Translate

Timus

Timüs, kemik iliği gibi birincil lenf organlarından biridir. Vücudumuzda iman tahtasının üzerinde, tiroid bezinin altında ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bir komuta-eğitim merkezidir. Triorid bezi tarafından salgılanan T hücreleri yani lenfositlerin; vücut hücreleri ile vücuda zararlı olabilecek yabancı hücreleri ayırt etmeyi öğrendikleri yerdir.

Timüs bezinde meydana gelecek titreşimlerin sıklığı kişinin genç ve sağlıklı yaşamasında paralellik gösterir.

Yani Timüs bezi ne kadar çok titrerse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar. Atabileceğiniz güçlü bir " Kahkaha " veya gögsünüze vurabileceğiniz hafif dokunuşlarla Timüs bezinin titreşmesini sağlayarak direnç kaybını en aza indirmek mümkün olabilir.
Aşırı üzüntü anında bazı kültürlerde, özellikle de kadınların gögüslerine vurduklarını görürüz. Bu olay tamamen beyin tarafından yaratılan istemsiz yani refleks kaynaklı bir harekettir. Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir ve bağışıklıkta üzüntü kaynaklı olası direnç kaybının önüne geçer.
Kahkaha da titreşim yaratacağından bağışıklık sistemini güçlendirir.

Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Her bölüm (lobül) korteks ve medulla adı verilen sırasıyla koyu ve açık renkte bölgelere sahiptir.

Timüs yaşla birlikte gerileyen bir organdır.






Olgunluğun Kıymetli Zamanı


Olgunluk tezahür etmeye başladığında, yıllarımı saydım ve bundan sonra, yaşadığımdan çok daha az
zamanım kaldığını keşfettim.

Kendimi, bir şekerleme paketi kazanmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum: Önce büyük bir zevkle ve iştahla yedim, ama azalmaya başladıklarını bir kez hissedince, şimdi teker teker, tadını çıkararak yiyorum.

Artık yasaların, kuralların, uygulamaların ve yönetmeliklerin tartışılıp durduğu ve hiçbir işe yaramayacağını bildiğim sonsuz toplantılara ayıracak zamanım yok.

Takvim yaşlarına rağmen hâlâ büyümeyen aptal insanlara destek olmak için de zamanım yok.

Vasatlıkla uğraşmak için de zaman ayıramam.

Şişmiş egoların bulunduğu toplantılara katılmayı hiç istemiyorum.

Artık dalaverecilere ve çıkarcılara tahammül etmiyorum.

Başarılı olmuş insanların yerine geçmeye can atan, onlara ve eserlerine zarar vermeye çalışan şu kıskanç insanlara hiç tahammülüm kalmadı.

Üst düzey bir makam için yapılan kavgaların kötü sonuçlarına tanık olmaktan nefret ediyorum.

İnsanlar içeriğe değil, sadece başlıklara bakar oldular. Benim zamanım ise, başlıklarla uğraşmayacak kadar değerli artık.

Öz'ü istiyorum, ruhumun acelesi var. Pakette şimdi daha da az şekerleme kaldı..

İnsan onurunu ve gerçekleri savunan, sorumluluktan kaçmayan, başarılarından dolayı şişinmeyen, kendi yanlışlarına gülebilen, vaktinden önce ‘oldum’ demeyen, insan olmayı anlamış insanlarla yaşamak istiyorum.

Asıl olan, yaşamı değerli kılmış eylemlerinizdir.

Yaşamın sert darbelerinden yumuşak bir ruh ile çıkmayı başarabilmiş ve başkalarının yüreğine dokunabilen insanlarla çevrili olmak istiyorum.

Evet, olgunluğun bana getireceği o doluluğu yaşamak için acelem var.

Elimde kalan tek bir şekerlemeyi bile yitirmek istemem. Şimdiye kadar yediklerimin hepsinden çok daha nefis olacaklar.

Amacım, sevdiklerim ve vicdanımla barış içinde ve yaşamdan da tatminkâr olmaktır.

Umarım sizin için de aynısı olur, çünkü her hâlükârda oraya varacaksınız.”


Mário Raul de Morais Andrade
(1893 – 1945) Şair, romancı, Brezilyalı müzikolog
“Olgunluğun Kıymetli Zamanı”
(Fransızca tercümesinden yapılmış serbest çeviridir)

Ahmet Altan, 'Bir Cümle'de anlattı

Uyandım.
Kapı çalınıyordu.
Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.
“Polisler’’ dedim.
Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.
Geleceklerini biliyordum.
Gelmişlerdi.
Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.
Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.
“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.
Gözetleme deliğinden baktım.
Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle “TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.
Kapıyı açtım.
“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.
Evin kapısını açık bıraktılar.
Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.
Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…
Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.
“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.
Mehmet’e telefon ettim.
--Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.
Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.
Evin içine dağılarak aramaya başladılar.
Şafak söküyordu.
Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.
Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.
Polisler evi ararken çay suyu koydum.
--Çay ister misiniz, dedim.
İstemediklerini söylediler.
Babamın sesini taklit ederek:
--Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.
Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.
Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.
Yaşadığım “déjà vu” değildi.
Aynı gerçeğin tekrarıydı.
Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.
Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.
Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.
Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.
Vedalaştık.
Polisler Mehmet’i götürdüler.
Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım.
Ev sessizdi.
Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.
Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.
--Gidelim, dediler.
İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.
Evden çıktık.
Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.
Çantamı kucağıma alıp oturdum.
Kapılar kapandı.
Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.
Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.
O arabanın kapısını açıp inemezdim.
Eve dönemezdim.
Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.
Adım bile değişecekti.
Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.
“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.
Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.
Hep emir alacaktım.
“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”
Polis arabası hızla gidiyordu.
On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.
Yollar bomboştu.
Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.
Sonra paketi bana uzattı.
Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:
--Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.
İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.
Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.
O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.
Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.
Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.
Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına iç içe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.
O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.
Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.
Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.
Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.
Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.
Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Turgenyev’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.
Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.
Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.
Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.
O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.
Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.
Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.
Gerçek beni ele geçiremedi.
Ben gerçeği ele geçirdim.
Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.
Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.
İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.
Yolun bir dönemecinde araba durdu.
Arabadan çıktık.
Bir kapıdan yürüyerek çıktık.
Büyük bir meydanlığa gelmiştik.
“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.
Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.
Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.
İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.
Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.
Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.
Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.
Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.
Bir demir kapıyı açtı.
Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.
Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.
İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.
Yerlerde yatıyorlardı.
Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.
Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.
Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.
Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.
Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.
Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.
Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, derin parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.
Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.
Ben bu gerçeği değiştirmiştim.
Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.
Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.




