Translate

Önceden Belirlenmiş Anlatıların Gölgesinde

'Aslı Vatansever'

Tarihe aykırı bir iş yaparak iktidar ânını ölümsüzleştirmeye çalışan muktedirler, yaptıkları işin ne kadar imkânsız olduğunu aslında herkesten, muhaliflerinden bile, daha iyi bilirler. Bu yüzden herkesin susmasındansa, mantıkdışı, anlamsız tartışmaların uzamasını tercih ederler. Ve bunun için insanlık tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir gerçek derde derman olmamış, olmadığı da tescilli olan kavramlarını ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmekte ustalaşırlar, ustalaşmak zorundadırlar.

***

İktidar geçicidir. Ona sahip olanlar, ister istemez, ona sahip oldukları ânı ölümsüzleştirmek için yeri gelir saldırganlaşırlar, yeri gelir sinsi tekniklere başvururlar. Şiddet öldürebildiğini öldürür, ama herkesi ve bütün bir hafızayı öldüremeyeceği için geride kendisini alt etmeye bir öncekilerden daha istekli, daha tehlikeli bir avuç da olsa insan mutlaka bırakmak zorunda kalır. Şiddetin sefaleti buradadır. “Sinsi” teknikler ise daha “akıllı”dır; yozlaştırabildiğini ödüllerle, korkutabildiğini cezalarla, kararsızları söylemle ikna eder. Hiçbir şey yapamazsa, tartışmanın parametrelerini belirler. Böylesi sinsi bir iktidar, milyonları gaz odalarına gönderen iktidardan daha tehlikelidir uzun vadede; aklı bulandırır, muhakemeyi hükümsüz kılar, fark ettirmeden kendi diliyle konuşturur muhaliflerini bile.
En otoriteryen iktidarlar bile aslında sadece en çaresiz kaldıkları zaman, bütün ikna yolları tıkandığı zaman şiddete başvurmak isterler; o yüzden medyadaki bir işkence haberi, yüzlerce insana yapılan işkenceden daha güçlü bir silahtır. O yüzden her türlü mantık kriterine göre saçmasapan sayılabilecek tartışmaları piyasaya sürmek, tartışmayı ezcümle yasaklamaktan daha akıllıcadır. Çünkü saçmasapan bir tartışmayı sürdürmek kimseyi sarsmaz; tam tersi mantıkdışılığa alıştırır, zehirli bir havayı soluduğun için nefes yolların tıkansa bile nefes aldığını zannetmeni sağlar.
Tarihe aykırı bir iş yaparak iktidar ânını ölümsüzleştirmeye çalışan muktedirler, yaptıkları işin ne kadar imkânsız olduğunu aslında herkesten, muhaliflerinden bile, daha iyi bilirler. Bu yüzden herkesin susmasındansa, mantıkdışı, anlamsız tartışmaların uzamasını tercih ederler. Ve bunun için insanlık tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir gerçek derde derman olmamış, olmadığı da tescilli olan kavramlarını ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmekte ustalaşırlar, ustalaşmak zorundadırlar. Bunların başında kıymeti kendinden menkul, neye dayandığını kimsenin bilmediği, ne olduklarını sorgulayan bir avuç insanın da canından bezdirildiği “milli değerler” gelir. Nereden kaynaklandığı bilinmeyen ve insanlık namına hiçbir işe yaramamış olmayı meşrulaştıran birtakım özsel ayrıcalıklar her dönem geçer akçedir nitekim.
“Üniversite” gibi adının etimolojik kökeki itibarıyla bile evrensel olana referans veren birtakım kurumlara yapılan saldırıyı “milli değerler” üzerinden açıklamak son derece “akıllıca” bir hamledir. Bir yandan taşralılığı kutsayarak kısa vadede sempati toplarken, diğer yandan evrensel olması gereken kurumların on yıllardır içten içe taşralı kalmış olduğunu, taşralılığın yerleşik düzeniyle göbek bağını bir türlü koparamamış olduğunu da hasıraltı eder. Ve bunun üzerinden son yüz yılın en yakıcı konularından birini, tüm yakıcılığıyla masaya yatırmayı da engeller. Kendi çukurunda debelenmeye devam etmesini sağlar topyekûn bir toplumun – muhalifi ve konformistiyle.
Kendimizi bir anda “Milli değer nedir?” gibi 19. yüzyıldan kalma bir tartışmanın içinde, Meşrutiyet aydını gibi argümanlar üretirken buluruz, o “milli değer” söylemini üreten ve bugünlere getiren sistemik gerçekliğin kökenine inmek, evrensel olma iddiasında olan kurumların bile o gerçekliği doksan küsur senedir neden değiştir(e)mediklerini tartışmak yerine. Bütün bu hengâmenin içinde bu ülkenin en köklü üniversitesi sayılan İstanbul Üniversitesi’nin bile, Darülfünûn’u kıyımdan geçirmek suretiyle, o gün için “kayyum” sayılacak bir rektör olan Sıddık Sami ile kurulmuş olduğunu, cübbelerin 1950’lerde bile bir fay hattı olarak alay konusu edildiğini, her bir darbeden sonra yürütülen üniversiteleri “düzleştirme” adımlarının nasıl sessizce kabul edildiğini, darbe anayasasının bu ülkenin anlı-şanlı, oditoryumlara adlarını verdiğimiz hukuk profesörleri tarafından yaptığını hasıraltı ederiz. Anlatının parametrelerini sorgulamak yerine o anlatı üzerinden tartışmaya devam ederiz.
Anlatının parametrelerini sorgulamak can sıkıcı, acılı bir iştir ne de olsa, çuvaldızı kendine batırmayı gerektirir. Hangi fakülte kurullarında hangi usulsüz kararlara pasif-agresif bir şekilde gözlerimizi devirdiğimizi, ama neticede sesimizi çıkartmadığımızı, hangi yüksek lisans programlarına iki yüz kişinin alınmasını –gönülsüzce de olsa– onayladığımızı, vakıf üniversitelerinden ve taşra üniversitelerinden atılanlara “geçmiş olsun” derken iş kelli felli devlet üniversitelerine uzanmadığı müddetçe sessiz kalmaya aslında razı olmuş olduğumuzu itiraf etmeyi gerektirir. Aynı bataklığın içindeyken bazılarımız henüz yıldızlara bakabiliyoruz diye bataklığı görmezden gelmiş olduğumuzu, iktidar fetişisti bir toplumda bizim de kurum ve ünvanlara karşı istemeden de olsa ne kadar zaaf gösterdiğimizi alenen kabul etmeyi gerektirir. Sesini duyurabilmenin tek yolunun kürk sahibi olmaktan geçtiği bir toplumda devletluluk ne kadar güçlü bir geçer akçeyse, kurumluluk da o kadar güçlü bir geçer akçedir. İktisadi ve siyasi sermayesi olanların devlet kurumuna duyduğu saplantılı bağlılık ile kültürel sermayesi olanların akademik kurumlara duyduğu bağlılık, itilip kakıldığı kampüslere geri dönmenin hayaliyle yaşadığı saplantı aynı derecede patolojiktir. Birinin diğerinden görünürde daha kaba olması, temeldeki prensibi değiştirmez. Ama bütün bunları görebilmek ve itiraf edebilmek için anlatıyı ve onun önceden belirlenmiş parametrelerini tartışmak gerekir. O tartışmaya cesaret edebilmekse illüzonlardan vazgeçip ait olduğumuzu iddia ettiğimiz evrensel değerlerle gerçekte ne kadar örtüştüğümüzü sorgulamayı gerektirir.
Ve fakat periferik toplumlarda ertelemek bir hayatta kalma refleksidir. Son yüz elli yılın bilançosuyla hesaplaşmak her şeyi altüst edecektir çünkü. “Periferik bir ülke için iyi” sayılması yeterli olmalıdır bir şeylerin. Bir ülkenin üniversiteleri ile devlet kurumunun aynı zincirin parçaları olduğunu on yıllarca hamasi hülyalarla görmezden gelmenin kısa vadeli kazançları o kadar tatlıdır ki, uzun vadeli bedeller bıçak kemiğe dayanıncaya kadar görmezden gelinir. Hesap önümüze geldiğinde hepimiz birbirimize bakmayı tercih ederiz. Devlet üniversitelere bakar, üniversiteler devlete. Ya birisi ödenemez durumdaki hesabı iflas etmek pahasına ödeyecektir, ya hep beraber kolları sıvayıp hep beraber kirlettiğimiz bulaşıkları birlikte yıkarız. Her durumda da sonuç, hepimizin aslında var olmayan bir keseden yalan bir ziyafet çektiğimizi yüzümüze vuracaktır. O yüzden en iyisi gene son bir duble daha isteyip masadan yavaşça sıvışmak, daha olmazsa kimin kaç duble içtiğini hesaplama ucuzluğuna girmektir. Hiç değilse zaman kazandırır. O esnada da milli rakı adabını ve kimin buna uymamış olduğunu tartışmak, fütursuzca yiyip içmiş ve elbet hesabı birilerinin ödeyeceğini sanmış olmanın kabalığını örter.
“-Mış gibi” yapmak günü kurtarır, ünvanları ve pozisyonları meşrulaştırır, kırılan kolu yen içinde tutar nitekim. O yen yırtılıp üzerimizden dökülene kadar dayanmak daha kolaydır o yüzden. Yen paralanırsa en kötü cübbelerimiz var, üzerine geçirir, bir kış daha dayanırız. Ve muhtemelen en fazla bir kış daha dayanırız bu gidişle.
BİRİKİM - 16 Ocak 2018


Yaşama ve Yaşatma Hakkının Saygınlığını Tartışıyoruz!

