Translate

Analitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analitik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Püf Noktası

1: Birini gerçekten tanımanız 3-4 yıl sürer. Evlenmeden önce bu kadar süre tanışan çiftlerin boşanma ihtimali daha azdır.

2: Uyumadan önce zihnimizin %90’ı, başımıza gelecek olan şeyleri hayal etmeye başlar.

3: Çocuklarımızla yaptığımız konuşmalar, onların iç sesi haline gelir.

4: Aktif olarak 7 yılı aşan bir arkadaşlık, büyük ihtimalle ömür boyu sürecektir.

5: Sizin bir türlü aklınızdan çıkaramadığınız o kişi de, muhtemelen sık sık sizi düşünüyor.

6: Çevrenizdeki birinin başkaları hakkında konuşurkenki tavırlarına dikkat edin. Çünkü sizin hakkınızda başkalarına konuşurken de aynı tavırları geçerli olacaktır.

7: Japonlara göre üç farklı yüzümüz var. İlk yüzümüz, dünyaya gösterdiğimiz. İkinci yüzümüz, sadece yakın dostlarımıza ve ailemize gösterdiğimiz. Üçüncü yüzümüz, kimseye göstermediğimiz. Hangisinin gerçek ve hakiki yüzümüz olduğunu, sanırım anladınız.

8: Her şeyin sizi rahatsız ettiği o ruh hali, muhtemelen birini özlediğinizi gösterir.

9: Gece geç saate kadar uyanık kalanlar, erkenden kalkanlara oranla psikopat olmaya daha yatkındır.

10: Birinin sizinle konuşmak istediğini merak ediyorsanız kollarınızı kavuşturun. O da aynısını yapıyorsa, istiyordur.

11: Araştırmalara göre birden fazla yastıkla uyuyan insanlar genellikle yalnız ve depresiftir.

12: Günde 5 ila 10 farklı şarkı dinlemek hafızayı ve bağışıklık sistemini güçlendirir ve depresyon riskini %80 azaltır.

13: Bir tartışmayı kazanmanın en güçlü yolu, konuyla alakalı sorular sormaktır. Böylelikle karşımızdakinin düşüncelerindeki mantık hataları daha rahat ortaya çıkar.

14: 6-8 ay içinde beynimiz, canımızı acıtmış birini tamamen affetmiş olur.

15: Başkalarına bağlı olmayı reddeden insanlar, en çok hayal kırıklıklarını yaşamış olanlardır.

16: Hayatınıza dair en iyi tavsiyeleri aldığınız insanlar, genellikle hayatında en çok sorun olan insanlardır.

17: Fazla düşünmek zihnimizin negatif senaryolar üretmesine ya da acı dolu anıları hatırlamasını sağlar.

18: Sık sık küfreden insanlar, genellikle duygusal açıdan daha güçlü ve daha zeki olurlar.

19: Zeki insanlar genellikle çatışmalardan uzak dururlar. Bu da çoğu şeyi fark etmelerini ama sessiz kalmalarını açıklar.

20: Sosyal açıdan utangaç ve içine kapanık insanlar, arkadaşlarına daha düşkündürler. İlişkilerde de daha sadıktırlar.

21: Basit şeylere kolayca sinirlenebilen insanlar, bilinçaltlarında sevilmeye ihtiyaç duyar.

22: Biri artık “değiştiğinizi” ifade ediyorsa, %95 ihtimalle onun istediği gibi davranmayı bırakmışsınızdır.

23: Psikolojiye göre iki eski sevgili ayrıldıktan sonra arkadaş kalabiliyorsa, ya halen aşıktırlar, ya da hiç olmamışlardır.

24: Unutmayın: Aldatanlar, sürekli aldatılacağını düşünür. Yalancılar, herkesin yalan söylediğini düşünür.

25: Kadınlar erkeğin görünüşünden çok, kokusuna önem verirler.

26: Köpekler insanların mutsuzluğunu hissedebilir. Bunu gidermek için de onlara sokulurlar.

27: Birinin kıymetini anlamanın en iyi yolu, onsuz bir hayatı hayal etmektir.



Hikayeci.co - 17 Temmuz 2018


Erdoğan’ın 18 Brumaire’i

Foti Benlisoy

Recep Tayyip Erdoğan’ın 18 Brumaire’inin 9 Temmuz mu, 24 Haziran mı, 16 Nisan mı yoksa başka bir tarih mi olduğu elbette tartışılabilir. Kesin olan, parlamenter sistemin buzdolabına kaldırıldığının ilan edildiği tarihten itibaren başlayan kurumlar bunalımının, popüler rıza ya da sandık vasıtasıyla bir otokrasi kurma girişiminin başarısıyla sonuçlanmasıdır.

Brumaire malum, Fransız cumhuriyetçi takviminin ikinci ayıdır ve Napoleon Bonaparte’ı Fransa’nın Birinci Konsülü yapan “18 Brumaire darbesi” dolayısıyla hatırlanır. Ancak bizim burada andığımız “Brumaire”, Marx’ın “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” adlı denemesine atıfla, meşhur Napoleon’un yeğeni (önce Cumhurbaşkanı, sonra İmparator) Louis Bonaparte’ın 2 Aralık 1851’de gerçekleştirdiği “kendi kendine darbe” ve sonrasındaki referandumla diktatoryal güce kavuşmasıdır. Bu sürecin, daha doğrusu Marx’ın onu yorumlama biçiminin önemi ve güncelliği, onun diktatörlüğü, temsili (burjuva) demokrasiye içkin, yapısal bir olasılık olarak tahlil etmesidir.
Engels de temsili demokrasi biçimleriyle diktatörlük arasındaki bu içsel ilişki ve geçişkenliği vurgular. “Fraklı komüniste” göre, “uygun koşullar oluştuğunda evrensel oy hakkının kitlelerin baskı altına alınması için bir araca dönüştürülebileceğini gösterdiği için” Louis Bonaparte, “Avrupa burjuvazisinin idolü” haline gelmiştir. Gerçekten de o güne kadar alt sınıfların muktedirlere korku salan bir silahı olan ve bu nedenle de “sahip olanlarca” düşmanca karşılanan genel oy hakkı, Bonaparte ile bizzat alttakilere, “sahip olmayanlara” karşı bir silah haline getirilmiş olur. Alman sosyal demokrasisinin kurucu figürlerinden Wilhelm Liebknecht de ta 1872 yılında, “basın özgürlüğü olmadan, gösteri ve toplanma özgürlüğü olmadan evrensel oy, gericiliğin bir enstrümanından başka bir şey değildir” diye konuşurken aynı hususu vurguluyordu.

Erdoğan’ın Brumaire’i de alt sınıfları siyasal olarak zayıflatırken onların rızasını devşirebilmek gibi benzer bir mahiyete sahiptir. “Reis”, 16 Nisan referandumu ve 24 Haziran seçimleriyle tıpkı yeğen Bonaparte gibi, bir “mutlak hakem” konumuna yükselmiştir. Yani iktidar bloğuna dahil sınıf ve fraksiyonların iktisadi ve siyasi güç kaynaklarına erişme koşullarını yukarıdan aşağıya belirleme mutlak gücünü elde etmiştir. Bunun mantıki sonucu, hepimizin şahidi olduğu üzere, devletin kurumsal mimarisinin bu istikamette yeniden organize edilmesi, yeni bir devlet sisteminin oluşturulmasıdır.

Peki “evrensel” ya da “genel” oy hakkının “gericiliğin” bir aracı haline gelmesi, yani bizzat demokrasiye karşı işlemesi hangi koşullarda gerçekleşir? Marx, muhatabı olmadığı bu soruya, “kitleler kendi kendilerini temsil edemeyip temsil edilmek zorunda kaldıklarında” cevabını verirdi muhtemelen. Bilindiği gibi Marx, alafranga Bonapartizmin sosyal tabanını, bir çuvalın içindeki patateslere benzettiği küçük köylülükte bulduğunu aktarır. Konuyla ilgili meşhur pasajında şöyle yazar: “Milyonlarca köylü ailesi, kendilerini birbirlerinden ayıran ekonomik koşullarda yaşadıkları ölçüde ve yaşayış şekillerini, çıkarlarını ve kültürlerini, öteki sınıflarınkilere karşı tuttukları ölçüde, ayrık bir sınıf teşkil ederler. Fakat küçük toprak sahibi köylüler arasında yalnız komşuluk bağı bulundukça ve çıkarlarındaki benzerlik, aralarında bir birleşme, bir ulusal bağ ve bir politik örgüt yaratmadıkça, bu aileler bir sınıf teşkil edemezler. Bu yüzden de, sınıf çıkarlarını, kendi adlarına iş görecek ya bir Parlamento ya da bir Meclis aracılığıyla savunamazlar. Kendi kendilerini temsil edemezler; temsil edilmek zorundadırlar. Bu temsilciler, köylülere, efendileri olarak, üstün bir otorite olarak ve onları öteki sınıflara karşı koruyan ve yukarıdan yağmur ve güneş gönderen bir hükümet gücü olarak görünmek durumundadırlar. Dolayısıyla, küçük toprak sahibi köylülerin politik anlayışı, toplumun yürütme gücüne bağlılığı ile anlatılabilir.”

Alaturka Bonapartizmin sosyal tabanının önemli bir bölümü de kendi çıkar, kültür ve yaşayış şekillerini öteki sınıflara karşı konumlandıramayan, aralarında bir birleşme, ulusal çapta bir rabıta, bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi kuramayan, yani bir sınıf olarak davranabilme ve eyleyebilme kudretini şu neoliberalizm dediğimiz yenilgiler silsilesi dolayısıyla önemli ölçüde yitirmiş emekçilerdir. Tıpkı alafranga Bonapartizmde söz konusu olduğu gibi kendi kendilerini temsil edemezler ve bir “koruyucu” tarafından temsil edilmeleri gerekir. Onları temsil eden de onlara, adeta gökyüzünden yağmuru ve güneşi gönderen bir güç gibi görünür. Bizzat Berat Albayrak’ın “Ay’a yol yapacağız desek inanacak seçmenimiz var” derken kastettiği, herhalde bu durumla alakalıdır. Meselenin cahillikle, “çomarlıkla” ya da küçük burjuva muhalefetin kendi kültürel sermayesiyle şişinmesinden başka şeyi açıklamayan benzer aklıevvelliklerle alakası yoktur. Mesele, sınıf siyasetinin önlenemez gerileyişinin yarattığı ayrışmış ve yalıtılmış bireylerin, izole olmuş insan yığınlarının, borçlandırılmış, güvencesizleştirilmiş emekçilerin kendi kendilerini örgütleme ve temsil etme kabiliyetinin dumura uğramasıdır.

Bu kabiliyeti onarmaya dönük bir iddiası olmayan hiçbir muhalefet girişiminin mevcut rejimin sosyal tabanını destabilize etmesi mümkün değildir. Seçimler, Erdoğanizmin alamet-i farikası haline gelmiş mahalle sınırlarının aşılamadığını, bloklar arası kaymalar yaşanmadığını ortaya koymuştur. Alaturka Bonapartizmin esas güç ve dayanağı budur. Söz konusu bloklar, sınıf temelli değildir ve muhalefet bloku da soyut (yani berrak bir sınıf içeriği olmayan) bir demokrasi ve cumhuriyet vurgusu ya da “tek adamlık” eleştirisi ile yetinmektedir. Böyle bir muhalefet biçiminin, yani alttakilerin kendi kaderlerinin efendisi olma (örtük-çarpıtılmış) özlemiyle bağı kurulmamış bir “parlamentarizm”, “kuvvetler ayrılığı” ya da “yargı bağımsızlığı” çağrısının alaturka Bonapartizmin sosyal tabanına değmesi mümkün görünmemektedir.

Marx’ın bahsettiği “çuvala” çomak sokmaya aday tek güç, siyasal müdahale ve etki kapasitesini büyük oranda kaybetmiş olan, hatta düzen içi seçeneklerin peşine takılarak anlamlı bir siyasal referans olma vasfını yitirme riskiyle de karşı karşıya kalan “radikal” ya da “sosyalist” sıfatlı soldur; o soldan arta kalanlardır. Orta sınıf bir demokrasi vurgusunun ve sağlı sollu “pan-mega” demokrasi cephelerinin gideceği yer buraya kadardır. Üstelik önümüz, büyük siyasal tektonik kaymalara, yani siyasal davranışta sola ve (maalesef) daha da sağa hızlı savrulmalara ve hatta beklenmedik bilinç sıçramalarına yol vermesi mümkün bir sermaye birikim rejimi krizidir.

Yüzde 50-50 bölünmesi, orta sınıfların tereddüt ya da pragmatizmine, genel kamuoyuna hitap ederek değil, ancak sınıf siyasetiyle ihlal edilebilir. 50-50 polarizasyonu, verili siyasal kimlikleri kabul edip onlar üzerine milimetrik hesaplar yaparak, makul ya da mutedil dindar/muhafazakar figür ve kesimlere umut bağlayarak değil, mevcut siyasal saflaşmayı dağıtacak başka bir eksende yeni bir saflaşmayı, sınıf bazlı siyasal tutumlar ekseninde bir bölünmeyi hedefleyerek aşılabilir. Tıkıştırıldığımız “mahalleden” siyaseten hicret etmek, iki “mahalleden” de ayrı yeni bir “mahalle” inşa etmek gerek. Bu hiç kolay değil, ama başka yol da yok gibi… Silkinme zamanıdır…


