Translate

Timus

Timüs, kemik iliği gibi birincil lenf organlarından biridir. Vücudumuzda iman tahtasının üzerinde, tiroid bezinin altında ve soluk borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bir komuta-eğitim merkezidir. Triorid bezi tarafından salgılanan T hücreleri yani lenfositlerin; vücut hücreleri ile vücuda zararlı olabilecek yabancı hücreleri ayırt etmeyi öğrendikleri yerdir.

Timüs bezinde meydana gelecek titreşimlerin sıklığı kişinin genç ve sağlıklı yaşamasında paralellik gösterir.

Yani Timüs bezi ne kadar çok titrerse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar. Atabileceğiniz güçlü bir " Kahkaha " veya gögsünüze vurabileceğiniz hafif dokunuşlarla Timüs bezinin titreşmesini sağlayarak direnç kaybını en aza indirmek mümkün olabilir.
Aşırı üzüntü anında bazı kültürlerde, özellikle de kadınların gögüslerine vurduklarını görürüz. Bu olay tamamen beyin tarafından yaratılan istemsiz yani refleks kaynaklı bir harekettir. Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir ve bağışıklıkta üzüntü kaynaklı olası direnç kaybının önüne geçer.
Kahkaha da titreşim yaratacağından bağışıklık sistemini güçlendirir.

Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Her bölüm (lobül) korteks ve medulla adı verilen sırasıyla koyu ve açık renkte bölgelere sahiptir.

Timüs yaşla birlikte gerileyen bir organdır.






Olgunluğun Kıymetli Zamanı


Olgunluk tezahür etmeye başladığında, yıllarımı saydım ve bundan sonra, yaşadığımdan çok daha az
zamanım kaldığını keşfettim.

Kendimi, bir şekerleme paketi kazanmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum: Önce büyük bir zevkle ve iştahla yedim, ama azalmaya başladıklarını bir kez hissedince, şimdi teker teker, tadını çıkararak yiyorum.

Artık yasaların, kuralların, uygulamaların ve yönetmeliklerin tartışılıp durduğu ve hiçbir işe yaramayacağını bildiğim sonsuz toplantılara ayıracak zamanım yok.

Takvim yaşlarına rağmen hâlâ büyümeyen aptal insanlara destek olmak için de zamanım yok.

Vasatlıkla uğraşmak için de zaman ayıramam.

Şişmiş egoların bulunduğu toplantılara katılmayı hiç istemiyorum.

Artık dalaverecilere ve çıkarcılara tahammül etmiyorum.

Başarılı olmuş insanların yerine geçmeye can atan, onlara ve eserlerine zarar vermeye çalışan şu kıskanç insanlara hiç tahammülüm kalmadı.

Üst düzey bir makam için yapılan kavgaların kötü sonuçlarına tanık olmaktan nefret ediyorum.

İnsanlar içeriğe değil, sadece başlıklara bakar oldular. Benim zamanım ise, başlıklarla uğraşmayacak kadar değerli artık.

Öz'ü istiyorum, ruhumun acelesi var. Pakette şimdi daha da az şekerleme kaldı..

İnsan onurunu ve gerçekleri savunan, sorumluluktan kaçmayan, başarılarından dolayı şişinmeyen, kendi yanlışlarına gülebilen, vaktinden önce ‘oldum’ demeyen, insan olmayı anlamış insanlarla yaşamak istiyorum.

Asıl olan, yaşamı değerli kılmış eylemlerinizdir.

Yaşamın sert darbelerinden yumuşak bir ruh ile çıkmayı başarabilmiş ve başkalarının yüreğine dokunabilen insanlarla çevrili olmak istiyorum.

Evet, olgunluğun bana getireceği o doluluğu yaşamak için acelem var.

Elimde kalan tek bir şekerlemeyi bile yitirmek istemem. Şimdiye kadar yediklerimin hepsinden çok daha nefis olacaklar.

Amacım, sevdiklerim ve vicdanımla barış içinde ve yaşamdan da tatminkâr olmaktır.

Umarım sizin için de aynısı olur, çünkü her hâlükârda oraya varacaksınız.”


