Translate

Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ayasofya: Yas, Nostalji ve Beyhude Beklentiler

Doğancan Özsel:
Yaşamın hızına yetişemediğini fark edip en güzel günlerinin geride kaldığına artık tümden ikna olan birinin, teselliyi nostalji denizinde boğulmakta bulmasına benziyor Ayasofya kararı. Zamandan öylesine kopuk, güncel ihtiyaçlara öylesine sağır… Bunun içerisinde bulunduğumuz yüzyıla ait bir gündem olmadığının itirafı TBMM Başkanı Mustafa Şentop’tan geldi. “Ayasofya bizim kuşağımızın, bizden önceki birçok kuşağın ideallerinde cami olarak açılması gereken bir yapı olarak her zaman yer almıştı,” diyen Şentop, bu adımı “bir hedef, bir hayal, bir rüya” olarak niteledi.


Hakikaten, gençliği İslâmcılık çizgisinde geçmiş ve en genci ellili yaşlarında olan bir neslin hayali gerçek oldu. Ancak bu kuşak, bugüne ayak uydurmakta zorlanan bir kuşak. Bugünün dilini konuşabilmek için giriştiği her çaba sakil duran bir kuşak. Erdoğan’ın Youtube üzerinden düzenlediği gençlik buluşmasını bir düşünün. Karşısında gençler vardı ama Erdoğan’ın yanıtları da, düzenlenen etkinliğin formatı da köhnemişti.
Ayasofya’nın yeniden cami olduğunu duyunca içten bir coşkuya kapılanlar büyük oranda işte bu kuşağın insanları. Onlar yalnızca bugüne değil, kendilerine atfettikleri İslâmcı kimliğe de yabancılaşmış durumdalar. İktidarın nimetlerini tattıkça, zenginleşip kent yaşamının merkezine oturdukça artan dünyevi meyillerini ve çocuklarında gözledikleri seküler eğilimleri şaşkınlık ve korkuyla izliyorlar. Bir zamanlar yaşamlarını ve siyasi başarılarını üzerine kurdukları dindar-laik ve Doğucu-Batıcı gibi dikotomiler değişmez birer koordinat ekseni olmaktan günbegün çıkarken, onlar da bir kimlik krizinin pençesine düşüyor. Bu İslâmcı kadrolar için muktedir olmanın tatmini kimliksizleşme tehlikesini bertaraf edemiyor, siyasi geleceksizlik buhranlarına bir çözüm olamıyor.
Ayasofya kararı işte bu buhran içerisinde kendini nostalji denizine bırakmanın, bir rüyaya dalarak gençliğin coşkusunu yeniden tatmaya çalışmanın bir yolu. 2030’ların Türkiye’sinde çoğunluğu oluşturacak olan insanlarla anlamlı bir ilişki kurmaktan aciz olduklarını fark edenler, birkaç günlüğüne de olsa yeniden bir önceki yüzyılın siyasi kodlarını yeşerten hoş bir seda ile ruhlarını dinlendiriyorlar. Gerçi sanmayın ki Ayasofya’nın ibadete açılması meselesi ilk ortaya atıldığında bugünkünden daha az afaki bir gündem maddesiydi. NATO şemsiyesi altında gelişen anti-komünist İslâmcılığın kimlik kurma sürecinin bir sembolizmi olarak bu talep, Cumhuriyet’le girilen rövanşist ilişkinin bir ifadesinden ibaretti. O zamanlar da tıpkı bugünkü gibi yaşamın somut taleplerinden kopuk bir hülya olduğu için, hiçbir zaman büyük bir kitlesel talep haline gelemedi ve 1980’den sonra da çok küçük bir klik dışında hemen tümüyle unutuldu. Ta ki yitirdikleri kimliklerinin yasını tutma ihtiyacına kapılan Erdoğan ve akranı İslâmcılar, bu eski sembolizme daha sıkı sarılmaya karar verinceye değin.
“Modern nostalji,” diyor Svetlana Boym, “mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünyanın yitirilmesi için tutulan yastır”. Sembolizmi çok güçlü olan bu nostaljik hamle de aslında bir kuşağın yas tutma biçimi. Sınırları belirsizleşmiş, değerleri çoğullaşmış bir dünyayla yapıcı bir ilişki tesis edemeyenler, gençlik yıllarında kendileri için kurdukları sınırları net ve değerleri keskin dünyanın yasını tutuyorlar. Onlar yeni neslin sosyal medyaları ile kavgalı, Netflix’e sinirliler. Bugünün dünyasına dair vizyonları, internete kimlik numarası ile girilmesini önermeye yetiyor ancak. İşin kötü yanı, bu yeni dünyaya yetişemiyor olduklarının farkındalar. Haftalık din derslerinin sayısını arttırdıkça dinden uzaklaşan genç nesiller yetiştirdiklerini görüyorlar. Z kuşağı ile nasıl bir ilişki kuracağız diye yana yakıla çözüm arıyor, özel raporlar hazırlatıyor, gençlerle sık sık bir araya gelmeye çabalıyorlar.
Aslına bakarsanız bu yazı alınan kararının içeriğine yönelik bir itiraz değil. Kararın kendisi yazının konusu dahi değil. Burada yapmaya çalıştığım tek şey, bu Ayasofya adımının, daha genel bir iktidar yitiminin semptomu olarak okunabileceğini göstermeye çalışmak. İktidar penceresinden elbette ki Ayasofya’nın ibadete açılması semptomdan çok bir tedavi yöntemi gibi görünüyor. Erdoğan ve çevresi buradan bir popülarite dalgası devşirmeyi umuyor. Hatta belki “one minute!” benzeri bir rüzgâr yaratarak, bütün Avrupa’yı karşısına alan cesur ve mağrur Erdoğan imajını yeniden yaygınlaştırabileceklerini düşünüyorlar. Halbuki bu karardan anlamlı ve kalıcı bir popülarite artışının çıkabilmesi mümkün değil. Sosyoekonomik olarak çok daha parlak bir dönemde değil de en buhranlı zamanlardan birisinde alınan bu karar, Ayasofya rüyasının yaşamın gerçekleri ve insanların somut ihtiyaçları karşısındaki görece önemsizliğini ifşa etmekten başka bir işe yaramayacak. Nitekim Metropoll Araştırma’nın konu hakkındaki çalışması da halkın %55’inin bu konuyu bir gündem değiştirme hamlesi veya seçim taktiği olarak gördüğünü gösteriyor. Güncel sorunlar bu kadar ağır iken, Ayasofya’dan medet ummak beyhude bir bekleyiş. Şöyle düşünün: Bursa’da tıbbi cihaza bağlı olarak yaşayan bir KOAH hastasının, evinin elektriği kesildiği için 9 Temmuz’da hayatını kaybettiği haberi düştü sosyal medyaya. Ertesi gün de hükümet Ayasofya’yı yeniden ibadete açtı. Sizce yarın Bursa’daki o sokağın insanları bu iki konudan hangisini konuşuyor olacaklar? Bir ay sonra bu iki sorundan hangisini daha fazla hatırlayacaklar?
Yazıyı bitirirken son bir noktanın altını çizeyim. Ayasofya’nın açılması talebi hükümetin elindeki bir kart olarak siyasi bir değer ifade ediyordu belki. Ancak bu tip siyasi kozların sorunu, bir kez oynandıklarında artık onlardan ek bir fayda elde etmenin mümkün olmamasıdır. Tıpkı başörtüsü diye bir sorunun artık ortada olmamasının AKP bakımından bir siyasi argüman kaybı anlamına gelmesi gibi. Dün de Erdoğan İslâmcılık adına son kozlarından birisini oynadı. Gerçi bunun 2020 yılında hâlâ bir koz olarak görülebilmiş olması dahi insanı gülümsetiyor. Belli ki iktidar köhnüyor, diyecekleri tükeniyor. Şimdi rüzgâr yaşamı savunanların, zamanını geçmişle hesaplaşmak yerine yarını konuşmaya harcayanların yelkenlerini dolduruyor. Anlaşılan o ki, güzel günler göreceğiz…

50. yılında 15-16 Haziran 1970

2020-06-15

Ertuğrul KÜRKÇÜ yazdı - 15-16 Haziran da bütün öteki büyük tarihsel olaylar gibi tekrar edilemeyecek. Ama onun değeri zaten tekrar edilebilir olmasında değil, bütün büyük devrimci mücadeleler gibi en önemli derslerinin kendinden sonraki mücadeleleri öngörmek, onlara katılmak ve onları anlayarak aşmak için bir imkan içermesinde.
50. yılında 15-16 Haziran

