Translate

Ahmet Altan nefreti, nefret sahipleri hakkında neler söylüyor?

Ahmet Altan nefreti, demokrasiyi laiklikten ibaret gören ve o kadarını da sadece “Türk”ün hakkı olarak gören kesimler için darbe davalarından çok önce başlamıştı. Yani nefret, iddia edildiği gibi darbe davaları sürecinde ortaya çıkan insani acılarla değil, Ahmet Altan’ın darbecilikle mücadele azmiyle ve kararlılığıyla bağlantılı... Bu kesimler, davalar boyunca ortaya çıkan insani acıları, nefretlerinin ideolojilerinden kaynaklandığını örtmek için ustalıkla kullandılar ve bunda son derece başarılı oldular.


Derin ve yaygın toplumsal duygular, toplumlar / toplumsal kesimler hakkında çok şey anlatır. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyelerini izleyen nefret kusma partisi de bu fasıldan bir duygu hali olarak incelenmeye değer. Bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım.
Her şeyden önce genel olarak nefret duygusuna bakalım... Nefret öyle bir duygudur ki tıpkı kendi mutlaklığı gibi, mutlaklaştırılmış düşünme ve davranma biçimlerinden gayrısına izin vermez. Oysa bu bir cenderedir ve o cenderenin izin verdiği ölçüler içinde hareket etmek, istisnalar dışında her zaman nefret sahiplerinin aleyhine işler.
Nefret sahipleri, kendilerini analitik düşünme, parça-bütün ilişkisini gözetme gibi yeteneklerden yoksun bırakan öfkeleriyle, ayağa kalktıktan bir süre sonra meşhur atasözünde denildiği gibi zararla otururlar ama nefret o kadar yoğun bir duygudur ki, uğradıkları zararın farkına bile varmazlar.

Duygunun aklı devreden çıkarması ve Ahmet Altan nefreti
Duygunun aklı devreden çıkardığı, nefret sahibinin gözünün nefretini tatmin dışında bir şey görmediği koşullarda ortaya çıkacak sonuçları görebilmek için Ahmet Altan nefreti güzel bir örnek teşkil ediyor.
Bu nefret her şeyden önce nefret sahiplerinin, çıplak olguyu algılamalarını bile engelleyen bir rol oynadı. Çıplak olgu; yani Ahmet Altan’ın yargılanıp ceza aldığı ve geçtiğimiz pazartesi tahliye edildiği davanın konusu...

Bu kesimin kanaat önderlerinin yazılarına, konuşmalarına ve sosyal medyadaki paylaşımlarına bakan biri, Ahmet Altan’ın, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Taraf gazetesindeki haberler nedeniyle yargılanıp ceza aldığını sanır. Oysa Altan, siyasi iktidarı eleştirmekten çok desteklediği bu döneme dair tutumu dolayısıyla değil, iktidarla arasının tamamen açıldıktan ve ona karşı çok sert bir muhalefet yürütmeye başlamasından sonraki tutumu nedeniyle yargılandı ve cezalandırıldı.
İnsanı çıplak olguyu bile algılamaktan mahrum bırakan bir duygu, gömleğin yanlış düğümlenmiş ilk düğmesidir; devamı çorap söküğü gibi gelir.

Örneğimizden devam edelim... Bu kesimler nefretlerini biraz seyreltebilselerdi (ki bunu yapabilenleri de görüyoruz) ve bu sayede Ahmet Altan’ın, gerçekte kendilerinin bir numaralı politik muarızlarına karşı çok etkili bir muhalefet yürüttüğü için üç buçuk yıl boyunca hukuksuz bir şekilde cezaevine kapatıldığını anlayabilseydiler, kendi politik mücadelelerinin yararının nerede olduğunu belki kavrayabilirlerdi. Belki ancak o zaman, Ahmet Altan nefretinin bugünkü politik mücadelede en çok kimin işine geldiğini idrak edebilirlerdi.

Bu kadar derin bir nefret ancak ideolojik kökenli olabilir
Ahmet Altan nefretinin yaygınlığı ve derinliği, bizi bu nefretin kökenleri hakkında da düşünmeye sevk etmeli.
Bu nefret görünüşte, Ahmet Altan’ın, yakın geçmişteki darbe davaları sürecinde yaşanan insani acılardaki iddia edilen sorumluluğuna bağlanıyor. Ne var ki nefretin, Altan’ın yönettiği gazetenin ciddi darbe iddialarını ortaya sürmesinden hemen sonra başladığını, davaların ve acıların daha sonra geldiğini göz önünde bulundurursak, nefretin insani acılardan değil ideolojiden kaynaklandığını anlayabiliriz.
Yani Ahmet Altan nefreti, demokrasiyi laiklikten ibaret gören ve o kadarını da sadece kendini “Türk” sayanın hakkı olarak gören kesimler için darbe davalarından çok önce başlamıştı. Yani nefret, darbe davaları sürecinde ortaya çıkan insani acılarla değil, Ahmet Altan’ın darbecilikle mücadele azmiyle ve kararlılığıyla bağlantılı...

Bu kesimler, davalar boyunca ortaya çıkan insani acıları, nefretlerinin ideolojiden kaynaklandığını örtmek için ustalıkla kullandılar ve bunda son derece başarılı oldular.
Sevan Nişanyan, nefretin başlangıcını Altan’ın 17 Nisan 1995’te yayımlanan “Atakürt” başlıklı yazısına tarihliyor ki ben de katılabilirim bu tespite.


"Liberalin “kahramanlığı”

Ahmet Altan nefretinin psikolojik bir boyutu da var mı? Bence var ve bunu “Liberalin ‘kahramanlığından’ duyulan rahatsızlık” diye özetleyebiliriz...
Bu boyut kendini en çok “Ahmet Altan’ın kahramanlaştırılması”ndan duyulan rahatsızlığa yapılan vurgularda kendini belli ediyor.
Bunu biraz açalım...

Ahmet Altan nefretini paylaşanların bir bölümü onun daha uzun seneler hapiste kalması gerektiğini savunuyor. Mesela dün gece (5 Kasım) Habertürk’teki bir tartışma programında eski savcı Ahmet Zeki Üçok, Altan’ın müebbetle yargılanması, ceza alması ve ömür boyu yatması gerektiğini savundu.
Ahmet Altan nefretini paylaşanların öbür bölümü ise cezayı yetersiz bulsa da “daha daha” diye tempo tutmuyor.
Fakat her iki kesimin de birleştiği nokta şu: Öyle veya böyle, daha yatsın veya yatmasın, fakat kimse onun sisteme nasıl direndiğinden söz edip takdir etmesin, kahramanlaştırmasın!
Bu ortak duygu, bu kesimlerin bireysel direnişleri ve “kahramanlıkları” yüceltme konusunda ne kadar hevesli olduklarını düşününce daha da ilginç bir görünüme bürünüyor. Benim sezebildiğim kadarıyla, onların rahatsızığı, bu hasletin sadece kendileri gibi düşünüp hissedenlerde bulunduğu yönündeki kuruntularından kaynaklanıyor.

“Vatan ve millet sevgisinden nasipsiz, kişisel çıkarlarından ve keyfinden başkasını düşünmeyen” bir liberale mi kalmış konforunu kaybetmesine aldırmadan koskoca devlete kafa tutmak?

Özetle: Ahmet Altan nefreti sadece Ahmet Altan nefreti değildir. Bunu turnusol kâğıdı gibi kullanarak sahipleri hakkında esaslı bir fikir edinebilirsiniz.

07.11.2019
Alper-Görmüş/Serbestiyet

DANS o zaman...

Tazminatlarını alamadıkları için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçen, yolları kesilince de direnişe başlayan Somalı madenciler bakanlıkla yaptıkları görüşme sonrası direnişin zaferle sonuçlandığını açıkladılar. Somalı madenciler kazandı!

