Translate

The Trial of the Chicago 7

1968 yılının ağustos ayında, ABD’nin Chicago şehrinde düzenlenen Demokratik Parti Ulusal Kongresi, kongre sırasında gerçekleşen protesto gösterileri ve polisin bu gösterilere müdahalesiyle başlayan karmaşa ile yakın dönem Amerikan tarihinin akıllarda yer eden olaylarından birine dönüşmüştü. Demokratik Parti’nin başkanlık adayının, her geçen gün şiddeti artan Vietnam Savaşı’nı durduracak isim olması gerektiğine inanan savaş karşıtı gruplar, kongrenin gerçekleşeceği salonun yakınlarında on binden fazla protestocuyu bir araya getirmişti. 1960’ların karşı kültür hareketinin bir yansıması olan bu barışçıl protesto, polis kuvvetlerinin kışkırtması ile kısa süre içinde büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Birkaç İyi Adam – A Few Good Men, Sosyal Ağ – The Social Network, Kazanma Sanatı – Moneyball gibi filmlerin Oscar ödüllü senaristi Aaron Sorkin’in ikinci yönetmenlik deneyimi olan The Trial of the Chicago, bu olaylardan kısa süre sonra başlayan ve Amerikan basınının gündemini aylarca meşgul eden Şikago Yedilisi davasına odaklanıyor. Yaşananları lineer bir çizgide anlatmak yerine, mahkeme salonunda olup bitenleri anlatının merkezine yerleştiren Sorkin, protestolar sırasında yaşananlara ise mahkemedeki tanıklıklara eşlik eden, genellikle paralel kurguda sunduğu flashback’lerle ışık tutuyor.
Aynı zamanda The West Wing ve The Newsroom dizilerinin de yaratıcısı olan Aaron Sorkin, yönetmeninden bağımsız olarak her yapımda kendi tarzını ekranda hissettirmeyi başaran ender senaristlerden biri. Senaryosunun dinamik temposu, konuşkan karakterleri, teatral anlatımı artık Sorkin’in alametifarikaları hâline gelmiş durumda. Sorkin’in bu belirgin tarzı zaman zaman imza attığı işin aleyhine işliyor olsa da, The Trial of the Chicago 7’da belki de hiç olmadığı kadar işlevsel bir hâl alıyor. Zira filmin büyük bölümünün geçtiği mahkeme salonu, Sorkin’in dinamik temposu ve konuşkan karakterleri için belki de olabilecek en ideal yer. Buna bir de Sorkin’in yönetmen olarak mahkeme salonu üzerindeki hâkimiyeti eklenince, ortaya bu yılın en dikkat çekici yapımlarından biri çıkıyor. Netflix’in bugüne kadar kullanıcılarına sunduğu en başarılı orijinal filmlerinden biri olan The Trial of the Chicago 7’ın haklı olarak ödül sezonunda kendisine yer bulacağını daha şimdiden söyleyebiliriz.

The Trial of the Chicago 7: Fikirler Sanık Koltuğunda

Ülkemizde Gezi Parkı Direnişi sonrası şahit olduğumuz siyasi yargılamaların bir benzeri olarak tanımlayabileceğimiz Chicago Yedilisi davasında, savaşa ve hükûmete karşı başkaldırının cezasız kalmaması için, protesto gösterilerini organize eden yedi kişi, kargaşa yaratmak amacıyla eyalet sınırlarını aşıp federal bir suç işlemekle yargılanıyor. Buna bir de savunma avukatının ifadesiyle “grubu daha korkunç göstermek için” Black Panther Partisi lideri Bobby Seale eklenince, aslında ideolojik olarak birbirlerinden farklı yerlerde duran sekiz kişi, fikirleri nedeniyle kendilerini sanık kürsüsünde buluyor. Filme kaynaklık eden gerçek olaylar, Sorkin’in elindeki en büyük koza dönüşüyor. “Bu kadarı da olmamıştır” denilen anlarda bile geriye dönüp baktığımızda aslında gerçekte yaşananların inanılması çok daha güç olduğunu görüyoruz. Bunun ilk akla gelen örneği, mahkeme boyunca itirazlarına rağmen avukatı olmadan yargılanan Bobby Seale’ın yargıcın isteği üzerine zincirlenip, ağzının bağlandığı sahne. İlk başta hikâyenin dramatik etkisini güçlendirmek için başvurulmuş bir kurgu olarak algılanabilecek bu sahne hakkında yapılan ufak bir araştırma, bu olayın gerçekten de yaşandığını, hatta filmde gösterildiği gibi kısa bir andan ibaret olmadığını, Bobby Seale’ın üç gün boyunca mahkemede zincirlenmiş ve ağzı bağlanmış bir şekilde yargılandığını ortaya çıkarıyor. Amerikan demokrasisi için utanç verici olan bu tablo ve film boyunca karşımıza çıkan benzer manzaralar, Sorkin’in bugün Amerika’da yaşananlar ve Trump’ın Amerika’sı ile paralellik kurmasını sağlıyor.

