Arkadaş Z. Özger

..anladım/ nice olsa da denizde kum, büyük balıkta pul/ birleşince/ edemezmiş küçükleri kendine kul🐟🐟🐟
Arkadaş Z. Özger

Translate

Analitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2026 Perşembe

1 Mayıs (1977)

(BİRİKİM Haziran 1977) Sosyalist hareketimizin en acı günlerinden biri olan 1 Mayıs'ı geride bıraktık, Somut kayıplarımıza karşılık, bilinçienme anlamında, ne kazandırdı bize bu acı olay? Sosyalist harekete önder olabilmek için çabalayan bütün gruplar, birbirlerine karşı kullandıkları suçiama cephanelerine yeni silâhlar eklediler.
Grupların arası, daha geri dönülmezcesine açıldı, intikam duyguları daha kökleşti.
Kırka yakın ölünün anısıyla birlikte, koca bir meydanı dolduran ve «Faşizme geçit yok» diyen büyük bir kalabalığın bir panikle nasıl korkunç bir biçimde dağıtılabildiği olgusu, zihnimize yerleşti.

Şimdi, daha da yaklaşan seçimlerin bekleyişi içinde, 1 Mayıs'ın anısı küllenir gibi oldu. Bütün gruplar,, açıklamalarını yaptılar. Olay, böylece, açıklanmış oldu. Şimdiye kadarki bütün olayların açıklandığı gibi...
Alıştığımız, hattâ iyice kanıksadığımız bu açıklama tarzı üstünde biraz durmak gerekiyor.
Başlangıçta, olay henüz tazeyken, grupların bildiri veya demeçlerinde «sosyalistler arası çatışma» motifi ağır basıyordu. Bu, egemen ideolojiyi oluşturan çevrelerin haberi verişi biçimiyle çakıştı. Sosyalistler kısa sürede toparlandılar, yayımladıkları daha soğukkanlı bildirilerde, dıştan gelen güçlerce hazırlanmış provokasyon konusuna ağırlık verdiler. Böylece, klasik «açıklama modeli»ne dönüldü. İşte bu «model» hakkında biraz konuşmak istiyoruz.

Değişik gruplar, değişik sözlerle olayı açıklıyorlar. Ne var ki, bütün bu değişik görünen açıklamaların ardında ortak bir yapı kendini gösteriyor. Her zaman olduğu gibi, olayın «gerçek suçluluları» CIA - MIT ile onları kullanan dış ve iç güçlerdir. Ancak, suclulukları bunlardan aşağı kalmayan «yardımcı suclular» da vardır.
İşte, değişik görünüşlü açıklama tarzlarının hepsinde ortak olan yapı.
«Yardımcı suçlular» konusunda her grubun yorumu farklılaşır. Her birine göre bunlar, kar şıt kutbu oluşturan gruplardır. Bu gruplar arasında da, «birincil sorumlu», «ikincil sorumlu» gibi ayrımlar yapılabilir, Şaşılacak bir uyum halinde, bu birincil ve ikincil sorumluların, sözkonusu grubun Sosyalist harekete önderlik mücadelesi icinde birincil ve ikincil rakip saydığı gruplar olduğu görülür.
Şu kısa açıklama da gösteriyor ki, tamamen statik bir yapı karşısındayız. Olay ne olur. sa olsun, olayın açıklaması değişmiyor. Bu öyle bir açıklama ki, bir kere, gerçekte olanı açıklaması mümkün değil; ikincisi, öznel olarak, gruplar arasında zaten varolan düşmanlığı pekiştirmekten başka bir şey yapmıyor.
Öyleyse, belki de asıl amacı bu. Pamuk Prenses masalındaki aynanın, biraz daha diplomat olanı; her sorana, «en güzel sensin» diyor.

Siyasal-toplumsal olaylara önceden tesbit edilmiş bir açıklama «modeli» içinde baktığımızda, yaptığımız şey aslında olayın kendisini anlamak değil, kendimizi o olayda doğrulamaktır. Çünkü kullandığımız modeli, olayın başlıca ögelerinin neler olduğunu, bunların özelliklerini, aralarındaki illşkileri istediğimiz gibi gösterecek bir biçimde kurmuşuzdur; bütün bunlar önceden tesbit edildiğine göre <Modelin değişmezliğini kabul eden bakış, önündeki gerçeklikte modelinin şemasını görmeye çalışır. Böylece, «bu olayı anladım» demek, aslında, gerçekliği modelin içine sokabilmek anlamına gelir. Bu durumda, modelin önceden verilmiş şeması, somut gerçekliği örter ve modeli kullanan, ikisinin birbirini doğruladığı kanısına varır.
Modelin yapısına baktığımızda, bunun «iki düşmanlı» bir formüle dayandığını görmüştük: dış düşman (CIA - MIT v.b.) ve iç düşman (sosyalist hareket içindeki rakip gruplar).
Bu statik formül, gerçekte, sanıldığı gibi şu veya bu somut olayı değil, doğrudan doğruya, ülkemizde sosyalist hareketin kendi statikleşmiş yapısını göstermektedir.
Bir politika anlayışını yansıtmaktadır ki bu anlayış kendisi apolitiktir. Ya da, en azından, Marksist anlamda politik değildir.

Bu konuyu şöylece özetleyelim.
Uzun bir süreden beri, sosyalist siyasal mücadele, siyasal iktidarı ele geçirmek hedefiyle eşanlamlı oldu. Bu, Marksist siyaset anlayışının alabildiğine daraltılması demektir. Çünkü bu anlayışta «kitleler»in görevi, iktidar mücadelesinin fiziksel gücü olarak sınırlanır. Bu kitlelerin hangi yollardan, hangi hedeflere yöneltileceği, yukarıdan belirlenir.
Böyle bir aniayışla, hiçbir zaman başarı kazanılamayacağını söyleyemeyiz, Çok derin krizlerde, ya da, asgari burjuva demokratik hakların kazanılamadığı yerlerde, başarı mümkündür. Ama bu başarı zaten kendi hedeflyle sınırlıdır; yani, iktidar ele geçirilir. Ama kitlelerin gerçek anlamda sosyalist bilince erişmeleri, ülke kaderini gercekten denetlemeleri ve belirlemeleri, bilinmeyen bir tarihe ertelenmiştir. Kitlenin gerçek politikleşmesi sağlanmayınca, yukarıda saydığımız elverişli koşullar dışında, aslında iktidarın ele geçirilmesi de güçleşir. Bu durumda, gene aynı sınırlar içinde, iktidarın ele geçirilmesini kolaylaştıracak yöntem tartışmaları başlar. 12 Mart öncesindeki hararetli «strateji/taktik» tartışmaları bunun somut bir örneğiydi. Böylece, Marksizmin bütünsel anlamı yavaş yavaş kaybolmaya başlar, Marksizm, askeri bir yönteme indirğenir. Böylece, Marksizmin yaratıcı 'dehası da, şu strateji yerine bu stratejiyi formülleştirmek gibi kısır bir alıştırmaya dönüşür. Kısır, çünkü bu dışsai yaklaşımlar aslında sınırlıdır; kolayca paylaşılır.
Biri şehirlerden. kırlara, öbürü kırlardan şehirlere der. Bir başkası da çıkıp aynı anda hem kırda hem şehirde derse, alternatifler tüketilmiş olur.
Görülüyor ki model aynıdır, yalnız model içinde varyasyon yapma imkânı doğmuştur.
Ama her varyasyon, bir önceki formülasyondan umut keserek yeni bir alternatife bel bağ lamış yeni bir grup, dolayısıyla, sosyalist potansiyel içinde bir bölünme ve genelde bir zayıflama demektir. Ayrışmalar kemikleşince, yukarıda sözünü ettiğimiz «iki düşmanlı» formülde son buluruz. Gruplar çoğaldıkça düşman sayısı artabilir, bunlar, < «Açıklama modeli» mize dönecek olursak, buradaki ögeleri dinamik ve statik dive de avırabiliriz. Bu. 12 Mart öncesi sınif analizlerimize benzer. O zaman da MDD-SD E ve alt-nüansları tartışılırken, her analizde sı nıfları mevzílendirir ve en başa «proletaryay» koyardık. Ama bu konuda herkes aynı şeyi söylerdi ve proletarya bu analizlerin dinamik ögesi haline bir türlü gelemezdi.
Nitekim, proletarya, 16 Haziran'da, «analiz içinde değil somut gerçeklik içinde dinamikleşti. Buna karsılık, «kücük burjuvazi» kategorisi bu analizlerin en «dinamik» ögesiydi, çünkü ana tartışma bu kategori üzerinde esiyordu.
Şimdi de, asıl düşman olması gereken «burjuvazi ve kuruluşları» ögesi açıklama modelimizin statik ögesi oluyor; buna karşılık, sosyalist hareket içindeki düşmanımız analizlerimizde alabildiğine dinamikleşiyor. Çünkü hareketimiz içe-dönüktür: sol-ici iktidar mücadelesi somut sorun, proletaryanın iktidarı soyut sorundur.

MARKSİST AÇIKLAMANIN ÖZELLİKLERİ
Bu, sosyalistler için, apolitik olmak anlamına gelir. Çelişik bir yapı içine girmişizdir. Bu değişik yapıda, ilerlemek için attığımız her adımda aslında gerileriz.
Sosyalizmi, kitlenin bilinçlenmesine ağırlık vererek tanımlıyorsak, şu yukarıdan beri anlatmaya, çalıştığımız model kendisi, çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor. Çünkü, kitleyi sürüklemek için öne sürdüğümüz formül, kitlenin bilinçlenmesini engelliyor, bir olayı, gercekten anlamasını önlüyor.
Model gerçek tarih dışında kurulduğu için, tarihi geriden izlemekten başka bir şey yapamıyor. Marksist bir açıklama ise, geleceğe dönüklüğüyle karakterize olunur. Geçmiş bir dönemi bile analiz ederken, yalnızca bu yaşanan gerçekliğin nesnel yapısını değil, bu yaşanan gerçekliğin de dönüştürülmesini amaçladığımız bir geleceğin ölçülerini de hesaba katmamiz gerekir ekir.
Bundan dolayı, bir gerçeklik, yal nız yaşanan ana kadarki gelişimiyle tanımlanmaz. Geleceği şimdiki duruma göre tasarlamayız, şimdiyi, tasarladığımız geleceğe göre yorumlarız.
Marksist açıklama, varolan gerçekliğin dönüştürülerek varacağı noktadan bakılarak, bu dönüştürülmüş gerçekliğin yeni ölçüleri içinde yapılır.
Dönüştürmek ise, bilinçli insan eylemiyle mümkündür; yani, ken diliğinden gelişim içinde ancak bir potansiyel imkân olarak sezilebilen şeyi, olgunun bütününü belirleyen bir nitelik haline getirmeye yönelik devrimci etkinliktir dönüştürme.
İşte bu nedenle, şimdi 1 Mayıs olayına bakarken, olayın ampirik seyrini olayın mutlak çerçevesi haline getirmeyeceğiz, Bütün grupların yaptığı şeye bu gruplar dışında bakarak, kimin ne derece haklı, kimin ne derece haksız olduğunu tesbit etmeye çalışmayacağız.
Bizce önemli olan bütün bu karşılıklı «haklılıklar» dan önce, olayın, sosyalist hareketin tümü açısından anlamıdır.

***Yazının devamı:1 MAYIS'TA NE TÜR BİR PROVOKASYONLA KARŞILAŞTIK?

BİRİKİM (Haziran 1977)

6 Nisan 2026 Pazartesi

Sun'i Denge

Mahir Çayan yaşasaydı, iki hafta önce, 15 Mart günü, 80 yaşını bitirmiş olacaktı. Henüz 26 yaşındayken, 30 Mart 1972 günü, Kızıldere'de katledildi.


Dipnot Yayınevinin kısa süre önce yayımladığı Mahir Çayan Kitabı, anmak ve yeniden düşünmek için dolgun bir kaynak. Kitabın iki bölümü var. İlk bölüm, Çayan'ın Toplu Yazıları'nı bir araya getiriyor. “Mahir Çayan düşüncesi üzerine” başlıklı ikinci bölümde ise, Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, İlkay ve Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş'in değerlendirme yazıları bulunuyor.

İkinci bölüm, adı üstünde, Çayan'ın düşüncesiyle, onun ideolojik mirasıyla meşgul olmak niyetiyle hazırlanmış. Bu düşünce 'kitinin' temel özelliklerinden biri, Mahmut Memduh Uyan'ın vurgusuna göre, “cür'et ve cesaret”tir, sadece eylemde değil akılda-fikirde de yaşa başa bakmadan, “diklemesine” gitmesidir. Bir başka temel özellik, Ender Öndeş'in vurgusuna göre, Mahir Çayan'ın düşünsel gelişime (yani yeniden düşünmeye, yani öğrenmeye, yani değişime) açıklığı...