O zaman dans! 😎

Türkiye’de doğaya ve insana zarar veren pestisit kullanımı artıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 1945’te kurulduğu tarih olan 16 Ekim’i her yıl Dünya Gıda Günü olarak kutluyor. Gıda günü öncesi Türkiye’de doğaya ve insana zarar veren pestisit kullanımına dikkat çekildi. Türkiye’de pestisit kullanımı her geçen gün artıyor. 1979 yılında 5 bin olan pestisit kullanımı 2018 yılı itibarıyla 65 bine yükseldi.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği “Zehirsiz Sofralar” adıyla yeni bir projeye başladı. Proje insan, doğa ve çevreye zarar veren pestisitlerle mücadeleyi amaçlıyor.
Proje kapsamında Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı kuruldu. Ağda bulunan 90 kurum, Dünya Sağlık Örgütü tarafından en tehlikeli ve muhtemel kanserojen olarak sınıflandırılan 14 etken maddenin Türkiye’de yasaklanması için önümüzdeki ay bir kampanya başlatacak.

Ağ kuruldu
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu V Programı kapsamında finanse edilen ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) ortaklığında yürüttüğü “Zehirsiz Sofralar” projesi geçen nisan ayında başladı ve hızla sürüyor. Projeyi anlatan dosyada çarpıcı bilgiler de paylaşıldı. Uludağ Üniversitesi’nden iki bilim insanının yapmış olduğu araştırmanın sonucuna göre ise Türkiye’de endüstriyel tarımda 1 armuda 18.3 kez, 1 elmaya 11.3 kez, 1 şeftaliye ise 10 kez pestisit uygulanıyor.
Proje, pestisitlerin olumsuz etkileri ve pestisitlere alternatif yöntemler hakkında üretici ve tüketicilerde farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Bu amaçlara ulaşmak için de Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı kuruldu.
‘Adım atılmalı’
Ağ hakkında da bilgi veren Zehirsiz Sofralar Kampanya ve İletişim Koordinatörü Turgay Özçelik, “Türkiye’de pestisit kullanımını azaltmak ve pestisitlerin zararlarına dikkat çekmek için kurulan Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, pestisit kullanımını bir halk sağlığı problemi olarak görüyor ve bir an evvel adım atılması gerektiğini savunuyor. Çünkü zehirsiz gıda en temel insan haklarından biri. Herkesin zehirsiz sofralarda yemek yiyebilmesi için bu zehirlerin yasaklanması ve alternatif, doğa dostu yöntemlerin desteklenmesi gerekiyor. Türkiye sivil toplum tarihinde ilk kez farklı alanlarda çalışma yürüten sivil toplum örgütleri güçlerini birleştiriyor. Tüketici örgütleri, barolar, sağlık alanında çalışan kurumlar, çevreciler Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı çatısı altında birleşerek çocuklarımıza sağlıklı bir gelecek sunabilmek için harekete geçti. Bu güç birliğinin çok olumlu sonuçlar getireceğine inanıyorum” diye konuştu.

İlaç değil, kimyasal
Dosyada “Pestisit nedir” sorusu ise şöyle cevaplanıyor:
“Böcek, mantar, yabani ot gibi canlılara karşı tarımda kullanılan kimyasalların genel adıdır. Tarım ilacı olarak da bilinmektedir, ancak bu ifade doğru değildir. İnsan ve doğaya zararlı olan pestisitler, karaciğer, böbrek rahatsızlıkları ve kansere yol açıyor. Arıların ve birçok canlının ölmesine neden olarak biyoçeşitliliği ve yaşamı tehdit ediyor.”

Cumhuriyet - Hazal Ocak


Da Vinci Köprüsü

🌉Da Vinci Köprüsü sadece uzun tahtalar ve ahşap çubuklar kullanarak, çekiç ve çiviye ihtiyaç duymadan inşa edebileceğiniz bir köprü örneğidir.

👷‍♂️Kullanılan teknikte köprüye paralel olarak yerleştirilen her tahta, köprüye çıkan ağırlık arttıkça birbirine kenetlenmesini sağlıyor.
                                                                 izleyin ;)





Türcülük de tıpkı ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı gibidir…

Yalçın Ergündoğan

'İnsan merkezci' saplantılarımızı, 'kibrimizi' terk edebildiğimiz ölçüde, diğer türlerle yaşamı daha eşit ve adil paylaşabilmek mümkün olabilir…

4 Ekim “Dünya Hayvan Hakları Günü”. Dolayısı ile içinde bulunduğumuz günler, diğer türlerle ilişkiler konusuna biraz kafa yorma ve türümüz için de; çokça özeleştiri yapma imkanı yaratabilecek bir hafta olabilir. Bu, hem kendi türümüz, hem diğer türler, hem de içinde yaşadığımız ortak evimiz ‘dünyanın’ geleceği için (hem de sıkça) yapmamız gereken bir şey aslında.
Yeniden hatırlarsak; dünyanın birçok farklı ülkesindeki Hayvan Hakları ve Koruma Dernekleri, 1931 yılında bir araya geldikleri 4 Ekim gününü, "Dünya Hayvan Hakları Günü" olarak kabul etti. Yıllar sonra, 21–23 Eylül 1977'de Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından Londra'da Hayvan Hakları konusunda düzenlenen bir uluslararası toplantıda, ortak bir metin,"Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi" olarak kabul edildi. Bu bildirge, 15 Ekim 1978 tarihinde de Paris'te UNESCO Evi'nde törenle tüm dünyaya duyurulup ilan edildi. (Bildirgeyi tam metin olarak aşağıya ekliyorum.)
* * *
Ben epey bir zamandır yazılarımda tekrarlıyorum. İnsan türü, ben merkezci. Kibirli. En “akıllı”, en “zeki”  tür olduğu iddiasında. Genelde, kendisini bir hayvan türü olarak dahi görmüyor. Bunu bir aşağılanma sayıyor. Ama, en “akıllı” ,en “zeki” olduğunu sanan şu bizim insan türünün içinden, “daha akıllı” olduğunu iddia edenlerin kurduğu düzenlerin bugün vardığı durum da ortada. 
Mensubu olduğumuz tür, kendisinin de üzerinde yaşadığı gezegeni, tüm diğer canlı türleri ile birlikte imhaya, “toplu yok oluş”a götürecek adımları hızla atmayı sürdürüyor. Küresel ısınma, iklim değişikliği, nükleer hevesleri, savaşlar… Diğer tüm canlı türleriyle birlikte üzerinde yaşadığımız gezegen, “insan türü”nün açık tehdidi altında. 
Bakın, İnsan türünün dünyaya nasıl egemen olduğunu “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” (Kolektif Kitap) kitabında etraflıca anlatan Yuval Noah Harari, aslında tehdidin boyutlarının nereye vardığını da; “Yarının kısa bir tarihi Homo Deus” adlı kitabında anlatmayı sürdürüyor. 
Harari, “yola önemsiz bir hayvan olarak çıkan  Homo Sapiens’in, “yapay zeka”, “robotlar” dönemiyle tanrılar katına doğru çıkma sürecinde, kendi sonunu da hazırlama serüvenine  tarih ve felsefe ışığında kafa yoruyor.
Düşünür, bu perspektifle tarih boyunca “türümüzün” benzeri görülmemiş kazanımlar elde etmesine rağmen, mutluluk seviyesinde neden kayda değer artışlar olmadığını da çözmeye çalışıyor. 
* * *
İnsan türünün durumu bu. Geleceğe dönük incelemeleri ve durum tespitlerini sürdürürken, yurdunu bütün bir ‘cihan’ olarak kabul etmek, dil, din, ırk, cinsiyet ve tür farkı bilmeden, bir anadan doğmuşçasına, ‘önce insan’ yaklaşımının yerine, ‘tüm canlıların yaşam hakkı’nı koymak da mümkün aslında. Diğer canlı türleriyle, yaşam zincirinin sürekliliği için bir arada yaşamamız zaten zorunlu. Bunun için de ”türcülük”ten uzaklaşmamız şart.
Nasıl ki duyarlı türdeşlerimiz; ırkçılığa, cinsiyet ayrımcılığına, savaşa, nükleere, işkencelere, baskılara, sömürüye,  soykırıma karşı çıkıyorsa, bu doğrultuda mücadele yürütüyorsa; açık ve net olarak 'türcülük' ve türevlerine de, 'bir türün başka bir tür üzerinde tahakküm kurmasına' da karşı çıkışı önce bilince çıkarmak, sonra da yükseltmek  gerekiyor. Buna önce kendimizi, ardından da tüm çevremizi zorlamalıyız.
Hayvan Özgürleşmesi (2005, Ayrıntı Yayınları) kitabının yazarı felsefeci Peter Singer da bu konuda şöyle diyor:
 “Sırf bizimle aynı türe mensup olmadıkları gerekçesiyle onların çıkarlarını göz ardı eder ya da önemsiz görürsek, kaba ırkçıların ve cinsiyetçilerin mantığını benimsemiş oluruz. Irkçılar ve cinsiyetçiler de, kendi ırklarına ve cinsiyetlerine mensup kişilerin, diğer tüm özelliklerinden ve niteliklerinden bağımsız olarak, sırf bu özelliklerinden dolayı daha üstün bir ahlaksal statüye sahip olduklarını düşünürler.” 

SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ AMA…
Hiç kimsenin hayvanları (yani diğer türleri) sevme zorunluluğu yok. Bir hayvanın yaşam hakkına saygı göstermek için, hayvanın güzel ya da cana yakın olması, sevimliliği gibi ölçütler geçerli olamaz. Zaten, Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi de işte tam bu noktaları kayıt altına alıyor. Bildirge de, hayvanların çıkarlarının en iyi şekilde gözetilmesi gerektiğini ve bir hayvanın çıkarlarının gözetilmesi için de, o hayvanın mutlaka “şirin”, “insanlara yararlı” ya da “soyunun tükenme tehlikesi içinde olması”nın ya da “herhangi bir insanın onları sevmesinin gerekmediği”nin altını çiziyor. 
Türcülükle mücadele konusuna kafa yoranlardan Tom Regan; “Kafesler Boşalsın” (2007, İletişim Yayınları) kitabında ve çeşitli makalelerinde şuna vurgu yapıyor:
“Hayvanlara saygı göstermek, bir nezaket meselesi değildir, bir adalet meselesidir. Çocuklara, zihinsel gelişimini tamamlamamış olanlara, demanslı yaşlılara ya da ahlaken edilgin diğer varlıklara karşı görevlerimizin temelinde, ahlaken etkin varlıkların “duygusal ilgileri” yatmaz; onların içsel değerine saygı duyulması yatar. Ahlaken etkin varlıkların ahlaken ayrıcalıklı konumda oldukları anlayışı, mitten ibarettir.”  

İNSAN TÜRÜ OLARAK SORUMLU VE SUÇLUYUZ
Diğer canlı türlerine karşı gösterdiğimiz ortak duyarsızlığımız ve gecikmiş özeleştirimiz, “özürümüz” için tüm dünya insanlığı olarak, daha doğru ifade ile; “insan türü” olarak sorumlu ve suçluyuz elbette!.. Hele ki, hayvanların en ağır işkenceler altında tutulduğu “sanayi tipi hayvan üreticiliği”nin  varlığı ve bu yöndeki duyarsızlığımız affedilemez.
Bu nedenle, “Dünya Hayvan Hakları Günü”nü vesile ederek, burada da yinelemek istiyorum:
"Doğanın da hayvanların da ne kendilerini savunacak 'avukatları', ne çıkarlarını koruyacak 'sendikaları', ne de 'oy hakları' var. Tam da bu nedenle; tüm canlıların 'yaşam haklarını' savunan, onlarla birlikte, yaşamı eşit ve adilce paylaşabilmek için, 'türcülüğü' reddeden bir noktadan baskı ve sömürüye karşı çıkan duyarlı insanlara çok iş düşüyor... Unutmayalım; DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL..."
Hayvanların özgürleşmesinin, insanların özgürleşmesiyle diyalektik bir bütünlük taşıdığını da hep hatırımızda tutarak; 'insan merkezci' saplantılarımızı, 'kibrimizi' terk edebildiğimiz ölçüde diğer türlerle yaşamı daha eşit paylaşabilmeye yaklaşabileceğiz.  Duyarlı, vicdanlı ve ahlâklı olabilmek için de bunu yapmamız şart!.. 
Unutmayalım! Hayvanların merhamete, acınmaya, korunmaya değil, haklarının tanınmasına ve saygı gösterilmesine ihtiyacı var. 
* * *

HAYVAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.
2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.
3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.
4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.
5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.
6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız ve aşağılık bir davranıştır.
7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.
8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.
9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.
10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.
11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.
12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.
13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.
14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.   (15 Ekim 1978'de Paris UNESCO Evi’nde kabul ve ilan edilmiştir.)


ARTI GERÇEK

Bulaşık Makinesinde Turşu Yapmak


Malzemeler: Lahana dışında herhangi bir malzeme; taze fasulye, kornişon, biber, havuç, vs... (Lahana sülfür içerir ve bu nedenle aşırı gazlı bir sebzedir).

Bildiğiniz ölçülerle kalın tuz ve sirke...
Benim ölçülerim ise 800 ml.lik klasik boy kavanoza 1 çorba kaşığı kalın tuz ve 5 çorba kaşığı sirke. Bir büyük boy kavanoz için iki katı ölçü yapabilirsiniz.
Dilerseniz aralara sarımsak, maydanoz sapı veya kereviz sapı
Kavanozu doldurmak için su...

Yapılışı:
Malzemelerinizi yıkayın. İster bütün, ister doğrayarak, ister tek çeşit, ister karışık olarak kavanozlara ağzına bir doldurun.
Üzerinden yavaşça tuzunu ve sirkesini ekleyin.

Ağızlarına temiz sıfır kapakları sıkıca kapatın ve hepsibitene kadar işlemi tekrarlayın.

Boş bulaşık makinenizin içine kavanozları sıralayın (alt sepet-üst sepet farketmez)
Bulaşık makinenizi en uzun ve en sıcak programında çalıştırın.
Programın sonunda oldukları yerde soğutun ve çıkarın.
Aynı gün bir kavanozu denemek için açın ve tadın. Tadından büyük ihtimalle memnun kalacaksınız ama biraz daha çekse daha iyi olur diye düşünüyorsanız, birkaç gün sonra tüketebilirsiniz.
Bu yöntemle turşularınız hem pastörize olur hem de vakumlanarak konserve haline gelir. Yani uzun süre kapağını açmadan saklayabilirsiniz.

😑 4 Ekim Hayvan Hakları günü kutlu ölsün





Depremi yaşamak

"Merhabalar;
Kocaeli depremi ile ilgili deneyimlerimi, fay hattından 10 km ötede yaşamış bir aile olarak, sizlerle paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Amacım sizleri korkutmak değil; insanın şiddetli bir deprem sırasında ve sonrasında karşılaşabileceği olayları önceden bilmesi, belki daha önce hiç karşılaşmadığı böyle bir olgunun kendisinde yaratacağı korkuyu azaltabilir; gereken önlemleri önceden almasına yardımcı olabilir.

