
13 Ekim 2022 Perşembe
Dünya Tarihinde Sansür Uygulamaları Ve Türkiye’de Sansür
Demokratik ve özgürlükçü bir toplumun temelini bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ve bu bağlamda ifade özgürlüğü hakkının korunması oluşturur. İfade özgürlüğü hakkı; ulusal düzenlemelerin yanında uluslararası ve bölgesel nitelikte pek çok düzenleme ile koruma altına alınmıştır.
İfade özgürlüğü hakkı hem ifade sahibinin hem de ifadenin yöneldiği kişilerin özgürlüğüdür. Ulusal ve uluslararası bazı düzenlemeler de ifade özgürlüğü hakkının hangi ifade biçimlerini kapsadığı belirtilmekte. Örneğin; basın özgürlüğü, bilimsel ifade özgürlüğü ve sanatsal ifade özgürlüğü bu kapsamda karşımıza çıkmaktadır. Bu bildirinin konusunu ‘sansür’ başlığı ile edebiyatta ve sanatta engellenen ifade özgürlüğü; dolayısıyla sanatsal ifade özgürlüğü oluşturmaktadır.
Bildiri de öncelikle ‘sansür’ kavramını açıklanmaya çalışılacak, sansür kavramının ilk ortaya çıktığı dönemden bugüne dünya sansür tarihinden örnekler verilecek. Bu bağlamda sanatçıların, yayıncıların, diğer ilgililerin ve sanat eserlerinin bu uygulama karşısında ki durumları ele alınacak. Son olarak, Türkiye’ de her dönem genel olarak problemli olan sanatsal ifade özgürlüğünün engellenmesi yani sansür uygulamalarına AİHS kapsamında değinilecek. Ayrılıkçı ifadeler, müstehcen ifadeler ve dine yönelik eleştiriler bakımından sansürlenen sanat eserleri incelenecektir. Bildiri konuya ilişkin genel değerlendirmeleri içeren bir sonuç bölümü ile sona erecektir.
SANSÜR NEDİR?
Toplumsal varoluşun en eski dönemlerinden beri iktidarı korumak adına pek çok baskı mekanizması geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden biri de Platon döneminden beri örneğini sık gördüğümüz kitaplara, yazarlara, şiirlere, şairlere ve sinema ve televizyona getirilen ‘sansür’ uygulamasıdır. İster demokratik olsun ister faşist ister güçlü olsun ister zayıf her iktidar muhalefet etmeyen kendi istediği sularda yüzen bir basın istemiştir.
Sansür kelimesinin güncel sözlük anlamı: Basın, yayın, haberleşme ve sinema ve kitap yapıtlarının hükümetçe önceden denetlenmesi veya kısıtlanması işi’ şeklindedir. Sanata karşı baskı uygulamasının ve toplumsal sanat düşüncesinin ilk düşünürü olan Platon; sansürü sanat yapıtlarını seçme, kontrol etme, düzenleme ve gerekli gördüğü hallerde dışlama için kullanmıştır ve bu dönemde sanat toplumu eğitmek amacı güden bir araç olarak kullanılmıştır.
Sansür, daha geniş bir tanımla her hükümetin kendi döneminde kendine yapılan muhalefeti engellemek adına veya kendi ideolojisine uygun olmayan sesi bastırmaya çalışması sonucu sanatsal ifade özgürlüğünün engellenmesi ve bu bağlamda sanat eserlerinin tahrip olmasıdır.
Gamze Ayva - Umut Vakfı
24 Eylül 2022 Cumartesi
Bu Muhteşem Su Kemerleri Bugün Hala Kullanımda
1.500 Yıl Önce Peru Çölü'nde Nazca Kültürü Tarafından İnşa Edilen Su Kemerleri...
Peru tarihinin Kolomb öncesi döneminde Nazca halkı tarafından inşa edilen Cantalloc Su Kemerleri orijinal amaçlarına hizmet etmeye devam ediyor ve yerel çiftçiler kurak bölgeye su getirmek için hala onlara güveniyor.Yakın zamanda, Çevresel Analiz Metodolojileri Enstitüsü'nden Rosa Lasaponara liderliğindeki bir araştırma ekibi, 4 kilometre (2,5 mil) uzaklıkta bulunan bir dizi su kemeri olan "puquios"un varlığına yeni bir bakış açısı getirip getiremeyeceklerini öğrenmek için uydu görüntülerini inceledi. Peru, Nazca şehrinin batısında. Nazca kültürü tarafından inşa edilmiş, var olan yaklaşık 40 su kemeri var ve Nazca onları tüm yıl boyunca kullandı.
Peru'nun ovalarındaki bu yapılar, ünlü Nazca hatlarının sadece 2,5 mil (4 km) doğusunda inşa edilmiştir. Ve sadece coğrafi olarak yakın değiller, aynı zamanda hatların su arayışında sembolik bir rol oynadığına dair spekülasyonlar olduğu için yapılar ortak bir temayı paylaşabilir - Nazca su kemerlerinin kullanması amaçlanan kaynak. Nazca çizgileri gibi, bu kanalların da toprağı ekinler için daha elverişli hale getirme pratik kullanımlarının yanı sıra bir tür dini amaca hizmet ettiğine inanılıyor.
Su kemerlerinin keşfi, Nazca uygarlığının ne kadar gelişmiş olduğunu ortaya çıkardı. 'Puquios' adı verilen bu sarmal yapılar, suyu almak ve kanalize etmek için kullanılan bir hidrolik sistemin parçasıydı. Eşsiz şekilli delikler, rüzgarın bir dizi yeraltı kanalına esmesine izin vererek, suyu yeraltı akiferlerinden en çok ihtiyaç duyulan alanlara zorladı. Puquios o kadar büyük bir yapıydı ki, 30 tanesi bugüne kadar çiftçiler tarafından kullanılmaya devam ediyor.
Böylesine sofistike ve uzun ömürlü bir ağ, mimarlarının çevredeki bölgenin jeolojisini ve su temini açısından yıllık özelliklerini anladığının kanıtıdır.
* * *
Nazca kültürü 100 - MS 800 arasında gelişti. Rio Grande de Nazca drenajının nehir vadilerinde ve Peru'nun kurak, güney kıyısındaki Ica Vadisi'nde. Önceki Paracas kültüründen (son derece karmaşık tekstilleriyle bilinir) güçlü bir şekilde etkilenen Nazca, seramik, tekstil, jeoglifler ve tabii ki su kemerleri gibi bir dizi zanaat ve teknoloji üretti.
Bu şaşırtıcı su ağlarının yanı sıra, bir zamanlar Peru'nun Ica Bölgesi'nde yaşayan Nazca halkı, çoğunlukla, çölde amacı bilinmeyen muazzam tasarımlar olan Nazca Çizgileri ile tanınır. Kısa bir süre önce bu çizgilerden en eskisinin oldukça tombul bir kedi olduğu ortaya çıktı.
Yazının Orjinali10 Eylül 2022 Cumartesi
Doğanın formülü
Başlığa bakıp da bir formül bulduğumu ve doğayı tüm ayrıntıları ile anlayıp çözdüğümü düşünmeyin diyor filozof ve ekliyor her formül genelin değil özelin hizmetindedir. Formülleştirme isteği, kesinlik ve su katılmamış bilmenin, derinine ele geçirmenin dışa vurumudur. Formülleştirmenin kurallaştırma ve kurallaştırma üzerinden hesaplama olduğunu göz önüne alarak iki soru soralım. Birincisi, kurallaştırma varsa o zaman kural koyucu da olacaktır. Peki, kimdir bu kural koyucu? İkinci sorumuz da, hesaplama ne için, kimin içindir ve hesaplanan nedir?