15 Haziran 1970 sabahı İstanbul'un sanayi bölgelerinde işçiler iş başı yapmadı. Ankara asfaltı üzerindeki Otosan Fabrikası’ndan çıkan 2 bin 700 işçi Gebze'ye doğru yürüyüşe başladı. Cevizli'deki Singer Fabrikası’ndan çıkan işçiler de onlara doğru yürüyüşe geçti. Ellerindeki pankartlarda “Yaşasın işçi sınıfı", "AP iktidarı bizim iktidarımız değildir", "Tüm gericiler ve faşizm kahrolsun" ve "Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok" yazıyordu. Aynı saatlerde Avrupa yakasında, Silahtarağa ve Alibeyköy'de de 5 bin işçi yürūyūşe başladı. Polis dört işçiyi gözaltına aldı. İşçiler Eyüp Karakolu’nu kuşatıp arkadaşlarını geri aldılar ve yürüyüşe devam ettiler. İşçiler merkezde Taksim ve Gümüşsuyu'nda da toplanmaya başlarken aynı saatlerde İzmit'e fabrika semtlerinden yolan çıkan iki grup da İzmit kent merkezine doğru yürüyüşe geçti.
İstanbul, Anadolu yakasındaki yürüyüşler Ankara asfaltına taştı. İşçiler, Kartal kavşağında karşılarına çıkan bir tabur asker ve üç tankı aşıp geçti. Soğanlı'da Başbakan Süleyman Demirel'in kardeşi Haci Ali Demirel'in ortağı olduğu Haymak Döküm Fabrikası'nın büroları işçilerin öfkesinden payını aldı. Gün boyunca Ankara asfaltı üzerindeki fabrikalardan çıkarak birbirlerine doğru akan işçi kolları gün batarken Göztepe kavşağında buluştular. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın Temsilcisi 15 Haziran 1970 günü boyunca İstanbul'da "115 işyerinde 75 bin işçinin yürüyüşe katıldığını” açıkladı.
16 Haziran sabahı, Anadolu yakasında toplanan işçiler Ankara asfaltı üzerinden Üsküdar'a doğru yürüyüşe başladı. Kuzguncuk-Beylerbeyi üzerinden Üsküdar’a doğru yürüyüşe geçen işçilerle Kartal-Yakacık bölgesinden gelen binlerce işçi birleşti. Üsküdar-Kadıköy kavşağında önleri deniz kuvvetlerine bağlı birliklerce kesildi. Deniz ulaşımı yasaklandı. Barikatı aşamayan işçiler bir koldan Paşabahçe ve Beykoz’a, bir koldan Kadıköy’e doğru yürüyüşü sürdürdüler.
er1
Aynı saatlerde Otomarsan işçileri Ankara asfaltından Haydarpaşa’ya yürüyüşe başladı. Üç arkadaşları gözaltına alınınca Kartal polis karakolunu bastılar; iki polis otobüsünü tahrip ettiler. Kartal'dan yola çıkan işçiler Ankara asfaltında Gebze yönünden gelen işçilerle birleşti. Yürüyüşçülerin sayısı 15 bini geçti. Önleri Haydarpaşa kavşağında polis barikatıyla kesildi. İşçilerle polis arasında, yolun açılması için çıkan tartışma çatışmaya dönüştü. İşçiler, yol kenarındaki tepelerden topladıkları taşlarla polise karşı koydu. Polis, silahla karşılık vererek geri çekilirken işçiler Kadıköy’e yürüyüşlerini sürdürdü.
Avrupa yakasında da Levent'teki fabrikalardan çıkan işçiler, İstinye'den gelen Kavel işçileriyle birleşip Şişli üzerinden Taksim'e yürümeye başladı. Tekfen fabrikası önünde “toplum polisi” en önde yürüyen kadınları coplayınca çatışma başladı. Polis ateş açtı. İki işçi öldürüldü.
Anadolu yakasında AEG, Çivi ve Tırpan işçileri yürümeye başlayıp Gebze çarşısından Ankara asfaltına çıktılar. Arçelik, Demir Döküm, Timaş, Demirçekmece işçileri yürüyüşe katıldı. 10 bin işçi iki koldan yürüyüşü sürdürdü. 2. Zırhlı Tümen’e bağlı bir tank taburu, İstanbul-Ankara yolunu kapattı. İşçiler barikatı geçtiler. Öğle saatlerinde Kadıköy’de 15 bin işçi toplandı. Vapur ve motorlar işçilerin Avrupa yakasına geçmemeleri için iskelelerden uzaklaştırıldı. Tuğgeneral Vahit Güneri Kadıköy İskele Meydanı’nda işçilere “fabrikalarınıza dönün” çağrısı yaptı. İşçiler, dağılmadı. Sokak aralarından yürüyerek Yoğurtçu Parkı'nda toplandılar. 14.30’da parktan çıkarak yeniden iskele meydanına doğru yürüyüşe geçtiler. Askerler Kızıltoprak üzerinden gelen işçilerin önünü kesti. Yeniden çatışma çıktı. İşçiler yeniden iskele meydanına yöneldi. Fenerbahçe Stadyumu yakınlarında işçilerin önünü toplum polisleri kesti. Çatışma çıktı, işçiler bir polis aracını ateşe verdi.