“Vur dediler vurduk, kır dediler kırdık"

6-7 Eylül pogromunun üzerinden 64 yıl geçti. Aralarında din adamlarının da bulunduğu çok sayıda insanın hayatını kaybettiği, öncelikle Rumlar sonra da Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim toplumların dehşet günleri yaşadığı bu pogromla ilgili hala kamuoyuna mal olmamış belgeler var. Araştırmacılar Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül dönemin Anadolu Ajansı çalışanı Selçuk Emre’nin o vakitler yazdığı bir rapordan yola çıkarak o iki günde neler yaşandığına ışık tutuyor.

HÜSNÜ GÜRBEY-MAHSUNİ GÜL

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı'nda bulduğumuz iki yeni belgenin (1) birincisinde; olayın bir numaralı tanığı olan ve Anadolu Ajansı kadrosunda gözüken Selçuk Emre’den, İstanbul Valisi Ord. Prof. Dr. F. Kerim Gökay, şu istekte bulunur:
“6-7 Eylül hadise günü Vilayette bulunduğunuz zamanlardaki müşahadelerinizi (gözlemlerinizi) yazılı olarak bildirmenizi rica ederim. 14/12/1955
İstanbul Valisi/İmza”

Selçuk Emre, sunduğumuz raporu hazırlar. Rapor çok sade bir dille ve olayları hiç abartmadan olduğu gibi aktarır. Ayrıca raporda geçen olayların, yine aynı arşivde bulduğumuz “İstanbul Merkez Kumandanlığı Nöb. Subaylığı, sayı: 73 806 ve 7/9/1955” ve müteakip tarihlerde hazırlanan tutanaklarla tutarlılık göstermesi bakımından ayrı bir önem kazanır.

Raporun Tamamı



İklim Acil!

16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg, bir yıl önce 'okul için iklim grevi' eylemiyle Fridays for Future (Gelecek İçin Cumalar) hareketini başlattı. Bugün yüzlerce çocuğun katıldığı hareketin 20 Eylül'de yapacağı küresel iklim grevine, yetişkinler de davetli.

Şok Doktrini isimli kitabın yazarı, küreselleşme analisti ve gazeteci Naomi Klein iklim aktivisti Bill McKinnen ile, The Guardian gazetesinde yayımlanmak üzere yetişkinleri, gençleri desteklemeye çağırdığı bir bildiri kaleme aldı. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra 4 Eylül İklimAcil! yayınında, Margaret Atwood ve Noam Chomsky gibi yazar ve düşünürlerin imzaladığı bildirinin çevirisini okudu.




Açık Radyo İklimAcil! yayınıdır

Basamağı tırmanıyoruz – bir günlüğüne bize katılın. 20 Eylül’de dünya çapında grev çağrısında bulunuyoruz. Geleceğimizi sağlama almanın yegâne yolu, gündelik hayatın olağan akışını bozmaktan geçiyor.

Başımızdaki belaları çözmeyi okul çocuklarına bırakmakta temel bir haysiyetsizlik var. Yetişkinlerin yetişkin gibi hareket etmesinin zamanı geldi artık.

Naomi Klein, Bill McKibben ve diğerleri

Guardian, 24 Mayıs 2019

20 Eylül'de, dünyanın dört bir yanında okul grevleri yürütmekte olan gençlerin talebi üzerine bizler de işyerlerimizden ve evlerimizden çıkıyor, hepimizin önündeki en büyük varoluş tehdidi olan iklim krizine karşı harekete geçilmesini talep etmek üzere bir günümüzü sokaklarda geçiriyoruz. Sizin anlayacağınız, bir günlük bir iklim grevi bu – sonuncusu da olmayacak. Bunu tarihte bir dönüm noktası haline getireceğimiz umudundayız.

Diğerlerinin de bize katılacağını umuyoruz: İnsanların işyerlerini, çiftlik-çubuklarını, fabrikalarını bırakacağını; adayların seçim kampanya güzergâhlarını bir günlüğüne terk edeceklerini, futbol yıldızlarının yeşil sahaları bir günlüğüne bırakacaklarını; sinema oyuncularının makyajlarını sileceklerini, öğretmenlerin tebeşirlerini bır kenara koyacaklarını; aşçıların lokantalarını kapatıp protestoculara yemek getireceklerini; emeklilerin de alışılmış gündelik programlarını bozup liderlerimizin işitmek zorunda oldukları tek mesajı, yani günden güne işler böyle gelmiş böyle gider yaklaşımının gezegenimiz üzerinde sağlıklı ve güvenli bir gelecek şansını yerle bir ettiği mesajını göndermek üzere bir araya geleceklerini umuyoruz.

Şunun gayet iyi farkındayız ki ister bu grev olsun, isterse bir haftalık uluslararası iklim eylemi olsun, tek başlarına olayların yönünü değiştirmeyecektir. İyi haber şu ki, ihtiyaç duyduğumuz teknolojilere sahibiz artık – bir güneş panelinin fiyatı son on yıl içinde % 90 düşmüş durumda. Ayrıca, onları çalıştıracak politikaları da biliyoruz; gezegenin dört bir yanında her yerde Yeşil Yeni Düzen’in [Green New Deal] bir versiyonu ortaya konmakta; fosil yakıtların yerini hızla güneş ve rüzgâr gücünün almasını, ve bununla atbaşı gidecek şekilde kaliteli işlerde istihdam sağlanmasını, güçlü yerel ekonomilerin sağlam ve istikrarlı hale getirilmesini öngören yasalar teklif edilmekte. Fosil yakıt endüstrisinin derine gömülü yerleşik muhalefetine karşı bu tedbirleri yasalaştırmak için vargüçleriyle didinen – ve çoğu gepegenç olan – o insanları saygıyla selamlıyoruz.