Biliyorsunuz, haberleşme istasyonları ve elektrik aktarım ünitelerinde büyük depremin 20 yıl sonrasında bile gereken düzenlemeler yapılmadığından, deprem sonrası birkaç dakika içinde haberleşme kesilecek; elektrikler ise ilk güçlü sallantı sonrası kesilecek, karanlıkta sallanmaya devam edeceğiz; evden çıkabilirsek etrafta toz bulutu olacak. Ay ışığını bile göremeyeceğiz. Şimdiye kadar bildiğiniz sallanma şeklinde şeyler beklemeyin; kibrit kutusunun içindekiler gibi biz ve eşyalar birbirimize çarparak etrafa saçılacağız. Daha önce yaşadığımız sallantılardan farklı olarak, bulunduğunuz zeminden güçlü darbeler geldiğini hissedeceksiniz; ayağınız yerden kesilecek ve havaya fırlayacağız; sonra düşüp, zeminde diz-dirsek pozisyonunda kalacağız. Gece uykuda yakalanırsak, yataktan yere düşerek uyanacağız. İçinde bulunduğunuz binayı dışarıdan göremeyeceğiniz için ne kadar eğildiğini tasavvur bile edemezsiniz; ancak, bulunduğunuz zeminde ayakta duramazsınız. 4. ya da 5. katlarda bile bu salınım hareketleri birkaç metreyi bulabiliyor. Birbirine çok yakın konumda bulunan binalar rastlantısal olarak birbirlerinden farklı yönlerde eğilip büküldüklerinde birbirlerine çarpıyorlar. Sarsıntı yarım dakika ile bir buçuk dakika kadar sürecektir. Kocaeli’de bunu 1 dakikaya kadar kesintisiz bir süre yaşadık. Bu süre insana saatler gibi geliyor. Deprem bitene kadar önceden belirlediğiniz ve bir kenarını dayanıklı ev eşyalarının oluşturacağı yaşam üçgenlerinde, zeminde kıvrılarak sabırla bekleyin. Asla amaçsız bir şekilde sağa sola koşturmayın; zaten ayakta duramayacaksınız. Halıfleks gibi kaymayan zeminlerde bile yerde kaydığınızı fark edeceksiniz; biryerlere tutunarak camlara ve binanın dışına doğru kaymamaya gayret etmek önemli. Kesinlikle balkonda, bina çıkıntılarında ve merdivenlerde durmayın; öncelikle bunlar yıkılıyor.



Deprem geçtikten sonra binayı tahliye ederken, karanlık olduğundan attığınız adımlara dikkat edin; merdivenler yerlerinde olmayabiliyor. Tüm eşyalar yer değiştirdiğinden evin iç anatomisi artık bildiğiniz gibi değil; daireyi boşaltırken nereye bastığınızı karanlıkta hissetmeye çalışın. Ben, daireyi boşaltırken yıkılan gardrobun arka levhasına basarak ayağımı yaralamıştım. Banyo ve mutfaklardaki duvar fayansları ile yerdeki seramikler kırılıp parçaları etrafa kurşun gibi fırlayabiliyor; özellikle birbirine yakın dizilmiş seramik cephelerde bu durum sıklıkla oluşuyor. Bazen dairenin iç ve dış kapıları, çerçeveleri eğildiğinden açılmıyor. Panik yapmadan sarsıntının bitmesini bekleyip, soğukkanlılıkla birkaç kez daha deneyin. Yaşlılar ve çocuklar çıkamıyorlar; onlara özellikle yardım edin. Pencerelerden uzak durun; çerçeveler eğilip büküldüğünden, camlar patlayabiliyorlar. Duvara monte boy aynaları da aynı şekilde. Sallantı boyunca yeraltından gelen daha önce hiç duymadığınız kadar ürkütücü bir ses duyacaksınız. Birkaç saniye sonra bu sese, yine hiç duymadığınız kırılan beton sesleri, ve eğer eviniz beton bloklar şeklinde konstrükte edilmiş ise, beton panellerin birbirinden ayrılma ve tekrar birleşme sesleri eşlik edecek. Evde, diz üstünde cam eşyalar bırakmayın. Televizyonlar mümkün olduğu kadar alçakta olsun; aksi halde uçarak bizlere çarpabiliyor. Uzun kablolu avizeler tavanlara çarparak kırılıyor; özellikle yatak odalarında varsa, bunları, tavana sabit ışık kaynakları ile değiştirin. Sallanma sırasında oda kapılarından uzak durun; tahmin bile edemeyeceğiniz şekilde, sallantı boyunca hızla açılıp kapanıyorlar. Karanlıkta onları göremiyorsunuz; vücudumuza çarptığı yerlerde rahatlıkla kırıklar oluşturabiliyorlar.

Başınızı özellikle koruyun. Gardropları mutlaka sabitleyin; evleri, depremi sağlam olarak atlatanlarda gördüğümüz ölüm olguları, giysi dolaplarının insanların üzerine düşmesiyle oluşan omurga zedelenmeleri ile ortaya çıkmıştı. Mutfak dolaplarının kapaklarını kolay açılamayacak hale getirin. Yanınızda, yattığınız yerde ya da çantanızda tiz ses çalan bir kampçı düdüğü ya da survival düdük bulundurun; hayatınızı kurtarabilir.

Deprem bitip bina dışına çıktıktan sonra en yakın açık alana doğru gidin; dışarıda evlere yakın konumda bulunmayın. Dışarı çıktığınızda, insanların laboratuvar denekleri gibi amaçsız hareket ettiklerini görürsünüz. Dışarıda toplanan kişiler arasında korkudan kusan ya da apatik halde dolaşanlar göreceksiniz. Önce kendinize, sonra onlara moral vermeye çalışın; toparlanmalarına yardımcı olun.

Depremden haftalar sonra bile arabalarınızda uyumanız gerekebilir; onları depremden zarar görmeyecekleri alanlara koymaya çalışın. Bagajınızın bir köşesinde acil durum çantanız bulunsun. Çantada bulunması gereken içerik ile ilgili olarak, deprem sonrası doğada tatile çıkacakmış gibi, mediada bir sürü ıvır zıvır şeyler yazıyor. Çakı, mendil, diş fırçası, kağıt, kalem, meyva suyu, kuruyemiş vb.; bunlar bir işe yaramıyor. Kent içinde aç kalmıyorsunuz. Çantada olması gerekenler: tiz ses çalan survival düdük, komando bıçağı, kanamayı durdurmak için bacak ya da kollara uygulanan lastik turnikeler, elastik yara sargıları, pasaport ve su. Kış aylarında isek, ek olarak polar içlik, eldiven, yün başlık, su geçirmez kaban; hepsi bu. Önceden tedarik edenler için küçük kutup çadırı ve birkaç uyku tulumu sonraki günlerde işe yarayabiliyor.

Tedarik edemeyenler için resmi kurumların temin ettiklerini kullanacağız. Bir süre sonra çadırlar sayıca yetişmeyecek ve Kızılay’ın su geçiren çadırlarını dağıtmaya başlayacaklar. Bu sırada özellikle İskandinav ülkelerinden yollanan kutup çadırları, eğer dağıtım düzgün yürütülebilirse, elimizde olacak. Kocaeli depreminde Norveç’den yollanan bin kadar çadır yok olmuştu. Depremden sonraki ilk hafta çevrenizde herhangi bir resmi yetkili olacağını beklemeyin. AFAD ve AKUT ekipleri sayıca yetersiz kalacaklar.

Bununla birlikte, depremin 2. veya 3. günü arka sokağınızda yurtdışından gelen bir ekibin acil yardım istasyonu kurduğunu görürseniz şaşırmayın. Kocaeli’de yaralıları topladığımız üniversite hastanesi bahçesinde ilk karşılaştığım yardım ekibi, benden, içinde aynı anda birden fazla ameliyat yapılabilen mobil hastaneyi nereye kurabileceklerini soran Norveç ekibiydi. 2. gün geldiler; 3. gün hastane çalışmaya başladı; 4. gün Norveç Dışişleri Bakanı kontrole geldi. Bu dönemlerde çıkar çatışmasına girdiğimiz ülkeleri bile yanınızda göreceksiniz; Kocaeli depreminin ikinci günü “dayan Mehmet’im!”, “dayan komşu!” Türkçe başlığıyla çıkan Yunan gazetelerini hatırlayın. Bizimkilerden karşılaştığım ilk resmi görevliyi ise 5. gün görmüştüm; yaralıları almaya gelen askeri bir helikopterin pilotuydu. Geniş hastane bahçesine dörtlü gruplar halinde askeri helikopterler iniyor, kötü durumda olanları yüklüyor, kalkıyorlar, yeni bir dörtlü grup geliyordu. İzlediğiniz Vietnam savaşı sahnelerinden daha kötüsünü düşünebilirsiniz. Istanbul’daki hastane bahçelerini düşündükçe, bu tür helikopterlerin nereye ineceklerini bilemiyorum. Artık sayıları iyice azalan toplanma alanlarına gitmemiz çoğu zaman mümkün olmayacak; çünkü dar sokaklar yok olacak, ana caddelerin üzerinde enkazlar göreceğiz. Kocaeli depreminde aynı şeyleri yaşadık. Toplanma alanlarına gidecek, belki biraz birbirimizi yatıştıracağız; sonra çoğunluk tekrar geri dönüp bıraktıklarına ulaşmaya çalışacaklar. Toplanma alanları çadır kurmaya yetişmeyecek; şehir dışındaki arazilere yayılacağız.