Kartal'dan kamyonlarla gelen işçiler Kadıköy İskele Meydanı'nda kaymakamlık binası önünde toplandı. Bir kadın işçi konuşma yaparken, polis tarafından kaçırılarak gözaltına alındı. Binlerce işçi kaymakamlık binası içindeki emniyet amirliğini bastı. Binadaki sivil polisler, işçilere ateş açtı. İşçiler iki polis aracını ateşe verdi. Yangın, kaymakamlık binasına sıçradı. Gün batarken çatışmalar hala sürüyordu. Kaymakamlık civarına takviye polis birlikleri sevk edildi. İşçiler üzerlerine ateş açan polislere molotof kokteyli, taş ve sopalarla karşılık verdi. Kadıköy’deki çatışmalarda da bir işçi öldürüldü. Karanlık çökerken sıkıyönetim ilan edildi. Ordu İstanbul ve İzmit'in yönetimine el koydu
Çatışmalar son bulduğunda üç işçi Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak, bir toplum polisi Yusuf Kahraman ve Kadıköy’de olayları izleyen esnaf Abdurrahman Bozkurt hayatlarını kaybetmiş, 200'ü aşkın işçi, polis ve asker yaralanmış; 162 işçi ve sendikacı tutuklanarak sıkıyönetim mahkemelerine sevk edilmiş ilk elde 422 işçi işlerinden çıkarılmıştı.
er2
Bir işçi sınıfı kazanımı olarak 15-16 Haziran
15-16 Haziran'dan işçi sınıfının bir “kazanım”ı olarak söz etmek ilk bakışta bir paradoks olarak görünebilir. İki gün süren bir protesto yürüyüşü ve direnişin sıkıyönetimle bastırılması, işçi önderlerinin kıyıma uğratılması, öldürülmesi, hapsedilmesi, işten atılması “neden işçi sınıfının kazanç hanesine yazılsın”; bütün bunların üzerinden 50 yıl geçtikten sonra işçilerin sendikaları, sendikal hakları, sosyal hakları, ücretleri, milli gelirden aldıkları pay bunca gerilemiş, toplumsal konumları, toplumsal kültür ve politik söylemde işgal ettikleri yer bunca daralmış ve aşınmışken, hala bir “bir kazanımdan söz etmek mümkün mü” diye sorulabilir.
Yanıt iki bağlamda da “evet”tir. Evet, 1970'te de 15-16 Haziran bir işçi sınıfı kazanımıydı, bugün de öyledir. 15-16 Haziran 1970'te dar anlamda ve kendi sınırları içinde de olsa aktüel toplumsal ve politik imaları ve etkileri itibariyle bir kazanımdı. Bugün de toplumsal mücadeleler tarihinde bıraktığı silinmez ayak izleriyle işçi sınıfı bilinci ve kimliğinin inşasında edindiği yapı taşı özelliği dolayısıyla mücadele mirasının vazgeçilmez, eşsiz cevheri olarak bir sınıf kazanımıdır ve hep öyle kalacaktır.
er9
Dar anlamda 15-16 Haziran ve DİSK
15-16 Haziran, dar anlamda, DİSK'te ifadesini bulan sınıf sendikacılığını tasfiyeye yönelik devlet ve sermaye saldırısına karşı işçilerin siyasi direnişiydi ve işçiler 17 Haziran günü değilse de sonunda kazandılar. Ne mücadeleleri 15 Haziran sabahı başlamıştı ne de 16 Haziran gecesi bitti. Kurulduğu 1967'den sadece üç yıl sonra DİSK'in Türkiye'yi sarsan büyük direnişin öncüsü haline gelişi aşağıda, ekonomik ve toplumsal yaşamda meydana gelen büyük sarsıntıları bir sismograf gibi yansıtır.
İşçi hareketinin ve sendikal mücadelenin zemini DİSK'in üzerinde yeşerdiği 27 Mayıs sonrası koşullarda -1963 ile 1971 arasında- sanayide çalışmaya başlayan ve sendikalara katılan işçi sayısındaki büyük sıçramalarla birlikte genişlemişti: 1963'te 2 milyon 745 bin olan işçi sayısı 1971'de 4 milyon 55 bine yükselmişti. 1963'te 296 bin olan sendikalı işçi sayısı ise 1971'de 1 milyon 200 bindi. Aynı dönemde sendikalaşma oranı üç kat artışla yüzde 10.8'den yüzde 29.6'ya yükseldi. 1963'de imalat sanayinde ücretlilerin büyük bir kesimi 10 kişiden az işçi çalıştıran iş yerlerinde çalışıyordu. Toplam 354 bin işçi 158 bin işyerine dağılmıştı; 1968'deyse 100'den fazla işçi istihdam eden işyerlerinde çalışan işçilerin sayısı 1963'e göre yüzde 50 artarak 252 binden 360 bine çıktı.
Sermayenin üretim maliyetlerini yükselttiğinden sürekli o]arak yakındığı ücretlerin maliyet içindeki oranı yalnızca yüzde 10,53'tü. Aynı dönemde iş kazalarıyla kaybolan işgünü sayısı grev ve direnişlerin yol açtığı kayıpların 8 katıydı.
Resmi sayılara göre 1963'te 7 olan grev sayısı 1969'da 82'ye 1970'de 111'e yükselirken, greve katılan işçi sayısı 1963'te 1374 iken 1970'de 27 bine yükseldi.
er10
1960'lar sonu ve ‘70'ler başındaki yoğun mücadele döneminde işçiler “kendisi için sınıf” olma yolunda hızlı ve büyük adımlarla ilerledi. Sendikalaşma çabalarında başvurulan yöntemlerin radikalliği mücadelelerin sertliğiyle doğrudan bağlantılıydı. Fabrika işgalleri ve grevler, bu direnişlerde uygulanan mücadele yöntemleri salt ekonomik mücadeleler olarak kalmadı. İşçiler yeni koşullarda bir yandan eski geleneksel kavga yöntemlerini dönüştürüyor, öte yandan 1960'lar başından beri sürüp giden fabrika dışındaki toplumsal mücadelelerden, antiemperyalist mücadelelerden edinilen yordamlara da baş vurmaktan geri durmuyorlardı. Gerçi, durmaksızın kabaran ve gelişen kendiliğinden mücadeleleri daha yüksek bir bağlama oturtabilecek devrimci dönüşüm perspektifine sahip sendikal kadrolar henüz ortada yoktu. Uluslararası deneyim ve mücadele bilgisi sendikaların uzağındaydı. Buna karşın işçiler ve işyerlerindeki sendikacılar yaratıcılıklarına sınır koymuyorlardı.
1968'de İstanbul'da Derby Lastik Fabrikası işgali, Türkiye sendika hareketi için bir ilkti. İşçiler fabrikayı DİSK'e kapatan sermaye sahiplerine kendilerini fabrikaya kapatarak yanıt verdiler; onların başarısı, başka fabrikalara da örnek oldu.
Öte yandan 1963'teki Kavel direnişiyle başlayan bir başka gelenek Demir-Döküm'de, Sungurlar'da, Singer'deki işgallerde yeniden doğdu. Fabrikalar çevresindeki yerleşmelerde, mahallelerde yaşayanlar direnişin içinde yer aldılar; işçilerle dayanıştılar. İşçilerin kardeşleri ve eşleri de mücadelenin içine girdiler. 1969 Demir-Döküm işgalini kırmak üzere fabrikaya saldıran polis güçlerine çevredeki gecekondu halkı işçilerle birleşerek karşı koydu.
Devrimci gençlik örgütleri için de de mücadelenin gelişmesine katkıda bulunmak, işçi grevlerine ve işgallere destek vermek bir siyasal sorumluluk göstergesi sayılmaya başladı.
er5
1970 yazına gelirken İstanbul 2 milyon 849 bin nüfusuyla 35 milyon nüfuslu Türkiye'nin en büyük kentiydi. Ülkede üretilen toplam toplumsal sermayenin yüzde 50'si, büyük ölçekli sanayi işletmelerinin yüzde 43'ü, sanayi işçilerinin yüzde 35'i İstanbul'da yoğunlaşmıştı. Madeni eşya, kimya, konfeksiyon ve elektrikli aletler sanayiinin de yüzde 50'den fazlası İstanbul'daydı. DİSK'in kaçınılmazca İstanbul'daki işçi hareketinin merkezinde yer alacağı örgütlenmesinin ilk üç yılında belli olmuştu.
1970 yazında 20'den fazla işçi istihdam eden 700 büyük işletmede 116 bin 605 işçi çalışıyordu. 4 büyük işletmede 3'er bin, 26 büyük işletmede 3 bin dolayında işçi istihdam ediliyor; 250 kadar işletmedeyse 100 ile 500 arasında işçi çalışıyordu. İstanbul'daki merkezileşmiş ve yoğunlaşmış büyük ölçekli modern sanayi işletmeleri bu yapılarıyla Türkiye'nin modern sanayi işçilerinin ve onların sınıf mücadelelerinin döl yatağıydılar. Bu işletmelerin büyük bir bölümünün işçileri burjuvaziyle mücadelede DİSK'i kendi örgütleri olarak benimsemişler, onu bizzat kendileri çağırarak, ekonomik mücadelelerinin merkezi örgütü haline getirinceye kadar sermayeye karşı kavga vermişlerdi. 
DİSK 1966'dan 1970'e kadar özellikle İstanbul-İzmit metropolü çevresindeki
büyük ölçekli özel sanayi işletmelerinde son derece zor mücadelelerden geçerek örgütlenmiş, işçilerin güvenini kazanmış, Türk-İş'in hükümetler ve patronlarla uyum içindeki Amerikan usulü “sarı sendikacılık”ından yaka silken işçi kitlelerinin gözünde yeni sendikal seçenek olarak belirmeye başlamıştı.
1961 Anayasası’nın sendika seçme özgürlüğüne ilişkin hükümlerinin kağıt üzerinden pratiğe aktarılabilmesi uğruna işçilerin DİSK çevresinde yürüttükleri mücadeleler işçi hareketinin devlet sendikasının denetiminden çıkarak burjuvazinin hegemonyasından bağımsızlaşabilmesinin ön önemli imkânlarından biri oldu.
er6
Hegemonya blokunun çözülüşü
İşçilerin ekonomik mücadelelerinin de katkısıyla 1965-68 arasında nisbi olarak artan gerçek gelirleri 1969'dan başlayarak gerilemeye başlamıştı. İktidardaki Adalet Partisi (AP) işçilerin ekonomik taleplerinin daha da güçleneceği bir dönemin arifesinde bir yandan sanayi sermayesinin desteğini korumak için işçi hareketi karşısında git gide sertleşmek, öte yandan politik hegemonyasını sürdürmek için daha geniş kesimlere yaslanmak zorundaydı. Ne var ki, sanayicilere kaynak transferi sağlamak üzere toprak rantının vergilendirilmesi için meclise sevkedilen yasalar büyük arazi ve emlak sahiplerini isyan ettirmiş; 41 AP milletvekili 1970 bütçesine karşı oy kullanarak hükümetin düşmesine yol açmıştı. Aynı şekilde ticaret gelirlerine yüklenen ek vergiler de tüccar ve esnafı ayağa kaldırmış; taşra sermayesiyle mali-sermaye arasındaki çıkar çatışması Odalar Birliği’ni bölmüştü. AP'nin Odalar Birliği başkan adayı, daha sonra Milli Nizam Partisi’ni kurarak başına geçecek olan Necmettin Erbakan karşısında seçimleri kaybetmiş, AP büyük toprak sahiplerinden sonra taşra sermayesinin de desteğini kaybetmişti. Demirel'in iktidarını koruması, mali sermayenin, özellikle büyük sanayi burjuvazisinin desteğini korumakla sıkı sıkıya bağlanmıştı. Hükümetin 1970 gündeminin birinci maddesi büyük sanayinin yani, Koçların, Sabancıların, Ezcacıbaşıların ve onların uluslararası iştiraklerinin çıkarlarının korunmasıydı. Demirel sermayenin diğer kesimleriyle kozlarını paylaşmayı bitirir bitirmez sırtını büyük sermayeye yaslayarak işçi sınıfıyla cepheleşmeye yöneldi.
Demirel hükümeti DİSK'i tasfiye için tasarlandığını saklamaya gerek görmediği yeni sendikalar kanunu tasarısını ilkbaharla birlikte TBMM gündemine ve kamuoyuna açtı. Maksat, bütün işkollarında Türk-İş'i yetkili kılarak, işçi hareketinin bir "sarı" sendikalar ağıyla denetim altına alınabileceği bir düzenlemeydi. Tasarının başlıca hedefleri şunlardı:

  1. İşçinin sendikaya üye olabilmesi için başvuru yeterli değildi, sendikanın yetkili organının bu başvuruyu kabul etmesi gerekiyordu.
  2. Üyelikten ayrılma, istifaların noter kanalından geçmesi şartına bağlanıyordu.
  3. Tasarı, sendikaların Türkiye çapında çalışabilmesi için kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini üye yazmış olmasını öngörüyordu.
  4. Federasyonların kurulmasında ise; aynı işkolunda kurulmuş sendikalardan en az ikisinin bir araya gelmeleri ve o işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini bir araya getirmesi şartı aranıyordu.
  5. Konfederasyonlar ise; yukarıda belirtilen şartlara uygun olarak kurulan sendika veya federasyonlardan en az üçte birinin kararı ve Türkiye'deki sendikalı işçilerin yine en az üçte birinin bir araya getirilmesiyle kurulabiliyordu.
  6. İşçi sendikası kurüacak işçilerin o işkolunda en az üç yıl çalışmış olması koşulu getiriliyordu.
  7. Sendikaların, uluslararası federasyonların kurucusu olmaları Türk-iş'in iznine bırakılıyordu.
  8. Sendikaların kooperatifler kurması ve sanayi girişimlerinde bulunmaları Türk-İş'in olur şartına bağlanıyordu.
  9. Anayasal bir hak olmayan lokavtın yasada yer almasına olanak tanınıyordu
er7
DİSK yöneticileri, tasarının kanunlaşmaması için, TİP ve CHP'yi ve Senato'daki “Milli Birlik Grubu”nu uyardılar, Başbakan Demirel ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'la da görüşmeye çalıştılar. Demirel görüşmeyi reddetti. Sunay yasayı veto etmesini öneren TİP'in sendikacı vekili Rıza Kuas'ı azarladı: “Neyi veto edeceğimi neyi etmeyeceğimi senden soracak değilim.”
Olağan mücadele yolları kapatılan DİSK'in bütün yöneticileri, işyeri temsilcileri ve işçileri 13-14 Haziran 'da Lastik-İş Sendikası’nın İstanbul Merter'deki genel merkezinde bir araya gelerek kendilerine meydan okuyanlara meydan okudular. Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişi kararını aldılar, hayata geçirdiler, dünyayı ve Türkiye'yi ayağa kaldırdılar.
274-75 sayılı sendika yasalarında da TBMM'nin sağcı çoğunluğunca yapılan değişiklikler CHP, TİP ve Birlik Partisi'nin aykırılık başvurularını değerlendiren Anayasa Mahkemesi'nin 8-9 Şubat 1971 tarihinde aldığı kararla iptal edildi. İşçiler 1970'in uzun sıcak yazında Ankara asfaltında başlayan kavgayı 1971'in kışında Ankara'da kazandılar. 15-16 Haziran'da dünyayı ayağa kaldırmasalar ne çiğnenen haklarını geri alabilirler ne de Türkiye'nin en büyük çaplı sınıf mücadelelerinin içinde yer alacağı ‘70'lerin ikinci yarısını kuşatan halk mücadelelerine esin kaynağı olabilirlerdi. Türkiye 15-16 Haziranla işçi sınıfı çağına girmişti. Bu çağı sona erdirmeye 12 Mart yarı-darbesi de yetmeyecek, 1974-80 arasındaki faşist iç savaş dayatmasını 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin takip etmesi gerekecek ve cunta lideri Kenan Evren işçi sınıfının kazanımlarına olan öfkesini şu çimçiğ ifadeyle dile getirecekti: “Bir aşçıbaşı benden daha çok maaş alıyordu.”
er8
Geniş anlamda 15-16 Haziran ve Türkiye solu
15-16 Haziran Türkiye'nin işçi sınıfı çağını açarken, Türkiye sosyalist hareketinde bir zihniyet devrinin, bir paradigmanın da sonunu ilan ediyordu. Kapitalizme geç giren Türkiye, modem sosyalizmin ve sosyalist mücadelenin gelişme tarihi bakımından da Batı’dan farklı bir doğrultu izledi. Sosyalist mücadele Anadolu'da dünyanın hiçbir ülkesinde eşine rastlanmış olmayan bir trajediyle başladı. Henüz emperyalist devletlerin işgali altındaki Osmanlı Devleti yıkılıp, Cumhuriyet kurulmamış, işçi sınıfının kendisi tam olarak şekillenmemişken Ankara'daki “asî” burjuva hükümeti eliyle resmi (=sahte) Komünist Partisi kurulmuştu. Bunu, Ankara Hükümeti’ne biat etmeyerek, kurtuluş savaşının önderliğini üstlenme iddiasını hissettiren, Rusya'daki Türk savaş esirlerinin kurduğu Türkiye Komünist Partisi öncülerinin Karadeniz'de boğdurulması izledi. Sosyalizmin Türkiye'deki trajedisi, daha burjuvazi ile proletarya sınıf mücadelesi alanında olgunlaşmadan uluslararası alanın dinamiklerini yüklenmesiyle, gelişme eğiliminin Sovyet Devleti ile Türk Devleti arasındaki ilişkiler tarafından kıskaca alınmasıyla başladı. Bunun sonucu, sosyalist hareketin bir toplumsal güç haline gelmesinin imkanları doğmadan önce, amansız bir devlet baskısı ile karşılaşması, gelişmesinin sakatlanması, toplumun kıyısına, gizliliğe itilmesi, siyasal bir kitle hareketi halinde örgütlenemeden kalmasıydı. Beri yandan, esas olarak Avrupa kültürünün ve Avrupa sınıf mücadeleleri tarihinin ürünü olan modern sosyalizm düşüncesini, nüfusun çoğunluğu için geleneksel kültürün ve yaşama biçimlerinin 500 yıl boyunca neredeyse hiç değişmeksizin kaldığı bir ülkede yeniden üretmek daha başlangıcından itibaren; Komünistler için inanılmaz güçlüklerle doluydu. Komünizmin kendi gücüyle gelişme olanaklarından yoksun oluşunun doğurduğu güçlüğün üstesinden gelebilmek için onu İslamiyet'le bütünleyerek “halka yaklaştırmak”, Kemalizmle bütünleyerek devletten güç almasını sağlamak, ya da Kemalist diktatörlük karşısında parlamenter muhalefetle ilişkilendirerek “meşrulaştırmak” gibi tasarımlar da teorinin daha doğarken sakatlanıp parçalanmasına yol açtı. Türkiye'de sosyalizmin aktif politika sahnesine ikinci çıkışı, 27 Mayıs 1960'tan sonra gerçekleşti. Aradan geçen kırk yıl içinde modem işçi sınıfı kapitalizmi, kapitalizm modem işçi sınıfının doğurmuş, modern sosyalizmi benimsemeye hazır bir aydınlar katmanı oluşmuş, metropollere öğrenime gelen Kürt gençleri bir sosyalist Kürt aydınlan çevresi oluşturmuş, kentlerin nüfusu süratle artmış, kadınlar geleneksel toplum çerçevesini parçalayarak toplum ve çalışma hayatına girmişlerdi. 27 Mayıs rejiminin Anayasal güvencelere bağladığı düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin sınırlılığına karşın Türkiye bir anda modern düşünce tarihine de adımlarını attı ve sosyalizm düşüncesi kırk yılda alamadığı yolu 4 yılda katetti.
er3
Bununla birlikte Türkiye sosyalist (Komünist) hareketi 15-16 Haziran 1970'e gelinceye kadar önceki 40-50 (Osmanlı'yı da sayarsak 100) yılın gölgesi altında hep şu sorunsal etrafında tartıştı: Türkiye'de işçi sınıfının nesnel bir varlığı var mı? İkincisi bu varlık toplumsal bir hareket yeteneğine tekabül ediyor mu? Bu tezler lehinde, aleyhinde konuşanlar; tezlerini ekonomik istatistikler, sosyolojik araştırmalar, teorik ilkeler üzerinden ispatlamaya ya da yadsımaya çalışadursunlar 15-16 Haziran tartışmayı sona erdiren son derece net, nesnel, toplumsal bir gösterge sundu ya da felsefecilerin çokça başvurduğu bir aforizmayı pratikleştirdi: “Muhallebinin kanıtı yenmesindedir.”
