Translate

İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan Hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Madımak, Epizodik İmgeler ve Popüler Bellek

Göze Orhon 04 Temmuz 2016

İki görüntü var aklımıza çakılıp kalmış. Belki biri daha baskın. Behçet Aysan, Uğur Kaynar ve Metin Altıok merdivende oturuyorlar. Behçet Aysan’ın elinde yangın söndürme tüpü. Tüm bu yangın, bu pislik, bu ölümler onun yüzündenmiş gibi incecik bir mahcubiyet var sanki yüzünde. Öyle değil elbette. Kaygıdan yorgunluğa, hatta belki umursamazlığa varmış bir yüz. Hemen arkasında Uğur Kaynar. “Ağabeylerine” sorar gibi ne yapacaklarını. O da kaygılı. Onun yanında, Metin Altıok. Üstünde, bunca vahşete, ilkelliğe karşı dururmuşçasına gıcır gıcır takım elbisesi. Elinde fırça benzeri bir şey. Takım elbisesinin kontrastı. Belli ki ellerine ne geçerse onunla savuşturmaya çalıştılar yangını. O ağır, çok ağır yaralı kurtuldu Madımak Oteli’nden. Arkadaşlarını kaybetmesinin üstünden bir hafta geçmişti, yoğun bakımda öldü. Benim yeniyetme yetişkin aklımda Aziz Nesin de Madımak’ta öldürülmüştür. İki sene, dört gün sonra gitti o da. Benim doğum günümdü. Sonralarda şarkılarda ve romanlarda çok sık rastlayacağım “buruk bir sevinç” duygusunu o gün öğrenmiş olabilirim.

1993 yılında, televizyonun karşısında sadece adını bilsem de, ergen aklımla yaşadığım İç Anadolu kentine benzediğini sezdiğim bir şehirde, bir otelin yanışını izlerken olan bitene pek de anlam verememiştim doğrusu. Orta sınıf, taşrada yaşayan, depolitize, yer yer beyaz, memur bir ailenin çocuğuyum. “Alevi” kelimesini duymamışım bile; vebali benim boynuma değil. Kapanıp gidiyor sonra televizyon. Aradan geçen iki senede solcu oldum. Madımak’ta ne olduğunu, Alevi’nin kime dendiğini, Grup Yorum’u öğrenmiş ve elbette Felsefenin Temel İlkeleri’ni okumuşum. Aziz Nesin’in öldüğü haberini, Sivas’ı hatırlayarak, içimden “Kahrından gitti,” diye kahrolarak karşılamam böylece mümkün olmuş.

Diğer görüntü bir video kaydı[1]. Camiden çıkan kalabalık Madımak Oteli’nin camlarını indirmiş. Gençten biri otelin birinci katına tırmanıyor. Video kaydında görmediğimiz iki adam konuşuyor. Anlıyoruz ki otelin yakılmasına çok önceden karar verilmiş. Bir kahraman gibi bahsediyorlar otele tırmanan adamdan –hatta belki çocuktan. “Bez olacak ki bez bez,” diyor birisi, İç Anadolu şivesiyle. Bez olacak ki, iyi yanacak, hemen alev alacak. Akıl alacak gibi değil. Bunu söyleyen adamın yüzünü görmedim ama o ses çok tanıdık. Benim yaşadığım kentte liseli halimin arkasından ömrümce duymadığım iğrenç iki çift söz takan dolmuş şoförü. Belediye başkanının elini öpen esnaf. Ağzını açtığında namustan, “anam, bacım, yengem”den azını söylemeyen ama laf aralarından “a.ına koduğumun”u eksik etmeyen oto tamircisi. Tipleştiriyor muyum? Evet, kusura bakmayın, İç Anadolu taşrasında büyüyenlerin ayrıcalığıdır bu. Adına ister dar bir sosyolojik analiz, ister en tumturaklısından “muhafazakâr halkı hakir gören elitist bir bakış” deyin, o adamlar varlar. Bugün o adamların, memleketin ahvaliyle münasebetine dair bir şey söylemeyeceğim. Madımak’ı ateşe vermek için bez arayan da onlar, on bir yaşımda Ramazan’da sakız çiğniyorum diye on bir yaşında çocuğu küfrederek kovalayanlar da.