Emel Derbend Üner
📍
FAYTONCULUĞU KALDIRIP KALDIRMAMAYI DEĞİL ,   YAŞAMA VE YAŞATMA HAKKININ
SAYGINLIĞINI TARTIŞIYORUZ .
YASA VE GENELGELERİ
AÇIKLIYORUZ ....

HEYBELİADA'DAN
SESLENİYORUZ...
🌎 Adalarda korkunç olaylar yaşıyoruz .
Ruam çığlıkları ile insanlar ajite ediliyor
Faytonların kaldırılması adına atlar ,yasa ve Genelgelere aykırı şekilde öldürülüyor.
1800 atın yaşadığı adalarda
19.aralık gecesi 81 can yok edildi
Diğerlerine sıranın ne zaman geleceğini bekliyoruz .
🌎 Atların ruamlı olduğu kabul edilerek sahiplerinden gizlenen raporlar ile yapılan vahşetin benimseneceğini düşünmek mümkün değil.
Adada atlar ile ilgili tek bir veteriner yok biliyor musunuz ?
🌎Kedi köpekler için bile ilâç ve ameliyat malzemesi zor bulunur adalarda ...
Çoğunlukla bu malzemeleri kendimiz alır götürürüz.
🌎 Senede iki defa yapılması gereken testlerin sonuçları da sahiplerine verilmez.
🌎 Devlet ve Belediye adaya at girişlerini çıkışlarını kontrol etmez .Bu konuda kadrolar oluşturmaz
🌎 1800 atın yaşadığı adalarda, ruam dedikleri olayın ,81 ata kadar ulaşması , eğer bu hastalık söz konusu ise devlet ve belediyenin sorumluluğundadır.
🌎 Ruam testi özel bir testtir.
Bu konuda Belediyenin ilacı getirmek için ihale açması belli süreler vermesi ve testleri usulüne uygun şartlarda yaparak raporlarını at sahiplerine vermesi şarttır.
🌎 Ruam hastalığına karşı korunma ve mücadele Yönetmeliği 21/11/2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmış ve yapılacak işlerin çerçevesini belirlenmiştir .
İNTRADERMAL MALLEİN testi yapıldıktan sonra ,reaksiyon 72 saat sonra okunur .
Değerlendirme MALLEİN enjekte edilen yerdeki kalınlaşma 5 mm
den fazla ise pozitif ,3.5 mm ise şüpheli ,0-29 mm ise negatif kabul edilir .
Ancak 2 ay sonra serolojik muayeneler yapılır.
81 can öldürülmesine rağmen hayvan sahiplerinin ellerinde hiçbir test sonucu yetkili veterinerin imzasını taşıyan bir belge yoktur .
🌎 Eğer at ruam taşıyor ise, dünya sağlık örgütünden bir hekimin de olayın başında olması öldürme yönteminin saptanması gerekir .
🌎 Devlet at ve ruam konusundan anlayan veteriner icin kadro açmak zorundadır .
🌎 Ruama ilişkin raporların at sahibi tarafından denetlenebilir şekilde kendilerine teslim edilmesi şarttır.
🌎Şu anda ahırlardan onların yanından , ruamlı dediklerinizin arasından geliyorum .
Korkmuyorum.
Kaçmıyorum .
Onlara neler yapıldığını anlamaya ve herkese anlatmaya çalışıyorum
🌎 Gerek Büyükada gerekse Heybeliada'da yüzlerce at 3- 5 metrekarelik karanlık ahırlarda hareketsiz bekletilerek ayrı bir cinayet işleniyor.
Biliyor musunuz ?
🌎 300-400 kg ağırlığındaki bir atın 3 ay boyunca Ahırdan çıkmamak koşulu ile Karantina adı altında bekletilmesi ne büyük vahşettir biliyor musunuz ?
Bu durumun sürdürülmesi halinde atlarımızın Felç olmalarına kesin gözü ile bakılmaktadır.
Yanlarından geliyorum
Küçücük yerlerde inliyorlar.
Başlarında ise dışarı çıkmamaları için vardiyalı polis arabaları beklemekte .
🌎 Ruam testinin yapılması, raporları ,karantina yöntemleri ve at konusundaki uzman hekimin kadrolu çalıştırılması ilkeleri yasa, ve Yönetmelikler ile birlikte
düzenlenmiştir.
🌎 Öncelikle öldürülen 81 ata ilişkin tahlil ve raporlarının öldürülmeden önce, sahiplerine verilmesi yasal zorunluluktur
Heybeliadadaki atlarımız ile ilgili olarak geçen hafta yapılan tahlillerde bir sorun olmadığı söylenmesine rağmen , halen at sahiplerine isteklerine rağmen bu rapor verilmemektedir .
🌎 Adalar ölüm kokuyor hepimiz soluyoruz bu kokuyu ve bekliyoruz .
Ruam ile ilgili yasa usul ve Yönetmelikler uygulanmadan çukurlar kazılarak öldürmek veya 3 ay hareketsiz bırakarak felç ederek öldürmek arasında ,hiçbir fark olmadığını savunuyorum.
Öldürülüyorlar. ...
🌎 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu kapsamında ,yük hayvanları barınması ile ilgili , ilçe belediyelerinin yetkisi yoktur.
🌎 Büyükşehir belediyeleri ise ancak bahçeli geçici hayvan bakım merkezlerinde kısa süre onları barındırabilir.
Aylarca veya ömür boyu orada tutamaz .
Belediyelerde çok sayıda atı barındıracak tavla ve alanlar da mevcut değildir
Belediyeler,onların bakımları ile ilgili bilgiye sahip değiller.
Bu yüzden 400 kg lık bir atın 3 ay hareketsiz bırakılması ve hapsedilmesi hâlinde ne olacağının bilincinde bile değiller .
🌎. Hiç bir belediyenin yük hayvanları ile alakalı ehil hekimi olmadığı gibi ruam hastalığının bırakın teşhisini, testini bile uygulayacak hekimi yoktur..
Yukarıda değindiğim özel bir bilgi ve yetki gerektirir bir iştir bu konu ..
🌎 Ruam testi maliyetli bir testtir, karma aşı bile aldıramadığımız belediye, il veya ilçe tarım müdürlüğü'nün ruam testi almış olduğu iddiası kanıtlanmalıdır.
🌎K aldı ki, belediyeler bir alımı ihalesiz ve belediye meclisi kararı olmadan yapamaz ve bunu sayfasından kamuya bildirmekle yükümlüdür.
🌎 Yani Belediyenin ruam testi alabilmesi için önce talep etmesi gerekir .
Sonra belediye meclis onayı ve kararı ardından en az 1 aylık ihale ve devamında alım yapılacak firmanın belirlenmesi ve alımının yapılması gerekir .
🌎 İş bununla da bitmez yük hayvanları hakkında yetki belgesi olan ehil hekimleri de bulup kadrosuna almalı bunlar içinde ayrı bir talep onay ve karar olması ve bir aylık bir ilan açması gerekir.
🌎 81 can öldürülürken bu gereklerin yerine getirildiğinin kanıtlanması gerekir .
🌎 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu yük hayvanları barınması hakkındaki maddeyi ve rehabilitasyon merkezlerinin işlev maddelerini de değiştirmesi gerekmektedir .
🌎 İlgili Kuruluşların, yasa tüzük ve Genelgelere uymak suretiyle ruamlı atın varlığını tespit etmesi halinde ; elbette insan sağlığı ve diğer canlılar için gereği, yerine getirilecektir.
Ancak o gerek yerine getirilirken de bir cana duyulması gereken saygı ve saygınlık içinde bu hazin işlem yapılacaktır
Okuduğuruz savunma, yaşama ve Yaşatma hakkının korunması ve Atlarımıza adına yapılmıştır.
Saygı ile
Av.Emel Derbend Üner
Alıntı bir arkadaşımın "Facebook Sayfasından" 

küçük İskender ve Şiiri Hakkında Kısa Bir Değini

22 Aralık 2019

Hasan Bülent Kahraman 1980’lerde yazılan şiiri tartışırken küçük İskender’e geniş bir parantez açar ve şiirini toplumcu şiirde yeni bir evre olarak nitelendirdiği gibi son dönem “Türk şiirinin yeni bir anlayış ve ifade olanağı geliştirdiğini” savunur ve bu şiir “yeraltı şiiri’dir (Türk Şiiri, Modernizm, Şiir, Büke, 2000, s. 319). Aynı dönemde Ece Ayhan, Can Yücel gibi öncüllerden başlayarak dil “sivilleşmiş” ve sokağa taşınmıştır, çıkmıştır.

Bunun ileri ve en uç noktasını küçük İskender ve şiirinde buluruz (a.g.e.). küçük İskender ve şiiriyle kurulmaya çalışılan ilişkilere ve bir dönem gözle görülür hale gelmiş etki ve etkilenmelere rağmen bu şiirin tekliğini koruduğunu ve şairin kendi şiirselini oluşturduğunu yazabiliriz. Bu noktada küçük İskender ve şiirinin etkilerini tartışmak için biraz daha beklemek daha doğru bir davranış biçimi olabilir. En azından bu yazının konusunun bu olmadığını baştan belirtebiliriz.

küçük İskender’in şiirin temel özelliği bireylik temelli bir şiir/şiirsel olmasıdır. İskender’in bireyliği ve bu bireyliğin büyük ölçüde tahakküm ve egemenlik ilişkilerinin dışında sokakta ya da yeraltında gerçekleşiyor olması kendine yeraltı edebiyatından ve bunun hem şiirdeki hem de romandaki karşılığından bir tarih bulurken bunu yazmakla kalmaz, tam bir serserilikle yalnız ve birlikte yaşamayı benimser ve savunur. Şiirin/yazının içerdiği ve belirtmeye/bildirmeye çalıştığı da bu yaşadığı serseri hayattır.