Senaryosundan yönetmenliğine, oyuncu performanslarından müziklerine her alanda takdire şayan bir işin ortaya koyulduğu The Trial of the Chicago 7’ın belki de en büyük zaafı, kurulan bu paralelliklerin sunulduğu bağlam oluyor aslında. Gerek önceki işlerinden gerekse kişisel açıklamalarından liberal tavrının yanı sıra vatansever bir damarının da olduğunu bildiğimiz Aaron Sorkin, burada da vatansever reflekslere yenik düşüyor ve Amerika’nın bağrında yatan sistematik sorunları büyük ölçüde görmezden gelerek, faturayı tüm bu yaşananları sistemde güç sahibi hâline gelmiş birkaç çürük elmanın bireysel kusurlarına kesiyor. Hatta yer yer bu yaşananları, yeni Adalet Bakanı’nın selefine nazire yapmak istemesine ve bir yüksek mahkeme yargıcının geri kafalığına indirgiyor. Televizyonda milli marş çaldığında saygı duruşuna geçen hippiler ve Vietnam’da ölen askerlerin ismi okunurken savunma makamıyla birlikte saf tutan idealist savcılar, gerçekten ziyade Sorkin’in hayalindeki Amerika’dan manzaralar aslında.



Sorkin’in vatansever refleksleri Amerika’daki sistematik sorunlara dair daha net bir çıkarım yapmasını engellemiş olsa da bu durum ortaya çıkan sonucun izleyicide güçlü bir etki yaratmasına hepten engel olmuyor. The Trial of the Chicago 7, fikirleri sanık koltuğuna oturtanları tarihin nasıl hatırlayacağını gözler önüne sermesiyle, bugün yaşananlara da ayna tutan güçlü bir mesaja sahip.

12 Kızgın Adam – 12 Angry Men, A Few Good Men, Bülbülü Öldürmek – To Kill a Mockingbird, JFK gibi akıllarda yer etmiş mahkeme dramalarının arasına katılacak gibi görünen The Trial of the Chicago 7, öykündüğü bu filmlerden yıllar sonra gelmiş olsa da yapısal olarak da modern filmlerden ziyade onlara yakın duruyor aslında. Nitekim filmin sonunda isimler geçerken modern filmlerde pek alışık olmadığımız şekilde oyuncuların tek tek gösterilmesi de Sorkin’in filmini daha eski filmlere yakın bir yere konumlandırmak istediğinin kabulü olarak görülebilir.

The Trial of the Chicago 7, gerek grup içindeki dinamiklerin kurulması, gerekse mahkeme sahnelerinde istenen etkinin yaratabilmesi için oyunculara büyük görevin düştüğü bir film. Bu da etkileyici performansların ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Sacha Baron Cohen, Yahya Abdul-Mateen II ve Eddie Redmayne filmdeki en gösterişli rollere sahip olsalar da, usta oyuncular Frank Langella ve Mark Rylance da performanslarıyla aradan sıyrılmayı başarıyor. Özellikle Rylance’ın replikleri aktarma, diyalogların ritmini belirleme konusunda kendine özgü bir tarzı olması, diğer herkesin biraz Sorkinvari konuştuğu filmde dikkat çekmesini sağlıyor. Ödül sezonunda karşı karşıya gelecek bu oyuncuların hangisinin aradan sıyrılacağını kestirmek güç olsa da, ortaya koydukları performansla hepsinin adaylık potansiyeline sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Şikago Yedilisi’nin Yargılanması – The Trial of the Chicago 7
ERHAN TAN19/10/2020
www.filmloverss.com

Titanic Kemancıları

 

Kaptan “Çalın” diyordu...

