Translate

Kassandra Laneti ve İktisatçılar

Yunan mitolojisinin en ilginç öykülerinden birisidir Kassandra’nın öyküsü.


Kassandra, Troya kralı Priamos ve kraliçe Hekabe’nin kızı, Hektor ve Paris’in kız kardeşidir.
Tek isteği geleceği görebilen bakire bir rahibe olmaktır.

Zeus ile Leto’nun çocukları olan Apollon, mitoloji kaynaklarında tüm sanatların, müziğin,
güneşin, şiirin ve ateşin tanrısı olarak geçer. Ayrıca kâhin özelliği taşıyan Apollon, 
geleceği görme yetisine ve bu yetiyi insanlara geçirebilme gücüne sahiptir. Homeros’un 
İlyada’sında Apollon, Troya’nın koruyucu tanrısı olarak yer alır ve Troya’da adına inşa edilmiş 
bir tapınak vardır.

Apollon, bir gün Kassandra’yı görür ve çok beğenir. Konuşurlarken kızın isteğini öğrenir
ve kendisiyle birlikte olursa ona geleceği görme yeteneğini vereceğini söyler. Kassandra
rahibe olmak istediği için bu teklifi kabul etmesi mümkün olmasa da Apollon’a bu yeteneği
ona verirse onunla birlikte olacağı yalanını söyler. Apollon, Kassandra’nın ağzına tükürür ve
geleceği görme yeteneği böylece kıza geçer. Kassandra, rahibe olmak istediği için verdiği
sözü tutamayacağını öne sürerek Apollon’la birlikte olmaz. Buna çok kızan Apollon kızı
lanetler, geleceği görse de buna kimseyi inandıramamasını ve bir kadın olarak aşağılanarak
rahibe olamamasını diler.

Troya savaşı öncesinde Kassandra bu savaşı ve savaşın varacağı sonuçları görür, babasını
ve ağabeylerini buna inandırmaya çalışır ama Apollon’un laneti buna engel olduğu için kimseyi
böyle bir şeye inandıramaz. Ve bir köşede geleceğin getireceği bütün kötülükleri bilerek,
hissederek savaşın gidişini ve sonunu izlemek durumunda kalır.

Troyalılar aslında savaşı kazanırlar, Sparta kralı ve Yunan ordusunun komutanı Agamemnon ve
Akalılar geri çekilip gözden kaybolunca Kassandra yanılmış olabileceğini ve kehanetin tutmamış
olabileceğini düşünür. Ama Achilleaus ve askerleri tahta bir atın içinde girdikleri Troya
kentinin kapılarını gece açarak Yunanlıların Troya’yı ele geçirmesini sağlar ve kehanet gerçek
olur. Aias adında bir Yunan askeri Kassandra’yı Athena tapınağında kıstırır ve tecavüz eder.
Apollon’un bütün lanetleri bir bir tutar. Troya’nın bu duruma düşeceğini görmüş ama kimseyi
inandıramamış olan Kassandra, kadın olarak aşağılanmış ve rahibe olma umudunu tamamen
kaybetmiş olur. Troya savaşında Yunan güçlerine komuta eden Sparta kralı Agamemnon,
Kassandra’yı savaş esiri olarak Sparta’ya götürür ve kendisine cariye yapar. İkisinin yakınlığını
kıskanan Agamemnon’un karısı bir süre sonra Kassandra’yı öldürür.  

Bazı gerçekler vardır ki kâhin olmayı gerektirmeyecek kadar açık ve seçik olarak ortadadır.
Mesela yapısal reformları yapmadan Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin gelişmiş ülkeler arasına
giremeyeceği gerçeği bunlardan birisidir. Güçler ayrımına dayalı bir hukuk sistemi
kurulmadan, yargı bağımsızlığı sağlanmadan, tümüyle bilimsel bir eğitim düzeyine geçilmeden, 
teşvik sistemi siyasal amaç yerine ekonomik amaçlı kullanılmaya başlanmadan, vergi sistemi
düzeltilmeden ne orta gelir tuzağından çıkmak ne de gelişmiş ülkeler arasına girmek 
mümkün. Ben bunları söylemeye başlayalı yirmi yıldan fazla olmuş. Ben yalnız değilim bu 
konuda. Bunları söyleyen birçok iktisatçı, sosyal bilimci var. Ne söylersek söyleyelim siyasetçiler, 
yapısal reformları yapmadan durumu devam ettireceklerini ve hatta iyiye götüreceklerine 
inanmaya devam ediyorlar.

Kassandra laneti, günümüzde iktisatçıların üzerine yapışmış gibi duruyor.


Mahfi Eğilmez

Aux origines du crash des démocraties

Demokrasilerin çöküşünün kökenleri

Donald Trump’ın Beyaz Saray’a girişinden birkaç hafta sonra, Amerikan başkentinin saygıdeğer gazetesi, 2013’ten beri mültimilyarder Jeff Bezos’un malı olan Washington Post, bir sloganla donanma kararı aldı: Democracy dies in darkness, demokrasi karanlıkta ölür. Bu çarpıcı özlü söz, yalanın, şaibeli ideolojilerin, kamufle edilmiş beceriksizliğin ve şahsî zenginleşmenin yuvası Trumpçılığa panzehir olarak tahayyül edilmişti. Fakat her ne kadar övgüyü hak etse de, bu basın formülünün maalesef eksik olduğu ortaya çıkıyor; zira, şu sıralarda, demokrasi apaydınlıkta da can veriyor.
Şu tarihte bunun son örneği, birçok koşulun elvermesi sayesinde nüfus bakımından yeryüzünün beşinci büyük ülkesinin devlet başkanlığına itilen Jair Bolsonaro’nun Brezilya’sı: en popüler muhalif hapiste, siyaset sınıfını yolsuzluk sarmış, ekonomik kriz ve salgın halinde bir şiddet var. Bu adam, generallerle dolu bir hükümet kabinesi, sendikacı ve çevreci militanların tutuklanmasını ya da dövülmesini, zaten bölgenin en haşinleri arasında yer alan polislerin dizginlerini koyvermeyi ve dosdoğru Chicago neoliberal okulunun elkitaplarından çıkmış bir ekonomi politikası vaat ediyor.
Bolsonaro ne olduğunu gizlemiyor. Demokratik yarışa fikirlerini ve niyetlerini saklayarak katılmadı. Kendinden önceki Trump, ya da Vladimir Putin, ya da Viktor Orbán, ya da Matteo Salvini, ya da Rodrigo Duterte, ya da Recep Tayyip Erdoğan, ya da Kaczynski kardeşler, ya da Nigel Farage, ya da Le Pen ailesi ve diğerleri kadar açık sözlüydü. Altında bir araya getirilmeye kalkışıldıkları ve şimdi üzerinde durmayacağımız, çoğu zaman kısa ve eksikli ifadelerin (popülistler, milliyetçiler, illiberal demokratlar…) ötesinde, bu siyasî yöneticiler, Berlin Duvarı’nın, apartheid’in ve Güney Amerika ile Asya diktatörlüklerinin neredeyse birlikte yıkılmalarından beri sağlam bir biçimde kök saldığı zannedilen demokrasinin, dayanışmanın ve özgürlüklerin temellerine saldıran, çoğu zaman aşırı sağdan, yaygın bir muhafazakâr hareketin parçaları.
Her ne kadar Francis Fukuyama’nın 1992’de yayımlanan Tarihin Sonu ve Son İnsan (çeviren Zülfü Dicleli, Profil Kitap, son baskı 2018) adlı denemesiyle o dönemde ve sonrasında (nadiren okunmuşsa da) çok alay edilmiş olsa bile, o deneme epey gerçek bir durumu tasvir etmekteydi: Demokratik, bireysel özgürlüklere saygılı, elbette kapitalist fakat güçlü bir sosyal refah devletine de yer bırakan ulusların –Kuzey Amerika modeli de olsa, Japon modeli de olsa, ya da Avrupa Topluluğu’nun (sonra da Birliği’nin) sunduğu model de olsa– daha zengin ve daha huzurlu olup diğerleri için örnek oluşturdukları ortaya çıkmaktaydı.
Rusya ve Sovyet boyunduruğundan kurtulan uyduları da söz konusu olsa; cellat generallerini bertaraf eden Şili, Arjantin veya Brezilya da olsa; askerlerini kışlalarına gönderen Türkiye de olsa; Filipinler veya Endonezya diktatörlüklerinin düşüşü de olsa, 1980 ve 1990’lı yıllar, taşıyıcılığını her renkten ve her kökenden halkların demokratik özlemlerinin yaptığı yıllar olmuştu.
Fakat sansürlenmiş gazetelere, hileli seçimlere ve sökülen tırnaklara düşkün değilsek fazla tereddüt göstermeden ilerleme diye niteleyebildiğimiz bu olgunun ardında, şu sıralar olgunlaşmakta olanın mayası kendini göstermeye başlıyordu: Olduğu haliyle demokratik ve liberal sosyo-ekonomik düzene bir karşı çıkış olmayıp, onun sapmalarının sonuçlarına karşı çıkış. Bolsonaro, Trump, Duterte, Putin, Erdoğan, Avrupalı neo-faşistler ve diğerleri, eşitsizliklerin artmasının, sınıf düşme duygusunun, model olduğu söylenen o demokrasilerdeki ve onlara ayak uyduranlardaki yöneticiler tarafından siyasî elitlerin sahte vaatlerinin ve yolsuzluklarının hoşgörülmesinin tehlikeli aksi tesiridir.
Bu yeni yöneticilerin bugün demokrasiyi alenen tehdit ediyor olmaları, seleflerinin, onları buraya getirmiş olan ülke ahalilerinin büyük bir kısmı için tahammül sınırlarının ötesinde daha önce istismar ettikleri imleçleri dibine kadar götürme iradelerindendir.
Şu 21. yüzyıl başlangıcının en büyük hâdisesi, eşitsizliklerin büyümesidir ve halkların büyük bir kısmında mevcut, ebeveynlerinden daha kötü bir yaşamları olduğu duygusudur. ABD’nin fifties denen yıllarındaki ya da Fransa’nın “şanlı otuz yıl”ındaki villa-araba-iki çocuk-iyi eğitim-tek bir maaş özleminin karşılanması git gide daha zorlaşmaktadır. Bugün herhangi bir ülkede, eve iki maaş girmeden yuvalarının doğrudan ihtiyaçlarını (mesken, gıda, ulaşım, giyinme, öğrenim) karşılayabilen çiftler enderdir.
İşler git gide daha fazla güvencesizleşmektedir ve ücretler düşüktür; sendikalı işçilerin yerini robotlar, geçici istihdam edilenler ya da “serbest çalışanlar” almıştır. Hem çalışıp hem yoksul olmak Batılı demokrasilerde 19. yüzyılın sonundan beri ortadan kalkmakta olan bir mefhumdu. Artık dönmektedir.  Zola, Dickens ya da Steinbeck’vâri yaşamları mümkün mertebede azaltmak maksadıyla “güvenlik filtreleri” inşa etmiş olan ülkelerde, sosyal ve tıbbi koruma sistemleri artık saldırı altındadır, kemirilmektedir, gayri meşrulaştırılmaktadır.
Bu dönüşümlerin elbette bir kaynağı vardır. Siyasî kararların, özellikle de neo-liberal esinli vergi kararlarının sonucudur; bunun en aşırı ilk örneği, Margaret Thatcher, Ronald Reagan ve mirasçılarının düşkün oldukları o trickle down (damla damla sulama) teorisidir — ki bu teori hiçbir ciddi ekonomist tarafından doğrulanmamıştır. Bugün çok sayıda araştırma, 20. yüzyılın ortasında eşitsizliklerin azaltıldığı o büyük dönemin yüksek gelirlere ve şirketlere güçlü bir vergilendirmeyle beraber yürüdüğünü, bunun beraberinde de güçlü bir anti-tekel mevzuat sisteminin geldiğini göstermektedir.
Başkanlığının ilk önlemleri , yani en simgesel olanları, vergi kaçışları hükümran yönetimlerin suratına tükürmekle eşdeğer olan GAFAM’ın (Google, Apple, Facebook, Amazon, Microsoft’un kısaltması) vergilendirilmesi olmak yerine, servet vergisini ve çalışma mevzuatını kaldırmak olan Emmanuel Macron, popülerliğinin bu kadar çabuk düşmesine neden şaşırır ki? Zenginliklerine benzeri görülmemiş bir biçimde Batılı bankaların desteklediği bir avuç düzenbaz tarafından el konulması olarak yaşadıkları demokrasiye geçişe Rusların hâlâ inanmalarını nasıl beklersiniz? Bütün ellerine geçen, düşmekte olan bir ortalama ömürdür.