Başlangıç Dergi

Seçimin sonucu ve alarm zili - Foti Benlisoy


24 Haziran seçiminin en önemli sonucu, “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” hüsn-ü tabiriyle anılan “popüler rıza yoluyla otokratik rejim” inşası sürecinin hukuken tamamlanmış olmasıdır. Devletin kurumsal mimarisinde köklü değişiklikleri gündeme getiren şefçi rejimin tescil edilmesi, zamanında Bahçeli’nin ifade ettiği “fiili duruma hukuki yol aranması” sürecinin sonuçlanması anlamına gelmektedir. Seçimin gerçek sonucu budur ve gerisi laf-ı güzaf değilse de hep bu neticenin gölgesinde ele alınmalıdır.
Ancak rejimin biçimiyle (parlamentarist) içeriği (şefçi) arasındaki çelişkiyi ikincisi lehine çözen ve dolayısıyla da son yılların kurumlar bunalımını sona erdiren seçim, paradoksal bir duruma yol açmıştır. Erdoğan başkanlığa giderken adeta tek adam aurasından olmuş, güçlenmiş ve özgüven kazanmış bir MHP ile ortaklığa mahkûm olmuştur.
MHP’nin, Bahçeli’nin deyimiyle, “denge ve denetleme” görevi üstlenmesi, reis açısından hayra alamet değildir. Zira MHP bu “görevi”, devlet içi kimi hizipler, hatta reis ile ilişkileri nane molla sermaye kesimleri adına bir kayyumluk vazifesi bilinciyle ifa etmeye soyunabilir. Bu olasılık, “milli iradeyi cisimleştirdiği iddiasındaki reisin bizzat devlet olması” olarak özetlenebilecek Bonapartist iddianın ihlali anlamını taşıyacaktır. Bahçeli’nin seçim öncesine görüştüğü Çakıcı’nın sonuçlar açıklandıktan sonra Erdoğan’a “sen devlet değilsin” mealinde seslenebilmesi bu açıdan dikkat çekicidir.
Bu paradoksal sonucu Erdoğan’ın “aşırı” özerkliğini törpüleyip manevra alanını daraltabilecek hayırhah bir gelişme olarak anmak ise akıl kârı değildir. Aksine, devlet aygıtına dahil kurumlar arasındaki hiyerarşi ve ilişkilerin şefçi istikamette yapılanması anlamına gelen Bonapartist girişimin memleketin soy faşist partisince “denetime” tabi tutulması, yuvarlandığımız uçurumun ne denli derin olabileceğinin bir emaresidir. Soylu’nun artan etkisi, Ağar ve Çiller isimlerinin tedavülde olması, hep bu paradoksal durumla alakalıdır. Faşist partinin destek veya köstek olabileceği Bonapartist iktidar manzarası, tehlikeli bir biçimde 1930’ların hemen başındaki Almanya’yı anımsatmaktadır.
Erdoğan tam da “mutlu sona” varırken hasıl olan bu durumdan elbette hoşnut değildir. AKP’nin “ağır çekim” gerileyişinin MHP tarafından telafi edilmesi 24 Haziran virajının alınmasında kritik bir rol oynasa da alaturka Bonapartizm için kaygı verici bir gelişmedir. Reis bir “topal ördek” olmayıp devlete kendi suretinde biçim vermek gibi muazzam bir güce sahip olsa da plebisiter temelde bir meşruiyet iddiasında oluşu nedeniyle yerel seçimlere aylar kalmışken MHP ile güç testine girecek konumda değildir. Dolayısıyla ister zoraki ister gönüllü olsun bu koalisyon orta vadede devam edecektir. “Artık bizim sözümüz geçecek” mealinde konuşan MHP Genel Başkan Vekilinin görevinden alınması, AKP-MHP ittifakının kırılganlığına dair yorumlar için erken olduğunu ortaya koymaktadır.
Tartışmasız olan, seçim öncesinde lafı çok edilen “dip dalganın” milliyetçilik olmasıdır. Bunda da şaşırtıcı bir şey yoktur. Aksine, son üç yılda şovenizmle yatıp jingoizmle uyanan bir toplumda milliyetçiliğin yükselişine şaşırılmasına şaşırılmalıdır. MHP ve İYİ’nin toplam oylarının yüzde 20’nin üzerinde olması, toplumsal muhalefet güçleri açısından tedirginlik verici bir gelişmedir. Bu milliyetçi oy toplamı, AKP tabanındaki milliyetçi/militarist havayla sarmalanarak milliyetçiliğin yeni bir “kara baharı”nın habercisi gibidir.
Bu bakımdan AKP’li kır ve kent yoksullarının bir bölümünün huzursuzluğunun MHP’ye oy olarak yansıması, sol açısından imkân değil, bir alarm zilidir. Müstakbel krizin can acıtan sonuçlarının (iflaslar, toplu işten çıkarmalar vs.) hissedilir olduğu koşullarda MHP’nin bir alternatif olarak hazır ve nazır olması, solun toplumsal ve sınıfsal zeminler üzerinden siyasete dönmesi için acil bir uyarıdır. Dokuz aya yerel seçimler var rehavetiyle ya da soyut demokrasi temelli mega ittifak arayışlarıyla geçiştirilemeyecek bir uyarı…

30.6.2018 Foti Benlisoy

Demirtaş Le Monde'a yazdı: İktidar, otoriter hayallerini kabusa çevireceğimin farkında

17 Haziran 2018

“Bu makaleyi, Bulgaristan sınırının yanı başındaki Edirne Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nden yazıyorum. Cezaevi, Edirne kent merkezine 7 km uzaklıkta ve yakınlarında hiçbir yerleşim alanı yok. Etrafı ise ayçiçeği tarlaları ile çevrili. Her Ağustos ayı geldiğinde renksiz cezaevi kompleksinin etrafını sarı ve yeşil renklerden oluşan muazzam bir renk cümbüşü sarmalıyor. Ayçiçeklerini bilirsiniz. Birkaç ay içinde büyürler ve ilkin eğik olan baş kısımları yavaş yavaş büyür ve güneş yönünde dikleşir.

Gençlik yıllarımdan bu yana ne zaman olgunlaşmış bir ayçiçeği tarlası görsem, nedense aklıma sokak eylemlerinde omuz omuza ve dimdik duran genç insanlar gelir. Cezaevinin hemen yanından Bulgaristan’ın derinliklerinden gelen Tunca nehri geçiyor. Bu güzergahta kilometrelerce uzunluğunda yemyeşil bir hat oluşturup kentin merkezinde çok yakın bir noktada Meriç Nehri ile birleşiyor. Birbirleriyle buluşan nehirlerse bana uzun yıllardır dost olan insanların abartısız ve içten bir mutlulukla yeniden buluşması gibi gelir. Dürüst olmak gerekirse, 20 aydır yukarıdaki resmin tam ortasındayım ama bunların hiçbiri görme imkanım olmadı. Cezaevinde olmak böyle bir şey. Bulunduğum mekanın hakikatini kavramak için aile üyelerimin ve avukatlarımın anlattıklarını birleştirip biraz da hayal gücümü katıyorum buraları tarif ederken. İşin aslı, baştan ayağa renksiz olması için özenle çaba harcanmış bir cezaevi hücresindeyim ve pek de rahat sayılamayacak beyaz plastik bir sandalyede oturarak bu satırları yazıyorum. Ayçiçek tarlalarında gezmeyi de nehirlerin buluştukları yerlerde yürümeyi de çokça özledim.



1 yıl 8 ay önce bir gece vakti Türkiye’nin Kürt bölgesinin başkenti olan ve ailemin yaşadığı Diyarbakır’da tutuklanıp buraya getirildim. Ailemle ve arkadaşlarımla aramda yaklaşık 1700 km’lik bir mesafe var. Bir insan hakları avukatı olarak Türkiye’nin Kürt bölgesindeki cezaevlerinin hemen hepsini, hak ihlallerini tespit etmek ve raporlamak için, ziyaret etmiştim. Ama bir cezaevinde hiç bu kadar uzun bir süre kalmaya mecbur bırakılmamıştım. Diğer yandan, tanınan bir siyasi tutsak olmam dışında beni diğerlerinden ayıran çok fazla bir şey göremiyorum. Bugün Türkiye cezaevlerinde ifade ve örgütlenme özgürlüğü hakkını kullanırken ‘terörist’ ilan edilip cezaevine atılan on binlerce insan var.

Yarı açık cezaevi

Bu koşullarda emin olabilmem mümkün değil ama Türkiye’de olup cezaevinde olmayan Erdoğan karşıtlarının içinde bulundukları durum bizlere göre bir yandan iyi diğer yandan da kötü. İyi olan yanı, ülke içinde seyahat etme özgürlükleri var, sevdikleri insanlardan ayrı değiller ve ayçiçeği tarlalarında özgürce dolaşabilirler. Kötü olan yanı, bizler kadar özgür değiller. Sosyal medyada yaptıkları bir yorum, işyerinde veya sokakta Erdoğan ve AKP iktidarı aleyhinde söyleyecekleri birkaç cümle, Kürt sorunu konusunda devletin uyguladığı politikaları eleştirmeleri, hatta insan hakları eğitimi için toplantı yapmaları veya hiçbir şey yapmamışken gizli tanıkların iftiralarına maruz kalmaları sonucu kendilerini her an cezaevinde bulabilirler. Bu yazıdan da gördüğünüz üzere, yüksek güvenlikli cezaevinde olan bizlerin ruhu da aklı da çok daha özgür. Hükümetten hiç korkumuz yok. Dışarıdakiler ise kocaman bir yarı-açık cezaevinde.

24 Haziran 2018 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yarışacak olan altı adaydan birisi benim. Dünya siyasi tarihinde ‘Cezaevinden Cumhurbaşkanlığına Aday’ olan az sayıdaki siyasi liderden birisi olarak anılmayı hiç istemezdim doğrusu. Ama bu durum benim değil Erdoğan’ın tercihi. Tutuklandıktan sonra bir yıl boyunca hiç hakim karşısına çıkarılmadım. Sonrasında ise sadece iki kez. Adil bir yargılama süreci geçirdiğime dair hiçbir işaret göremiyorum. Var olan yasal çerçeveye göre zaten en başından itibaren tutuksuz yargılanmam gerekiyordu. Şimdi de hükümetin isteğine göre yargılanma sürecimi istedikleri kadar uzatabilir veya beni yüzlerce yıl hapis cezasına çarptırabilirler.

Herkesten çok Erdoğan’dan korkan hakimlerden ve savcılardan adalet beklentim de yok zaten. Yargı kurumlarına olan inancım ne kadar zayıfsa Türkiye halklarının hem kendilerini hem de yargıyı özgürleştireceğine olan inancım o kadar güçlü. Erdoğan dışındaki diğer dört aday, benim tutuksuz yargılanmam gerektiğini belirten açıklamalar yaptılar. Halk için de durum kafa karıştırıcı. Erdoğan’ın her gün miting meydanlarında iddia ettiği gibi suçlu isem nasıl Cumhurbaşkanı adayı olabildiğimi sorguluyorlar. Suçlu değilsem, neden serbest bırakılmadığımın cevabını arıyorlar. Bu çelişkinin aslında oldukça basit bir cevabı var: Bugün serbest olmam durumunda, aynen 7 Haziran 2015 seçimlerinde olduğu gibi etkili muhalefet yaparak tüm baskılara ve eşitsiz koşullara rağmen Erdoğan’ın otoriter hayallerini kabuslara dönüştürebileceğimin iktidar gayet farkında.



Diktatörlük ya da demokrasi

Cezaevinde kısıtlı koşullarda olsam da, Avrupa siyasetini yakından takip etmeye devam ediyorum. Ne yazık yarı-açık cezaevinde özgürlüğü için mücadele eden Türkiye vatandaşlarına yeterince destek olduklarını söylemek zor. Yakın zamanda gerçekleşecek seçimler, özünde, Türkiye için diktatörlük ile demokrasi arasında yapılacak bir tercihi yansıtacak. AB sürecini tamamen köşeye bıraksak bile, Türkiye’deki her gelişme; özellikle güvenlik, ekonomi ve mülteciler gibi sorun alanları Avrupa’yı doğrudan ilgilendiriyor. Haliyle, Avrupa ülkelerinin siyasi ve ekonomik istikrar sahibi bir Türkiye istemelerini anlayışla karşılıyorum. Lakin hala Erdoğan’ın otoriter yönetiminin siyasi ve ekonomik istikrar değil de bizatihi istikrarsızlığın kaynağı olduğunu görmemelerini anlayışla karşılamam zor. Avrupa hükümetleri, Erdoğan’ın anti-demokratik uygulamalarına göz yumma karşılığında ekonomi ve mülteciler gibi konularda kendi ihtiyaçlarına kısa dönemli cevaplar almış olabilirler. Ama bu gidişatın sürdürülebilir hiçbir yanı yok. Erdoğan’ın toplumu sürekli kutuplaştırma üzerinden yürüyen milliyetçi ve İslamcı otoriter yönetiminin yarattığı siyasi krizler derin bir ekonomik kriz ile buluşmuş durumda. Erdoğan, 24 Haziran gecesi baskı ve hile bu seçimleri kazandığını ilan etse bile, bu durum Türkiye’deki krizleri daha da derinleştirmekten başka bir sonuç üretmeyecek.

Devletin tüm kaynaklarını kendi kampanyası için seferber eden, Türkiye’deki medyanın yüzde 90’ının kontrolünü elinde bulunduran Erdoğan’ın iktidarda kalmak adına ne derece çaresiz olduğunu merak edenler benimle girmiş olduğu polemiklere yakından bakabilir. Nitekim, seçim anketleri Erdoğan’ın histerilerini en üst düzeye çıkarmış durumda. Erdoğan, 10 Haziran’da yaptığı mitingde, seçmenlerine beni idam ettirmeyi vadetti. Türkiye hakkında kaygılanan Avrupalı liderlerin sorması gereken soru şu: Seçmenlere, rekabet ettiği cumhurbaşkanı adaylarından birini idam ettirmeyi vadeden bir insan ile aynı masada oturup konuşabilecek kadar Avrupa’nın değerlerinden hiç geri dönmemek adına vaz mı geçtiler?

Bedeli ne olursa olsun, ben kendi adıma, halkım uğruna hiçbir şekilde durduğum muhalif konumdan geri adım atmayacağımı söyleyebilirim. Benim gibi, Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesi veren on milyonlarca insanın da bu otoriter gidişat ile hiçbir şekilde uzlaşamayacağını biliyorum. O yüzden, seçim sonuçları ne olursa olsun, bizler eşitlik, adalet ve hürriyet için mücadele etmeye devam edeceğiz."




* Demirtaş'ın bu yazısı, Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Le Monde'da yayımlanmıştır.



Karga

Bekir Coşkun - 10.07.2007
Hürriyet


Recep (Peker) Bey’in İnkılâp Dersleri: Kemalizm ve Korporatizm Meselesi

Kemalizmin önde gelen ideologlarından ve aksiyon adamlarından Recep Peker’in İnkılâp Dersleri adlı eserindeki düşüncelerine kısaca göz atmak hem Kemalizmi daha iyi anlamamızı sağlayacak hem de ‘sol-Kemalizm’, ‘ulusal-sol’, ‘nasyonal sosyalizm’ ve benzeri kavramlar çerçevesinde dönen tartışmalara biraz da olsa ışık tutacaktır kanısındayım.

Ayrıca Recep Peker’e bakmak, günümüzde sosyalist solun liberalizme karşı giriştiği ‘cihatta’ liberalizmin her türlü eleştirisinin makbul olmadığını hatırlatacaktır bizlere: liberalizmin şuurlu bir sosyalist eleştirisi ile korporatist eleştirisi arasına önemli bir çizgi çekilmesinin şart olduğunu.


Adettendir, çok kısa bir bilgilendirme ile başlayalım. Recep Peker 1889’da doğar, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaşır. 1920’de TBMM Katib-i Umumisi seçilir ve üç yıl sonra Kütahya Milletvekili olur. 1923 yılında Halk Fırkası Genel Sekreterliğine getirilir. 1928’de Cumhuriyet Halk Fırkası Meclis Grubu Başkan Vekilliği’ne getirilir. Mayıs 1931’de toplanan CHPnin üçüncü Kurultayı’nda genel sekreterliğe yeniden seçilir. Böylece Genel Başkanlık Kurulu’nun Atatürk ve İnönü ile birlikte üçüncü adamı olur.

Bu görevi sırasında tek parti yönetiminin güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. 17 Ağustos 1942'de I. Saraçoğlu Hükümetinde Dâhiliye Vekili olur. II. Saraçoğlu Hükümetinde de bu görevini korumuştur. 7 Ağustos 1946'da çok partili dönemin ilk hükümetini kurmuştur.
10 Eylül 1947 tarihinde I. Saka Hükümetinin kurulmasıyla Başbakanlık görevi sona erer. Çok partili dönemde de CHP içerisinde tekparti zihniyetinin yılmaz savunucusu olan Recep Peker, parti içi mücadeleden mağlup ayrılarak 1 Nisan 1950'de İstanbul'da ölür.



Recep Peker genelde çeperde, uç bir karakter olarak mimlenir. Bu genel anlatıya göre aşırı görüşleri sağduyulu Kemalist kadrolarca dengelenmiştir. Mussolini İtalya’sından fazlasıyla esinlenen siyasal projesi ise yine aynı kadrolarca engellenmiştir. Tek parti döneminin aşırılıkları sıklıkla Peker’in omuzlarına yüklenir. Lakin yukarıdaki paragraftaki çok kısa –ve daha birçok görevin/unvanın atlandığı– biyografi, kıyıda köşede kalmış bir marjinalin hayatını anlatmıyor olsa gerek. Recep Peker, Kemalizmin kendini bir ideoloji olarak inşa etme çabası içerisinde olduğu bir dönemde (evet! Kemalizm bir ideolojidir!) merkezi bir konum işgal etmiştir. Atatürk’ün de içerisinde bulunduğu üst düzey Kemalist bürokrat ve düşünce insanının Recep Peker tarafından dillendirilen görüşleri paylaştığı görülmektedir.



