yoğun çatışmaları ve şiddeti nasıl anlayabiliriz?

Cumhurbaşkanlığına ikinci kez seçilen Emmanuel Macron, Ulusal Meclis'te nispi bir çoğunluğa sahip olduğunun farkındaydı. Emeklilik reformunu hayata geçirerek, prim süresini uzatmaya ve tam emeklilik için emeklilik yaşını ertelemeye sıcak bakan Cumhuriyetçi partisi ile çoğunluğu oluşturabileceğine inanıyordu. Bu ittifakı daha da sağa kayarak; göç ve barınma haklarını kısıtlayacak yasaları hayata geçirerek güçlendirmeyi amaçlıyordu. Politik ortamı üç farklı ideolojik akıma bölen siyasi kutuplaşmanın boyutlarını tam olarak kavrayamadı: neoliberal sağ, kimlik ve milliyetçiliğe dayanan yeni bir sağ (aşırı sağdan ilham alan) ve birleşmiş bir sol. Bu kutuplaşma uluslararası ölçekte de pekişmişti. Fransa'daki tablo, parlamento çoğunluğunu elde etmeyi zorlaştırırken başkanlık sisteminin eksikliklerini de artırıyor olup kurumların bir kriz döneminde nasıl yetersiz kaldığını da gözler önüne seriyor.

Odağı emeklilerin maaşlarına koyma kararı yalnızca taktiksel bir hamle değildi, ivedi olmasa da köklü bir geçmişin ürünü olan stratejik bir yönelimdi. 1981'den itibaren bu durum açıktır: Seçimleri kazanan sol hükümet, insanlara hayatlarını yaşayabilmeleri için daha fazla zaman tanıma vaadinin bir parçası olarak 60 yaşında emeklilik ve 35 saatlik çalışma haftası uygulamalarını hayata geçirmişti. Ne var ki bu hamle sol hükümetin öngöremediği kilit bir çelişkiye yol açmıştı. 1980'lerden önce emeklilik meselesi toplumsal hareketlerde pek gündeme gelmiyordu. 1982'den itibaren ise merkezî ve nükseden bir mevzu haline geldi.

Fransa'daki toplumsal hareketlerin geçmişine bakacak olursak, emekli maaşları için verilen mücadelelerin nasıl önemli bir rol oynadığını görebiliriz. Ulusal düzeyde ayaklanmalara önayak olmuş önemi yadsınamaz yaklaşık on beş toplumsal vuku buldu. 1984'te düzenlenen eşitlik için yürüyüş, 1986'da kayıtdışı çalışanların açlık grevi ve yine 1986'da Devaquet reformuna karşı gerçekleştirilen öğrenci grevi. Özel eğitim hakkı için düzenlenen tek sağ ulusal seferberlik olan 1984'tekinden hiç bahsetmiyorum bile. 95'ten itibaren, dokuz büyük eylemden altısı emeklilik sistemi reformlarına karşıydı; halbuki öncesinde bunun için hiç eylem olmuyordu. 1995'te Juppé emeklilik reformu tasarısına karşı; 2003'te Fillon emeklilik reformu tasarısına karşı; 2010'da yeni Fillon planına karşı; 2018'de demiryolu işçilerinin hakları için; 2019'da Edouard Philippe reformuna karşı; 2023'te şu anki reforma karşı. 1995 yılından itibaren Fransa'da emeklilik konularına odaklanmayan sadece üç büyük toplumsal hareket meydana geldi. Bunlar, Jacques Chirac tarafından başlangıçta onaylanıp daha sonra iptal edilen 2016 tarihli ilk işe giriş sözleşmesi; El Khomry Yasası diye bilinen 2016 tarihli İş Yasası ve 2018 yılındaki Sarı Yelekliler hareketidir.