Mário Raul de Morais Andrade
(1893 – 1945) Şair, romancı, Brezilyalı müzikolog
“Olgunluğun Kıymetli Zamanı”
(Fransızca tercümesinden yapılmış serbest çeviridir)

Ahmet Altan, 'Bir Cümle'de anlattı

Uyandım.
Kapı çalınıyordu.
Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.
“Polisler’’ dedim.
Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.
Geleceklerini biliyordum.
Gelmişlerdi.
Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.
Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.
“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.
Gözetleme deliğinden baktım.
Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle “TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.
Kapıyı açtım.
“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.
Evin kapısını açık bıraktılar.
Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.
Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…
Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.
“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.
Mehmet’e telefon ettim.
--Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.
Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.
Evin içine dağılarak aramaya başladılar.
Şafak söküyordu.
Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.
Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.
Polisler evi ararken çay suyu koydum.
--Çay ister misiniz, dedim.
İstemediklerini söylediler.
Babamın sesini taklit ederek:
--Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.
Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.
Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.
Yaşadığım “déjà vu” değildi.
Aynı gerçeğin tekrarıydı.
Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.
Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.
Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.
Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.
Vedalaştık.
Polisler Mehmet’i götürdüler.
Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım.
Ev sessizdi.
Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.
Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.
--Gidelim, dediler.
İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.
Evden çıktık.
Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.
Çantamı kucağıma alıp oturdum.
Kapılar kapandı.
Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.
Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.
O arabanın kapısını açıp inemezdim.
Eve dönemezdim.
Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.
Adım bile değişecekti.
Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.
“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.
Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.
Hep emir alacaktım.
“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”
Polis arabası hızla gidiyordu.
On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.
Yollar bomboştu.
Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.
Sonra paketi bana uzattı.
Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:
--Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.
İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.
Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.
O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.
Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.
Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.
Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına iç içe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.
O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.
Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.
Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.
Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.
Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.
Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Turgenyev’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.
Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.
Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.
Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.
O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.
Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.
Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.
Gerçek beni ele geçiremedi.
Ben gerçeği ele geçirdim.
Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.
Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.
İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.
Yolun bir dönemecinde araba durdu.
Arabadan çıktık.
Bir kapıdan yürüyerek çıktık.
Büyük bir meydanlığa gelmiştik.
“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.
Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.
Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.
İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.
Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.
Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.
Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.
Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.
Bir demir kapıyı açtı.
Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.
Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.
İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.
Yerlerde yatıyorlardı.
Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.
Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.
Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.
Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.
Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.
Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.
Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, derin parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.
Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.
Ben bu gerçeği değiştirmiştim.
Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.
Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.




“Vur dediler vurduk, kır dediler kırdık"

6-7 Eylül pogromunun üzerinden 64 yıl geçti. Aralarında din adamlarının da bulunduğu çok sayıda insanın hayatını kaybettiği, öncelikle Rumlar sonra da Ermeniler başta olmak üzere gayrimüslim toplumların dehşet günleri yaşadığı bu pogromla ilgili hala kamuoyuna mal olmamış belgeler var. Araştırmacılar Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül dönemin Anadolu Ajansı çalışanı Selçuk Emre’nin o vakitler yazdığı bir rapordan yola çıkarak o iki günde neler yaşandığına ışık tutuyor.

HÜSNÜ GÜRBEY-MAHSUNİ GÜL

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphaneler ve Müzeler Müdürlüğü Atatürk Kitaplığı'nda bulduğumuz iki yeni belgenin (1) birincisinde; olayın bir numaralı tanığı olan ve Anadolu Ajansı kadrosunda gözüken Selçuk Emre’den, İstanbul Valisi Ord. Prof. Dr. F. Kerim Gökay, şu istekte bulunur:
“6-7 Eylül hadise günü Vilayette bulunduğunuz zamanlardaki müşahadelerinizi (gözlemlerinizi) yazılı olarak bildirmenizi rica ederim. 14/12/1955
İstanbul Valisi/İmza”

Selçuk Emre, sunduğumuz raporu hazırlar. Rapor çok sade bir dille ve olayları hiç abartmadan olduğu gibi aktarır. Ayrıca raporda geçen olayların, yine aynı arşivde bulduğumuz “İstanbul Merkez Kumandanlığı Nöb. Subaylığı, sayı: 73 806 ve 7/9/1955” ve müteakip tarihlerde hazırlanan tutanaklarla tutarlılık göstermesi bakımından ayrı bir önem kazanır.

Raporun Tamamı



İklim Acil!