İnkılâp Dersleri

İnkılâp Dersleri, Recep Peker’in Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri sıfatı ile 1934–1935 eğitim döneminde Ankara Hukuk Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi’nde gençlere Türk İnkılâbını anlatmak ve inkılâbın “inanç istikametini aşılamak” üzere verdiği derslerin derlenmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. İnkılâp Dersleri Kemalist ideolojinin, diğer konuların yanında, birey-devlet-toplum üçlüsüne yaklaşımının en açık ve etkili şekilde ifade edildiği çalışmalardan biridir. Suna Kili’nin ifadesi ile İnkılâp Dersleri, “özellikle CHP’nin o yıllarda altı ilkeye bakışını yansıtması bakımından önemlidir.”



Biz Bize Benzeriz!

“Bir ulus ifade eden her kalabalığın bir fikri sabiti olmalıdır,” (sf. 14) diyen Recep Peker, İnkılâp Dersleri boyunca bu ‘fikri sabit’i tanımlar, açar ve derinleştirir. İnkılâp Dersleri bir yandan CHP’nin altı ilkeye bakışını yansıtırken, diğer yandan geçmiş dönemin bir
muhasebesini ve reddiyesini sunmaktadır. Temel iddia Kemalist devrimin o güne değin tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olay olduğudur. “Kendimizi düşününce, bizim, bizde doğan ve bizde olan yaşama ve siyasal yollarımız vardır,” (sf. 53) demektedir Recep Peker.

Bu eşsizlik ve karşılaştırılamazlık hali Atatürk’te ifadesini şu şekilde bulur: “Demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü biz bize benziyoruz Efendiler!”



Kemalizm, Liberalizm ve Sosyalizm

Recep Peker bir tefessüh (çürüme) haline karşılık gelen liberal ve sosyalist ekonomik ve siyasal düzenlerin eleştirisine odaklanmıştır. “Sınıf inkılâbı” ile “halk/hürriyet inkılâbı” arasında ayrıma giden Peker hürriyet inkılâbını “insanlığın karanlık devirlerden aydınlık devre çıkışı esnasında halkın, kendilerini idare edenlere ve bu idareyi suiistimal edenlere karşı ayaklanışı” olarak tanımlar (25). Peker hürriyet inkılâbının insanlık için ileri bir adım olduğunu, fakat talihsiz bir şekilde “hürriyet inkılâbının getirdiği semerelerde birtakım arızalar, hastalıklar yüz göstermeye başladığını” belirtir (26). Peker’e göre ‘hürriyet inkılâbı’nın bu denli hastalıklı bir şeye dönüşmesinin ardında yatan temel neden de inkılâbın ‘liberalizm’ ve ‘liberte’ gibi mefhumlarla ifade edilmeye başlanmasıdır.



1935 yılı Cumhuriyet Halk Partisi Büyük Kurultayı öncesinde yaptığı program açıklamasında Genel Sekreter Recep Peker, CHP’nin, “amme haklarında anarşiyi besleyen, ekonomide ulusal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını istismar eden liberalizme karşı” cephesini daha da sıklaştırdığını belirtmektedir. Bu çerçevede “haklarda hürriyetin sınırını(n) devlet varlığının otorite sınırı içine alındığı” bir toplumsal düzen “her yerde
son nefesini vermekte olan liberal devlet tipi”ne alternatif olarak önerilmektedir (1935: 3-4).

Liberal siyasal ve ekonomik düzen, barındırdığı hastalıklı yanlara ek olarak, sınıf temelli örgütlenmelere ve nihayetinde sınıf inkılâbına yol açması bakımından da eleştirilmektedir. 3 Halk inkılâbının ardından muhtelif partilerden kurulu parlamento hayatının doğuşu, politikayı yeni oluşan bir profesyonel zümrenin elinde bir iktidar savaşı ve didişme alanına çevirmiş ve böylelikle parlamentarizm sınıf kavgalarının, sınıf inkılâbının ve daha sonra demokrasiyi düşman sayan otorite devletlerinin yeniden vücut bulmasına sebebiyet vermiştir (27). Peker’e göre sosyalizmin genişlemesinin ardında üç önemli dinamik vardır: birincisi, demokrasi ve liberal parlamentarizmin sunduğu olanaklar ve yaratılan hürriyet havasıdır; ikincisi ise ekonomik liberalizmin yaşattığı fenalıkların giderilememiş olmasıdır ve son olarak da sosyalist ideolojinin taşıyıcılarının temelde işçiler olması, doğalarının ve toplumsal koşullarının sosyalizmi benimsemelerine yardımcı olmasıdır (41-2).



Peker-Kemalizm-Korporatizm

Gerek liberalizmi gerekse sınıf inkılâbını dışlayan Peker, Kemalist inkılâbın dayandığı temel prensipleri açmaya başlar. Peker’e göre bir devlet yaşadığı devir ne olursa olsun “iç varlığında birlik olmayınca muvaffak olamaz” (48). Peker’in “iç varlıkta birliği” tanımlarken çizdiği çerçeve Kemalist yönetici kadroların birey sorununa nasıl yaklaştıklarını ortaya sermesi açısından önemlidir. Peker için “insanlar, tek tek bakıldığı zaman değerleri sıfırdır” (sf. 48-49); yani ancak ve ancak homojen bir kütle olarak “ulus”
içerisinde bir mana ve değer kazanacaklardır.

“İç varlıkta birliği” sağlamış bir model olarak Mussolini İtalyası Recep Peker’in derslerinde yer bulmaktadır. Peker’in anlatımıyla, sosyal düşünceleri ilk başlarda sosyalist “kokan” Mussolini “komünizm ağacının yeşermekte” olduğu İtalya’da vaziyete hakim olup “sınıf mücadelesine tamamen zıt ve memleketin türlü sınıfları arasında uygunluk, uyum –ahenk– getiren siyasal ve sosyal bir ekol” koymuştur (50, abç.). Almanya ise Nasyonal Sosyalist Parti’nin iktidara gelişi, “parlamentarizmin yarattığı tahribata” dur demesi açısından övülmektedir (52).



Peker’in metinlerinde son derece ‘hacimli’ bir liberalizm eleştirisi bulunmaktadır. Fakat liberalizm eleştirisi sınıf temelli siyasal örgütlenmelere karşı duyulan tiksinti ile yan yana ilerlemektedir. Recep Peker’in vardığı nokta ise sınıfların ve sınıfsal çatışmaların reddine ve organizmacı bir toplumsal tahayyüle dayanan, tek-parti ve şef (ve şefin kurmayları) etrafında örgütlenmiş bir millet arzusunu yansıtan, kökenlerini Ziya Gökalp’in felsefesinde bulabileceğimiz (yer yer totaliter unsurları içinde barındıran) solidarist korporatizmdir.

Söz konusu olan Kemalizm ve Korporatizm olduğunda Taha Parla’nın Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye'de Korporatizm’i (İletişim Yayınları) vazgeçilmez bir başyapıt olarak mutlaka ele alınmalıdır. Aynı yazar tarafından kaleme alınan Türkiye'de Siyasal Kültürün Resmi Kaynakları (İletişim Yayınları) serisi ise yine Kemalizmi anlamak açısından çok önemlidir.

Parla korporatizmi, “toplumu, birbirine karşılıklı bağımlı ve işlevsel bakımdan birbirini tamamlayan parçalardan oluşan, organik ve kendi içinde uyumlu bir bütün olarak gören” (sf. 93) bir ideoloji olarak tanımlar. Bu bütünün kurucu öğeleri meslek grupları ve bu gruplar tarafından oluşturulan birliklerdir.

Korporatizm liberalizm bahis olunduğunda bireyin temel alınmasını; Marksizme karşı olarak da sınıf ve sınıflar arasında çelişkili bir ilişkinin varlığı düşüncesini hedef alır. Siyasal düşüncenin bu iki kanadı da birlik, uyum ve ahenk fikirlerinin altını oymaktadır.

Kemalizm’in altı okundan biri olan Halkçılık ise –bırakın sol bir içerik taşımayı– bu solidarist-korporatist tahayyülün Kemalizme tercümesi olarak ele alınmalıdır.

Kökenleri itibariyle halkçılığın gelişiminde belirleyici olan dayanışmacılık, kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsiz ve antagonistik toplumsal ilişkilere çatışmacı (Marksist) cevaba alternatif bir çözüm arayışından doğmuştu. İlhan Tekeli’nin tabiriyle dayanışmacılar, “girişim özgürlüğüne ve özel mülkiyet kurumuna dokunmadan, ekonomide devlet müdahaleleriyle, toplumsal içerikli yasalarla, kooperatifçilikle ve karşılıklı yardımlaşma örgütleriyle toplumsal adaletsizlikleri azaltabileceklerine inanıyorlardı.” Bu fikir Türkiye topraklarındaki en sarih ifadesini Ziya Gökalp’in çalışmalarında bulacak ve Gökalpçi izlek başta Mustafa Kemal ve Peker olmak üzere Kemalist kadrolarca takip edilecektir.



Kemalizm anti-kapitalist bir ideoloji midir?

Konumuz açısından önemli noktalardan biri de korporatist tahayyül ile kapitalizm arasındaki ilişkidir. Özelde Recep Peker’in genelde Kemalizm’in kapitalizm ile söylemde kurduğu karşıtlık bazı yorumcuların Kemalizm’in içinde anti-kapitalist –ve hatta bazı yorumlara göre sol/sosyalist– nüveler barındırdığı sonucuna varmasına sebep olmuştur.

Peker’i takip edersek gerçekten de Kemalizmin kapitalizme karşı “eleştirel” bir mesafede durduğunu iddia etmek mümkündür. Recep Peker’e göre ‘hürriyet inkılâbı’nın verdiği neticeler arasında en sakıncalıları ekonomik liberalizm ve ticaret serbestliğidir.

Başlangıçtaki idealist insanların inkılâptaki rolü azaldıkça, özgürlük şiarı ile yola çıkmış olan liberalizm bir ekonomik tahakküm aracı haline dönüşmüştür (sf. 26-7).

Fakat Kemalizm’in kapitalizm ve liberalizmle girdiği bu sürtüşmenin temelinde sömürü ve tahakküm ilişkilerinin sol/sosyalist bir eleştirisinden çok, kapitalizmin ve liberalizmin içinde barındırdığı çatışma potansiyeline, özellikle sınıflaşma ve bireyleşme olgusuna karşı duruş yatar. Recep Peker tüm konuşmalarında ve yazılarında liberalizme olduğu kadar (ve hatta ona olduğundan da çok) komünizme ve “sol cereyanlara” karşı da düşmanca bir tutum içerisindedir.

Her ne kadar kapitalizmin getirdiği dönüşümlere karşı tepkisel bir hareket olsa da, korporatizm “özel mülkiyet ve girişimin önceliği ilkesine dayanan kapitalist üretim tarzının egemen olduğu bir toplumu varsayan bir düşünce sistemi ve bir dizi kuruma işaret eder.” (T. Parla) Korporatizmin her türünün kapitalizmle girdiği bu çelişkili görülen ilişki anlaşılmadan solidarizmin her iki alt türünün de anlaşılması mümkün olamayacaktır.

Korporatizm kapitalizmin yarattığı bireyselleşme olgusuna olduğu kadar sosyalizme ve sınıf mücadelesi şiarına dayanan Marksizm’e ve sosyalist düzen projesine de düşmandır.


Korporatizm anti-Marksist ve anti-liberaldir; fakat anti-kapitalist değildir.

Taha Parla korporatizmin “genel, total sermaye anlamında kapitalizmin uzun vadeli var oluşunu öne çıkarmakla; ancak bireysel, özel sermayelerin kısa vadeli dar çıkarlarına meşruiyet sağlayabilen liberal mantığa kıyasla, kapitalist topluma daha yüksek bir rasyonalite kazandırdığı iddiasında” olduğunu belirtmektedir. Bu açıdan bakıldığında her ne kadar kapitalizm ve sosyalizm arasında bir “üçüncü yol” olma iddiasında da olsa, korporatizm kapitalist ekonomik ve sosyal ilişkilerin bir “türevi” olarak ele alınabilir. Bu çerçeve dâhilinde Kemalizm’in anti-kapitalist/devletçi retoriğinin sol düşünce ile alakalandırılmasının ve Kemalist ekonomik kalkınma projesinin kapitalizmle sosyalizm
arasında bir “üçüncü yol” olarak adlandırılmasının temelsiz olduğu görülecektir.



Değerlendirme

Recep Peker’in İnkılâp Dersleri ve diğer külliyatından hareketle Kemalizmin ideolojik harcı ile ilgili şu noktalara değinebiliriz. Birincisi, Kemalizm bir ideolojidir ve erken Cumhuriyet dönemine ve Kemalizme dair yapılacak bir tartışmada bu noktanın kesinlikle akıldan çıkarılmaması gerekir.

İkinci olarak Kemalizm, her ne kadar kendisini döneminin önde gelen ideolojik akımlarından soyutlama çabasında olsa –ve hiç kimseye ve hiç bir akıma öykünmeyen tamamıyla özgün bir öğreti olduğunu iddia etse de– genel hatlarıyla korporatizmin solidarist alt türüyle çakışan bir ideolojik örüntüye sahiptir. En net ve kapsamlı ifadesini Kemalizmin altı okundan biri olan halkçılık ilkesinde bulan bu ideolojik örüntü organik ve homojen bir bütün olarak toplum ve bu bütün içerisinde eriyen birey fikriyatını hareket noktası olarak ele alır. Bu açıdan hem liberal bireyciliğe hem de sınıf fikrine karşıdır.

Bir başka nokta ise bu anti-liberal duruşun zorunlu olarak anti-kapitalist bir muhtevaya sahip olması gerekmediğidir. Retorikte anti-kapitalist tonlar taşımakla birlikte Kemalizmin milyonerler ve hatta milyarderler yaratma hülyasının erken Cumhuriyet yılları boyunca terk edilmediğini hatırlamak yeterli olacaktır.

Son olarak, bahsi geçen korporatist tahayyülün sadece Kemalizme musallat olduğunu düşünmek; korporatist Kemalistlerin karşısına “demokrat” merkez-sağ siyaseti (ya da şimdilerde İslamcı siyaseti) konumlandırmak mevcut haliyle memleket liberalizminin en gözde fantezisi olmaktan öteye geçemez. Çok partili hayata geçişle birlikte tüm varyasyonlarıyla Türkiye sağ(lar)ının seyrine bakıldığında korporatizm hayaleti ile karşılaşacağızdır.

"Birgün Kitap, 9 Ekim 2010

Burak Özçetin


Devlet benim, halk da benim halkım...

Popülist iktidarların üç özelliğini saptıyor Müller: Devlet aygıtını gasp ederler, yolsuzluk ve kayırmacılık yaparlar, sivil toplumun bastırılması için çaba harcarlar. Tabii diğer otoriter yönetimler de bunları yapar. Popülistlerin farkı ise tüm bunları, kendilerinin halkın ‘gerçek’ temsilcileri olduğunu iddia ederek yapmaları. Dolayısıyla, aslında her ne yapılıyorsa, halkın iradesi ile yapılıyor.

Uzun süredir, özellikle Batı ülkelerinde sağcı ve hatta ziyadesiyle ırkçı söylemi benimseyip harlayan siyasetçilerin yükselmeye başlamasıyla birlikte en sık sarf edilen kavramlardan biri, ‘popülizm’ oldu. Farklı ideoloji mensuplarınca, birbirinden ayrı siyaset yapma biçimlerini tanımlamak için kullanılabiliyor. ‘Halkın hoşuna giden ve lehine olan işler yapmak’ tarafından bakıp olumlu anlam atfedenler olduğu gibi, yozlaşmayı ve milliyetçiliğin çeşitli hâllerini anlatmak için başvuranlar da var. Büyük ölçüde iki bloklu dünyanın sona ermesinden sonra, o dünyanın alışıldık yapılarının, kurumlarının çözülmeye ve sağ-sol ayrımlarının bulanıklaşmaya başlamasıyla birlikte, yeni olanı ‘anlamlandırma’ çabasının sonucu olarak ‘gereksinim’ duyulan bir kavram haline gelmiş durumda.