***

Bir okur olarak kanaatim, kitaptaki yazıların poetik açıdan en güçlüsünün, Merih Cemal Taymaz'ınki olduğu. İçerik bakımından en ilgi çekici bulduğum ise, Işık Ergüden'in yazısı. Çünkü sun'i denge kavramına genişçe dokunuyor. Sun'i denge kavramının, en verimli, en kalıcı Çayan kavramı olduğunu ve hâlâ 'tüketilmemiş' olduğunu düşünüyorum.

Ergüden'in de dikkat çektiği gibi, ufak bir çeviri sakarlığı sayesinde doğmuş bir kavram bu aslında. Regis Debray önsözlü bir Che Guevara kitabında yer alan “kararsız/istikrarsız denge” kavramı, Türkçeye -Ergüden "hatalı" diyor, bence "sakar" diyebileceğimiz bir şekilde-, "sun’i denge" diye çevrilmiş. Çayan bu kavramı Guevara’nınkinden farklı olarak, salt askerî değil siyasî ve Işık Ergüden'in gayet isabetli tarifiyle “sosyo-psikolojik” bir kavrama dönüştürdü. Halkın “hem sistemden umudunu kesmiş hem sisteme bel bağlayan” çelişik veya ikili karakterine ışık tutan bir kavram...

Belki, Ernst Kantorowicz'in kralın iki bedenine nispet ettiği halkın iki bedeni kavramıyla beraber de düşünebiliriz bunu: Siyasal açıdan etkin demokratik bedenli halk ve siyasal açıdan "tamamen pasif," teba ruhlu halk...

Çayan’ın kısa ve özlü (aslında rüşeym halinde kalmış) sun'i denge kavramı, Türkiye’de halk nezdinde “kerim/baba devlet” imgesiyle “ceberrut devlet” imgesi arasında bir gerilim olduğunu varsayar. Devlet, hele kapitalizm koşullarında hiç de “kerim” değildir. Hegemonya kapasitesi, rıza üretim kabiliyeti (Çayan’ın kullanmadığı kavramlarla söylüyoruz) düşüktür. Bu nedenle, ancak küçük harfli devletin sunabildiği “nispî refaha” dayanarak ve her halükârda büyük harfli Devlet’in “karşı konulmazlığına” dair bir “fikr-i sabiti” ayakta tutarak, iktidarını “sun’i bir denge” üzerinde sürdürüyordur. Çayan, bu nedenle, “devlet güçlüdür” kabulünü yıkmaya stratejik anlam yükler. Sun'ilik, bir "kâğıttan kaplan" hafifliğini imâ eder gibidir - fakat kavramın ihtimaliyatı kesinlikle daha karmaşıktır.

Tekrarlayalım; rüşeym halinde bir kavramdır bu; geliştirmeye Çayan'ın ömrü yetmedi, takipçileri zahmet etmedi, akademisyen milleti de -istisnalar hariç- tenezzül buyurmadı.

***

Beri yandan, 1970'lerin ikinci yarısında devrimciler ('78'liler), sun'i dengeyi bilfiil tecrübe ettiler. Mahir Çayan Kitabı'ndaki yazılarda Işık Ergüden'in yanı sıra sun'i denge meselesine özel ilgi gösteren Mahir Sayın, 1974 sonrasında solun “hiçbir sun’i denge görüntüsüne imkan bırakmayacak şekilde yükselişi”nden, ortada kırılacak bir sun’i denge olmadığından söz ediyor. '78'lilerin anı-anlatımlarına kulak verirsek, yine bundan daha karmaşık bir manzara seriliyor aslında önümüze. Görünmemek bir yana, neredeyse elle tutulur hale gelmiş, havada bir sis gibi titreşen bir sun'i denge manzarasıdır bu...[1]

'78'lilerin halkın devrimcilere atfettiği güce veya onların iktidar kapasitesini nasıl değerlendirdiğine dair aktarımları, -o kavramı kullanmasalar bile-, doğrudan doğruya bir sun’i denge muhasebesidir. Bu bakımdan mesela Yücel Çiftçi akil [âkıl] bir anlatıcıdır. Ardahan'da Halk Odası’na müracaat eden köylünün, önünü iliklemiş, kasketini eline almış vaziyette, devlet dairesine gelmiş gibi davranmasını içi burkularak gözlerken, “bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur, diye düşündüğünü” söyler. Temel soru budur. aslında... Sonra, halk arasında revaç bulan “neyleyim bu hatırı ki, içinde bir parça zor olmasın” sözünü yorumlar: “Tercümesi ‘Birinin hatırını saymak için onun biraz da gücü olması gerekiyor.’ Yoksul ve örgütsüz halk, son tahlilde güçlü olandan yana savrulur.”[2]

Halkın güçlüden yana olduğundan, birçok devrimci emindir. Jandarmanın elinden birini alınca, “halkta ‘Bizimkilerde savaşacak güç var,’ duygusu oluşmasını,”[3] bu bakımdan önemsemişlerdir. Bununla beraber, Ayşegül Devecioğlu'nun Kuş Diline Öykünen romanında, misafir oldukları sofralarda gördükleri izzet ikramı “işin, güce tapmaya dönmüş” olmasına yoran devrimci gencin temkinini duyanlar da olsa gerektir: “Şimdi biz güçlüyüz ya. Başka politikacılara olduğu gibi, izzet ikram bu kez bize. Arkadaşlar da bu durumu körüklüyor. Keleşlerle, tamburalılarla yapılan korsanların anlamı ne olabilir, güç gösterisinden başka!”[4] Hapisten çıktıktan sonra köyde “kahraman gibi” karşılanan bir arkadaşına Süleyman Kırteke’nın yaptığı ikaz da, münferit olmasa gerektir: “Seni kahraman gibi karşılayan bu köylüler birkaç gün sonra seni satabilirler bunu biliyorsun değil mi? Aman dikkat, birkaç gün sonra jandarma bunlara baskı yapmaya başlar, bunlar da döner haberin ola.”[5]

12 Eylül’den sonra devrimcilerin gücü kırılınca, polis, asker pervasızlaşınca (“başlarına hiçbir iş gelmiyor, askerî aracın lastiğine bile bir çivi batmıyordu!”), “halkımızın, böyle bir durumda, kime ve nasıl güveneceğini” soran Harun Korkmaz,[6] gücü yitirenin iddiasını ve ondan öte haklılığını da yitirdiğini teslim eder gibidir. Erol Özcan, 12 Eylül’den sonra, “halkımızın yüreklerinde… şefkat budalalığı kadar yarattıkları korkunun ağırlık taşıdığını,” fark ettiğini söyler hayal kırıklığıyla.[7]

"Sıradan" denilen bazı devrimcilerin belleğinde, -hissedilen hava sıcaklığı misali-, hissedilen sun'i dengenin bazı çakımlanmaları, bunlar... 70'lerin devrimcilerinin eda ettiği sun'i denge Praxis'i, kendi başına, bu kavramın bir mizanıdır. Hâlâ ve hep muhasebe edilmeyi bekliyor. Bugün de öyle. İktidarın 'ne kadarı' hegemonya, 'ne kadarı' tahakkümdür? Çıplak gücün ve korkunun hükmü nedir? İktidarın kendi "istikrarına" dair korkusunu nereye koyarız? ve Yücel Çiftçi'nin '78'de Ardahan'da sorduğu soru: “Bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur?"

[1] Aşağıda aktardıklarım, '78'li devrimcilerin prosopografisiyle (kuşak biyografisi) sürdürdüğüm çalışmadandır. Bu çalışmayla ilgili bkz.: "70'ler devrimcileri: Bir hafıza dökümü," Toplum ve Bilim, Sayı 174 (2025), s. 67-91.
[2] A. Yücel Çiftçi: Kurmaysız Dövüşen Devrimciler. Yazılama Yayınları, İstanbul 2025, s. 273-275.
[3] Seyit Kocakuşak: Gökalp, Zekeriya ve Diğerleri. NotaBene Yayınları, İstanbul 2022, s. 115.
[4] Ayşegül Devecioğlu: Kuş Diline Öykünen. Metis Yayıncılık, İstanbul 2004 s. 52.
[5] İrfan Dayıoğlu ve İbrahim Yalçın: Bir Örgüt-Bir Yaşam: Mehmet Koç. Kibele Yayınları, İstanbul 2013, s. 91-92.
[6] Harun Korkmaz: Sesine Kurşun Değen Çocuklar. Su Yayınları, İstanbul, 2018, s. 30.
[7] Erol Özcan: Kod Adı T. Alan Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 11.

Tanıl Bora - BİRİKİM



AI YORUMU: Bu 'sun’i denge'yi günümüz Türkiye’sinde nasıl görebiliriz?


3 Eylül 2023 Pazar

Cemal Süreya

Asıl adı Cemalettin Seber olan, Cemal Süreya 1931 yılında Erzincan'da dünyaya gelmiştir. Edebiyatımızın en usta şairlerinden Cemal Süreya'nın babası 1938’de Erzincan’ dan sürgün edilir. Pülümür köyünden yola çıkarak zorunlu bir göç yaşayan Seber ailesi Bilecik’te yaşamaya başlar. Bilecik’e sürülen ailenin aynı zamanda bir başka şehre gitmeleri de yasaktır.
Cemal Süreya'nın annesi Gülbeyaz Hanım, erken yaşta ölünce o yıllardaki adı ile Cemalettin Seber İstanbul’a gönderilir. 1942 yılına kadar İstanbul'da eğitim gören Cemal Süreya, 1942 Bilecik’e geri getirilir. Bu yıllarda babası bir başka hanımla evlenir ancak Cemal Süreya, bu evlilikten hiç de memnun değildir.
Ortaokul yıllarında ise yıllar sonra ilk eşi olacak olan Seniha Nemli ile sınıf arkadaşı olur. Ortaokuldan sonra Cemal Süreya, Haydar Paşa Lisesi’ne parasız yatılı olarak kaydolur. Lise yıllarında ise üvey annesi bir olay neticesinden evden ayrılır ve Cemal Süreya’nın babası bir süre sonra bir başka evlilik yapar.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Maliye ve İktisat Bölümünde okumaya başlayan Cemal Süreya, bu yıllarda Muzaffer Erdost, Sezai Karakoç, Nihat Kemal Eren ve Hasan Basri ile çok yakın arkadaş olur.


Ortaokuldan sınıf arkadaşı olan Seniha Nemli ile evlenen Cemal Süreya, 1954 yılında okuldan da mezun olur ancak bir süre sonra evlilikleri bozulmaya başlar. 1955 yılında kızı Ayçe doğar ve Cemal Süreya bu günlerde Müfettiş yardımcısı olarak İstanbul’a atanır. Evlilikleri bir süre daha devam eder ancak bir süre sonra tamamen biter.

1967 yılında ise Cemal Süreya, dönemin önemli dergilerinden “Yelken”de çalışan Zuhal Tekkanat ile evlenir. Üç sene sonra ise Memo Emrah adında bir çocukları olur ancak maddi sıkıntılar devam etmektedir. Memuriyete geri dönen Cemal Süreya, Ankara’ya atanır. Zuhal Hanım ise İstanbul’da kalır. Bir süre bu şekilde ayrı yaşarlar ancak Zuhal Hanım da sonra Ankara’ya gelir. Birlikte yaşamaya başlayan ailede zamanla geçimsizlik peyda olur. Cemal Süreya da Zuhal Hanım da birbirlerinin olağan dışı kıskanmaktadır ve neticede boşanırlar.

1975 yılında ise Cemal Süreya üçüncü evliliğini gerçekleştirir. Güngör Demiray ile büyük bir aşka ile evlenen Cemal Süreya’nın bu evliliği ancak ve ancak bir yıl sürer. Daha sonra Cemal Süreya, ikinci eşi olan Zuhal Hanım ile tekrar birleşir fakat bu birleşme de ayrılıkla sona erer.

Son olarak Cemal Süreya, Birsen Sağnak adında bir hanım ile evlenir. Birsen Hanım, dört çocuklu bir annedir. Bir kitap evinin de sahibi olan Birsen Hanım adeta Cemal Süreya’ nın çekilmezliklerini bir alaşağı eder ve ona büyük bir şefkat ile yaklaşır. Bu tarihe kadar Cemal Süreya birçok devlet kademesinde müfettişlik görevini icra eder ve 1982 yılında emekli olur. Ancak bu tarihten itibaren sakin bir yaşam elde edemez. Evliliği çok iyi giderken Cemal Süreya, emeklilik maaşının yetmemesi üzerine bir bankada çalışmaya başlar. Fakat banka iflas edince bir süre yargılanan Cemal Süreya dava neticesinde beraat eder.

