Translate

salgın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
salgın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2020 Pazartesi

Umutsuzluğa Kapılmayın

Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gazeteci ve Yazar Ahmet Altan, koronavirüs salgınıyla ilgili Washington Post gazetesi için bir makale yazdı.

Bugünlerde herkes evlerine hapsolmuşken gerçek bir hapishanede bulunmak, okyanusun dibindeki bir akvaryumda bulunmak gibi hissettiriyor.

Endişeden kendinizi yiyip bitirdiğinizi (gardiyanların bize verdiği eski gazeteleri okuyarak ve izin verilen bazı kanalları izleyerek) görebiliyorum. Ben 70 yaşındayım ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümetine ‘subliminal mesajlarla’ karşı koymak suçlamasıyla, Covid-19 vakalarının hızla yayıldığı bir cezaevindeyim. Okyanusun dibinde oturmak ve ölümün herkesten çok hedefi olmak konusunda daha fazla şey bilen biri olarak, size şunu söylemek isterim: Umutsuzluğa kapılmayın.

İNSANLIK YENİ BİR ÇAĞA ULAŞACAK
Tarihin, hayatın kendisini sarsan devasa bir fay hattı boyunca kırılmasına tanıklık etmekteyiz. Bu kırılma bize umut dolu bir gelecek vaat ediyor.

Herkesin deneyimlemekte olduğu dehşetin farkındayım. Timsahlarla dolu bir nehri geçmek zorunda kalan milyarlarca antilop gibi, hayatta kalmak ve karşı kıyıya ulaşmak için çılgınca mücadele ediyoruz. Fakat felaket birkaç ay içinde son bulacak ve insanlık yeni bir çağa ulaşacak.

Bu tuhaf gezegenin düzeni bu. Daha iyi koşullara ancak felaketlerle ulaşılabiliyor. Savaşlarda ve pandemilerde yara alarak ilerleme sağlıyoruz.

21’İNCİ YÜZYIL PANDEMİDEN SONRA BAŞLAYACAK
Bu felaket bize, uzun zamandır göz ardı ettiğimiz çok sayıda gerçeği gösterdi; bize aynı zamanda varış noktamıza ulaşmamız için yol gösterdi. 21’inci yüzyılın, bu pandemi bittikten sonra başlayacağına inanıyorum. Kısa bir süreliğine geriye gidiyor gibi görünebiliriz ama bu uzun sürmeyecek.

DEVLET SİSTEMİ SON BULACAK
Bu pandemi bize, ‘devlet’ adı verilen kurguların beş para etmez olduğunu gösterdi. Devletlerin yapısının miadının dolduğu açık. Posta arabalarını atların çektiği bir dönemden kalmış idari bir sistemin hâlâ var olması doğanın kanunlarına aykırı. Devletler insan ilerlemesini engeller. Pandemi, devletlerin ve yöneticilerinin iktidar hırsı yüzünden yaptıkları hatalar nedeniyle kontrolden çıktı. Çin ilk başta yalan söylemeseydi ve diğer ülkelerin liderleri kayıtsız kalmasaydı, zarar bu kadar büyük bir boyutta olmayacaktı.

Çok uzak olmayan bir gelecekte, dünya bir şehir devletler federasyonu haline gelecek – başka bir seçeneği olmadığını anlayacak. Devletler, sınırlar ve bayraklar, bu krizde deneyimlediğimiz gibi, ortak felaketler sırasında insanlığın iyiliğinin aleyhine işliyor.

SEÇİM KAZANMAK VE LİDERLİK FARKLI ŞEYLER
Bir diğer gerçeği daha gördük: Seçimleri kazanma ve bir topluma liderlik edebilme yetenekleri, tamamen farklı beceriler – birbirleriyle savaş halinde olan beceriler. Seçimler genellikle en fazla yalan söyleyen, epik film müziğini diğerlerinden daha yüksek sesle çalanlar tarafından kazanılıyor. Fakat o aynı kişiler bilgelikle yönetemiyor. Bu fenomenin birçok örneğini gördük.