Bu hem kültürel hem de hayati görece bir özgürleşme kadar anti-otoriter düşünce ve bu temelde yaşama biçimlerinin yaşamaya ve yaşadığını yazmaya yönelik önemli bir sonucudur. Böylelikle Ece Ayhan’ın estetizmi ile Can Yücel’in edepsizliğini geçecek biçimde bir hayat ve beden tartışması küçük İskender’in şiiri konusu olmakla kalmaz, insan cinslerinin aynı dönemde kendi ifade etme ve gerçekleştirme mücadelesinin de etkisiyle kendini hem toplumsallaştırır hem de politikleştirir.

Baştan kendini aşırılığa açmış, Julia Kristeva’nın demesiyle çok-biçimli bir cinsellik ve bunu yaşama arzusunun belirginleştirdiği insan onun büyük ölçüde erotik olan bedeni özellikle genç kesimler için bir önceleme nedeni olurken İskender’in hem biz’le yaşadığı hayata hem de şiirine “çocuklar” olarak her anlamda çoktan dahil olmuşlardır.

Günümüz karşısında insan bedeninin teknolojikleşmesi ve insan davranışlarının cinsel dahil teknikleşmesi karşısında cinsel olanın erotizminden dolayı hem yaşamaya hem de duymaya, yani hissetmeye yönelik hâlâ bir imkân olduğu söylenebilir. Bu noktada geçmişteki örneklerden farklı olarak küçük İskender’in biz’le yaşadığı çoğunlukla cinsel olanı öncelemiş ama bunu da özgürlük olarak anlamış, öyle yaşanmış ve ifade/şiir edilmiş hayat(lar)ı yaşama arzusunu kışkırtacağı belli olsa da yine de İskender’den dolayı bu şiirde de karşılık bulmuştur. Buysa İskender merkezli entelektüel ama bir o kadar da erotik bulabileceğimiz karşı hayattır ve öyle yaşanmıştır.

Bu yaşanan hayattan dolayı küçük İskender’in bireyliğini yaşadığı biz, yani etraf toplumsal ve politik bir özellik de kazanır. Buradan marjinal bulunabilecek yanlarına ve özelliklerine rağmen ilgi duymayı ve merak etmeyi çoktan geçmiş tek tek bireylerin hayatını etkileyen bir yaşama pratiği çıktığı gibi, bu sokakta ötekinin aynı olana karşı mücadelesiyle yakınlıklar içinde olan bir direnişin de nedeni olmuştur. Ne var ki bu bir zaman sonra epey bir kesim için daha çok bedeninin arzuladığını gizlilikle değil de alenen yapma ve yaşama gibi bir noktaya gelinmesinden dolayı yazılan şiirin ve verilen mücadelenin etkisinin azalmasına neden olmuşsa da bu küçük İskender’de aynı şeye yol açmamış, o başta oluşturduğunu yazmayı ve çoğaltmayı, ikisinden de önemlisi yaşamayı sürdürmüştür.

Dünya karşısında böylesi mücadelelerin otoriterleşmeye de bağlı olarak kendini tekrar ederek karşılık biçimi olarak çoğaltması her zaman mümkündür. Sözünü ettiğimiz çoğaltma ya da tekrar etme çoğunlukla sorun olarak görünmeye ve öyle kabul etmeye sonuna kadar açıksa da hem otoritenin hem de insanın erkek, daha çok insanoğlu olduğu ve her ikisinin erilliğinin dünyayı belirlediği ve insanlığı büyük ölçüde buna razı ettiği bir düzlemde her iki durumu anlayabilir ve kabullenebiliriz. Çünkü hayat ve ifade etmek istediğimiz karşısında kimi zaman estetizmi geride tutabilir ve reddedebilir, çoğaltma ve tekrar etmeyi bile isteye sürdürebiliriz. Hatta popülerlik ve magazinel olanın etkisi ve baskısı karşısında da başka zaafa da düşebiliriz.

Kuşkusuz küçük İskender’in yukarıda sözünü ettiğimiz toplumsallığı bildik toplumsallıktan, özellikle bugünle kurduğu ilişkiden dolayı büyük ölçüde ayrılır. Bugünde yaşama isteği toplumsal olanın gelecek projeleri ile baştan beri kurduğu ilişkiyi geçersizleştirmeden bugün tartışmasına yönelmekle kalmaz, arzu ettiğini birlikte ve yalnız yaşamayı talep eder, bunu savunur. Buysa toplumsallığı ve içerdiğini şimdi ve bugün tartışmasına yöneltirken yaşamayı da fazlasıyla kışkırtır. Bu kesinlikle ve tartışmasız bir şimdi ve bugün yaşama/yaşatma arzusudur/talebidir.

Bu şimdi talebi ister istemez cinsel aşk başta olmak üzere bütün aşk ve cinsellik biçimleri yaşama ve arzusu kadar doğrudan önce bugüne ve sonra geleceğe yönelen, aynı zamanda geçmişi benzer bir bakış açısıyla sorgulayan bir şiirin ve yazının imkânı olurken, şiir ve yazı yaşama arzusunun içerdiği her bir şeyi hem deneyimleme hem de ifade etme alanı haline gelir.

Bu oluşturulana ve önceden belirlenene bakarak sokakta ya da herhangi bir mekânda yaşanan her bir şeyi serseriliğin alanı içinde tutmayı da sağlar. Dediğimiz sokağın asiliği ile son derece de uyumlu bir durum ve yaşama olduğu kadar mekân olarak sokakta ya da zemin kat bir apartman dairesinde geçen kırk sekiz saati şiir ve yazı üstünden bir daha değerli hale getirir. Bu da dünya karşısında anti-otoriter sol özellikleri bünyesinde bulunduran ve hatta öne çıkaran bireysel bir yaşama kadar toplumsallık önerisidir. Dünya bunun üstünden yorumlanırken yaşama kendini bugünde mutlu etme kadar aynı dünyayı tartışmaya ve reddetmeye ve yeni bir dünya talebine kadar gider.

Bu tabii, özellikle küçük İskender’e ve hayatına bakarak belirtirsek, insan cinsleri arasında geçen/yaşanan ama entelektüel olanı baştan kendine dahil eden ve hemen onun yanına gençliği koyan bir aşk ve beden tartışmasıdır. İnsan cinsleri ve orada erkekler arasında geçen aşk ilişkisi ve birlikte yaşama gençlikle ve onun bedeniyle ilgisinden ve her seferinde bir daha keşfetme arzusundan, yani erotizminden dolayı bedeni, onun devinimlerini, atık ve akıntılarını erotizmle pornografi arasında gidip gelen ve bedeni bu temelde ihlal eden bir çizginin üstünde gider gelir, sorun eder ve tartışır. Bu noktada Georges Bataille’ın erkek bedeninin daha estetik ve biçimli, tabii daha kışkırtıcı olduğu saptamasını unutmamak gerekir. Aynı şekilde insan cinslerinin geçmiş ve bugündeki hayatı ve onun oluşturduğu düşünsel ve yazınsal birikim de burada bunu çoğaltan başka bir unsurdur.

Tekrar başa dönersek sokakta yaşamak ya da serseri olmak öğrenilen/öğretilen çoğu şeyden kurtulma ya da hepsini baştan reddetme anlamına geldiği için son derece özgün bulabileceğimiz ve pek deneyimlenmemiş bir özgürlüktür. Burada özgünlüğü oluşturansa her şeyin bugünde yaşama temelli olması ve yaşamaya yönelmesi, yaşamanın dışındaki olguların reddedilmesi ya da geçersizleştirilmesidir. Buysa bir çatışma nedeni olduğu kadar tekrarla söz konusu yaşamayı hem toplumsallaştıran hem de politikleştiren bir durumdur.

Böylelikle Karl Marx’ın söz konusu ettiği “avare kütle” ve onun serseriler başta olmak üzere bireyleri şiirin ya da yazının konusu olduğu gibi bir uçtan toplumsallık daha geniş kesimleri/sınıfları kendine dahil eden bir durum ve olgu haline gelmekle kalmaz, onlara dönük ilgi entelektüel bir düzey ve özellik de kazanır. Buysa dünyaya dönük daha kapsayıcı bir ele almanın bizdeki başlangıcı olarak değerlendirilebilir.

Şairin yaşadığı ve şiirine yansıyan, içinde yoğun bir entelektüel birikim barındıran (ki bu yazdığı şiiri kültürel de yapar) serseri şair hayatı olmasından dolayı küçük İskender’in 1964 yılında açtığı parantez 3 Temmuz 2019’da “yaşadım” diye kapatılmıştır/kapanmıştır.[1]


[1] Bu noktada hazırladığım Küçük İskender Kitabı (İkaros, 2019) bu canlılar arasında geçen/yaşanan serseri hayatın şiir eksenli ama kendini farklı bağlam ve düzeylere açmış tartışmalara iyi bir başlangıç ve edilginliği reddeden bir okurluk çağrısı olabilir.


Şener Üşümezsoy ile deprem üzerine

 İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?

Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler

İstanbul için kıyamet senaryoları bitmiyor. Her yer sarsıntısının ardından bir grup uzman halktaki panik havasını körüklüyor. Diğer yandan Kızılderili’nin (Prof. Dr. Şener Üşümezsoy) 17 Ağustos 1999 Depremi’nden bu yana ısrarla savunduğu “felaket senaryoları temelsizdir!” tezi son dönemde başka uzmanlar tarafından da giderek kabul görmekte ve dile getirilmekte. Ancak basında halen propagandası yapılan temelsiz görüşler doğrultusunda kanaat ve tartışmalar sürüyor.
Felsefe eğitiminin temel amacı bilindiği gibi doğru soruları sormayı öğrenmektir. Felsefeci, aldığı bu zehirli eğitimin etkisiyle genellikle kitlelerin ortak inanç ve kanaatlerine saldırma refleksi gösterir. Bunu yaparken de “bilmediği konuya burnunu sokmak” ile suçlandığı çok olur. Biz de Kızılderili ile yapacağımız bu söyleşide felsefeci refleksiyle hareket edeceğiz, diğer gazetecilerin yapmadığını yapmaya çalışacağız: bir uzmanın savunduğu tezi sadece dinleyip aktarmakla yetinmeyeceğiz, argümanlarını da sorgulayarak onun tezini nasıl savunduğunu anlamaya ve anlaşılır şekilde aktarmaya çalışacağız.
Bu yazı ayrıca bir tezin argümanlarını anlamak ve aktarmaktan daha da fazlasını yapmaya çalışacak: çok katmanlı diyalektik bilimsel düşüncenin eski paradigmayı yıkarken yeni ve ‘devrimci’ bir teoriyi kurmasını aşamalarıyla göstermeye çalışacağız.
Engin Kurtay: İnsanların en çok sorduğu soru şu. Bu depremci hocalar neden birbirinden farklı konuşuyorlar? Çoğu felaket senaryosunu savunuyor, neredeyse 8’in üstünde büyüklüklerden bahsedenler var. Siz ise “İstanbul için risk yok” demiyorsunuz ama “katastrofik, kıyamet düzeyinde bir risk yoktur” diyorsunuz. 1999 Depremi’nden bu yana genelde hep sizin işaret ettiğiniz yerlerde ve yine sizin belirttiğiniz büyüklüklerde sarsıntılar oldu. Bunun yanında bir de çok büyük bir deprem beklentisinde olanlar var. Tezlerdeki bu fark nereden kaynaklanıyor (daha önce Ali Özsoy’un sorduğu soruyu aynen tekrarlıyoruz)?
Kızılderili: Marmara ile ilgili yaptığım tahminler genelde doğru çıktı. Marmara’yı ve tektonik yapısını çok çalıştım. Istranca’da doktora yaptım, Kaz Dağları ve Biga’da doçentlik tezi çalışmalarımı yaptım. Armutlu Dağları’ndaki deformasyonu fiili olarak yerinde çalıştım. Bunun dışında Marmara Denizi’nin içindeki bütün sismik kesitleri, daha 1999 Depremi’nden çok önce TPAO’nun ve MTA’nın yaptığı çalışmalarda elde ettiği sismik kesitlere ve Deniz Kuvvetleri’nin batimetri haritalarına dayanarak değerlendirdim. Bu veriler üzerine Marmara Denizi ve depremi hakkında üç kitap yazdım ve şimdi dördüncüsü geliyor.
Diğer yayın yaptık diyen arkadaşlar ise ne yapıyorlar: bir gemi geliyor, 15 kişi o gemiye teşrif ediyor ve bir tez yayımlıyorlar. O gemide ortaya attıkları tez tamamen çürüyor. Çürüdükçe yeni yayın yapıyorlar ve her söyledikleri yine çürüyor. Kalıcı tek bir tez ortaya koyamıyorlar.
Felaket tezleriyle sizin teziniz arasındaki fark, Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) İstanbul’un önünden ya da Marmara’nın ortasından Saros’a doğru tek bir sistem halinde devam edip etmediği noktasında düğümlenmiyor, doğru mudur?
Felaket senaryoları, İstanbul’a yakın bir “Adalar Fayının” aktifliği iddiasında düğümleniyor. Ayrıca 1999 Depremi’nden bu yana yapılan araştırmalar genelde batimetrikti. TPAO ve MTA’nın çok daha önceden gaz ve petrol aramak için yapmış olduğu sismik araştırmalarının ve Deniz Kuvvetleri’nin batimetri haritalarının üzerine yeni çok önemli bir veri üretilmedi. Yapılanlar bilimsel görüntüdeki turistik geziler olmaktan öteye gitmedi.
Sizce neden somut verileri çarpıtarak böyle bir kurgu yapma gereği duyuyorlar?
Bilim insanları çoğu zaman tam rasyonel davranmazlar. “Paradigma” dediğimiz şey budur. Tezin yanlışlanması bilimciyi hemen ve doğrudan tezini sorgulatmaya götürmez. Önce inandığı ya da şartlandığı paradigmayı kurtaracak yollar arar. Bunu yaparken de ya empirik verilerin yanlış olduğunu varsayarak histerik şekilde aynı deneyi tekrar etmeye yönelir ya da kendisini zora sokan verileri görmezden gelir.
Bu açıklamanız yeterli değil. Kuhn’un ‘paradigma’ için bu söyledikleri daha çok büyük kitlelerin güncel ilgisinden, odağından uzak konularda (örneğin teorik fizik) çalışan bilimciler için geçerli. Eğer milyonlarca insanın gün be gün takip ettiği bir konuda ısrarla çürük tezler beyan ediyorsa, bu şartlanmanın arka planında psikolojik ve irrasyonel reflekslerin ötesinde başka motivler aramak gerekmez mi? Ekonomik, siyasal vb. hesaplar gibi…
Burada şimdi bunlara girersek bitiremeyiz, bu söyleşi kitap olur. Deprem propagandalarının ekonomiyle, kentsel dönüşüm projeleriyle ilgisi üzerine kitaplarımda daha önce yığınla sayfa yazdım.
Burada sadece bilimsel ve diyalektik bir mantıkla felaket paradigmasını kurtarmaya çalışırken kendi tezlerini nasıl çürüttüklerini anlatmak istiyorum. Kaldı ki Thomas Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı ikonik çalışmasında anlattığı ‘paradigma’ olgusu aslında ortaçağ skolastisizminin bugüne sirayet etmiş halidir. Bu kavram teorik fiziğe göre jeolojide daha iyi örnekler bulur. Teorik fizikte empirik veri (deney) -hele ki günümüzde- çok daha geriden gelmektedir. Oysa jeolojide doğa size her an veri göndermekte, adeta sizinle konuşmaktadır. Bu konuşma sürekli olup diyalektik bir mantıkla ilerler. Bu nedenle jeolojide bilimcinin teoriyi ‘yanlışlama’ basiretini gösterebilmesi fizikte olduğunda daha önemlidir.

‘Morfoloji’ (ya da ‘Batimetri’) versus ‘Deformasyon’ ve ‘Sismoloji’

Öyleyse sadece jeoloji disiplini içinde soralım: bu şartlanmanın jeolojik argümanları neydi?
Öncelikle okuyucunun konuyu daha iyi anlayabilmesi için birkaç kilit kavrama açıklık getirelim.  ‘Morfoloji’ -ya da deniz tabanı için ‘batimetri’- yüzey şekillerinin incelemesidir. Bu, aktif fayların tespitinde sadece yardımcı bir çalışmadır. ‘Morfoloji’, ancak ‘deformasyon’ analizi ve ‘sismoloji’ ve sismik kesit verileriyle desteklendiğinde bir anlam taşır. Örneğin ‘Morfoloji’ yan atımlı fayların tespitinde çoğu zaman yardımcı olmazken bindirme ya da ters fay tespitinde ipucu verebilir.
Sismolojik verileri morfolojik şartlanma doğrultusunda gözardı etmek, fal bakmaya benzer. Ölçüm yapmadan, matematik ve geometri bilmeden astronomi yapmaya, yani astrolojiye benzer.
Öyleyse şartlanmanın kaynağını görmek için önce Marmara Denizi’nin batimetrik (morfolojik) haritasını önümüze koyalım:

Gördüğümüz gibi Marmara Denizi’nin kuzey sularında yay şeklinde, kıyıya kabaca paralel ilerleyen ani bir derinleşme, bir yar vardır. İşte bu morfoloji, İstanbul’un önünden geçti��i ve bütün Marmara’yı boydan boya katettiği speküle edilen hayali felaket fayı arayışlarına gerekçe olmuştur. Aşağıdaki harita da tipik olarak bu hatayı yapmaktadır. Bu bakış, Kuzey Anadolu Fayı’nı (KAF) bu yay üzerinden devam ettirerek Saros’a, Ege’ye, Yunanistan’a kadar bağlamıştır:





Bu yayın aslında Gelibolu Yarımadası’ndaki Koru Dağları’nın deniz dibindeki uzantısı olduğuna dikkat edelim. Yay şeklindeki mavi (derin) bölgeye daha yakından ve dikkatli bakarsak, bunun içinde de çukurlar ve sırtlar olduğunu görürüz.
-Neyin nerede olduğunu takip edemediğimiz peşi sıra birçok coğrafi ad ve terim kullanıyorsunuz. Burada duralım ve batıdan doğuya doğru bu yerleri sırayla adlandıralım ki daha sonra anlatacaklarımız anlaşılsın:
TÇ: Batıdaki derin çukur (ilk koyu mavi bölge):  Tekirdağ Çukuru
BS: Sarı bölge: Batı Sırt
OÇ: İkinci derin (mavi) bölge: Orta Çukur
KÇ: Yeşil bölge: Kumburgaz Çöküntüsü
OS: Sarı bölge: Orta Sırt
ÇÇ: Doğudaki derin (mavi) bölge: Çınarcık Çukuru
Yukarıdaki morfolojiyi akılda tutalım ve şimdi de aşağıda TPAO’nun çıkardığı sismik kesitlerden elde edilen temel fay haritasına bakalım:







Bu harita ‘temel fay haritası’ olarak adlandırdığımız, aktif/ölü fay ayrımı yapmayan, bütün kırıkları gösteren haritadır. Fayların daha net ayırt edilebilmesi için haritanın kuzey-güney doğrultusunda şişirildiğini görüyoruz.
Bu harita, aktif/ölü fay ayrımını yapabilmemiz için elimizdeki ilk malzemedir.
Buradaki olasılıklar ‘morfolojik saplantının’ speküle ettiği Marmara’yı tek parça ve boydan boya kateden modellere göre çok daha fazla ve çeşitli görünüyor. Burada yine duralım. Kim neyi savunuyor, kim neyi çürütüyor, bu şekilde anlattıklarınızı takip etmemiz mümkün değil. Herkesin kendi modelinde savunduğu ya da çürüttüğü bahsi geçen bütün fay segmentlerini önce TPAO’nun haritasının üzerine yerleştirelim, sonra onun üzerinden konuşalım:


-Şimdi bu markalama üzerinden hangi kombinasyonların kimler tarafından nasıl savunulup nasıl çürütüldüğünü anlatabilir misiniz lütfen.
Yaz!