Sigara alışkanlığından bu yıllarda kurtulan Cemal Süreya, alkolden bir türlü uzaklaşamaz. Yine bu günlerde oğlu Memo nedeniyle büyük sorunlar yaşar. 9 Ocak 1990 yılında usta şair ve yazar Cemal Süreya, hayata veda eder. Onun yaşamının özellikle son dönemleri büyük bir huzursuzluk içinde geçer.

Yazın Yaşamı

Cemal Süreya, edebiyat henüz ortaokul yıllarında merak salar. Bu yıllarda Fransızca da öğrenmeye başlayan Süreya, bu yıllarda sınıf arkadaşı olan Seniha Hanım’ a şiirler yazar. Lise yıllarında ise Cemal Süreya, iyice edebiyata yönelir. Edebi araştırmalar yapan Cemal Süreya bu yıllarda I. Yeni şiiri ile ilgilenmektedir. Bu yıllarda Ahmet Muhip Dıranas ve Özdemir Asaf gibi isimleri fazlaca okur. Üniversite yıllarında ise Cemal Süreya çeşitli takma isimler ile muhtelif dergi ve gazetelerde yazılar yazar. Cemal Süreya ilk şiirini ise 1953 yılında Mülkiye dergisinde yayımlar. Ancak Cemal Süreya “Şarkısı Beyaz” isimli bu şiiri sonradan kitaplarına almak istemez.

Bu yıllarda dergilerde karikatürleri de yayımlanan Cemal Süreya, kendisini tam olarak “Gül” şiiri ile edebiyat dünyasına duyurur. 1955 yılında ise “Üvercinka”, “Dalga”, “Güzelleme”, “Üçgenler”, “Cigarayı Attım Denize”, “Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm” gibi önemli eserleri dergilerde yayımlanır.

1957 yılında ise Cemal Süreya, babası Hüseyin Bey’i kaybeder. Kendisine büyük bir etki yapan bu durumu şair “Sizin Hiç Babanız Öldü mü” adlı şiiri ile kaleme alır. Bu tarihten bir yıl sonra usta şair, ilk şiir kitabı olan “Üvercinka”yı yayımlar. Kitap büyük bir ses getirir ve 1959 yılında Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazanır. “Papirüs” adında bir dergide çıkaran Cemal Süreya’nın eşi Zuhal Hanım, bir süre büyük bir kalp rahatsızlığı geçirir. Bu sırada Cemal Süreya onun yanında ayrılmaz ve her gün olan mektuplar yazar. Zaman sonra şair bu mektupları “Onüç Günün Mektupları” ismiyle kitap haline getirir.

Cemal Süreya, bir süre Politika gazetesinde köşe yazarlığı yapar ve bu yıllarda “Şapkam Dolu Çiçeklerle” adlı deneme kitabını yayımlar. Şiirinin yanı sıra Cemal Süreya, nesriyle de edebiyatımızın en önemli yazarlı arasında anılmaktadır. 1977 yılında “Emeğin ve Emekçinin Tarihi” yayımlayan Cemal Süreya, birçok yapıtı ile nesir başarısını kanıtlamıştır. Bir süre “Aydınlık” gazetesinde de yazılar yazan Cemal Süreya, 1984 yılında Sevda Sözlerini yayımlar.

Edebiyatımızın temel taşlarından biri olan Cemal Süreya'nın kuşkusuz sanat yaşamını boyunca en çok dikkat çeken yönü çocuk edebiyatı ile bağıdır. “Çocukça” adında bir dergide “Aritmetik Kuşlar Pekiyi” diye adlandırdığı köşesinde çocuklar için müthiş bir duyarlılık ile yazılar kaleme alır.

İkinci Yeni hareketinde bir süre yer alan Cemal Süreya’nın şiiri tam olarak 2. Yeni ile bağdaşmamaktadır. Esasen Cemal Süreya’nın konuşma dilini şiirde kullanması daha çok bir süre ilgilendiği Garip akımına benzemektedir. Bu yönüyle de şair 2. Yeni çizgisinden ayrılmaktadır. Bunu yanı sıra Cemal Süreya kalemin özgür olması fikri ile 2. Yeniciler’ in şiir konusundaki sert kurallarını da bir türlü benimseyememiştir.

Cemal Süreya, daha çok kendi akımını kendisi yaratarak kendine özgü bir şairlik örneği göstermiştir. Şiirlerinin yanı sıra denemeler, tenkit yazıları, şiir ve düz yazı tercümeleri, çocuk kitabı, günce ve derlemesi bulunmaktadır.



Şiir
Üvercinka (1958) Göçebe (1965) Beni Öp Sonra Doğur Beni (1973) Güz Bitigi (1988) Sıcak Nal (1988) Sevda Sözleri (1984, 1990, 1995) Korkarak Vinç Uzaktan Seviyorum Seni

Deneme-Eleştiri
Şapkam Dolu Çiçekle (1976) Günübirlik (1982) 99 Yüz (1992) Uzat Saçlarını Frigya (1992) Folklor Şiire Düşman (1992) Aydınlık Yazıları/ Paçal (1992) Oluşum’da Cemal Süreya (1992)
Papirüs’ten Başyazılar (1992)
Toplu Yazılar I (2000, Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar)
Toplu Yazılar II (2005, Günübirlikler)
Günler (993 günden oluşan günlük)

Günce
999 Gün(Günler) / Üstü Kalsın (1981)

Mektup
Onüç Günün Mektupları (1990)

Çocuk Kitabı
Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (1993)

Söyleşi
Güvercin Curnatası (1997)

Derleme
Mülkiyeli Şairler (1966) Yüz Aşk Şiiri (1967)



--

Antoloji.com

14 Haziran 2023 Çarşamba

Hegel'de Kalmak

Eşimin akademik felsefe kariyeri evliliğimizi mahvediyor.
Eşim (35) ve ben (33), ikimiz de akademisyeniz. 6 yıldır birlikteyiz ve 3 yıldır da evliyiz. O, felsefede akademisyen, ben ise bir fizikçiyim. Son zamanlarda bir rahatsızlığını dile getirdi, onun çalışmalarıyla yeterince ilgilenmediğimden şikayet ediyordu. Ben de biraz klasik felsefe okumuş biriyim ama eşimin çalışmalarının daha çok “kıta(*)” geleneğinden olduğunu biliyorum. Maalesef bana gösterdiği her şey, bana tamamen deli saçması gibi geliyor.

Sorun şu: Çalışmalarında, açıkça, tamamen hatalı bir fizikten bahsediyor. Hem de utanç verici şekilde hatalı! Kabul ediyorum, çok kötü bir insanım, eşimin tezini daha önce hiç okumadım. Okumayı denedim ama kütle sahibi olmak ile “uzam” sahibi olmak arasında zorunlu bir ilişkiden bahsedip duruyor. Ayrıca temel partiküllerin “şekilleri” hakkında konuşuyor. Bu açıkça anlamsız/hatalı: Elektronların bir kütlesi vardır ve nokta parçacıklarıdır (uzayda pek de yer kapmazlar). Tezinde ve bazı makalelerinde yazdıklarına bakarsak eşim kendini “bilimsel” ve “materyalist” olarak tanımlıyor. Ancak bu kelimelerin ne anlama geldiği hakkındaki fikirleri, sanki atomların küçük bilardo topları gibi uzayda süzüldüğünü söyleyen on dokuzuncu yüzyılın demode iddialarına saplanmış gibi. Kibarca ona yardımcı olmayı denedim ve çağdaş fizikle nasıl etkileşime girebileceğini anlatmaya çalıştım (bu konu üzerinde hiçbir kitap okumamış ve kendi tabiriyle “matematiği kötü”dür). Ama bana çok kızdı ve Hegel’in sisteminin varsayımsal ve tüm olası mantıksal düşüncenin temeli olduğunu, bu nedenle de diğer metinleri okumanın gereksiz olduğunu açıklamaya başladı (bunun ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yok). “Spekülatif varsayımlar” gibi terimleri ortaya atıp duracaktı ama ben, bunların ne anlama geldiğini sordum ve örnekler vermesini istedim. O da – hiçbir anlam veremediğim – daha anlaşılmaz bir jargonla örnekler vermeye başladı. Her şeyden önce sürekli Almanca sözcükler ve terimler kullanıp duruyordu. Üstelik telaffuzu da (ve kullanım şekli de) hatalı ya da anlamsızdı (benim anadilim Almanca). Dili anladığını iddia ediyor (anlamıyor) ve bana Hegel’in yalnızca “orijinal Almancada” anlaşılabileceğini söylüyordu. Ancak belli ki bu dilde okuyamıyor. Ben Hegel’in metinlerini okumayı denediğimde ise daha da anlaşılmaz geldi.

Tüm bunların ötesinde, Hegel’e saplantısı korkunç bir seviyeye ulaştı. Bir noktada bana direkt şunu söyledi: Tüm diğer çalışmalar ya Hegel ile uyumlu ve doğrudur ya da Hegel’le ayrı düşer ve yanlıştır. Hegel’in çerçevelenmiş bir fotoğrafını yatak odamızda baş ucuna koydu. Aslında telefonunun arka plan görselinde benim fotoğrafım vardı. Onu da Hegel’in fotoğrafıyla değiştirmiş. Kocamın ilgisini çekmek için 200 yaşında bir filozofla yarıştığımı hissediyorum.

Yakın zamanda büyük bir kavga ettik çünkü “karşıtların birliği” kavramına bir örnek oluşturmaya çalışırken (artık ne demekse) sağ ve sol ellerin karşıt ancak özdeş olduğunu savunuyordu. Bunun basitçe yanlış olduğunu, sağ ve sol elin herhangi bir anlamda “özdeş” olmadığını söyledim (kiralite ya da ayna örtüşmezliği, geometride/grup teorisinde temel bir konsepttir: sol ve sağ el üst üste gelemez). Ellerini birleştirip bana ellerinin “özdeş” olduğunu ispatladığını sandı ama sürekli yanıldı (çünkü özdeş değiller) ve sinirlenmeye başladı, evin içinde fırtınalar estirdi. O zamandan beri eşimi görmüyorum (yaklaşık bir gün önce kavga ettik) ve mesajlarıma da yanıt vermiyor.

Ne yapmalıyım dostlar? Oluruna mı bırakayım? Kendi alanımdaki yetkinliğimin bu derece görmezden gelinmesi, ciddiye alınmamak, beni oldukça hüsrana uğrattı. Çalışmalarıyla ilgilenmemi istemişti, ben de öyle yaptım. Ancak bana kibarca bir tepki vermedi. Bana sürekli Hegel’in ampirik bilimi gereksiz kıldığı oldu. Çalışmalarımın yalnızca zaman kaybı olduğunu ima edip bunların yerine Alman idealizmi çalışmam gerektiğini söyledi. “Fichte” ve “Schellin” gibi kişileri okumalıymışım (herhalde Almanya’da çok popüler yazarlar ama ben daha önce adlarını bile duymadım). Onun benim alanıma saldırmasında sorun yok da ben ona hafifçe bir eleştiride bulununca neden kıyametler kopuyor?

Kısaca: Kocamın akademik çalışması yüz kızartıcı biçimde yanlış ve hiçbir eleştiriyi kabul etmiyor.
(*)Kıta felsefesi, Avrupa'daki 19. ve 20. yüzyıl felsefe geleneklerini tanımlamakta kullanılan terim. 20. yüzyılın ikinci yarısında anadili İngilizce olan filozoflar tarafından, analitik felsefenin dışında kalan görüş ve düşünceler için kullanılmaya başlanmıştır.

©® Düşünbil (2021)

Çeviren: Cemre Yılmaz
Kaynak: reddit.com

Graz, Österreich tarafından ÖÖ 1:15 · 14 Haz 2023

28 Mayıs 2023 Pazar

27 Mayıs Darbesi


Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan 1946 yılına kadar ideolojik ve örgütsel olarak liberal demokratik geleneğe daha yakın tek parti rejimiyle yönetilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisinin otoriter bir anlayışla yönettiği ülkede Atatürk inkılaplarının başarıya ulaşması tek parti sisteminin uzun süreli meşruluğunu zayıflatmış ve herhangi bir siyasal şiddet olmadan anayasal düzen içerisinde çok partili demokratik sisteme geçiş sürecini başlatmıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası politikada ortaya çıkan galip devletlerin yeni dünya düzeni oluşturma çabaları, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ilkeleri ve onaylanması, Sovyet yayılmacılığının Türkiye’yi de tehdit etmesi gibi gelişmeler, kuruluşundan itibaren çağdaş uygarlık değerlerini benimsemiş demokratik, uygar batılı devletler arasında yer almaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün “…millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum.” şeklindeki veciz sözüne uygun olarak çok partili demokratik yaşama geçme sürecini hızlandırması gerektiğini ortaya koymuştur.