Eşitsizlik uçurumunun derinleşmesi, artık herkes bundan haberdar olduğu ölçüde zulüm şeklinde yaşanmaktadır
Büyük Britanya’da, Thatcher’dan beri İşçi Partisi’ninkiler de dahil olmak üzere birbirini izleyen tüm hükümetler tarafından yürütülen, 2012’den beri muhafazakârların daha da artırdığı kemer sıkma politikalarının yarattığı tahribatın sonuçları görülmeye başlanıyor: yüzlerce kamu kütüphanesi kapanıyor, üniversite kayıt harçları yükseliyor, çocuklar okula boş mideyle gidiyor.
Bu genel manzarada, Brezilya farklı bir çehre sunmalıydı; çünkü Lula Inacio da Silva’nın 2003 ile 2010 arasında izlediği sosyal politikalar, milyonlarca yuvaya yoksulluktan çıkma, başını sokacak bir mesken bulma, düzgün bir şekilde beslenme olanağı sağlamıştı. Fakat, aynı zamanda, Brezilya orta sınıfları da Avrupa’daki orta sınıflarla aynı dertlere dûçâr olmuştu: daha da düşük ücretli işlere, artan kiralara, düşmekte olan bir ekonomiye. Özellikle, bazen feodalitenin sınırlarında olan Brezilya gibi eşitliksiz bir toplumda, yoksulların yaşam koşullarındaki tedrîcî düzelme, toplumsal merdivende onların bir basamak üstünde olup bundan istifade edenleri mahrum bırakmıştı: Düşük ücrete bahçıvan, aşçı, bekçi ya da dadı bulunmuyordu artık.
Eşitsizliklerin artması her halükârda yoksulların daha da yoksullaşmasından ibaret bir şey değildir; demokratik hükümetler tarafından hayata geçirilen politikalardan istifade etmiş olan bazılarının zenginliklerinin patlamasındandır: Emeğiyle kazananların ödediği vergilere nazaran sermaye gelirlerinin hakkaniyetsiz vergilendirilmesinden, vergi kaçışına gösterilen müsamahadan, müterakkî verginin sorgulanmasından.
Orta sınıflardaki sınıf düşüşü ve büyük çoğunluğun güvencesizleşmesi, ortalamadan daha açıkgöz ya da daha şanslı, daha bağlantılara sahip ufak bir elitin ölçüsüz derecede rahat durumuyla karşılaştırılırsa, bu hâdise inanılmaz bir simgesel şiddettedir. Neredeyse hiç vergi ödemeyen, aynı zamanda da ulusal bütçeyle yapılmış yollardan ya da elektrik hatlarından yararlanan şirketlerin ciroları, bazı devletlerin gayrisâfî yurtiçi hâsılasından fazladır; bazı şirket başkanları, bir yılda, çalışanlarının çoğunluğunun tüm meslek yaşamları boyunca kazandıklarından fazla kazandığı vakit, bu adaletsizlik duygusuyla doğan hınca kapılmamak mümkün müdür?
Jair Bolsonaro ya da Rodrigo Duterte, ülkelerini kangren gibi saran hayli gerçek fiziksel şiddet üzerine kampanyalar yapmışlardır; Vladimir Putin yurttaşlarına “Ya ben, ya kaos” deyip durmaktadır; fakat bu yöneticiler aynı zamanda, illâki daha zeki ya da daha yetenekli olmayan, fakat kendi lehlerine hileli bir sistemden sebeplenerek batmamak için çırpınan çağdaşlarının üzerine çıkan bir aşırı-zenginler kastının temsil ettiği o simgesel şiddetten de çıkar sağlamaktadırlar.
Eşitsizlikteki uçurumun böyle derinleşmesi, artık bundan herkesin, insanlık tarihinde hiç görülmediği kadar haberdar olması ölçüsünde zulüm şeklinde yaşanmaktadır. Dijital devrim de tıpkı okuryazarlığın yayılması gibi, yakınımızda ya da uzağımızda olup bitenlerden habersiz kalınmasını azalttı. Demokrasileri zayıflatan iki hâdise de eşlik etti bu olguya. İlki, medyanın şifrelerinin yurttaşlar tarafından çözülmesidir. Bir mikrofona konuştuklarında sırf onların ağzından çıktı diye sözlerine inanılmasına alışkın olan yöneticiler, artık samimiyetlerinin sorgulandığını görüyorlar. Politika cambazlarının (spin doctors) hileleri git gide daha kolay teşhis edilebiliyor.
Madalyonun tersi ise, “televizyonda iyi görüntü vermeyi beceremeyen” adayların ya da seçilmişlerin palavracılar veya az çok nev’i şahsına münhasır karizmatik şahsiyetler lehine biçimde kıyıya itilmeleri oluyor. Brezilya İşçi Partisi’nin yetkin São Paulo belediye başkanı Fernando Haddad, arkasında icraatı olmayan ama üst perdeden konuşan Bolsonaro karşısında sönük bulunur. İletişim danışmanları tarafından dar bir kalıba sokulan Hillary Clinton’ın, tele-gerçeklik starı Trump’tan daha az ikna edici olduğuna hükmedilir.
Bu medyatik hercümercin ikinci etkisi de, kaçınılmaz biçimde, ambarlarındaki düşünceleri ve “uydurma haberler”iyle (fake news) sosyal ağların uçuşa geçmesidir. Bir birey neredeyse her şeyi okuyup görebildiği vakit, seçmek zorunda kalır ve önceden bildiğine ya da ona daha çekici görünene yaklaşır. Haberdar olmayı arzulayan herkesin bunu yapabildiği, ama içinde boğulmamak için yapmadığı bir çağın paradoksudur bu. Bolsonaro’nun taraftarlarına WhatsApp’tan gönderdiği sahte haberlerden Cambridge Analytica’nın Trump için yaptığı manevralara, veya Rusya ya da Türkiye’deki babadan kalma otosansürlere, aşırı haberden kaçan kimselere yanlış haber vermek kolay hale gelmiştir.
Demokrasilerde referans yerine geçenlerin –seçilmişler, büyük girişimciler ve gazetecilerin– sözünün skandallar ve sahte vaatlerle değer yitirmesi ölçüsünde, “uydurma haberler” imal edip yaymak daha da zahmetsizleşmiştir. Parti finansmanları da söz konusu olsa, kişisel servet yapmak da söz konusu olsa, siyasî yolsuzluk davaları hiçbir devleti esirgememektedir. İtalya’daki Mani Pulite’den (“Temiz Eller”), Brezilya’daki Lava Jato (“Hızlı Yıkama”) operasyonlarına; François Mitterrand döneminde Sosyalist Parti’nin şeffaf olmayan finansmanından, Nicolas Sarkozy’nin 2012 kampanyasına; lobicilerin hediyelerini kabul eden Amerikan Kongresi temsilcilerinden, sonunda gidip Goldman Sachs’ın kapatması olan Avrupa Komisyonu başkanına… kamu görevinde çalışmanın %1 kulübüne alınmada ön basamak işlevi gördüğünü düşünmemek mümkün mü? Üstelik iş üstünde yakalananların neredeyse hepsi, kendilerine karşı kanıtlar dağ gibi yığılsa bile masum olduklarını söylerler. Yalan, itirafları bile yozlaştırmaktadır.
Sadece inananları taahhüt altına sokan vaatler ise kamu parasının bu gaspının öteki yüzüdür. Seçim kampanyasındaki taahhütlerini yerine getirmediğini kabul eden kaç yönetici vardır? Filanca yasanın, elde kırmızı boya olmasına rağmen aslında beyaza boyayacağını ilan etmek için kaç tanesi televizyonlara çıkmıştır? “Barışın savaş olduğu”nu ilan etmekten ibaret olan bu Orwell’vâri tutumun örnekleri haddinden fazladır ve sayılamayacak kadar çoktur; fakat bunların öyle bir biriken etkisi olmuştur ki, bir politikacı ağzını açar açmaz, derhal kuyruklu bir yalanın çıkacağından herkes emindir.
Demokrat yöneticiler anti-demokratların yolunu hazırladılar