“Kemanlar çaldığına göre gemi batmıyor” diye düşünenler…
…devrilen sancak direklerini sorgulamadılar bile...
Ülkenin yurtseverleri, Atatürkçüleri, cumhuriyete gönül vermiş aydınları...
Bu ülkeyi kuran güç, koca Türk ordusunun komutanları, şerefli subayları...
Bilim adamları, hocalar, gazeteciler, yazarlar alınıp götürüldüğünde...
Kemancılar çaldılar…
Hukuk, eğitim, bürokrasi çöktüğünde...
Üniversiteler, medya, sendikalar, devrimin getirdiği kurumlar çöktüğünde...
Kemancılar çaldılar…
Bu, sıradan bir çarpma değildi...
Buzdağının görünmeyen yanı vardı...


Karanlık bir gecede devletin omurgası parçalanıp, gövdesi gömülürken...
Dinleyin...
Titanic kemancıları çalmaya devam ediyor.

Bir ülkenin neresinde hadise varsa, nerede sorun, nerede acı, nerede isyan, nerede rezalet, nerede kahır...
Oraya yetişmek gibi bir günahın ürünü her bir yazı...
Yazılarım kaybolsun istemedim...
Onları emanet edecek en iyi yeri seçtim.
Kimler için yazdıysam onlara...
Size emanet yazılarım.
                                       
Bekir Coşkun













Terörizm ve terörist

Mustafa Peköz - "Şiddet eylemini gerçekleştiren örgüt için “terör örgütü”, bu eylemler içerisinde yer alan kişi için de “terörist” tanımlamasının yapılması, savundukları politik görüşlerle ya da eylemlerinin amacıyla değil hâkim gücün bu örgütlerde ifadesini bulan sosyo-politik gerçeklik karşısındaki tutumu ile ilgilidir"


Dünyanın birçok ülkesinde, devlete karşı politik tutum alan ve toplumsal dönüşümde radikal mücadeleyi savunan veya destekleyen kurumların, partilerin ve kişilerin politik kimlikle tanınması istenmiyor. Hiçbir devletin yazılı hukuk sisteminde politik yargılamalara yönelik bir hukuk maddesi bulunmaz. Politik içerikli yargılanmaların yazılı hukuktaki yeri “devlet aleyhine suç işlemek ve terör örgütü üyesi olmak” olarak belirlenmiş. Bu nedenle politik görüşleriyle yargılananlar hukuksal olarak “terör” suçları kapsamında ele alınıyor.

Şiddet ve terör

Küresel sistem güçlerinin, toplumsal değişim mücadelesinde şiddeti benimseyen politik hareketleri bir biçimiyle “terör” olgusu içerisinde değerlendirmesi, politik tasfiyesine bir gerekçe oluşturmaktır. Amaç “terörist” tanımlamasıyla onların mücadele ettikleri toplumsal zemini ortadan kaldırmaktır. Aynı şekilde, ülkelerin iç politik sistemlerine karşı gelişen her toplumsal hareket, “anayasal düzeni yıkmak ya da tehdit etmek” iddiasıyla “terör” kapsamında görülerek etkisizleştirilmeye çalışılır.

Sorunun doğru anlaşılabilmesi için bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Kuruldukları ülkelerin sosyolojik dinamiklerine dayanan, doğrudan politik iktidar hedefi olan partilerin/organizasyonların ‘şiddet’ eylemlerinin hedefinde ilkesel olarak siviller veya silahsız kişiler yer almaz. Karşıt silahlı güçler arasındaki çatışmalarda sivillerin zarar görmesi ile doğrudan sivilleri hedefleyen eylemlere başvurulması farklı şeylerdir. Savaşlarda dahi sivillerin zarar görmemesine azami derecede dikkat edildiği belirtilse de çatışmalarda yüzbinlerle ifade edilecek düzeyde sivilin çok olumsuz etkilendiği biliniyor.