Nuri Demirağ tarafından 18 Eylül 1945 tarihinde kurulan Millî Kalkınma Partisi ile Dörtlü Takrir sürecinin ardından 7 Ocak 1946’da Celal Bayar’ın liderliğinde kurulmuş olan Demokrat Parti, ikinci çok partili sisteme geçiş çabalarının ilk partileri idi. Tek dereceli seçim usulüyle ve gerçek anlamda bir yarışma ile ilk kez 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan seçimlerde DP 61, CHP 397 ve bağımsızlar 7 milletvekili çıkarmıştı.

Demokratikleşmede önemli bir basamak oluşturan bu seçimlerin ardından Türk parlamento ve demokrasi tarihinde yeni bir süreç başlamış, devletin rolü, özel girişimcilik, köylülerin siyasete katılmasına ilişkin tutum, bürokrasi ve yerel öncelik gibi konularda aralarında ideolojik farklılıklar bulunan CHP ve DP, çok partili dönemin en güçlü iki siyasi partisi olarak iktidar için mücadele etmişlerdir. Bu süreçte CHP, vesayetçi ağırlıklı bir gelişim kavramını benimseyip küçük, Batılılaşmış, eğitimli ve elit kesim üzerinde yoğunlaşırken DP, köylü kitlelerin desteğini sağlamaya ve yerel beklentilerin karşılanmasına öncelik vermiştir.

1946 seçimlerindeki hile iddialarının sonraki seçimlerde tekrarlanmaması amacıyla 1950 Şubat'ında daha demokratik, gizli oy, açık sayım ve tasnif esasına dayalı bir seçim yasası hazırlanmış ve 14 Mayıs 1950 milletvekili genel seçimleri bu yeni yasaya göre yapılmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarının ortaya çıkardığı enflasyon, darlık, karaborsa gibi olumsuzluklar, tek parti dönemindeki devletçilik uygulamasının birleştiricilik ve bütünleyicilikten uzaklaşması, köylülerin mağduriyeti, enflasyon nedeniyle yaşam standartları oldukça gerileyen sabit gelirlilerin hoşnutsuzluğu, Cumhuriyet'in reformlarından ve laiklik uygulamalarından tedirgin olan gelenekçi çevrelerin huzursuzluğunun yarattığı tepkiler, bu seçiminin sonuçlarına yansımış, DP %53,3 oy oranıyla parlamentoda %83,57’lik (408 milletvekili), CHP %39,78’lik oy oranıyla %14,4’lük (69 milletvekili) temsil gücüne erişmiştir.

Çoğunluk sisteminin ortaya çıkarmış olduğu bu dengesiz dağılım 1954 ve 1957 seçimlerinin sonuçlarına da yansımış, 1954 seçimlerinde DP %56,6 oy oranına karşılık parlamentoda %93 (503 milletvekili), 1957 seçimlerinde %47,7 oy oranıyla %69,5'lik temsil gücüne (424 milletvekili); CHP ise 1954 seçimlerinde %34,8 oy oranıyla %5,7 (31 milletvekili), 1957 seçimlerinde %40,8 oy oranıyla %292'lik temsil gücüne (178 milletvekili) erişebilmiştir.

Türk siyasi hayatında 1946 yılından itibaren tek dereceli seçim usulüne ve çok partili döneme geçilmiş olmasına rağmen 1924 Anayasası'nda seçilmiş çoğunluğun (parlamento) gücünü kontrol edecek etkili bir kontrol ve dengeleme sisteminin olmayışı anayasanın otoriter bir hükûmet aracı olarak kullanılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. 1924 Anayasası'nda, egemenliğin tek kullanıcısı olarak kabul edilen TBMM’deki çoğunluğa siyasal yaşam, demokratik ve eşitlikçi bir işleyiş anlamında sınırlama getirilmemiş, yargı bağımsızlığı ve denetimi konusu zayıf kalmış, temel hak ve özgürlükler açık anayasal güvencelere kavuşturulmamıştır. Anayasa çoğulcu, özgürlükçü ve katılımcı demokrasi yerine çoğunlukçu bir demokrasiyi öngördüğü için tek parti dönemi ile başlayan iktidarların parlamentoyu ve seçimleri etkili bir şekilde kontrol etme geleneği belirgin bir şekilde bu dönemde de devam etmiştir. Temsilde adalet anlayışı yerine, yönetimde istikrarı sağlamaya yönelik olan sistemin Cumhuriyet'in ilk yıllarında parlamentonun etkin ve hızlı çalışarak ülkenin çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemesine katkıda bulunması düşünülmüştü. Ancak temel hakların etkili yasal garantisinin ve yasama tarafından çıkarılan kanunların anayasallığının yargı denetiminin olmaması sebebiyle DP iktidarının ilk döneminde muhalefet haklarını önemli ölçüde kısıtlayıcı yasalar çıkarılmıştır.

1953 yılından itibaren üniversite öğretim üyelerinin siyasi kuruluşlarda görev almalarının, siyasi yayın ve beyanda bulunmalarının yasaklanması CHP’nin mal varlığına el konularak hazineye devredilmesi, Millet Partisinin kapatılması, CHP ve Cumhuriyetçi Millet Partisine 1954 seçimlerinde çoğunluk sağlayan bazı il ve ilçelerin statüsünün değiştirilmesi (1950 seçimlerinde CHP’nin daha çok oy aldığı Abana ilçesinin ilçe merkezi olmaktan çıkarılması, 1954 seçimlerinde CHP’ye çoğunluk sağlayan Malatya’dan Adıyaman ilçesinin ayrılarak il yapılması, Cumhuriyetçi Millet Partisine çoğunluk sağlayan Kırşehir’in ilçe statüsüne indirilmesi) partilerin faaliyetlerine sınırlama getirilmesi, radyonun partizanlaştırılması, parlamentonun denetim görevinin zorlaştırılması, dokunulmazlıkların kaldırılmasının kolaylaştırılması, basına ve basın mensuplarına yönelik ağır yaptırımları içeren yasal düzenlemeler, sendikaların ve gazetelerin kapatılması, memur tasfiye yasasının çıkarılması gibi anti demokratik düzenleme ve uygulamaların başlaması, iktidar-muhalefet ilişkilerini gittikçe sertleştirdiği gibi, muhalefetin ve parlamentoda temsil edilmeyen kesimlerin iktidar karşısında sert politika ve tavır izlemesine sebep olmuş, anayasa değişikliği isteklerini gündeme getirmiştir. Böylece tek partili dönemin otoriter ve vesayet partisi anlayışının yerine çoğunluk egemenliğini, parti içi katı disiplini, parti içi demokrasi yerine lider egemenliğini esas alan, meclisin hükûmet üzerindeki denetimini kaldıran, meclisi ve ülkeyi tek elden hükmetmeyi sağlayan, siyasal çoğunluğun muhalefeti ezmesinin yollarını açan, fiilî bir yürütme üstünlüğü veya parti oligarşisi yaratan anlayış ve uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Kuvvetler birliği ve millî egemenlik anlayışını esas alan anayasa ve çoğunluk sisteminin iktidara alternatif olabilecek, güçlü ve etkili bir şekilde denetim görevi yapabilecek muhalefetin oluşmasına imkân sağlamaması, az gelişmiş demokrasilerde parlamentoya temsilci gönderememiş kesimlerin hürriyet ve eşit muamele haklarının göz ardı edilmesine yol açmış, iradeleri parlamentoya yansımayan kesimlerin haklarının korunma ve savunmasının da zayıf muhalefete düştüğünü göstermiştir. Güçlü iktidarla zayıf muhalefetin parlamento içi ve dışı ilişkilerinde ortaya çıkardığı sertlik, muhalefeti yok sayma veya muhalefete karşı devlet gücüyle hareket etme gibi demokrasi dışı tutum ve yaklaşımlar 1954 seçimlerinden sonra artmıştır.

DP’nin üçüncü iktidarı döneminde vatanın çıkarlarının korunmasının DP’nin iktidarıyla devam edebileceğine inananların bir çatı altında toplanması gerekçesiyle Vatan Cephesi’nin kurulması, parlamentonun denetim görevini zorlaştıran ve dokunulmazlıkların kaldırılmasını kolaylaştıran iç tüzüğün kabul edilmesi, DP iktidarı baskısına karşı millî muhalefet cephesi kurularak güç birliği oluşturulması parlamento çalışmalarını istikrarsızlaştırmış, iktidar-muhalefet kavgasını daha da şiddetlendirmiştir. Muhalefetin güç birliği ve iktidarın vatan cephesi toplumdaki gerginlik ve kutuplaşmayı da artırmış, karşılıklı siyasi söylem ve suçlamalar her geçen gün sertleşmiştir. Gerginlik sürecinde Menderes, CHP’yi meclis içi ve dışı manevralarla demokratik idareyi felce uğratmak ve çoğunluğun üzerinde azınlığın tahakkümünü tesis etmek, orduyu hükûmete karşı kışkırtarak ihtilal tahrikçiliği yapmak, ülkeyi ihtilale ve kardeş kavgasına sürüklemek, taraftarlarını silahlandırmak, hükûmetin meşruiyetini tartışmak, halkı yasa dışı yollarla hükûmete ve devlete karşı kışkırtmak, hücre örgütüyle çalışan gizli kollar kurmaya çalışmak ve orduyu siyasete karıştırmakla suçlamıştır. CHP de DP iktidarını antidemokratik yasalar çıkararak demokrasi rejiminden uzaklaşmak, dini siyasete alet etmek, anayasaya sadakat göstermemek, antilaik uygulamalarla Cumhuriyet rejimini tehlikeye düşürmekle suçlamıştır.

Tek parti döneminin ana eksenlerinden birini oluşturan kamu bürokrasisinin DP ile çatışması ve çok partili dönemde de CHP’ye olan bağlılığını sürdürmesi, DP’nin dinî faaliyetlere karşı gösterdiği geniş hoşgörünün bu bürokrasi tarafından laiklik ilkesine ihanet olarak görülmesi, asker ve sivil tüm bürokrasi gruplarının DP döneminde politik etki ve sosyal statü kaybına maruz kalması, DP’nin dış borçlanmaya ve enflasyona dayalı finansman kanalıyla ithal ikameci sanayi ve tarım politikalarının ücretliler üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin tepkiye dönüşmesi de demokratik rejimin çöküşünde etkili olmuştur.

Çok partili yaşama geçilmesinden sonra ordu içinde oluşan bazı gizli örgütlenmeler de DP politikalarından duyulan hoşnutsuzluk karşısında güçlenerek dayanışmaya dönüşmüştür. 1908’de Meşrutiyet’e geçişe önderlik eden ordu, Millî Mücadele’de başarı kazanılmasında, Cumhuriyet’in kurulmasında ve Atatürk devrimlerinin hayata geçirilmesinde etkili bir rol oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar üstlendiği rolün gereklerini yerine getirmede tereddüt göstermeyen orduda, savaş öncesinde rejim hakkında bazı görüş ayrılıkları baş göstermiştir. Atatürk’ün ölümünün ardından İsmet İnönü’nün ordunun da desteğini alarak cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaklaşan dünya savaşı tehlikesi ordunun rejim sorunu hakkında düşünmesine biraz ara vermiş, ancak savaş yıllarında ordu karargâhlarında cunta toplantıları yapılmaya başlanmış ve askerî birliklerde gizli faaliyetler ivme kazanmıştır

Tek parti döneminde, Atatürk dönemindeki yapılanmadan sapmaya bir tepki olarak CHP’nin tarafsız bir idare kuramayacağı fikrinden hareketle ordudaki kurmay subaylar arasında bir müdahale fikri belirmeye başlamış, ancak DP’nin seçimleri kazanmasıyla bu endişeler dağılmıştır. Daha sonra 1955 yılında genç kurmay subaylardan oluşan ilk gizli teşkilat kurulmuş, düzenli toplantılarla yapılan teşkilatlanma hareketi başlangıçta orduda yapılacak ıslahatları ve zaman zaman da siyasi gelişmeleri ele almıştır. 1956’da teşkilata DP’nin Atatürk devrimlerinden verdiği tavizlere bir tepki olarak Atatürkçüler Cemiyeti adı verilmiş, örgütlenme İttihat ve Terakki Cemiyetine benzer şekilde hücre sistemi ile yapılmıştır. Bu sırada İstanbul’da teşkilatlanan bu gruptan başka Ankara’da iki ayrı yerde birbirinden habersiz teşkilatlanan gruplar bulunmaktadır. Bir süre sonra bu iki grup birleşerek bazı hedefler saptamış, buna göre teşkilat üye sayısının yirmi beşi aşmayacağı, güvenlik konusuna dikkat edilmesi, askerî merkezlerin bulunduğu büyük şehirler ve tayinlerin yapıldığı Erkân Dairesinin öncelikle kontrol altına alınması gerektiği vs. üzerinde durulmuştur. 1957 yılında Yıldız Harp Akademisinden mezun olan subaylar tayin oldukları yerlerde teşkilatlarına yeni isimleri eklemişlerdir. 1957 yılı sonlarına doğru ülkedeki siyasi havanın müdahaleyi gerektirdiği düşünülerek “ihtilal” fikri doğmuştur. Bir süre sonra “9 Subay Olayı” olarak adlandırılan olayın yaşanması üzerine iki yıldır faaliyette bulunan teşkilat dağılmıştır. Samet Kuşçu adlı bir kurmay binbaşının 20 Aralık 1957’de askerî müdahale planlayan gizli teşkilat mensuplarını ihbar etmesiyle dokuz subay tutuklanmış, soruşturma sonucu yeterli delil bulunamaması sebebiyle altı ay süren mahkeme sonucunda subaylar beraat etmiş, sadece Binbaşı Kuşçu “orduyu isyana teşvik etmek” suçundan iki yıl hapse mahkûm olmuştur.