16 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg, bir yıl önce 'okul için iklim grevi' eylemiyle Fridays for Future (Gelecek İçin Cumalar) hareketini başlattı. Bugün yüzlerce çocuğun katıldığı hareketin 20 Eylül'de yapacağı küresel iklim grevine, yetişkinler de davetli.

Şok Doktrini isimli kitabın yazarı, küreselleşme analisti ve gazeteci Naomi Klein iklim aktivisti Bill McKinnen ile, The Guardian gazetesinde yayımlanmak üzere yetişkinleri, gençleri desteklemeye çağırdığı bir bildiri kaleme aldı. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra 4 Eylül İklimAcil! yayınında, Margaret Atwood ve Noam Chomsky gibi yazar ve düşünürlerin imzaladığı bildirinin çevirisini okudu.




Açık Radyo İklimAcil! yayınıdır

Basamağı tırmanıyoruz – bir günlüğüne bize katılın. 20 Eylül’de dünya çapında grev çağrısında bulunuyoruz. Geleceğimizi sağlama almanın yegâne yolu, gündelik hayatın olağan akışını bozmaktan geçiyor.

Başımızdaki belaları çözmeyi okul çocuklarına bırakmakta temel bir haysiyetsizlik var. Yetişkinlerin yetişkin gibi hareket etmesinin zamanı geldi artık.

Naomi Klein, Bill McKibben ve diğerleri

Guardian, 24 Mayıs 2019

20 Eylül'de, dünyanın dört bir yanında okul grevleri yürütmekte olan gençlerin talebi üzerine bizler de işyerlerimizden ve evlerimizden çıkıyor, hepimizin önündeki en büyük varoluş tehdidi olan iklim krizine karşı harekete geçilmesini talep etmek üzere bir günümüzü sokaklarda geçiriyoruz. Sizin anlayacağınız, bir günlük bir iklim grevi bu – sonuncusu da olmayacak. Bunu tarihte bir dönüm noktası haline getireceğimiz umudundayız.

Diğerlerinin de bize katılacağını umuyoruz: İnsanların işyerlerini, çiftlik-çubuklarını, fabrikalarını bırakacağını; adayların seçim kampanya güzergâhlarını bir günlüğüne terk edeceklerini, futbol yıldızlarının yeşil sahaları bir günlüğüne bırakacaklarını; sinema oyuncularının makyajlarını sileceklerini, öğretmenlerin tebeşirlerini bır kenara koyacaklarını; aşçıların lokantalarını kapatıp protestoculara yemek getireceklerini; emeklilerin de alışılmış gündelik programlarını bozup liderlerimizin işitmek zorunda oldukları tek mesajı, yani günden güne işler böyle gelmiş böyle gider yaklaşımının gezegenimiz üzerinde sağlıklı ve güvenli bir gelecek şansını yerle bir ettiği mesajını göndermek üzere bir araya geleceklerini umuyoruz.

Şunun gayet iyi farkındayız ki ister bu grev olsun, isterse bir haftalık uluslararası iklim eylemi olsun, tek başlarına olayların yönünü değiştirmeyecektir. İyi haber şu ki, ihtiyaç duyduğumuz teknolojilere sahibiz artık – bir güneş panelinin fiyatı son on yıl içinde % 90 düşmüş durumda. Ayrıca, onları çalıştıracak politikaları da biliyoruz; gezegenin dört bir yanında her yerde Yeşil Yeni Düzen’in [Green New Deal] bir versiyonu ortaya konmakta; fosil yakıtların yerini hızla güneş ve rüzgâr gücünün almasını, ve bununla atbaşı gidecek şekilde kaliteli işlerde istihdam sağlanmasını, güçlü yerel ekonomilerin sağlam ve istikrarlı hale getirilmesini öngören yasalar teklif edilmekte. Fosil yakıt endüstrisinin derine gömülü yerleşik muhalefetine karşı bu tedbirleri yasalaştırmak için vargüçleriyle didinen – ve çoğu gepegenç olan – o insanları saygıyla selamlıyoruz.