Eylül ayındaki küresel eylem günü bu insanlara destek vermek üzere tasarlandı. Her türlü çevre, kamu sağlığı, sosyal adalet ve kalkınma gruplarının buna katılacaklarını umuyoruz; ama en büyük umudumuz basitçe şu: Bu kriz üzerinde çalışan insanlara, çevremizin vahim durumu hakkında gittikçe artan bir kaygı duyan ama şu ana kadar çoğunlukla hiçbir şeye karışmadan öylece kenarda köşede oturmuş olan milyonlarca insanın desteğine sahip olduklarını göstermek. Böylesine yüksek sayılarda insanı sokağa çekebilmek için birkaç ayrı girişimde bulunmak gerekebilir, ama çok da fazla zamanımız kalmadı doğrusu: etkili iklim eylemleri yapabileceğimiz fırsat pencereleri hızla kapanmakta.

Herkesin bize katılamayacağını biliyoruz. Fena halde eşitsiz bir gezegende kimi insanlar var ki tek bir gün bile gündelik ücretini almadan yaşayamıyor; ya da buna kalkıştıkları an onları işten atacak patronlara çalışıyorlar. Gene bazı iş kolları var ki bir an için bile durdurmaya gelmez: âcilde çalışan doktorlar daima görevlerinin başında olmak zorundalar. Bununla birlikte, birçoğumuz da gündelik olağan hayat alışkanlıklarımızı 24 saat için bir kenara bırakabilir, geri döndüğümüzde onları yerli yerinde bulacağımızdan emin olabiliriz. Umuyoruz ki kimilerimiz o günü protesto eylemleri içinde geçirecektir: yeni petrol boru hatları döşenmesine ya da onları finanse eden bankalara karşı. Umarız kimilerimiz de o günü komşularının evlerinin duvarlarına yalıtım yaparak ya da kendi bölgesinde bisiklet yolları inşa ederek geçirir. Umarız herkes o gün hiç olmazsa birkaç dakikasını şehirde bir parkta, kırda bir tarlada ya da oturduğu binanın çatısında sırf şu dünyanın güzelliğini içine çekmek için geçirir – ki bu güzelliği korumak bizim için bir ayrıcalıktır.

Belli ki, çok şey istemektir bu. Dünyanın hayatında bir gün çok büyük mesele ve hepimiz gündelik hayatın sıradan işlerine fazlasıyla alışmış haldeyiz. Ne var ki, burada bütün yükü okullu çocukların sırtına yüklemek de hiçbirimizin içine sinmiyor doğrusu – onların bizim desteğimize ihtiyaçları var. Ve gündelik hayatlarımızın olağan akışını bozmamız, burada kilit noktaymış gibi görünüyor: işte bizim işimizi bitiren de bu olağan hayat zaten – yani gözlerimizin önünde cereyan eden bir krizin tam ortalık yerinde olsak bile, her sabah kalkıp bir gün önce yaptığımız ne varsa hemen hemen hepsini gene yapmak.



Seçimlerimizin bundan onbinlerce yıl sonrasını: yani denizlerin kaç metre yükseleceğini, çöllerin ne kadar çok genişleyip yayılacağını, ormanların ne kadar hızlı yanacağını belirleyeceği bir zaman diliminde yaşamakta olan insanlarız biz. İşimizin bir bölümünü işte o geleceği korumaya ayırmalıyız.


Margaret Atwood, Geneviève Azam, Tom Ballard, Fadel Barro, Nnimmo Bassey, May Boeve, Patrick Bond, Mike Brune, Nicola Bullard, Sharan Burrow, Valérie Cabanes, Rachel Carmona, Dr Craig Challen, Noam Chomsky, Maxime Combes, Thomas Coutrot, Cyril Dion, Tasneem Essop, Christiana Figueres, Prof Tim Flannery, Nancy Fraser, KC Golden, Tom BK Goldtooth, Maggie Gyllenhaal, Dr John Hewson, John Holloway, Prof Lesley Hughes, Tomás Insua, Satvir Kaur, Barbara Kingsolver, Winona LaDuke, Jenni Laiti, Bruno Latour, Annie Leonard, Michael Mann, Gina McCarthy, Heather McGhee, Luca Mercalli, Moema Miranda, Jennifer Morgan, Tadzio Müller, Kumi Naidoo, Mohamed Nasheed, Carlo Petrini, Dr Anne Poelina, Mark Ruffalo, Peter Sarsgaard, Dr Vandana Shiva, Rebecca Solnit, Gus Speth, Prof Will Steffen, Tom Steyer, Chris Taylor, Terry Tempest-Williams, Aurélie Trouvé, Farhana Yamin, Lennox Yearwood bu makaleyi imzalamışlardır.

T24 yayınından


"İstanbul, İzmir, New York sular altında kalacak; açlıktan kırılacağız"



Rosa Lüksemburg'dan Greta Thunberg'e

Dünya'nın oksijeninin yüzde 20'sini üreten Amazon Ormanları yanıyor. İzmir'deki orman yangını üç gün sürdü. Avrupa, bu yaz tarihinin en sıcak gününü yaşadı.
Eriyen buzullar, yanan ormanlar, seller, iklim krizine bağlı göçler... "Asıl beka sorunu iklim krizidir" diyen Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Küresel İklim Grevi'ni Şirin Payzın'a anlattı.