Aynı şekilde sosyal hareketlerin üzerinde yükseldiği ideolojik-politik ilkeler, ‘şiddet’ hareketinin yönünü de belirlemektedir. Örneğin, Afganistan’da Taliban’ın başvurduğu şiddet eylemlerinin merkezinde askeri güçler bulunmakla birlikte sivilleri koruma hassasiyeti de oldukça azdır. IŞİD, sivillere dehşet salmayı özellikle tercih etmektedir. Ancak Kolombiya’da FARC, Lübnan’da Hizbullah, Türkiye’de PKK ya da Filistinli direniş örgütleri gibi örgütlerin ise şiddet eylemlerinde sivillerin fazla zarar görmemesi için görece dikkatli hareket ettikleri söylenebilir. Bu hareketlerin şiddet içerikli eylemlerinde sivillerin zarar görmesinin kendi politik tercihleri olmadığı ifade edilse de sivillere zarar veren eylemlerdeki sorumluluklarının görmezden gelinemeyeceği bilinmelidir. Yine de sosyo-politik dinamikler üzerinde yükselen hareketler/partiler, yaptıkları eylemlerin muhtevasına ve hedefine yönelik bakış açılarındaki farklılıklardan bağımsız olarak, şiddete de başvuruyorlar diye genel olarak “terör hareketleri” olarak değerlendirilmemelidir. Şiddet eylemini gerçekleştiren örgüt için “terör örgütü”, bu eylemler içerisinde yer alan kişi için de “terörist” tanımlamasının yapılması, savundukları politik görüşlerle ya da eylemlerinin amacıyla değil hâkim gücün bu örgütlerde ifadesini bulan sosyo-politik gerçeklik karşısındaki tutumu ile ilgilidir.

İç politik ve bölgesel faktörleri

Hemen her ülkede durum benzer olup ekonomik, politik ve toplumsal sorunların düzeyi, çelişki ve çatışmaların artma eğilimi ve toplumsal muhalefetin ortaya koyduğu taleplerin içeriğine göre devlete veya iktidara karşı gelişen politik mücadele ve eylemler “Terörle Mücadele” kapsamında yargılanmaktadırlar. Şiddeti de içeren politik mücadeleyi esas alan partiler/örgütlerin, muhatap devletler tarafından “terörist” olarak görülmeleri iktidar mücadelesiyle ilişkilidir. Bu bakımdan “terör örgütü” ve “terörist” kavramlarının sosyolojik bir temeli bulunmamakta, daha çok kriminal terimler olarak kullanılmaktadır. Salt şiddete başvurulduğu için “terör” ve “terörist” kavramlarına başvurulacaksa, devletlerin çok yoğun olarak uyguladığı öldürmeyi de içeren şiddet yöntemleri nedeniyle “devlet terörü” ya da “terörist devlet” tanımlamasının yapılması da pekâlâ mümkündür. Hatta Uluslararası Af Örgütü gibi insan hakları örgütlerinin farklı ülkelere dair yayımlamış oldukları raporlarda sıklıkla “devlet terörü” kavramına başvurulmaktadır.

Bir devletin sınırları içerisinde farklı metotları ve araçları kullanarak mücadele eden politik örgütlerin ya da kitle örgütlerinin “terörist” kabul edilmesinde, bütünüyle devletlerin iç politik denklemleri ve bölgesel ilişkileri, daha doğrusu buna yön veren çıkarlar belirleyicidir. Bir devletin “terörist” görmediği bir örgütü, başka bir devlet kolaylıkla “terörist” olarak değerlendirilebiliyor. Bunun hangi ilkelere ve hukuksal değerlere dayandırıldığına dair nesnel bir değerlendirme yok. Öyle ki Birleşmiş Milletlerin ya da BM Güvenlik Konseyi’nin “terörist” görmediği bir parti ya da örgüt bir ülkenin iç sorunları nedeniyle “terörist” olarak görülebiliyor. Ya da BM, ‘terör’ örgütü kapsamında görüyor, ülke ise tersine ‘terör örgütü’ olarak değerlendirmiyor.[1]

Şiddeti esas alan politik örgütler

Afganistan’da Taliban, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne göre terör örgütü ancak Pakistan tarafından terörist bir örgüt olarak görülmüyor.