Böyle imgelere epizodik bellek deniyor. Ekseriyetle bir toplumsal olaya iliştirilmiş, onu hatırlatan, hatta bazen ezberden çağıran hatırata karşılık geliyor. Bu iki görüntünün Madımak katliamının epizodik imgeleri olduğunu düşünüyorum. Herkesin ilk elden aklına gelen, altına yazıydı, açıklamaydı istemeden ne olduğunu hemen biliverdiğimiz, ezberlediğimiz, hatta görmekten geri düşüp sadece baktığımız imgeler. İlk bakışta belleğin basitçe geçmişin yansıması olduğunu düşünürüz. Bir tür ayna. Fotoğraflara geçmişte nasıl olduğumuzu hatırlamak için bakarız. Ailemizin yahut çocukluk arkadaşlarımızın ortak geçmişimize dair anlattıklarının, geçmişin düpedüz izi olduğunu düşünürüz. Oysa artık malumun ilamı oldu, geçmiş dediğimiz şey biraz da kurgudur. Şimdiki zaman içindeki her harekette yeniden kurulur. Dolayısıyla, her şimdiki zamanda başka kurgulara dönüşür. Bir de travmanın ne olduğunu hatırlayalım. Yine en basit tanımıyla, bellek dizisine yerleştirilememiş, ağır, yakıcı, düzen bozucu olaylara denir travma diye.

Bu iki epizodik imge de çokça dönüştü bana kalırsa. Onlarda değişen bir şey yok. Yine merdivenlerde ölümü bekleyen iki şair ve bir ozan. Otel nasıl çabucak yakılır diye fikir (!) yürüten, kulun yaktığı ateşi Allah’ın kâfire ihsan eylediği cehennem ateşi sayan iki adam. Çoklarının aksine, ben içinde bulunduğumuz zamanın, dönüşen geçmiş kurgusunun, travmaya dokunan, onun karmakarışık olmuş yumağından bir ip ucu çeken, onu çözmeyeyazan bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Travmadan çıkış, onu açımlamakla ve yukarıda da söylediğim gibi, onu hatırlama düzeninin içine çekmekle, ona orada bir yer verip yerli yerine yerleştirmekle mümkün. Elbette bu çözülmenin hemen yanı başında devasa bir gedik duruyor: Yüzleşme ve hemen akabinde tanınma. Yaranın, ağrının, belleği delip geçen sertliğin, şiddetin tanınması. Bu gerçek olmadı. Uzunca bir süre de olacağa benzemiyor. Ama o çözülmenin, Madımak katliamının bir hatırlama düzeninin içine yerleşmesinin müspet bir şey olduğunu düşünüyorum. Elbette o bellek dizisi yepyeni acılarla yüklü. 10 Ekim’le, Sur’la, Lice’yle, naaşı buzdolabının içinde bekletilen Cemile’yle, Berkin Elvan’ın annesinin yüzündeki acıyla… Saymakla bitmez son birkaç yılın acı yükü. Bu yük gelip popüler belleğin ortasına çöktü. Çökmez olaydı elbette. Ancak bu yük Madımak’ı, o akıl almaz yangını, diğerlerini de yanına katıp popüler belleğin ortasına yerleştirdi. Bu yangının bağlamı, belki de şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ayan beyan bugün. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, 1994 yerel seçimlerinde 28 ilde seçim kazanan Refah Partisi, onun içinden ilkin liberal saiklerle çıkıp şimdi malum totaliteryenizmin öznesi olan parti, onların yakıp yıktıkları, Gezi’den sonra en “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cının bile vicdanına değen ölü çocuk yüzleri, şehirlerin ortasında patlayan bombalar, IŞİD, mülteci kamplarında dikilen kamuflajlar[2], Antep’teki hücre evleri… O günden bugüne akan tarihte, bir aralık yakalayıp yerleşti Sivas Katliamı.