Amerikan Cennetinden bir tema

Los Angeles’ta Evsizler İçin ‘Güvenli Otoparklar’
Amerika’da Los Angeles Evsizlere Hizmet İdaresi’ne göre, California eyaletinin Los Angeles bölgesinde 15 binden fazla kişi araçlarında yaşıyor. Bu durum rahatsızlık verici olmasının da ötesinde, güvenli değil. 2016 yılında kurulan Los Angeles Güvenli Otoparklar adlı sivil toplum örgütü, bu kişilerin yaşamlarını bir nebze de olsa kolaylaştırmak amacıyla ‘Güvenli Otoparklar’ projesi başlattı.
Zachary Woodworth, son altı aydır arabasında yaşıyor.
Woodworth, “Burada kıvrılıp rahatça uyumak hiç de kolay değil. Ama en azından kaldırımlarda, beton zeminde, mukavvalar üzerinde ya da birçok evsizin kullandığı yerlerde uyumaktan daha iyi” diyor.
Woodworth devletten engelli ödeneği alıyor ve iş bulduğu zaman da teslimatçı olarak çalışıyor.
Ancak bu onun Los Angeles gibi pahalı bir kentte kalacak ev kiralamasına yetmiyor.
Woodworth arabasında yaşamaya 6 ay önce karar vermiş ve o zamandan beri aracında kalıyor.
Woodworth, “Bir süredir evsizim. Rastgele yerlere arabamla gidip park ediyordum. Gerçekten güvensizdi. Her zaman ya bir polis ya da beni soymak isteyen biriyle karşılaşmaktan korkuyordum” sözleriyle yaşadıklarını anlatıyor.
Woodworth’ın durumunda olanların hikayeleri sosyal aktivist Mel Tillekeratne’yi Los Angeles Güvenli Otoparklar birimini kurmak için harekete geçirmiş.
Tillekeratne, “Akşam 7’den sabah 7’ye kadar gelip park edebilmeleri için bu park yerlerini hizmete sunduk. Burada park edenlerin korunmasını sağlamak için bir güvenlik görevlisi var. Portatif bir tuvalet de var” diyor.
Buradaki birçok kişi araçları olmasa, Los Angeles’ın farklı noktalarını kaplayan küçük çadır kentlerde yaşamak zorunda kalır.
Los Angeles Misyonu Müdürü Antwone Sanford, “Evsizlerin sayısı yüzde 12 oranında arttı. Şu an Los Angeles’ta neredeyse 60 bin evsiz insan var. Bunları8 arasında kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gaziler, zihinsel engelliler de var” ifadelerini kullanıyor.
Evsiz sayısı son yıllarda hızla artıyor.
Burada her türlü insan var. Kimileri Amerikalı değil. Örneğin, Paul Londra’dan gelmiş.
Paul, “Çok kötü bir kaza geçirdim ve iyileşmemi istemediler. Beni gözden çıkardılar. Çok tehlikeli bir ortam, gerçekten çok tehlikeli” diyor.
İnsanların evsiz kalmasına sadece tek birşey neden olmuyor. Ancak buradakilerin çoğunun hikayesi aynı: Inglewood gibi yıllar boyunca bütçeye uygun olan semtler daha varlıklı hale gelip kiralar arttığında, burada yaşayanların başka bir yere gitmekten başka çaresi kalmamış.
Sanford, “Acil yardım hizmetine ihtiyaç duyan müşterilerimizin çoğu Inglewood’daki futbol stadyumu nedeniyle kiraların artmasından sonra evsiz kaldı. Buraya önceden Inglewood’da yaşayan birçok kişi geliyor. Yüzde 12’lik evsiz nüfusun yüzde 3’ünü futbol stadyumu yüzünden bu duruma düşenler oluşturuyor” diyerek durumu özetliyor.
Yetkililer, Güvenli Otoparklar gibi kuruluşların geçici bir süre de olsa evsiz kalanlara yardımcı olmasını umuyor.
Bu elbette kalıcı bir çözüm değil, sadece evsizlerin geceyi güvende geçirmelerini sağlamanın bir yolu. Ve bazen sadece kendilerini güvende hissetmek bile evsizlere düştükleri bu zor durumdan kurtulmaya çalışmaları için rahat bir ortam sağlayabilir.
VOA



Siyanürle madeni çözmek konusu

Bu siyanürle çalışan altın madenine dair birkaç kelime etmezsem kanıma dokunur. Master tez konum olduğu için de çok daha bilimsel bakış açısıyla kendi araştırmalarımı-gördüklerimi ve olası duruma dair genel bilgilendirmeyi yalın bir dille anlatmak isterim.

Siyanur aslında bir bileşiktir. C ve N elementlerinden oluşur. Uzaktan bakıldığında karbonata benzer. Deneyler için genelde toz şeklinde temin edilir.

Bir şişenin içerisinde durduğu ve temas etmediği sürece kimseye zararı yoktur. Ama temas ettiği zaman ppm (part per million) milyonda bir seviyesindeki miktarlardan itibaren yaşamı tehdit etmeye başlar. Çok hızlı şekilde etki ettiğinden dolayı çok çok şanslı iseniz çok az miktarda aldıysanız (100 ppm ve daha az) ve tam teşekküllü bir eğitim araştırma hastanesine yakınsanız ve bu alanda deneyimli bir ekibiniz varsa ellerinde amil nitrit varsa (Antidot olarak kullanılır) hayatta kalma şansınız vardır.

Eğer solunum yoluyla aldıysanız o kadar vaktiniz yoktur. Acıbadem kokusunu burnunuz algıladığı an artık siyanür zehirlenmesine maruz kaldığınızı yada kalmak üzere olduğunuzu bilin. Yukarıda bahsettiğim kapsamda bir hastaneye ulaşmak ive müdahale için 8-10 dakikanız vardır.

Şöyle bir kötü özelliği vardır siyanürün. Merkezi Sinir sistemini etkiler. Bu nedenle zehirlenmeler çok yüksek oranda ölümle sonuçlanır

Peki Altınla Siyanürü bir araya getiren şey nedir?

Altının en büyük özelliklerinden bir tanesi doğada bileşik yapmadan saf hale yakın bulunmasıdır. Filmlerde dere yataklarında ellerinde elekle altın arayanları hatırladınız değil mi? İşte o abiler altının saf olarak dere yataklarında toprağın içindeki elle tutulabilen gözle görülebilen boyutlardaki halini ararlar. Altının büyük parçalı olmayan ufak tanecikli hali ise altın yataklarının içerisinde milyonlarca ufak parça halinde geniş arazide toprağın derinlemesine bulunur. Şöyle düşünün tonla toprak var ve içinde küçük boyutlar/ağırlıklarda altın cevheri bulunuyor. Bunu tek tek elle bulabilmek imkansıza yakındır. Siyanür burada devreye girer. Ne yazık ki şöyle bir özelliği vardır siyanürün. Siyanür tıpkı kesme şekerin sıcak çayın içerisinde karıştırıldıkça kaybolması gibi içinde altın olan toprağı siyanürlü su ile yıkadığınızda toprağın içindeki altını (basit dille söylüyorum) katı halden sıvı hale getirir ve çözeltinin içine alır. Siyanürlü o çözelti çok yüksek oranda altın barındırır. Sonra o çözeltiye klor gazı verdiğinizde altın çözeltinin içinde katı halde çöker. Sonra kurutup külçe haline getirip piyasaya sürersiniz. Buraya kadar süper. Esas sorun burada başlıyor. Zira binlerce ton toprağı yıkayacak kadar çok elinizde siyanürlü suyun (çözeltinin) olması gerekir.