Dağılan teşkilat 1959 yılı başlarında yeniden toparlanmış ve Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’e liderlik teklif edilmiş, Gürsel’in teklifi kabul etmesiyle çeşitli yerlere dağıtılmış hâlde bulunan subayların planlı bir şekilde merkezlere tayinleri yapılmaya başlanmıştır. 1959 yılı sonlarında gizli teşkilat oldukça genişlemiş, önemli bir gelişme olarak Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığına Albay Osman Köksal, Erkân Şubesi Müdürlüğüne Yarbay Suphi Karaman getirilerek ordu içindeki iki kritik noktaya hâkim olunmuştur. Bazı ileri gelenlerinin başka noktalara sevkiyle en kıdemli Albay sıfatıyla Alparslan Türkeş’in başkanlık ettiği toplantılarda idarenin nasıl olması gerektiği tartışılmıştır. Ankara’daki bu teşkilatlanma sürerken İstanbul’da Yarbay Orhan Kabibay ve Binbaşı Orhan Erkanlı tarafından teşkilatın İstanbul kanadı oluşturulmuştur. Bir yandan askerî müdahaleyi planlayan teşkilat genişlerken diğer yandan ülkedeki siyasi gerginlik artmış, Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiştir.

Hükûmetin sıkıyönetimle birlikte orduya yüklediği sorumluluk, darbeci subayların harekete geçmesine sebep olmuştur. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’e daha önce istediği yıllık izin verilmiş, sonrasında yaş haddinden emekliye ayrılması gerekmiştir. Başsız kalma endişesi yaşayan darbeci subayları yatıştıran Gürsel, orduya ve hükûmete son mesajlarını vererek görevinden ayrılmıştır. Bunun üzerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Başkanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu liderliğe getirilerek 18 Mayıs’ta darbe gününün belirlenmesi için bir toplantı yapılmıştır. Askerî müdahalenin 26 Mayıs’a kadar yapılması kararlaştırılmış ve burada askerî hareket planının temel noktaları tespit edilmiştir. Başbakan Adnan Menderes’in 26 Mayıs’ta Atina’ya yapacağı geziyi iptal ederek Eskişehir’e gitmesi üzerine darbe bir gün sonrasına 27 Mayıs’a ertelenmiştir. 1960 yılının Mayıs ayına doğru ülkede hızla yayılan kargaşa, terör, sokak gösterileri ve güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırılar, hükûmetin asayişle ilgili daha güçlü önlemler almasını gerektirmiştir. 28-29 Nisan'da meydana gelen öğrenci olaylarına müdahale için gönderilen subay ve askerlerin öğrencilere katılmasının yanı sıra, Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs'taki protestoları da üniversite ve bazı ordu mensuplarının hükûmeti meşru görmemeye başladığını ortaya koyduğu gibi, askerî darbeyi planlayan gizli teşkilatın müdahalenin gün ve şeklinin kesinleştirilmesinde sona yaklaştığını göstermişti.

CHP’nin ülke genelinde gayrimeşru faaliyetlerinin bulunup bulunmadığını araştırmak için TBMM İç Tüzüğü'nün 177. maddesi gereğince 18 Nisan 1960 tarihinde kurulan Tahkikat Komisyonu’nun gayrimeşru faaliyetlerin var olduğu ön kabulüyle niteliğini ve içeriğini araştırmayı amaçlaması, komisyonun işlev ve amacının geniş tutulması, Meclis içindeki ve dışındaki gerginlik ile çatışmayı artırmış, böylece ihtilale giden süreç başlamıştır.

Ülkenin içinde bulunduğu durumdan kaygı duyan Türk Silahlı Kuvvetleri 3 Mayıs 1960 tarihinde Millî Savunma Bakanı'na hükûmette değişiklik yapılmasını, İstanbul ve Ankara valileriyle emniyet müdürlerinin değiştirilmesini, Tahkikat Komisyonları kuran kanun da dâhil olmak üzere antidemokratik tüm kanunların yürürlükten kaldırılmasını, vatandaşların hürriyet ve eşit muamele hakkına riayet edilmesini, tutuklu gazetecilerin çıkarılacak bir af yasasıyla salıverilmesini içeren bir muhtıra vermiştir.

1960 yılının Mayıs ayının ikinci haftasından itibaren yurt içi gezilere ağırlık veren Başbakan Adnan Menderes, ziyaret ettiği il ve ilçelerde halka hitaben yaptığı konuşmalarda CHP’yi ve onun gençlik örgütünü isyan, fitne, fesat ve anarşik olayların tahrikçisi ve sorumlusu olarak gördüğünü, CHP’nin seçimsiz ve kural dışı yöntemlerle iktidara gelmeye çalıştığını, millet iradesiyle iktidara gelenlerin seçim dışı yöntemlerle iktidardan uzaklaştırılamayacağını ifade etmiştir.

27 Mayıs 1960 gecesi gerçekleştirilen askerî darbenin hemen ardından radyodan yayımlanan bildiriyle demokrasinin içine düştüğü buhran ve üzüntü verici son hadiseler sebebiyle kardeş kavgasına meydan vermemek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin memleketin idaresini ele aldığı duyurulmuştur.

Bildirinin devamında, partiler üstü tarafsız bir yönetimin nezareti altında, adil ve serbest seçimlerin yapılarak idarenin seçimi kazananlara devir ve teslim edileceği, hangi partiden olursa olsun her vatandaşın kanunlar ve hukuk ilkeleri esaslarına göre muamele göreceği, Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine riayet edileceği, bütün ittifaklara ve taahhütlere, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı kalınacağı belirtilmiştir.

Darbe sabahı Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleri, DP Milletvekilleri gözaltına alınarak Harp Okulu binasına götürülmüş, siyasal partilerin faaliyetlerine son verildiği duyurulmuş, Başbakan Adnan Menderes de Kütahya’da gözetim altına alınmıştır. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, üst rütbeli bazı asker ve bürokratlar, emniyet görevlileri de tutuklanmış ve yargılanmak üzere Yassıada’ya götürülmüşlerdir.

Darbenin ardından 12 Haziran 1960 tarihinde kabul edilen 27 maddelik “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanununun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında 1 nolu geçici kanun” ile Millî Birlik Komitesi ve Yüksek Adalet Divanı oluşturulmuştur. Darbenin gerekçesinin de açıklandığı Kanun'un giriş kısmında iktidar partisi yöneticileri tarafından anayasanın çiğnendiği, Türk milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve dokunulmazlıklarının ortadan kaldırıldığı, muhalefet denetiminin işlemez hâle getirilip tek parti diktatoryası kurularak TBMM’nin fiilen bir parti grubu durumuna düşürüldüğü ve meşruluğunu kaybettiği belirtildikten sonra, silahlı kuvvetlerin,Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 34'üncü maddesi uyarınca Türk yurdunu ve Türk Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumak, hukuk devletini yeniden kurmak amacıyla Türk milleti adına harekete geçerek milleti temsil vasfını kaybetmiş Meclis'i dağıtıp iktidarı geçici olarak Millî Birlik Komitesine emanet ettiği ifade edilmiştir.

Kanun'a göre Millî Birlik Komitesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na göre sahip olduğu bütün hak ve yetkilere sahip bulunacak, Yüksek Adalet Divanı da sakıt cumhurbaşkanını, başvekili, vekilleri, eski iktidar mensuplarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamakla yetkili olacaktır.

Millî Birlik Komitesinin başkanlığına Orgeneral Cemal Gürsel getirilmiş, Gürsel aynı zamanda Başbakan, Millî Savunma Bakanı ve Başkomutanlık görevlerini de üstlenmiştir. MBK'de 6 Ekim 1960 tarihinde yargılamaları yapacak olan Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı'na Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol’u, Yüksek Adalet Divanı Başsavcılığı'na da Yüksek Soruşturma Kurulu Üyesi Altay Ömer Egesel’i getirmiştir.

Yassıada’da 14 Ekim 1960’ta başlayıp 15 Eylül 1961’de sona eren yargılamalarda tutuklu sanıklar, anayasayı ihlal, vatana ihanet, Meclis İç Tüzüğü'nün değiştirilmesi, Kırşehir’in ilçe yapılması, CHP’nin mallarına el konulması, haksız kredi tahsisi vs. gibi suçlardan hüküm giymişlerdir. Duruşmalarda 592 sanıktan 288’i için idam istenmiş; ancak 15 sanığa idam, 31’ine müebbet, 418 sanığa çeşitli cezalar verilmiştir. Haklarındaki idam kararları oy birliği ile alınan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın cezaları 16 Eylül’de, Başbakan Adnan Menderes’inki de 17 Eylül’de infaz edilmiş; Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ınki ise yaş haddi sebebiyle müebbet hapse çevrilmiştir.

Millî Birlik Komitesi ile Temsilciler Meclisinden oluşan anayasa hazırlamakla görevli Kurucu Meclisin hazırlamış olduğu anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde yapılan halk oylamasıyla %61,7 oy oranıyla kabul edilip yürürlüğe girmiştir.

Bu anayasa ile Meclis en yüksek karar mercii olmaktan çıkarılmış, egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağı ilkesi dâhilinde seçilmiş organların gücünü sınırlandırmak amacıyla Anayasa Mahkemesi, ikinci meclis (senato) gibi kontrol ve dengeleme sistemleri getirilmiş; idari mahkemeler güçlendirilmiş; oluşturulan Millî Güvenlik Kurulu ile askerî bürokrasinin sistem içindeki etkinliği anayasal bir kural hâline getirilmiş; üniversiteler, radyo ve televizyon kurumu yönetsel özerklik kapsamına alınmış; yasama ve yargı hem görev hem yetki olarak kabul edilirken yürütme sadece görev olarak tanımlanmış; tam yargı bağımsızlığı sağlanmış; temel hak ve özgürlükler genişletilmiştir.

Ancak bu düzenlemeler demokrasi ve uzlaşma kültürünün gelişmemesi, toplumun demokrasiyi bir yaşam tarzı olarak içselleştiren bireylerden oluşmaması, siyasal sistemin işleyişine özgür iradesiyle ve kararlılıkla katkı sağlayacak nitelikli eğitimle yetişmiş, örgütlü, bilinçli ve entelektüel seçmen kitlesinden yoksun olunması, siyasal partilerin antidemokratik ve oligarşik usullerle yönetilmeye devam edilmesi gibi sebeplerle gerçek ve ileri demokrasiye ulaşılması, ilerleyen yıllarda yeni askeri ve sivil darbelerin yaşanmaması için yeterli olmamıştır.

Atatürk Ansiklopedisi
Yazarlar: Mehmet Temel, Yasemin Doğaner

25 Mayıs 2023 Perşembe

Karizmatik Liderlik ve Başkanlık Sistemleri

Siyaset Teorisi ve Felsefesinde Monokratik Yönetimler, Karizmatik Liderlik ve Başkanlık Sistemleri

Başkanlık sistemini, tüm tür ve türevleriyle, birçok bakımdan makbul (demokratik) bir yönetim biçimi saymayanlardanım. Tek-tük istisnası olduğu zorlanılarak savlanılabilecek sanılsa da, bunun kuralı bozmayacağını, başkanlık sistemlerinin ait ya da akraba oldukları daha geniş kategoriler nedeniyle, demokrasiden sapma oluşturduğunu düşünenlerdenim. Türkiye özelinde ise, çeşitli tarihsel ve kültürel nedenlerden dolayı “açık ve yakın tehlike” yarattığını 1980’lerden beri yazanlardanım. Son 200-250 yılın ürünü olan ve son 80-100 yılda da hızlanarak üremeye devam eden bu türün ve terimin ardında çok ağır bir tarihsel sicilin ve kavramsal yükün bulunduğuna işaret etmeye çalışacağım.