İlk haftalarda tuvalet bulmakta zorluk çekeceğiz; benzin istasyonlarındaki tuvaletler yoğunluktan tıkanacak; ihtiyaçlarımızı şehirden uzaktaki açık arazilerde karşılamaya çalışacağız. İlk günden itibaren vefat edenleri, cenazelerin bozulmasını önlemek için kayıtları bile tutulmadan hızla toprağa vereceğiz. Böylece, resmi olarak açıklanan ölüm sayılarından kabaca iki katı kaybımız olacağını tahmin edersiniz. Deprem sonrası ilk 3 gün özellikle önemli; bu dönemde hastanelere çok yaralı geliyor; yardım etmek istiyorsanız hastane bahçesinde sorumlu doktorların söyleyeceği işleri yapabilirsiniz. Bir süre sonra o doktorların seslerini işitmekte zorluk çekeceksiniz; çünkü 24 saat insanlarla konuşmaktan ve yapılacaklarını söylemekten sesleri kısılacak. Bu dönemden sonra genellikle ağır yaralılar geldiğinden sizlerin yapabileceği bir şey kalmıyor. Deprem sonrası geçen günler içinde etrafımıza yardım edebileceğimiz bir durum göremiyorsak ve evimiz güvende ise, kenti bir süreliğine terk etmek iyi bir seçenek olabilir. Hem ailenizi psikolojik ortamdan uzaklaştırmış olursunuz, hem de görevlilere yer açarsınız.

Eğer şehirde kalacak olursanız lütfen ailesiz kalmış çocukları güvendiğiniz resmi yetkililere ulaştırana kadar koruyup kollayın; Kocaeli’de hayatta kalan çok sayıda çocuk, burada bahsedemeyeceğim nedenlerle yitirildi.

Yine benim gözlemlerim: Depremi 1-2 dakika önceden haber veren birkaç şey var. Köpekleri olan aileler onların davranışlarını izlemeli. Köpekler ya hep birden havlıyorlar; ya da her biri bir tarafa çekiliyorlar; etrafta köpek göremiyorsunuz. Yer altından deprem öncesi gelen alçak frekanslı sesleri işitebiliyorlar. Yaz aylarında, ateş böceklerinin gece şarkı söylediği bir yerdeyseniz, deprem başlamadan yarım dakika önce hepsi aniden susuyor; deprem bitikten 2-3 dakika sonra tekrar şarkılarına başlıyorlar.

Son olarak, birbirimizle haberleşmek için aşağıda vereceğim internet olmadan çalışan uygulamalardan seçim yapıp, telefonlarımıza yükleyebiliriz:
1. Firechat
2. Bridgefy
3. Flows
4. Signal offline messenger 5. MeshTalk.

Sağlıkla kalın. Prof Dr Cem Denver


Timus

Timüs, kemik iliği gibi birincil lenf organlarından biridir. Vücudumuzda iman tahtasının üzerinde, tiroid bezinin altında ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bir komuta-eğitim merkezidir. Triorid bezi tarafından salgılanan T hücreleri yani lenfositlerin; vücut hücreleri ile vücuda zararlı olabilecek yabancı hücreleri ayırt etmeyi öğrendikleri yerdir.

Timüs bezinde meydana gelecek titreşimlerin sıklığı kişinin genç ve sağlıklı yaşamasında paralellik gösterir.

Yani Timüs bezi ne kadar çok titrerse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar. Atabileceğiniz güçlü bir " Kahkaha " veya gögsünüze vurabileceğiniz hafif dokunuşlarla Timüs bezinin titreşmesini sağlayarak direnç kaybını en aza indirmek mümkün olabilir.
Aşırı üzüntü anında bazı kültürlerde, özellikle de kadınların gögüslerine vurduklarını görürüz. Bu olay tamamen beyin tarafından yaratılan istemsiz yani refleks kaynaklı bir harekettir. Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir ve bağışıklıkta üzüntü kaynaklı olası direnç kaybının önüne geçer.
Kahkaha da titreşim yaratacağından bağışıklık sistemini güçlendirir.

Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Her bölüm (lobül) korteks ve medulla adı verilen sırasıyla koyu ve açık renkte bölgelere sahiptir.

Timüs yaşla birlikte gerileyen bir organdır.






Olgunluğun Kıymetli Zamanı


Olgunluk tezahür etmeye başladığında, yıllarımı saydım ve bundan sonra, yaşadığımdan çok daha az
zamanım kaldığını keşfettim.

Kendimi, bir şekerleme paketi kazanmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum: Önce büyük bir zevkle ve iştahla yedim, ama azalmaya başladıklarını bir kez hissedince, şimdi teker teker, tadını çıkararak yiyorum.

Artık yasaların, kuralların, uygulamaların ve yönetmeliklerin tartışılıp durduğu ve hiçbir işe yaramayacağını bildiğim sonsuz toplantılara ayıracak zamanım yok.

Takvim yaşlarına rağmen hâlâ büyümeyen aptal insanlara destek olmak için de zamanım yok.

Vasatlıkla uğraşmak için de zaman ayıramam.

Şişmiş egoların bulunduğu toplantılara katılmayı hiç istemiyorum.

Artık dalaverecilere ve çıkarcılara tahammül etmiyorum.

Başarılı olmuş insanların yerine geçmeye can atan, onlara ve eserlerine zarar vermeye çalışan şu kıskanç insanlara hiç tahammülüm kalmadı.

Üst düzey bir makam için yapılan kavgaların kötü sonuçlarına tanık olmaktan nefret ediyorum.

İnsanlar içeriğe değil, sadece başlıklara bakar oldular. Benim zamanım ise, başlıklarla uğraşmayacak kadar değerli artık.

Öz'ü istiyorum, ruhumun acelesi var. Pakette şimdi daha da az şekerleme kaldı..

İnsan onurunu ve gerçekleri savunan, sorumluluktan kaçmayan, başarılarından dolayı şişinmeyen, kendi yanlışlarına gülebilen, vaktinden önce ‘oldum’ demeyen, insan olmayı anlamış insanlarla yaşamak istiyorum.

Asıl olan, yaşamı değerli kılmış eylemlerinizdir.

Yaşamın sert darbelerinden yumuşak bir ruh ile çıkmayı başarabilmiş ve başkalarının yüreğine dokunabilen insanlarla çevrili olmak istiyorum.

Evet, olgunluğun bana getireceği o doluluğu yaşamak için acelem var.

Elimde kalan tek bir şekerlemeyi bile yitirmek istemem. Şimdiye kadar yediklerimin hepsinden çok daha nefis olacaklar.

Amacım, sevdiklerim ve vicdanımla barış içinde ve yaşamdan da tatminkâr olmaktır.

Umarım sizin için de aynısı olur, çünkü her hâlükârda oraya varacaksınız.”