Bunun için çoooook geniş ve çooook derin bir siyanür havuzunun olması lazım. O nedenle altın madenine yakın bir yerde tıpkı şu an Çanakkalede olduğu gibi doğanın anasını ağlatıp benden sonra tufan deyip geniş bir havuz kazarsınız.

Madenin ve hacminizin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte çapı 200-250 metre derinliği 60-70 metredir. Boğaz köprüsünün denizden 67 metre yüksekte bir futbol sahasının 105 metre olduğunu da belirteyim. O siyanürlü çözeltinin bulunduğu havuz mutlaka açık havada olmalıdır.

Zira bu zehiri yine doğa ana sayesinde bertaraf ederiz. Siyanürlü çözeltiyi güneş ışınlarına maruz bıraktığınızda UV ışınları CN yi parçalar ve görece daha az zararsız hale gelen bir çözeltiniz olur.

Peki sorun ne mi? Sorun şu güzel kardeşim. O kazdığınız havuzun altını o suyun yeraltına sızmaması için branda gibi (teknik tabir kullanmak istemedim) bir izolasyon malzemesi ile kaplarsınız.

O branda da toplu iğnenin ucu kadar dahi sızmanın olmaması gerekir. Hele ki FAY HATTININ HİÇ OLMAMASI GEREKİR. OLURDA DEPREM OLURSA o aşağıdaki bez hem üzerinde suyun ağırlığı hem de depremin etkisi ile yırtılabilir. O yırtığın sebep olduğu sızıntıyı en iyi ihtimalle alt yapı ile yapıyor olmanız gerekir. Birde aşırı yağış ve sel gibi riskleride unutmayalım. O baraj taşmamalı. Zira esas tehlike o havuzun (Allah muhafaza) taşması-yıkılması veya asla farkedilemeyecek boyutta sızıntı ile (her gün sadece 200 litre sızsa) yer altı sularına bitkilere hayvanlara ve toprağa karışmasıdır. Siyanür zehirlenmesi direk olmasa dahi farklı zehirlenme/ rahatsızlıklara sebep olacağı ve ana etkenin siyanür olduğu ancak otopsi vb durumlarda ortaya çıkması mümkün olacağı için çevredeki insan – doğa hayatındaki farklı sebeplerdenmiş gibi görünen ölümler uzun süre farkedilmeyebilir. Peki bu siyanürden başka yöntem var mıdır altın üretmek için? Vardır! Hem de 1 den fazla. Ama daha maliyetli ve daha uzundur. Bir başka Flood da da ondan bahsederim.

Ama özet şu değil 1 kilo 100 ton altın bile bir insanın saçının telini geri getirmez. Siyanür havuzunun çökmesi-yıkılması-aşırı yağışlarla hasar görmesi hiç oldu mu diye sorarsanız. Buyrun size canınızı izlediğinde çok yakacak arama kelimesi ‘cyanide spill disaster’.

En son Romanya da bu yazdığım risk gerçekleşti ve siyanür havuzu hasar gördü. Çernobilden beri Avrupa da yaşanan ekolojik felaket olarak tarihe geçti. 50 km çapındaki alandaki tüm doğal hayat sona erdi. Bu rakam da resmi açıklamalar.

Gerçek durumu asla bilemeyeceğiz. Altın her alanda yadsınamayacak kadar çok kullanımı olan bir emtia. AMA HAYATI KOLAYLAŞTIRIP ANLAMLANDIRIRKEN BAŞKA HAYATLARA SON VERMEMELİ HELE Kİ ALTERNATİF ÜRETİM YÖNTEMİ VARSA!

Çok yalın ve bilimsel dilden olabildiğince uzak yazmaya çalıştım. Konuya hakim değerli bilim insanlarının hoşgörüsünü rica ederim. Sevgi ve Saygılarımla

K. J Kraljulien(twitter)

Depresyon, Kaygıdan Kaçış: “Kendini Sorgulamamak”

Derviş Aydın Akkoç

28 Temmuz 2018
Gazetelerin yayın politikalarında ıvır zıvır haberlerin önemli bir ağırlığının olduğu aşikâr. Bu ilgi çekici ıvır zıvır haberler daha ziyade gündelik hayata ilişkindir. Kişinin etkisinin hayli düşük olduğu, sadece tanıklık edebildiği büyük diplomatik, politik ya da iktisadi haberlerden farklı olarak “sıradan insanı” ilgilendiren sudan haberlerdir bunlar: yapılan bilimsel araştırmalara göre diş etlerinizi korumak için kahve ile sigara tüketmeyin, aşk acınızı hafifletmek için doğa gezilerine çıkın, stresle baş etmek ve güne zinde başlamak için sabahları limon kabuğu kemirin, tırnaklarınızı keserken televizyon izlemeyin... 
Bu ilk bakışta “zararsızmış” gibi görünen sevecen haberlerin “dili” dışlayıcı değil, kuşatıcıdır; ayrım gözetmeksizin “herkesi” yörüngesine alır. Muhatabıyla senli benli konuşan bu dil bir tür yaşam koçluğu, kişisel gelişim taktikleri içerir. Kişinin şu ya da bu sebeple ilgilenemediği, yeteri kadar düşünemediği şeyleri, başkaları onun adına düşünüyor, üstelik ona kimi işlevsel reçeteler de sunuyordur. Ama külyutmaz sıradan insan kolay kolay “ikna” olmaz, haberler ikna problemini çoğun “uzman” görüşlerine başvurarak çözer. Kişiyi kişiden daha çok düşünen, yönlendiren, telkinlerde bulanan ses genellikle bir uzmanın sesidir. “Konuşan” fail her durumda bilgi ile donatılmış bir uzmandır, böyle olunca da akan sular durur...