Eylül ayındaki küresel eylem günü bu insanlara destek vermek üzere tasarlandı. Her türlü çevre, kamu sağlığı, sosyal adalet ve kalkınma gruplarının buna katılacaklarını umuyoruz; ama en büyük umudumuz basitçe şu: Bu kriz üzerinde çalışan insanlara, çevremizin vahim durumu hakkında gittikçe artan bir kaygı duyan ama şu ana kadar çoğunlukla hiçbir şeye karışmadan öylece kenarda köşede oturmuş olan milyonlarca insanın desteğine sahip olduklarını göstermek. Böylesine yüksek sayılarda insanı sokağa çekebilmek için birkaç ayrı girişimde bulunmak gerekebilir, ama çok da fazla zamanımız kalmadı doğrusu: etkili iklim eylemleri yapabileceğimiz fırsat pencereleri hızla kapanmakta.

Herkesin bize katılamayacağını biliyoruz. Fena halde eşitsiz bir gezegende kimi insanlar var ki tek bir gün bile gündelik ücretini almadan yaşayamıyor; ya da buna kalkıştıkları an onları işten atacak patronlara çalışıyorlar. Gene bazı iş kolları var ki bir an için bile durdurmaya gelmez: âcilde çalışan doktorlar daima görevlerinin başında olmak zorundalar. Bununla birlikte, birçoğumuz da gündelik olağan hayat alışkanlıklarımızı 24 saat için bir kenara bırakabilir, geri döndüğümüzde onları yerli yerinde bulacağımızdan emin olabiliriz. Umuyoruz ki kimilerimiz o günü protesto eylemleri içinde geçirecektir: yeni petrol boru hatları döşenmesine ya da onları finanse eden bankalara karşı. Umarız kimilerimiz de o günü komşularının evlerinin duvarlarına yalıtım yaparak ya da kendi bölgesinde bisiklet yolları inşa ederek geçirir. Umarız herkes o gün hiç olmazsa birkaç dakikasını şehirde bir parkta, kırda bir tarlada ya da oturduğu binanın çatısında sırf şu dünyanın güzelliğini içine çekmek için geçirir – ki bu güzelliği korumak bizim için bir ayrıcalıktır.

Belli ki, çok şey istemektir bu. Dünyanın hayatında bir gün çok büyük mesele ve hepimiz gündelik hayatın sıradan işlerine fazlasıyla alışmış haldeyiz. Ne var ki, burada bütün yükü okullu çocukların sırtına yüklemek de hiçbirimizin içine sinmiyor doğrusu – onların bizim desteğimize ihtiyaçları var. Ve gündelik hayatlarımızın olağan akışını bozmamız, burada kilit noktaymış gibi görünüyor: işte bizim işimizi bitiren de bu olağan hayat zaten – yani gözlerimizin önünde cereyan eden bir krizin tam ortalık yerinde olsak bile, her sabah kalkıp bir gün önce yaptığımız ne varsa hemen hemen hepsini gene yapmak.



Seçimlerimizin bundan onbinlerce yıl sonrasını: yani denizlerin kaç metre yükseleceğini, çöllerin ne kadar çok genişleyip yayılacağını, ormanların ne kadar hızlı yanacağını belirleyeceği bir zaman diliminde yaşamakta olan insanlarız biz. İşimizin bir bölümünü işte o geleceği korumaya ayırmalıyız.


Margaret Atwood, Geneviève Azam, Tom Ballard, Fadel Barro, Nnimmo Bassey, May Boeve, Patrick Bond, Mike Brune, Nicola Bullard, Sharan Burrow, Valérie Cabanes, Rachel Carmona, Dr Craig Challen, Noam Chomsky, Maxime Combes, Thomas Coutrot, Cyril Dion, Tasneem Essop, Christiana Figueres, Prof Tim Flannery, Nancy Fraser, KC Golden, Tom BK Goldtooth, Maggie Gyllenhaal, Dr John Hewson, John Holloway, Prof Lesley Hughes, Tomás Insua, Satvir Kaur, Barbara Kingsolver, Winona LaDuke, Jenni Laiti, Bruno Latour, Annie Leonard, Michael Mann, Gina McCarthy, Heather McGhee, Luca Mercalli, Moema Miranda, Jennifer Morgan, Tadzio Müller, Kumi Naidoo, Mohamed Nasheed, Carlo Petrini, Dr Anne Poelina, Mark Ruffalo, Peter Sarsgaard, Dr Vandana Shiva, Rebecca Solnit, Gus Speth, Prof Will Steffen, Tom Steyer, Chris Taylor, Terry Tempest-Williams, Aurélie Trouvé, Farhana Yamin, Lennox Yearwood bu makaleyi imzalamışlardır.

T24 yayınından