Yani demem o ki emeklilik konusunda ortada derinden gelen bir mesele var. Emeklilik yaşının 1982'de 60'a çıkarılmasından günümüze başa geçmiş tüm hükümetlerin öncelikli hedefi, saplantısı bu konu oldu. Bunun için iki neden öne sürülüyor: ortalama yaşam süresinin artıyor oluşu emekli maaşlarının finanse edilmesini imkânsız hale getirecek, uluslararası rekabet ise buna izin vermeyecek ve Fransız ekonomisi mahvolacak. Durum bu olunca birkaç emeklilik reformu ve haftalık 35 saat çalışma sistemine geri dönüldü ve bunlar da birbirinden önemli toplumsal hareketlerle karşılandı. Bunu müteakip yıllar ise bu korkulara bir yanıt verdi. Fransız ekonomisi uluslararası rekabetin yarattığı şok altında çökmedi; kırk altı yıl boyunca direndi. Şirketlerin sosyal katkı paylarını sistematik olarak azaltmasına rağmen emekli maaşlarının finansmanı imkânsız hale gelmedi. Bir yandan da Fransa'nın durumu Avrupa ve uluslararası sermaye için kabul edilemez düzeyde. Zira diğer ülkelerin eğilimi çalışma saatlerinin ve emeklilik yaşının arttırılması yönünde. Avrupa'da emeklilik yaşı 67'ye yükseldi ve şimdi 70'e çıkarılması planlanıyor. Fransız istisnası buna dayanamaz.

Şunu kabul etmemiz lazım: işçiler isterse tembel olsun, problem bu değil. Mevzu bahis olan işin kendisi değil, egemen sınıfa kâr bırakacak ücretli emektir, zorla ve sömürülerek çalışmaktır. Talep edilen şey zaten daha az çalışmak değil, daha az sömürülmek. Demografinin değişiyor olması sınıf mücadelesini ortadan kaldıramaz. Ne emekliler ne de şu an istihdam edilenler daha az çalışmak istiyor, seçeneklerini özgürce belirleyebilmek, özgürce çalışmak istiyorlar. Bu insanlar zaten ailelerine bakarak ve içinde yaşadıkları toplumun aktif üyeleri olarak topluma önemli ölçüde hizmet ediyorlar. İşte bu eylemler de toplumun işleyişi, büyümesi ve gelişmesi için hayati önem taşıyor.

Avrupalı ve uluslararası sermaye çevrelerinin Fransız liderlerden beklediği bir şey var; işçileri ortak normlara geri döndürmeleri ve onlara çalışma saatlerinin azaltılmasının mümkün olduğunu kanıtlayarak kötü örnek teşkil etmekten vazgeçmeleri. Bu talep de kapitalist krizin ne kadar ileri gidebildiğini gösteren ve kemer sıkma ile güvenlikçiliği harmanlayan katı bir neoliberalizme kayışla sonuçlanan 2008 mali krizinden bu yana daha da güçlendi. Dünya lideri olmasa da bir Avrupa lideri olarak tanınmak isteyen ve neoliberal kapitalizmin faydalarına ikna olmuş görünen Emmanuel Macron, vaatler vermeye hazır görünüyor.

Fransız işçilerini Avrupa kapitalizmiyle uyumlu hale getirmeye yönelik süregelen girişimler güçlü bir muhalefetle karşılaşıyor. İşçilerin direnişi durumu idrak etmek açısından hayati önem taşıyor. Emeklilik reformlarına karşı yapılan protestolar, çalışma saatlerinin azaltılmasının yarattığı erozyona karşı verilen daha büyük bir direnişin parçasıdır. Bu mücadeleler, erkek, kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere tüm işçilerin bizzat bedenlerini ilgilendirdiği için özellikle zorlu geçiyor. Rêve Générale, ceux d'en bas et l'émancipation adlı kitabında Denis Paillard, Marx'ın çalışma saatlerinin azaltılması için verilen mücadelenin, ücret artışı için verilen mücadeleler gibi diğer mücadelelerden daha radikal olduğu görüşünü vurguluyor. Bunun nedeni, sermaye ve emek arasındaki zenginlik dağılımının temelden değişmesini ve sömürü odaklı işin aksine toplumsal olarak faydalı işin korunmasını içermesidir.