***

İnternet yayıncılığı yapan Gazete Duvar’da yer alan, benzerlerine başka mecralarda da sıkça rastlanan, ağır ve yüklü politik haberlerin kıyısında geçen bir haberin ünlemli başlığı: “Tatil sonrası depresyonu önleyin!” Başlıktan da anlaşılacağı üzere, hedef kitlesi olarak öncelikle “çalışanları” ama çalışanlar arasında da tatile çıkma imkânı olanları (prekaryayı?) ilgilendiren bir haber bu. Önlem alınması gereken esasında bir değil, “iki” depresyon vardır ama “tatil sonrası depresyon” ifadesi “tatil öncesi depresyonu”, yani çalışma sürecinde vuku bulan türlü bunalımları hasıraltı eder, önemsizleştirir. Tatil öncesi depresyonun katlanarak büyümemesi için “dönüş”te zuhur edecek olası bir depresyonu önlemek çok daha elzemdir. Müşfik, halden anlar, konuşur gibi ilerleyen bir dille açılır haber:

“Bütün bir yıl çalıştınız, hem fiziksel hem zihinsel hem de ruhsal açıdan iyice yoruldunuz. Kiminiz ailece, kiminiz arkadaşlarıyla, kiminiz de tek başına çıkacak tatile. Hedef, iyice dinlenmek, sıkıntılardan, dertlerden, en başta da işyerindeki sorumluluklardan, yoğun tempodan uzaklaşmak. ‘Tatil iyi geçmez mi’ dediğinizi duyar gibiyiz, elbette ‘zihniniz iyi geçmesine hazır olunca iyi geçer şüphesiz’ ama ya dönüşü! Tatilin huzurunu, dinginliğini, o iş hayatından uzaklığını hissederek bir yandan da nasıl bir strateji uygulamalı?”[1]
Bozuk bir dil ama önemli değil, meram gayet anlaşılır: “bütün bir yıl” çalışılmıştır, çalışan özne bu zaman zarfında fiziksel, zihinsel ve ruhsal açıdan yorulmuştur. Tatilin “görünür” amacı dinlenmek, dertlerden ve sorumluluklardan kısa bir süreliğine de olsa uzaklaşmak, yorgunluktan kurtulmak; tatil öncesinde iyice yıpranmış bedeni ve ruhu toparlamak, daha enerjik bir biçimde “işin başına” dönmektir. Dipteki amaçsa aslında çalışan kişinin tatil yapması değil, daha üretken bir şekilde işe koşulmasıdır. Tatille kesintiye uğramış çalışma hayatına dönüşte daha “performanslı” olmak için, tatilin tıpkı çalışma hayatında olduğu gibi bazı “stratejilere” yaslanması gerekir, aksi takdirde tatilin bir anlamı kalmayacaktır. Okurunun sesini duyan haber, yüksek kalitede bir tatil için fedakârca kafa yorar: “nasıl bir strateji uygulamalı?”

Söz konusu sempatik haber “uzman” görüşlerini eksene alarak, bazı kilit stratejiler paylaşır müstakbel tatilci okurlarıyla. “Acıbadem Fulya Hastanesi’nden uzman psikolog” Nuray Sarp, 9 maddelik bir strateji paketi sunarak, tatilcilerin tatillerini beklenilen bir “verim”le geçirmeleri için söz alır. Bu stratejiler özetle şunlardır: Tatile çıkacak kişi tatil sırasında işyerinden “sorumluluk” almamalıdır zira oraya çalışmaya değil, dinlenmeye gidiyordur; kişi tatilde çalışma koşullarıyla alakalı “geçmiş” sıkıntıları değil, daha ziyade geleceği ve “hedefleri” düşünmeli, muhtemel yükselme hayalleri kurmalıdır; tatilci insan çalışmadığı için asla “yatak keyfini uzatmamalıdır”, uyku her zamanki uyanma saatini sadece bir iki saat geçmelidir; “bol bol su tüketilmeli”, alkole karşı kesinlikle ölçüsüz davranılmamalıdır zira “fazla tüketilecek alkol altyapıdaki sorunları, bekleyen depresyon eğilimlerini” kışkırtabilir; elbette beslenmeye, özellikle “şekerli ve karbonhidratlı yiyeceklere” dikkat edilmelidir zira tatilde alınacak “fazla kilolar depresyona” davetiye çıkarabilir; dünyadan kopmamak için tatilde “gazete” ve sair kaynakların takibi de yapılmalıdır zira dönüşteki olası “uyumsuzluk” ancak dünyadan haberdar olmayla aşılabilir...

***

Depresyonun kısacık bir tatilde bile nereden ve nasıl geleceği belli değildir, fazladan bir kadeh rakı “altyapıdaki sorunları, depresyon eğilimleri”nden birini tetikleyebilir, bu nedenle, orta boka filizlenecek depresyonu adeta şeytan kovar gibi defetmek için uyanık olmak gerek. 9 maddelik strateji ve verimlilik paketinin en ilginç ve müthiş maddesi “ Arkadaşlarınızla Telefonu Kesmeyin” başlıklı 5. madde. Dildeki şefkatli ton, bu maddede yerini hafifçe azarlayan, “bak akıllı olun yoksa” diye seslenen bir tona bırakır, maddenin tamamı:

“Tatile çıktım diye işyerindeki arkadaşlarınızla iletişimi kesmeyin, sosyal ilişkileri koparmayın. Tatilde arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaşmak ‘hayat çemberi’ diye ifade edilen çemberin dışına çıkmak, kişinin kendini sorgulamasına neden olabilir. ‘Acaba ben bu hayatta ne yapıyorum’ diye düşüncelere kapılan kişide anksiyete [kaygı] belirebilir.”

Son derece teknik ama belli ki vaka malzemeleriyle oluşturulmuş “hayat çemberi” tabiri enfes; kapitalizm tarafından sinsice kuşatılmayı, amansızca hapsedilmeyi açıkça dile getirdiği için. Bu tabire göre, kişinin “toplumsal ilişkileri” ve “iletişim” kanalları bütünüyle iş yerindeki arkadaşlarından ibarettir: Adamın ya da kadının hayatı iştir. İş dünyası dışında herhangi bir arkadaşlık yahut başka bir toplumsal bağ söz konusu değildir, olamaz da. Tatil esnasında bu kutsal çemberin dışına asla çıkılmamalı, “telefon” bağlantılarıyla çemberin içinde olunmalıdır. Telefonla iletişim aksıya alınırsa kişi “hayat çemberi”nin dışına taşacak, yapmaması gereken bir şeyi yapacak ve kendini sorgulayacaktır: “Acaba ben bu hayatta ne yapıyorum?”