Şimdi, doğa ile (özel anlamda ekoloji ile) formülleştirme arasındaki bu grift ilişkiyi çözmeye çalışalım. Önce birinci sorunun cevabı ile başlayalım. Doğayı formülleştirme çabaları sonucu elde edilen yasalar doğa için değil o yasaları ortaya koyan insan içindir. İnsan tanımı genel ve soyut bir tanım. Onu somuta indirgersek sınıflı bir toplumda doğa yasaları yasa koyucuların emrinde ve çıkarlarının hizmetindedir diyebiliriz. (Burada doğa yasalarının kullanım sonuçlarını kastetmekteyim).
Formülleştirme üzerinden kural koymak, sınır koymak demektir. Sınır koymak, bir şeyi sınırları içinde tanımlamaktır. Bu sınır, egemenlik alanlarını (insan, toplum ve doğa üzerindeki) doğal olarak kabul ettirmek isteyen sermaye sınıfı ile bu sınırlara karşı mücadele eden tüm ezilen sömürülen halklar ve sınıflar arasındadır.
Kural koyucu, topluma zorla dayattığı yasaları ve yasakları kendi malı olarak gördüğü doğaya da uygular.
Onu yakar, yıkar, talan edip yok eder.
Böylece insan ve toplum ile doğa arasındaki organik bağları koparır.
Gelelim ikinci sorumuzun cevabına.
Hesaplamak (matematiksel anlamı ile) doğayı bilmekten çok onu ele geçirme niyeti taşır. Ele geçirmek, egemen olmak için atılan ilk ve zorunlu adımdır. Aydınlanmadan bu yana süren hakim görüş, doğanın matematik üzerinden formüle edilebilir bir yapıda olduğu yönündedir. İnsan icadı matematiğin kökeni doğaya sıkı sıkıya bağlı ise o vakit doğa formüle edilmeye hazır demektir. Matematik doğadır ve doğa matematiktir. İşte bu egemen görüş hesap edilen doğa ile hesabı yapan insan arasındaki ilişkiyi (ele geçirme ilişkisini) onaylar ve toplumsal çoğunluğa onaylatır.
Hesap eden, hesap edilen arasındaki ilişki düzensizlikten düzenliliğe geçişin hikayesi değildir. Tam tersine düzensizlikten daha fazla düzensizliğe geçiştir. Bu geçişin altında, ekolojik sistemin ne olduğu, nasıl işlediği değil, egemen sınıf için ne işe yaradığı ve yarayacağı anlatılmakta, matematiksel formüllerle yutturulmaktadır. Hesaplayan ile hesaplanan arasındaki ilişki sömürü ve ele geçirme ilişkisidir. Ele geçirilen ve her anlamı ile yok edilen alanlar kazanılan zaferlerin şanlı göstergeleridir!
Doğayı formülleştirmek demek, onu doğal varlıklar statüsünden indirip doğal kaynak statüsüne çıkarmaktır. Bu da doğayı bir araç-gereç haline dönüştürmek anlamını taşır. Araç-gereç haline getirmek kullanım değeri yerine değişim değerini geçirmektir. Değişim değerli doğa fiyatı biçilmiş doğadır.
Doğanın formülleştirilmesi insanın iç doğası denilen duygu, düşünce, hayal, arzu, istek ve diğerlerinin düzenlenmesi anlamına da gelir. Bu düzenleme de, insanın doğal yanları tehlikeli ve bastırılmış sapkınlıklar olarak gösterilir. Bundan bir an önce kurtulmak için de insanın iç doğası ile dış doğası denetim altına alınmalı sisteme uyumlu hale getirilmelidir. Bu andan itibaren doğal olan kontrol altında tutulandır.
Formülleştirme, doğa bilimleri adı altında yani bilimsel olduğu iddia edilen bir mantıkla yapılır. Kısacası formül demek bilimsel simgelemek demektir. Bu görüş baştan sona yanlıştır. Sınıflara bölünmüş, kutuplaştırılmış, özel mülkiyetin son aşamasına varmış toplumsal üretim ilişkilerinde pürü pak, saf, tarafsız, ideolojik nosyonlara bulaşmamış bilimsel üretim olmaz ve olamaz! Bu söylediklerime matematik de dahildir. Matematiğin buradaki görevi; formülasyonlara şaşmaz, hata yapmaz, yanılmaz, yanıltmaz kesinlikler büyüsü katmaktır. Matematiğin de işin içine katılması ile birlikte kökenini doğanın işleyiş yasalarından aldığını söyleyen dünya görüşleri doğa yasaları gibi şaşmaz, yanılmaz, yanıltmaz şekilde kabul edilmelidir. Çünkü bu dünya görüşleri bilimseldir! Sormak ve sorgulamak istediğinizde karşınıza ilk konulan bariyerin üzerinde şunlar yazılıdır: Bu dünya görüşü bilimseldir. Lütfen mesai saatleri dışında sorgulamayınız. Çünkü uzmanlarımız bu saatlerde çalışmaktadırlar!
Burada kayıp-kazanç yarışmasına girmek istemiyorum. Fakat şunu net görüyorum ki, kapitalist sistem bu formülleştirme işinden fazlası ile kazançlı çıkmıştır. Diğer yandan bu kazanç sonu baştan belli bir oyunun, kazanan bir kez, kaybeden çok kez kaybeder oyununun kazancıdır! Hatırlarsanız geçen haftaki yazımda (Ekolojik borç) toplamı sıfır olan bir oyundan bahsetmiş ve bu oyunda kapitalist sermayedar kazanırken doğa ve insan-toplumun kaybettiğinden bahsetmiştim. Kapitalist sermayedarın doğa ve insan-topluma uyguladığı her tür ele geçirme yöntemi (formülleştirme de dahil) kendini kazançlı hale getirirken diğerlerini kaybettirmektedir. Bu nedenle tek seçeneğin kapitalizme karşı birleşik mücadeleden geçtiğinin altını bir kez daha çizmek isterim.
Kapitalist sermayedar doğanın formülleştirme üzerinden ele geçirdiğini söylerken iki şeyin üzerine vurgu yapıyor. Birincisi, sıfır toplamlı oyunda hep kazanmak, ikincisi de bu oyunu sonsuza dek oynamak.
Formülleştirme ile ele geçirme arasındaki karşılıklı bağlar yaşamımızın her alanında karşımıza çıkar. O nedenle ele geçirmeye karşı çıkmak adına daha iyi bir formül geliştirmek yerine formülün kendisine karşı çıkmak atılacak ilk önemli adım olabilir.
Hakan Yurdanur Gazete karinca.com
20 Ağustos 2022 Cumartesi
Tüm buzullar eridiğinde…
Küresel iklim değişikliğinin yarattığı sonuçları her geçen gün daha şiddetli olarak deneyimliyoruz. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) uyarıları dikkate alınmadığı taktirde, bizi çok daha zor günler bekliyor. IPCC, 2100 yılına kadar Grönland ve Antartika’daki buzullar eridiği taktirde deniz seviyesinin 6-7 metre yükselebileceğini ifade ediyor.
Tüm buzullar eridiğinde ise deniz ve okyanuslar 60 ila 80 metre yükselecek. Bu, Türkiye’nin bazı illeri de dahil olmak üzere dünyanın bir çok kentinin tamamen suların altında kalması demek.
Ancak henüz çok geç değil. Eğer hızla harekete geçer ve gerekli adımları atarsak, felaketi önleyebiliriz.