Çokuluslu şirketler ve küreselleşme çağında birçok devlet başkanından güçlü oldukları kabul edilen büyük patronların içtenlik ve demokratik şeffaflık oyunundaki durumu da bundan iyi değildir. Enron’dan Petrobras’a, Gazprom’dan Lehman Brothers’a, usûlsüzlükler, yolsuzluklar ve ayartmalar, bazen, cezasızlık balonu bir ifşayla patlayana kadar, business’ın alışılagelmiş unsurları gibi görünmektedir. Ya “istihdamı koruma planları” adı verilen işten çıkarma programlarına, veya şirketi batırmış genel müdürlerin sırtına bağlanan yaldızlı paraşütlere ne demeli? Bol sıfırlı maaşlılardan çok daha kalabalık olan kovulanlar, işini kaybetmemek için kendini paralayanlar ya da iki yakasını bir araya getirmeye uğraşanlar, bu yeni girişim yırtıcılığının ve “yeni dil”in (novlangue) ne menem bir şey olduğunu ilk görenlerdir.
Gazeteciliğe gelince; bazen dördüncü güç diye nitelense de, ya güçlülere gülücükler saçtığı için, ya bizzat yöneticilerin elinde olduğu için (Murdoch-Berlusconi-Dassault modeli her tarafa yayılmıştır), ya da prens düğünlerinin, ünlü televizyon sunucularının ya da Saddam Hüseyin’in kitlesel imha silahlarının haber olduğuna inandırmaya uğraştığı için, kurşunu kendi ayağına sıkmıştır.
Demokrasinin doğası gereği erdemli bir sistem olduğunu kimse iddia etmemiştir. Winston Churchill’in aforizmasına göre, “denenmiş diğerleri dışında en kötüsü”dür hatta. Ama büyük çoğunluğun çıkarından uzak politikalar yürüten; mensubu oldukları ufak bir elite iltimas geçen; kamu yararı üzerinde manipülasyona, yalana başvurup zenginleşen demokrat yöneticiler, anti-demokratların, Brezilyalı, Amerikalı, Türk, Rus, vb. “canavar”ların yolunu hazırlamışlardır.
Paradoks şu ki, bu yeni gelenler, yollarını hazırlamış olanların panzehiri değildir. Hatta çoğu zaman daha da beterdirler. Putin’in, Trump ya da Erdoğan’ın etrafındaki bozulma korkunçtur. Duterte’nin, Orbán’ın ya da yukarıda anılan üç ismin ilettikleri sözlü ya da polisiye şiddet, demokratların en çok anıranından da kabadır. Kendilerini popülist diye nitelemekten hoşlanmalarına rağmen, içlerinde hiçbiri hakikaten halkın yararına ekonomik politikalar yürütmemiştir. Yalanlar ve bilgi çarpıtmaları her günkü uğraşlarıdır. Fiilî olarak icraatları, demokrasinin ve özgürlüklerin zayıflatılıp kökünün kazınmasına hizmet eder; selefleriyle aynı araçları, fakat ifrata vardırarak kullanırlar.
Bu koşullarda, özgürlüklerin köküne kibrit suyu dökmelerine ve diğerlerinin aleyhine biçimde bir avuç kimseyi zenginleştirmelerine rağmen şu diktatörler nasıl seçilmekte ve bazen açık farkla tekrar seçilmektedir? Büyük sihirbazlık yetenekleri, daha önce zikrettiğimiz bütün demokrasi çatlaklarını kimlik politikaları kılığına sokarak bu çatlakları daha da zorlamalarıdır; buna kültürel savaş da denmektedir. “Bize karşı onlar”dır bu. Demokratik yaşamdaki alelâde sürtüşmeler ateşli bir belâgatle ifrat derecesine vardırılır; bir varlık-yokluk meselesi haline getirilir âdeta.
Eşcinseller, kentliler, İspanyolca konuşan göçmenler ve çevreciler Amerikan Midwest’inin (Orta Batı) kırsalında ya da varoşlarında yaşayan müminlere kendi yaşam biçimlerini dayatmak istiyorlardır. Favela’lardaki yoksullar Brezilya beyaz orta sınıfının kalesine hücum eden barbarlardır. Avrupa’daki Hıristiyan ulusların çözülüp dağılmasını hedefleyen farklı komploların ardında, Yahudiler –yine onlar!– gizleniyordur. Ve elbette, göçmenler mutlak kötülüğü temsil ediyorlardır; çünkü başkalarının işlerini ellerinden alıyorlardır, suç salgınına neden oluyorlardır, dinleriyle örf ve âdetlerini getiriyorlardır: Her ne kadar yalnız olmasalar da, aşırı sağın bu anti-demokratik dalgasında en çok tercih edilen günah keçileridir.
“Değerlerimiz”e ve “zenginliklerimiz”e karşı bu varoluşsal tehdit belâgati, en azından 19. yüzyıldan beri otoriter ve özgürlük katili sağın nev’i şahsına münhasır tescilli markasıdır. Bunun esin kaynağı demokratlar olmamıştır. Maalesef, bugün büyük bir entelektüel ve siyasî akıl karışıklığı içinde, sorumlusu oldukları sapmalara karşı azimle mücadele etmeye hazırdır onlar.
Sosyalist bir Fransız cumhurbaşkanı (François Hollande) vatandaşlıktan çıkarma üzerine bir yasa teklifinde bulunduğu ve onun başbakanı (Manuel Valls) tırmanmakta olan İslamofobinin başını çektiği zaman, onları Ulusal Cephe’den (Front/Rassemblement national) ayıran ne kalır? Beyaz Saray, “Amerikan halkı”nın korunması adına, “terörist” olduğunu varsaydığı kişileri gözetlemek, kaçırmak, hapsetmek ya da öldürmek için kendini yasalardan âzâde kıldığı zaman, bunun muz cumhuriyetlerinin uygulamalarından ne farkı kalmaktadır?
Boris Johnson gibi ön plandaki bir siyasî yönetici Brexit referandumu sırasında kendi konumu için yazı tura attığı, sonra da miadı dolmuş bir Britanya İmparatorluğu anlayışı adına çıkışın zararsızlığı üzerine yalanlara itibar ettiği zaman, UKIP’teki aşırılıkçılardan nasıl ayırt edebiliriz onu? Avrupa hükümetlerinin neredeyse tamamı (512 milyon yurttaşı temsilen) ölümden kurtulmuş 629 göçmenin bulunduğu bir tekneyi ağırlamayı reddettiği zaman, ya da ABD Başkanı (325 milyon nüfus) kuzeye doğru ilerlemekte olan 2000 Güney Amerikalı’nın konvoyuna ateş açtırmakla tehdit ettiği zaman, demokratların savunduklarını iddia ettikleri insanlık ilkeleri nerededir?
Bolsonaro’lar, Orbán’lar, Trump’lar, Erdoğan’lar, Putin’ler ya da Salvini’ler, kendilerini iktidara taşımış olan halk öfkelerinin arazlarıdır. Bu antidemokratik hastalıkla mücadele etmek için, önce, söylemlerini kopyalayarak köklerinin kurutulacağını hayalleyerek peşlerinden koşmayı kesmek gerekmektedir; zira, Jean-Marie Le Pen’in bir gün demiş olduğu, tekrarlanmaya değer tek sözünü tekrarlarsak: “İnsanlar her zaman orijinali kopyasına tercih edeceklerdir.”
Daha sonra ve aynı zamanda, yolsuzluk, cezalandırılmazlık, vergi kaçışı ve seçilmiş ya da atanmış temsilcilerin kamusal yalanları (ve onların light versiyonu: ezbere söylem) gibi demokrasinin sapmalarını hoşgörmeye son vermek gerekmektedir. Son olarak da, eşitsizliklerin kaynakları olup, “bize karşı onlar”ın ve demokrasinin reddinin ürediği yatağı oluşturan ekonomik politikaları alt üst etmek gerekmektedir.
Yoksa anti-demokratlar kendiliğinden çökene ya da bozguna uğrayana kadar sabredebiliriz; bu kaçınılmaz bir biçimde başlarına gelecektir; çünkü politikaları, seçilmelerine neden olan dertlerin hiçbirini çözmemektedir. Ama onlar çukur kazma işini bitirdikleri zaman, özgürlüklerden, dayanışmadan ve demokratik kurumlardan geriye ne kalacaktır? Bunu görmek için beklenmese daha hayırlı olur.