Hakikaten, ne demektir günümüz popülizmi? Hangi coğrafyada, ne anlama gelir? Popülist siyasetçiler olarak tanımlananların hepsi aynı yolun yolcusu mu? Her biri aynı yöntemi mi uyguluyor? Popülistlerin varmaya çalıştığı yer aynı mı? ‘Popülist liderler’ ana başlığı, tümünü kavramak için yeterli mi? Şöyle bir bakalım popülist olarak adlandırılan siyasetçilerin ülkelerine. Chavez ne yapmaya çalışmıştı ve kime karşı? Macaristan’da Orban, otoriter siyasetini hangi ilkeler üzerine kurdu, anayasadan anladığı neydi? Yapay zekâ üzerine çalışmaların son sürat devam ettiği, bir süre sonra adalet hizmetlerinde robotların kullanılabileceği ABD’de, kaba saba bir ırkçı olan Trump nasıl ve hangi söylemle seçim kazandı? ‘Kültür ve estetik’ sözcüklerinin ilk çağrıştırdığı ülkeler olan Fransa ve İtalya’da, Le Pen ve Berlusconi gibi figürler hangi dinamikler sayesinde güçlenebildi? İyi kötü demokratik teamülleri oluşturabilmiş ve yüz küsur yıllık anayasa geleneği olan Türkiye’de, AKP iktidarı nasıl olup tüm anayasal teamülleri yerle bir edebildi?



Popülizm Nedir?
Jan-Werner Müller,
Çev. Onur Yıldız,
İletişim Yayınları 121 syf.

İşte bu sorular üzerinde düşünebilmek için gerek duyduğumuz kavramlardan biri popülizm ve bugün önereceğim kitap “Popülizm Nedir?” başlığını taşıyor. Viyana’da verilmiş bir seminerler dizisi sonunda ortaya çıkan eserin yazarı, Almanya doğumu Jan-Werner Müller. Halihazırda Princeton Üniversitesi’nde siyaset teorisi/düşünce tarihi dersleri veriyor. İletişim’den 2017’de yayımlandı ve çevirmen, kendisi de bir akademisyen olan, Onur Yıldız.

Müller, yukarıdaki soruları ve daha fazlasını soruyor eserinde ve kestirme yanıtlara varmak yerine kendi yanıtlarına yine kendisi itiraz ederek, farklı bir yerden de bakmayı denerek yanıt arıyor. Kitap daha başlarken, ilk sayfasından Bertolt Brecht’e selam gönderiyor: “Tüm yetki halktan gelir. Fakat nereye gider?” Yönetim denilen mekanizma, büyük ölçüde bu saptama ve sorunun sorgulanmasıyla anlaşılabilir kuşkusuz ve yüzlerce yıldır farklı kavram setleriyle yapılmaya çalışılan da bu. Yetkiyi veren halk, nasıl bir bileşimdir? Verdiği varsayılan yetki, nereye gider, kimlere? Nasıl kullanılır?

Hep aynı şeyi düşünüp sorgulamak gerekiyor: Bir halkız! Doğru da, bir örnek değiliz. Örneğin Türkiye’de yaşayan milyonlarca insan bir halkı oluşturuyor ya da daha kapsayıcı ve soyut olarak, ulusu. Buna mukabil, hem ‘halklar’ ifadesi kullanılıyor hem de bir ‘halka’ dahil olduğunu düşünenler arasında da başta sınıfsal olmak üzere belirgin ayrımlar var. Kaynaşmış bir kitleden değil, tüm farklılıklarıyla bir arada yaşayan bireylerden söz ediyoruz. Çok sayıda aidiyeti olan bireylerden. Farklı bireyler, yurttaş sıfatıyla belirli aralıklarla kendi yöneticilerini, temsilcilerini seçiyor. Egemenliğin kullanılması yetkisini, bir süre için birilerine bırakıyor. Bunu seçim aracıyla yapıyor. Ardından bakıyoruz, kendilerine belirli bir süre için verilen yetkiyi kullananlar, yetkiyi verenin isteklerini yerine getirmiyor aslında. Yetki sahiplerinin bir kısmını hoşnut, kalanını mutsuz ediyor. Oysa hoşnut ettiklerinin diğerlerinden bir ayrıcalığı yok. İşte popülizm kavramı, tercih edilen yetki kullanma yöntemlerinden ve demokratik sistem açısından en tehlikeli olabileceklerden biri.

Çalışma ve konu hakkında genel bilgi verebilecek bazı başlıkları kısaca anlatmak yeterli olur. İlk başlık, “Herkes popülist midir?” Yazar, haklı olarak son yıllarda, özellikle Trump’ın seçilme sürecinde popülizm kavramının hiç olmadığı kadar sarf edildiğine dikkat çekiyor ve ardından adları yukarıda anılan ülke ve liderlere, ayrıca Syriza, Podemos gibi partilere değiniyor. Şu saptamayla başlıyor: “Bir popülizm teorisine sahip değiliz ve siyasal aktörlerin ne zaman popülist olarak adlandırılabileceklerine dair anlamlı bir kriterimiz yok.” Tabii buradan doğal olarak şu sonuçlar çıkar. Eğer popülizmin ne olduğuna dair açık ölçütler yoksa, o zaman birileri tarafından sevilmeyen ‘başarılı’ yöneticilere mi popülist diyoruz? Zira her siyasetçi, seçim kazanmak ve yönetmek için halkı cezbetmek ister ve bunu yapmak için sıradan insanın düşünce ve duygularını bilmek, ona göre davranmak zorundadır? Peki bu durumda, popülizm suçlamasının kendisi popülist bir yol mu? Yazar buradan yola çıkarak popülist olarak adlandırılanların bazı ortak noktalarını bulmaya çalışıyor. Kuşkusuz her ‘benzerlik’ bulma çabası, diğer yandan ortak olmayan nitelikleri de ortaya çıkarır. Ya da tam tersi! Örneğin popülistler ‘seçkinlere’ karşı eleştirel tutum alır. Yazar, bunun gerekli ama yeterli bir ölçüt olmadığını savunuyor çünkü her seçkin eleştirisi popülist değil.

Bir diğer nitelik, popülistlerin her zaman ‘çoğulculuk karşıtı’ oluşları. Popülistler halkı yalnızca ve her zaman kendilerinin temsil ettiğini iddia eder. Yazar burada Erdoğan’dan örnek veriyor. Bir parti kongresinde, “Biz halkız. Siz kimsiniz?” diyen Erdoğan’ın, halkın geri kalanının varlığından elbette haberdar olduğunu, onları dışlamanın ampirik değil ‘ahlaki’ bir iddia barındırdığını tespit ediyor. Popülistler iktidar için mücadele ederken siyasi rakiplerini ahlaksız ve yozlaşmış elitler olarak tanımlama eğilimindedir. İktidardayken de hiç bir muhalefeti ‘meşru’ kabul etmezler. Denklem basit aslında: Erdem ve ahlakı temsil eden iktidarı desteklemeyenler, erdemli ve ahlaklı halkın ‘uygun’ bir parçası olamaz. Popülistler, yüzde 99 olamaz, yüzde yüz olmalı, bütünü temsil etmelidir! Haliyle popülizm her zaman bir kimlik siyaseti biçimidir (ama tüm kimlik siyasetleri popülist değildir!). Haliyle demokrasinin gerektirdiği farklılıkların var olabilmesi ilkesi ile bağdaşmaz popülist siyaset. Müller’e göre, “…popülistler çatışma üzerinden büyüme ve kutuplaştırmayı teşvik etmek ile yetinmezler. Aynı zamanda siyasi rakiplerine halkın düşmanları gibi davranırlar ve onları tamamen dışlamanın yollarını ararlar.”

Popülist iktidarların üç özelliğini saptıyor Müller: Devlet aygıtını gasp ederler, yolsuzluk ve kayırmacılık yaparlar, sivil toplumun bastırılması için çaba harcarlar. Tabii diğer otoriter yönetimler de bunları yapar. Popülistlerin farkı ise tüm bunları, kendilerinin halkın ‘gerçek’ temsilcileri olduğunu iddia ederek yapmaları. Dolayısıyla, aslında her ne yapılıyorsa, halkın iradesi ile yapılıyor. Devletin gerçek sahibi olan ve ‘ne eylerse güzel eyleyen’ halkın iradesi. Hâl böyleyken popülist yönetimlerin eylemleri de sorgulanamaz hale gelir çünkü iktidar, mülkün asıl sahibi adına hareket etmektedir. Tabii çözümü son derece güç bir sorundan söz ediyoruz burada. Popülistler, demokrasinin yüksek ideallerini gerçekleştirme hedefinden (yönetimi halka bırakmak!) söz ediyorlar çünkü. Ancak demokrasinin yozlaşmış bir versiyonu. Haliyle, demokrasinin nerede sona erip popülizmin başladığını saptamak, başlı başına bir gereksinim. Yazar, kitabın sonraki bölümlerinde söz konusu sınırı arıyor. “Popülistler ne söyler?” ‘Ne yapar?” sorularıyla. Dünyadan çokça örnek veriyor Müller ve çoğu son derece güncel. Ona göre, yazılı bir doktrini olmayan popülizmin anlaşılması, demokrasinin kavranmasına yardım edecektir. Burada, popülizmi ilerici (tabana dayalı) bir hareket olarak gören Kuzey Amerika ile tarihsel deneyimlerdeki farklılıklar nedeniyle siyasal kötülük olarak gören Avrupa’daki tanım ve algı farkları üzerinde duruyor.

Popülizm siyasal sorumsuzluk örneği midir? Popülizmin destekçileri olarak belirli sosyo-ekonomik gruplara yoğunlaşmak makul mü? Popülist hareketleri, çoğunlukla belirli bir eğitim ve maddi düzeye sahip olanların desteklediği doğru, ancak bu her zaman geçerli değil. Söz konusu hareketler, özellikle maddi açıdan güçlü kesimlerden de farklı meşruiyet gerekçeleriyle oy alabiliyor. Haliyle keskin neden sonuç ilişkileri kurmak çoğu zaman yanıltıcıdır. Popülistler, insan psikolojisine, duygularına, zaaflarına oynar; ancak bu gerçekten, ‘sevgi,’ ‘öfke’ ve ‘hınç’ ile hareket edebilen insanların her durumda aynı kümeye mensup olduğu ve söz konusu gerekçelerin paylarının çok büyük olduğu sonucu çıkarılmamalı. Aksi halde tartışma tümüyle sosyo psikolojik alana taşınmış olur.

Ezcümle, popülistler çoğulculuk karşıtıdır. Yükselişe geçişini temsili demokrasilerin başlangıcına borçludur. Tüm halk adına konuşan biri olmadan popülizm olmaz. Popülistler halkın yalnızca bir kısmına halk muamelesi yapmak zorundadır; gücünü ve ahlaki meşruiyetini bu ayrışmadan alır. İngiltere’de Nigel Farage’ın Brexit oylaması ardından “Bu gerçek halkın zaferi” sözlerini hatırlayalım. Ya da Trump’ın, “Önemli olan tek şey halkın birleşmesidir çünkü geriye kalanların bir önemi yoktur,” ifadelerini. Bir ‘soylu halk’ varsayımı vardır. Temsil (yani seçim) düşüncesine de karşı değiller kuşkusuz. Yalnızca, ‘doğru halk, doğru kararları ancak doğru temsilciler aracılığıyla verir’ ve doğru temsilciler, kendileridir! Seçim dönemlerinden tartışmalara katılmayı reddetmeleri olağandır; Orban gibi, Erdoğan gibi. Çünkü teori tartışmaya, akıl almaya gereksinimi yoktur popülist liderin, bunlarla zaman kaybetmeye tahammül edemez. Tabii henüz iktidarda olmayan popülist partilerin seçim kazanamıyor oluşlarının nedeni, sessiz çoğunlukların varlığıdır. Onlar sessizliklerini bozduğunda, iktidar mukadderat olur! Her ne kadar ‘halk’ hiçbir zaman bir örnek olmasa ve hiçbir zaman aynı kalmasa da; birinin halkı bildiğini iddia etmesi, kitleleri etkiler.

Yazar, yine dünya örneklerinden hareketle, popülist liderlikleri, popülistlerin iktidardaki hallerini, anayasaya bakışlarını, halk oylamaları konusundaki düşüncelerini, devlet yönetimi algılarını, her şeye rağmen ‘seçim’ aracından neden vazgeçemeyeceklerini, sivil toplum algılarını, ‘dış güçler’ konusundaki propagandalarını (‘ajan bunlar’ söylemi!) anlatıyor. Sonunda da popülizm ile nasıl başa çıkılacağı konusunda ipuçları veriyor.

Yazı Victor Orban’ın iki ‘vecizesi’ ile sona ersin: “Avrupa Birliği Macaristan’a saldırıyor.” “Her kim Macar hükümetini eleştiriyorsa, Macar halkına saldırıyordur.”

Bunları okuyunca, ‘Neyse ki Macaristan’da yaşamıyorum’ diyor insan. Neler var!



Murat Sevinç
www.gazeteduvar.com.tr/devlet-benim-halk-da-benim-halkim


Bakın Rafa Kaldırın Demedim, Unutun Dedim!

Cemal Saydam

Kanal İstanbul ile ilgili olarak benden görüş soranlara öncelikle ben bir soru yöneltiyorum.

Diyelim ki İstanbul Boğazı'nda, Arnavutköy'de bir yere oturdunuz ve Boğaz'ın o eşsiz manzarasını seyrediyorsunuz. Derler ya "Denize bakarken bir şey düşünmezsiniz" diye. İşte o anlardan biridir gözleriniz önünde oluşan ve alır sizi götürür başka diyarlara. Tanrı bize daha yaşarken cenneti sunmuş, işte o cennet vatandan bir parçadır gördüğünüz. Gözlerinizin önünde akan devasa bir nehir. İyi de neden akar acaba bu su? Göz yanılması da değil kendini meşhur akıntıları ile veya Karadeniz'e doğru yol alan gemileri sanki yokuş tırmanırcasına zorlanması ile belli eden. Karadeniz'den gelen gemilerin de kuğu gibi süzülmesi, alelacele sanki yokuş aşağı inercesine Boğaz'dan geçmesine neden olan ve de dünyada eşi benzeri olmayan bir su yolu. Bu hoca da işi abarttı "Ne o, denizde yokuş çıkmak inmek, yerçekimi mi var? Her yer düzdür biraz abarttı galiba" diye düşünebilirsiniz ama yanılırsınız. İnanması zor ama normal koşullarda Marmara'dan gelip Karadeniz'e giden bir gemi 30 km uzunluğundaki Boğaz boyunca en az 30 cm yokuş çıkmak zorunda kalır. Nedeni de basit: Karadeniz'in Marmara'ya göre ortalama en az 30 cm yüksektir. Eğer poyraz varsa ve de aylardan haziran ya da temmuz ise bu yükseklik çok daha fazla olur, 70-80 hatta 1 metreye kadar çıkabilir. Hatta yol boyunca tuzluk ta azalır suyun kaldırma kuvveti azalır ve gemi suya daha da batar, motorlar daha da zorlanır. İyi de neden acaba? İşte Türk Boğazlar sistemini dünyadaki diğer kanallardan ayıran ve de yerkürede sadece ama sadece bize has olan bu özelliğinin nedeni Karadeniz'e giren tatlı suların fazla olmasından kaynaklanmaktadır. Tatlı suyun ana kaynağı da Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleridir. Bizim nehirler olsa da olur olmasa da ama Tuna Nehri debisini değiştirir ise yandık bittik, tüm sistem alt üst olur. İşte bu nedenle Tuna ve onun yatağında olan biten bizim için çok önemlidir.