Toplumsal çatışma ilişkileri germiş ve çevre krizinin yeterince anlaşılamaması nedeniyle uzamıştır. Bununla birlikte, özellikle sorunun boyutuna uygun politikalar ve eylemler talep eden genç nesiller arasında durumun büyüklüğüne ilişkin farkındalıkta önemli bir artış olmuştur. İklimdeki bozulma endişe vericidir ve gelecek için bir tehdit oluşturuyor. Politikalarda değişiklik yapmadan sadece nutuk atmak hava, su ve topraktaki bozulmayla mücadele edemez. Su rezervlerinin özelleştirilmesi yeraltı sularına yönelik riski artırıyor ve büyük, kontrolsüz ve özelleştirilmiş projelere dayalı çözümler iklim hareketinin savunduğu dönüşüm modeline ters düşüyor. Uyarılara rağmen yetkililer kayıtsız.

İklim hareketi giderek daha önemli hale gelmiştir ve büyük konferansların verimsizliğinden endişe duyarak somut müdahaleler ve siyasi taahhütler talep ediyor. Su depolarına karşı yapılan bir gösteri sırasında genç nesiller, çalışan çiftçiler ve topluluk hareketleri arasında bir yakınlaşma görüldü. Hükümet yeni “Korunası Bölgeler” yaratılması korkusunu saldırgan ve şiddet içeren bir polislik politikasını haklı çıkarmak için kullandı. Yetkililer, siyah grupların varlığını abartarak ve hayal ürünü bir aşırı sol tehdide karşı savaş ilan ederek şiddet unsurlarının varlığını iddia etti. Bu tür bir dil, gençleri, çalışan köylüleri ve dernekleri bir araya getiren bir hareket olan Toprak Ayaklanmalarının dağıtılması çağrısında bulunan içişleri bakanının aşırı gerginliğini ortaya koyuyor.

Göstericilere ve çevre aktivistlerine karşı şiddet ve baskı kullanılması, gençlerin geniş kesimlerinin radikalleşmesine katkıda bulunmuştur. Hükümetin otoriter eğilimleri, parlamentodaki bir oylamayı atlamak için bir parlamento hükmünü kullanmasıyla örneklenmiştir. Seçmenlerin ve çalışan nüfusun önemli bir çoğunluğu tarafından reddedilen bir reformu Ulusal Meclis'teki oylamadan kaçınarak hayata geçirme inadı, demokratik kurumlara yönelik tehlikeli bir saygısızlığı ortaya koymuştur. Bu prosedür yasal olsa da seçmenlerin üçte ikisinin iradesine aykırı olduğu sürece demokratik olarak kabul edilemez. Emeklilik yaşının 64'e yükseltilmesi de dahil olmak üzere emeklilik reformunun geri çekilmesi, emeklilik sistemi reformları ve çalışma saatlerinin azaltılmasına saygı konusunda gerçek müzakereler için fırsatlar yaratabilir. Kurumsal reform tartışmasından kaçınılamaz. Halk arasındaki öfke güçlüdür ve yakın zamanda yatışması da pek olası görünmüyor.

Ekolojik toplumsal hareket, otoriterliğe karşı çıkan ve yöneticileri yönetici sınıfına ve finans burjuvazisine bağlayan meritokrasiye meydan okuyan demokratik bir harekettir. Finans sınıfının her şeye gücü yeten kontrolü, yozlaşmanın kaynağı ve siyasetin reddi olarak görülüyor. Bu yeni dönemin çelişkileri yoğunlaşıyor ve işçi ve sendika hareketi, köylüler hareketi, feminist hareket, çevreci hareket, ırkçılık ve ayrımcılık karşıtı hareket, güvencesizlik, göçmen hakları hareketi, barınma hakları hareketi gibi çeşitli hareketler yeni radikallikleri ön plana çıkarıyor. Bu hareketlerin stratejileri sürekli evrim geçiriyor ve dünya genelinde aşırı sağcı güvenlik ve kimlik temelli ideolojilerin yükselişi, gelecek korkusunu ve bu yeni radikalizmlere karşı direnci yansıtıyor. Ancak geleceğin önü açıktır ve toplumsal, ekolojik ve demokratik mücadelelerin bir araya gelmesi bir özgürleşme stratejisini müjdeliyor.