"Tekinsiz Barın Filozofu” Akrep Burcu

”Ordunun hırslı başkomutanı ve Kraliçe’nin gözdesi olan Mars, güzel bir nedimeyle hiç bir yere varması beklenmeyen bir aşk yaşar! Mars’ın gayrı meşru çocuğuna hamile kalan talihsiz kız saraydan atılır. Köprüden atlamak üzereyken, arabasıyla oradan geçen yeraltı dünyasının amansız patronu Pluto tarafından kurtarılır ve onun metresi olur. Kendi kanından bir varisi olmayan Pluto, güzel metresinin zekası ve yetenekleriyle dikkat çeken çocuğuna ‘’Scorpio’’ – yani AKREP – adını verir ve onu evlat edinir! Ona sevgi veremez… Zira insan kendinde olmayan bir şeyi kimseye veremez! Ama gittiği her yere Scorpio’yu da götürür… Ve böylece ona bir çocuğun hatta birçok büyüğün sahip olmadığı bir şeyi, ”hayatta kalmak için gereken bilgeliği” öğretir.”

Herhalde ”İlk AKREP”in hayatı roman olsaydı, kitap böyle bir ”Prolog” ile başlardı :))).

AKREP’in klasik yöneticisi Mars olup, sonradan Pluto’ya emanet edilmiştir. Mars hayatta kalma güdümüzü, Pluto hayatın doğal döngülerine dair sahip olduğumuz içsel bilinci temsil eder.

Mars’ın has evladı Koç yok olmaya dayanamazken, AKREP, varlığın yokluktan, yokluğun ise varlıktan çıktığını bilir. Koç tahammülsüzlüğü ile, AKREP ise ‘’için için kendini yese de’’ her durumu kendi lehine çevirmesini sağlayan tahammülü ile bilinir. Bu nedenle Mars’tan gelen hayatta kalma güdüsü, AKREP’te imbikten geçmiş haliyle ortaya çıkar!

AKREP Su grubunun Sabit üyesidir. Tabiatı itibariyle de güldür güldür akan bir nehrin üstüne kurulmuş bir baraja benzer. Baraj gölleri sabittirler ama suyun yolunu değiştirirler. O suyla tarlalar sulanır, elektrik üretilir. Yani suyun enerjisi dönüşürken, dönüşüme de neden olur.

AKREP de hem suyun akıcılığına sahiptir, hem de kendisine daima yerleşecek bir yer bulur ve lüzum gördüğü sürece orada tutunur. Bulduğu her kaynağı, maksimum fayda sağlayacak şekilde kullanır. Ve girdiği her ortamı, dahil olduğu her hayatı değiştir.

Yine de tam olarak anlaşılamayan ve karışılamayan ”enigmatik” bir figür olmaya devam eder :).

AKREP’in haritadaki doğal yeri, sonsuzluğun hiçlikle, hayatın ölümle, hazzın günahla, arzunun ifratla içiçe geçtiği 8’inci evdir.

Çok neşeli ve iyimser bir tabiatları olduğu söylenemez! Zira tükeniş zamanında dünyaya gelmiş ve ölmeye yüz tutan bir doğada hayatta kalmaya çalışmışlardır. Onlar her şeyin bitmeye mahkum ve her durumun dönüşmeye açık olduğu bilgisini içlerinde taşırlar. Belki de bu nedenle iyi ya da kötü gibi yargıları yoktur. Daha ziyade iyi gibi görünenin içindeki olumsuz potansiyeli sezip önlem almaya, kötü gibi görünenin içindeki yararlı özellikleri sezip kullanmaya odaklıdırlar.

Güvenle ilgili bir sorunları vardır! Hiç kimseye tam olarak güvenemez, bu yüzden de kendilerine çok fazla güvenebilmek, her durumda çok yetkin ve etkin olmak isterler.

Çok sevilmek gibi bir arzu duymalarına karşın, istenmemek gibi de bir kaygıları vardır. Hatta bazılarının varlıklarıyla en sevdiklerine zarar vermiş olmak gibi derin bir korkuları ve suçluluk hisleri dahi olabilir…

Aidiyet duymayı özler ama onları zayıf düşüreceği için en çok da bundan korkarlar!

Yani göründükleri gibi – sakin, serin, kendinden hoşnut – değildirler, hatta accık ”sayko”durlar :).

İzleyen, çözümleyen, yorumlayan ve planlayan bir kafaları vardır. Kimi ya da neyi, ne zaman, ne için kullanmaları gerektiğini gayet iyi görür ama – Mars’ın meşru varisi Koç’un yapacağı türden – aceleci aksiyonlara girişmezler. Uygun zamanda yapılan küçük ve kıvamında bir hareketin, yıpratıcı çabalara bedel olabileceğini bilirler. Zayıf bir noktaya yapılan bir dokunuşun en güçlü yapıyı bile sarsacağının farkındadırlar ve gerektiğinde kullanmak üzere bu noktanın yerini saptamayı önemserler.

Onlar eriştikleri kritik noktalara görünmez ipler bağlayan ve yaşadıkları alanlara ilişkileri üzerinden hakim olmaya çalışan, iflah olmaz kontrol manyaklarıdır :).

Pek beceriklidirler… Başlarına ekstradan iş almamak için her zaman her bildiklerini ortaya dökmeseler de, genelde ortalamanın üstünde yetenekleri ve izleyerek öğrenmek konusunda şaşırtıcı bir kapasiteleri vardır. Azcık sarsak ve dağınık görünür ama canları isteyince ormanda 10 kaplan gücünde olabilirler.

Onlar için önemli olan her şeye sahip olmak değil, ihtiyaç duydukları şeye erişebilmek ve istedikleri kadar kullanabilmektir. Bir şeye ihtiyaçları varsa, bir punduna getirip onu elde ederler! Gerektiğinde başkalarının sahip olduğu kaynaklara erişmenin bir yolunu da bulurlar ve çoook ikna edicidirler! Bu yüzden de tembel, sorumsuz, gevşek ve ahlaksız olmaya bir eğilimleri olabilir… Yani işte astroloji tarihinde bunun böyle olduğunu söyleyenler varmış diye duydum ben :))).

”Ne Yapabileceklerini Bilmek” gibi bir ihtiyaçları hatta kendilerine olan güvenlerini ikide bir tazelemek gibi bir dertleri vardır! Bu nedenle arada bir anlamsız güç denemelerine de kalkabilir, etraflarındakileri şaşırtıp sarsabilirler.

Beklenmedik harekatlar onların uzmanlık alanıdır. Enselerinde bir tüy ayağa kalkar ve onlara HADİ der :))).

Öyle zamanlarda sahalarını teftişe çıkıp eksikleri aksakları saptayıp, biraz tehdit , biraz rüşvet, biraz cazibe sayesinde, gizli iktidarlarının temellerini sağlam tutmaya gayret ederler.

Bir şeyden haz alıyorlarsa onunla dipsomanik bir ilişki kurarlar! Arzu onlar için kutsaldır. Ve arzu ettikleri şeylere ”ya hep ya hiç” mantığıyla yaklaşırlar. Ya deli gibi sever, ya da gıcık olurlar. Ya çok kıymet verir, ya da hiç ilgi göstermezler. Ya bağımlı ya da tövbelidirler J.

Çok değişik alemlere akmanın, hayata çalapala girişmek yerine hep sırtını verecek bir duvar bulup etrafa sigara dumanları arasından kısık gözlerle uzuun uzun bakmanın, ilgisini çeken herşeye kafayı takmanın ve sırrına ermeden bırakmamanın, bütün insanları zaafını görmek, bütün olayları sonunu tahmin etmek için izlemenin ve bir şekilde hepsine dair bir kurgu işletip bir ara da seyre müdahale eden küçük bir dokunuş yapmanın, illa ki bir getirisi olacaktır! Bu getiri basitçe HAYATI OKUMA becerisi olarak özetlenebilir…

AKREPLER ortalıkta feleğin çemberinden geçmiş de, artık onu ellerinde tutup insanları ortasından atlatmaya başlamış gibi bir hallerle gezinirler :).

İnsanları genelde sığ ve sıkıcı bulur ve içten içe dalga geçerek seyrederler. Sadece saf ve üstün bir zeka ya da herşeye rağmen korunan bir dürüstlük ile karşı karşıya kaldıklarında şakülleri az bişey kayar!

Ama yine de kendi yöntemlerini hayata en uygun ve kendi yollarını sonuca en yakın bulmaya devam eder, yani bir şekilde dönüştüremeyecekleri şeylere saygı duyar ama onlar karşısında da pes etmeyi reddederler ;).

Akrebin en büyük marifeti, teorik karmaşalara akıl oyunlarına girmeden, dosdoğru hayatın içinden süzülmüş bir bilgelikle durum tespiti yapmak ve kişiye özel garantili çözümler önermektir :))).