Müslüman Kardeşler, Mısır’daki iktidar için “terör örgütü” ancak Türkiye için değil.

Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah, İsrail devleti için “terör örgütü” fakat İran ve Türkiye için değil.

Yemen’de Husiler, Suudi Arabistan için “terör örgütü”, İran için değil.

Suriye’de Demokratik Suriye Güçleri (QSD) Türkiye için ‘‘terör örgütü” ama BM, ABD ve Rusya için değil.

FARC, Kolombiya devleti için “terör örgütü” ancak Küba ve Venezüella için değil.

PKK, Türkiye için “terör örgütü” ancak NATO üyeleri dışında pek çok devlet için değil.

Irak’ta Haşdi Şabi, ABD için “terör örgütü” ancak Irak hükümeti ve İran için değil.

ETA, İspanya devleti için “terör örgütü” fakat birçok devlet ve parti için değil.

IRA, İngiliz devleti için “terör örgütü” ama birçok parti kurum için değil.

El Kaide, IŞİD ve Heyet-i Tahrir’uş Şam (HTŞ), Birleşmiş Milletler için ‘‘terör örgütü” ancak HTŞ’yi zoraki olarak “terör örgütü” olarak kabul eden AKP için pratikte değil.

Çeçenistan’daki İslamcı örgütler, Rus devleti için “terörist” ancak birçok parti için değil.

Doğrudan Eylem ve Korsika Kurtuluş Ordusu, Fransa devleti için “terörist” örgütler fakat birçok politik parti için değil.

Baader-Meinhof, Alman devleti için “terör örgütü” ancak birçok parti ve kurum için değil.

Kızıl Tugaylar, İtalya devleti için “terör örgütü” ancak birçok kurum için değil.

19 Kasım, Yunanistan devleti için “terör örgütü”.

Maoist Aydınlık Yol, Peru devleti için “terör örgütü” ancak birçok parti için değil.

Taliban, Müslüman Kardeşler, Husiler, Hamas, Hizbullah, FARC, Aydınlık Yol, QSD, PKK gibi politik mücadelelerinde şiddete de başvuran partiler/kurumların “terörist” olarak görülmelerinde belirleyici ortak bir kriter oluşturulmuş değil. Bunların ideolojik-politik kimlikleri, dünyaya bakış açıları, hedefleri, stratejileri birbirinden tamamen farklıdır. Ortak yanlarını bulmak pek mümkün değildir. Ancak bulundukları ülkelerin toplumsal dinamiklerinden beslenmişlerdir. Ülkelerinin karşı karşıya olduğu sorunların bir sonucu olarak ortaya çıkmışlardır. Bu örgütlerin geriletilmesi pekâlâ mümkündür ancak tasfiyeleri oldukça zordur. Çünkü ortaya çıkış gerekçelerini oluşturan sosyo-politik sorunlar çözümlenmeden örgütlerin tasfiyesi mümkün değildir. Etkisizleştirilseler dahi sosyo-politik sorunlar varlığını sürdürdükçe benzer örgütlerin ortaya çıkmaları ve güç olmaları her zaman mümkündür.

“Terörist” etkili bir politik güce dönüşebilir

Bir dönem devletler tarafından “terörist” görülen örgütler, yıllar sonra parlamentoda temsil edilmeye başladılar, hatta iktidara geldiler.

Güney Afrika Ulusal Kongresi bir dönem “terörist” bir örgüt olarak bilinirdi. Mandela örgüt lideri olarak 27 yıl cezaevinde kaldı. Sonra Güney Afrika Cumhuriyeti’nin devlet başkanı oldu.

Filistinli El Fetih örgütü bir dönem İsrail ve ABD tarafından “terörist” bir örgüt kabul edildi. Lideri Yasar Arafat, “terörist” olarak yıllarca arandı. Sonra Filistin lideri olarak İsrail ile Barış Anlaşması imzaladı.

Kolombiya’da yıllardır devlet ile FARC arasında devam eden savaşta yaklaşık 75 bin kişi yaşamını yitirdi. Ancak yakın dönemde iki güç arasında barış anlaşması yapıldı. FARC silahlı mücadeleyi durdurarak seçimlere katıldı ve parlamentoda temsil edildi.