Bu yazı 5 Nisan 2023’te alternAtives International’da yayımlanmıştır.
Çeviren: Ömer Faruk Pak/Birikim

5 Mart 2023 Pazar

İstanbul’un deprem tarihi

Kuzey Anadolu fay hattının etki alanında yer alan İstanbul, tarih boyunca şehri fiziksel ve sosyal olarak dönüştüren pek çok deprem gördü. Roma İmparatorluğu, Bizans ve ardından Osmanlı dönemleri boyunca bu bölgede yaşanan depremlerin İstanbul'daki yıkıcı etkisi sık sık tarihi kayıtlarda yer buluyor.

Son 2000 yılda yaşanan depremlerin ardından tutulan kayıtlarda "Hasar görmeyen ev, yıkılmayan baca kalmadı" ifadesiyle sıkça karşılaşılıyor.

Uzmanlar dünyadaki bazı diğer deprem bölgelerine kıyasla tarih boyunca “başkent” olmuş İstanbul’da eski dönemlere ait çok sayıda yazılı kayıt olduğunu söylüyor.

BBC Türkçe’ye konuşan, ‘Sismik Şehir Manzarası: İstanbul’un Tarihinde Depremler’ makalesinin yazarı, deprem araştırmacısı Elizabeth Angell, İstanbul’u değişik ölçeklerde etkileyen, farklı büyüklüklerde yüzlerce deprem yaşanmış olabileceğini söylüyor.

İstanbul’da yaşayanların hayatında her zaman deprem olduğunu söyleyen Angell, hasara yol açan 358 yılında ve daha sonra 6. yüzyılda depremler olduğunu ifade ediyor.

“İstanbul’da çok sayıda tarihi yapı var ve bunlar tarih boyunca tekrar tekrar hasar görüp yenileniyorlar. Örneğin Bizans döneminde şehir surları birkaç kez yıkılıyor. Ayasofya da aynı şekilde” diyen Angell, Osmanlı dönemine dair daha çok bilgi olduğunu belirtiyor.

Etkisi en büyük depremlerden birinin Osmanlı tarihinde ‘Kıyamet-i Suğra’ (Küçük Kıyamet) olarak bilinen 1509 depremi olduğunu söyleyen Angell, “Tam sayıları bilmiyoruz tabii ama binlerce insan öldü ve ağır yıkım oldu. Şehir surları zarar gördü, pek çok kule yıkıldı, 100 ciAngell, 22 Mayıs 1766’da Marmara Denizi’nin doğusunda meydana gelen ve İstanbul Boğazı ve Mudanya Körfezi'ne kadar uzanan tsunamiye yol açan önemli bir depremin etkilerinin 5 Ağustos’ta aynı bölgenin batısında yaşanan ikinci bir depremle şiddetlendiğini ifade ediyor. Bu depremlerde 4-5 bin arasında kişinin öldüğünü ve şehirde panik ve kargaşa yaşandığını söyleyen Angell, “Fatih Camii, şehir surları, Yedikule, Kapalıçarşı, Topkapı Sarayı gibi yerlerde hasar oluştu. Hatta padişah bir süre çadırda kaldı” diyor.varı cami hasar gördü” diyor.

Angell, 22 Mayıs 1766’da Marmara Denizi’nin doğusunda meydana gelen ve İstanbul Boğazı ve Mudanya Körfezi'ne kadar uzanan tsunamiye yol açan önemli bir depremin etkilerinin 5 Ağustos’ta aynı bölgenin batısında yaşanan ikinci bir depremle şiddetlendiğini ifade ediyor.

Bu depremlerde 4-5 bin arasında kişinin öldüğünü ve şehirde panik ve kargaşa yaşandığını söyleyen Angell, “Fatih Camii, şehir surları, Yedikule, Kapalıçarşı, Topkapı Sarayı gibi yerlerde hasar oluştu. Hatta padişah bir süre çadırda kaldı” diyor.