O, karşınıza bir banka kuyruğunda çıkan ve oğlunuzla neden iletişim kuramadığınızı size fark ettiren delikanlı, yolun tıkanık saaatinde bir dolmuşta giderken sizden barbunya tarifi alırken kocanızın ciğerini nasıl okuyacağınızı öğretiveren kırmızı saçlı kız, mahalle kahvesinde maç seyrederken yaptığı keskin ve isabetli bir yorumla zihninizde hayatın anlamına dair bir ışık yanmasına neden olan emekli makam şöförüdür… Ya da sıradan bir cumartesi gecesini ilginç hale getirmek için girilmiş tekinsiz bir mekanın dip köşe bir masasında bira ısmarladığınız, kadrolu bir BAR FİLOZOFU :).

Belki onu bir daha görmez, görseniz de onunla arkadaş olmaz, hatta onun hakkında daha fazla şey duydukça kendisini sevemeyebilirsiniz. Ama ondan etkilenir, bir şekilde hoşlanır ve illa ki hatırlarsınız…

AKREP ve İlişkiler

AKREPlerin bir yanı dengeye, huzura ve güvene çok ihtiyaç duyar!

Hayatla ve insanlarla bütünleşmek, sevgiyle ve bollukla sarılıp sarmalanmak, ana kucağı, yarin sıcağı, evin ocağı gibi aidiyet hissi veren şeylerden asla ayrı kalmamak isterler…

Ama içlerinde bir ses bu arzunun ”saçma” olduğunu fısıldar! Kaybedebileceğimiz bir şeye ALIŞMAYA ne gerek vardır? Güven veren yakınlıklar vazgeçilmez olduklarında, canımızı derinden yakacak birer tehdite dönüşmezler mi?

Öyleyse AKREP güvenilir gibi görünen durumlara ve insanlara kapılma riskini almak yerine, kendi seçtiği bir düzensizlik ve güvensizlik halini yaşamalı… Ve elbette etrafındakilere de yaşatmalıdır!

Bu yüzden insanlarla ilişkisi daima mesafelidir. Çok yakın olduğunuzda bile biraz uzak, biraz bilinmez, biraz kendi başınadır. İlişkilerin sınırını ve gidişatını bir şekilde kendi belirlemeye çalışır.

Kendini konuşarak değil dokunarak ya da dokunmayarak ifade eder :).

Özel hayatları daima – en yakınlarının bile tam olarak bilmedikleri – bir keşmekeş halidir! Sıradışı olanın lezzeti onlar için her şeyin üzerindedir…

Hayatı farklı insanlarla yaşanan farklı episodlar gibi yürütür, her bölümü kendi içinde bir gelişme ve sonuç olarak ele alır, büyük resmi ise kendilerine saklarlar. Örneğin atyarışı oynayıp bira içtiği insanlar reklam yazarı olduğunu, ajanstaki arkadaşları saz çaldığını, birlikte müzik yaptığı insanlar evli olduğunu, karısı ise at yarışı oynadığını bilmeyebilir :))).

Çocuk sahibi olmak konusunda kafaları biraz karışıktır! Aslında geniiiiş bir aileye sahip olmak fikri bir şekilde hoşlarına gider. Erkek iseler tohumlarını saçmak, kadın iseler bedenlerini üretken kılmak suretiyle dünyadada iz bırakmayı isterler.

Ama doğacak olan yeni canlıların sorumluluğunu alabilmekle ilgili kendilerini güvenleri bir gelip bir gidebilir :). Başlamış olan hamileliği sonlandırmak, kolay olmasa da hep akıllarının bir yanında var olan bir seçenektir.

Çocuk sahibi oldukları zaman onlara ellerindeki her imkanı sunmak, onları doyasıya şımartmak isterler. Ama yokluk veya zorluk dönemlerinde tavırları tam tersi yönde değişebilir.

Sahip çıkmak ve çıkılmak, AKREP için daima bir sorunsaldır!

AKREP denilince akla NEDENSE hep seks gelir :))). Eh sekse düşkün oldukları da doğrudur. Hatta onu bir iletişim biçimi olarak kullandıkları bile söylenebilir!

AŞIK olmamak için ellerinden geleni yaparlar. Çünki aşık olunca saplantılı, sahiplenici ve kıskanç olur, vazgeçmekte de çok zorlanırlar. İstediklerini yapsalar da kalben özgür olamamak onları resmen bunalıma sokar ve bu çıkmazın yarattığı stresi kaçarak, hırtlık yaparak hatta aldatarak atlatmaya çalışabilirler :).

Bir Akrebi seçemezsiniz… O sizi seçer!

Kısa dönemli ilişkilere pek kafa yormaz. Yaşar geçer :). Uzun ilişkilerini ise genelde karşılıklı çıkarlar ya da karşı konulmaz bağımlılıklar üzerine kurar. Seçtiği insanların üzerinde özenle çalışır…

Stratejisi bildiğin ”TORBACI” mantığına dayalıdır! Önce malını denetir ve alışkanlık kazanmanı sağlar. Sonra da siz tıpış tıpış gidip ona abone olursunuz :))).

Arada sizi ihmal eder! Yokluğunun oluşturduğu etkiyi görmek ister.

Ama ihmal edilirse olay çıkartır! Beklentileri konusunda pek net ve pek ısrarcıdır. Üstelik verildikçe daha fazlasını ister. Verme kapasitenizin tükendiğini ve oluşturduğu beklentinin ya da gözünüzü bağlayan büyünün çektirdiği eziyeti hoş göstermeye yetmediğini anladığı zaman da, bir punduna getirip sizi bırakır. Zira bir adım sonrasında sizin onu terk edeceğinizin farkındadır…

Herkesle bir alıp vereceği vardır :).

Ama en uzun ve derin bağlarını Balıklar ile kurarlar. Birlikte, birbirinin canına okumak ama ne olursa olsun kopamamak üzerine destan yazabilirler :))).

En dengeli iletişimlerini de Oğlaklar ile kurarlar. Ancak AKREP’in bu kadar kendine yeterli bir bünye ile yanyana olmaktan bir süre sonra rahatsız hissetmeye başlaması, Oğlak’ı etkilediğini görmek adına ayarı kaçırıp incitmesi ve kaybetmesi mümkündür.

Yengeçleri biraz fazla detaycı ve kaygılı ama pekala geçinilebilir bulurlar. Birbirlerinin kafalarını okumak ve karştırmak için yaptıkları manevraları izlemek çok eğlenceli olabilir :))).

Boğalar, AKREPlerin öteki yarısıdır. Birbirlerini fark etmemeleri imkansızdır. Ama tamamlanmak ya da ayrışmak seçimlerine kalmıştır ;).

Kovalar ve Aslanlarla dinsizin hakkından imansızın gelmesine denk düşen, kışkırtıcı, çıldırtıcı, bağımlılık yaratan ve illaki iz bırakan ilişkiler yaşarlar!

Teraziler, AKREP için biraz naif ama yine de çekici ve garip bir şekilde şefkat uyandırıcıdır. Yayları ise ukala ve boş-işlere meraklı ama bir şekilde etkileyici bulurlar. Bu iki burç, AKREP için keyifli flört arkadaşlarıdır.

AKREP’in kendi gibi AKREP olanı çekici bulması da mümkündür. Tercihan taraflardan birinin asıl burcu, diğerinin yükseleni AKREP olsa daha şahane olur ;).

Başakları çok inatçı ve sinir bozucu ama yine de yararlı ve güvenilir bulurlar. Başak, topraklanmak isteyen AKREP için ideal bir yol arkadaşı olabilir. Ama bu arada kendisi sinir sahibi olur :))).

İkizler, AKREP için densiz ve geveze ama tahrik edicidir.

KOÇLAR ise KONTROL EDİLMESİ ZOR ve TEHLİKELİ…

AKREP ve Kariyer

AKREP kafaya taktığı her işi yapar :).

Hakikaten isteyip de yapamayacakları iş yok gibidir. Zira çok odaklı hatta takıntılı kişiliklerdir.

Merkür’leri yüzünden ”Kafası Doğuştan Güzel” olan insanlardır!

Neden mi? Merkür dediğimiz şey bir haritada ya güneş burcunda ya bir öncesinde ya bir sonrasında yerleşir. Kişi AKREP olunca Merkür ya Terazide, ya AKREPte ya da Yay’da olacaktır. Merkür Terazide ise AKREP ilişkilere, AKREPte ise önüne çıkan her şeye, Yay da ise çok da gerekli olmayan her şeye takacak ve hem kendini hem Roma’yı yakacaktır :).

Herşeyi yakmak demişken, AKREP burcundan çıkma ünlülerin ünlü olma sebepleri içinde SERİ KATİLLİK olduğunu söylemeden geçemeyeceğim! Ünlü Nazi Savaş Suçlusu Goebbels bir AKREP’tir. Kriminal dosyalarda Charles Manson ile başlayan, mafya tetikçileri ile devam eden ve uzayıııppp giden listeler var. Dünya şampiyonluğu kazanmış bir sürü boksör de AKREP! Yani bilmiyorum benden söylemesi :)

Neyse… Ne diyorduk;

Kafa böyle olunca – naapsın çaresiz – en çok tercih edeceği şey kendisine bir yerlerden miras kalması ya da birinin onu finanse etmesidir :))). Böylece para kazanma derdi olmaksızın sadece hoşuna giden şeylere odaklanabilir! Yine de pek çoğumuzun bir şekilde para kazanması gerektiği dikkate alınırsa, AKREP de bir baltaya sap olmak durumunda kalacaktır.