Defne SARIÖZ Yeşil Gazete
5 Ağustos 2022 Cuma
Kaplanın Sırtında
Bir Utangaç Batıcı olarak Abdülhamid
Zülfü Livaneli’nin son romanı Kaplanın Sırtında-İstibdat ve Hürriyet, Sultan Abdülhamid’in h’al edildikten sonra Selanik’te geçen sürgün yıllarını (1909-1912) konu ediyor. Livaneli, kitapta, büyük ölçüde, Selanik sürgünü boyunca Abdülhamid ve ailesine bakan askerî hekim Atıf Hüseyin Bey’in anılarından yararlanmış. Atıf Bey’in kendisi de roman kahramanlarından biri. “Öldükten sonra sünnet edilen Ermeniler” gibi bahisler ise Zaptiye Nazırı Hüseyin Paşa’nın hatıratından alınmış. Romanın sonunda döneme ilişkin tarih çalışmalarından oluşan bir kaynakça da var. Kaplanın Sırtında öncelikle bir tarihî roman olmakla birlikte günümüz popüler kültüründeki Abdülhamid uyarlamalarına yapılmış yeni bir katkı aynı zamanda.
“Kaplanın Sırtında”, tahmin edilebileceği üzere, bir iktidardan düşüş metaforu. Osmanlı’yı 33 yıl “kaplan sırtında” yöneten Abdülhamid tahttan indirildikten sonra aynı kaplan tarafından parçalanma tehdidiyle karşılaşınca o meşhur vesveseleri, öldürülme korkuları iyice depreşiyor. Üç yıl boyunca Alatini Köşkü’ne hapsolup hiç dışarı çıkamadığı Selanik’te ruhsal ve fiziksel sıkıntıları artmış, yapayalnız bir “aile babası” olarak görüyoruz onu. “Vehm-i Hümayun”un ne menem bir şey olduğu kâh Doktor Atıf’ın, kâh Osmanlı’ya günbegün sinen yıkım havasıyla bir korku şehrine dönüşen Selanik’teki subayların gözünden anlatılıyor.

Kaplanın Sırtında epey çalışılmış bir anlatı ve “çok çalışma”nın, çok okumanın tarihî romanlarda yol açabildiği temel sakıncalardan olan malumatfuruşluğa yer yer yakalandığı söylenebilir. Örneğin, Sultan Hamid’in sağ omzunun altında şiddetlice kaşınan, kızarık bir şişlik ortaya çıktığında aklına hemen yüzlerce yıl önce şirpençeden hayatını kaybeden “atası” Yavuz Selim’in gelmesi ve bununla ilgili bir açıklama yapılması gibi anektodlar Abdülhamid devrine odaklanan anlatıya bir zenginlik katmıyor; aksine, ayrıntıya boğulan okur sadece Livaneli’nin Osmanlı tarihinden haberdar olduğunu, birtakım kitaplar okumuş olduğunu anlıyor. Bir süzgü yapılmadığı gibi öğrenilen her şeyi okura aktarmaya dönük bir acelecilik de seziliyor. Malumatfuruşluk Doktor Atıf’la Sultan Hamid arasında geçen bazı diyaloglarda bir inandırıcılık sorunuyla birleşiyor. Livaneli insani tarafları öne çıkmış bir Sultan Hamid portresi çizmek isterken, Abdülhamid’i neredeyse namazında niyazında bir emekli paşaya dönüştürüyor. Oysa Abdülhamid Selanik günlerinde sabık bir sultan olsa da, kendi doktoruyla “dışarıdan bakınca ülkeyi yönetmek kolay görünüyor, değil mi?” gibi senli benli konuşmuş olması ya da “benim amcamın omuzlarına oturdular ve bileklerini kestiler” gibi laflar etmesi pek “olası” değildir.
***
Roman tekniği bakımından aksayan bu tür taraflarına rağmen Kaplanın Sırtında “kendini okutan” anlatılardan biri. Bu da sanırım Livaneli’nin Abdülhamid yorumundan kaynaklanıyor. Livaneli şimdiye dek pek rastlanmadık bir “utangaç Batıcı” Abdülhamid portresi sunuyor. Bu, ne AKP devrinde üretilmek istenen Batı karşıtı (İngiliz elçisi tokatlayan, ajanları kendi elleriyle tespit edip sarayından kovalayan) Abdülhamid imajına tam olarak uyuyor ne de muhaliflerine “kan kusturan”, basını ve düşünce hayatını sansür eden, maslahatçı ve pan-İslâmcı Kızıl Sultan imajıyla örtüşüyor.
Livaneli, Abdülhamid’in Fransızcayı (kardeşi Murad kadar olmasa da) iyi bildiğini, kanyak ve rom içtiğini, -Arthur Conan Doyle’a Mecidiye nişanı hediye edecek kadar- sıkı bir polisiye okuru olduğunu, sarayında opera ve tiyatro gösterimleri için hususi aktör ve aktrisler bulundurduğunu, Çırağan Sarayı’nın duvarlarına Rembrandt ve Ayvazovski tabloları astırdığını, doğa bilimlerine (bakteriyoloji vb.) saygı duyduğunu onun Batıcılığının kanıtları olarak uzun uzun anlatıyor. Amcası Abdülaziz’in davetiyle çıktığı Avrupa seyahati, Osmanlı heyetinin Fransa’da alay-ı valayla karşılanması, Londra, Paris ve Toulon şehirlerinin pırıltısı sultanı çok genç yaşta Batı hayranlığına itiyor. Ancak Abdülhamid’i utangaç ve “gizli” bir Batıcı olmaya götüren koşullar da vurgulanıyor. Hem Osmanlı’yı parçalamak isteyen düvel-i muazzamaya karşı bir cephe oluşturabilmek hem de içerideki “şeyhülislamlar, müderrisler, tarikatlar, şeyhler”in tepkisini çekmemek için görünüşte İslâmcılığı benimseyen, ama öte yandan Batı tarzı reformlar yapıp okulları modernleştiren, kız mektepleri açan, Avrupa saatini uygulamaya çalışan, ülkeyi demiryollarıyla bağlayan, kısacası III. Selim’le başlayan Batılılaşma hamlesini sürdüren bir sultan olarak sunuluyor Abdülhamid.
Romanda İttihatçı rolündeki Doktor Atıf’ın Meclis-i Mebusan’ı süresiz olarak tatil ettiği, Mithat Paşa’yı boğdurduğu, Namık Kemal gibi aydınları küstürüp basını ve düşünce hayatını sansür ettiği için Abdülhamid’e yönelttiği eleştiriler ise hem cılız kalıyor hem de “reel-politika”nın gerekleri yüzünden makul karşılanabilecek ufak tefek arazlar olarak görünüyor. 1908’den sonraki başarısız idareler ve peş peşe alınan savaş yenilgileri Abdülhamid’i toy ve işbilmez İttihatçılar karşısında normalde olduğundan daha becerikli, güngörmüş bir “bilge kral” kılığına sokuyor.
Bu Abdülhamid portresinin gerçeğe ne kadar uygun olduğunu tarihçiler kuşkusuz daha doğru değerlendirecektir ancak romanda Abdülhamid’in idare tarzının Türkiye modernleşmesini sekteye uğratan belli başlı yönlerinin göz ardı edildiği ya da fazla önemsenmediği kanısındayım.
Abdülhamid elbette, Livaneli'nin sıklıkla hatırlattığı üzere, Osmanlı’nın en Batılı ailesinde yetişmişti; alışkanlıkları, dinlediği müzikler, okuduğu kitaplar Batılı hayat tarzına uygundu. Ancak Batı düşüncesine derin bir bağlılığı yoktu. Parlamento fikrinden hoşlanmıyor, tebaasını tek başına yönetmek istiyordu. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde iyiden iyiye ağırlığı hissedilen “Bab-ı Ali”nin, giderek özerkleşen devlet bürokrasisinin siyasetteki etkinliği onun döneminde ortadan kaybolmuştu. Romanda Abdülhamid’in gözünden olumlu biçimde tasvir edilen Ali ve Fuat Paşa gibi devlet adamlarının idaredeki etkisi sona ermiş; Meclis-i Mebusan askıya alınıp Mithat Paşa gibi bürokratlar bertaraf edildikten sonra Yıldız’da Abdülhamid’e biat etmiş silik sadrazamlar ve mabeyncilerden oluşan bir saray idaresi kurulmuştu. AKP devrinin popüler propaganda dizisinde köpürtülen “elçi tokatlayan külhanbeyi Abdülhamid” imgesi abartılı olsa da onun gazabından korktukları için çareyi İngiliz elçiliğine sığınmakta bulan sadrazamları (Said Paşa gibi) olmuştu.