Mário Raul de Morais Andrade
(1893 – 1945) Şair, romancı, Brezilyalı müzikolog
“Olgunluğun Kıymetli Zamanı”
(Fransızca tercümesinden yapılmış serbest çeviridir)

Ahmet Altan, 'Bir Cümle'de anlattı

Uyandım.
Kapı çalınıyordu.
Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.
“Polisler’’ dedim.
Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.
Geleceklerini biliyordum.
Gelmişlerdi.
Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.
Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.
“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.
Gözetleme deliğinden baktım.
Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle “TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.
Kapıyı açtım.
“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.
Evin kapısını açık bıraktılar.
Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.
Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…
Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.
“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.
Mehmet’e telefon ettim.
--Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.
Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.
Evin içine dağılarak aramaya başladılar.
Şafak söküyordu.
Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.
Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.
Polisler evi ararken çay suyu koydum.
--Çay ister misiniz, dedim.
İstemediklerini söylediler.
Babamın sesini taklit ederek:
--Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.
Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.
Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.
Yaşadığım “déjà vu” değildi.
Aynı gerçeğin tekrarıydı.
Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.
Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.
Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.
Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.
Vedalaştık.
Polisler Mehmet’i götürdüler.
Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım.
Ev sessizdi.
Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.
Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.
--Gidelim, dediler.
İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.
Evden çıktık.
Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.
Çantamı kucağıma alıp oturdum.
Kapılar kapandı.
Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.
Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.
O arabanın kapısını açıp inemezdim.
Eve dönemezdim.
Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.
Adım bile değişecekti.
Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.
“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.
Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.
Hep emir alacaktım.
“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”
Polis arabası hızla gidiyordu.
On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.
Yollar bomboştu.
Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.
Sonra paketi bana uzattı.
Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:
--Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.
İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.
Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.
O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.
Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.
Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.
Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına iç içe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.
O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.
Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.
Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.
Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.
Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.
Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Turgenyev’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.
Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.
Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.
Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.
O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.
Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.
Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.
Gerçek beni ele geçiremedi.
Ben gerçeği ele geçirdim.
Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.
Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.
İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.
Yolun bir dönemecinde araba durdu.
Arabadan çıktık.
Bir kapıdan yürüyerek çıktık.
Büyük bir meydanlığa gelmiştik.
“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.
Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.
Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.
İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.
Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.
Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.
Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.
Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.
Bir demir kapıyı açtı.
Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.
Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.
İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.
Yerlerde yatıyorlardı.
Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.
Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.
Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.
Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.
Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.
Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.
Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, derin parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.
Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.
Ben bu gerçeği değiştirmiştim.
Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.
Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.




“Vur dediler vurduk, kır dediler kırdık"

6-7 Eylül pogromunun üzerinden 64 yıl geçti. Aralarında din adamlarının da bulunduğu çok sayıda insanın hayatını kaybettiği, öncelikle Rumlar sonra da Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim toplumların dehşet günleri yaşadığı bu pogromla ilgili hala kamuoyuna mal olmamış belgeler var. Araştırmacılar Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül dönemin Anadolu Ajansı çalışanı Selçuk Emre’nin o vakitler yazdığı bir rapordan yola çıkarak o iki günde neler yaşandığına ışık tutuyor.

HÜSNÜ GÜRBEY-MAHSUNİ GÜL

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı'nda bulduğumuz iki yeni belgenin (1) birincisinde; olayın bir numaralı tanığı olan ve Anadolu Ajansı kadrosunda gözüken Selçuk Emre’den, İstanbul Valisi Ord. Prof. Dr. F. Kerim Gökay, şu istekte bulunur:
“6-7 Eylül hadise günü Vilayette bulunduğunuz zamanlardaki müşahadelerinizi (gözlemlerinizi) yazılı olarak bildirmenizi rica ederim. 14/12/1955
İstanbul Valisi/İmza”

Selçuk Emre, sunduğumuz raporu hazırlar. Rapor çok sade bir dille ve olayları hiç abartmadan olduğu gibi aktarır. Ayrıca raporda geçen olayların, yine aynı arşivde bulduğumuz “İstanbul Merkez Kumandanlığı Nöb. Subaylığı, sayı: 73 806 ve 7/9/1955” ve müteakip tarihlerde hazırlanan tutanaklarla tutarlılık göstermesi bakımından ayrı bir önem kazanır.

Raporun Tamamı



İklim Acil!

16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg, bir yıl önce 'okul için iklim grevi' eylemiyle Fridays for Future (Gelecek İçin Cumalar) hareketini başlattı. Bugün yüzlerce çocuğun katıldığı hareketin 20 Eylül'de yapacağı küresel iklim grevine, yetişkinler de davetli.

Şok Doktrini isimli kitabın yazarı, küreselleşme analisti ve gazeteci Naomi Klein iklim aktivisti Bill McKinnen ile, The Guardian gazetesinde yayımlanmak üzere yetişkinleri, gençleri desteklemeye çağırdığı bir bildiri kaleme aldı. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra 4 Eylül İklimAcil! yayınında, Margaret Atwood ve Noam Chomsky gibi yazar ve düşünürlerin imzaladığı bildirinin çevirisini okudu.




Açık Radyo İklimAcil! yayınıdır

Basamağı tırmanıyoruz – bir günlüğüne bize katılın. 20 Eylül’de dünya çapında grev çağrısında bulunuyoruz. Geleceğimizi sağlama almanın yegâne yolu, gündelik hayatın olağan akışını bozmaktan geçiyor.

Başımızdaki belaları çözmeyi okul çocuklarına bırakmakta temel bir haysiyetsizlik var. Yetişkinlerin yetişkin gibi hareket etmesinin zamanı geldi artık.

Naomi Klein, Bill McKibben ve diğerleri

Guardian, 24 Mayıs 2019

20 Eylül'de, dünyanın dört bir yanında okul grevleri yürütmekte olan gençlerin talebi üzerine bizler de işyerlerimizden ve evlerimizden çıkıyor, hepimizin önündeki en büyük varoluş tehdidi olan iklim krizine karşı harekete geçilmesini talep etmek üzere bir günümüzü sokaklarda geçiriyoruz. Sizin anlayacağınız, bir günlük bir iklim grevi bu – sonuncusu da olmayacak. Bunu tarihte bir dönüm noktası haline getireceğimiz umudundayız.

Diğerlerinin de bize katılacağını umuyoruz: İnsanların işyerlerini, çiftlik-çubuklarını, fabrikalarını bırakacağını; adayların seçim kampanya güzergâhlarını bir günlüğüne terk edeceklerini, futbol yıldızlarının yeşil sahaları bir günlüğüne bırakacaklarını; sinema oyuncularının makyajlarını sileceklerini, öğretmenlerin tebeşirlerini bır kenara koyacaklarını; aşçıların lokantalarını kapatıp protestoculara yemek getireceklerini; emeklilerin de alışılmış gündelik programlarını bozup liderlerimizin işitmek zorunda oldukları tek mesajı, yani günden güne işler böyle gelmiş böyle gider yaklaşımının gezegenimiz üzerinde sağlıklı ve güvenli bir gelecek şansını yerle bir ettiği mesajını göndermek üzere bir araya geleceklerini umuyoruz.

Şunun gayet iyi farkındayız ki ister bu grev olsun, isterse bir haftalık uluslararası iklim eylemi olsun, tek başlarına olayların yönünü değiştirmeyecektir. İyi haber şu ki, ihtiyaç duyduğumuz teknolojilere sahibiz artık – bir güneş panelinin fiyatı son on yıl içinde % 90 düşmüş durumda. Ayrıca, onları çalıştıracak politikaları da biliyoruz; gezegenin dört bir yanında her yerde Yeşil Yeni Düzen’in [Green New Deal] bir versiyonu ortaya konmakta; fosil yakıtların yerini hızla güneş ve rüzgâr gücünün almasını, ve bununla atbaşı gidecek şekilde kaliteli işlerde istihdam sağlanmasını, güçlü yerel ekonomilerin sağlam ve istikrarlı hale getirilmesini öngören yasalar teklif edilmekte. Fosil yakıt endüstrisinin derine gömülü yerleşik muhalefetine karşı bu tedbirleri yasalaştırmak için vargüçleriyle didinen – ve çoğu gepegenç olan – o insanları saygıyla selamlıyoruz.

Eylül ayındaki küresel eylem günü bu insanlara destek vermek üzere tasarlandı. Her türlü çevre, kamu sağlığı, sosyal adalet ve kalkınma gruplarının buna katılacaklarını umuyoruz; ama en büyük umudumuz basitçe şu: Bu kriz üzerinde çalışan insanlara, çevremizin vahim durumu hakkında gittikçe artan bir kaygı duyan ama şu ana kadar çoğunlukla hiçbir şeye karışmadan öylece kenarda köşede oturmuş olan milyonlarca insanın desteğine sahip olduklarını göstermek. Böylesine yüksek sayılarda insanı sokağa çekebilmek için birkaç ayrı girişimde bulunmak gerekebilir, ama çok da fazla zamanımız kalmadı doğrusu: etkili iklim eylemleri yapabileceğimiz fırsat pencereleri hızla kapanmakta.