Ukaladırlar :) Bu nedenle birinin altında çalışmak yerine birilerini kendi altlarında çalıştırmayı tercih ederler. Ama ünlü ve zengin insanların eli kolu hatta aklı ya da özel asistanı, masajcısı, kahve falcısı, emlakçısı, yatırım danışmanı filan da olabilirler. Nihayetinde bu tür bir iş onları yine zirvede tutacak ve belli bir bağımlılık içermekle birlikte vazgeçilmezlik ve özgürlük de sağlayacaktır.

Bir şeyin dibine kadar gitmek ve ya hep ya hiç mantığıyla hareket etmek bir dehayı felakete de sürükleyebilir, eşsiz bir zirveye de taşıyabilir… Elbette biz zirve yapanların adını duyarız;

Kimsenin yapmadığı işlere merak salar, kimsenin alamayacağı riskleri alırlar…

Endüstri fenomeni Bill Gates, basın kralı Ted Turner, Rus Petrol Kralı Roman Abramowitch, Wall Street Cadısı olarak bilinen Hetty Green, Yahhoo’nun kurucusu Jerry Yang, YouTube’un kurucularından Jawed Kareem, Dow Jones Endüstri Endex’ini geliştiren Charles Dow birer AKREPtir.

Büyük uzay keşiflerine yol açan teleskobu yapıp adını da veren astronom Edwin Hubble, yine astronom olan ve evrenin yapısını incelemeye bir ömür adayan akademisyen Carl Sagan, Christopher Colombus, Captain James Cook ile başlayan ve uzaya ilk ayak basanlar dahil olmak üzere bir sürü astronot ve kutuplar, kıtalar, balta girmemiş ormanlar konusunda çalışmış olan sayısız kaşifi kapsayan bir ”ta dibine kadar gidenler” listesi AKREPLER ile doludur :)

İtiraslıdırlar… Bu nedenle iktidarda olmaktan kaçınmaz ve bir kez tadını aldılar mı kolay kolay bırakmazlar. Ünlü Nazi Generali Rommel ve aynı dönemde ABD ordularının Avrupadaki başarılarına imza atan General Patton, 1. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere’nin yayılımcı politikasını zirveye çıkartan Kral VII: George, tutucu ve baskıcı yönetimiyle Amerikan tarihine geçen Başkan McCarthy, bir başka ünlü Başkan Rooswelt, iktidar ihtirası eşini bile gölgede bırakan Hillary Clinton, Nikaragualı ünlü lider Daniel Ortega, ünlü devrimci Leon Trotsky, Hindistan Başbakanı Indra Gandhi, İranın ünlü lideri Ahmedinejad, Marie Antoinette, Türkiye’de uzuuun yıllar boyu iktidarın vazgeçilmez isimlerinden olan Süleyman Demirel, bir dönemin gıcık Hükümet Sözcüsü Condolezza Rice, AKREP olmanın hakkını veren isimlerdir.

Analitik kafaları ile bilinirler. Ray Robson, Michael Adams gibi yaşayan ya da tarihe geçmiş ve çoğu da çok küçük yaşta büyük başarı kazanmış bir sürü Satranç Ustası AKREPtir. Hristiyanlıkta devrim yapan Martin Luther ve Dil bilim üzerine çözümlemeleriyle tarihe geçen Erasmus da öyle…

AKREPler yazarlar… Yani kafaları sürekli bir takım hikayeler yazar :) Bunu meslek edinmiş olanları da vardır; Dostoyevsky, Ezra Pound, Voltaire, R.L. Stevenson, Sylvia Plath, Kurt Vonnegut, Isaac Singer, James Boswell gibi birçok isim bu grupta yer almaktadır.

Kendilerini dolaylı yollardan ifade ederler. Bu nedenle sanat onlar için iyi bir ifade biçimidir. Dahi ressamlar arasında isimleri geçer; Pablo Picasso, Claude Monet ve Rene Magritte en bilinen örneklerdir.

Besteciler arasında da Walsin Kralı olarak bilinen Johann Strauss II, opera üstadı George Bizet, Paganini, New Age Prensi filan diye geçse de sonuçta bakışlarına tav olan hatunlar yüzünden meşhur olan Yanni AKREP bestecilerdir. Enigmatik hayatı ve etkileyici yorumlarıyla bilinen Jeff Buckley de öyle…

Ama benim favorim birçok filme ruh veren müziklerin yaratıcısı olan Ennio Morricone’dir!

Güzel – ya da yalnızca güzel – değildirler. Ama kesinlikle ACAYİP CAZİBELİ insanlardır. Üstelik kafa da güzel olduğu için çok iyi rol keserler! Julia Roberts, Kevin Kline, Joaquin Phoenix, Winona Ryder, Matthew McConnaughey, Sally Field, Leonardo Di Caprio, Anne Hathaway, Danny DeVito, Owen Wilson, Meg Ryan, Bo Derek, Jamie Lee Curtis, Goldie Hawn diye başlayan uzun bir liste var önümde.

Ve her AKREP tehlikeli bir mikrop ve zalim bir işkenceci olduğu kadar aynı zamanda güçlü bir şifacıdır :)

Netekim kan, acı, zehirli ve zararlı maddeler ve kesici aletlerle ilişki kurma becerisini yararlı hale dönüştürmüş olan AKREPler de vardır! Kalp naklinin ünlü ismi Christian Barnard, yine organ nakli ile meşhur olan Magdi Yacoub, Nöro-cerrahi konusunda dahi kabul edilen Sanjay Gupta, ünlü Marie-Curie, Jonas Salk, ve Insülini keşfederek Nobel ödülü alan Frederick Banting bu gruptandır :)

AKREP ve Sağlık

Dünyanın en sağlıklı insanları değildirler zira vücutlarına hiç bir zaman iyi davranmaz, arzularının peşinde yıpranmaktan kaçınmazlar.

Bağımlılıkları nedeniyle akciğerlerini ve karaciğerlerini yıpratabilirler. Düzensiz bir cinsel hayat sürmeye yatkın oldukları için cinsel yoldan bulaşan hastalıklara açıktırlar. Enerjilerini verimli kullanmadıkları zaman üreme organlarında iltihaplı ya da kanserojen oluşumlar meydana gelebilir. Piskolocik olarak bırakmayı reddetitkleri için barsakları sık sık tıkanır.

Marsları ve Merkürleri sert etkiler aldığında mental sorunlara da yatkın olmaları mümkündür. Borderline eğilimler, öfke kontrolü sorunları, obsesyon gibi ana menüye ekstra renk katan özellikleri olabilir :))).

Yine de ilginç bir küllerinden doğma yetenekleri vardır… Yani yıkılır ama toparlanırlar :).

AKREP’in Yolu

AKREP bolluk bilinciyle değil, yoksunluk duygusuyla doğmuş bir insandır. Kaybetmenin, yitirmenin, eksilmenin, tükenmenin kaçınılmazlığı ve kullanmanın, tüketmenin, yok etmenin, yeni yollar açmanın, çözüm üretmenin mecburiyeti üzerine kurulmuş bir hayatta kalma sistemi vardır. Gerçekçidir ve boş vaatlerle oyalanmaya tahammülü olmayan biridir.

Temel kaygı ”kendini kurtarmak” olunca, bencilliği doğal kabul eden ve son tahlilde kendi çıkarı için her şeyi gözden çıkartabilen bir insanla karşı karşıya olmamız beklenir!

Ama AKREP bi acayiptir :). O neyi önemsiyorsa onun için her şeyi gözden çıkartır… Bazen kendini de!

Zira AKREP’in özünde ne kendine, ne hayata, ne de başkalarına fazla değer vermeyen ve sadece şu fani dünyada bir iz bırakmayı önemseyen biri vardır. Çılgınca fedakarlıklarını kahraman olmak için değil, var olduğunu hissetmek ve hayatı bu kadar önemseyip sıradan bir var oluş ile yetinebilenlerle dalga geçmek için yapar.

Sonra bir gün gözden çıkartamayacağı kadar değerli bir şeyi olur! O zaman AKREP her arzu ettiğini elde etmek için her şeyi masaya süren bir kumarbaz gibi davranmak yerine, değer verdiği şey için YAŞAMAK ister! Bu AKREP için ölmekle eş anlamlı olabilecek kadar büyük bir değişimdir. Değer verdiği şeyler için yaşamayı kabul eden AKREP ölür ve küllerinden doğar. O zaman da gözüpek bir KARTAL olur!

AKREP’e müzik… Tabi "I Put A Spell On You"




Aslı şurada:
https://junoastrology.com

Cecilia Bartoli

1918 Kasım Devrimi: Başka bir dünya mümkündü

Kasım 1918'de bir kitle hareketi kayzeri devirdi ve Birinci Dünya Savaşı'na son verdi. Ancak Almanya toplumu köklü bir şekilde demokratikleşemedi ve bunun sonuçları korkunç oldu.