Kısacası, Abdülhamid’in Batılılaşma anlayışı geç Osmanlı zihniyet dünyasını genel olarak belirleyen biçimsel ve seçmeci modernlik algısının bir tekrarı olduğu gibi Osmanlı tarihinde ilk defa “hürriyet,” “millet” gibi kavramlarla parlamentarizmi savunmaya çalışan Namık Kemal gibi aydınların modernlik algısından da gerideydi. Bu bakımdan Livaneli’nin romanında sunulan “Batıcı” Abdülhamid portresi Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han” miti kadar sorunlu ve tartışmalı görünüyor.
Günümüz popüler kültüründe sayısı gittikçe artan Abdülhamid uyarlamaları güncel politik içerimleriyle birlikte düşünüldüğünde, Abdülhamid’in 93 Harbi’ni bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı süresiz olarak kapatması bugünkü durumla düşündürücü bir benzerliktir. Son zamanlarda muhalefeti “1908’den” bir adım öteye geçememekle eleştiren Erdoğan'ın Abdülhamid devrine duyduğu özlem eleştirel düşünce ve muhalefetin tümüyle ortadan kaybolduğu bir tek-adam rejimini daimîleştirme isteğinin dışavurumudur. Gerçek-tarihsel Abdülhamid devriyle günümüzün Abdülhamid mitini ortaklaştıran zemin de budur.
Kaplanın Sırtında’nın bugün inşa edilmekte olan Abdülhamid mitini ya da Abdülhamid devrinin baskıcı zihniyetini sahiplendiğini veya yeniden ürettiğini iddia ediyor değilim. Livaneli, Abdülhamid’i kendi döneminin şartları içine yerleştirip, abartılı yergi ve övgülerden sakınarak anlatmaya çalışmış. Ne var ki sonuçta Abdülhamid’e kendisinde olmayan bazı özellikleri atfederek onda hiçbir zaman köklü bir zihniyet ya da düşünce tarzı haline gelmemiş olan Batılı hayat tarzını kendi başına bir politik erdem olarak sunmuş.
Barış Özkul / Birikim
19 Temmuz 2022 Salı
Hubris sendromu ya da iyi bildiğimiz felaketler
Tanganyika Gölü’nde yaşayan bir çiklit balığı ve bu balığın iki türlü erkeği varmış. Bu erkek türlerinden biri “T” biri “NT” diye kodlanmış. Alfa ve Beta gibi düşünün. Bu iki tip erkek çiklit arasında da tuhaf bir ilişki yaşanmaktaymış. Çekinik olan NT’ler, özel bir koşul gerçekleştiğinde T’ye dönüşebiliyormuş. Ian H. Robertson, “The Winner Effect: The neuropsychology of power” (Zafer Etkisi: Gücün nöropsikolojisi) başlıklı makalesine bu akıl çelen öyküyle başlıyor. Sonra kazanmanın ve güç kullanımının beynin kimyasını nasıl etkilediğini anlatıyor. Dopaminin bir tür antidepresan olduğunu, dozunda üretilmesi halinde insanı hayata bağlayıp makul ölçüde risk alarak kendini geliştirmesine yaradığını, fakat aşırı dopaminin kişinin kendinde süper haller vehmetmesine neden olabileceğini söylüyor. Çünkü bu güzelim hormonun fazlası insanda muhakeme ve duygu bozuklukları yaratabiliyor. Ayrıca Bertrand Russel’ın adını koyduğu “güç zehirlenmesi”nin nasıl örgütlendiğini de aktarıyor.
Anlattıklarından yola çıkarak, birini bir zorbaya dönüştürmenin en kestirme yolunun onu yetkin olmadığı bir işte terfi ettirmek olduğunu anlıyorum. Çünkü bu “talihli” kişi, yetersizlik duygusunu astlarına, hayatları ya da zamanları üzerinde şu ya da bu ölçüde söz sahibi olduğu insanlara türlü çeşit eziyet ederek telafi etmeye çalışacak. Şu halde “güç zehirlenmesi”nin yetersizlik duygusunun bir tezahürü olduğunu iddia edebiliriz.
Etsek ne olur ki? Geçebilir miyiz güç zehirlenmesinin önüne? Robertson’un anlattığı balık öyküsüne göre pek mümkün değil. Makalenin sonunda bağlıyor hikâyeyi.
Meğer T türü erkek çiklitler, sahip oldukları eril güç sayesinde kendilerine ait bir arazi de edinebiliyorlarmış. Tabii ki her güç beraberinde bir zaaf getirir. Aynı zamanda canlanan renkleriyle ışık da saçıyorlarmış etrafa. Dolayısıyla başka balıklar tarafından fark edilip ortadan kaldırılmaları da daha mümkün oluyormuş. Civardaki bir NT çiklit, dünya üzerinde arazi sahibi olmuş bir T çiklitin imha edildiğini görür görmez T’ye dönüşmeye başlıyormuş nagehan. Dönüşümü motive eden de canlı renkleri ve ışıltısı nedeniyle kolayca avlanan T’den arta kalan arazi oluyormuş.
Adına kibir dediğimiz büyük günahı anlatan onlarca mitolojik öykü var ve fakat hiçbirinin bu öyküdeki isabet derecesini yakaladığını sanmıyorum. Böyle bir öyküyü okuyunca merak sarıyor insanı. Bakındım ben de biraz, NT’den T’ye dönüşen erkek çiklit ışıltılı bir renge bürünürken sperm sayısı da artıyor, dolayısıyla türün devamına katkıda bulunma ihtimali yükseliyormuş. Dahası var, T’ye dönüşemeyen NT erkekler bir müddet sonra kendilerini imha ediyorlarmış. Dışlanıyorlarmış çünkü. Güçlü ve göz önünde olana, onun arazisine konmak için dönüşmek, o dönüşme ihtimali bulunmadığında da dışlanıp silinmeye mahkûm olmak. Trajik bir hikâye. Kimse insan-olmayanlara ait alemlerin hikâyeden yoksun olduğunu söylemesin gayrı. Bir de sıradan fanileri bu konuların üzerinden tekrar tekrar geçmek zorunda bırakanlar utansınlar kendilerinden bir zahmet.
Medyascope
Sivrisinekler neden bazı insanları daha çok ısırıyor?
Aslında, istatistiklere göre sivrisinek, insanlar için açık ara dünyadaki en ölümcül canlı. Sadece 2018 yılında yaklaşık 725 bin ölüme neden oldu.
Aynı yıl, en çok can kaybına yol açan ikinci faktör, 437 bin kişiyi öldüren insanın ta kendisiydi. Bunu yılanlar, köpekler, zehirli salyangozlar, timsahlar, su aygırları, filler, aslanlar, kurtlar ve köpekbalıklarının saldırıları izledi.
Bu endişe verici durum nedeniyle, Dünya Sağlık Örgütü 2017'de, ülkelerin sivrisinek kaynaklı vektörlerle bulaşan hastalıkların kontrolü için yönlendirilmesi amacıyla "Küresel Vektör Kontrol Yanıtı (GVCR) 2017–2030" kılavuzunu onayladı.