Yazının Tamamı >>>

4 Mart 2023 Cumartesi

Su üretimi için bulut tohumlama


Dünya nüfusunun üçte ikisi 2025 yılına kadar su kıtlığıyla karşı karşıya kalabilir. Teknoloji, içme suyu temini için hava durumunu düzenlemekten havadan su çekmeye kadar birçok şekilde kullanılabiliyor. 

Dubai dünyanın en kurak bölgelerinden birinde yer alıyor. Kentin büyüyen nüfusu içme suyuna talebi artırırken yeni su üretim teknolojilerinin gelişimini de teşvik ediyor. Geliştirilen en benzersiz teknolojilerden biri ise bulut tohumlama teknolojisi. 

Bulut tohumlama nedir?

Bulut tohumlama, bir bulutun yağış üretme kapasitesini artıran bir hava durumu düzenleme tekniği. Kullanılacak uçak gökyüzüne gönderilmeden önce tahmincilerin tohumlanacak doğru bulutu seçmesi gerekiyor. 

Bu işlem yukarıya yönlü iç hava akımları nedeniyle yalnızca kümülüs bulutlarda işe yarıyor. Pilotlar uçaklarını bulutun alt kısmına yerleştiriyor ve higroskopik (nem çeken) tuz parçacıkları yüklü fişekleri ateşliyor.

Sodyum klorür ve potasyum klorür parçacıkları bulutun gövdesine doğru yükseldikçe bulutun içindeki çok küçük su damlacıklarını kendine çekiyor. Bu damlacıklar, daha büyük yağmur damlaları oluşturmak için bir araya geliyor ve çoğalıyor. Ve böylelikle daha ağır oldukları için gökyüzünden düşüyor. 

Yıllık yağış miktarı az olan bölgelerde bu yöntem, asgari düzeyde enerji kullanımı gerektirdiği için değerli bir su kaynağı oluşturuyor. Bir saatlik bir bulut tohumlaması 100 bin metreküpe kadar su sağlayabiliyor. 

Küresel olarak bulut tohumlayan ülke sayısı 50'den fazla. Bu işlem yalnızca yağış miktarını artırmak için değil, daha soğuk bölgelerde dolu tanelerinin boyutunu küçültmek için de kullanılıyor. Doluların önlenmesiyle ise fırtınaların neden olduğu zararlar önemli ölçüde azaltılabiliyor. 

Deniz suyundan içme suyu elde etme

Az sayıda göl ya da nehrin bulunduğu kurak bölgelerde yaşayanlar, içme suyu tedariği için denizlere yöneliyor. Dubai’nin içme suyunun yüzde 90’dan fazlası denizden elde ediliyor.

Büyük tuzlu su arıtma tesisleri ters osmoz işlemini kullanarak devasa miktarlarda içme suyu üretimi yapabiliyor. 

Havadan su çekme teknolojisi

Güneş enerjisinden yararlanan hidro paneller havadaki nemden içme suyu üretebiliyor. Bu teknolojiyi kullanan su çiftlikleri ise enerji tedariki gerektirmeden, mevcut altyapıdan uzakta su üretimi yapabiliyor.

Source Global şirketinden Sofia Berglund, hidro panellerin hava kirliliğinin görüldüğü alanlarda dahi nasıl faydalı olabileceğini şöyle anlatıyor: "Mineralleştirmeden önce, en başından itibaren suyun içinde bir tek saf H2O var. Suya hiçbir kirletici madde, hiçbir şey karışamaz."

Manhat'ın Kurucusu Dr. Said El Hassan ise Avrupa'daki yağışların kum ve toz parçacıklarını yere doğru iterek havayı temizlemesi sonucu, Avrupa'nın bazı bölgelerinde çöl iklimlerinde olduğundan çok daha fazla güneş enerjisi üretilebildiğini söylüyor.. 