Ekim 1918 sonları: Kiel ve Wilhelmshaven'de bulunan açık deniz filosunun tayfaları, subaylarının emirlerine itaat etmeyi reddettiler. Âmirlerinin silahlarını aldılar, rütbelerini söktüler ve sahil şehirlerinde iktidarı ele geçirdiler. Ertesi gün tersane işçileri greve çıktılar ve askerlerin yanında yer aldılar. Alman devrimi artık başlamıştı. Bütün bunlardan önce Birinci Dünya Savaşı yaşanmıştı. Bu, dünyanın o güne kadar yaşamış olduğu en kanlı ve en fazla kayıp verilen savaşıydı. Devrim başladığında, savaş dördüncü yılının içinde bulunuyordu. Bu, bombalar yağdıran savaş uçaklarının, uçak gemilerinin ve devasa miktarlarda zehirli gazların kullanıldığı ilk savaştı. Verdun, Tannenberg ve diğer savaşlarda on milyon kadar her ülkeden asker hayatını kaybetmiş, bunun iki katı kadarı yaralanmıştı. Cephe gerisinde de on milyon sivil açlıktan ya da yokluktan kaynaklanan salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Devrimden hemen önce bilinen başka bir şey daha vardı: Almanya savaşı kaybedecekti. Buna rağmen Alman donanmasının komutanları, üstün Britanya donanmasına karşı "şerefini" kurtarmak son bir saldırı emrini vermişti. Bu bir intihar saldırısı olacaktı. Bunu tayfalar da biliyordu. Bu nedenle emre uymayı reddettiler.

Devrim, Berlin'e ulaşıyor
Kıyılarda başlayan isyan kısa sürede bütün ülkeye yayıldı ve pek az direnişle karşılaştı. Bir gördü tanığı o günleri şöyle hatırlıyordu: "Bir hafta zarfında devrim Almanya'yı kasıp kavurmuştu. (…) İşçiler toplanıyor, gösteriler yapıyordu, ancak bunlar artık tehdit amaçlı değildi, aksine sevinç gösterileriydi. Her yerde kızıl bayraklar dalgalanıyor, iliklerde kızıl şeritler ışıldıyor, yüzler gülüyordu. O kurşunî, yağmurlu Kasım günleri sanki ilkbaharı getirmişti."

9 Kasım sabahı protestolar başkente ulaşmıştı: Kenar mahallelerden başlayan devasa protesto gösterileri, Berlin'in merkezine akıyordu. Göstericilerin önünden geçtiği kışlaların birçoğundaki askerler de onlara katılıyordu. Sayıları giderek artan göstericiler, öğlen olduğunda şehir merkezine ulaşmıştı. Emniyet Müdürlüğü işgakl edildi ve polisler silahsızlandırıldı. Üniversitede ve şehir kütüphanesinde mevzilenen bazı subayların direnişi, öğleden sonrasının erken saatlerinde kırıldı.

Hareketin basıncı altında Şansölye Prens Max von Baden, hemen aynı günde – gerekli izni ve yetkiyi beklemeden – II. Wilhelm'in imparatorluk ve Prusya tahtlarından çekildiğini ilan etti. Kısa bir süre sonra da makamını SPD başkanı Friedrich Ebert'e devretti. Ebert, SPD'nin başka iki üyesi ve Bağımsız Sosyal Demokrat Parti'nin (USPD) üç üyesiyle birlikte "Halk Temsilcileri Konseyi" adı verilen yeni hükümeti kurdu.
İşçilerin ve askerlerin hareketi, yüzlerce yıllık köhnemiş monarşi sistemini tarihin çöplüğüne atmıştı. Çok kısa bir sürede sadece imparatoru değil, 22 Alman kralını ve prensini iktidardan indirmiş ve demokratik bir yeni başlangıcın temellerini atmıştı. Protestoların başlangıcından birkaç gün sonra imzalanan bir ateşkes anlaşması, Birinci Dünya Savaşı'nın dört yıllık kitle katliamlarına son verdi.

Almanya İmparatorluğu çökmüştü. Artık monarşi yoktu. Meclisin en küçük bir otoritesi kalmamıştı. Kasım başlarında belli düzeyde bir iktidar gücüne sadece işçi ve asker konseyleri sahipti. Bu konseyler, tayfaların ayaklanmasını takip eden günlerde ülkenin her yerinde kurulmuştu. Cephede bile konseyler kurulmuştu.
Konsey üyeleri, yoldaşları tarafından işyerlerinde ve kışlalarda demokratik yöntemlerle seçiliyordu. Seçilenler, kendilerini seçenlere hesap vermekle yükümlüydü ve her an geri çağrılabilirlerdi. Konseyler toplum hayatını, yiyecek dağıtımını ve askerlerin terhis işlemlerini düzenliyordu. Kısacası savaşlardan, sıkıntılardan ve kitlelerin ihtiyaçlarından yeni bir toplumsal örgütlenme modeli ortaya çıkmıştı. Bu, parlamenter demokrasinin aksine, ekonominin, devlet aygıtının ve medyaların kitlelerin kalıcı bir kontrolüne tabi kılındığı bir toplum modeliydi.

Uluslararası bir hareketin parçası
Almanya'da yaşananlar münferit bir vaka değildi. Avrupa'nın neredeyse bütün hükümdarları kitlesel protestolar, grevler ve gösterilerle boğuşmak zorunda kalıyordu. 1917 ile 1920 yılları arasında Moskova ile Berlin'de milyonlarca insan Birinci Dünya Savaşı'nın etkilerine karşı savaşa çıkmıştı. İhtiyaç maddelerinde yaşanan sıkıntıları protesto ediyor, fabrikaları işgal ediyor, işçi konseyleri, köylü konseyleri, asker konseyleri kuruyorlardı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu parçalanmıştı, Macaristan bir konseyler cumhuriyetine dönüşmüştü, İtalya'da da 1919 ve 1920 tarihe "iki kızıl yıl" olarak geçecekti.

Dünyayı bu savaşın içine sürükleyenler, artık kendi iktidarları için endişelenmeye başlamışlardı. Britanya başbakanı Lloyd George, Mart 1919'da endişeyle şunları yazıyordu: “Avrupa'nın her yanı devrim ruhu ile dolu. İşçiler arasında, savaştan önceki koşullara karşı yalnızca derin bir hoşnutsuzluk duygusu değil, aynı zamanda öfke ve isyan da var. Mevcut düzenin siyasal, sosyal ve ekonomik yönleri Avrupa'nın bir ucundan ötekine dek halk kitlelerince sorgulanıyor".

Ağır yenilgi
İşçilerin ve askerlerin başlattığı isyan, eski seçkinlerin - ordu, imparatorluğun devlet bürokrasisi ve şirketler - nihai olarak iktidardan indirilmeleri fırsatını yaratmıştı. SPD liderliği ise bunu yapmak yerine, onlarla ittifak kurma kararını verdi. SPD liderliği ilk olarak hedeflerine daha zor yoldan ulaşmaya, yani konseylerdeki sosyal demokrat çoğunluğu kullanarak, konseyleri ele geçirmeye çalıştı. Ülke genelinde yapılan Konseyler Kongresi'nde SPD delegeleri, konseyler hareketinin sona ermesi gerektiğini anlattılar. Onların etkisiyle konseyler gerçekten de ele geçirdikleri iktidardan vazgeçtiler ve bir ulusal meclisinin seçimine, yani parlamenter demokrasiye onay verdiler. 

Ellerindeki gücü devretmek istemeyen - Bremen veya Münih gibi - konseyler, ya da  - Berlin'de olduğu gibi -  devrimin güçlenmesi için mücadele etmeye devam eden devrimciler, SPD ile "eski güçler" ittifakı tarafından kanlı bir saldırıya uğradılar. Sonraki yıllarda devrimci mücadele tekrar tekrar alevlendi. Savaşan işçiler barikatın diğer tarafında her defasında SPD'yi buldular. Ancak Mart 1920'de partinin son yıllarda oynadığı oyunun ne kadar tehlikeli olduğu ortaya çıktı: Ordu birlikleri ve Freikorps çeteleri - kısmen gamalı haçlı bayrakların altında - SPD liderliğindeki hükümete karşı darbe girişiminde bulundular ve hükümet üyeleri Berlin'den kaçmak zorunda kaldı. Sosyal demokrat liderlik, Kapp darbesi adı verilen bu girişim karşısında çaresiz kalmıştı: Sola karşı verdiği savaşta dayandığı ordu aygıtı, sağa karşı vereceği savaşta onun yanında yer almayı reddediyordu: "Reichswehr, Reichswehr'e ateş etmez!" diyordu Kurmay Başkanı Hans von Seeckt.

Cumhuriyeti kurtaranlar, bir kez daha Almanya tarihinin en büyük genel grevini yapan işçiler oldu. Bir kez daha konseyler kuruldu, silahlı işçiler monarşist ordu birliklerine saldırdılar. Grevin gücü altında ezilen darbe, birkaç gün içinde dağıldı. Ancak SPD bir kez daha durumu ordunun ve devlet aygıtının kapsamlı bir şekilde demokratikleştirilmesi için değerlendirmeyi reddetti. Bunun yerine, Ruhr Bölgesi'ndeki konsey hareketini kanlı bir şekilde bastırmak için Reichswehr'i kullandı.
Almanya'da sosyalist devrim bu şekilde başarısızlığa uğramış oldu. Bu da sosyalist Rusya'nın dünyadan yalıtılmış bir şekilde kalmasına ve yeni bir baskı aygıtının hakimiyeti ele almasına neden oldu: Stalin'in korku imparatorluğu.