1a + 1b + 2 + 3: Aykut Barka ve Rolando Armijo’nun ‘Çek-Ayır’ modeli

17 Ağustos 1999 Depremi’nden de önce ortaya atılan bu model, yan atımlı KAF’ın Marmara Denizi’ni açtığı varsayımına dayanır. ‘Çek-Ayır’ diye adlandırılan bu modele göre, doğudaki KAF’ın Marmara Denizi’ndeki devamı olarak değerlendirilen 6 nolu fay (Kumburgaz Fayı) yan atımlı olarak değerlendiriliyor ve bunun yaptığı ‘çekme’ hareketi 1a ve 1b’yi ‘açıyor’.
Bu modelin tutarsızlıklarını ben çok önceden gösterdim. Tutarsızlıklar çok açık: Birincisi yaklaşık 40-60 km’lik bu fay segmanlarının hareketi 4000 metre derinliğindeki Çınarcık Çukuru’nu açamaz. Fayın çalışma süresini ve yıllık ortalama atım miktarlarını göz önünde bulundurduğumuzda bu iddia dinamik olarak temelsizdir.
İkincisi yanal atımla ‘çekme’ hareketini yaptığı ileri sürülen 6 nolu Kumburgaz Fayı’nın yanal atımlı olmadığı, ters fay olduğu da 26 Eylül 2019 Silivri Depremi sonrasında yapılan fay düzlemi çözümlerinde gösterilmiştir. Ancak bunu ifade etmek bile gereksizdir: sadece fayların toplam atımlarını bile hesapladığımızda bu modelin dayandığı varsayımların baştan sonra uydurma olduğunu görürüz (Terminolojik hatırlatma: Toplam atım, fayın çalışmaya başlamasından bu yana iki yakası arasında katettirdiği toplam mesafedir. Bu mesafenin bir kısmı depremlerle, bir kısmı da deprem oluşturmayan “sürünme” denen akmalarla gerçekleşir cosysmic + creep = total slip).
Çerçeve fayı olarak da adlandırdığımız 1a + 1b + 2 + 3 nolu faylarla kurdukları bu modeli kurtarmak için Aral Okay bu kez bu fayları “düşey bileşenli yan atımlı” faylar olarak tanımladı. Bu varyasyonda, fayların yan atımı çekme hareketinin kaynağı, düşey (normal) hareket de Marmara çukurlarının açıklaması olarak ileri sürüldü. Bu kurguda da yukarıdaki tutarsızlar aynen geçerlidir. Dahası, bu model ile sırtların  (OS ve BS) varlığına bir açıklama getirmek mümkün değildir.

1a + 1b + 6 + 4: Meteor Gemisi ve Aral Okay

2005’e gelinceye kadar 1912 Depreminin daha doğuda, Gaziköy merkezli olduğu sanılıyordu. Bu yanılgı nedeniyle de 4 nolu Silivri-Tekirdağ Fayı’nın 1766’dan beri kırılmadığı, büyük stres yüklü olduğu iddia edilmekteydi. 2005’te Armijo, 1912 Depremi’nin merkezinin bu 60km’lik 4 numara olarak işaretlediğimiz Silivri-Tekirdağ Fayı olduğunu ispat etti. Böylece 1766’dan beri stres yüklenen bir fay bulunduğu efsanesi bitti.
4 nolu fayın aktivitesinin saptanması Marmara Denizi’ndeki tüm tektonik modelleri değiştirdi. Almanların Meteor gemisiyle gaz arama sürecinde TPAO’nun haritasında zaten varolan bu fayın Batı Sırtı’nı güneyden katettiği, toplam 8km yanal atımlı olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine 2 ve 3 (Çerçeve Fayı’nın batı bileşenleri) devreden çıktı, 4 nolu fayı kullanarak bir felaket modeli oluşturma arayışı başladı. Aral Okay buna 6 nolu fayı (Kumburgaz Fayı’nı) bağlayarak oradan da bunu 1b ile bütünleştirip 1b+6+4 modelini ortaya attı.
Burada da daha en başta bahsettiğimiz Morfoloji saplantısının etkisini görüyoruz: 6 ve 4, yukarıdaki haritada gördüğümüz gibi Koru Dağları’nın devamı olan yayı (Çerçeve Fayını, yani 2 ve 3’ü) izlemiyor. 6 ve 4, aktivitesi gerçekten saptanmış olduğu için 2 ve 3’ü devre dışı bırakan faylardır. Öyleyse 6 ve 4’ü destekleyen empirik veriler karşısında 2 ve 3’ten vazgeçen bu arkadaşlar -bu yönde destekleyici hiçbir veri yokken- NEDEN 1b ve 1a’da (Çerçeve Fayı’nın doğu kısmında) ısrar ediyorlar?
Tabii ki ayrıca yukarıda belirttiğimiz 6’nın (Kumburgaz Fayı’nın) ters fay olduğunun da ortaya çıkarılması bu modeli bir kere daha çürütmektedir.
Yine 1a + 1b + 6 + 4 modelini Armijo, Çek-Ayır varsayımı ve Le Suroit gemisinin verileri ile yeniden düzenlemeye çabalamıştır: bu varyasyonda 1a düşey fay olarak alınmış, 1b ise hem düşey hem yanal fay olarak tanımlanmıştır. 6 ise yan atımlı olarak kabul edilmiştir. Armijo’nun bu kurgusunda, 6 nolu fayın yanal hareketi 1a ve 1b’yi çalıştırmakta, böylece Çınarcık Çukuru açılmaktadır. Oysa 80km’lik bir normal fayın 40km’lik bir yan atımlı fayla çekilerek 4000 metre derinlikteki Çınarcık Çukuru’nu oluşturması yine dinamik olarak olanaksızdır.
O dönemde ben de asıl tehlikenin bu 4 nolu faydan kaynaklı olacağını, İstanbul için felaket senaryoları üretmek yerine asıl Silivri-Tekirdağ bölgesindeki yapılara dikkat edilmesi gerektiğine işaret ediyordum.

4 + 5: Le Pichon

Aral Okay’ın modelini Le Pichon reddetti. Ancak kendisi alternatif olarak daha da temelsiz, uydurma bir tez ileri sürdü.
Le Pichon Marmara Denizi için iki aşamalı bir oluşum modeli sundu: 1a ve 1b’nin (‘Adalar Fayı’ olarak da adlandırılan Çerçeve Fayı’nın doğu kısmının) Marmara Denizi’nin açılım döneminde geliştiğini (birinci faz), KAF’ın ise Marmara Denizi açıldıktan sonra Marmara’ya girdiği (ikinci faz) ileri sürdü. Böylece hiçbir somut veriyle desteklenmeyen farazi 5 nolu fayı KAF’ın Marmara’daki devamı olarak gösterdi. Le Pichon, 5 nolu fayı Orta Sırtı kesip geçerek Silivri Çukuru’nda 4’e bağlanacak şekilde çizdi. Bu modelde 6 nolu fay (Kumburgaz Fayı da) göz ardı edilmiştir. Başka birçok aktiviteyi gözardı etmesinin yanında bu farazi 5 nolu fayı destekleyen sismik veri de bulunmamaktadır.
Le Suroit Gemisi’nin verileriyle çıkmaza giren ve inandırıcılığını yitiren Le Pichon bu kez de kendi farazi 5 nolu fayını parçalı hale getirmiştir. Bu model de 6 nolu Kumburgaz Fayı’nın aktivitesine ve diğer aktivitelere bir anlam getiremeden diğer çürüyen tezlerinin yanında yerini almıştır.