Olmaz ama bir ülke Tuna üzerinde devasa bir baraj yapacak olsa ilk sesini yükselten ülke biz oluruz, yapılamaz diye, çünkü bu, sistemin dengelerini alt üst eder. İşte bu hassas dengeyi ben basit bir havuz problemine benzetirim. Karadeniz hakikaten de devasa bir havuza benzer. 2000 metre derinlikte ve dikey karışımın olmadığı bir havuz. Bu havuzu dolduran musluklardan bahsettik, peki bu havuzu boşaltan musluk nerede acaba? İşte İstanbul Boğazı da bu havuzu boşaltan musluktur. Nedeni de basit. Akdeniz ve de özellikle Doğu Akdeniz kelimenin tam anlamı ile bir buharlaşma baseni, sauna misali. Yazın sıcakta, kışın kuru poyraz rüzgarları ile sürekli su kaybeden bir deniz. Buharlaşma yolu ile kaybedilen bu su nedeniyle Karadeniz'in fazla suyu İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek, Atlantik Okyanusu yüzey suyu da Cebelitarık Boğazı'ndan geçerek bu su eksikliğini tamamlamaya çalışır.

Boğazlar Sistemi Nasıl Çalışır?

"Hoca'ya da Kanal İstanbul'u bir danışalım dedik aldı bizi Atlantik'e götürdü" demiş olmalısınız ama sistem böyle küresel boyutlarda ve hassas dengelerde çalışıyor. Bir gerçeği daha aydınlatalım. Karadeniz'e giren tüm sular nehir suyu veya yağmur suyu yani tatlı su. Peki Karadeniz neden tuzlu? İşte burada da detaylarını sadece bizim bildiğimiz ama sizlerin de farkına varmadan kullandığınız boğazların alt akıntısı devreye girmekte. İstanbul Boğazı gözlerinizin önünde nasıl akıyor ise görmediğiniz alt tabaka da aynen öyle akıyor, tek bir farkla, ters tarafa yani Karadeniz'e doğru. Hedef basit. Tuz dengesini sağlamak ta ki Karadeniz'de, Akdeniz ile aynı tuzluluğa ulaşana kadar. İyi de bu alt üst akıntı da öyle birbirlerine teğet geçecek şekilde akmıyorlar. İstanbul Boğazı'nın iki yerinde Boğaz'ın dip yapısı nedeni ile karışıyorlar. Biri Hisarlar'ın önünde 110 metre derin çukur nedeni ile diğeri ise Üsküdar Beşiktaş arasında ortada bir bölgedeki sığ tepe yüzünden. Karadeniz'den gelen suyun bir miktarı Akdeniz suyuna karışıyor, Akdeniz'den gelen yoğun su da üst tarafa karışıyor, böylece tuzluluğu biraz daha artan Karadeniz suyu büyük bir hızla Marmara Denizi'ne çıkıyor. İşte bir uydu resmi:

Bakın Boğaz'dan çıkan su Hayırsız Ada'ya çarpınca nasıl ikiye ayrılmış. Sanki bir gemi suyu yarıyor gibi. Belki de "ne enteresan bir görüntü" diye baktığınız bu olay Marmara için çok ama çok önemli. Tüm sene çeşitli hızlarda ama sürekli çalışan bir fabrika misali. Bu su hızla çıkarken ileride detaylarından bahsedeceğimiz çok önemli bir olaya neden oluyor ve Marmara'nın tuzlu alt tabakasından önemli ölçeklerde suyu emiyor ve yüzeye taşıyor.

Marmara Denizi'nin tarihçesine baktığımızda da karşımıza çok enteresan durumlar çıkıyor. Bir zamanlar Marmara Denizi de Karadeniz gibi bir iç gölmüş. Tamamı tatlı su, hem de sadece 12.000 sene önce, jeolojik zaman diliminde salise bile olmayan bir süre önce. Şimdi ise üstteki ilk 25 metresi Karadeniz'den gelen su ile, alt taraftaki ve en derin yeri 1.400 metre olan tabanı tamamen Akdeniz suyu ile dolu. İstanbul'da tuvalete gidip sifonu çektiğinizde de o suyun eninde sonuda gittiği yer Boğaz'ın alt akıntısı aracılığı ile Karadeniz. İşte ben bu sistemin çalışacağını deneyler ile bulan ortaya koyan ekibin başıydım, uzun seneler boyunca Karadeniz'den başlayıp Ege'de sonlanan seferleri yürüten ekibin ya başı idim ya da parçası olarak çalıştım. Boğaz'ın altını 4 kez albayrak kırmızısı rengine boyamış bir ekibin elde ettiği bilimsel sonuçlar diğer tüm deneyimler ile birleşince "Kanal istanbul" projesini duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oldu. Bu işin uzmanları olan arkadaşlarımla oturup tartışınca da her birimiz bir başka açıdan ama sonuç olarak tam bir "felaket senaryosuna" ulaşıyor ve ürküyoruz.

Ne olur? Dedim ya, havuz problemine benzettim diye gelin ondan başlayalım öncelikle. Havuzu dolduran musluklar belli, siz onları, yani havuza giren suyu arttırmadan havuza ikinci bir musluk takarsanız ne olur? Havuz boşalır ama deniz bu elbette su boşalmayacak ama ortalama 30 cm yüseklik zamanla azalacak 20 cm, 10 cm olacak ancak su seviyesi düşmeyecek çünkü bu eksiklik hemen Akdeniz suyu ile tamamlanacak. Karadeniz'in tuzlanma oranı artacak.

Burası kesin ama bundan daha önemli ve yıpratıcı bir etki hemen Marmara'da belirmeye başlayacak. Marmara Denizi aynen bir zeytinyağı-su misali tabakalaşmış bir yapıdadır. Üst tarafta, ilk 25 metrede Karadeniz suyu vardır. Bunun altı, en derinlere kadar da tuzlu Akdeniz suyundan oluşmaktadır ve iki koşul haricinde de kesinlikle birbirleri ile karışmazlar. Bir deneyin dalgıç kıyafetlerinizi giyin ve dalın sizleri ne bekliyor. İlk 25 metre rahatlıkla dibe doğru inersiniz ama 25 metreye gelince takılır kalırsınız. Debelenmek fayda etmez çünkü bu bariyeri mevcut ağırlıkla aşmanız ve Akdeniz suyuna girmeniz imkansızdır. Ancak üst sudaki organik maddeler zamanla bu bariyeri geçer ve alt suda birikir. Bu organik maddeler parçalanma sürecinde oksijen tüketirler ancak alt tabakayı da besin zengini bir hale getirirler. Ne var ki normal koşullarda bu su, üst su ile karışmaz yani o tuzluluk bariyerini aşamaz. Oksijenin denizlerdeki kaynağı elbette atmosferdir ama gel gelelim oksijen de bu tabakayı geçemez.

Kanal İstanbul'u Bir Süveyş'e Hele Hele Bir Panama'ya Benzetmek

Alt tarafta sürekli olarak oksijen tüketen maddeler var ve siz yukarıdan buraya oksijen pompalayamıyorsunuz. Ne olur? Alt tarafta oksijen giderek tükenir. İşte Marmara Denizi'nin en önemli hastalığı budur. Oksijen eksikliği çeker yani "kronik astımlı"dır. Marmara Denizi'nin yegane oksijen kaynağı Çanakkale Boğazı'nın altından giren bol oksijenli Akdeniz suyudur. İstanbul Boğazı'nın Marmara'ya çıkışındaki jet akımı ile alt taraftan üste taşınan bol besinli suların yarattığı organik yük ve beraberinde oluşan oksijen tüketimi Marmara'nın doğusunda oluşurken, oksijen girdisi Marmara Denizi'nin batısındadır. "Aman hocam olur mu?" demeyin sakın. Bir denizaltı subayı tanıyorsanız bir sorun bakalım Marmara'da derin denize dalmak hele bu bariyeri aşıp yüzeye çıkmak ne demek. Yerkürede sadece bize has bir deniz, başka örneği de yok. İşte bu nedenlerden dolayı Kanal İstanbul'u bir Süveyş'e hele hele bir Panama'ya benzetmek denizlerimiz hakkında hiçbir şey bilmemek anlamına geldiğinin ilanı olmaktadır.

Meslek yaşantımın ilk yıllarında denizlerimiz hakkında bildiğimizin, hiçbirşey bilmediğimiz olduğunu söylediğim yılların çok eskide kaldığına inanırdım ama ne acı ki hala bu harika yapıyı öğrenmemekte inat edenler var. Marmara Denizi'ndeki bu yapıdan neden bahsettiğimi de merak etmişinizdir. İşte bu yapıya İstanbul Boğazı'ndan geçerek gelen su Marmara'ya o hızla çıkınca başka türlü karışma imkanı bulamayan alt tabaka suyunu vakumlar gibi emer ve üst su ile karıştırır. Bu süreç tüm sene boyunca devam eder. Bu alt su ile üst suyun karışmasındaki birinci nedendir. İşte Marmara denizinin alt suyunda yakın geçmişindeki göl tarihçesine kadar dayanan zengin organik maddeler inorganik tuzlarda böylece üst suya karışır ve de güneş ışığı ile birleşince Marmara Denizi'nde besin zengini bir ortam yaratır, uydular da bunu rahatlıkla tesbit eder. İşte bir uydu resmi.

O alışılagelen görüntülere pek benzemiyor değil mi? Akdeniz o bildik mavi ama ya Karadeniz? "Hoca almış eline fırçayı boyamış" dedirten bir görüntü. Ya Marmara? Kıpkırmızı. İşte bu uydu görüntüsü aslında çok şey anlatıyor bizlere. Bir kere bu görüntü denizlerdeki besin maddelerini gösteriyor. Akdeniz masmavi ama bu pek iyi bir şey değil. Besin ölçeğinde bu suyun içerisinde hiçbirşey olmadığının bir göstergesi. Yani yanıbaşındaki çöl gibi bu da denizin çölü. Besin namına hiçbir şey yok  bu nedenle de Akdeniz'de ekonomik balıkçılık yoktur, olmaz, olamaz da. Peki ya Karadeniz? Yemyeşil ve de kuzeybatısı, nehirlerin önü kırmızı. Yani her yerde besin bol bazı yerlerde ise daha bol. Tuna'dan çıkan suyun da bize nasıl geldiğini de rahatlıkla görebilirsiniz, o sahildeki kırmızı ve sarı renkli su. Ya Marmara? Kıpkırmızı besin kaynıyor tam da balıkların istediği bir ortam. Ben Marmara'yı astımlı çocuğa benzetirim. Annesi sağlıklı babası ise sağlıksız bir evlilik sonrası meydada gelen solunum zorluğu çeken bir çocuk. Ömür boyu dikkat edilmesi gerekiyor. Biraz fena davranırsanız çökebilir, asla da düzelmez bir rahatsızlık. Bilimsel gerçekleri bilmeyenlerin elinde ise hemen alttaki uydu görüntüsünden de görüldüğü gibi Boğaz'dan çıkan farklı bir su görülünce, bakın İstanbul Marmara'yı nasıl kirletiyor şeklinde yanlış bir şekilde yorumlanır durur halbuki alakası yoktur.

Alt suyun üst su ile karışması kuvvetli lodos fırtınası süresinde de olur. Kış ve bahar aylarında sıklıkla yaşanan bu süreçte alt ve üst su ile karışır ve her lodos sonrası Marmara'da besin zenginleşir ve balık bolluğu olur.

Küresel Bir Felaket

Sistemin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu gerçekleri sıraladıktan sonra şimdi gelelim olası bir "Kanal İstanbul"lu senaryoya. Her nerede yapılırsa yapılsın, diyelim ki açıldı ve Karadeniz suyu bu insan yapımı, dibi dümdüz ve 25 metre derinlikteki ikinci kanaldan Marmara'ya doğru hızla akmaya başladı. Kanaldan geçecek olan su tuzluluğu hiç değişmeden aynı Boğaz çıkışı gibi Marmara'nın kuzeyinde bir yerde jet akımı ile Marmara'nın üst suyu ile buluşacak ama bu sefer hem bol besinli üst tabakadan ve belki de yoğun tuzlu alt sudan da su kapacak ve sistemin alışık olmadığı yeni bir yem fabrikasının çalışmasına neden olacaktır. Yani şu yukarıdaki görüntünün bir küçük benzeri biraz daha batıdan bir yerden Marmara'nın üst suyuna merhaba diyecektir. Ama pek de hoşgeldin dedirtecek cinsten olmayan bir kucaklaşma olacaktır bu. İşte bu yeni fabrikanın üreteceği organik yük zaten sınırda olan alt tabakadaki oksijen seviyesi üzerine ek bir yük olarak binecek ve kısa bir zaman sürecinde zaten bitti bitiyor sınırında olan alt su oksijensiz kalacaktır.

Tüm dert de bu aşamadan sonra başlamaktadır. Sistem bir kere oksjeniz kaldı mı kelimenin tam manası ile hapı yuttuk demektir. Bu sudaki kimyasal dengeler tamamen değişecektir. Suyun besini daha da bol hale gelecek ve her iki fabrika daha çok organik madde üretmeye başlayacaktır. Bu da üst tabaka için daha fazla organik madde üretimi anlamına gelse de alt tabaka için ilave yük demek olacak ve alt taraftaki kimyasal yapı çok daha kötüleşecektir. Bir başka olumsuz etki de şöyle ilave dert getirecektir. Denizdeki su eninde sonunda dipte bir yere temas etmekte değil mi? İşte oksijensiz suyun denizin dibine temas ettiği yerde bu sefer çok daha değişik koşullar oluşacak ve 25 metredeki tabakalaşma sınırında çok ince mangan oksit parçacıkları ile dolmaya başlayacaktır. Bu zamanla tüm Marmara'yı kaplayacak ve 25 metrenin altına zaten zor ulaşan güneş ışığı artık hiç geçemez olacaktır. Bu senaryolar birleşince alt sudaki hidrojen sülfür konsantrasyonu kısa zamanda hızla artacak ve her lodos sürecinde alt suyun üst su ile karışması ile atmosfere de çıkacaktır. Tanrı her nedense bizim burnumuzu milyonda bir bile olsa bu H2S yani çürük yumurta kokusuna hassas kılmış. Lodos rüzgarları güneybatılı olduğu için bu hidrojen sülfür kokusu İstanbul'a doğru taşınacak ve tüm şehir zamanla artan koku ile kaplanacaktır. Zamanında Haliç'in veya İzmir Körfezi'ndeki koku misali... Oksijensiz alt tabakadaki suyun eninde sonunda İzmit Körfezi'ne dolması ile Körfez'de deniz yaşamı kesinlikle sona erecektir. Sadece lodos değil bu sefer doğudan esen her rüzgar ile ilk etapta Körfez'in tamamı çürük yumurta kokusu ile dolacaktır.

Bu işin ilk aşaması, hidrojen sülfürlü su İstanbul Boğazı'nın altından Karadeniz'e doğru giderken Salacak'ta veya Hisarlar önünde yine üst su ile karışacak bu sefer de Karadeniz suyunun kimyasal yapısını etkilemeye başlayacak ve Boğaz çıkışındaki suyun yapısal özellikleri de değişecektir. Bu da yine organik yükün artması anlamına gelecek ve Marmara'nın altı sürekli olarak şok üstüne şok dalgaları ile bombalanacak ama sonuç olarak her lodos ile daha da artan kesafette ama aynı nefasette olmayan hidrojen sülfür (çürük yumurta) kokulu hava İstanbul'u kaplayacaktır. Zaman içerisinde İstabul'un kanalizasyon deşarj projesi de bu anoksik sudan etkilenecektir. Boğaz boyunca üst su ile karışım noktalarında da suyun kalitesi bozulmaya başlayacak ve Marmara'nın üst suyunun da kalitesi hızla bozulacaktır.