İspanya devleti, terörist gördüğü ETA ile barış anlaşması imzaladı. ETA da anlaşma gereği silahlı mücadeleye son verdi ve Özerk Bask bölgesinde seçimlere gidildi.

Birleşik Krallık/İngiltere, yıllarca çatıştığı ve terörist gördüğü IRA ile barış anlaşması yaptı. Silahlı mücadeleye son veren IRA, İrlanda Özerk Bölgesinde seçimlere katılarak parlamentoda temsil edildi.

Demokratik Suriye Güçleri (QSD), Türkiye için “terörist” ancak ABD ve Rusya, QSD ile resmi anlaşmalar yapıyor.

Türkiye için Abdullah Öcalan bir “terör örgütü lideri” ama gerektiğinde siyasi çözüm için masaya oturdu.

“Terör örgütü” ve “terörist” kavramlarının bütünüyle politik ilişkilere ve dengelere göre kullanıldığı çok net olarak görülüyor. Karşıt iki gücün yıllara dayanan silahlı çatışması iç ve bölgesel politik koşulların değişmesiyle yerini uzlaşıya ya da anlaşmaya bırakarak savaşa son veriliyor. Doğal olarak terörist oldukları gerekçesiyle yıllarca cezaevinde tutulan örgüt militanları serbest bırakılıyor. Terörist görülen örgüt liderleri bu kez tersten politik kimliğiyle hem uluslararası ilişkilerde kabul görüyor hem de birçok örnekte olduğu gibi parti lideri veya milletvekili olarak parlamentoya seçilebiliyor. Terör örgütü lideri olarak görülen Arafat ve Mandela bu süreçlerin tipik iki örneği olarak devlet başkanı oldular ve Birleşmiş Milletlerde ayakta alışkandılar.

HDP’den terörist çıkmaz

Sorunların demokratik siyaset içerisinde çözülmesini esas alan HDP’nin Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ üzerinden yürütülen politik tasfiye politikasının arka planında PKK ile HDP arasında organik bir bağ kurma stratejisi yatıyor. HDP’nin “terör örgütü”yle ilişkili olduğu algısı topluma kabul ettirilmek isteniyor. PKK, siyasal mücadelesinde şiddeti savunuyor, HDP ise tersine koşulsuz ‘şiddete’ karşı olup, Kürt sorununun demokratik siyaset içerisinde çözülmesi gerektiğini savunuyor. HDP, programında bu görüşlere çok açık yer veriyor ve politik mücadelesini de bu çerçevede yürütüyor. Ne Demirtaş’tan terörist ne de HDP’den “terör örgütü” çıkartılabilir. HDP ile PKK arasında organik bir ilişki olduğu algısını oluşturmak için delil elde etmek isteyenlerin böyle bir şansları bulunmuyor. Çünkü HDP, demokratik siyaset kuralları içerisinde şiddete karşı bir politik çizgide mücadele ediyor.

Sonuç

Devlet, “terör” ve “terörist” tanımlamasını doğru yapmadığı, ülkenin sosyo-politik dinamiklerini dikkate alan ortak çözümler üretmediği sürece, sorunların aşılması mümkün görünmüyor. Devlet, Kürt sorununu güvenlikçi politikalarla, Kürt politik güçlerini “terörist” görerek çözemeyeceğini anlamalıdır. 40 yıldır kesintisiz devam eden ve 700 milyar doların üzerinde bir harcamanın yapıldığı düşük yoğunluklu savaşın çözüm olmadığı artık kabul edilmelidir. Kriminal tanımlamalara değil sosyo-politik çözümlere ihtiyaç vardır. Bunu görüp çözüme yaklaşan kazanır, görmeyen ve devlet şiddetinde ısrar eden kaybeder.

Dipnot:

[1]BURUDJİEV Tatiana Prof. “Who can be defined as political prisoner”. Europost.bg. Retrieved 2013-01-25.