Bu, hastalıkları önlemek ve ortaya çıkabilecek salgınlara hemen müdahale etmek için kritik bir öneme sahip.
Sivrisinekler; Batı Nil virüsü, Zika virüsü, dang humması, sarı humma, chikungunya, St. Louis ensefaliti, lenfatik filaryaz, La Crosse ensefaliti, Pogosta hastalığı, Oropouche ateşi, Tahyna virüsü, Rift Vadisi ateşi, Semliki Ormanı virüsü, Sindbis ateşi, Japon ensefaliti, Ross Nehri ateşi, Barmah Orman virüsü veya sıtma gibi çeşitli hastalıkları bulaştırabilir.
Bu şekilde yalnızca 2020'de 627 bin ölüm oldu.
Peki, sivrisinekler neden insanları ısırıyor ve bazıları neden daha fazla hedef oluyor?
Karbondioksit ve vücut kokuları
Hem erkek hem de dişi sivrisinekler aslında diğer hayvanları ısırmadan da yaşayabilir. Ancak dişiler üreme döngüsünü tamamlamak için kana ihtiyaç duyar.
Yaklaşık 100 yıl önce, karbondioksitin (CO₂) sivrisinekleri cezbettiği ortaya çıktı. Ancak, karbondioksitin çekiciliği sivrisineklerin neden sistematik olarak bir kişiyi diğerine tercih ettiğini açıklamıyor.
Sivrisineklerin belirli insanlara daha fazla ilgi duymasını sağlayan başka fiziksel ve kimyasal işaretler var. Bunlar arasında ısı, su buharı, nem, görsel sebepler ve en önemlisi deriden yayılan kokular bulunuyor.
Hangi aromaların sivrisinekleri daha çok çektiği henüz tam olarak anlaşılmamış olsa da, birçok çalışmada indol, nonanol, oktenol ve laktik asit gibi moleküller öne çıkıyor.
ABD'deki Uluslararası Florida Üniversitesi'nden Matthew DeGennaro liderliğindeki bir araştırma ekibi; IR8a olarak bilinen ve pek çok hastalığı taşıyan Aedes aegypti sivrisineklerinin laktik asidi tespit etmesini sağlayan benzersiz bir koku reseptörü olduğunu keşfetti. Bilim insanları, böcek antenlerinde bulunan IR8a reseptörünü mutasyona uğrattığında, sivrisineklerin laktik asit ve insanlar tarafından yayılan diğer asidik kokuları tespit edemediğini gördü.
Sivrisinekleri çeken koku
Öte yandan, son araştırmalara göre, dang ve Zika virüsleri, farelerin ve enfekte ettikleri insanların kokularını değiştiriyor ve onları sivrisinekler için daha çekici hale getiriyor. Bu durum da hasta kişiyi ısırarak enfekte kanını almaları ve ardından virüsü başkalarına taşımaları durumunu destekliyor.
Normalde, insan ve kemirgenlerin derisi, bakteri popülasyonlarını sınırlayan bir antimikrobiyal peptit üretiyor. Ancak, dang veya Zika ile enfekte olmuş farelerde, bu peptidin yoğunluğu azalıyor ve bazı bakteriler çoğalarak asetofenon (en basit aromatik bileşik) üretimini tetikliyor.
İnsanlarda da benzer bir durum söz konusu. Dang humması hastalarının koltuk altlarından toplanan kokular, sağlıklı insanlarınkinden daha fazla asetofenon içeriyor.
İlginç olansa, bunun düzeltilebilir olması. Dang humması ile enfekte olmuş farelerin bazıları, daha az asetofenon salımına yol açan ve böylece sivrisineklerin çekiciliğini azaltan izotretinoin ile tedavi edildi. Böylece sivrisinek ısırmalarının önüne geçildi.
Sivrisineklerin bir insanı ısırmayı neden tercih ettiğine yönelik bu tespitler, vektörler tarafından bulaşan hastalıkların azaltılmasına yardımcı olabilir.
Prof. Raúl Rivas González
Salamanca Üniversitesi
www.bbc.com/turkce
6 Temmuz 2022 Çarşamba
Kronik Depresyon
Yaşam içerisinde hepimizin mutsuz, endişeli ya da kızgın hissettiği dönemleri olabiliyor. İnsan yanımız da bunlardan oluşuyor zaten; mutluluk, heyecan ve huzur kadar, hissettiğimiz olumsuz duygular da insan tarafımızın ve yaşamımızın parçaları. Ancak bazen mutsuz tarafımız benliğimizi ele geçirir ve diğer duygulardan rol çalarak başrolü oynamak üzere sahneye fırlar; bir türlü de inmek bilmez.
Bu mutsuzluğumuzun bize özel türlü türlü sebepleri olabilir elbette; yakın ve sevilen birinin kaybı kadar yakın bir ilişkinin bitmesi, diğerleriyle yaşadığımız problemler, işyerinde yaşadığımız performans kaybı, akademik zorluklar, okul başarısının düşmesi, yaşamımızla ilgili majör kararlar (evlilik, iş değişikliği vb.) verme arifesinde yaşadığımız zorluklar ya da başka bir stres faktörü nedeniyle kendimizi alabildiğine mutsuz, kaygılı veya umutsuz hissedebiliriz. Zaten yapılan çalışmalar da, biyolojik yatkınlıklarımız ve mizaç faktörlerinin dışında, etkili olabilecek birçok stresli yaşam olayını depresyonun hazırlayıcısı ve tetikleyicisi olarak işaret ediyor.
Burada doğuştan getirdiğimiz mizaç özelliklerimizin dışında yaşam deneyimlerimizle şekillenen kişilik yapımızın da depresyon ya da diğer klinik rahatsızlıklara yatkınlığımızı belirleyebildiğini söylemekte fayda var. Peki nasıl? Burada şema terapi kuramının bazı kavramlarının yardımından mutluluk duyacağımı belirteyim. Bu kurama göre patolojik olan/olmayan, normal/anormal ayrımı yapılmadan evrensel olarak tüm insanlarda görülen 18 ayrı şema var. Bu şemalar, doğuştan getirdiğimiz mizaç özellikleri ve yaşam deneyimlerimizle, özellikle de erken dönem yaşantılarımızla şekilleniyor. Erken dönem yaşantılarımızda ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişki biçimi, bu dönemde ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmamış oluşu ya da ihtiyaçlarımızın karşılanma şekli, şemalarımız üzerinde belirgin rol oynuyor.
Buna göre örneğin erken dönem yaşantılarında yeteri kadar sevgi, şefkat ya da sıcaklık almamış, duyguları dinlenip dikkate alınmamış kişiler, ileride de ihtiyaçları olan duygusal yakınlığın diğerleri tarafından yeteri kadar karşılanmayacağı beklentisiyle duygusal yoksunluk şemasına sahip olabilirler (J.E. Young ve ark.,2011). Bu şemaya sahip olan biri, şemayla başa çıkma biçimi olarak, duygusal ihtiyaçlarının hiçbir zaman karşılanmayacağı beklentisiyle yakın ilişkilerden sürekli olarak kaçınabilir (H.A.Karaosmanoğlu, 2017). Şemalar, genelde farkındalık alanımızın dışında bizi etkilemeye devam ettiğinden böyle bir şemayla kişi, sürekli kaçınan bir biçimde yakın ilişkilerden uzak veya yüzeysel yakın ilişkilerle yaşamını devam ettirme eğiliminde olur. Ancak altta yatan bir tatminsizlik ve yeteri kadar yakın olamama, sıcak ve doyurucu ilişkiler kuramama durumuyla karakterize, sürekli bir mutsuzluk, ruh halinin bütününe hâkim olabilir. İnsanın evrensel olarak diğerleriyle yakın bağlar kurma ihtiyacını göz önünde bulundurursak bu ihtiyacın karşılanamıyor oluşunun kişi açısından ne kadar hayati önemde olduğunu anlayabiliriz.