Bunlar benim uzmanlık alanlarım ile ilgili bildiklerimin üzerine geliştirebildiğim senaryolar. Bu işe beraber emek sarfettiğim diğer kişiler ile de görüşünce hep aynı olguya ulaşıyoruz. Felaket. Tam uzmanlık alanım değil ama dahası da var. Kanal İstanbul'u yaptınız ve devasa bir ada oluşturdunuz. Bu adanın yeraltı sularını besleyen Istranca Dağları'ndan gelen tatlı suyun önünü de, açtığınız 25 metre derinliğindeki kanal ile kestiniz. Yeraltındaki doğal su depoları (akiferler) tatlı su doldurmayınca bu sefer var olanı da deniz suyu doldurmaya başlamayacak mı? Zamanla bu yeni adadaki tüm yeraltı tatlı su kaynakları deniz suyu ile dolacaktır. Yani bu ada zaman içerisinde kuyularından sadece deniz suyu çıkan bir ada haline gelecektir.

Bunlar uzmanı olduğumuz konular, yani bu konuları biliyoruz. Şaşıyorum bazen. Kendi kendime bu devlet bizi neden yetiştirdi acaba diyorum. Bazıları "yetişmez olaydın" demiştir ama yetiştirdi bir kere. Sen kalk iki denizi birleştirecek bir proje düşle ama hiçbir deniz bilimcisine de "bunları birleştirirsem ne olur acaba" diye sorma? Konunun bir başka boyutu daha var elbette. Benim bildiklerimi Ukraynalı ve Rus bilim adamları da biliyor. Böyle bir projenin uzun zaman sürecinde kendileri için ne anlama geliğinin elbette farkındalar. Neden ses çıkartmıyorlar acaba? Enteresan değil mi? Neden çıkartsınlar ki? Biraz emek zaman para enerji sarfedelim. Nasılsa olmaz diyecekler ama boşa harcanacak her para bizim zarar ama onların da kar hanesine yazılacak. Biz yaparız size ne diyecek halde de değiliz ki?

Bir başka konu daha var elbette. On sene denizlerde hem de sınırlı dolaşma serbestliği olan araştırma gemisinde çalıştık. Mecburen öğrendik uluslararası denizcilik kurallarını. İşte Akdeniz'in, Karadeniz'in bir tarafı evimiz. Ta karşıda biryerlerde başka devletler var. Bunların aralarındaki sınırları belli eden "Ekonomik Bölge" tabirler, "Kara Suyu", "Kıta Sahanlığı" gibi tanımlar var. Öyle aklına esen istediğini yapamıyor. Ticari gemiler için öyle uluslararası kurallar var ki kimse buna dokunamaz. Kural der ki: Ticari gemilerin serbest geçiş hakkı vardır. Yani isteyen istediği yerden geçer. Sen benim karasularımdan geçemezsin diyemezsin. Bunun da kuralları var elbette. O kurallara göre bir yasak alan ilan edersen ve geçme dersen de kimse geçemez. İşte İsrail bu uluslararası kuralı hiçe sayarak çiğnediği, bir ticari gemiyi bastığı için o kadar bağırdık ve de sonunda tezimizi bastıra bastıra kabul ettirdik. İç deniz bize ait, kendi kurallarımız var ama Boğazlar öyle değil işte. Montrö Sözleşmesi var ve bırakın ticari gemileri normal koşullarda engellemeyi, savaş zamanında dahi savaşa taraf olmayan devletlerin gemilerine dur dahi diyemeyeceğiniz bir sözleşme. "Bakın sevgili kaptanlar ben onca milyar dolarlar sarf ettim yeni bir kanal açtım tehlikeli yük taşıyanlar buradan geçeceksiniz" lafını asla diyemezsiniz. Kaldı ki üstüne bir de şu kadar para demenize hiç olanak yok. Peki bu gerçekler kimden, neden saklanır?

Ben yine uzmanı olduğum konuya döneyim ve bu bir daha asla geri dönüşü olmayacak olan projeyi lütfen unutun diyeyim. Bakın rafa kaldırın falan demedim, unutun dedim. Olmaz böyle uluslararası felakete dönüşecek bir girişime kimse müsade etmez onun için gelin yol yakınken bu işin uzmanlarının uyarılarını dinleyin ve bu projeden vazgeçin.

Tüm bunlar zaman içerisinde Karadeniz'in ekolojisini de etkileyecektir. Ve emin olun ki benim bildiklerimi Rus ve Ukraynalı bilim adamları da bildiği ve geleceği benim kadar kestirebildikleri için bu projeye kesinlikle karşı çıkacaklardır.

Peki hiç düşündünüz mü neden Boğaz'daki köprülerin yüksekliği 64 metre? Neden 50 metre yapmıyoruz da o kadar yüksek yapıyoruz? Cevabını düşünün bakalım. Yapın da ne oluyor görün. Ertesi gün bir yabancı bayraklı gemi ona çarpar, köprüyü belki de yıkar, gemi de hasar görür ve bırakın tazminat istemeyi bir de o geminin masraflarını size ödetirler. Dünya artık "ben yaptım oldu" dünyası değil, uluslararası kurallar var ve onlara uymak zorundasınız. Bir de doğanın yazısız kuralları var kesinlikle hürmet etmek zorunda olduğunuz, oynarken bin kere de yetmez on bin kere düşünmeniz uzmanına sormanız gereken. Eğer bir inat uğruna bu kanal projesi gerçekleşir ise bu işin bir daha geri dönüşü de olmaz ve bu yöneticilerimiz tarihe denizlerin ekolojisini değiştiren ve uluslararası bir felakete yol açan ülke olarak geçer.


Cemal Saydam

http://www.arkitera.com/gorus/408/bakin-rafa-kaldirin-demedim-unutun-dedim

Küçük Burjuva Ideolojisinin Eleştirisi

Maksim Gorki 1930


Küçük burjuva, uzun yıllar sürecinde oluşmuş düşünce ve alışkanlıkların dar çemberi içinde sıkışıp kalmış, bu çemberlerin dışına çıkamayıp, kurulu makine gibi düşünen bir varlıktır. Ailenin, okulun, kilisenin, ""hümanist"" edebiyatın etkisi, ""yasaların ruhu"", burjuva ""gelenekleri"" denilen bütün şeylerin etkisi küçük burjuvaların kafalarında bir saatin çarklarına benzer. Küçük burjuva düşüncelerinin küçük çarklarını, küçük burjuvanın rahatına düşkünlüğünü harekete getiren bir zemberek, pek karmaşık olmayan bir cihaz yaratır. Küçük burjuvaların bütün duaları belagat niteliklerini hiç kaybetmeyen şu kelimelerden ibarettir: ""Tanrım, bize acı!""
Bu dua biraz daha yetiştirilip, devlet ve toplum karşısında bir hak ve istek olarak ifade edilecek olursa, şu şekli alır: ""Beni rahat bırakın, dilediğim gibi yaşayayım.""
Gazeteler hergün küçük burjuvaya; İngilizce, dünyanın en iyi insanı; Fransızca, yine dünyanın en iyi insanı; Almanca ya da Rusça, her zaman asil, her zaman dünyanın en iyi insanı olduğunu aşılar.
Oysa, ""medeni"" dünyanın bu en iyi vatandaşı, neresinden bakarsanız bakın, hıristiyan misyoneri tarafından sorguya çekilen vahşiye benzer. Misyoner vahşiye sormuş:
- Ne istersin? demiş.
Vahşinin verdiği karşılık çok sadedir:
- Çok az çalışmak, çok az düşünmek, ve daha çok yemek.
Öyle bir başka insan tipidir ki küçük burjuva, ciddi bir şekilde öğrenilen düşünme tekniği, onda düşüncenin gelişmesini durdurur. Olayların etkisiyle kendisine yabancı bir takım düşünceleri benimsediği olur küçük burjuvanın. Ama bu düşünceler onu hasta eder. Örneğin bir cilt hastalığına tutulmuş gibi, sanki böbreklerinde taş varmış gibi olur. O zaman din, karamsarlık, içki, sefahat, rezalet çıkarma, vb. gibi hastalığı, sancılıları dindiren ilaçlara sık sık başvurur.
Bütün bu söylediklerimizin boş ve havada kalan bir takım sözler olmadığını göstermek için bir örnek vereceğiz: Bundan on bir yıl kadar önce isyan eden Rus işçilerinin ve köylülerinin kararlılığı sayesinde halkın kitle halinde öldürülmesine, kazançlarını artırmak amacıyla, Avrupalı efendiler tarafından dört yıldır sürdürülen bu öldürme işine (Birinci Paylaşım Savaşına) son verildi. Para babalarının ve siyasi maceracıların bu kanlı ve canice eylemlerinden dolayı küçük burjuvalar hem maddi, hem de ekonomik bakımdan büyük acı çektiler. Peki ama, bu çekilen acılar küçük burjuvaların ""düşünce"" yaşamına ne getirdi?
Bu çekilen acılar küçük burjuvalara hiç bir şey getirmedi, boşlukta dönüp duran düşüncelerinin o her zamanki sürecinde hiç bir değişiklik yapmadı. Küçük burjuva şuna inanmıştır: Din ahlakın temelidir, din olmadıkça devlet de olamaz. Oysa burjuva devletinin ahlaksız olduğu, hırsızlığa, yağmaya, emekçi halkın sömürülmesine dayandığı gün gibi apaçıktır. Savaş sırasında birbirlerini iğrenç bir şekilde öldürme ve boğazlama işinden, ""Hiç bir zaman öldürmeyeceksin"" ve ""Kendi cinsinden olanı, kendi sevdiğin gibi seveceksin"" diye buyuran Tanrı imdada çağırmayı gayet doğal bulmuşlardır.
Savaştan sonra, küçük burjuvaların ""hümanizma""sı sadece sözden ibaret ve savaştan önceki gerçeği yabancı bir ""insanseverlik"" olarak kaldı. Bu hümanizm insan kişiliği yararına hâlâ biraz teskin etme kabiliyetine sahip ise de, halk kitlelerinin çektiği acılara, bunlara yapılan zulme karşı tamamen ilgisizdir. Savaştan alınan korkunç dersler, sivrisineklerin, kurbağaların, hamam böceklerinin alışkanlıklarını nasıl hiç bir şekilde değiştirmemişse, küçük burjuvazinin de psikolojisini hiç mi hiç değiştirmemiştir.
Kapitalist Avrupa devletleri süratle yeni bir savaşa hazırlanmaktadırlar. Askeri uzmanlar yeni savaşın kimyasal bir savaş olacağını ve yıkımları, insanlara saldığı dehşet ve korku, 1914-1918 savaşından önceki savaşları gölgede bırakacağını ifade etmektedirler. Askeri meselelerde uzman olan bir yazar, yanılmıyorsam general Douhet, Mattina (Sabah) adlı İtalyan gazetesinin 15 Ocak 1929 tarihli sayısında Amiral Battavia'nın şu sözlerini aktarmaktadır:

""Mühendis - general Bourloen'in yaptığı hesaplara göre, uçak kullanmak koşulu ile bunlardan atılan 500 ton kadar fosgen gazı on bir hektarlık bir alanı, yani Paris şehrinin kapladığı araziyi yarım saat içinde yerle bir etmeğe yeter de artar bile.""

Albay Bloch ise, şunları söylüyor:
""Bir eve düşen 500 kiloluk bir fosgen bombası burada oturanların hepsini öldürür.""

Bu bomba patlayınca, 100.000 metreküplük bir bulut vücuda getirecek, etkisi korkunç mu korkunç olacak. 30 metre genişliğinde, 100 metre uzunluğunda bir sokak düşünelim, bu sokağın havası yerden 35 metre yüksekliğe kadar zehirlenecek. Eğer hava rüzgarlıysa, çapı bir kilometre alan bir çember içindeki delikleri, kapı ve pencere aralıkları iyi tıkanmamış evlerin hepsi zehirlenecektir. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun kimya levazımı hizmetlerinin şefi olan general Fries şunları söylüyor:

""450 kiloluk bir levist bombası New-York'un 10 mahallesini oturulmaz hale getirecek, bu sevimli mamulü ihtiva eden yüzlerce tonluk bomba bütün New-York'taki canlı şeyleri, suyu ve bütün gıda maddelerini zehirleyecek ve bunlar bir hafta süre ile kullanılamayacaktır.""

Lord Nalsburg ise, 11 temmuz 1929 tarihinde Lordlar Kamarasında yaptığı bir konuşmada, 40 tonluk arsin gazının bütün Londra halkını öldüreceğini haber vermişti.

""Kimya savaşının etkilerine karşı mücadele vasıtaları da mükemmelleştirilmektedir. Hızla üreyip çoğalabilecek bir mikrop ve bu mikroba karşı bir serum aranıyor. Böylece bu mikroba bulaşmış olan halk iyileşmek için serum isteyecek, serumu icat edenler de, örneğin veba aşıladıkları halka kendi koşullarını izah edeceklerdir.""