Bugün yine 1b + 6 + 4: Le Pichon, Şengör, Armijo’nun itirazı

Le Pichon ve Celal Şengör yukarıda anlattığımız çürüyen tezlerinden sonra yine bir felaket tezi üretmek için bu kez 1b’ye (Adalar Fayı’nın batı kısmına) 6 nolu Kumburgaz Fayı, oradan da 4 nolu Silivri Fayı’na bağlanan ve Aral Okay’ın ilk modelini aynen kopyalayan bir model ortaya atmıştır. Bu modelde yan atımlı olan 4 nolu faya ters fay olmasına rağmen 6 nolu fay bağlanmıştır.
Armijo ise, Le Pichon ve Şengör’ün yan atımlı fay modeli sert şekilde itiraz eder ve Le Pichon-Şengör makalesine şerh koyar. Arkadan G3 dergisinde 40 imzalı bir makaleyle itirazlarını yayımlar. Armijo’nun bu itirazları TÜBİTAK başkanı Naci Görür tarafından basına açıklanır. Naci Görür bu açıklamaları nedeniyle çok tepki görür ve bu açıklamalarına basında pek de yer verilmez, ana akım medya görmezden gelir. O zaman Naci Görür’ün (Armijo adına yaptığı) bu açıklamalarını ben desteklemiştim ve daha çok duyurulmasına çalışmıştım. Bu kez de, benim de desteklediğim bu bulguların sahibi sanki benmişim gibi eleştiri oklarını bana çevirerek bu bulguları karartmaya çalıştılar.
Armijo’nun sert eleştirisi ve şerh koyması sonucu (Le Suroit Gemisi’nde bizzat çalışan kişi Armijo’dur) Le Pichon eski modelinden vazgeçerek 6’yı 1b’ye bağlamış, aynı yere gelmiştir. Le Pichon’un bu modeline gerekçe yaptığı 1b’nin yamacında yer alan bu yeni fay ise heyelanla örtülü olduğu için takip edilememiştir. Sismik kesitlerde 1b’nin normal fay olduğu çok kesin bilinen bir husus olmasına rağmen Le Pichon ve Şengör yukarıdaki kendi tezlerini de bizzat kendileri yadsıyarak 1b’nin yan atımlı olduğunu söyleme noktasına gelmiştir.
Yeni gelişmeler daha da rahatlatıcıdır:
En son 2018’de Yamomoto, 4 nolu bu Silivri-Tekirdağ Fayı’nda oluşan 5’lik depremleri “sürünme” (creep) adı verilen ve devamlı enerji boşaltan sürülme hareketleri olarak tanımlamıştır. Bu bulgu da artık kabul görmüş bir gerçektir ve benim bu faya dair kaygılarımı da ortadan kaldırmıştır.
Dahası, yine en son Yamomoto’nun fay derinlikleri üzerine yaptığı çalışmalar 6 ve 4 nolu fayların da birbirinin devamı olmadığını ortaya koymuştur. Kitlenme derinliklerinin çalışan Japonlar, Tekirdağ Çukuru ile Orta Çukur’daki derinlikleri 25’er km, Kumburgaz Çukuru’ndaki kabuğun derinliğini ise 10 km olarak bulmuştur. Böylece 6 ve 4’ün birbirinin devamı olmadıkları, birbirlerinden bağımsız çalıştıkları ispat edilmiştir:





























Dahası bu bulgu, Naci Görür’ün bu faya dair 7’den büyük deprem öngörüsünü de çürütmektedir. Depremlerin büyüklüğü yalnızca fay uzunluğuna bağlı değildir, fay derinliği ile fay uzunluğunun çarpımına, yani fay yüzey alanına bağlıdır. Örneğin 40 km’lik bir fay 20 km’lik derinliğe sahipse 800 km2’lik bir alanda kırılma olur. Derinlik 10 km ise fay yüzey alanı yarı yarıya düşer. Kumburgaz fayı için konuşursak, bu fayın derinliği 10 km olduğu için buradan en fazla 6,5’lik deprem oluşur.
Bütün bunlardan ayrı olarak Marmara’nın doğu kesiminde, Çınarcık çukurunda, 1894’te Abdülhamit döneminde gerçekleşen ünlü bir deprem olmuştur. Bu depremin merkezinin 7 numaralı Yalova-Çınarcık fayı olduğunu nereden öğrendik? Yine Armijo, Atalante Gemisi’ne bağlı Victory denizaltısı ile 2005’te yaptığı deniz tabanı araştırmalarında buradan çıkan sıcak su kaynaklarını inceledi. Böylece 1894 Abdülhamid Depremi’nin de merkezinin Çınarcık Çukuru’nun kuzeyindeki 1b olmadığı, Çınarcık Çukuru’nun güneyindeki 7 nolu fay olduğunu söyledi.
Öyleyse bizzat kendisi bunu söylemesine rağmen neden Armijo 6 nolu Kumburgaz Fayı ile İstanbul’un hemen önündeki 1b’yi birbirine bağlamaya çalışıyordu?
Yine S. Ergintav,  R. E. Reilinger,  R. Çakmak,  M. Floyd,  Z. Cakir,  U. Doğan,  R. W. King,  S. McClusky,  H. Özener gibi isimlerin imzaladığı (bu araştırmada asıl patron MIT’den Reilinger’dır), GPS ölçümleriyle yapılan ve Armijo’yu çürüten çalışmanın raporu da “Orta Marmara Fayı” (CMF) diye adlandırdığı 6 ve 1b üzerine odaklanıyor ve burada bir stres birikimi olmadığını görerek “acaba burada ‘sürünme’ (creep) hareketi mi var?” diye soruyor. (https://agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/2014GL060985).
Ancak ABD’den gelip gerçekleri Reilinger gibi biri ifade ettiğinde bu Milliyet’te küçük bir haber olabiliyor. (http://www.milliyet.com.tr/gundem/tek-parcali-kirilmaz-6-8-i-gecmeyecek-2449597).
Armijo’nun bu durumunu ise yine “paradigma bağımlılığı” olarak açıklıyoruz.

Verilerden hareketle bütünsel bir bakışla Marmara’nın tektoniği

Öyleyse KAF Marmara’ya uğramıyor mu? Ya da nereye gidiyor? Sizin modeliniz nedir?
Yeni ve devrimci bir paradigma, çürütülen eski paradigmaya göre eldeki veri havuzunu daha iyi değerlendiren, her veriyi anlamdıran, hiçbir veriyi dışarıda bırakmayan bir paradigma olmak zorundadır.
Şimdi zihnimizi yukarıda anlattığımız bütün polemiklerden temizleyelim ve verilerden hareketle gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışalım:
KAF’ın Marmara’daki gerçek uzantısı, 1894 Abdülhamid Depremi’nin de kaynağı olan bu 7 numaralı Yalova-Çınarcık fayıdır. 7 nolu fay, sismik kesitlerde de Çınarcık Çukuru’nun güney kenarında, normal fayları kesen yan atımlı bir fay tarafından temsil edilmektedir (KAF’ın yan atımlı olduğunu anımsayalım). 17 Ağustos 1999 sonrası artçı depremlerin yüklendiği fay da bu faydır. 2019’da bu fay üzerinde 5.8’lik sessiz bir stres boşalımı (sürünme hareketine benzer bir olgu) olduğu da tespit edilmiştir. Bu fayın 280 yıllık deprem periyotları olduğu tahmin edilmektedir.
Yukarıda anlattığımız tüm modellerde KAF’ın devamı olarak, 1b olarak kabul edilmesi hatadır. KAF, Marmara’ya girdikten sonra saatin ters yönünde (güneye doğru) dönerek Armutlu Yarımadası’nı çevreler, güneybatıya doğru segmentler halinde ilerler.
1a (‘Çerçeve Fayı’ ya da ‘Adalar Fayı’) ise, Marmara Denizi’nde daha önceki bir fazda, çukurların oluşması sürecinde gelişmiştir. Sonra aktivitesi sona ermiş yaşlı bir faydır.
Öyleyse Marmara Denizi’nin oluşumunda iki faz bulunduğunu öne sürüyoruz: ilk fazda birer normal fay olan 1a + 1b + 2 + 3’ten oluşan Çerçeve Fayı, Marmara Denizi’ndeki çukurları oluşturmuştur.
İlerleyen dönemde (ikinci fazda) bu normal faylar etkinliğini kaybetmiştir ve “sıyrılmalarla” incelen kabuğa bu kez yan atımlı KAF giriş yapmıştır.

‘Çek-Ayır’ (pull-apart) versus ‘Sıyrılma’ (detachment)

Yeni bir terim kullanıyorsunuz. ‘Sıyrılma’ ne demek, bunun yukarıda bahsettiğiniz ‘Çek-Ayır’dan farkı nedir?
Kısaca tarif edecek olursak, ‘Çek-Ayır’, yan atımlı fayın hareketiyle iki plaka arasındaki çentikli kırığın iki yakasının birbirinden uzaklaşması, ayrılmasıdır. ‘Sıyrılma’ ise, bir plakanın genişlemesi sürecinde alt katmanların daha elastik olması nedeniyle gerilmeye dayanmasına karşılık daha az esnek olan üst katmanların kırılması, ayrıca gerilmenin plakanın her noktasında aynı olmaması nedeniyle de bazı bölgelerde potların oluşmasıdır.
Bu ikisi birbirinden tamamen farklı jeolojik olgulardır.
Ege coğrafyasını sıyrılma dinamiği belirlemiştir. Ege plakası güney batıya doğru genişlemektedir.
Aşağıdaki haritada GPS verileriyle çizilmiş Ege plakasının hareketini görüyoruz:



Önceki fazda ise Marmara bu Ege tektoniğine bağlı ‘sıyrılma’ dinamiği ile oluşmuştur. Ancak böyle baktığımızda çukurların adasında yükselen Batı Sırt’ı ve Orta Sırt’ı ve yine bunlara paralel güneydeki Marmara Adası ile Armutlu Yarımadası’nı açıklayabiliriz.
Tüm sismik kesitleri batimetri, sismoloji ve GPS verileriyle anlamlandırdığım aşağıdaki haritayı, artık bu gelinen noktadan sonra üzerinde konuşulması ve tartışılması gereken yeni model olarak öneriyorum:








Ve bu haritanın ilk eskiz versiyonu:







Burada mor renkte gösterilen 1a + 1b + 2 + 3 Çerçeve Fayı normal faydır ve ölüdür.
Büyük çizimde mavi renkte gösterilen, ilk eskiz çizimde de dikdörtgen tırnaklı gösterilen fay sıyrılma fayıdır.  Dikdörtgen tırnaklar sıyrılmanın yönünü göstermektedir.
Kırmızı renkteki faylar yan atımlıdır.
Turuncular ise KAF’ın Marmara’ya giriş yapmasıyla oluşan, “ikincil” (second order) dediğimiz, “balık kılçığı” ya da “kaburga” diye de tabir ettiğimiz, M<6 büyüklükte deprem üretebilecek kısa faylanmalardır.
Burada gördüğümüz şudur: Marmara Denizi’nin alt kabuğu güneye doğru sıyrılıyor. Bu sıyrılma, taban bloku olarak Armutlu Yarımadası’nı, Marmara Adası’nı, Batı Sırt’ını ve Orta Sırt’ı yükseltiyor. Aynı sıyrılma hareketi Tekirdağ ve Silivri Çukurlarını çökertmektedir.
Birinci faz olarak tarif ettiğimiz bu erken dönemde, üst plakada güney ve kuzey çerçeve fayları NORMAL FAY olarak oluşuyor.
Bu çukurların açılması ve bu sırtların oluşumundan sonra, Marmara Denizi etkileyen gerilme tektonik rejimi değişiyor: rotasyonel, saatin ters yönünde dönen (çünkü Batı Anadolu saatin ters yönünde dönmektedir) yanal atımlı bir sistem Marmara’ya giriş yapıyor.
Bunun sonucunda 7 nolu fay dönerek Bandırma’ya doğru ilerlemiştir. Diğer yanda Batı Marmara’da ise 4’nolu fayla Saros’a doğru ilerleyen yan atımlı bir sistem oluşmuştur.
En son 26 Eylül 2019 Silivri Depremi’nin oluştuğu 6 nolu Kumburgaz Fayı, Batı Marmara sisteminin başlangıç noktasıdır. Burada olan depremler -doğuya değil- batıya doğru stres yüklemesi yapar.
Bütün Marmara’da Deprem riski olduğu ileri sürülen 1b ve 1a ise aktif bir fay sistemi değildi.
Son olarak size karşı verilen tepkilerde şöyle bir argüman da var: felaket tellalları sizi eleştirirken diyorlar ki, “Depremin ne büyüklükte olacağı, bizim yanılıp yanılmadığımız o kadar da önemli değil, biz halkı uyarıyoruz, halkı en kötüsüne hazırlıyoruz. En kötüsüne hazırlanmak iyidir” diyorlar. Buna ne diyorsunuz?
Bir saldırı karşısında akılcı savunma, saldırının büyüklüğü ile orantılıdır. Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler.
Aralık 2019, İstanbul

İlgi:

  • Depremi Yaşamak
  • Şener Üşümezsoy ile deprem üzerine
  • Depremde nerede durnalı
  • Marmara Denizi içinde bir değil dört veya beş deprem olabilir




  • Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi

    Rıza Türmen 18.12.2019

    AKP iktidarının dış politikası, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde; Kanal İstanbul da bunlardan biri

    Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması'yla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşmasıdır. 1923 Lozan Antlaşması'nda İstanbul ve Çanakkale boğazlarının yönetimi bir uluslararası komisyona bırakılmıştı. 1936 Montrö Sözleşmesi'yle uluslararası komisyonun yetkileri Türkiye'ye devredildi. Boğazların silahsızlandırılmış statüsüne son verildi. Boğazlar üzerinde Türkiye'nin egemenliği kuruldu.
    Montrö Sözleşmesi, Türkiye'nin ve Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin güvenliği ile Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin çıkarları arasında kurulan hassas bir üçlü dengeye dayanır.
    Türkiye, Sözleşme'de de belirtildiği gibi, sözleşme hükümlerini uygulayan ve uygulamaları denetleyen taraftır. Türkiye'nin güvenliği, savaş gemilerinin geçişinin önceden Türkiye'ye bildirilmesi, boğazlardan geçen savaş gemilerine tonaj ve sayı bakımından getirilen sınırlamalar, geçişin gündüz yapılması, boğazların üstünden savaş uçağı uçmasının yasaklanması, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin denizaltılarının ancak Karadeniz'deki üslerine gitmek amacıyla, gündüz ve su yüzünde seyretmeleri koşuluyla geçmesi, Türkiye'nin girdiği bir savaş durumunda boğazlardan geçiş rejiminin Türkiye'nin takdirine bırakılması gibi hükümlerle korunur.
    Karadeniz devletlerinin güvenliği, Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine getirilen sınırlamalarla sağlanır: Bulunduracakları gemilerin toplam tonajının 45 binden fazla olmaması, 21 günden fazla Karadeniz'de kalamamaları, 15 bin tondan fazla gemi geçirememe gibi.
    Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin çıkarları ise ticaret gemileri için serbest geçiş rejimiyle, savaş gemileri için ise, Karadeniz'in kapalı bir deniz olmaması, boğazlardan geçerek Karadeniz'e savaş gemisi gönderme hakkının bulunmasıyla sağlanır.
    1936'dan bu yana geçen 83 yıl içinde, savaş gemilerinin kategorileri, tonajları büyük değişikliklere uğramasına karşın, Türkiye'nin üçlü dengeyi dikkatle koruması, Sözleşmeyi bu dengeyi göz önünde tutarak uygulaması sayesinde Montrö Sözleşmesi bir değişikliğe uğramadan ayakta kalabildi.
    Şunu da belirtmek gerekir ki, 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde uluslararası boğazlardan geçiş rejimi, kıyı devletine yukarda değinilen yetkilerden hiçbirini vermez. O nedenle, Türk heyetinin çabaları sonucu Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne, rejimi uluslararası anlaşmalarla düzenlenen boğazların statülerinin saklı tutulacağı, Sözleşme hükümlerinin uygulanmayacağı yolunda bir madde eklenmiştir. Başka bir deyişle, Montrö Sözleşmesi ortadan kalkarsa, Türkiye'nin bugün boğazlardan geçiş konusunda sahip olduğu yetkilere sahip olması beklenemez.
    Kanal İstanbul projesi, bölgenin ekolojisi bakımından doğuracağı sakıncalar yanında, Montrö Sözleşmesi'nin dayandığı üçlü dengeyi bozma tehlikesini taşımakta.
    Türkiye'nin önünde böyle bir kanal açmasını önleyecek bir hukuksal engel yok. Her devlet, kendi ülkesini istediği gibi kazabilir, çukurlar açabilir. Bu bir egemenlik hakkı. Ancak bunu yapmak, Türkiye'nin çıkarları bakımından ne denli doğru? Kanal, Montrö Sözleşmesi'ni nasıl etkiler? Bu soruya yanıt ararken, şu üç faktörü göz önünde bulundurmak gerekir:
    Birincisi, Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" sözcüğü, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nı kapsar. Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" yani İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı bir bütün ve tek bir su yolu. Kanal İstanbul ise, Montrö Sözleşmesi dışında kalan başka bir alternatif su yolu.
    O nedenle Kanal İstanbul'dan geçerek, Montrö Sözleşmesi'ne tabi olmayan bir gemiye Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken Montrö hükümleri uygulanamaz. Kanal İstanbul'dan geçerken Montrö Sözleşmesi dışında kalan bir gemi, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken de Montrö Sözleşmesi dışında kalır.
    İkincisi, Türkiye'nin İstanbul Boğazı'ndan geçen gemileri Kanal İstanbul'a yönlendirme yetkisi bulunmamakta. Montrö Sözleşmesi'nin temel ilkesi geçiş serbestliği. Türkiye, serbest geçişi engelleyemez. Engellerse Montrö Sözleşmesi'ni ihlal etmiş olur. Kanal İstanbul'u kullanıp kullanmamak her geminin kaptanının vereceği karara bağlı olacak. Bu kararı verirken kaptan, geçiş süresi, emniyet, geçişin maddi yönü gibi unsurları dikkate alacak. Ona göre karar verecek. Bundan da anlaşılıyor ki Kanal İstanbul'un devreye girmesiyle İstanbul Boğazı trafiğinin azalması arasında otomatik bir bağlantı yok.
    Üçüncü husus, Kanal İstanbul'un rejimi ve savaş gemilerinin geçişiyle ilgili. Kanallar, denizleri birbirine bağlayan insan yapımı bir su yolu. Denizleri bağlayan doğal bir boğaz varken bir de yanına insan yapımı bir kanal açılması dünyada pek görülmüş bir şey değil. Bunu yapan ilk biz olacağız. Denizleri bağlayan bu tür kanalların sayısı fazla değil. Süveyş Kanalı'nın hukuksal durumu, 1888 İstanbul Sözleşmesi ile düzenlenmiş. Birinci maddesi, kanalın savaş gemilerinin ya da ticaret gemilerinin serbest geçişine savaş ya da barış zamanlarında açık olduğu belirtiliyor. Kanal, Mısır tarafından milleştirilmesine karşın bu ilke bugün için de geçerli.
    Panama Kanalı ile ilgili olarak ABD ile Panama arasında yapılan 1903 ve 1977 Antlaşmaları'nda, kanala tarafsızlık statüsü veriliyor, gerek savaş, gerek ticaret gemilerinin geçişi için serbest geçiş ilkesi öngörülüyor.
    Aynı ilkeler Kiel Kanalı için de geçerli.
    Kanalların hukuksal durumuyla ilgili olarak uluslararası hukukda açık kurallar bulunmamakta. Kanala ilişkin uluslararası anlaşmalar kanalın hukuksal statüsünü saptıyor. Genel olarak kanalların içinden geçtiği ülkenin egemenliğine tabi olduğu ve iç sular statüsünde bulunduğu ancak aynı zamanda uluslararası bir su yolu olduğundan kanaldan geçiş rejiminin serbest geçişi öngören uluslararası bir nitelik taşıdığı kabul ediliyor.
    Daimi Adalet Divanı 1921'de Kiel Kanalı'na ilişkin bir anlaşmalıkla ilgili olarak verdiği Wimbledon Kararında şöyle der:
    "…Genel kanı, iki açık denizi birleştiren yapay bir su yolunun bütün dünyanın kullanımına adanması durumunda, bu su yolunun doğal boğazlara benzerlik gösterdiği…" yolunda.
    Yukarıda değinilen uluslararası anlaşmalardan ve Daimi Adalet Divanı'nın kararından alınan ifadelerden de anlaşılabileceği gibi, uluslararası deniz yollarını birleştiren bir kanal, bir yandan kıyı devletinin egemenliğine tabi, öte yandan uluslararası statüye sahip. Başka bir deyişle, kıyı devleti kanalı keyfi bir biçimde yönetemez, istediği zaman geçişe kapayamaz. Geçen gemiler arasında ayrım gözetemez. Önemli olan kanaldan geçiş rejiminin, kanalın ulusal ve uluslararası özelliklerini birleştiren bir nitelik taşıması.
    Öte yandan uluslararası kanalları düzenleyen anlaşmalarda görüldüğü gibi, serbest geçiş hakkı sadece ticaret gemilerini değil, aynı zamanda savaş gemilerini de kapsıyor. Daimi Adalet Divanı'nın Wimbledon kararından alınan alıntı da bu yönde.
    Bu durumda Türkiye, "Kanal İstanbul'dan sadece ticaret gemileri geçebilir. Savaş gemilerinin geçişi Montrö Sözleşmesi'ne tabidir." diyebilir mi? Derse, başka devletler tarafından kabul edilmeyebilir. Kabul edilmezse, uluslararası anlaşmazlık doğar. Bunu çözmek için Uluslararası Adalet Divanı'na ya da uluslararası hakeme gitmek gerekir.
    Kanaldan geçiş için, karasularından geçişi düzenleyen "zararsız geçiş hakkı" kuralları geçerli olabilir. Karasuları da devletlerin egemenliğine tabi. Ama buradan geçişler için Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne bir uluslararası düzenleme var. Bu düzenlemeye göre, savaş gemileri, kıyı devletlerinin yasalarına uymak ve kıyı devletlerinin barış ve güvenliğini tehlikeye atmamak koşuluyla, karasularından zararsız geçiş hakkına sahip.Kanallar için de benzer bir durum söz konusu.
    Kanal İstanbul'un savaş gemilerinin geçişine açık olması, Montrö rejimin sonu demek olduğunu söylemek yanlış olmaz.
    Böyle bir durumda gerek Karadeniz'e kıyıdaş devletler, gerek Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletler, Montrö'nün getirdiği savaş gemilerine getirdiği sınırlamalara tabi olmadan Boğazlar'dan geçme olanağına kavuşacaktır. Montrö'nün savaş gemilerine getirdiği sınırlamalardan en fazla ABD şikâyetçidir. ABD'nin elinde 15 bin tonun altında savaş gemisi neredeyse bulunmamakta. Bir anda 45 bin tondan fazla gemi ya da uçak gemisi geçirememekte. Kanal İstanbul, savaş gemilerine açık olunca bütün bu sınırlamalardan kurtulacak. Rusya da özellikle denizaltılara getirilen, gündüz, su yüzünden geçme, Karadeniz'de denizaltı üssü kuramama gibi sınırlamalardan rahatsız. O da bu sınırlamalardan kurtulacak.
    Kanal İstanbul'un savaş gemilerince kullanılması Türkiye bakımından olumsuz sonuçlar doğuracak. Bugün sahip olduğu Boğazları Kontrol etme yetkisinden yoksun kalacak. Örneğin, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin geçişten 8, kıyıdaş olmayan devletlerin geçişten 15 gün önce Türkiye'ye ihbarda bulunma yükümlülüğü ortadan kalkacak. Bunun kalkmasıyla Türkiye'nin geçişe itiraz etme olanağı da kalmayacak. Rusya'nın denizaltılarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü kalkacak. Karadeniz'de denizaltı üssü kurulabilecek. Karadeniz'in kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletlerin, savaş gemileriyle dolu olmasının, ABD ile Rusya arasında bir rekabet alanına dönüşmesinin Türkiye'nin güvenliği açısından doğuracağı olumsuz sonuçları uzun boylu açıklamaya gerek var mı?
    Dış politikanın birinci amacı, devletin ve ulusun başını derde sokmamak, yeni sorunlar çıkarmamak, sonra da mevcut sorunları çözmek. AKP iktidarının dış politikasına baktığımızda ise, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde. Kanal İstanbul da bunlardan biri.