Depresyon dinamitinin fitilini ateşleme potansiyeli yüksek, insanın asla ama asla kendine sormaması icap eden; alkolden, fazla uykudan, karbonhidrattan daha tehlikeli bir soru bu... Hem tatil faslında, aslında hayatın tüm fasıllarında, durup dururken kendini sorgulamanın ne âlemi vardır. Çemberin dışına çıkmak mantıksızlıktır. Ucu günümüz kapitalist toplumunun muhakemesine, bu muhakemede öznenin kendi konumunun da fotoğrafını çekmesine varacak şekilde dünyayı sorgulamak: ilişkileri mukayese etmek, olan bitenler hakkında akıl yürütmek, ilişkilerin iç bağlantılarını düşünmek, sömürülme mekaniğini tartışmaya çalışmak... Gereksiz olmanın yanı sıra kaygı yaratacak bir süreçtir bu... Bu sancılı sorgulama sürecinden kaçışın tılsımlı kurtarıcı aracı ise “telefon”dur! İşyerinden birilerine telefon açılır, eften püften birkaç cümle sarf edilir ve bu zararlı soru daha doğmadan oracıkta boğulur. Harika!

Kişiyi “hayat çemberi”nin dışına çıkaran, olmadık kaygılara gark eden, depresyondan depresyona iten “acaba ben bu hayatta ne yapıyorum” gibi sorular, her ne şekilde olursa olsun geçiştirilmelidir. Psikoloji değil, öncelikle kapitalizm bu sorulardan hoşlanmaz. Ama sorunun kendisinden ötürü değil, verimliliği düşüreceği (kapitalizm sömürü düzeneği içinde tuttuğu bir zihnin kapitalizmden başka bir şeye odaklamasını istemez), hatta kaygılar eşliğinde de olsa olası bir muhalif damarı seğirtebileceği içindir bu haz etmeme hali...

Gerçeği tam olarak söylemese bile, Lacan’a göre “kaygı yalan söylemez.” Tatil dönüşü ya da çalışma döneminde, depresyona karşı önlem alması gereken prekaryanın (çalışan kesimin) kendi kaygıları üzerine hiçbir surette düşünmemesi, bu kaygıları oluşturan siyasi içerikleri, iktisadi dinamikleri kavramaması, yangından kaçar gibi depresyon hayaletlerinden kaçması, kaygıların üzerini örtmesi, zihinsel bir erozyon yaşaması, bu erozyonun devamlılığı için de kapitalizmin dümen suyunda yıkanmış bir örgütlü psikoloji, tüketim ve pedagoji sektörünün seferber edilmesi: yalanın sürgit kılınması değil midir bunlar?

***

Son olarak, bahis “acaba ben bu hayatta ne yapıyorum?” gibi varoluşçu bir soruya uzanmışken: keşke birileri vakti zamanında Albert Camus, Samuel Beckett gibi depresif insanları, ellerine birer akıllı cep telefonu tutuşturup da tatile yollasaymış, mümkünse de Güney’e... Bol su içip, dengeli uyuyup, düzenli beslenip “bakir” doğa güzelliklerinin tadını çıkarsalarmış. “Hayat çemberi”nin içinde kalıp şeker mi şeker mesai arkadaşlarıyla konuştukları bir tatil... Fena mı olurdu, az biraz nefes alırdı insanlık...


www.birikimdergisi.com/haftalik/9027/depresyon-kaygidan-kacis-kendini-sorgulamamak

Kapitalizm öldürür...

Günümüzün en büyük felaketi geri dönüşü olmayan noktaya yaklaştığımızdan, kökten insan varlığını değiştirecek olan iklim krizidir.

İklim krizinin sorumlusu söylenildiği gibi hepimiz falan değiliz. Bunu anlamak için bilim insanı olmaya da ihtiyacımız yok. Atmosferdeki en çok bulunan sera gazı karbondioksitin (CO2) miktarına bakmamız yeterli. 5000 yıldır atmosferdeki CO2 seviyesi 270-280ppm’iken (toplam madde miktarının milyonda 1 maddesi) günümüzde küresel kapitalizm ve ihtiyaca dayalı olmayan üretim modeliyle son 100 yılda 415ppm’e ulaştı. Diğer sera gazları için de durum farklı değil. Ulus devlete dayanan sermayelerin uluslararası rekabetine dayanan küresel kapitalizmin yaratığı bu felaketi devletler de şirketler de 30 yıldır hepimizden iyi biliyorlar. Ancak, devletler ve şirketler karbondioksit emisyonlarını durdurmaktan çok uzaklar. İnsanlığı ve tüm canlı yaşamını yok oluşa sürüklemekte devam ediyorlar. Evet hızlanarak diyorum çünkü gittikçe artan miktarlarda karbondioksit salmaya devam ediyorlar. 

20. yüzyılda atmosferdeki CO2 seviyesi 80 ppm artmışken 21. yüzyılın ilk çeyreği dolmadan ve iklim krizi bilindiği halde 45 ppm artmış durumda. Şirketler büyürken, patronlar zenginleşmeye devam ediyor. Dünyanın en zengin 26 milyarderinin serveti, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50'sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit. En zenginlerin serveti geçtiğimiz yıl %12 artarken yoksullar da %11 daha yoksullaşmış. Yani şirketler kendi çıkarları için bütün canlı yaşamını yok oluşa sürüklüyor. Daha fazla büyümek daha fazla servet sahibi olmayı milyonların yaşamından, türlerin varlığından daha önemli görüyorlar. Kapitalizm için doğa sadece kar için sömürülebilecek bir şeydir ya da sistemin istenmeyen yan ürünleri için bir çöp sepetidir. Kapitalizm insanları, doğayı, canlıları sömürerek varlığını korur.