Avrupa gazeteleri yaklaşan savaş hakkında bu türlü ya da buna benzer haberleri sık sık yayınlamaktadırlar. Bu makaleleri okuyan Avrupalı küçük burjuvalar hiç şüphe yok ki, bu gazlarla çocuklarının, karılarının, ihtiyarlarının zehirleneceklerini anlayacaklardır.
Londra'nın, Paris'in, Berlin'in büyük meydanlarından birinde birkaç hırsız, birkaç haydut toplanıp hangi mahalleyi soyalım, bu işi nasıl kıvıralım, diye ulu orta tartışmaya kalkışacak olsalar, küçük burjuvazi, ""toplumsal bakımdan tehlikeli"" olan bu vatandaşların bu mütevazı niyetlerini şu ya da bu tarzda önlemek için, mutlaka harekete geçecektir. Oysa, milyonlarca insanı kitle halinde öldürme tasarılarını herkesin önünde gazetelerde, Millet Meclislerinde, Cumhurbaşkanlarının verdikleri ziyaretlerde tartışılan son derece, ama cidden son derece cani ve toplumsal bakımdan tehlikeli olan ""insanlara kıyanların"" niyetlerini önlemek, küçük burjuvaların hiç mi hiç akıllarından geçmez.
""Hümanizma""yı bir tarafa bırakalım. Mülkiyet hakkındaki içgüdüsü ile insanoğlunun yeryüzünde yaşamasını sağlama içgüdüsü küçük burjuvalarda bir korku bir tasa uyandıracak gibi gelir, küçük burjuvadaki rahatına düşkünlük eğilimi kendisini: ""savaş istemiyorum!"" diye haykırmağa zorlayacak gibi gelir. Yoo, hiç de böyle bir şey yaptığı yok.
Sovyet iktidarı Avrupa hükümetlerine derhal silahları bırakma (silahsızlanma), sonra da, silahları dört yıl içinde bırakma tasarısı önerdiği zaman, küçük burjuvazi bu teklifleri duymamazlıktan geldi. Bu teklifleri elbette ki duydu. Ama, dar ve gelenekler altında ezilip kalmış alan düşüncesinin işleyiş tarzı kendisine, bu basit, aydın ve kelimenin tam anlamıyla insanca olan önerinin gerçekleşmesi mümkün olmayan, tamamen hayalci bir şey olduğunu düşündürdü.
Daha başka bir çok şey küçük burjuvazinin gözüne gerçekleşemez ve hayali gibi göründü. Örneğin, Fulton'un buharlı gemisi, Yabloçkin'in elektrik ampulü, özgür ve cesur zekanın kültürü yaratan, yaşamı zenginleştiren bu gücün kazandığı sayısız zaferler küçük burjuvazinin gözüne böyle görünürdü.
Küçük burjuvanın temel koşulu şudur: ""Böyle gelmiş, böyle gider"". Bu kelimelerin çıkardığı ses bir saat rakkasının otomatik hareketini düşündürür. Küçük burjuvazi gerçekten, sahiden çürümektedir. Tıpkı ""her balık baştan kokar"" dedikleri gibi.
Küçük burjuvazi Sovyetler Birliğindeki devrimci düşünceye sahip işçilerin ve köylülerin ""yırtıcılardan ve asalaklardan temizlenmiş işçi devleti kurmak"" amaçlarını da hayali ve gerçekleşemez bir şey sayar.
Sovyet gazetecileri, ""evdeki pislikleri"" süpürüp sokağa atmakla küçük burjuvalara bol bol yedek ""düşünce gıdaları"" vermiş oldu. Bu çürümüş artıklarla beslenen küçük burjuva tekrar canlanır, mutlulukla gülümser, kendi soyundan olanlara göz kırpar: ""Göreceksiniz bu tutmaz, yine bizim dediğimiz çıkacak.""
Sevinmeğe ne hakları var: Evi her türlü pislikle kirleten, hâlâ da kirletmeğe devam eden kendileri değil mi? Kibirlenmeğe hakları var: İşçi köylü iktidarının demir bir süpürge ile temizlemeğe çalıştığı pislik, çamur, toz yığını, her şey yüzyıllar boyunca bunların yarattıkları gerçek, küçük burjuva gerçeğidir.
Tanrının inayetine ve ""ahiret""te, cennetteki güzellerine inanmasına, lafta kalan ""düşüncesi""ne rağmen, küçük burjuva son derece ""maddi""dir. Her şeyden önce, yeryüzündeki refahı ile, ekonomik refahı ile meşguldür. ""Çok yemek, pek az çalışmak, pek az düşünmek"" ister. Onun için: ""İşte bak şeker azaldı, yumurta bulunmuyor, tereyağı ise aslanın ağzında..."" diye mırıldanır, söylenir, sızlanır durur.
Bunların 1916'dan beri azaldığını, devrim düşmanı generaller ve küçük burjuvazinin ""ideolojik önderleri"", Rusya'yı kurtarmak için, emekçi halkın öldürdüğü ve ekonomisini mahvettiği yıllarda bütün bu ""gıda maddelerinin"" hemen hemen yok olduğunu elbette ki unutmuştur. Örneğin Napoleon'un Moskova seferinin, Kornilof, Denikin, Kolçak, Vralgel tarafından girişilen ve özel mülkiyetin türlü ""idealistleri""nden ilham alan gemi azıya almış daha başka ""yurtseverler"" tarafından girişilen harekat yanında çocuk oyuncağına benzediğini küçük burjuva unutmuş gibidir. Yedi yıl süren savaş yüzünden mahvolan ülke ekonomisinin daha geniş çapta ve teknik bakımdan 1914 yılından öncesine oranla da mükemmel şekiller içinde geliştirildiğini küçük burjuva görmek istemez. Alışkın olduğu değerlendirmeler çemberi içinde sıkışmış kalmış olduğundan, kendisini şahsen ilgilendirmeyen her şeye karşı kayıtsızdır, ıslık çalıp: ""Eskiden ne çok vardı, şimdiki ne kadar az!"" der ve Sovyetler Birliğinde aklı başında insan, işçi ve köylü kitleleri arasından çıkmış kültürlü emekçi sayısının hızla artışına da gözlerini yumar. Tabii, bunun böyle olması işine gelmez, onda düşmanlık duyguları uyandırır.
Rus küçük burjuvasına, bilinmeyen zamanlardan beri akla karşı bir güvensizlik, hatta bir düşmanlık aşılanmıştır. Kilise buna göz kulak olmuş, edebiyat da yardım etmişti. Gogol'un Mektuplar'ından bugüne kadar gelen büyük Rus yazarları arasında, akım yaratıcı gücünü, insanlığa ettiği büyük hizmetleri göz önünde tutarak, değerlendirmiş bir kimseye pek rastlamayız. Leon Tolstoy, Günce'sine 1851 de şunları yazmıştır: ""Bilinç insanın başına gelebilecek en büyük beladır."" Daha sonra, Arsenyeva'ya yazdığı bir mektupta ise: ""Üstün zeka insanı tiksindirir"" demişti. Bu düşünce, bu büyük yazarın bütün ahlak felsefesine sızmış, büyük sanat eserleri üzerinde de etkisini göstermiştir. Dostoyevski'nin de akılla hiç başı hoş değildi. Bilinç altının korkunç güçlerini, içgüdünün güçlerini dahice göstermiştir ama, zararlı da olmamış değildir: Leonid Andreyev'e göre düşünce insanın düşmanıdır; ayrıca, düşünceyi o bir ""şehvet prensibi"" heyecanın bir yüzü olarak düşünürdü. Günümüz yazarlarından yetenekli biri ise şöyle demişti:

""Düşünce acı kaynağıdır. Düşünceyi öldürecek kimsenin anısını insanlık şan ve şerefle anacaktır.""

Söylemeğe gerek yok. Yazar, örneğin Andreyev'in yaptığı gibi, kahramanlarına kendi duygularını ve düşüncelerini zorla kabul ettirecek yerde, Stendhal'in, Balzac'ın, Flaubert'ın yaptığı gibi, bu duyguların ve düşüncelerin mantıki gelişmesini objektif bir şekilde gösteriyorsa da, bu kahramanların düşüncelerine, duygularına ve eylemlerine karşılık vermiyor. Söz konusu olan şey filan ya da falan yazar değil, son derece esaslı olan şu olaydır: Burada düşünceye karşı düşmanca bir tutum ifade edilmiştir. Oysa, gerçekten ve son derece devrimci olup, yeni sınıfın azim ve iradesini örgütleyen düşünce yaşamı anlamlı bir eylem olarak, yaratıcı bir çalışma olarak, bütün kültür yaşamını kolektif temeller üstünde yeniden kurmak hedefini güden bir oluşum olarak düşünür. İşte bu oluşumun yanında akla düşman olan bir akım açıkça görünmektedir. Devrim hakkında saygılı bir tavırla, hatta isteyerek yazılmış bir takım kitaplarda, yazarın belki bilmeyerek, elinde olmayarak, aklın oynadığı rolü inkar etmek, aklın ""akli olmayan"" ya da ""bilinçaltı"" karşısındaki güçsüzlüğünü göstermek arzusunda olduğu sık sık görülüyor, anlaşılıyor. Bu iş iyi yapılsa, öğretici olur. Sanki bu kitapların pek çok kötü yazılsın diye çıkarılmış bir kanun var. Bu kitapları yazarların teknik zaafları yüzünden, bunlarda küçük burjuva düşüncesinin etkisini sezmek pek kolaydır. Yazar kitabın bir yerine öyle bir gaz yerleştiriyor ki, etkisinin güçlü olmamasına rağmen, hele gençleri yine de pekala zehirleyebilir.
Okuduğu zaman insana eski bir fıkrayı hatırlatan pek çok kitap var.
Fıkra şu:
Dazlak kafalı biri, uzun saçlı bir adama sormuş:
- Saçlarınızı niçin bu kadar uzattınız?
- O uzun saçlar altında benim de çıplak bir kafam var.
Verilen karşılık, pek nükteli olmadıktan başka, pek doğru da değil. Bazı insanlar vardır ki, kaba saba devrimci cümleler harmanı etrafında kafalarının dazlaklığını gizlemek istedikten başka, ruhlarının boşluğunu bile kendilerinden saklamak isterler. Donetz havzasından mektup gönderen bir işçi de aşağıdaki cümleleri her halde bu türlü kitaplar yüzünden yazmış olacak:

""Kitabı açıp yirmi sayfa kadar okuyorum. Sıkıcı. Kullandığı kelimeler, hep bizim kullandığımız kelimeler ama, ne yazık ki yavan, içi boş. Bu tür kitapları elime aldım mı, şu manzara gelir gözümün önüne: Bir toz bulutu kalkar, bir çıngırak sesi duyulur, arkasından bizim Zahariç çıka gelir. Bizim Lipetok kasabasında Aleksandır Zahariç diye babacan, sarhoş tipli bir polis komiseri vardı. Ara sıra oturup bizimle içki içtiği, gençlerle top oynadığı olurdu. Sonra bir kadeh yuvarladı mı sırtımıza vurur:
- Gidi melunlar, derdi, isyan etmek için daha ne bekliyorsunuz? Çünkü, burada hiç bir şeycik yok, hep endişe içinde yaşayıp duruyoruz.
Zahariç'in zoru, derdi, Anayasaydı. Anayasa olunca çarın yaşaması da daha kolaylaşacakmış.""

Mektubun bu bölümünü, işçi kitlelerinden birinin düşüncesinin orjinal ve ilgi çekici rolünü gösterdiğinden almadım, halk kitlelerinden bir insanın kitaplardaki samimiyetsizliği büyük bir incelikle anlamağa çoktan başladığını anlatmak için aldım. Yeni bir şey değil elbette bu. Ama bir kere daha hatırlatmak iyi olur. Evet, küçük burjuvazi büyüyor, yine palazlanıyor. Okuyucuların bundan sık sık şikayet eden mektupları geçiyor elime:

""Küçük burjuvanın zafer kazanmak için yarattığı hücuma geçiş havası içinde yaşamak çok zor.""

Bu mektubu yazan partili olmayan, edebiyatçı ihtiyar bir kadındır. Partili olmayanlar arasında küçük burjuvanın havayı bozduğunu ilk anlayan yalnız bu kadın değildir. Yine partili olmayan bir okur yolladığı mektupta tuhaf tuhaf homurdanıyor:
""Bir marş bestelemişler: 'özel ticaret yapan kadın'ın haline herkes acısın istiyorlar... Bu ne bayağılık...""
Küçük burjuvanın çevresini küçük burjuvayı yavaş yavaş ""kahramanlaştıran"" kendi edebiyatı sarmaktadır. Bu gayet basit bir şekilde yapılıyor: Yazar, Gogol'un Kaput hikayesinde en anlamsız kişi olan Akaki Akakyeviç'i ele alıyor, bunu İvan İliç'in ya da Leonid Andreyef'in Düşünce adlı eserindeki kahramanın düşüncesi ile süslüyor ve bu uydurma insan müsvettesini günümüzün koşullarına ayarlayarak, yeni bir karakter yarattığını sanıyor. Küçük burjuva bunu okuyor, zevk alıyor, hoşuna gidiyor: ""Yahu benim de derin ,duygularım varmış meğer!"" diyor. Bizim eski bildik Makar Davuşin ve daha bir çok ""ezilenler ve hakaret görenlerin"" yeni kitaplarında dirilttikleri şeyler işte bunlardır. ""Şeker, yumurta, tereyağı bol değil"" diye neredeyse Dostoyevskivari acılar çekecekler.
Görülüyor ki, küçük burjuvaların pek sevilen ""eşsiz kişiliği"" mutlak özgürlüğe susamış adam, ""benliğini"" göstermek emelinde alan ve küçümsediği gerçeği hiç mi hiç öğrenmek, bilmek istemeyen insan, modern edebiyatta yavaş yavaş yine görünmektedir. Büyük söz ustalarımızdan alınan malzeme ile yaratılmış ,bir kahraman hikayesini okuduktan sonra, modern küçük burjuva kendine bakıp kutsal bir vecde gelir, bir mektup kaleme alır, bunda kendi portresini çizer :

""Bütün ömrümce yürüdüğüm yol taklit edilemez, eşi bulunmaz, bireysel yoldur. Çünkü, dünyada hiç kimse ömründe ne bu yolda yürüyebilir, ne de bu yolun benden önce geçilmemiş aşamalardan ilerleyebilir.""

Bereket versin, bu satırları yazan kimse kendini seyredip duyduğu hayranlığı sadece mektubunda ifade etmekle yetinmiş. Çünkü, bazen, aşağıdaki sözlerle dolu olan kitaplar da var:

""Bence eserim, şarabın verdiği mestlikten üstün, aşktan daha güçlü, uykudan daha tatlıdır.""

O kimse bu cümlenin şüpheli üslubu ile hiç şaşkına dönmeksizin, sözlerine devam ediyor:

""Sanatçıyı sıradan bir insan sayan şüpheciler, 'yaratma' ile mest olduğum sıradan insandan üstün olduğum ve her şeyi bildiğim anlarda ancak kandırabilirim. Ah! Ben kanun yapan bir insan olsaydım, yer yüzünün her yerini keskin bakışları ile delebilsinler diye sanatçılara trenlerde ve uçaklarda yolculuk etmek imtiyazını verirdim.""