Mustafa Peköz - sendika.org

Kinik Solun Keskin Zekâsı

Sezen Ünlüönen: Gündelik hayatta sıklıkla karşıma çıkan bir çeşit sol akıl var. Bu sol akıl, kağıt üzerinde solun terimlerine, düşünme biçimlerine ve solun sosyal yapı ve iktidar ilişkilerine getirdiği eleştiri çeşitlerine son derece aşina ve görünüşte gündelik hayatın eleştirisini tam da böyle bir yerden kuruyor. Bu sol aklın odağında bugün devletin getirdiği sigara yasakları ve içkiye konan vergiler olabilir, yarın depresyonun antikapitalist bir okuması olabilir, öbür gün salgın tedbirleri nedeniyle getirilen düzenlemeler, iklim değişikliğiyle ilgili olarak alınan önlemler olabilir. İçeriğin kendisi değil burada bahsetmek istediğim.
Zaten, bu sol aklın yöneldiği eleştiri alanlarını yersiz buluyor da değilim. Birazcık mukayese yetisi olan herkes devletin kamu sağlığı söz konusu olduğunda attığı adımların toplamına bakarak, alkollü içki ve tütün ürünlerine getirilen yasak ve düzenlemelerin esas hedefinin halkın sağlığını korumak olmadığını görebilir. Benzer şekilde istediği gibi okumak, iş bulmak, sosyalleşmek, gezmek imkanı bulamamış; kendini gerçekleştirmek yönünde atacağı her adımın önü yasal, sosyal, ekonomik bir engeller silsilesiyle kesilmiş bir insanın çaresiz, çıkışsız hissetmesi sadece farmasotik bir sorun değil elbette.

Benim esas vurgulamak istediğim mesele, solun teşhislerinde değil, burada bahsettiğim türden bir solculuğun sorunun teşhisi ile bu soruna yanıt olarak giriştiği edim arasındaki uyumsuzlukta; solun bir çeşit kinizm ile tam da müdahalesini yapması gerektiği noktada yerini bir tür konformizme bırakmasında. Ne kast ediyorum bununla? Sözgelimi iklim değişikliği ve bu sorun karşısında alınacak tavırları ele alalım. Kendi çapında enerji ve doğal kaynak kullanımını azaltmaya çalışan, et yemeyi bırakıp işe bisikletle gidip gelmeye başlayan bireye, bu sol akıl bu tür bireysel hareketlerin sembolik bir gösteriden öteye gitmediğini, sadece bireyin vicdanını rahatlatmaya yaradığını, iklim değişikliği ile anlamlı bir mücadele için topyekun bir harekâta geçilmesi ve küresel düzende kapitalizmin oluşturduğu tüm üretim ve tüketim ağlarının yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyebilir. Tüm bunlarda haksız mıdır sol akıl? Değil elbette. Ama benim burada dikkat çekmeye çalıştığım şey gündelik hayattaki yaygın bu sol aklın, tüm bu kül yutmazlığı, büyük resmi görme becerisini tek tek bireylerin edimleri düzleminden çıkıp yapısal değişikliğe gitmek yönünde bir basamak olarak kullanmaktan ziyade, zaten halihazırda sürdürdüğü üretim ve tüketim alışkanlıklarını (bunların tümden değişmesi gerektiğini ısrarla savunurken dahi) hiçbir değişiklik yapmadan aynı şekilde devam etmeye alet etmesinde. “İklim değişikliğiyle mücadelede bireysel hareketin bir anlamı yok” fikrinin örgütlenme ve yapısal değişikliğe yönelik girişimlerde değil de, son tahlilde iklim değişikliğine inanmayan ya da bunu önemsemeyen herhangi bir insan ne yapıyorduysa, bu sol akla sahip bireyin de tam aynısını yapıyor olmasıyla nihayetlenmesinde.

Kendi eylemini, kendi ilke ve değerleriyle uyumlu hale getirmek, edimlerini dünya üzerinde yarattığı sonuçlar üzerinden değerlendirmek yerine sürekli adı kah devlet, kah iktidar, kah kapitalizm olan bir odağa karşıtlık üzerinden kurulan bir nihilizm: kapitalizm üretkenlik “seviyor” diye işini yarım yamalak yapmayı, devlet tütün sevmiyor diye sigara içmeyi savunan; “bireylerin eylemlerinin bir manası yok” diye geri dönüşüm çöpüne evsel atık atan bir devrimcilik çeşidi. Bütün bunların belki gerçekten anarşik, yıkmak yoluyla dönüştürücülüğü hedefleyen formları teoride mümkün, ama gerçek hayatta çoğunlukla karşılığı kendi rahatıyla, konforuyla ilişkisinde hiçbir değişikliğe gitmemenin kisvesi oluyor bu sol akıl.