Ya da erken dönem yaşantılarında ailesinin aşırı beklentileriyle (‘’en çalışkan, en yetenekli, en güzel, en becerikli, en zengin sen olmalısın’’ gibi) büyümüş ve sürekli diğerleriyle kıyaslanmış ve olumlu davranışları yeteri kadar aynalanmamış olan çocukta başarısızlık, kusurluluk, yüksek standartlar (mükemmeliyetçilik) veya haklılık şemaları gelişebilir. Böyle büyüyen ve bu şemalardan kusurluluk şemasına sahip olan biri, bu şemayla başa çıkma biçimi olarak, diğerleri tarafından reddedileceği ve eleştirileceği beklentisiyle insanlarla ilişkilerinde gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı da seçebilir yaşamında.
Örnekler üzerinden tanımlamaya çalıştığımız duygusal yoksunluk ve kusurluluk şemalarından sonra, bu geniş ve uçsuz bucaksız konuya bir ara vermek ve tekrar konumuz olan depresyona geri dönmek istiyorum.
Birinci örnekte davranış paterni, yakın ilişkilerinden kaçma, ikinci örnekte ise gerçek duygu ve düşüncelerini ifade etmekten kaçınmayı içeriyordu. Bunun yaşam boyu tekrar eden bir örüntü olduğunu düşünelim. Yaşamsal gereksinimlerimizi oluşturan, diğerleriyle yakın ilişkiler kurma, güvenli bağlanma, ait olma, onaylanma gibi diğer temel ihtiyaçlarımızı da göz önünde bulundurarak…
Ayrıca, depresyon tablolarında klinik olarak ön planda olan bulgulardan biri de sosyal içe çekilme olmakta. Sosyal içe çekilmenin neden mi sonuç mu olduğunu henüz bilmediğimizi varsayarak…
Yukarıdaki her iki örnek her durumda ve herkeste olmasa da bazen, kronik depresyon ya da Distimi diye tanımladığımız Süregiden Depresyon Bozukluğunun altta yatan dinamiklerini oluşturabilir. Süregiden Depresyon Bozukluğunun, ruhsal bozuklukların uluslararası tanı kriterlerini geliştiren DSM-5 (DSM-5, 2013)’e göre belirtileri şunlardır;
Zeynep Sağlam Balkan
Uzm. Klinik Psikolog
Kaynakça
Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5), Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu E, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 2013.
Karaosmanoğlu, H.A. (2017). Şema Terapi Uluslararası Sertifikasyon Eğitimleri Ders Notları
Rafaeli, E.,Bernstei, D.P., Young, J.E.(2011), Şema Terapi Ayırıcı Özellikler, çev. Miray Şaşıoğlu(2017)
3 Temmuz 2022 Pazar
Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi
9 Haziran 2022 Perşembe
Enflasyon sınıf mücadelesidir
Türkiye’de her şeyin fiyatının her saniye değiştiği günlerden geçiyoruz. TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon verileri yüzde 73,5 derken gerçek araştırmalar durumun yüzde 161 seviyelerinde olabileceğini gösteriyor. Fakat dünyada da durum farklı değil. Hem ABD’de hem Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ekonomilerinde yüzde 8 ve üstü enflasyonlar görülmeye başlandı.
Burjuva iktisatçılar yeni bir “ücret fiyat sarmalı”na girilebileceğini söylüyor. Dünyanın birçok yerinde emekçiler için “hayat giderleri” tartışılıyor. ABD’de Wall Street Journal’da yayımlanan bir araştırmaya göre, halkın yüzde 83’ü ekonominin kötü veya “çok da iyi durumda olmadığını” düşünüyor. Bu 1972’den beri bu konuda görülen en düşük değer.
Pandemiyle birlikte sıradan insanların tükettikleri şeylerde değişimler görülmeye başlandı. Bu, bazı malların arzında çeşitli sorunları beraberinde getirdi. Çin ve Güney Kore gibi bazı ekonomilerin doğalgaz ithalatı yükselirken, Rusya ve Suudi Arabistan’ın domine ettiği OPEC+ ülkeleri petrol üretimini artırmayı reddettiler. Enerji fiyatlarında yaşanan dalgalanma Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle iyice körüklendi. Tüm dünyadaki buğday üretiminin %25’ini gerçekleştiren iki ülke arasındaki bu savaş gıda krizini de beraberinde getirdi. Finansal spekülasyonlar da enflasyonun artışına katkı sağlıyor. Zira tahıl üretimi son yıllarda az da olsa artış trendinde. Bu da enflasyon konusundaki ortodoks teoriyi yanlışlıyor. Ancak bu teori, merkez bankalarının faiz artırımına gitme yönündeki tepkilerini besliyor.
“Ücret fiyat sarmalı” korkusundan kasıt, hayat standartlarının düştüğü bu koşullarda, işçilerin daha yüksek ücretler için mücadeleye atılacağından duyulan korku. Patronlar böyle bir dönem görmek istemiyor. Zira işçi ücretleri yükselirse, patronların kârları düşer. Ve egemen sınıf, yeni bir resesyona yol açacak bile olsa, hayat standartlarına saldıracak şekilde hizmetlerin ve malların fiyatlarını artırmaya çalışır. Bu döngünün kendisi sınıf mücadelesinin bir alanıdır.
Enflasyonu işçiler değil, kaotik bir ekonomik sistem olan kapitalizmde egemen sınıfın ihtiyaçları ve yönelimleri yaratır. Bizim görevimiz ise bunun bir sınıf mücadelesi olduğunu hatırlamak ve emekçilerin aşağıdan mücadeleleriyle kendi sınıfımız lehine kazanımlar elde edeceğimiz dinamikleri yaratmaktır.
(Sosyalist İşçi)
12 Mayıs 2022 Perşembe
Bir Doğu-Batı Çatışması mı?
Rusya’nın mevcut devletlerarası hukukun temel ilkesini açıkça çiğneyerek Ukrayna’ya savaş açması, her şeyden önce beş kurucu üyesinden biri olduğu Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuralları dâhilinde 1945’ten beri işleyegelmiş “dünya düzeni”ni artık geçerli saymadığını ilan etmek anlamına geliyor. Üstelik sadece bu saldırısı ile değil, meşru göstermek için öne sürdüğü gerekçeler ile de bu dünya düzeninin üzerine kurulduğu ulus-devletlerin hemen tümünün varlığını tartışmalı, gereksiz saydırabilecek yaklaşımlara ardına kadar kapı açıyor. Örneğin Ukraynalıların Büyük Rus milletinin bir parçası olarak sadece diğer küçük parça Belaruslular gibi “büyük ağabey”e itaatkâr bir ulus-devlet olabileceğini iddia etmesi, Ukrayna topraklarının tarihsel Rus coğrafyasına ait olduğunun vurgulanması haklı, meşru sayıldığında, benzer gerekçelerle bütün ulus-devletlerin saldırıya uğramasına hatta yok edilmesine izin veriliyor demektir. Bu durumda her üyenin varlığını ve toprak bütünlüğünü diğer ulus-devletlerin de taahhüt etmesi ilkesi üzerine kurulu BM örgütünün varlık nedeni ortadan kalkmış olacak; 1945 öncesine benzer bir dünyaya adım atmış olacağız.