Başkanlık sistemlerinin, çağdaş temsili demokrasilerin normu olan parlamenter sistemden değişen derecelerde sapmalar oluşturduğunu, özellikle yoz/yozlaşmış örneklerinin otokratik / monokratik, hatta monarşik yönelimlere/eğilimlere (daha doğrusu regresyonlara) en ziyade gebe yönetim biçim(ler)i olduğunu savlayacağım.

Liberal kapitalist devletin tipik temsili demokrasi organizasyonu olan parlamenter sistemden aşırı / uç sapma faşizmler ise, ara sapmanın da, Walter Bagehot’un vaftiz babası olduğu prototip ABD başkanlık sistemi olduğunu söyleyeceğim.

Soğuk savaşla birlikte daha da yaygınlaşan ve çoğu Amerikan emperyalizminin bağlaşığı veya uydusu olan çeşitli başkanlıkçı rejimlerin aşağıda bir listesini vereceğim —Ortadoğu’da, Asya’da, Latin Amerika’da, giderek de Avrupa’da.

Türkiye’nin sicili

Otoriter, otokratik ve monokratik yönetim biçimleri itibarıyla şişkin bir sicile sahip olan Türkiye için ise ders kitaplarına örnek olay olarak girebilecek bir “açık ve yakın tehlike” mevcuttur: “Eski Türk”te, Selçuklu’da, Osmanlı’da, Cumhuriyet Türkiyesi’nde bu kategorinin çeşitli biçim ve dozları, alt-türleri vardır: kağanlık, hanlık, başbuğluk, sultanlık, padişahlık, cumhurbaşkanlığı resmiyeti ardında fiilen ebedi ve milli şeflikler (tek-parti ve tek-adam döneminin “reel” anayasası 1924 değil, parti tüzük ve programlarıdır), faşizan askeri diktatörlükler vs., vb., vd. Tabii, Weber deyişiyle patrimonyalizm, sultanizm, karizmatik liderlik, Marksist deyişle oryantal despotizm, bonapartizm, bizim deyişimizle solidarist ve faşist alt-türleriyle korporatist rejimler, hep ilgili, bitişik, akraba olgular ve kavramlardır. Bunların karşılıkları elbette Batı’nın tarihinde de vardır, ama parlamenter ve temsili demokrasi de birkaç yüzyıldır ciddi mesafeler almıştır. Doğu’ya pek uğramamasının nedenlerinden biri, çeşitli biçim ve dozlarıyla askeri müdahalelerdir.

Belki de tek istisna, ya da parantez, çeşitli veballerinin yanısıra iyi tarafları da olan 1961 Anayasası’nın öngördüğü, parlamenter sistemin temsili, sorumsuz, az yetkili Cumhurbaşkanlığı kurumudur —ki bu dahi askerî darbeciler ve militarist siviller tarafından suistimal edilmiştir. Türkiye’de otoriter ve otokratik alt-akıntılar hep varolagelmiştir. (1961’deki 1982’ye evrilen “yürütmenin üstünlüğü” sorununu, özellikle askerî vesayet ve müdahale biçim ve dozlarını çok yazmıştım, burada girmeyeceğim.)

Büyük sınav ve temel soru
Başkanlık sistemi eğilimleri ve yüzeye çıkma zorlamaları da yeni değildir, gökten zembille inmemiştir. Süleyman Demirel ve Turgut Özal da bunu yoklamıştı. Ne ki iç siyaset de, ABD’nin o günlerdeki tutumu da bu emellerin realize edilmesine elvermemişti. Ya da buna henüz lüzum görülmemişti. Şimdi ise bu “verimli toprak” bir kez daha sürülmek riskiyle karşı karşıya: Vaktiyle yerel orduyla işini görmüş olan ABD, bagajında bol da din olan sivil bir “plebisiter diktatörlük”ün başkanlık girişimine bu sefer hayırhah bakıyor gibidir. “Fiili”den “resmi”liğe geçişi zorlayan bir karizmatik liderlikle, gerilimli de olsa, belli bir işbirliği içindedir.

Büyük sınav ve temel soru Dolayısıyla, bir yönetim biçimleri-rejim modelleri-anayasa tipleri fuarında mal seçen kaprisli, hoppa tüketiciler gibi x modeli, y modeli, z modeli elleyen siyasetçilerin ve aydınların yürüttüğü ehliyetsiz münazaralar yanlış tartışmalardır. Tabii her şey tartışılsın ama, sadece türevlerin yüzeysel kurcalanması şeklinde değil, bunların türevi oldukları türün ve prototipin teorideki ve pratikteki sorunları ile Türkiye için özellikle söz konusu olan risklerinin ayırdında olarak. Mesele basit bir eşdeğerli seçenekler meselesi değil, toplum için yaşamsal uzantıları ve sonuçları olacak, şahısları da aşan bir büyük sınav meselesidir. Temel soru da, markalardan hangisini seçsek değil, hiçbirini seçmemek için hangi nedenlerin olduğudur. Asıl tartışılması gereken parlamenter sistemin, partiler demokrasisinin, “yasama üstünlüğü”nün, yargı bağımsızlığının, eğitimin, sağlığın vs. nasıl ıslah edileceği, müzminleşmekte ve vahimleşmekte olan “yürütmenin üstünlüğü”nün nasıl frenleneceği, iç ve dış savaş ve şiddet eğilimlerinin nasıl önleneceğidir.

Demokrasiden aşırı sapma ve ara sapma
“Yürütmenin üstünlüğü”, monarşik ve monokratik tarihte kökleri olan, ABD başkanlık sistemiyle sözde demokratik bir kisveye bürünen, iki dünya savaşı arasında (ve kısmen de sonrasında) faşizme evrilen, soğuk savaşla birlikte özellikle Amerikan uydu ve kuklalarında çeşitleri görülen başkanlık sistemlerine ve tek-adam diktatoryalarına yol veren bir genel kategoridir. Bunun içinde yer alan başkanlıkçı ve başkancı rejimler, kişisel diktatörlük ve despotluktan bir önceki istasyondur. Liberal parlamenter demokrasiden aşırı sapma faşizm ise, ara-sapma başkanlık sistemidir.

Hatta denebilir ki, cumhuriyete nispetle monarşi ne ise, parlamenter demokrasiye nispetle başkanlık sistemi odur. Bu karşıtlığın üstüne bir de alt-tür içi yozlaşmayı eklemek gerekir: Nasıl tiranlık monarşinin yoz/yozlaşmış biçimi ise, çeşitli çevre ülkelerinin başkanlık sistemleri, prototip ABD başkanlığının daha da yozlaşmış biçimleridir. Hepsinde kuralların ve normların yönetimi değil, kişilerin yönetimi, otokrat ve monokratların egemenliği hâkimdir. Halk egemenliği gitmiş, tek-adamın yığın güdümü gelmiştir. “Kuvvetler ayrılığı” mitinin mevcut olduğu yerlerde de bu çoğu zaman lafta ve rafta kalmıştır (aşağı bkz.).

Yazının tamamı için tıklayınız

24 Ara 2015

15 Aralık 2022 Perşembe

Kediler bize hayatın anlamını öğretebilir mi?

Filozof John Gray kitabında, eğer yapabilirlerse umursarlar mıydı diye soruyor. · ·

Filozof John Gray, 'Feline Philosophy'de' öz farkındalığın evrimin özü olmadığını ve acıya yol açtığını savunur. ·

Gray, insanların kendilerinden neden bu kadar rahatsız olduklarını anlamak için Pascal, Spinoza ve Lao Tzu'yu araştırır. ·

İnsanlar kedi gibi olmayı isteseler de istemeseler de Gray, doğanın bize kedigillerin doğası gereği bildiği dersleri öğrettiğini söylüyor.

Kediler bize hayatın anlamını öğretebilir mi?

Orada yatıyor, her sabah bu saatlerde mutfak penceresinden süzülen güneş ışığı şeridinin tadını çıkarıyor. Bir pençeyi yalamak için kıvrılırken ya da sokağın aşağısında duran çöp kamyonuna kulak çevirirken kedi beyninde hangi düşünceler akmalı? Karmanın karmaşıklıkları, bekleyen ölüm oranı, Bitcoin düşüşü?

Hepsi çöp. Zaman, karma, ölümlülük (ve kesinlikle bitcoin) bilincine girmiyor ya da İngiliz siyaset filozofu John Gray öyle iddia ediyor. Eski London School of Economics and Political Science profesörü, küresel kapitalizm (kötü) ve ateizm (iyi) üzerine etkili kitaplar yazmıştır. Şimdi gözlerini en derin öğretmenlerimiz üzerinde eğitiyor - o kadar derin ki onlardan bir şey öğrenip öğrenmememiz konusunda endişeleri yok.

Gray, 'Kedi Felsefesi: Kediler ve Yaşamın Anlamı' adlı kitabında şöyle yazıyor:
İnsanlar kedi olamazlar. Yine de üstün varlıklar olma fikrini bir kenara bırakırlarsa, nasıl yaşayacaklarını endişeyle sorgulamadan kedilerin nasıl gelişebileceğini anlayabilirler. '

Gray'in fantastik kitabının büyük kısmı kedileri ilgilendirmez. Elbette arzu uyandıran bir model sunuyorlar, yine de Gray insanlığın doyumsuz (ve ağırlıklı olarak sonuçsuz) mutluluk girişimlerine ve ahlak yanılsamasını hesaba katmadaki yetersizliğimiz üzerine odaklanıyor. Acı çekmek için bir merhem olarak doğu uygulamalarının modern yeniden markalaşmasının aksine, o, özellikle Taoizmin her zaman metafiziksel olmaktan çok pragmatik olduğuna işaret ediyor.

Lao Tzu'nun saman köpeği yorumuna atıfta bulunarak, insanların temel ilgisizliği hakkında - en iyi ihtimalle, biz özel değiliz - diye yazıyor Gray, Evrenin favorisi yoktur ve insan hayvanı onun amacı değildir. Amaçsız sonsuz bir değişim süreci, evrenin amacı yok. ' John Gray: Kediler, İnsanlar ve İyi Yaşam

İnsanlar ve diğer tüm hayvanlar gibi kedilerin de hedefleri vardır: yemek, seks, barınak. Kesinlikle varoluşsal sıkıntı değil. Gray, trans hümanistlerin bedensiz bilinç arayışlarında hayal ettikleri teknolojik coşkunun Teosofik bir ateş rüyasından başka bir şey olmadığını not eder. Kendi kendimize tayin ettiğimiz kredimizin iddia ettiği kadar ileriye gitmedik.
İnsanlar, evrenin karmaşıklığını, hatta kendi biyolojimizi bile anlayacak şekilde tasarlanmamıştır. Çoğu zaman dini gelenekler tarafından pazarlanan ahlak kavramı bile bir saçmadır, çünkü insanlar gerçekten sadece 'duygularını ifade ederler'. Duyguları tartışmak için sahip olduğumuz tek başvuru - homeostazı bozan ve açıklamayı gerektiren fizyolojik değişiklikler - dildir ve dil, gerçekliği tartışmak için güçlü ancak sınırlı bir mekanizmadır.

Ve yine gerçeklik nedir?

Karnını güneş ışığına maruz bırakmak için sırtına döner.
Taoistlerin deyimiyle, genellikle insanları sürünün üstüne yükselten büyük ilahi bir yükseltme olarak savunulan üstbiliş (diyelim ki, karşıt başparmaklar, grup zindeliği veya anlaşılmaz bir şiddet uygulama yeteneği yerine), aslında Taoistlerin deyimiyle `` iyi bir yaşamın önündeki başlıca engeldir ''. o.

Gray çok sayıda düşünürden (Aristoteles, Hume) dayanır, ancak Pascal ve Spinoza'nın zihinleri çoğu kediyi kanıtlar. Pascal bir odada sessizce oturmanın üzücü olduğunu biliyordu - akıllı telefon öncesi! Bizimki gibi çevresiyle uyumlu olmayan bir zihnin dikkatini dağıtmak için sonsuz eğlenceye ve eğlenceye ihtiyacımız olduğunu biliyordu.