Bu sol aklın bir yansıması da, çoğu zaman, bireyi öncelediği için bunun tam tersiymiş gibi yapan, ama sonuçta aynı eylemsizliği ve konformizmi besleyen bir tutum. Yukarıda bahsettiğim türden bir sol akıl bireyi kendisini sadece çeşitli iktidar alanları, baskı kurumları ve kapitalist bir totalitenin “istekleri” üzerinden ve bu isteklere karşıtlıkla tanımlayabilen, de facto etkisiz bir eleman haline getiriyorsa, bu sözünü ettiğim birey düzeyinde özgürleştirme söylemleri de bilakis bireyi sadece kendi tercihlerinden müteşekkil, özerk bir karar alanı olarak kurmak suretiyle iktidar ve baskı çeşitlerini görünmez hale getiriyor. Son yılların tartışılan sloganı “kadının yoksa parası, amıdır kumbarası”na bakalım mesela. Bu sloganı seks işçiliğinin bir tercih de olabileceğini vurguladığı için, seks işçilerinin ahlakçı bir tutumla kınanmasındansa normalleştirilmesine yardımcı olduğu için özgürleştirici olduğunu düşünenler var. Halbuki bireylerin tercihleri üzerinden kurulan bu tür değerlendirmeler, etraflarındaki sömürü ve eşitsizlik ağlarını görünmez kıldıkları ölçüde tehlikeliler. Seks işçiliği (hem kadınlar hem erkekler için) bir tercih olabilir elbette ve seks işçiliğinin yaftalanması bilhassa kadınların pek çok durumda haklarını arayamaması ve mağdur olmasıyla sonuçlanıyor gerçekten, ama tüm bunlar seks işçiliğinin çoğunlukla ataerki ve kadın düşmanlığından beslenen, kadınların kaçırılması, tuzağa düşürülmesi, borçlandırılması, pasaportlarına el konulması, şiddet görmesi gibi baskı yoluyla ayakta tutulan bir sömürü endüstrisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kadın düşmanlığının bizzat kendisinin aldığı en temel formlardan bir tanesi zaten kadını sadece seks hizmeti sunan bir servis sağlayıcıdan ibaret görmek. Daha geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün adı Kongo’da Ebola salgını esnasında çalışanlarının sağlık hizmeti ya da iş imkanları için yerel kadınlardan seks talep etmeleri nedeniyle bir skandala karıştı. [1] Bu pankartın bir özgürlük biçimi olarak bize sunduğu bireysel tercih de zaten mevcut ve yaygın olan iktidar ve sömürü ilişkilerini bambaşka bir çerçeve üzerinden, ama tam olarak güya hedef aldığı şeyin (ataerki, kadın düşmanlığı) kuracağı şekilde tekrar üretmeye yarıyor. Kadını, işi erkeklere seks sunmak olan canlı bir şişme bebek olarak gören zihniyet dün Kongo’daysa bugün kadın yürüyüşünde bize tam olarak aynı şeyi söylüyor: “kadın yoksulsa, her zaman seksi bir takas unsuru olarak kullanabilir.”

Solun gerçek işlevi bireyi ne her seçimi kendisiyle başlayıp biten, kendi kendini inşa etmiş bağımsız bir tercihler yekunu olarak görmekte, ne de bireyi sadece devletin, iktidarın, kapitalizmin karşısında, bunlar tarafından tamamıyla belirlenmiş ve çaresiz bir özne olarak kurup statükonun sağlamasını yapmakta. Solun gerçek işlevi bireyin içinde bulunduğu yapılar ve ilişkiler ağı içindeki yerini doğru tespit edip bu yapı ve ağları daha özgür, eşit, adil bir dünya istikametinde değiştirmeye çalışmakta.


Not: "kinik= cynical" (alaycı müstehzi)


Sezen Ünlüönen - Birikim

[1]W.H.O. Workers Are Accused of Sex Abuse During Ebola Response in Congo