Kazanımlar
Her şeye rağmen: Weimar Cumhuriyeti'nin bütün kazanımları, kitlelerin kasım 1918'deki devrimci eylemleri olmadan asla elde edilemezdi. Örneğin işveren örgütleri grevlerin baskısı altında, çalışma koşullarının toplu görüşmeler yoluyla düzenlenmesi için sendikalarla merkezi bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Asgari 50 işçi çalışan işyerlerinde işyeri konseylerinin kurulmasını ve günlük çalışma saatinin tam ücret verilerek sekiz saatle sınırlandırılmasını kabul ettiler. Cumhuriyetin kendisi, kadınların seçme ve seçilme hakkı ve sosyal yasalar da devrimin bir ürünü oldu.
Almanya'yı Birinci Dünya Savaşı'na sokmuş olan kapitalistler, güçlerini muhafaza ettiler. Devlet aygıtı, yargı ve ordu kapsamlı bir şekilde demokratikleştirilemedi. Cumhuriyetin monarşist karşıtları, bulundukları etkili konumlardan uzaklaştırılamadı. Nasyonal sosyalistlerle ittifak kuran bu "seçkinler" 1933 yılında cumhuriyeti bertaraf ettiler, işçi hareketini parçaladılar, daha fazla kazanç sağlama ve büyük devlet olma hayalleri için yeni bir dünya savaşı başlattılar. Tarihin acı bir ironisidir: 1933'den sonra Yahudiler ve komünistlerle birlikte on binlerce sosyal demokratı toplama kamplarına kapatan ve katledenler, SPD'nin devrim günlerindeki eski müttefikleriydi.

Marcel Bois ve Florian Wilde
www.marx21.de/novemberrevolution-1918
(Marx21 dergisi, sayı 40i Sosyalist İşçi için çeviren: Atilla Dirim)


Kargalar Hakkında

Sosyal medyanın hayatımızın merkezine oturmasıyla her taraf ‘minnoş’ hayvan videoları ile dolup taşmaya başladı. Dün adını bile bilmediğimiz bir çok hayvan dostumuzun, bugün tüm günlük rutinlerini biliyoruz.

Evcil hayvan kategorisine zaten hiç değinmiyorum, milyonlarca takipçisi olan internet fenomeni kediler,köpekler, kuşlar var. Peki her gün gördüğümüz, her sabah sesleriyle uyandığımız kargalar?

Kargalar, malesef ‘minnoş’ hayvanlar kategorisinde olmadıkları için, bir instagram hesabının öznesi olamıyorlar:( Ya da fatura sırasında beklerken, ‘ay bi karga videosu açayım da keyfim yerine gelsin’ ya da, ‘ayyy şu kargaya bak ne de tatlı çöp karıştırıyor’ şeklinde trendler 2017 itibari ile hala ortalıkta görünmediğinden, biz de bu özel kuşlar hakkında çok az şey biliyoruz…

Hadi o zaman başlayalım! Hanımlar, beyler buyrunuz kargalar hakkında, ihmal edilmiş fakat bilmek isteyeceğiniz 10 şey!



1-Kargalar ve İnanılmaz Zekaları


Oxford Üniversitesinde, kargaların araç-gereç kullanma kabiliyetleri üzerine bir deney yapılmıştır. deney şöyle;
İnce uzun bir tüpün içine yiyecek konulmuş ve karganın nasıl alacağı gözlenmiş.
Sonuç mu?
Karga masada bulunan ince tele uzanmış, ucunu kanca şekline getirmiş ve tüpe daldırmış. Kendine saniyeler içinde yaptığı bu olta ile yiyeceğine kolay bir şekilde ulaşmış. Bu deney kargalardan önce birçok hayvan üstünde de denenmiş. Fakat hiçbiri bu deney sonucunda tüpün içindeki yiyeceğe ulaşamamış.

5’e Kadar Sayabilirler


Kargalar üzerinde araştırmalar yapan, bir grup bilim insanına göre, doğanın en akıllı hayvanları, bilinenin aksine maymunlar değil kargalardır. 5’e kadar sayabilirler, hayatta kalmak için malzemelerini ihtiyaçlarını karşılamak için en yaratıcı biçimlerde kullanabilirler.

2- Yanlış Bilinen Bir Mit! Kargalar Bizden Uzun Yaşamazlar


Kargaların yaşam süresi ile ilgili, çok yaygın ve yanlış bilinen bir inanış var. Kargaların, 100 hatta 200 sene yaşadığı zannediliyor halk arasında. Bu tamamen yanlış bir bilgi. Kargaların ortalama ömürleri 15-20 senedir. Hadi özel bakım altında olsalar o zamanda en fazla 30-40 sene yaşayabiliyorlar. Tabi yaşam süreleri türden diğer türe farklılık gösteriyor. Sadece 6-7 sene ortalama ömrü olan karga türleri de var.

3- İnsanlar ile Yaşamaktan Oldukça Memnunlar


Bak bu baya ilginç bir bilgi!
İnsanlar onların yaşam alanlarını da diğer hayvanlar gibi kısıtlasa da, kargalar bunu kendilerine avantaja dönüştürmüşler. Mesela kabuklarını kırmakta zorlandıkları ceviz gibi yemişleri trafiğin yoğun olduğu yollara bırakıyorlar. Arabalar kabuklarını parçaladığında da yemeklerini alıp afiyetle yiyorlar!

4- Herşeyi Yiyebiliyorlar


Asla yemek seçmiyorlar. Çöp de yiyorlar, böcek de, meyve de. Ama yine halk arasında yaygın olarak konuşulan, “kargalar leş yer” oldukça yanlış bir bilgi var. Leş yiyen tek tür kuzgunlar, yani leş kargaları. Onun dışında kalan cinsler leş yemezler, ama leş dışında herşeyi yerler.

5- Tek Eşliler

Sosyal ilişkileri genel olarak insanlara çok benziyor aslında.Topluluklar halinde yaşıyorlar. Tek eşliler, hayatları boyunca eşlerine sadık kalıyorlar. Ayrıca yavruları olduğu zaman, anne ve baba karga, yavrunun bakımını ortak olarak üstleniyorlar.
Sürüden Ayrılan Karga
-SPONSOR REKLAM-
Bunlara ek olarak, sürüden ayrı yavru bir karga gördüklerinde onu sürülerine dahil edip, bakımını üstleniyorlar. Tehlikelere karşı birbirlerini uyarıyorlar ve koruyorlar.

6- Yas Tutuyorlar


Tıpkı insanlar gibi kargalarda ölüleri için yas tutarlar. Ölen karga dostlarının etrafında çember oluşturup, yüksek sesle öterler. “Ölüm farkındalığı” aslında çok az hayvan türünde bulunan bir özelliktir. Ölen akrabalarını hemen terk edip gitmemelerinin aynı zamanda, onu öldüren sebebi anlamaya çalışmalarının bir sonucu olduğu da tahmin ediliyor. Bu sayede akrabalarını öldüren tehlikeye karşı sürünün geri kalanı önlem alabiliyor.

7- Besle Kargayı, Hediyeler Getirsin


Gabi Mann, 8 yaşında ve Seattle’da yaşayan dünyalar tatlısı bir küçük hanım. Gabi 4 yaşından beri, evlerinin arka bahçesindeki kargalara bakıyor. Ve işte bu kargalar da ne bulurlarsa Gabi’ye getiriyorlar:) Getirdikleri şeyler hediye niteliğinde ve küçük bir kız çocuğunun hoşlanabileceği herşey var! ışıltılı boncuklar, küpeler, düğmeler, kalp şekilli objeler, küçük legolar hatta! Halk arasında dolanıp duran; “Besle kargayı, oysun gözünü” atasözü de, kargalar ile ilgili diğer önyargılar gibi çöpe gidiyor!

8- Mizah ile Yakından İlgililer!

Şu aşşağıdaki gibi milyonlarca fotoğraf, video, türlü görsel bulabilirsiniz! Diğer hayvanların kuyruklarıyla oynayıp, onları sinir etmek gibi bir alışkanlıkları var:)

9-  Asla Unutmazlar


Kargalar üzerinde yapılan meşhur bir deney onların hafızaları hakkında oldukça etkileyici sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmanın sahibi o dönem doktora öğrencisi olan Kaeli Swift.
Gönüllü insanlardan oluşan bir gruba, yüzlerine takmaları için maskeler verildi ve maskeli kişiler de ellerinde içi doldurulmuş kuş ölüleri tutarak durdular. Kargalar maskeli kişileri tehlike olarak algıladılar ve kendi sürülerini ya da komşularını haberdar etmek için, maskeli kişiler geldiğinde yüksek sesle ötmeye başladılar. İşin garip yanı şu ki; maskeli kişiler ellerinde kuş ölüleri olmadan durduklarında aynı şekilde ötmeye ve diğer kargaları uyarmaya devam ettiler.

Kinciler Mi?

Kargaların intikamlarını mutlaka aldıklarına ve kinci olduklarına dair yaygın bir düşünce var insanlar arasında. Bu deney biraz onu da kanıtlar nitelikte. Ama yine de intikamdan ziyade, hayatta kalmak ve hayatlarını korumak motivasyonu ile bazı bilgileri sakladıklarını görmüş oluyoruz bu deneyde.

10- Mitoloji ve Kargalar


Bugünün dünyasında kargalar ölümü, kötü haberi, olumsuz şeyleri temsil ediyor. Ama aslında   Yunan mitolojisinde kargalar ölümsüzlüğü temsil eder. Aynı zamanda Yunan mitolojisinde kargalara çok saygı duyulur. Mesela, karga tanrılara eşlik eden bir arkadaş ve yoldaştır. Bunun en önemli örneği Tenedos’un koruyucusu Apollo ve siyaha dönüştürdüğü kargasıdır. İskandinav kültüründe de kargaların özel bir yeri vardır, neredeyse kutsal sayılırlar. İskandinav mitlerinde kargaların saygı duyulan hayvanlar olmasının kaynağı; Tanrı Odin’in iki kargasının olmasıdır.