Spinoza, Batılı düşünürlerin en Taocusudur. Gray, Lao Tzu ile ol 'Benedict arasında dayanışmayı ikincisinin nosyonunda bulur. çaba , 'canlıların dünyadaki faaliyetlerini koruma ve geliştirme eğilimi.' Ne yazık ki, geliştirmelerimiz dünyanın ağırlığına mal oldu. İnandığımıza rağmen, diğer hayvanlar daha insan gibi olmayı hedeflemiyor, evrim sürecini bizimle sonuçlandırmadı. Diğer türler, oldukları şey haline gelme konusunda çok az sorun yaşarlar. Bu benzersiz bir insani eksiklik.

Gray, insanlar, 'Spinozist-Taocu bir etik' uygulayarak gerçek tatmin buluyor. Biz Yapabilmek aslında kendimiz olduğumuz için mutlu olacağız.
İyi bir hayat onların duygularıyla şekillenmez. Duyguları, doğalarını ne kadar iyi anladıklarına göre şekillenir. '

Sonunda, kayıtsız bir dünya sayesinde kediler gibi oluruz. Sadece insanlar gerçeği yansıtmayan hikayeler icat eder. Beynimiz kronik olarak bilgi boşluklarını doldurur; bu boşluklar genellikle yanlış değerlendirmeler sunar. Varoluş, onu kendi lehimize nasıl manipüle etmeye çalıştığımıza bakılmaksızın çevremiz için şarttır. Bizim kurcalamamızdan sıkılmadan ya da öfkelenmeden önce doğayı yalnızca çok uzun süre sömürebilirsiniz - ama orada, kurallarımıza asla uymayacak bir sürece insan özellikleri atamaya gidiyoruz.
Bunu kedi bilir - hiç bilmeyerek veya önemsemeyerek.
Kalıcı efsaneye rağmen, kediler sevgi gösterir; insan oda arkadaşlarını sevmeyi öğrenebilirler. Üç kedimiz her gece karımla ve benimle birlikte rahat bir şekilde mi yoksa sadece ısınmak için mi yatağa mı giriyor? Alakasız. İnsanlar da şartlı hayvanlardır. En azından kediler pragmatizmi duygu ile karıştırmaz. Gelen şeyden memnunlar. Biz değiliz.

Kediler, insanın anlam arayışını anlayabilseler, onun saçmalığına sevinçle mırıldanıyorlardı. Kedi olarak hayat onlar için yeterince anlam ifade ediyor. Öte yandan insanlar, hayatlarının ötesinde anlam aramaktan kendini alamazlar. '

Gray, baskımız için bir reçete öneriyor. Onun on kedi emri nihayetinde bizim için; Fırsat verilirse kediler sayfaları çöp için kullanırdı. Endişeli hayvanlar olduğumuz için aşağıdaki üç uçurum notunu düşünün. İroni: Onlara ulaşmak için onları başarmaya çalışmayı bırakmanız gerekir - başka bir paradoks kedinin somutlaştırmakta hiçbir sorunu yoktur. ·

  • Istırabınıza bağlanmayın ve yapanlardan kaçının. ·
  • Mutluluğun peşinden gitmeyi unutun, onu bulabilirsiniz. ·
  • Sizi mutlu etmeyi teklif eden herkesten sakının.

    Can cats teach us the meaning of life?

  • 14 Ekim 2022 Cuma

    Diktatörlük Dönemlerinde Kişisel Sorumluluk

    Her insani faaliyet iki kısımdan oluşur: Liderin yaptığı “başlangıç” kısmı ve çok sayıda insanın katıldığı “icra” kısmı. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir lider, başka insanların yardımı olmadan başladığı işi iyi ya da kötü sonuna kadar götüremez. Tayin edici olan, liderin niyetlerini gerçekleştirmek için girdiği yolda ona itaat edenlerin olmasıdır.

    Diktatörlük döneminde kişisel sorumluluk
    Nazi döneminde milyonlarca insanın nasıl olup da rejimin insanlık dışı eylemlerinin bir parçası haline geldiği, sosyal bilimlerin cevabını aradığı en mühim sorulardan biridir. Hannah Arendt, bir çalışmasında* bu sorunun peşine düşer; bir insanın caniyane suçları işleyen bir düzeni hangi saiklerle desteklediğini ve gözünün önünde cereyan eden korkunç işleri nasıl meşrulaştırdığını izah etmeye çalışır.

    Arendt, evvela, modern devletlerde her bir bireyin bir “çarkın dişlisi” olarak iş gördüğünü belirtir. Dev gibi bir bürokrasisi ve muazzam bir emir-kumanda zinciri olan devletin içine giren her bir kişi, bu mekanizmayı harekete geçiren ve işleten bir dişli olarak görülür. Burada en hayati husus, her bir dişlinin yerinin doldurulabilir olmasıdır; sistemin yapısında bir değişikliğe gidilmez ama çalışmayan bir dişli sökülüp onun yerine yeni bir dişli takılabilir.

    “Soruna bu şekilde yaklaşıldığında, sistemi bir bütün olarak ayakta tutan insanların birey olarak sorumlulukları ancak ikincil dereceden bir önem taşır ve savaş sonrası davalarda sanıkların ‘Ben yapmasam başkası yapacaktı’ biçiminde ifade etmeye çalıştıkları mazeret haksız değildir.” (s. 173)

    Ancak Arendt, Kudüs’te izlediği Eichmann Davası’nın kendisini meseleye farklı bir açıdan bakmaya zorladığını söyler. Davaya bakan hâkimlerin “bir duruşma salonunda bir sistem, tarihsel bir eğilim, anti-Semitizm gibi herhangi bir ‘izm’ değil bir insan yargılanır” yaklaşımını paylaşır. İnsanın “bir çarkın dişlisi” olarak değerlendirilmesini safsata olarak niteler. Sanıkların “bunları yapan birey olarak ben değildim, ben çarkın yeri başkasıyla doldurulması mümkün olan basit bir dişlisiydim, benim yerimde kim olsa aynısını yapardı” şeklindeki savunmalarının mahkeme tarafından kabul edilmemesini doğru bulur.

    “Ehven-i şer denilerek bazı kötülüklerin sineye çekilmesi bilinçli olarak kötülüğün kendisinin kabul ettirilmesinin bir aracı olarak kullanılabiliyor. Verilebilecek birçok örnekten birisi, Yahudilere yönelik imha politikasıdır. Yahudilerin imhasına başlanmadan önce bir dizi anti-Yahudi önlem alınmıştır. Bu münferit önlemlere, her şeyin berbat olacağı endişesiyle rıza gösterilmiş ve böylelikle sonunda artık daha kötüsünün olamayacağı bir aşamaya ulaşılmıştır. Burada, insanın kendi değerler sistemine tümüyle ters düşen gelişmeleri fark etmek konusunda basiretinin nasıl bağlandığını görüyoruz.”

    Yazının Tamamı

    19 Temmuz 2022 Salı

    Hubris sendromu ya da iyi bildiğimiz felaketler

    Ayşe Çavdar
    Tanganyika Gölü’nde yaşayan bir çiklit balığı ve bu balığın iki türlü erkeği varmış. Bu erkek türlerinden biri “T” biri “NT” diye kodlanmış. Alfa ve Beta gibi düşünün. Bu iki tip erkek çiklit arasında da tuhaf bir ilişki yaşanmaktaymış. Çekinik olan NT’ler, özel bir koşul gerçekleştiğinde T’ye dönüşebiliyormuş. Ian H. Robertson, “The Winner Effect: The neuropsychology of power” (Zafer Etkisi: Gücün nöropsikolojisi) başlıklı makalesine bu akıl çelen öyküyle başlıyor. Sonra kazanmanın ve güç kullanımının beynin kimyasını nasıl etkilediğini anlatıyor. Dopaminin bir tür antidepresan olduğunu, dozunda üretilmesi halinde insanı hayata bağlayıp makul ölçüde risk alarak kendini geliştirmesine yaradığını, fakat aşırı dopaminin kişinin kendinde süper haller vehmetmesine neden olabileceğini söylüyor. Çünkü bu güzelim hormonun fazlası insanda muhakeme ve duygu bozuklukları yaratabiliyor. Ayrıca Bertrand Russel’ın adını koyduğu “güç zehirlenmesi”nin nasıl örgütlendiğini de aktarıyor.
    Anlattıklarından yola çıkarak, birini bir zorbaya dönüştürmenin en kestirme yolunun onu yetkin olmadığı bir işte terfi ettirmek olduğunu anlıyorum. Çünkü bu “talihli” kişi, yetersizlik duygusunu astlarına, hayatları ya da zamanları üzerinde şu ya da bu ölçüde söz sahibi olduğu insanlara türlü çeşit eziyet ederek telafi etmeye çalışacak. Şu halde “güç zehirlenmesi”nin yetersizlik duygusunun bir tezahürü olduğunu iddia edebiliriz.

    Etsek ne olur ki? Geçebilir miyiz güç zehirlenmesinin önüne? Robertson’un anlattığı balık öyküsüne göre pek mümkün değil. Makalenin sonunda bağlıyor hikâyeyi.
    Meğer T türü erkek çiklitler, sahip oldukları eril güç sayesinde kendilerine ait bir arazi de edinebiliyorlarmış. Tabii ki her güç beraberinde bir zaaf getirir. Aynı zamanda canlanan renkleriyle ışık da saçıyorlarmış etrafa. Dolayısıyla başka balıklar tarafından fark edilip ortadan kaldırılmaları da daha mümkün oluyormuş. Civardaki bir NT çiklit, dünya üzerinde arazi sahibi olmuş bir T çiklitin imha edildiğini görür görmez T’ye dönüşmeye başlıyormuş nagehan. Dönüşümü motive eden de canlı renkleri ve ışıltısı nedeniyle kolayca avlanan T’den arta kalan arazi oluyormuş.

    Adına kibir dediğimiz büyük günahı anlatan onlarca mitolojik öykü var ve fakat hiçbirinin bu öyküdeki isabet derecesini yakaladığını sanmıyorum. Böyle bir öyküyü okuyunca merak sarıyor insanı. Bakındım ben de biraz, NT’den T’ye dönüşen erkek çiklit ışıltılı bir renge bürünürken sperm sayısı da artıyor, dolayısıyla türün devamına katkıda bulunma ihtimali yükseliyormuş. Dahası var, T’ye dönüşemeyen NT erkekler bir müddet sonra kendilerini imha ediyorlarmış. Dışlanıyorlarmış çünkü. Güçlü ve göz önünde olana, onun arazisine konmak için dönüşmek, o dönüşme ihtimali bulunmadığında da dışlanıp silinmeye mahkûm olmak. Trajik bir hikâye. Kimse insan-olmayanlara ait alemlerin hikâyeden yoksun olduğunu söylemesin gayrı. Bir de sıradan fanileri bu konuların üzerinden tekrar tekrar geçmek zorunda bırakanlar utansınlar kendilerinden bir zahmet.

    Medyascope

    29 Ağustos 2021 Pazar

    Homo sapiens Nedir?

    Modern insanlar veya Homo sapiens, yaşayan tek Homo türüdür. Ancak bu gezegende her zaman yalnız değildik.

      Arjantin’de bulunan Eller Mağarası.


    Homo sapiens, genellikle Homo sapiens sapiens olarak anılan, tüm yaşayan insanları içeren oldukça zeki bir primat türüdür. Homo cinsinde bir zamanlar birçok tür vardı, ancak modern insanların yanı sıra tüm türler ve alt türler artık nesli tükenmiş durumda. 1758’de İsveçli bilim insanı Carl Linnaeus, insanlara Homo sapiens adını veren ilk kişiydi. Encyclopedia Britannica’ya göre, “homo sapiens” terimi Latince’den türemişti ve “bilge adam” anlamına gelir.

    Yaklaşık 6 milyon yıl önce, Afrika kıtasında insan atalarından bir tür, şempanze ve bonobo yaşıyordu. Duke Üniversitesi’nden evrimsel antropolog Herman Pontzer, Doğa Eğitimi Bilgi Projesi için yazdığı makalesinde açıkladığı gibi, o sıralarda bir grup kendini farklılaştırmaya ve diğerlerinden ayrılmaya başladı ve homininler oldu.

    Avustralya Müzesi’ne göre, evrim ağacının bu hominin dalı, modern insanları, soyu tükenmiş insan türlerini ve Homo, Australopithecus, Paranthropus ve Ardipithecus cinslerinin üyeleri de dahil olmak üzere tüm atalarımızı içeriyor.

    (İnsanların Nesli Tükenecek mi?)

    Pontzer, “Homininleri diğer primatlardan ayıran, yaşayan ve nesli tükenmiş olan bazı özellikler, dik duruşları, iki ayaklı hareketleri, daha büyük beyinleri ve özel alet kullanımı ve bazı durumlarda dil yoluyla iletişim gibi davranışsal özelliklerdir.” diyor. Önemli olarak, bu özellikler, araştırmacıların Homo sapiens’i diğer tüm türlerden ayıran iki ana yol olan fiziksel ve davranışsal özelliklerin bir karışımı.