Evet! 15-16 Haziran 1970 direnişi gösterdi ki, Türkiye'de işçi hareketinin bir sosyal gerçekliği ve maddi gücü vardır, kendi çıkarları için ve sendikal düzeyi aşan bir mücadele yeteneğine sahiptir. Bunu, üstelik egemen sınıfı çok korkutan bir tarzda gerçekleştirmektedir. Böylece “işçi sınıfının mevcut olmadığı”, ya da “varlığının toplumsal değişimin itici gücü olmasına elvermediği” varsayımına dayanan bütün politik değişim projelerinin gerçeklik iddiaları yerle bir oldu.
15-16 Haziran'ın bir başka önemi öte yandan egemen güçlerin, yani Türkiye'yi yönetenlerin, sermayenin, düzen partilerinin, askerlerin, bürokrasinin aşağıdan gelen bir toplumsal hareket karşısında ne kadar kırılgan olduklarını göstermesiydi. Bunu o zamanki Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç bir cümleyle özetlemişti: "Toplumsal gelişme iktisadi gelişmeyi aştı". Kapitalizmin “kâr oranlarının düşmesi eğilimi”nin askerlerin de anlayacağı kadar yalınlaştırılmış bu ifadesiyle Tağmaç "işçilerin taleplerini karşılamaya ne devletin ne sermayenin niyeti var” demiş ve açık sınıf mücadelesi çığrının sonunun getirileceği bir olağanüstü rejim arayışı içinde olduklarını ilan etmişti.
Üçüncüsü; 15-16 Haziran BAAS tarzında, "parlamento dışından bir askeri müdahaleyle bir tür devrimci dönüşüm mümkündür" diye düşünenlerin kararlarını revize etmelerine yol açtı. Kendi öngörülerinden çok daha kompleks, sola açık bir toplumsal zemin oluştuğunu gören ordu üst kademelerinde ciddi tereddütler oluştu ve ayrılıklar baş gösterdi. İşçi hareketi ima ettiği sosyal gelecek çerçevesiyle Türkiye'de sınırlı reformlar öngören bir askeri müdahale peşinde koşanlara üzerinde hareket edecekleri zeminin sandıklarından çok daha sert olabileceğini, kolayca kontrol edilemeyecek bir toplumsal hareketlilik zemini oluştuğunu gösterdi. Projelerini akamete uğrattı ve onları yeniden Genelkurmay'ın kanatları altına sokulmaya yöneltti.
er11
Öte yandan 15-16 Haziran devrimci harekette bir “halk savaşı” yoluyla devrim stratejisi takip etmeye hazırlananlar açısından da iki farklı sonuç doğurdu.
Birincisi göreli olarak işçi hareketinin önemini azımsayanların işçi hareketiyle daha yakın bağlar kurma arzularını çoğalttı ya da o akımlar içerisinde işçileri merkeze alan eğilimleri güçlendirdi. Fakat daha önemlisi işçi hareketinin önemi üzerine ne düşünürse düşünsün, devrimci kanatta yer alanların tümünün Türkiye'de bir devrimci kriz doğduğuna dair bir saptamada bulunmalarına yol açtı. Türkiye'de konvansiyonel yollarla rejimin kendisini sürdürme olanaklarının sonuna gelindiği, “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği” bir otoriter müdahale zemininin oluştuğu, devrimci hareketin sürekliliğini sağlamak üzere yeraltına giden yollar döşemesi gerekliliği konusunda çok yaygın bir fikir birliği meydana geldi.
Bu çıkarsamalar, devrimci hareket açısından stratejik sonuçlara yol açtı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'nin fizyonomisi 1970 yazı ve sonbaharında şekillenmeye başladı. Bu hareketlerin o dönemdeki tercihlerinin Türkiye sosyalist hareketi üzerindeki etkisi, izleri azalarak da olsa bugün hala sürüyor.
Öte yandan süreç Türkiye İşçi Partisi gibi esasen parlamenter siyaseti tercih eden politik akımlar için de sosyal ve politik mücadele olanaklarını daraltmış oldu. Tercihlerini gerçekleştirebilmeleri buna kapı açan bir anayasal çerçevenin mevcudiyetini gerektiriyordu. Ancak, Anayasa Mahkemesi TİP'i “Kürt Meselesi”ne atıfları dolayısıyla 1971'de kapatarak tartışmayı parantez içine almış oldu.
Bir şey daha: 15-16 Haziran özellikle öğrenci hareketinden gelenler için nispeten daha soyut olan işçi ve öğrenci kardeşliği ilkesinin somutlaşmasına çok büyük katkıda bulundu.
İşçilere, işçiler dışından tek toplumsal destek o sırada hala açık olan ve yıl sonu sınavlarının sürdüğü Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinden geldi. 16 Haziran günü ODTÜ'de yüzlerce öğrenci yıl sonu sınavlarını tehlikeye atma pahasına bir gün boykot ilan ettiler. Ardından sanayi çarşısında sendikacılarla birlikte yürüyüşe çıktılar. İşçi hareketi ile öğrenci hareketi arasındaki tarihsel yakınlaşma 12 Eylül 1980 sonrasına ve Özal dönemine kadar güçlü bir eğilim olarak varlığını sürdürdü.
Bu çerçeveden bakıldığında 15-16 Haziran, hem dar hem geniş anlamda işçi merkezli bir siyasal ve entelektüel paradigmaya değer ve içerik kazandırarak uzun bir dönem boyunca hem işçilerin öz çıkarlarının toplumsal ve politik ilgiye mazhar olmasını, hem de aydınların işçi sınıfının tarihsel özne rolü üzerine daha derinlemesine düşünmesini sağladı ve işçi sınıfı adına önemli bir tarihsel sıçrama tahtası oluşturdu.
er4
Kürselleşme ve neo-liberal ekonomik politikalarla ithal ikameci sermaye birikim döneminin kapanması ve Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasında sosyal devletin çöküşü işçi hareketinin ve sendikal hareketin eski tarzda sürdürülmesini olanaksızlaştırdı. Üniversitenin uğradığı yapısal dönüşüm ve akademi üzerindeki devlet vesayeti (YÖK) de hem işçiler ve öğrenciler arasındaki ortaklık zeminini ağır tahribata uğrattı, hem de düşünsel üretim zeminlerinin de çoraklaşmasına yol açtı.
“Her şey akar, aynı ırmakta iki kere yıkanılamaz.” 15-16 Haziran da bütün öteki büyük tarihsel olaylar gibi tekrar edilemeyecek. Ama onun değeri zaten tekrar edilebilir olmasında değil, bütün büyük devrimci mücadeleler gibi en önemli derslerinin kendinden sonraki mücadeleleri öngörmek, onlara katılmak ve onları anlayarak aşmak için bir imkan içermesinde.
Marx'ın Birinci Enternasyonal Tüzüğü’nün girişinde yazdığı gibi: “Emeğin kurtuluşu yerel ya da ulusal değil modern bir toplumun var olduğu bütün ülkeleri bir arada bağrına alan toplumsal bir meseledir [...] ve Avrupa'nın en çok sanayileşmiş ülkelerinde işçi sınıflarının bugünkü uyanışı bir yandan yeni umutları ayağa kaldırırken hem bir kez daha eski hatalara düşülmesine karşı ciddi bir uyarı gönderiyor hem de hala bir birinden kopuk duran hareketleri derhal bir araya gelmeye davet ediyor.”