Herkesin bize katılamayacağını biliyoruz. Fena halde eşitsiz bir gezegende kimi insanlar var ki tek bir gün bile gündelik ücretini almadan yaşayamıyor; ya da buna kalkıştıkları an onları işten atacak patronlara çalışıyorlar. Gene bazı iş kolları var ki bir an için bile durdurmaya gelmez: âcilde çalışan doktorlar daima görevlerinin başında olmak zorundalar. Bununla birlikte, birçoğumuz da gündelik olağan hayat alışkanlıklarımızı 24 saat için bir kenara bırakabilir, geri döndüğümüzde onları yerli yerinde bulacağımızdan emin olabiliriz. Umuyoruz ki kimilerimiz o günü protesto eylemleri içinde geçirecektir: yeni petrol boru hatları döşenmesine ya da onları finanse eden bankalara karşı. Umarız kimilerimiz de o günü komşularının evlerinin duvarlarına yalıtım yaparak ya da kendi bölgesinde bisiklet yolları inşa ederek geçirir. Umarız herkes o gün hiç olmazsa birkaç dakikasını şehirde bir parkta, kırda bir tarlada ya da oturduğu binanın çatısında sırf şu dünyanın güzelliğini içine çekmek için geçirir – ki bu güzelliği korumak bizim için bir ayrıcalıktır.

Belli ki, çok şey istemektir bu. Dünyanın hayatında bir gün çok büyük mesele ve hepimiz gündelik hayatın sıradan işlerine fazlasıyla alışmış haldeyiz. Ne var ki, burada bütün yükü okullu çocukların sırtına yüklemek de hiçbirimizin içine sinmiyor doğrusu – onların bizim desteğimize ihtiyaçları var. Ve gündelik hayatlarımızın olağan akışını bozmamız, burada kilit noktaymış gibi görünüyor: işte bizim işimizi bitiren de bu olağan hayat zaten – yani gözlerimizin önünde cereyan eden bir krizin tam ortalık yerinde olsak bile, her sabah kalkıp bir gün önce yaptığımız ne varsa hemen hemen hepsini gene yapmak.



Seçimlerimizin bundan onbinlerce yıl sonrasını: yani denizlerin kaç metre yükseleceğini, çöllerin ne kadar çok genişleyip yayılacağını, ormanların ne kadar hızlı yanacağını belirleyeceği bir zaman diliminde yaşamakta olan insanlarız biz. İşimizin bir bölümünü işte o geleceği korumaya ayırmalıyız.


Margaret Atwood, Geneviève Azam, Tom Ballard, Fadel Barro, Nnimmo Bassey, May Boeve, Patrick Bond, Mike Brune, Nicola Bullard, Sharan Burrow, Valérie Cabanes, Rachel Carmona, Dr Craig Challen, Noam Chomsky, Maxime Combes, Thomas Coutrot, Cyril Dion, Tasneem Essop, Christiana Figueres, Prof Tim Flannery, Nancy Fraser, KC Golden, Tom BK Goldtooth, Maggie Gyllenhaal, Dr John Hewson, John Holloway, Prof Lesley Hughes, Tomás Insua, Satvir Kaur, Barbara Kingsolver, Winona LaDuke, Jenni Laiti, Bruno Latour, Annie Leonard, Michael Mann, Gina McCarthy, Heather McGhee, Luca Mercalli, Moema Miranda, Jennifer Morgan, Tadzio Müller, Kumi Naidoo, Mohamed Nasheed, Carlo Petrini, Dr Anne Poelina, Mark Ruffalo, Peter Sarsgaard, Dr Vandana Shiva, Rebecca Solnit, Gus Speth, Prof Will Steffen, Tom Steyer, Chris Taylor, Terry Tempest-Williams, Aurélie Trouvé, Farhana Yamin, Lennox Yearwood bu makaleyi imzalamışlardır.

T24 yayınından


"İstanbul, İzmir, New York sular altında kalacak; açlıktan kırılacağız"



Rosa Lüksemburg'dan Greta Thunberg'e

Dünya'nın oksijeninin yüzde 20'sini üreten Amazon Ormanları yanıyor. İzmir'deki orman yangını üç gün sürdü. Avrupa, bu yaz tarihinin en sıcak gününü yaşadı.
Eriyen buzullar, yanan ormanlar, seller, iklim krizine bağlı göçler... "Asıl beka sorunu iklim krizidir" diyen Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Küresel İklim Grevi'ni Şirin Payzın'a anlattı.


Amerikan Cennetinden bir tema

Los Angeles’ta Evsizler İçin ‘Güvenli Otoparklar’
Amerika’da Los Angeles Evsizlere Hizmet İdaresi’ne göre, California eyaletinin Los Angeles bölgesinde 15 binden fazla kişi araçlarında yaşıyor. Bu durum rahatsızlık verici olmasının da ötesinde, güvenli değil. 2016 yılında kurulan Los Angeles Güvenli Otoparklar adlı sivil toplum örgütü, bu kişilerin yaşamlarını bir nebze de olsa kolaylaştırmak amacıyla ‘Güvenli Otoparklar’ projesi başlattı.
Zachary Woodworth, son altı aydır arabasında yaşıyor.
Woodworth, “Burada kıvrılıp rahatça uyumak hiç de kolay değil. Ama en azından kaldırımlarda, beton zeminde, mukavvalar üzerinde ya da birçok evsizin kullandığı yerlerde uyumaktan daha iyi” diyor.
Woodworth devletten engelli ödeneği alıyor ve iş bulduğu zaman da teslimatçı olarak çalışıyor.
Ancak bu onun Los Angeles gibi pahalı bir kentte kalacak ev kiralamasına yetmiyor.
Woodworth arabasında yaşamaya 6 ay önce karar vermiş ve o zamandan beri aracında kalıyor.
Woodworth, “Bir süredir evsizim. Rastgele yerlere arabamla gidip park ediyordum. Gerçekten güvensizdi. Her zaman ya bir polis ya da beni soymak isteyen biriyle karşılaşmaktan korkuyordum” sözleriyle yaşadıklarını anlatıyor.
Woodworth’ın durumunda olanların hikayeleri sosyal aktivist Mel Tillekeratne’yi Los Angeles Güvenli Otoparklar birimini kurmak için harekete geçirmiş.
Tillekeratne, “Akşam 7’den sabah 7’ye kadar gelip park edebilmeleri için bu park yerlerini hizmete sunduk. Burada park edenlerin korunmasını sağlamak için bir güvenlik görevlisi var. Portatif bir tuvalet de var” diyor.
Buradaki birçok kişi araçları olmasa, Los Angeles’ın farklı noktalarını kaplayan küçük çadır kentlerde yaşamak zorunda kalır.
Los Angeles Misyonu Müdürü Antwone Sanford, “Evsizlerin sayısı yüzde 12 oranında arttı. Şu an Los Angeles’ta neredeyse 60 bin evsiz insan var. Bunları8 arasında kadınlar, çocuklar, yaşlılar, gaziler, zihinsel engelliler de var” ifadelerini kullanıyor.
Evsiz sayısı son yıllarda hızla artıyor.
Burada her türlü insan var. Kimileri Amerikalı değil. Örneğin, Paul Londra’dan gelmiş.
Paul, “Çok kötü bir kaza geçirdim ve iyileşmemi istemediler. Beni gözden çıkardılar. Çok tehlikeli bir ortam, gerçekten çok tehlikeli” diyor.
İnsanların evsiz kalmasına sadece tek birşey neden olmuyor. Ancak buradakilerin çoğunun hikayesi aynı: Inglewood gibi yıllar boyunca bütçeye uygun olan semtler daha varlıklı hale gelip kiralar arttığında, burada yaşayanların başka bir yere gitmekten başka çaresi kalmamış.
Sanford, “Acil yardım hizmetine ihtiyaç duyan müşterilerimizin çoğu Inglewood’daki futbol stadyumu nedeniyle kiraların artmasından sonra evsiz kaldı. Buraya önceden Inglewood’da yaşayan birçok kişi geliyor. Yüzde 12’lik evsiz nüfusun yüzde 3’ünü futbol stadyumu yüzünden bu duruma düşenler oluşturuyor” diyerek durumu özetliyor.
Yetkililer, Güvenli Otoparklar gibi kuruluşların geçici bir süre de olsa evsiz kalanlara yardımcı olmasını umuyor.
Bu elbette kalıcı bir çözüm değil, sadece evsizlerin geceyi güvende geçirmelerini sağlamanın bir yolu. Ve bazen sadece kendilerini güvende hissetmek bile evsizlere düştükleri bu zor durumdan kurtulmaya çalışmaları için rahat bir ortam sağlayabilir.
VOA