    Homininler diğer büyük maymunlardan ayrıldıktan sonra, herhangi bir Homo türünün ortaya çıkmaya başlaması için hala birkaç milyon yıl geçmesi gerekiyordu. William H.Kimbel ve Brian Villmoare’in 2016 yılında Royal Society B dergisinde yayınladıkları bir makalede şunu yazdılar: “Homo soyunun en eski popülasyonları, yaklaşık 3 ila yaklaşık 2 milyon yıl önce bir noktada Afrika’da hala bilinmeyen bir ata türünden ortaya çıktı.”

    Homo cinsinin kökenleri belirsizliğini koruyor. 2015 yılında Science dergisinde bildirilen şu ana kadar bulunan en eski Homo fosili, yaklaşık 2,8 milyon yıl öncesine ait olabilir, ancak bilim insanları hangi türe ait olduğundan emin değiller. Araştırmacılar tarafından Nature dergisindeki 2015 tarihli bir makalede incelenen bir sonraki en eski fosil, yaklaşık 2,3 milyon yıl önce yaşamış ve muhtemelen Homo habilis olan bir bireye aitti. Bu fosil ile ilişkili olarak bulunan taş aletler, bireyin onları nasıl kullanacağını bilmiş olabileceğini düşündürüyor.

    İngiliz Doğa Tarihi Müzesi’nden insan evrimi uzmanı Chris Stringer’e göre, son 15 yılda bilinen Homo türlerinin sayısı dörtten dokuza, iki kattan fazla arttı. Bilim insanları, 2019’da Nature’da yayınlanan bir makalede en son eklenen Homo luzonensis‘i tanımladılar.

    Stringer, “Etiyopya’dan yaklaşık 195.000 yıllık bir Homo sapiens fosili var ve modern insanların temel özelliklerine sahip.” diyor. “195.000 yıldan itibaren, makul bir şekilde Homo sapiens diyebileceğimiz fosiller buluyoruz.”

    Ancak muhtemelen Homo sapiens’in daha da eski bir örneği var: Nature dergisindeki 2017 tarihli bir makalede anlatıldığı gibi, Fas’taki bir mağarada taş aletlerle birlikte bulunan fosilleşmiş kalıntılar, “modern” insanların 315.000 yıl kadar erken bir zamanda ortaya çıkmış olabileceğini gösteriyor.

    İnsanlar ve yakın akrabalarımız arasında net bir çizgi yok ve araştırmacılar insan kalıntılarını diğerlerinden ayırmak için ya anatomiyi ya da davranışı kullanıyor. Anatomistler, Homo sapiens’in iskeletleriyle tanımlanabileceğini savunurken, bazı arkeologlar, davranışın modern insanları tanımlayan şey olduğunu söylüyor.

    Science’ta yayınlanan 2015 tarihli bir incelemeye göre, bilim insanları Homo cinsini neyin oluşturduğuna dair kesin bir tanım üzerinde hemfikir değiller. Bununla birlikte, Journal of Quaternary Science’ta yayınlanan 2019 tarihli bir incelemede açıklandığı gibi çoğu Homo türünün “uzun, düşük kafatası ve güçlü kaş kemeri” olduğu söyleniyor. Bununla birlikte, Homo sapiens’in kendine özgü “modern” fiziksel özellikleri vardı: Homo cinsindeki diğer türlere kıyasla büyük, yuvarlak bir kafatası, kaş çıkıntısının olmaması, çene (bebeklik döneminde bile) ve dar bir pelvis.

    Ancak Stringer, erken dönem Homo sapiens’in modern Homo sapiens ile aynı özelliklere sahip olmayabileceğini söylüyor. “İnsanlar her şeyi sınıflandırmayı ve basit tutmayı sever, ancak doğa bizim tanımlarımızı tanımaz.”

    Bazı bilim insanları, davranışın Homo sapiens’i diğer Homo türlerinden ve bu konuda dünyadaki diğer tüm türlerden ayıran şey olduğuna inanıyor. “İnsan” olarak kategorize edilen bir dizi davranış var. Current Anthropology dergisinde yayınlanan 2003 tarihli bir incelemede, araştırmacılar, tarihsel olarak Homo sapiens’i tanımlamak için kullanılmış olan özellikleri sıraladılar.

    Bunlar, ölülerin gömülmesi, ritüel sanatı, süslemeler, işlenmiş kemik ve boynuz malzemesi, bıçak teknolojisi ve balıkçılık gibi davranışların kanıtlarını içeriyordu. Bununla birlikte, bu incelemenin yazarları, bu davranışların çoğunun Avrupa merkezli olduğuna ve dünyanın diğer bölgelerinde bulunan Homo sapiens için geçerli olmayabileceğine de dikkat çekiyor.

    Norveç’teki Bergen Üniversitesi SapienCE proje yöneticisi Silje Bentsen ‘a verdiği demeçte, “Mevcut arkeolojik yaklaşım, becerilerin yanı sıra davranışsal sonuçlara bakmaktır.” Grubun web sitesine göre, Erken Sapiens Davranış Merkezi anlamına gelen SapienCE, “Homo sapiens’in nasıl ve ne zaman bugün kim olduğumuza dönüştüğü konusundaki anlayışımızı artırmayı” hedefliyor.

    Bentsen, “Modern bir insana ne isim verileceği konusunda uzun bir tartışma var ve tartışma hala devam ediyor.” diyor. Arkeologlar, bir özellikler listesi yerine, bilişle ilgili belirli özelliklerin neyi ima ettiğine bakıyorlar. Örneğin, mevsimleri veya hayvan göçlerini tasvir eden gravürler veya semboller, ilk insanların bu kavramları anlayacak kadar zeki olduğunu gösteriyor. Bentsen, “Planlama ve gelişmiş bilişi gösterir. Bu karmaşık bir davranış paketi.” diyor.

    Bununla birlikte, modern insanları ayırt etmenin davranışsal yöntemi, Neandertaller gibi diğer Homo türlerinin de benzer yetenekler sergilediğinin gösterildiğine dair kanıtlar nedeniyle karmaşık. Bu tıknaz mağara sakinleri aletler kullandılar, ölülerini gömdüler ve ateşi kontrol altına aldılar. Bunlar bir zamanlar açıkça modern insanlara atfedilen faaliyetlerdi. Aslında, Stringer, türleri ayırt etmenin bir yolu olarak davranışı reddediyor. “Davranış, bir türü tanımlamanın geçerli bir yolu değildir. Davranış, anatomiden çok daha kolay paylaşılır.” diyor.

    Encyclopedia Britannica’ya göre, türlerin bir tanımı: “Diğer gruplarla üreyemeyen, kendi içinde üreyebilen doğal popülasyon grupları”dır. Bununla birlikte, son araştırmalar Neandertaller, Homo sapiens ve Homo denisovalılar (Rusya’daki Denisova Mağarasında keşfedilen bir hominin türü) arasındaki melezleşmenin kanıtlarını tanımladığından, bu tanım Homo türleri için geçerli olmayabilir. Örneğin, Nature dergisinde yayınlanan 2018 tarihli bir makale, Neandertaller ve Homo sapiens arasındaki çok sayıda melezleşme olayının kanıtlarını bildirdi. Yine Nature’da yayınlanan bir başka 2018 makalesi, hem Neandertal hem de Denisovalı DNA’sına sahip olan eski bir insan melezinin kanıtlarını açıkladı.

    Stringer, bu, bazı bilim insanlarının bizimki de dahil olmak üzere birçok Homo türünün bir araya toplanması gerektiğini tartışmasına yol açtığını söylüyoi. Bu paradigmada, modern insanlar Homo sapiens sapiens iken, Neandertaller Homo sapiens neanderthalensis ve Denisovalılar ise Homo sapiens denisovalılardır.

    Ancak Stringer, insanların ve Neandertallerin ayrı türler olduğunu çünkü kemik yapılarının farklı olduğunu savunuyor. Londra’daki The Natural History Museum için yazdığı bir makalede “Neandertaller ve Homo sapiens böylesine belirgin farklı kafatası şekillerini, pelvisleri ve kulak kemiklerini evrimleştirecek kadar uzun süre ayrı kalmışlarsa, farklı türler olarak kabul edilebilirler, melezleşebilsinler ya da melezleşemesinler.”

    arkeofili.com

    16 Ağustos 2021 Pazartesi

    Kaybolan dereler ve sel felaketi

    Prof. Dr. Mustafa Öztürk
    Bir şehrin dereleri, o kentin doğal ve kültürel mirasıdır. Şehirleşmede doğaya öncelik vermeyen arazi kullanım kararları ve uygulamaları, derelerin doğal yapısını değiştirerek kaybolmasına, yaşam kalitesinin düşmesine neden olmakta; kent sağlığını tehdit etmektedir.

    Fiziki çevreyi kontrolde tutan en önemli faktör dere sistemleri ve havzalarıdır.

    Dere yataklarının ucuz arsa olarak düşünülmesi, buna karşılık su varlığının artı değer oluşturması, bu alanların diğer doğal yaşam alanlarına göre daha fazla kontrolsüz değişimin baskısında kalmalarına neden olmuştur.

    Peyzaj Mimarı Hülya Dinç, makalesinde şöyle demektedir:

    Derelerin denize açıldığı yerlerde oluşturduğu mansap bölgesi doğası gereği denize girilen kumsal alan ve küçük balıkçı teknelerin sığındığı koylardı. Geçmişte bu alanlar kentin denize girilen plaj alanlarıydı (Turşucu deresi-Suadiye plajını; İdealtepe deresi Süreyyapaşa plajı, Çamaşırcı deresi Bostancı Plajı, Florya deresi Florya plajı, Kurbağalı dere Kalamış plajı, Ayamama, Tavukçu dereleri Ataköy plajı gibi).

    Bugün mansap bölgeleri yerleşim alanlarında kalmış ve kıyıların doldurulmasıyla koy ve kumsal özelliğini kaybetmiştir. Kent içerisinde kalan derelerin çoğu denize, göle, Haliç’e, taş ve betonarme malzeme ile açık yada kapalı kanal kesit olarak bağlanmaktadır.

    Membaları ise geçmişte açık alan, orman alanı, tarım alanı, su havza alanında yer alırken günümüzde çoğu yerleşim dokusu içerisinde kalmıştır.

    Doğadaki denge yok sayıldıkça ve betonlaşmaya devam edildikçe; doğa 'Beni gör' dercesine her hatalı davranışa taşkın, kuraklık, hava kirliliği, vs. birçok afetler halinde yaşamın içerisinde dile gelecektir.

    Nehir/dere yataklarından çakılların taranarak çıkarılması balıkların yumurtlama alanlarının kaybına yol açar ve bazı türlerin kaybına neden olur.

    Nehir/dere kıyı topraklarının kaldırılması su faunasının habitatını bozar.  

    Yazının Tamamı

    31 Temmuz 2021 Cumartesi

    Ağaç dikme seferberliği ekolojik felaket getirir

    Doç. Dr. Tavşanoğlu
    Türkiye’de yaz aylarında hemen hemen her gün bir orman yangını haberi geliyor. En son İzmir Karabağlar’da başlayan yangının neredeyse 3 günde söndürülmesi, müdahaledeki eksiklikleri ve ihmal tartışmalarını beraberinde getirdi. Yangının ardından da siyasetçilerin öncülüğünde, sanatçıların, yurttaşların 2-3 bin fidan bağışında bulunduğu ‘ağaç dikme seferberliği’ kampanyaları başlatıldı.
    Kampanyalar sürerken Hacettepe Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nde çalışmalarını sürdüren Doç. Dr. Çağatay Tavşanoğlu’ndan itiraz geldi. Yangının hemen ardından başlatılan ağaç seferberliğine dönük itirazlarını ilk olarak sosyal medya hesabından duyuran Tavşanoğlu, sorularımıza verdiği yanıtlarla da ağaç dikme seferberliğinin ekolojiyi nasıl olumsuz etkileyeceğini anlattı. Tavşanoğlu, “Yanan alanın büyüklüğü ve hemen söndürülememesi nedeniyle, büyük üzüntü ve kızgınlık duyulmakta, dolayısıyla bu da insanları radikal tepki vermeye yönlendirmekte. Ben tamamen iyi niyetle yapılmak istendiğine inandığım ağaç dikme seferberliğinin, eğer öne sürüldüğü gibi gerçekleşirse ekolojik bir felaketle sonuçlanacağını biliyorum” dedi.
    Yukarı