Geçmiş üzerine yürütülen mücadele, namı diğer bellek mücadelesi, öznelerle mümkün elbette. Ama bütün ağırlığına karşın tarihsel akışın dönüştürücü kuvvetini de kim inkâr edebilir? O iki epizodik imge, vaktiyle gerçeklemiş kötü bir olayın, devlet ağzıyla “münferit bir vaka”nın imgelerinden fazlası artık. Bir milat. Habis tarihselliğin bugün yeniden idrak edilen bir uğrağı. Kötümser olmak için hiçbir zaman sahip olmadığımız kadar çok nedenimiz var. Ama şimdi o tarihselliğin içinde bir hat daha önce hiç olmadığı kadar belirgin. Bedeni saran nöral ağdaki bütünlükten ötürü, kimi zaman bir yerimize aldığımız darbenin bedenimizin bambaşka bir yerini acıtması gibi. Hâsılı, insanlar anlıyor hanımlar, beyler… Popüler bellek ürkütücü düzeyde politize oldu. Travmatik moment bellekte yer buldu. Yakında değil, hatta uzundur iyiden iyiye naif bir dilekten fazlası değil belki ama, söylemekten geri durmamak lazım. Yüzleşeceğiz de.



[1] https://www.dailymotion.com/video/x7caie0



[2] https://www.youtube.com/watch?v=tA0zJ9u3ZrU&sns=fb




www.birikimdergisi.com

Yasaklanması gereken 5 işkence aleti

Bugün, İşkenceye Karşı Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü. Ne yazık ki işkence birçok ülkede halen çok yaygın. Uluslararası toplumun işkenceyi yasaklamasının üzerinden 60 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, tüyler ürperten işkence aletleri halen dünyanın dört bir yanında açıkça pazarlanmakta ve satılmaktadır.

Devletler gösterişli fuarlarda tek hedefi acı ve korku yaratmak olan silahların ve güvenlik ekipmanlarının satıldığı tezgahları gezebiliyor. Son yıllarda Avrupa Birliği’nde (AB) uygulanan ihracat yasağı bu ticareti zorlaştırdı, ancak halen işkence aletlerinin yasaklanmasıyla ilgili uluslararası bir sözleşme bulunmuyor.

Bu hafta Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na katılacak olan devletler, işkence aletleri ticaretinin temelli olarak yasaklanmasını öngören bir kararı oylayacaklar. Tüm devletlere, uzun zaman önce alınması gereken bu kararı destekleme ve işkence aletleri ticaretinin son hızla sürdürülmesini mümkün kılan yetersiz düzenlemeleri daha sıkı hale getirme çağrısında bulunuyoruz.
İşte acilen yasaklanması gereken beş işkence aleti ve bu aletleri kimlerin kullandığıyla ilgili mevcut bilgiler.

1. Şok kemerleri

Nedir?
Şok kemeri mahkumun böbreklerinin yan tarafına yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla yüksek voltajlı şoklar iletir ve şiddetli acıya neden olur. Şok kemerleri zaman zaman saatler boyunca çıkarılmaz ve kişi kemerin her an uzaktan kumandayla çalışır duruma getirilme olasılığıyla tehdit edilir. Kaslarda zayıflama, istemsiz olarak idrar ve dışkı yapma, kalp atışında düzensizlikler, karıncalanma ve deri üzerinde izler gibi etkileri olabilir.

Kimler satıyor?
Şok kemerleri ve vücuda takılan diğer elektro şok cihazları (kelepçe ve ceketler), dünyanın dört bir yanındaki şirketler tarafından üretilmektedir. ABD, Güney Afrika, ve Çin’de benzeri ekipmanları ürettiği bilinen üreticiler, Hindistan ve İsrail gibi ülkelerde de bu ekipmanları tedarik ettiği bilinen şirketler bulunmaktadır.