Yazar, büyük bu şevkle sevdiği saçma kahramanının uçup giden ve yüzeysel olan şeye karşı açıkça gösterdiği eğilimin ne kadar gülünç ve saf olduğunu anlamıyor. Edebiyat eleştirisi de bunun farkında değil. Yazarlar daha şimdiden kendilerinin ""zekanın aristokratları"" olduklarına inanıyorlar. Bunların eserlerini basıp yayan temiz yürekli, soylu ruhlu kimseler de bunların çok güzel olduğunu düşünüyor ve okuyucuya gittikçe daha çok lafebesi romanlar sunuyorlar. Eleştiriler birbirini yiyip duracaklarına, birbirlerinin karşısına ideolojik çizgiyi çıkarmakla uğraşacaklarına, hiç su katılmamış küçük burjuvanın edebiyata sokulduğunun farkına biraz olsun varsalar, daha iyi ederler.
Gelişen, mükemmelleşen sadece gerçek olmakla beraber, yalan da hâlâ yaşamaktadır. Yalan çok uzun zamandan beri elde ettiği mevkiini sağlamlaştırmıştır. Gelişmiyor, artık daha ince olamıyor, çelimsiz yavanlığını, bayağılılığını her geçen gün biraz daha ortaya koyuyor. Burjuva düşüncesi elli yıldır hiç bir yeni ""toplumsal felsefe sistemi"", burjuvazinin dünyaya egemen olmak için doğa, tanrı, tarih tarafından yaratıldığını güçlü biçimde kanıtlayacak sistemler kuramadı. Nietzchenin: ""Yaşam saçmadır, yalan şarttır"", ""insanın üstüne atılan kurttur"", hakikatinde yüz kızartıcı, doğaya aykırı bir şey yoktur gibi boş laflar etmek için giriştiği teşebbüsten sonra, Spengler'ln Batman Çöküşü adlı kitabı, bu soydan daha bir çok kitaplar burjuvazide kahraman, azim ve iradenin tükendiğini bütün çıplaklığı ile anlatmış, burjuvazinin kesin bir çürümeye doğru adım adım ilerlediğini göstermiştir. Elimizde Batının Çöküşü kitabında gösterilen delillerden daha çok delil var. Batı edebiyatında, vaktiyle, tamamiyle yabancısı olduğu etkiler gün geçtikçe artmaktadır. Buna delil olarak, örneğin Tolstoy'un, Dostoyevski'nin, İbsen'in etkilerini sayabiliriz. İbsen'in Nora'sı ve Denizden Gelen Kadın adlı eserleri, daha başka kahramanlar gün geçtikçe İngiliz, Fransız ve Alman romanlarının ve tiyatrolarının kadın kahramanları haline gelmektedir. ""Devletin temelinin"" -sağlam burjuva ailesinin- sarsıldığını gösteren de işte budur. Batı edebiyatçıları, bağımsız bir ömür sürmek için, eski küçük burjuva geleneklerini cesaretle çiğneyen örgür kadını gün geçtikçe daha sık olarak ele almaktadırlar. Sözde kalan bir kurtuluş mu bu? Hayır, eylem halinde olan bir kurtuluş. Kadın büyük ticaret kurumlarının başına geçiyor, gazetecilik mesleğine, siyasete, ihtikar maceralarına atılıyor. Felsefe doktoru Eleonore Kun, Almanya'da, kadınların iktidarı ele almalarını salık vermektedir. Bunun yanında da, cinsi sefahat almış yürümüştür. Kulamparalık ve zurefalık aşağı yukarı normal bir olgu sayılıyor. Bunu salık veren dergiler çıkarılıyor. ""Kulampara ve zurefa"" kulüpleri, lokantaları açılmasına kanun izin veriyor. Büyük burjuvazi içinde intiharlar çoğalmış, cinayetler almış yürümüştür. Burjuva gazeteleri bunları hemen her gün hiç bir kaygı duymadan yazmaktadır. Batı Avrupa yazarları kahramanlarını, küçük burjuvalarımızın aleyhine, Stendhal, Balzac gibi burjuva gerçeğinin ne türlü bir yalan olduğunu çoktan anlamış sanatçılardan ve bilgelerden aldıkları malzeme ile yaratmaktadırlar.
Eleştirici düşüncenin toplumsal yaşamın bugünkü koşullar karşısında ilerlediğine işaret etmek yerinde olur. Bu ilerleme en çok Amerika Birleşik Devletleri edebiyatlarında hızlıdır.
Gerçek büyümekte ve mükemmelleşmektedir. Bilimsel gerçek olarak, emekçileri doğa güçlerine egemen olmağa, bilincin gerçeği olarak, emekçi kitleleri toplumsal üstünlüklerini, siyasi iktidarı yürütmek haklarını anlamağa doğru götürüyor. Eski toplumsal yalanın Sovyetler Birliğinde pek yakında birbiriyle kaynaşacak bu iki yaratıcı güç karşısına çıkarabileceği hiç bir şey yoktur. Bu yalan kendini ancak topla ve zehirli gazla savunabilir. Bu türlü şeyleri ve küçük burjuvazinin ideolojisini böyle anlamalıdır.
Küçük burjuvaların ideolojisi ve ahlakı, kolektifçiliğe doğru yönelen insan azminin ve aklının elini kolunu iyice bağlamağa çalışır. Bu ahlak bizde dağılıp gitmekte, kaybolmaktadır. Çok çetin ve ıztıraplı olan bu oluşum insanoğlunun kendi çevresine karşı giriştiği mücadele sayesinde kazanılmıştır. Bundan üzücü, ama, önüne geçilmesi mümkün bir olgu doğmuştur. Aynı amacı güden insanlar, yarın için didinen çalışma arkadaşları birbirleriyle ilişkilerinde ihmalci, kuru davranıyorlar, birbirlerinin değerlerini takdir etmiyorlar. Hataları göstermekte bir acelecilik ve bir üstünlük eğilimi var. İnanmış kolektifçiler oldukları halde, arkadaşları ile hele hele kadınlarla kişisel ilişkilerinde çoğu zaman haddinden fazla bireyci davranıyorlar. Bunun küçük burjuva düşüncesinden ileri geldiğine hiç şüphe yok. Onun bıraktığı marazlı bir miras. Ama, insanoğlu kendini on yılda yeniden gençleştirecek ve bu süre içinde yeni bir ahlak, yeni ""tavır ve hareket kuralları"" yaratacak güçte değildir.
Bununla beraber bana öyle geliyor ki, belki de yeni bir ahlakın temelini teşkil edecek biyolojik- toplumsal bir sağlık sistemini kotarma işine şimdiden tezi yok girilebilir. Bu oluşumun kaynağı, milyonlarca küçük patronu kültürlü emekçiler, yeni devletin bilinçli kurucuları haline getirmek için bunları yeniden eğitmek gibi pek büyük bir görevle karşılaşan insanlar arasında daha zeki ve daha dostça bir birliği gerçekleştirmekteki bilinçli bir azim olmalıdır. Bu sağlık sistemini geliştirmek, insanları tatlı insan haline getirmek, küçük burjuva ""ideolojisi"" zehirinin dirilmesine karşı, ""ezilen ve hakaret gören"" küçük burjuvaları kahramanlaştırmayla mücadele etmek işinin eleştiricilere, siyasi yazarlara düştüğünü söylemeğe hacet var mı?
Günümüzün kahramanı, ""halk kitlesi""nden olan insan, kültür işçisi, partinin basit üyesi, mektup yazarı işçi, köylü, asker, okuma odasının başı, idareci görevi yüklenmiş emekçi, köylerde çalışan köy öğretmeni, genç doktor ve genç ziraat mühendisi, ""tecrübeli"" ve eylemli köylü, buluş yapan işçi, genellikle halk kitlelerinden olan insandır! Dikkatimizi en çok halk kitlesi içindeki bu kahramanların yetiştirilmesi üstünde toplamalıyız...
*

Halk kitlelerinin bir çok şeye ihtiyacı yardır. Bu kitleye son derece az kitap verildiğini iddia ediyorum. Bu kitle edebi belagatın tatlı dilini ne yapsın. Ona gerekli alan şey, modern yaşal, emekçi halkın daha iyi bir gelecek uğrunda başka memleketlerde giriştiği mücadele hakkında açık ve kesin bir şekilde ifade edilen bir gerçek yoğrulmuş ekmektir.
Jiga Yoldaş ""dergiciliği"" örgütlemekle, okuyucu kitlesinin Sovyetler Birliğindeki yaşamı tanımak ve öğrenmek istediğini anladığını gayet güzel gösterdi. ""Kurulu makinaları andıran vatandaşlar, beni ""söz, kişi özgürlüğü"" ve daha başka kutsal gelenekler aleyhinde bulunmakla eleştirmek fırsatını belki de kaçırmayacaklardır. Evet, özgürlük düzensizlik haline geldiği anda, özgürlüğe karşıyım. Oysa biliyoruz ki, düzensizlik kendi gerçek toplumsal ve kültür değeri hakkındaki duyguyu kaybeden insanın içinde saklı eski küçük burjuva bireyciliğini başıboş bırakıp: ""Ne sevimli, ne ilginç, ne eşi bulunmaz insanım, ama, gel gör ki, bırakmıyorlar dilediğim gibi yaşayayım"" diye haykırmasıyla başlar. Haykırmaktan başka bir şey yapamadığına yine bin kere şükretsin. Çünkü, dilediği gibi hareket etmeğe başlarsa, bir yandan, devrim düşmanının biri; öte yandan, adeta devrim düşmanı kadar iğrenç ve zararlı farfaranın biri olup çıkar.
Devlet yayınları daha çok dergi çıkarmalıdır. Bu dergiler bir çok okuyucu yetiştirir. Ama ben dergilerimizin okuyucu kitlesinin bilinç düzeyini gerektiği kadar gözönüne aldığını ve zekasını yeteri kadar besleyebildiklerini sanmıyorum.
Polemiklere gelince; dergilerde bunların başarılı örnekleri var. Ama, işin ne olduğunu az çok bilen bir kimse olduğum halde, ben bunun neden böyle bir renk aldığını bir türlü anlamıyorum. Z yoldaş X yoldaşla niçin bir düşmanla tartışır gibi tartışıyor? Her ikisindeki o acayip ve yersiz kişisel kırgınlık tavrı nereden geliyor? Birbirlerine niçin onurlarını kırarcasına saldırıyorlar?
Polemiğe girenlerin birbirlerine hiç saygı göstermediklerini, tabii, kültür sahibi olmadıklarını da anlatan. iki düşman gibi, aynı diller kullanmalarına ne gerek var?
Edebiyat kavgalarını inceleyen bir çok kitap gözümün önünde duruyor. Eski marksistler burjuva eleştirisi ile polemiğe girmelerini eğilimlerine sakin bir tavır ile anlaşmasını bilirlerdi. Bu yüzden, makaleleri, son derece büyük bir kandırma becerisi kazanırdı. Genç eleştirmemizin, kendilerine ""ideolojik çizgiyi"" aslında tam bir doğruluk ve açıklık vasfına sahip çizgiyi çizerek, bu örneğe uydukları söylenemez. Genç, eleştiri tartışmasının harareti içinde unutuyor ki, lafazan belagat, çoğu zaman, ""ana çizgi""yi karartmakta, ve kalem tartışması da, hele taşradaki gençler tarafından pek anlaşılmamaktadır. Edebi eleştirinin ""karanlık, karışık"", ""zıtlıkla dolu"" olmasından sık sık şikayet ediyor.
Edebiyata yeni yeni başlayan bir genç Ural'dan yazdığı mektubunda diyor ki: ""Moskova'da aile halinde toplanmışlar, sanki dünyada kendilerinden başka kimse yokmuş gibi tartışıyorlar"". Bir başkası ise, yazdığı mektupta alay ediyor: ""Her biri kendisinin en ortodoks Marksist olduğunu iddia ediyor. Sonuç: Hepsi de ortodosks Marksisttir. Öyleyse, tartışmaya ne gerek var?""...
Eleştirmenler düşünce ayrılıklarını ve küçük ihtilafları dergilerde çıkan makalelerde öfkeli öfkeli yazılmış yersiz makalelerde değil de, düzenleyecekleri konferanslarda bir yola sokmağa başlasalar daha pratik, daha faydalı olmaz mı? Bana öyle geliyor ki, genellikle, edebiyat meseleleri hakkında kardeşçe konuşmalar yapmak için küçük küçük eleştirici ve yazar konferansları düzenlemeleri ""bugünkü zihniyet""in emrettiği bir şeydir.

1929


TEK BAŞINA YAŞAYAN KURT:
ŞERİT
İşçi sınıfı bütün ulusların birleşmesine taraftar kılan kafalı burjuvanın ""belini kırdıkça"", ölümün hızlı adımlarla yaklaştığını gören bu burjuvanın çığlıkları daha çok duyulan ve daha çok kulak tırmalayan hale gelmiştir. Bu burjuva, kendi şahsında, ""bütün Rus halkının ölümü""nü sezdiğine inanır. Marazlı bir kendini beğenme ile kendinden geçtiğinden bir sarhoş gibi yıkıldığını göremez, ayağının altından yerin kaydığını sanır. Kendine ""yeryüzünün tuzu"" gözü ile bakmaya alışmıştır. Ve ""tuzdan yoksun toprağın kısır, verimsiz"" olduğunu bilir.
Kişinin özgür katılması olmadıkça; kalın kafalı burjuva ""tuz olarak katılmadıkça, yarının uygarlığını imkansız görür."" Oysa, bir çok tuz çeşitleri vardır! Asitler bunlardandır; bir çok tuzlar da, toprağı iştaha getirip, bereketli kılar. Asitli toprağa ""tuzla"" ya da ""manlaha"" denir. Küçük burjuvalar, Ekim 1917 Devriminden sonra, toprak sahipleri, sanayiciler, bankerler, maceracılar ve haydutlar tarafına geçerek, işçiye ve köylüye epey tuz hatta ""en acı""sından pek çok tuz yutturmuşlardır. Gizli örgütler, türlü ihanet hareketleri siyaset hastası ve devrim düşmanı beyaz Rus göçmenlerin hareketleri, çocukların bile suratlarına tükürecekleri Besedovski, Solomonof, Dimitriyevski ve hempalan gibi işçi köylü iktidarının eski uşaklarının iğrenç ihanetleri gösteriyor ki, işçi sınıfına ve Sovyet iktidarına hala zarar vermeğe devam etmektedirler.
Bir çok tuz çeşitleri vardır. Bir de tek başına yaşayan, parazit ""asalak"" olanı vardır. Bunun, yakın bir şekil benzerliğinden başka, tuza benzer tarafı yok. Fransızca Solitaire (şerit) sözü yalnız tek başına demektir. İnsanın bağırsaklarında yaşayan bir kurttur bu. Bağırsaklardaki usareler sayesinde yaşar. Birbirlerine gevşek bir şekilde bağlı küçük halkalardan ibaret bir şerit'tir. Her birinin ayrı üreme uzuvları vardır. Üç dört metre uzunluğunda da olur. Bu halkalardan 99'unu bağırsaklardan atın, yalnız bir tane kalsın. Kısa zamanda korkunç bir şekilde ürer.
Tıp biliminin bize öğrettiğine göre, şerit çelimsiz kimselerde baş dönmeleri ve vücutta genel bir çöküş şeklinde kendini belli eder.
Küçük burjuva şeride son derece benzer. Küçük burjuva bir parazittir, bir asalaktır. Başkalarının usarelerini emerek geçinir. Küçük burjuvanın da tıpkı şerit gibi, şaşılacak bir yaşama yeteneği vardır. Hızlı üreme gücüne sahiptir. Her çevreye pek kolayca uyar.
Her küçük burjuvanın temel özelliği kendisinin ""bir tek"", ""eşsiz"" olduğuna inanmasıdır. Bu yüzden o, her merasimde bulunur: ""Bütün düğünlerde nişanlı, bütün gömmelerde ölü"" olan odur. Devletin ve toplumun kendisi ile birazcık ilgilenmelerini, kendisine insanca muamele edilmesini ister. Duygularını anlatmakta ve özgür komşunun usareleriyle geçinmekte yine tam bir özgürlük sahibi olmak başlıca meselesidir.
İnsanseverdir, insancıldır. Bunu her yerde elinden geldiği kadar ispat etmeğe çalışır. Hatta genç kadınlar verdiği öğütlerde şöyle der:

""İnsan bozulmuş etten bile faydalanabilir. Bu eti sirkeye yatırın, iyice tuzlayın ve hizmetçiye yedirin.""
Küçük burjuva derin ve keskin zekalı bir yaratıktır. 1929 yılında kah Prag'da, kah Paris'te görünür:

""İktisadi eşitliğin, kültürün yarınki gelişmesi üstünde ne gibi bir yankısı olacağını kesin bir şekilde bilemeyiz. Unutmamalı ki, kültür, ihtiyacın etkisi altında maddi refaha ulaşmak emeli ile gelişmiştir. Şimdi, maddecilerin ideali olan maddi refaha varırınca, bu emelin kaybolup kaybolmayacağını bilmek söz konusudur.""

Dindardır.
1927 yılında şunları yazar:

""İlk günahı dünyaya kadın getirmiştir. Şeytan, hepimizin anası olan Havva'yı kokmuş nefesi ile zehirlemiş ve onu çürümenin, şehvetin aleti haline getirmiştir. Kötü şehvet düşkünlüğü, cinsi sapıklık insanoğlunun içine işlemiştir.""

Bu parça eski Marksist, bugün azılı papaz olan S. Bulgakof'un Nişanlının Dostu adlı kitabından alınmıştır. Kitap kulamparalık ile iğdiş etme arası bir şeyi vaaz etmektedir.
Bir teklerden birinin ""şehvet düşkünlüğü""nün ve günahın kaynağı olarak kadın hakkındaki bu kara taassup düşünceleri bana 10 nisan tarihli bir mektup gönderen okuyucunun da hoşuna gider belki. Bu mektubun sahibi, ""kadın"" hakkındaki makalem dolayısıyla, bana şu soruyu soruyor:

""Dinin yaşadığına gerçekten inanıyor musunuz?""
Hayır, inanmıyorum. Emekçi halkı ezen bir silah olarak din hala vardır. Yüz kızartıcı, kötü, insanlık dışı rolünü oynamağa devam etmektedir. Bu rolü özellikle katolik dini gayet güzel oynamaktadır; başında da Tanrıyı temsil eden ""bir tek"" adam vardır; bu adam Tanrıya yalvarmış, Alman ve Avusturyalı katoliklerin kökünü kazımakta Fransız ve İtalyan katoliklerine yardım etmesini istemiştir.
Bizim ""bir tek"" Sovyetlerden biri son günlerde bana çok öfkeli bir mektup yolladı; mektupta diyor ki :

 2nci SAYFA