Küresel ısınma buzulları bir noktada eritir. Önemli ölçüde yükseltilmiş deniz seviyeleriyle şu anda kara olan birçok yer su altında kalabilir. Bangladeş'ten Hollanda'ya birçok ülkeyi yok eder. New York ve Londra gibi büyük dünya şehirlerini tahrip eder. İnsanlar bu felaketin sosyal ve insanlık üzerindeki etkisini hayal bile edemezler. Şimdiden iklim krizi daha tam etkilerini göstermeye başlamamış olmasına rağmen yağış, rüzgâr ve sıcaklık düzenlerini ve bunlarla bağlı olarak okyanus suyu ve ısı sirkülasyon düzenlerini büyük, ani ve öngörülemeyen şekilde değiştiriyor. Bunun sonucunda sayıları ve şiddetleri gittikçe artan fırtınalar ve seller oluşuyor, daha fazla bölgede ve daha uzun kuraklıklar görülüyor, tarım alanları ve su kaynakları yok oluyor. Daha iklim krizinin öncü etkileriyle bile milyonlarca kişi yaşam alanlarını terk edip iklim mültecisi durumuna geldi. Binlerce çiftçi kuraklık ve geçim sıkıntısı nedeniyle intihar etti. 2050’yıllında 200 milyon iklim mültecisi olacağı öngörülüyor. Sadece bir zümrenin çıkarları için yok oluyoruz. 

Milyonlarca insan ve canlı türü açısından iklim krizi hayatta kalıp kalmama anlamına geliyor. Oysa son 30 yılda öğrendiğimiz gibi kapitalist sistem iklim krizine son veremiyor, etkilerine karşı insanları ve türleri koruyamıyor. Hem iklim krizini durdurmak hem de var olan eşitsizlik ve adaletsizliği ortadan kaldırmak için ihtiyacımız olan sermayenin, zenginlerin çıkarlarını değil milyonlarca yoksul insanın ve türlerin yaşam hakkını koruyan, savunan antikapitalist bir mücadele ve kâra büyümeye dayalı olmayan ihtiyaç temelli bir üretim modeli. Eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı verilen mücadele ile iklim krizine karşı verilen mücadele birbirinden ayrı değildir. İklim krizinin çözümü başka bir dünyanın yaratılmasıyla mümkündür. 

Onur Korkmaz



marksist.org/icerik/Doga/12632/Kapitalizm-oldurur-Kanit,-iklim-krizi

Ay'dan bakınca Dünya çok güzel görünüyor

BBC'nin Neil Armstrong röportajı:



Apollo 11 programıyla Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuğun 50. yıl dönümü, ABD'de törenlerle kutlanıyor. Ay'a ayak basan ilk astronot olan Neil Armstrong, 1970 yılında BBC'den Patrick Moore'a deneyiminlerini anlatıyor. Mesafe algısı bakımından zorlandığını anlatan Armstrong, "Mesela kameramız kokpitten 15 metre uzakta görünüyordu ama oraya 30 metrelik bir kablo çektiğimizi biliyorduk" diyor.

Moore'un 'Oradan bakınca Dünya nasıl görünüyor" sorusuna ise "Ay'dan bakınca Dünya çok küçük, çok uzak ama çok güzel görünüyor" yanıtını veriyor.

"Yakın gelecekte Ay'da geniş çaplı bilimsel üslerin kurmanın mümkün olacağını düşünüyor musunuz?" sorusunu ise "Biz hayattayken bunun olacağına emimim" sözleriyle yanıtlıyor.

Apollo 11 uzay aracı, 16 Temmuz 1969'da yerel saatle 09:32'de Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nin 39 numaralı kalkış üssünden Ay'a doğru yola çıktı.

Komuta modülü Columbia'dan ve Ay modülü Eagle'dan oluşan Apollo 11 uzay aracı ile 386 bin kilometrelik yolculuk 76 saat sürdü.

BBC

Nazım'ın Polemikleri

Sen bu kavgada
bir nokta bile değil,
bir küçük, eğri virgül,
bir zavallı vesilesin.
Ben, kızabilir miyim sana?
Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir bir posta tatarına, 
bir emir kuluna sövmek,
efendisine kızıp uşağını dövmek


Günler Perişan


Arkadaş Zekâi Özger







yırtarak geçiyor kalbimizden
hayatı da törpüleyen zaman
şuramızda birşey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya, hem acıya benzer
gün ölümle başlatıyor hayatı
her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor
her sabah ölümü anlatıyor gazeteler
sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf
yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme
beynim sabırla keskin
iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını
bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir
gelirse de bilinir nerden ve nasıl
böyle ölümün yücedir adı
ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası
çünki ölümün kanıdır besleyen
bir başka baharın tohumlarını
şuramızda birşey var
bizi onduran şey
acıya saran
umudu kuşatan
kalbim: kalbim mi desem
var kalbim: yaşayan ben
hayatla ölümle cinayetle
gazetelerde, radyolarda, eski üniversitelilerde
eski prof hocalarla
yaşayan ben: geç mi kaldık/kabul edemem
ah benim sevgili annem
oğlunda elbet yurtseverden
birgün bırakırda sizi yüzüstü
yüzüstü değil: elbette bizüstü
bırakır da: kötü sarmaşıkları, yaban güllerini
bırakır da: sekizyüzlük hırtları, şunları, bunları
giriverir senin sıcacık kucağına
yani hem sana karşı, hem senin için
giriverir o yanılmaz tarihçinin yaprağına
ölüm mü dedim annem
ölüm senin gibi güzel annelerin
senin gibi güzel çocuklar feda etmiş
o tarih atlasında
bir kırmızı gül olur ancak
koksun diye çocukların bahçesi
şuramızda, tam şuramızda
kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da bizi yaşatan günler perişan
işte bir bir kırıyorlar dalıylan
yeryüzünün olgunlaşan meyvelerini
çünki biliyorlar vakit dar
oysa dalları kırılmayan ölür mü sonsuz ağaç
hayatı pekiştiren kökümüz var
dünyayı emeğe kazandırmak için
hayata ve ölüme sonsuz bir anlam veren
kanağacına sözümüz mü var
biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar
birgün döneriz elbet
acısız, adsız
ölümsuyu sürünün
sürünün ölümsuyu
bir ölü bir dirinin kanıdır
besler hayatsuyu
şuramızda, tam şuramızda
tarihe nasıl anlatsam
ey anneleri korkutan
bizi yaşatan kan

günler perişan


Arkadaş Z Özger