Kimler satın alıyor?
Güney Afrika’nın da aralarında bulunduğu bazı ülkelerde ve ABD’nin bazı eyaletlerinde bu aletlerin mahkumları denetim altında tutmak için kullanıldığı biliniyor. ABD’de üzerindeki şok kemeri çalışır duruma getirilen bir mahkum şunları söylemişti: “[Acı] o kadar şiddetliydi ki ölüyorum sandım.”

2. Elektro şok copları

Nedir?
Güçlü elektro şok dalgaları ileten coplardır. Elektro şok coplarıyla şok tabancası ve şok zırhı gibi diğer elektro şok silahları, yetkililerin tek bir tuşa basarak bir insana çok güçlü acılar yaşatmasını mümkün kılar. Elektro şok dalgaları vücudun çok hassas kısımlarına iletilebilir ve uzun vadeli fiziksel izler bırakmadan defalarca uygulanabilir. Bu nedenle elektro şok copları yaygın şekilde kullanılan bir işkence aletidir. UAÖ, bu copların dünyanın her yerinde kullanıldığını belgelemiştir.

Kimler satıyor?
Elektro şok copları yaygın olarak Çin’de üretilmekte ve kullanılmaktadır. Ancak Omega Research isimli araştırma kuruluşu AB merkezli pek çok şirketin de buna benzer işkence aletleri ürettiğini belgelemiştir. Omega Research, Rusya’da bir şirketin Belarus, Kazakistan, Ukrayna, Özbekistan, İran, İsrail, Suudi Arabistan, Güney Afrika ve Vietnam da dahil olmak üzere birçok ülkedeki satıcı ve bayilikleri listelediğini tespit etmiştir.

Kimler satın alıyor?
UAÖ ve diğer sivil toplum örgütleri Kırgızistan, Filipinler, Rusya ve Çin de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki birçok ülkede elektro şok coplarının kullanıldığını belgelemiştir.

UAÖ yakın bir zamanda İtalya polisinin ülkeye yeni gelen mültecilere ve göçmenlere defalarca elektro şok coplarıyla vurduğunu, özellikle de polis merkezlerinde zorla parmak izi almak için elektro şok coplarının kullanıldığını belgeledi. 16 yaşında Sudanlı bir erkek çocuk bize şunları anlattı: “Üç gün sonra… beni ‘elektrik odasına’ götürdüler. Orada bir copla önce birçok kez sol bacağıma, sonra da sağ bacağıma, göğsüme ve belime elektrik verdiler. O kadar yorgundum ki direnç gösteremedim.”

3. Çivili coplar

Nedir?
Üzerinde sert plastik veya metalden yapılmış sivri uçlar bulunan, acı ve ıstırap vermek için tasarlanmış sopalar ve coplardır. Bazı modellerde copun tamamında, diğerlerinde ise yalnızca uç kısımda sivri uçlar bulunur. Kolluk kuvvetlerinin elinde bu silahların tek amacı, işkence ve diğer türde kötü muamele yapmaktır.

Kimler satıyor?
Bu türden işkence aletlerinin esas üreticisi Çin’dir.

Avrupa Birliği, çivili copların acı vermek üzere tasarlanmış olduklarını, ayrıca toplumsal olaylara müdahale veya meşru müdafaa konusunda sıradan coplardan daha etkili olmadıklarını belirterek AB ülkelerinin çivili cop ithal etmesini veya reklamını yapmasını yasaklamıştır.

Kimler satın alıyor?
UAÖ araştırmacıları, AB yasağına rağmen 2017’de Paris’te düzenlenen silah fuarında, AB’de yasaklı olan diğer ekipmanlarla birlikte çivili copların da satışa sunulduğunu tespit etti.

Çivili copların Kamboçya polisi tarafından kullanıldığı ve Nepal ve Taylan’daki güvenlik güçlerine ihraç edildiği bildirildi. Asya İnsan Hakları Komisyonu (AHRC) Haziran 2003’te, Katmandu’da polisin demir çivili copla vurduğu Ramesh Sharma’nın sağ gözünü kaybettiğini belgeledi.