Ertuğrul Kürkçü

Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı


Ayşe Çavdar

1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.
1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

"Başak Konutları" ve "Hilal Konutları"
İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.
Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.
28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

Liberalleşme vaatleri
Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor
Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.
Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.
17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

"Klostrofobik alanlar"
İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.



Ayşe Çavdar/14/05/2020

tr.euronews.com

Kanal İstanbul ve Montrö Sözleşmesi

Rıza Türmen 18.12.2019

AKP iktidarının dış politikası, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde; Kanal İstanbul da bunlardan biri

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması'yla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşmasıdır. 1923 Lozan Antlaşması'nda İstanbul ve Çanakkale boğazlarının yönetimi bir uluslararası komisyona bırakılmıştı. 1936 Montrö Sözleşmesi'yle uluslararası komisyonun yetkileri Türkiye'ye devredildi. Boğazların silahsızlandırılmış statüsüne son verildi. Boğazlar üzerinde Türkiye'nin egemenliği kuruldu.
Montrö Sözleşmesi, Türkiye'nin ve Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin güvenliği ile Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin çıkarları arasında kurulan hassas bir üçlü dengeye dayanır.
Türkiye, Sözleşme'de de belirtildiği gibi, sözleşme hükümlerini uygulayan ve uygulamaları denetleyen taraftır. Türkiye'nin güvenliği, savaş gemilerinin geçişinin önceden Türkiye'ye bildirilmesi, boğazlardan geçen savaş gemilerine tonaj ve sayı bakımından getirilen sınırlamalar, geçişin gündüz yapılması, boğazların üstünden savaş uçağı uçmasının yasaklanması, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin denizaltılarının ancak Karadeniz'deki üslerine gitmek amacıyla, gündüz ve su yüzünde seyretmeleri koşuluyla geçmesi, Türkiye'nin girdiği bir savaş durumunda boğazlardan geçiş rejiminin Türkiye'nin takdirine bırakılması gibi hükümlerle korunur.
Karadeniz devletlerinin güvenliği, Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine getirilen sınırlamalarla sağlanır: Bulunduracakları gemilerin toplam tonajının 45 binden fazla olmaması, 21 günden fazla Karadeniz'de kalamamaları, 15 bin tondan fazla gemi geçirememe gibi.
Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin çıkarları ise ticaret gemileri için serbest geçiş rejimiyle, savaş gemileri için ise, Karadeniz'in kapalı bir deniz olmaması, boğazlardan geçerek Karadeniz'e savaş gemisi gönderme hakkının bulunmasıyla sağlanır.
1936'dan bu yana geçen 83 yıl içinde, savaş gemilerinin kategorileri, tonajları büyük değişikliklere uğramasına karşın, Türkiye'nin üçlü dengeyi dikkatle koruması, Sözleşmeyi bu dengeyi göz önünde tutarak uygulaması sayesinde Montrö Sözleşmesi bir değişikliğe uğramadan ayakta kalabildi.
Şunu da belirtmek gerekir ki, 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde uluslararası boğazlardan geçiş rejimi, kıyı devletine yukarda değinilen yetkilerden hiçbirini vermez. O nedenle, Türk heyetinin çabaları sonucu Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne, rejimi uluslararası anlaşmalarla düzenlenen boğazların statülerinin saklı tutulacağı, Sözleşme hükümlerinin uygulanmayacağı yolunda bir madde eklenmiştir. Başka bir deyişle, Montrö Sözleşmesi ortadan kalkarsa, Türkiye'nin bugün boğazlardan geçiş konusunda sahip olduğu yetkilere sahip olması beklenemez.
Kanal İstanbul projesi, bölgenin ekolojisi bakımından doğuracağı sakıncalar yanında, Montrö Sözleşmesi'nin dayandığı üçlü dengeyi bozma tehlikesini taşımakta.
Türkiye'nin önünde böyle bir kanal açmasını önleyecek bir hukuksal engel yok. Her devlet, kendi ülkesini istediği gibi kazabilir, çukurlar açabilir. Bu bir egemenlik hakkı. Ancak bunu yapmak, Türkiye'nin çıkarları bakımından ne denli doğru? Kanal, Montrö Sözleşmesi'ni nasıl etkiler? Bu soruya yanıt ararken, şu üç faktörü göz önünde bulundurmak gerekir:
Birincisi, Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" sözcüğü, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nı kapsar. Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" yani İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı bir bütün ve tek bir su yolu. Kanal İstanbul ise, Montrö Sözleşmesi dışında kalan başka bir alternatif su yolu.
O nedenle Kanal İstanbul'dan geçerek, Montrö Sözleşmesi'ne tabi olmayan bir gemiye Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken Montrö hükümleri uygulanamaz. Kanal İstanbul'dan geçerken Montrö Sözleşmesi dışında kalan bir gemi, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken de Montrö Sözleşmesi dışında kalır.
İkincisi, Türkiye'nin İstanbul Boğazı'ndan geçen gemileri Kanal İstanbul'a yönlendirme yetkisi bulunmamakta. Montrö Sözleşmesi'nin temel ilkesi geçiş serbestliği. Türkiye, serbest geçişi engelleyemez. Engellerse Montrö Sözleşmesi'ni ihlal etmiş olur. Kanal İstanbul'u kullanıp kullanmamak her geminin kaptanının vereceği karara bağlı olacak. Bu kararı verirken kaptan, geçiş süresi, emniyet, geçişin maddi yönü gibi unsurları dikkate alacak. Ona göre karar verecek. Bundan da anlaşılıyor ki Kanal İstanbul'un devreye girmesiyle İstanbul Boğazı trafiğinin azalması arasında otomatik bir bağlantı yok.
Üçüncü husus, Kanal İstanbul'un rejimi ve savaş gemilerinin geçişiyle ilgili. Kanallar, denizleri birbirine bağlayan insan yapımı bir su yolu. Denizleri bağlayan doğal bir boğaz varken bir de yanına insan yapımı bir kanal açılması dünyada pek görülmüş bir şey değil. Bunu yapan ilk biz olacağız. Denizleri bağlayan bu tür kanalların sayısı fazla değil. Süveyş Kanalı'nın hukuksal durumu, 1888 İstanbul Sözleşmesi ile düzenlenmiş. Birinci maddesi, kanalın savaş gemilerinin ya da ticaret gemilerinin serbest geçişine savaş ya da barış zamanlarında açık olduğu belirtiliyor. Kanal, Mısır tarafından milleştirilmesine karşın bu ilke bugün için de geçerli.
Panama Kanalı ile ilgili olarak ABD ile Panama arasında yapılan 1903 ve 1977 Antlaşmaları'nda, kanala tarafsızlık statüsü veriliyor, gerek savaş, gerek ticaret gemilerinin geçişi için serbest geçiş ilkesi öngörülüyor.
Aynı ilkeler Kiel Kanalı için de geçerli.
Kanalların hukuksal durumuyla ilgili olarak uluslararası hukukda açık kurallar bulunmamakta. Kanala ilişkin uluslararası anlaşmalar kanalın hukuksal statüsünü saptıyor. Genel olarak kanalların içinden geçtiği ülkenin egemenliğine tabi olduğu ve iç sular statüsünde bulunduğu ancak aynı zamanda uluslararası bir su yolu olduğundan kanaldan geçiş rejiminin serbest geçişi öngören uluslararası bir nitelik taşıdığı kabul ediliyor.
Daimi Adalet Divanı 1921'de Kiel Kanalı'na ilişkin bir anlaşmalıkla ilgili olarak verdiği Wimbledon Kararında şöyle der:
"…Genel kanı, iki açık denizi birleştiren yapay bir su yolunun bütün dünyanın kullanımına adanması durumunda, bu su yolunun doğal boğazlara benzerlik gösterdiği…" yolunda.
Yukarıda değinilen uluslararası anlaşmalardan ve Daimi Adalet Divanı'nın kararından alınan ifadelerden de anlaşılabileceği gibi, uluslararası deniz yollarını birleştiren bir kanal, bir yandan kıyı devletinin egemenliğine tabi, öte yandan uluslararası statüye sahip. Başka bir deyişle, kıyı devleti kanalı keyfi bir biçimde yönetemez, istediği zaman geçişe kapayamaz. Geçen gemiler arasında ayrım gözetemez. Önemli olan kanaldan geçiş rejiminin, kanalın ulusal ve uluslararası özelliklerini birleştiren bir nitelik taşıması.
Öte yandan uluslararası kanalları düzenleyen anlaşmalarda görüldüğü gibi, serbest geçiş hakkı sadece ticaret gemilerini değil, aynı zamanda savaş gemilerini de kapsıyor. Daimi Adalet Divanı'nın Wimbledon kararından alınan alıntı da bu yönde.
Bu durumda Türkiye, "Kanal İstanbul'dan sadece ticaret gemileri geçebilir. Savaş gemilerinin geçişi Montrö Sözleşmesi'ne tabidir." diyebilir mi? Derse, başka devletler tarafından kabul edilmeyebilir. Kabul edilmezse, uluslararası anlaşmazlık doğar. Bunu çözmek için Uluslararası Adalet Divanı'na ya da uluslararası hakeme gitmek gerekir.
Kanaldan geçiş için, karasularından geçişi düzenleyen "zararsız geçiş hakkı" kuralları geçerli olabilir. Karasuları da devletlerin egemenliğine tabi. Ama buradan geçişler için Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne bir uluslararası düzenleme var. Bu düzenlemeye göre, savaş gemileri, kıyı devletlerinin yasalarına uymak ve kıyı devletlerinin barış ve güvenliğini tehlikeye atmamak koşuluyla, karasularından zararsız geçiş hakkına sahip.Kanallar için de benzer bir durum söz konusu.
Kanal İstanbul'un savaş gemilerinin geçişine açık olması, Montrö rejimin sonu demek olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Böyle bir durumda gerek Karadeniz'e kıyıdaş devletler, gerek Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletler, Montrö'nün getirdiği savaş gemilerine getirdiği sınırlamalara tabi olmadan Boğazlar'dan geçme olanağına kavuşacaktır. Montrö'nün savaş gemilerine getirdiği sınırlamalardan en fazla ABD şikâyetçidir. ABD'nin elinde 15 bin tonun altında savaş gemisi neredeyse bulunmamakta. Bir anda 45 bin tondan fazla gemi ya da uçak gemisi geçirememekte. Kanal İstanbul, savaş gemilerine açık olunca bütün bu sınırlamalardan kurtulacak. Rusya da özellikle denizaltılara getirilen, gündüz, su yüzünden geçme, Karadeniz'de denizaltı üssü kuramama gibi sınırlamalardan rahatsız. O da bu sınırlamalardan kurtulacak.
Kanal İstanbul'un savaş gemilerince kullanılması Türkiye bakımından olumsuz sonuçlar doğuracak. Bugün sahip olduğu Boğazları Kontrol etme yetkisinden yoksun kalacak. Örneğin, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin geçişten 8, kıyıdaş olmayan devletlerin geçişten 15 gün önce Türkiye'ye ihbarda bulunma yükümlülüğü ortadan kalkacak. Bunun kalkmasıyla Türkiye'nin geçişe itiraz etme olanağı da kalmayacak. Rusya'nın denizaltılarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü kalkacak. Karadeniz'de denizaltı üssü kurulabilecek. Karadeniz'in kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan devletlerin, savaş gemileriyle dolu olmasının, ABD ile Rusya arasında bir rekabet alanına dönüşmesinin Türkiye'nin güvenliği açısından doğuracağı olumsuz sonuçları uzun boylu açıklamaya gerek var mı?
Dış politikanın birinci amacı, devletin ve ulusun başını derde sokmamak, yeni sorunlar çıkarmamak, sonra da mevcut sorunları çözmek. AKP iktidarının dış politikasına baktığımızda ise, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde. Kanal İstanbul da bunlardan biri.

Rıza Türmen/ t24




Hukuk Nedir?


Hukuk, her şeyden önce bir düzen demektir. Fakat hukukun öngördüğü düzen, fiilen gerçekleşen bir düzen değildir. Hukuk, toplum içinde insanların gerçekten nasıl davrandıklarını değil, nasıl davranmaları gerektiğini gösterir. Hukuk, kendisine uyulmak ve uygulanmak için vardır. Adalet değeri dolayısıyla, insanlar arası ilişkileri bir düzene koymak, toplumsal yaşamın gerçekleşmesini sağlamak ister. İnsanlara, “Bana uy; Beni gerçekleştir” buyruğu ile seslenir. Hukuk düzeni, doğduğu andan itibaren bireyin karşısına kabul edilmesi ve uyulması gereken, kesinlikle doğru kurallar olarak çıkar. İnsan, özgür bir varlıktır ve iradesini hukukun buyrukları doğrultusunda kullanabileceği gibi, onlara aykırı bir yönde de kullanabilir. Bu nedenle toplum içinde insanların tutum ve davranışlarının hukuk kurallarına uymaması, her zaman mümkündür.
“İşte hukuk, insan davranışlarını değerlendiren, çıkar çatışmalarına çözüm getiren kurallardan, normlardan meydana gelen bir sistem, bir bütündür.”

İdesi ve ideali adalet olan hukuk, genel olarak şu şekilde tanımlanabilir: "Hukuk, adalete yönelmiş toplumsal bir yaşama düzenidir." Bu tanımdan, hukukun üç ayrı fonksiyonu yerine getirdiğini görmekteyiz. Bu fonksiyonlar düzen, pratik yarar ve adalettir.

HUKUKUN TOPLUMDAKİ FONKSİYONLARI

1. Düzen fonksiyonu: Hukukun bu fonksiyonu ile anlatılmak istenen, hukukun toplumsal yaşamı düzenleyip insanların barış ve güvenlik içinde bir arada yaşamalarını sağlamaktır.

2. Pratik yarar
: (Sosyal İhtiyaçların Karşılanması) Hukukun pratik amacını, toplumsal gerçeklik belirler. Hukuk bu fonksiyonu ile toplum içinde yaşayan insanların, birbirleri ile kurmak zorunda oldukları ilişkilerini ve biyolojik, psikolojik bir varlık olarak insanın yapısından kaynaklanan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Hukuk bu fonksiyonu ile doğum, evlenme, ölüm vb. önemli biyolojik olayları da çeşitli hükümlerle düzenler. Hiçbir hukuk düzeni yaşamın temel gerçeklerini görmezden gelemez. Hukuk düzeni, insanın doğal yapısına ve bundan ileri gelen ihtiyaçlarına uygun olmak zorundadır. Hukuk önemli ölçüde, ekonomik gerçeklere de bağlıdır; ekonomik ihtiyaçlara uymalı ve onları karşılamalıdır.