Siyanürle madeni çözmek konusu

Bu siyanürle çalışan altın madenine dair birkaç kelime etmezsem kanıma dokunur. Master tez konum olduğu için de çok daha bilimsel bakış açısıyla kendi araştırmalarımı-gördüklerimi ve olası duruma dair genel bilgilendirmeyi yalın bir dille anlatmak isterim.

Siyanur aslında bir bileşiktir. C ve N elementlerinden oluşur. Uzaktan bakıldığında karbonata benzer. Deneyler için genelde toz şeklinde temin edilir.

Bir şişenin içerisinde durduğu ve temas etmediği sürece kimseye zararı yoktur. Ama temas ettiği zaman ppm (part per million) milyonda bir seviyesindeki miktarlardan itibaren yaşamı tehdit etmeye başlar. Çok hızlı şekilde etki ettiğinden dolayı çok çok şanslı iseniz çok az miktarda aldıysanız (100 ppm ve daha az) ve tam teşekküllü bir eğitim araştırma hastanesine yakınsanız ve bu alanda deneyimli bir ekibiniz varsa ellerinde amil nitrit varsa (Antidot olarak kullanılır) hayatta kalma şansınız vardır.

Eğer solunum yoluyla aldıysanız o kadar vaktiniz yoktur. Acıbadem kokusunu burnunuz algıladığı an artık siyanür zehirlenmesine maruz kaldığınızı yada kalmak üzere olduğunuzu bilin. Yukarıda bahsettiğim kapsamda bir hastaneye ulaşmak ive müdahale için 8-10 dakikanız vardır.

Şöyle bir kötü özelliği vardır siyanürün. Merkezi Sinir sistemini etkiler. Bu nedenle zehirlenmeler çok yüksek oranda ölümle sonuçlanır

Peki Altınla Siyanürü bir araya getiren şey nedir?

Altının en büyük özelliklerinden bir tanesi doğada bileşik yapmadan saf hale yakın bulunmasıdır. Filmlerde dere yataklarında ellerinde elekle altın arayanları hatırladınız değil mi? İşte o abiler altının saf olarak dere yataklarında toprağın içindeki elle tutulabilen gözle görülebilen boyutlardaki halini ararlar. Altının büyük parçalı olmayan ufak tanecikli hali ise altın yataklarının içerisinde milyonlarca ufak parça halinde geniş arazide toprağın derinlemesine bulunur. Şöyle düşünün tonla toprak var ve içinde küçük boyutlar/ağırlıklarda altın cevheri bulunuyor. Bunu tek tek elle bulabilmek imkansıza yakındır. Siyanür burada devreye girer. Ne yazık ki şöyle bir özelliği vardır siyanürün. Siyanür tıpkı kesme şekerin sıcak çayın içerisinde karıştırıldıkça kaybolması gibi içinde altın olan toprağı siyanürlü su ile yıkadığınızda toprağın içindeki altını (basit dille söylüyorum) katı halden sıvı hale getirir ve çözeltinin içine alır. Siyanürlü o çözelti çok yüksek oranda altın barındırır. Sonra o çözeltiye klor gazı verdiğinizde altın çözeltinin içinde katı halde çöker. Sonra kurutup külçe haline getirip piyasaya sürersiniz. Buraya kadar süper. Esas sorun burada başlıyor. Zira binlerce ton toprağı yıkayacak kadar çok elinizde siyanürlü suyun (çözeltinin) olması gerekir.

Bunun için çoooook geniş ve çooook derin bir siyanür havuzunun olması lazım. O nedenle altın madenine yakın bir yerde tıpkı şu an Çanakkalede olduğu gibi doğanın anasını ağlatıp benden sonra tufan deyip geniş bir havuz kazarsınız.

Madenin ve hacminizin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte çapı 200-250 metre derinliği 60-70 metredir. Boğaz köprüsünün denizden 67 metre yüksekte bir futbol sahasının 105 metre olduğunu da belirteyim. O siyanürlü çözeltinin bulunduğu havuz mutlaka açık havada olmalıdır.

Zira bu zehiri yine doğa ana sayesinde bertaraf ederiz. Siyanürlü çözeltiyi güneş ışınlarına maruz bıraktığınızda UV ışınları CN yi parçalar ve görece daha az zararsız hale gelen bir çözeltiniz olur.

Peki sorun ne mi? Sorun şu güzel kardeşim. O kazdığınız havuzun altını o suyun yeraltına sızmaması için branda gibi (teknik tabir kullanmak istemedim) bir izolasyon malzemesi ile kaplarsınız.

O branda da toplu iğnenin ucu kadar dahi sızmanın olmaması gerekir. Hele ki FAY HATTININ HİÇ OLMAMASI GEREKİR. OLURDA DEPREM OLURSA o aşağıdaki bez hem üzerinde suyun ağırlığı hem de depremin etkisi ile yırtılabilir. O yırtığın sebep olduğu sızıntıyı en iyi ihtimalle alt yapı ile yapıyor olmanız gerekir. Birde aşırı yağış ve sel gibi riskleride unutmayalım. O baraj taşmamalı. Zira esas tehlike o havuzun (Allah muhafaza) taşması-yıkılması veya asla farkedilemeyecek boyutta sızıntı ile (her gün sadece 200 litre sızsa) yer altı sularına bitkilere hayvanlara ve toprağa karışmasıdır. Siyanür zehirlenmesi direk olmasa dahi farklı zehirlenme/ rahatsızlıklara sebep olacağı ve ana etkenin siyanür olduğu ancak otopsi vb durumlarda ortaya çıkması mümkün olacağı için çevredeki insan – doğa hayatındaki farklı sebeplerdenmiş gibi görünen ölümler uzun süre farkedilmeyebilir. Peki bu siyanürden başka yöntem var mıdır altın üretmek için? Vardır! Hem de 1 den fazla. Ama daha maliyetli ve daha uzundur. Bir başka Flood da da ondan bahsederim.

Ama özet şu değil 1 kilo 100 ton altın bile bir insanın saçının telini geri getirmez. Siyanür havuzunun çökmesi-yıkılması-aşırı yağışlarla hasar görmesi hiç oldu mu diye sorarsanız. Buyrun size canınızı izlediğinde çok yakacak arama kelimesi ‘cyanide spill disaster’.

En son Romanya da bu yazdığım risk gerçekleşti ve siyanür havuzu hasar gördü. Çernobilden beri Avrupa da yaşanan ekolojik felaket olarak tarihe geçti. 50 km çapındaki alandaki tüm doğal hayat sona erdi. Bu rakam da resmi açıklamalar.

Gerçek durumu asla bilemeyeceğiz. Altın her alanda yadsınamayacak kadar çok kullanımı olan bir emtia. AMA HAYATI KOLAYLAŞTIRIP ANLAMLANDIRIRKEN BAŞKA HAYATLARA SON VERMEMELİ HELE Kİ ALTERNATİF ÜRETİM YÖNTEMİ VARSA!

Çok yalın ve bilimsel dilden olabildiğince uzak yazmaya çalıştım. Konuya hakim değerli bilim insanlarının hoşgörüsünü rica ederim. Sevgi ve Saygılarımla

K. J Kraljulien(twitter)