Dünya nüfusu katlanarak büyürken su tüketimi de buna bağlı olarak artmaya devam ediyor. Su üretiminde bu gibi yenilikler, susuz kalmamak için yeni yollar arayışında hayati önem taşıyor.

Euro News

15 Aralık 2022 Perşembe

Enerjide devrim, nükleer füzyon?

Nükleer füzyon teknolojisi enerji ihtiyacını fosil yakıtlı kaynaklar yerine daha çevreci ve daha az riskli yollardan karşılanmasına kapı aralayabilir.
Bilim insanları bu enerji kaynağından verimli bir şekilde faydalanmanın yollarını keşfedememişti. Fakat şimdi bu değişmek üzere olabilir.

Nükleer füzyon nasıl çalışır?
Nükleer füzyon reaksiyonlarına aslında her gün şahit oluyoruz. Yıldızlar ve güneşin enerji kaynağını nükleer füzyon reaksiyonları oluşturuyor.

Bu reaksiyon iki hafif atom çekirdeğinin birleşerek daha ağır bir çekirdek oluşturmasıyla meydana geliyor. Oluşan tek bir çekirdeğin kütlesi iki orijinal çekirdeğin toplam kütlesinden daha küçük olduğu için geriye kalan kısım enerji olarak açığa çıkıyor.

Güneş örneğinde de milyonlarca dereceye ulaşan sıcaklığı ve dev kütlesinden kaynaklanan yerçekiminin sebep olduğu basınç, normalde birbirini itmesi beklenen atomların birleşmesine sebep oluyor.

Aslında bilim insanları uzun süredir nükleer reaksiyonların meydana gelme prensibini çözmüş durumda ve 1930'lu yıllardan beri bunu kontrollü bir şekilde taklit etmeye çalışıyor.

Fakat bu reaksiyonu tetiklemek için harcanan enerji, reaksiyon sonucu elde edilen enerjiden daha fazla olduğu için verimli bir kaynak haline dönüştürülemedi.

Amerikan Enerji Bakanlığı'nın açıkladığı yeni teknik, deuterium ve tritium olarak adlandırılan iki hidrojen izotopun birleştirilmesi prensibine dayanıyor ve daha az ısıyla tetiklenen reaksiyondan diğer birçok füzyondan daha fazla enerji ortaya çıkıyor.

Yeni buluş neden çok önemli?
Berkeley Üniversitesi profesörlerinden Daniel Kammen ticari olarak uygulanabilir bir teknoloji geliştirilmesi halinde nükleer füzyonun temelde sınırsız bir enerji kaynağı olabileceğini belirtiyor.

Reaksiyon için gerekli maddeler deniz suyunda bulunuyor. Ayrıca bu reaksiyon sonucunda nükleer füzyon reaksiyonlarında olduğu gidi radyoaktif atıklar da oluşmuyor.

Bilim insanları ne üzerinde çalışıyor?
Bilim insanlarının nükleer füzyonu oluşturmak içi kullandığı yöntemlerden birinde tokamak adı verilen cihaz kullanılıyor.

Simit şeklinde vakumlu bir odadan oluşan sistemde süper mıknatıslar kullanılarak 150 ila 300 milyon derece sıcaklığa ulaşılarak kullanılan yakıtta nükleer füzyon reaksiyonları başlatılıyor.

Yeni bir yöntem kullanan Livermore laboratuvarı ise içi deuterium ve tritium izotopları ile dolu küçük bir kapsüle 192 lazer ışını gönderiyor.

Laboratuar 2021 yılının ağustos ayındaki bir testte 1,35 megajul enerji ürettiğini açıklamıştı. Bu reaksiyonu başlatmak için harcanan enerjinin yüzde 70'ine denk gelen bir seviyeydi. Ama araştırmacılar kapsülün ve lazer ışınlarının kalitesini artırmanın yollarını bulduklarını açıklamışlardı.

Kammen de nükleer füzyonun teoriden pratiğe geçirilmesinin önündeki en büyük engelin enerji çıktısının girdisinden daha fazla olamaması olduğunu belirtiyor.

Euronews

Yukarı