3. Adalet: Hukuk bu fonksiyonu ile belirli bir düzenleme altına aldığı sosyal ihtiyaçları, özü salt bir eşitlik düşüncesi olan adalet ölçüsüne vurarak gerçek kimliğini kazanır. Hukukun idesi ve ideali adalettir. En kısa tanımıyla adalet, “bir eşitlik düşüncesi”dir.
“Adalet, nesnel (objektif) ve öznel (sübjektif) olmak üzere iki değişik anlamda kullanılır. Adalet aslında ahlâki bir kavramdır; Bu kapsamda, erdem, fazilet anlamında kişisel bir özelliği deyimler.

Kişi her zaman haklı olana yönelir, herkese kendine düşeni vermek yolunda sürekli ve değişmez bir çaba gösterir. İşte bu tutum ve çabayı gösteren adalet, özne (süje) ile ilgili oluşundan ötürü öznel (sübjektif) adalet olarak nitelenir. Bir erdem olan öznel adaletin dışında ve ondan önce nesnel (objektif) bir adalet kavramı vardır. Nesnel adalet, kişinin bir özelliğini değil, kişilerin somut durumlarda gerçekleştireceği ilişki biçiminin bir özelliğini deyimler.

İşte hukuk alanında hukuki değer olarak söz konusu olan adalet de, bu nesnel anlamda adalettir. Çünkü hukuk, insanlar arası ilişkileri biçimlendiren, onlara görünür ve algılanabilir bir düzen veren, bu amaca yönelen normlar bütünüdür.”

Toplum içindeki davranış ve ilişkilerin değerlendirilmelerini içeren kurallar bütünü olarak hukuk, bu değerlendirmelerde adalet ölçüsünü kullandığı ve kullanmak durumunda bulunduğuna göre, adaletin böylece, hukukun da bir değerlendirilme ölçüsü olacağı doğaldır. Hukuk normlarında adalet acaba ne ölçüde yansıtılmıştır ? Mevcut hukuk ne denli adaletlidir ? İşte burada yasa üstü adalet kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu, tüm hukuk sistemine ve sistemlerine egemen bulunan, nesnel ve salt bir değer niteliğindeki adalettir. Hukuk bir toplum düzenini içerir. Hukukun varlık nedeni de adalettir; gerek mevcut düzeni korumak, gerekse onu değiştirmeyi meşrulaştırmak için her zaman adalete başvurulur. Nesnel ve yasa üstü adalet hukukta karşımıza kurulu hukuk düzenlerinin asli örneği, olması gereken hukuk anlamında hukuk idesi olarak çıkar. Bu niteliği ile adalet, mevcut hukuk düzenlerinin kendisine uygun olup olmadığı açısından bir değer ve değerlendirme ölçüsü olur. Yine bu özelliği ile adalet, aynı zamanda hukukun idealidir. Hukukun gerçekleştirmek amacını güttüğü şey adalettir.

Birbirleri ile olumlu ve olumsuz karşılıklı ilişkilerde bulunan bu üç fonksiyon denge içinde olduklarında, adil bir hukuk düzeninin gerçekleşmesi sağlanır. Normal olarak tüm hukuk normları bu üç fonksiyonu da kapsar.

Sonuç olarak hukuk, hem adaleti gerçekleştirecek, hem toplumsal yaşama uyacak, hem de bu toplumsal yaşamın barış içinde sürebilmesi için bir düzen görünümünü sağlamaya çalışacaktır.

HAK VE YASA

Hak : Yasalarla koruma altına alınniış menfaatler. Hak için kabul edilmiş sınır, klasik ifadesiyle " yasalarla çizilmiş, başkalarının hak sınırı " dır. Şu halde hak kavramı ile çoğu kez fertlerin kişisel haklılık yorumları uymayacaktır. "Bu büyük bir haksızlıktır, bu nasıl hak? " şeklindeki ifadelere sıkça rastlamaktayız. Bu ifadeler ferdi değerlendirmeler olup çoğu kez hukuken desteklenmemektedir. Halbuki bizim açıklamaya çalıştığımız hak kavramı ferdi olmayıp toplumsaldır. Bu nedenle sübjektif değil, objektiftir. Yasa : Toplum hayatını düzenleyen, önceden belirlenmiş makam (Yasama organı) tarafından, önceden belirlenmiş usul ve esaslara uyularak yapılıp toplumun tüm fertleri (belirli istisnalar hariç) için geçerli ve bağlayıcı olan, zorlayıcı unsur (müeyyide) taşıyan yazılı hukuk kuralı. ' Anayasa Madde 75-100 arasındaki hükümler Yasama organını düzenlemiş ve bu organın Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğunu belirtmiştir. T.B.M.M. nin görev ve yetkilerini düzenleyen 87.nci maddesi ise, bu görev ve yetkilerin (kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak, Bakanlar Kurulu ve Bakanları denetlemek, Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek, bütçe ve kesin hesap kanun taşanlarım görüşmek ve kabul etmek ...) olduğu şeklindedir.
Anayasa Madde 88 " Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve Milletvekilleri (belli sayıda olmaları şartı ile) yetkilidir. Kanunların görüşme usul ve esasları iç tüzükle düzenlenir." .

Anayasa Madde 89 "Cumhurbaşkanı, TBMM'ce kabul edilmiş yasaları onbeş gün içinde yayımlar. Yayımlanmasını kısmen ya da tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere aynı süre içinde gerekçeli olarak TBMM'ne geri gönderir..." ifadesini taşımaktadır. Yasa dışında birtakım hukuk kuralları da vardır ki; bunların başında tüzük, yönetmelik", nizamname, talimatname, sirkü vb. gelir. Bunlar yasalara oranla daha alt derecede kurallardır. İlgili oldukları yasalara dayanılarak çıkarılırlar ve genellikle o yasanın uygulamasını detaylı olarak gösterirler. Bu alt kurallar, gerek bağlı bulundukları yasayla, gerekse de diğer yasalarla uyumlu olmak zorundadırlar.


HUKUK DEVLETİ

Tüm etkinliklerinde hukukun üstünlüğü ilkesine ve yargı denetimine bağlı kalan devlet. Devletin hukuk ve adalet ilkesine bağlılığı, Platon ve Aristoteles’ten bu yana hukuk felsefesinde önemli bir yer tutmuştur. Bu kavram ortaçağda devlet örgütünün işlemesine ilişkin önlemlerden çok, toplumsal sözleşme ilkesine dayanıyordu.
Buna göre hükümdar söz verdiği yükümlülükleri yerine getirmezse, yönetilenler de ona itaat borcundan kurtulmuş sayılırdı.
İngiltere’deki ilk anayasal belge olan Magna Carta’da (1215) yer alan direnme hakkı da kaynağını bu anlayıştan alıyordu. Yeniçağda hukuk devleti kavramı Locke ve Montesquieu’nün ortaya attığı kuvvetler ayrılığı ilkesiyle genişleyerek daha büyük bir önem kazandı. Ayrıca, doğal hukuk yanlılarının ortaya attığı ve daha sonra 1787 ABD Anayasası’na da yansıyan ‘’doğal haklar’’ kuramı ve ‘’insan hakları’’ anlayışı, hukuk devleti düşüncesine yeni boyutlar getirdi.
Bu gelişimin yarattığı birikim 19. yüzyıldan başlayarak, özellikle Alman hukuk öğretisinin sağlam temellere dayandırılmasını sağladı.
Devletin amacının yurttaşlarının özgürlüğünü, eşitliğini ve hukukun egemenliğini güvence altına almak olduğunu savunan Kantçı devlet felsefesine dayanan Alman öğretisi, ‘’hukuk devleti’’ (Rechtsstaat) deyimini ‘’polis devleti’’ (Polizeistaat) kavramının karşıtı olarak kullandı.
Yapıtlarında ‘’hukuk devleti’’ deyimine ilk kez yer veren Rudolf von Mohl, bu deyimden anlaşılması gereken devlet tipini, etkinliklerinin sınırını kişilerin özgürlüğünde gören, yasaların genelliği ilkesine uyan ve kişilerin devlet gücü karşısında korunması için yargı organları kuran devlet olarak tanımladı.
Bu hukuk devletini anayasal devletle eş değerde tutan bir görüştü.
Hukuk devleti kavramına çeşitli anlamlar veren Stahl ve Bahr gibi Alman hukukçulardan sonra günümüzde geçerli olan hukuk devleti görüşüne en yakın tanımı Rudolf von Gneist ortaya koydu. Buna göre hukuk devletinin güvence altına alınması için anayasada kamu hak ve özgürlüklerinin düzenlenmiş olması yeterli değildir. Bunların uygulamada değer kazanabilmesi için her şeyden önce devletin en etkin organı olan idarenin, özel bir yargı sistemince (idari yargı) sıkı bir biçimde denetlenmesi gerekir.
20 yüzyılda özellikle Avusturyalı hukukçu Hans Kelsen hukuk devletinin maddi hukuk içeriğinden arınmış biçimsel bir kavram olduğunu ileri sürmüş ve bu kavramın en önemli özelliğini devletin bütün işlemlerinin (anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik, birel idari kararlar) belli bir hiyerarşi içerisinde bir temel norma dayanmasında bulmuştur. Kelsen’in bu biçimselci görüşü hukuk öğretisinde güçlü eleştirilerle karşılaşmıştır. Günümüzde gelişmiş hukuk sistemlerinde, özellikle kara Avrupa’sı hukukunda ortak bir hukuk kavramı ve kurumu olan hukuk devletinin şu öğelerden oluştuğu kabul edilmektedir. 1) Yasallık ilkesi günümüzde yasaların anayasaya uygunluğunu da kapsar ve idarenin yalnızca yasalara değil, genel hukuk kurallarına da bağlı olmasını ön görür. 2) Kuvvetler ayrılığı ilkesi, klasik öğretinin benimsendiği tam bağımsızlık yerine denetim ve iş birliğini de kapsayan bir denge sistemini içerir. 3) Temel hak ve özgürlüklerin korunması ilkesi hukuk devleti ile demokrasi kavramları arasındaki bağı kuran bir ilkedir. Buna göre kişilerin temel hak ve özgürlükleri, pratikte uygulanabilen ve demokratik rejimin ruhuna uygun olan güvencelere bağlanmalıdır. 4) Hukuk güvenliği ilkesi devlet işlemlerinin önceden öngörülmüş esaslara uygun olarak yapılması, geriye yürüyen hükümler içermemesi ve önceden öngörülmüş esaslara uygun olarak yapılması, geriye yürüyen hükümler içermemesi ve önceden uygun bir biçimde duyurulması gibi ilkeleri içerir. 5) İdarenin yargısal denetime bağlı olması ilkesi uyarınca idarenin hiçbir işlem ve eyleminin yargı denetimi dışında bırakılmaması gerekir. Bu ilke en iyi biçimde idarenin adli yargıdan bağımsız bir idari yargı sisteminin denetimine bağlı tutulduğu idari rejimde gerçekleştirilir.