4. Boğaz Kelepçeleri

Nedir?
Boğaza takılan ve kişinin hareket etmesini engelleyen kelepçelerin bazı modelleri boynu el bileklerine bağlar. Acı verici, aşağılayıcı ve tehlikeli bir işkence aletidir. Kelepçelerin boyna uyguladığı baskı kişinin boğulmasına veya boğazının zarar görmesine yol açabilir.

Kimler satıyor?
UAÖ olarak Omega Research ile işbirliği içinde yaptığımız araştırma, boğaz kelepçelerinin en az bir Çin merkezli şirket tarafından üretildiğini göstermiştir.

Kimler satın alıyor?
Araştırmamız, boğaz kelepçelerinin Çinli kolluk kuvvetlerine pazarlandığını ortaya koyuyor. Çinli yetkililerin işkence yaptığına ilişkin iddiaların sıklığı göz önünde bulundurulursa bu durum son derece kaygı vericidir. Özellikle etnik azınlıklar ve insan hakları savunucuları tehlike altındadır.

5. İşkence sandalyesi

Nedir?
İnsanların çok sayıda kelepçeyle veya kayışlarla bağlanarak hareket edemez hale getirildiği sandalyelerdir. Kişi el bilekleri, dirsekleri, omuzları, göğüs kafesi, beli, kalçası ve/veya ayak bilekleri gibi pek çok noktadan sandalyeye kelepçelenir.
İşkence sandalyeleri, insanlara daha az zarar veren yöntemlerin mümkün kılamadığı hiçbir meşru kolluk kuvveti amacını yerine getirmek için kullanılamaz.
Hareket edemez hale getirilen kişi uzun süre aynı durumda bırakılırsa yaralanabilir veya ölebilir. İşkence sandalyeleri çoğunlukla zorla besin verme ya da elektro şok coplarına benzer aletlerle darp etme gibi işkence ve diğer türde kötü muamele uygulamalarında kullanılır.

Kimler satıyor?
Çinli şirketler bu sandalyeleri Çin’deki kolluk kuvvetlerine pazarlamaktadır. İşkence sandalyeleri üreten ABD’nin de Guantanamo Gözaltı Merkezi’ndeki ihlallerde bu sandalyeleri kullandığı belgelenmiştir.

Kimler satın alıyor?
UAÖ, Çin’deki cezaevi ve kolluk görevlilerinin insanları hareket edemez hale getirmek için işkence sandalyeleri de dahil olmak üzere acı verici ve aşağılayıcı bir dizi tekniğe başvurduğunu belgelemiştir. Daha önce Pekin’de savcılık ve avukatlık yapan Tang Jitian UAÖ’ye Mart 2014’te yerel güvenlik görevlileri tarafından işkenceye uğradığını şu sözlerle anlatmıştı:

“Beni kayışlarla demir bir sandalyeye bağladılar, yüzüme tokat attılar, bacaklarımı tekmelediler ve başıma içi su dolu plastik bir şişeyle o kadar sert vurdular ki bayılmışım.”

2016’da Avustralya’nın Kuzey Topraklarında, bir gencin başı bezle sarılarak işkence sandalyesine bağlandığı korkunç görüntüler ortaya çıkmıştı. Uluslararası toplumun sert tepki vermesi üzerine Avustralya, çocuk gözaltı merkezlerinde işkence sandalyelerinin kullanımını askıya almıştı. Ancak yetişkinlerin kaldığı cezaevlerinde bu aletlere halen izin veriliyor.

İşkence aletlerine ticaret yasağı getirmenin zamanı geldi. Hiçbir şirket acıdan ve ıstıraptan kar elde etmemelidir. UAÖ, Birlemiş Milletler Genel Kurulu üyesi devletlere kararı destekleme ve işkence aletleri ticaretine temelli son verecek düzenlemelerin çıkartılması doğrultusunda çalışma çağrısında bulunuyor. Daha fazla bilgi için raporumuza bakabilirsiniz.



26 Haziran 2019 17:35