Rusya, onun “yeni Çarı” Putin henüz bu adımı attığını da söylemiyor ama karşısında derhal teşekkül eden “Batı Bloku”, Rusya’yı ve ona karşı hemen yürürlüğe koyduğu ağır yaptırımlara uymayan ulus-devletleri dışında tutacak bir “düzenleme”ye koyuldu bile. Rusya’nın ve “Batı”nın yaptırımlarına katılmayacaklarını hemen ilan etmiş ülkelerin böyle bir düzenlemeyi hesaba katmadıkları, “şaşırdıkları” söylenemez. Aksine bekledikleri ve hazırlıklı olduklarını varsaymak çok daha gerçekçidir. Çünkü dikkate alınmalıdır ki Batı’nın yaptırımlarına katılmayacaklarını derhal açıklayan devletlerin hepsi de (Çin, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, İran, Pakistan, Hindistan) Rusya’yla birlikte oluşturdukları, geçen yıllarda Rusya’nın batısında ortak askeri tatbikat yapacak ölçüde ilişkilerini sıkılaştırdıkları Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyesidirler. Dolayısıyla Rusya’nın BM üyesi bir ülkeye savaş açmak gibi gayet kritik önemde bir kararı ŞİÖ üyelerine danışmadan, onların öneri ve kaygılarını kaale almadan alması ve uygulaması düşünülemez. Ve ayrıca özellikle bilinmelidir ki 1990’ların ortasında ŞİÖ’nün kuruluş gerekçesinin ilk maddesi ABD’nin (dolayısıyla “Batı”nın) hegemonyası demek olan halihazırdaki “tek kutuplu dünya” düzeninden duyulan ciddi rahatsızlıktı. Yani ŞİÖ, “ikinci kutup”u oluşturmanın, birinciyi “gerektiği kadar” geriletme niyetinin ilk adımı sayılabilir. “Batı”nın kendine ait saydığı Ukrayna’ya yapılan açık saldırı onun hegemonyasına karşı “(biz) kabul etmiyoruz” demek ise; Rusya ve ŞİÖ üyeleri “biz” derken sadece kendilerini değil çok daha geniş bir potansiyeli ifade eden “Doğu, Doğululuk” konumunu, kavramını kastediyorlar elbette.
Burada, bundan böyle teşekkül etmiş sayacağımız ikinci kutbun varlığında işleyecek bir dünya düzeni sözkonusu değil şimdilik. 1945’ten 1990’a kadar sürmüş ABD liderliğindeki “Batı Bloku” ile SSCB (Rusya) güdümündeki Doğu Bloku arasındaki güç dengesine –bu “denge”nin gerisinde duran Yalta ve Potsdam antlaşmalarıyla belirlenmiş “nüfuz alanları” paylaşımına– dayalı dünya düzeninin yeni bir “sürümü” de denilemez. Çünkü her ne kadar önceki dünya düzeni birbirine zıt/düşman addedilen iki toplum düzeninin (kapitalist-“sosyalist”) birbirleriyle mücadele/rekabet koşul ve kurallarını belirliyor idiyse de; şimdiki “Doğu” blokunun iddiası, o koşul ve kuralların “Batı’nın (kapitalizmin) üstün/belirleyici olduğu önkabulüne dayalı olduğu, hatta daha da ileri gidilirse “Batılı zihniyetin, bakış açısı ve değerlerin mutlak doğruluğu” inancından türeme oldukları ve bu nedenlerle de artık kabul edilemez sayıldıkları yönündedir. Dolayısıyla iddialarının mantıki sonucu şuraya varmaktadır: Eğer şu anda fiilen var kabul etmediğimiz dünya düzeninin yerine bir yenisi geçsin isteniyor ise; bunun temel kural, değer ve kurumları –modern çağlar boyunca– hor görülen “Doğulu” zihniyetin eşit katılımı ile oluşturulmalıdır.
Bu itiraz ve iddiaya şu veya bu ölçüde katılanlar ŞİÖ üyesi devletlerden ibaret değil. Çin’in bir ekonomik-teknolojik ve askeri güç olarak yükselişine, Putin otokratizminin etkinliğine hayranlık duyan birçok hükümetin yanısıra “Batı dünyası”nda son yıllarda güçlenen popülist hareketlerin hemen tümü için de geçerli bu hayranlık. “İslâm dünyası”nın mevcut BM’de yeterli ağırlıkta temsil edilmediğini ileri süren, bu dünyanın liderliği hayali kuran ülke ve siyasal hareketler de bu listeye eklenmelidir. Fakat listenin kimleri ve neleri kapsayabileceğini söyleyebilmek için her şeyden önce şu sözü/iması edilen “Doğulu”lukla ve hele “Doğulu zihniyet”le neyin, nelerin kastedildiğinin belli olması, bunların iç tutarlılığı, mantığı olan kavramlar, tanımlar haline getirilmesi şarttır.
Ancak sorun şu ki; ne Doğululuk bayrağını sallamaya kararlı ŞİÖ’nün önde gelen üyelerinde, ne de Batılı zihniyetle oldum olası takıntılı İslâm dünyasında böyle bir niyet ve ön hazırlık var denilemez. Örneğin, daha 1990’larda bugünkü konumuna gelebileceği tahmin edilen, “dünya liderliği” için ABD ile rekabet edeceğine kaçınılmaz diye bakılan Çin, diğer alanlarda umulanın da ötesinde bir performans sergilediği halde; rekabetin ideolojik “silah”ı olarak düşünebileceği bu Doğululuk ve Doğulu zihniyet/insan ve toplum kavrayışı geliştirebilmek için herhangi bir dikkate değer girişimde bulunmadı. Gerçi Rusya da dahil bütün bu ülkelerde-toplumlarda Batı’ya öykünme, “Batılılaşma”, başından beri en hafifinden özenti diye damgalanmasına ve daima güçlü şüpheler içeren bir tutum olarak görülmesine rağmen onun evrensellik iddiasına etkili bir karşı cevap girişiminde bile bulunulamayacağı adeta zımnen kabullenilmiş gibi kendi kültür ve zihniyetlerine parantezler açmakla yetinilmiş; dolayısıyla “Doğululuk” sadece o parantezlerin etiketi olarak bir anlam ve işlevle sınırlı olabilmiştir. O nedenle şimdi Çin-Rusya ekseninde teşekkül etmekte olan kutbun “Doğulu” zihniyet adına söyleyebildiğinin hemen tamamını, Batı emperyalizminin yaptığı kötülüklerin sayıp dökülmesi oluşturuyor.
Geçerken belirtelim ki; bu acizliğin ana –hatta başkası gerekmez– nedeni, Batılı denen ama aslında herkes için mümkün olduğundan ötürü “modern” denilmesi gereken zihniyetin evrensellik iddiasıyla denk/yarışabilir bir başka zihniyet tarzının zaten mümkün olmayışıdır. Çünkü modern zihniyet dediğimiz şey, insanüstü/ötesi referanslara yaslanmayarak, herkesin edinimine, deneyim ve sorgulamasına –elbette ortak mantık ve muhakeme ilkeleri dâhilinde– açık, dolayısıyla tek bir kalıba dökülemeyeceği gibi köklü değişimlerin de pekâlâ mümkün olduğu bir düşünüş ufkudur. Bu ufkun silinmez bir Batı’ya aitlik boyutu taşıdığı söylenemez ama insanlığın düşünce dünyasına egemen oluşunun günümüze kadar süren döneminde “Batılı” toplumların başat rol oynadığı tartışılamaz bile. Ancak bu durumun değişmez olduğunu, başat rolün başkalarınca üstlenilemeyeceğini iddia etmek de eşit derecede saçmadır. Öte yandan Batı’nın modern zihniyetin başat aktörü olduğu dönemde birtakım Batılılar tarafından öne sürülen zamanında ve halen de o toplumlarda hayli geniş bir onay bulabilmiş, ırkçılık, militarizm, faşizm gibi akımlar üzerinden bir “Batılı zihniyet” tanımına gidilmesi, o akımların yaygınlık derecesi ölçüsünde anlaşılabilir. Ama günümüz bağlamında, ŞİÖ ve mücavir alanının “Batı karşıtlığı” üzerinden konuşuyor isek; bu karşıtlığın o akımların yükselişi ile değil, Batılılar tarafından kendilerine yöneltilen demokrasi kısıtlılığı ve otoritarizm eleştirileri ile çok daha yakın ilişkili olduğunu görmek zor değildir.