Türkiye’de hukuk devleti kavramı ilk kez idari hukuku bilgini Sıddık Sami Onar’ın İdare Hukuku (1938) adlı yapıtında yer aldı. 1961 Anayasası hukuk devleti deyimini devletin nitelikleri arasına sokan ilk Türk anayasası oldu. 1982 Anayasası da 2. maddesinde hukuk devleti deyimine yer verir.

1982 Anayasası hukuk devleti ilkesini kabul etmiş olmakla birlikte, özellikle temel hak ve özgürlüklere aşırı sınırlamalar getirmiştir. Ayrıca idarenin bazı işlemlerini yargı denetimi dışında tuttuğundan çağdaş hukuk devleti anlayışından farklı bir anlayışı yansıtır. Hukuk devleti ve yargı denetimi ilkeleri özellikle olağanüstü hal ve sıkı yönetim rejimleri altında yapılan işlemler için ortadan kalkmaktadır. Bu dönemlerde Bakanlar Kurulu’nun çıkardığı kanun hükmündeki kararnamelerin anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla dava açılamaz (m.148). Bunun gibi, idari yargılamada yürütmenin durdurulması kararı verilmesi yasayla sınırlanabilir (m.125). Ayrıca Sıkıyönetim Kanunu’nda yer alan ve anayasaya aykırılığı öne sürülemeyen bir (Ek m. 3) uyarınca sıkıyönetimin komutanının idari işlemlerine karşı yasa yollarına baş vurulamaz.

İLERİCİ HAREKETTE HUKUKUN YERİ VE ÜSTÜNLÜĞÜ

‘’Hukuk her zaman ve öncelikle kapitalizmin kendi çıkarları doğrultusunda yarattığı bir hukuk olmakla birlikte bu, onun ilerici karakterini görmezlikten gelmemizi gerektirmez.’’
Pek doğal ki, ‘’çelişik ve bağdaşmaz çıkarları olan sınıflara bölünmüş bir toplumun hukuk sistemi, ister istemez , öncelikle iktidardaki sınıfın ihtiyaçlarına cevap verecektir.’’ Fakat, ‘’hukuk, ikinci derecede olmak üzere, ezilen sınıfın ilişkilerini de düzenler ve bir ölçüde ihtiyaçlarına da cevap verir.’’ Ayrıca, ekonomik ve siyasal alandaki sınıf savaşımı yoğunlaştıkça ve sınıfsal güç dengesi ezilen ve sömürülen sınıflardan yana değiştikçe, egemen sınıf ödün vermek zorunda kalmaktadır. Egemen sınıfça verilen her yeni ödün, ‘’devletin hukuksal kurallarına yansır ve hukuksal alanda yeni bir hak ve özgürlüğün doğmasını sağlar. Bu bakımdan, özellikle gelişmiş batı ülkelerinin burjuva hukukunu, ‘’ödünlerle sulandırılmış baskı hukuku ‘’ olarak tanımlayanlar da vardır. Ezilen ve sömürülen sınıfların, egemen sınıfı ödün vermeye zorlamaları ve bunu sağlamaları, düzenin tüm kurumları açısından sonuçlar doğurur. Egemen sınıfın çıkarları onarılamaz yaralar alır. İşte bu nedendendir ki egemen sınıf, güçler dengesi olarak verir vermez, tanıdığı ödünleri geri almak için faaliyete geçer. Ne var ki, bu mümkün olsa bile artık eski noktaya dönmek olanaksızdır. Yığınlar, o ödünün önemini kavramışlardır ve onu tekrar elde etmek için savaşım vereceklerdir. Böylece egemen sınıftan elde edilen her yeni ödün, toplumun demokratikleştirilmesini sağlar ve ‘’onu, niteliksel değişim’’ anına biraz daha yaklaştırır. Ezilen ve sömürülen sınıfların, egemen sınıfın baskı aracı olan hukuktan yararlanmaları ve demokrasi savaşımında hukuk silahını kullanmaları, tüm bu nedenlerle mantıki ve zorunludur, fırsatçılık değildir. Ayrıca, ‘’hukuk, sadece bireylerin özgürlüklerinin sınırlandırılması değildir. Aynı zamanda, iktidarın da özgürlüklerinin sınırlandırılmasıdır. ‘’ Bu açıdan da ilerici harekette, demokrasi savaşımında hukuk, ezilen ve sömürülen sınıflar bakımından önem taşır. Ancak, iktidarın özgürlüğünün, yani hareket alanının sınırlanmasının biçimsel olduğunu da belirtmek gerekir. Fakat buna rağmen hukukun bu yönünden yararlanmak son derece önemlidir. Çünkü, ‘’ iktidarın elinde kuvvet vardır ‘’ ve ‘’ hukuk bu yönüyle, biçimsel de olsa, yalnızca geciktirici bir işlev de görse, ( iktidarın elindeki bu ) kuvveti de sınırlandırmaktadır.’’ Tüm bu vergiler karşısında, hukuk konusunda ‘’bir ölçüde tarihsel değişim karşısında bulunuyoruz. ‘’; kapitalizm, egemenliğini yitirdiği için hukuku bir araç olarak kullanmayı artık reddetmekte, baskıyı yoğunlaştırmakta, hukuk-dışılığa düşmektedir. Buna karşı işçi sınıfı, deneyimle hukuku kendi yararına kullanmayı öğrenmiş olduğu için ona sarılmakta, sınıf savaşımında ondan yararlanmaktadır diyebilir miyiz? Burjuva hukukunun ilerici niteliğinin gözden kaçırılmaması gereğine ve onu, sınıf savaşımında ile bir demokrasinin kurulması yolunda kullanmanın çok önemli olduğunu ve gözden çıkarılmaması gerektiğini belirtelim.

Ne var ki, ezilen ve sömürülen sınıf olarak işçi sınıfı, hukuk silahı ile ancak belli hedeflere varabilir. Bu hedef, öncelikle burjuva demokrasisi sınırlarının genişletilmesi ve zorlanması olarak saptanabilir. Fakat, en ileri bir burjuva demokrasi bile, ‘’insanlığın ilerledikçe gerileyen bir geçmişidir ve giderek daha açık bir şekilde, toplumun çıkarlarını karşılamak yeteneği olmadığını ortaya koymaktadır.’’ Bu nedenle, işçi sınıfı hareketi ‘’kendisinin burjuva hareketinin genişletilmesi uğruna savaşımla sınırlayamaz. O zaman, işçi sınıfı burjuva demokrasisinin ötesinde bir demokrasiyi, işçi sınıfı ve bağlaşıklarının iktidarındaki ileri bir demokrasiyi kurmayı da hedef olarak seçecektir. İşçi sınıfı, bu hedefe varmada da hukuk silahından yararlanacaktır.

İşçi sınıfı hareketinin, insanın insan tarafından sömürülmeyi, ‘’temel amacı, halkın artan maddi ve manevi (kültürel, entelektüel) ihtiyaçlarını mümkün olan en tam biçimde karşılamak’’ olan toplum düzeninin kurulması yolundaki hedefine varmada da, hukukun (üst yapının temel alt yapıyı etkileyebilmesi nedeniyle) belli ölçüde yararı ve yeri olabilir.
İşçi sınıfının, tüm hedeflerine varmada hukuk silahını gereken zaman ve yerde ustalıkla kullanabilmesi için iki sapmadan sakınması gerektiğini de belirtelim. Bunlardan biri sağ sapma denilen burjuva hukukunun önemini abartmak; diğeri ise, sol sapma denilecek olan, hukuku tamamen önemsiz saymaktır. Hukuk, bu iki çizgi arasında ustalıkla kullanıldığında çok önemli ve değerli sonuçlar verebilir



www.genbilim.com