    Rıza Türmen/ t24




    Benim yobazım senin yobazını döver

    'Prof. Ahmet İnam'

    Herkes kendi dünya görüşünün yobazına dikkat etsin. Yobaz dar kafalıdır, edepsizdir, düzeysizdir, sığdır, bencildir, kabadır, kendinden farklı olana kapalıdır, art niyetlidir, içten değildir.
    Yobazlar, barışı, demokrasiyi arayamadıkları için, bulamazlar. Yobazların egemen olduğu dünyada barış olmaz. Yobaz düşmanıyla yaşar. Yaşaması için düşmana ihtiyacı vardır. Yobaz karşıt yobazlar yaratarak yobazlığını pekiştirmeye çalışır, düşmanını bulur. Bulamazsa icat eder. Yaşananlardan öğrenemez. Başına gelenleri kafasının içinde bulunan çerçevelere uydurmaya çalışır. Kendini sürekli olarak âdil, anlayışlı, merhametli sanır. Dünya hiçbir zaman yobazın dilediği gibi bir dünya olamayacağı için, yobaz türlü bahanelerle dünyayı kasıp kavurur.

    Yobaz üreten bir dünyadayız. Düşüncede, duyuşta, dünyaya bakışta, inanışta yobazlar var. İnançlarını en saldırgan, en acımasız biçimde ortaya koyan, kendi gibi olmayanların bu dünyaya zarar verdiğini söyleyenler. Her görüşün, kavrayışın yobazı vardır. Biz genellikle bizim görüşümüzün dışındaki yobazları görüyor, kendi görüşümüzün yobazını fark edemiyoruz.
    Kılavuzunuz yobaz ise yobazlık yolunda gürül gürül akıyorsunuzdur. Kitaplar, belgeler,
    istatistiklerle yürütülen yobazca savunmalar ve saldırılarla kahramanca savunuyorsunuzdur, görüşünüzün kalesini.
    Demokrasi sorunu yobaz sorununu görmezden gelirse anlaşılıp, çözülemez.
    Yobaz demokrasi savar biridir. Hep kendi inancı haklı, kendisi gibi olanlar değerli olduğu için,
    farklı görüşler haksız, kötü, yanlıştır. Demokrasi, yobazın varacağı son nokta için yalnızca bir
    araçtır.
    Yobazlık bulaşıcıdır. Eleştirinin, tartışmanın, farklı görüşlerin olmadığı bir dünyada yobazlık bir veba gibi yayılır. Yobazlık vebasının yaşandığı bir yerde huzur, barış, rahat görünüştedir.
    Yobaz, kendi görüşünün yobazına kördür. Kendi görüşünün yobazını kahraman sanır, kutsallaştırır. Yobaza göre kendi görüşünün liderlerinin dışında hemen herkes yobazdır.

    YOBAZLIĞIN ÜLKEMİZDEKİ AŞAMALARI
    Yobazlığa yamak olarak başlanır. İçine düştüğümüz yobaz evinde dünya görüşümüzü yobaz yamağı olarak, yobaz bir tavırla kin, nefret, intikam duygularıyla öğreniriz. Yobazlık, sevgi anlayış, insan hakları, evrensellik, nesnellik kılığı altında da öğrenilebilir. Yamak yobaz, kendisi gibi davranmayanları düzeltmeye, doğru yola sokmaya çalışır. Zamanla dünya görüşünün dayandığı düşünsel, tarihsel arka planının bilgisini edinir, yobaz yardımcılığına yükselir. Görüşünü savunurken gösterdiği dayanıklılık, ısrar, ağız dalaşındaki başarıyla yobazlığa terfi eder. Siyasete atılırsa bir partiye girer yükselmeye başlar. Akademik hayatta ise doçent olur.
    Yobaz siyaset alanında ise partinin yüksek kademelerinde rol almaya başlar. Kendini milletvekilliğe hazırlar, başarırsa milletvekili olur. Gazeteci ise iyi bir köşesi olur, gazete yönetimine geçebilir. Akademik hayatta ise artık profesördür. Yobazlığın bu aşamasına müdür yobazlık diyorum. Eğer alanında yükselirlerse, zengin olanları, bir partiyi, bir gazeteyi, bir inanç kurumunu destekler, milletvekili bakan olabilir. Ülke siyasetinde sık sık sözü edilen, televizyonlardan inmeyen biri olur ki, artık o, baş yobazlık aşamasına ulaşmıştır.
    Çocuklarını "benim çocuğum büyüyecek de baş yobaz olacak" diye büyütür. Bu ülkeyi baş yobazların çevresine üşüşmüş yobazlar topluluğu kurtarır diye düşünürler. Bütün bu yobazlaşmaya karşı ülke hâlâ yaşıyorsa, yobazlaştırılmaya çalışıldığı halde imalat hatası olarak ortaya çıkıp da, sesleri yobazlar kadar yüksek olmayan birkaç "farklı", "deli", "uçuk", "korkusuz" vatanseverler sayesindedir.

    Prof. Ahmet İnam