Fakat şu da açıktır ki; Batı’nın –özellikle de ABD’nin– Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasına gerekçe olan girişimlerinin saiki, Rusya ve başlıca müttefiklerinin demokrasi açıkları, otoritarist yapı ve yönelimleri değildir. Asıl neden ve saik, Rusya –ve özellikle de– Çin ikilisinin sadece ekonomik büyüklük ve askeri kapasite bakımından değil, finanstan bilim ve teknolojik ilerlemeye kadar hemen her alanda, 19. yüzyıldan beri süren Batı egemenliğini sona erdirecek bir yükseliş trendine girmiş olmalarıdır. Bu trende set çekilemediği takdirde, Batı’nın daha şimdiden kaybetmiş olduğu Uzak ve Güney Asya’daki nüfuz alanlarına, devasa doğal kaynaklarıyla Afrika’nın, hatta Orta ve Güney Amerika’nın eklenmesi hiç de uzak ihtimal olmayacaktır. Ayrıca Batı’nın emperyal mirasının başlıca taşıyıcısı olmuş ulus-devletlerin ve hatta halklarının ağır gadrine, aşağılamalarına ve insafsız sömürülerine maruz kalmak gibi ortak bir geçmişi paylaşan bu ülke, ulus-devlet ve halkların Batı’yı bu ortak geçmişleriyle özdeşleştirdikleri ölçüde kendilerini “Doğulu” kimliğine daha yakın sayacaklarını da eklemek gerekir buna.
“Batı”nın Asya ve Pasifik’te başlıca müttefiki sayılan –Japonya ve Güney Kore dahil–ülkelerin, Hindistan gibi Çin ile ciddi bir tarihsel rekabet geçmişi olan alt-kıta çapında bir ülkenin, Batı’nın, özellikle ABD’nin tehditlerle de takviye edilmiş Rusya’ya karşı yaptırım “emir”lerine uyma isteksizliklerinin, dahası katılmama ilanlarının da ana nedeni budur.
Dolayısıyla “Batı”nın Rusya’ya ve onun üzerinden Çin’e karşı başlattığı hamle bir geriletme, inisiyatifi yeniden ele geçirme stratejisine dayanıyor da denilemez. Bir karşı saldırı havası estirmekle birlikte, içeriği itibariyle bir aktif savunma harekâtı olarak nitelendirilebilir. Bu, Batı’nın o şaşaalı dönemlerinde sahip olduğu ekonomik, askeri, bilimsel gücün çok daha fazlasına sahip olmakla birlikte o dönemlerinin asıl karakterize edici özelliği olan “dinamizm”ini büyük ölçüde yitirdiğinin de işaretidir. O şaşaalı döneminde sadece maddi kazanca, sömürüye odaklanmış işadamlarında değil, bilim adamlarından kaşiflerine, sanatçılarından ideologlarına, idealist düşünür ve eylem adamlarına kadar Batılılığın –aslında modernliğin– taşıyıcısı, temsilcisi sayılanlarda ilk göze çarpan ve Batı’nın alametifarikası addedilen bu özellik –dinamizm– epeydir yerini konformizme bırakmış görünüyor. Bu olgunun Batılı düşünüşte modernliğin evrensellikle ilgili tezlerinden uzaklaşma trendiyle birlikte, hatta iç içe tezahür edişini de bilhassa belirtmek gerekir. Bu bakımdan tam da “Batı”nın o zamanki “Doğu” (“sosyalist” blok) karşısında “kesin zafer”ini ilan edişinin hemen ertesinde, şimdi içine girilen yeni dönemin evrensel geçerlilik tezlerinin bırakılıp, başlıca kültür dünyalarının kalıcılığına, bunlar arasındaki hegemonya savaşlarına odaklanılmasını öneren yaklaşımların (örneğin Huntington’un 1990’larda Batı’da ve tüm dünyada büyük yankılar uyandıran tezlerinin) ön plana çıkması anlamlı, açıklayıcı bir kanıt olarak değerlendirilmelidir.
Bütün farklı inanç ve kültür dünyaları içinde şu veya bu biçim ya da derecelerde yaşanan temel insani sorunlara herkes için geçerli –bu bağlamda evrensel– yaklaşım ve çözüm perspektifi arayışı insanın en ayırt edici niteliğinin, yani sadece kendi türüne ait olanlarla değil, –mantıki uzanımının en uç noktasında– “canlı”olan her varlıkla yakınlık (ünsiyet) kurabilme yetisinin bir gereğidir. Modern zihniyet şimdiye kadar geliştirebildiği düzey ve derinlik ile bu yetinin “ideal” gerçekleşme uğrağına ulaşamamış ve bunun umut kırıklığı ile örtülmüş olabilir. Ama bu, onun açtığı yol ve ufkun bir yana bırakılmasının gerekçesi olamayacağı gibi; her kültür ve inanç dünyasının kendi dogmaları ve sınırları dâhilinde mümkün “çözüm”lerle yetinme mecburiyetini de meşrulaştıramaz. Evrensellik iddiasını belli bir inanç-kültür dünyasının dogmalarını diğerlerininkiler üzerinde hegemonik konuma yükseltmeyle –örneğin İslâm’ın dünyaya egemen oluşuna vb. ile– eşitlemek ise iddianın esasını yok eden bir indirgeme olmaktan ileri gidemez.
Bu noktayı bilhassa belirtmemizin nedeni, en başta da geçerken işaret ettiğimiz gibi Çin ve Rusya’nın başını çektiği “Doğu”lu kutbun çağın evrensel ölçekte geçerli temel insani sorunları ve hele bunların içinde yaşadığımız postmodern-endüstriyel “aşama”nın bilhassa keskinleştirdiği yönleri hakkında tam bir suskunluk, dahası aldırışsızlık sergileyerek, tamamen devletlerarası güç/nüfuz mücadeleleri alanına yoğunlaşmış bir dille yetinebilmiş olmasıdır. Bunu Batılı kutbun içtenlikten uzaklığı sırıtan bir demokrasi, temel insani haklar güzellemeleri ile bezeli aynı güç savaşları mantığından beslenen diliyle birlikte ele aldığımızda çıkaracağımız sonuç sadece şu olabilir: Rusya-Ukrayna savaşıyla artık açıkça, adı konularak başlatılmış olan bir hegemonik güç olma mücadelesinde, tarafların karşılıklı iddiaları/tezleri ile oluşacak ve haliyle devletlerarası mantık ve dille sınırlanmış olarak şekillenecek kendi özgül sorunsalı içinde çağımızın son derece kritik hale gelmiş temel insani sorun ve endişelerinin neredeyse izi bile olmadığı için “taraf olma” diye bir yükümlülüğümüz de sözkonusu değildir, olmamalıdır.
Ama öte yandan aynı insani sorunlar karşısında taraf olmayı yükümlülüğün ötesinde hayati bir insani ihtiyaç olarak önümüze koyan ve haliyle evrensel açılımı olan çağdaş bir sorunsalın o “tepemizde”ki devletlerarası dalaşma ve çatışmalardan olabildiğince uzakta ve bağımsız olarak kurulmasını dilemek ve bu yöndeki çabalara destek/katkı sunmak da bir insanlık borcu olarak önümüzdedir.





