İŞ TANIMI DEĞİŞECEK
Bu felaket aynı zamanda, tarihteki büyük bir değişimin kıyafet provası oldu: İşçiler, üretim zincirindeki geleneksel yerlerinden çıktı. İnternet sayesinde, insanların üretime zihinsel katkısı artarken, fiziksel rolleri önemli ölçüde azaldı. 21’inci yüzyılda, insanlar fiziksel çalışmayla sınırlandırılmayacak. Bu dönemi yaşarken değişimin kaçınılmazlığını kavrıyor, yeni bir ekonomik düzeni keşfediyoruz.

ÇİN’DEKİ PAZARCIYI KURTARAMAZSANIZ, İNGİLTERE BAŞBAKANINI DA KURTARAMAZSINIZ
Bazı insanlar harcayabileceklerinden fazla paraya sahipken diğerlerinin bir kuruşunun ve sığınacak bir yerlerinin olmamasının, ‘ortak’ bir felakete yol açabileceğini öğreniyoruz. Eğer Çin’deki bir pazar çalışanının kurtaramazsanız, İngiltere’de başbakanı da kurtaramazsınız.

BENCİLLİK ÖLDÜRÜR
Bu durum, büyük bir mutasyona yol açabilir. Eğer kendinizi korumak istiyorsanız, başkalarını da korumanız gerekir. Bencilce davranışlar sizi öldürür. İnsanlar belki de ilk defa böylesine net bir bilinçle, insanlık adı verilen büyük bir akıntının parçası olduklarının farkına vardı.

YAŞLI FİKİRLERİ DE ÖLDÜRÜYOR
Bu virüs benim gibi yaşlı adamları değil, aynı zamanda her tür yaşlanmış kavramı, inancı ve fikri de deviriyor. Yeni bir dünyanın ve daha önemlisi yeni bir tür insanın eşiğini acı çekerek geçiyoruz.

Bu büyük travmanın ortasında, gelecek hakkında iyimserim. Burada sözünü ettiğim şey, ütopya değil. Bir aptalın iyimserliği değil. Söylediklerimin gerçekleşeceğine inanıyorum ve bunu göremeyeceğimi biliyorum. Bu satırları, benim yaşımdaki insanları öldüren bir virüsün şiddetli saldırısını bir cezaevi hücresinde beklerken yazıyorum. Kendim için değil, parçası olduğum insanlık için iyimserim.

BİR TURPTAN DAHA UMUTSUZ OLMAYALIM
Kasım ayında bize öğle yemeklerinde turp verilmişti. Hücre arkadaşım o turbu karton bir bardağa koyup, penceredeki demir parmaklıkların yanında bıraktı. Turp çürümeye başladı. Yakın zamandaysa, ondan yeşil bir filiz çıkmaya başladı. Büyüdü ve büyüdü. Filizin ucunda küçük beyaz çiçekler açtı. Her sabah kalkıp o çiçeklere bakıyorum. O büyük klişeye tanıklık ediyorum: Turp ölüyor ve aynı zamanda canlanıyor. Zavallı bir turp, kendi yok oluşundan çiçekler yaratıyor. İyimserliğinden vazgeçmeden, ölürken geleceğe uzanıyor.

Bunu okuduğunuzda belki hastalanmış olacağım. Fakat bu ne fark ettirir? Eğer bir karton bardakta ölmekte olan bir turp çiçek açabiliyorsa, cezaevindeki yaşlı bir adam da iyimser olabilir.

Bir turptan daha umutsuz olmayacağız, değil mi?

Mehmet Altan
Gazeteci
www.evrensel.net - Washington Post

5 Mayıs 2020 Salı

Kâğıt ve Kaplan


Murat Belge
Vakt-ü zamanında Mao emperyalizmin kâğıttan bir kaplan olduğunu ilan etmişti. Ettiği yıllarda “emperyalizm” dendiğinde artık “Büyük Britanya”yı değil de Amerika Birleşik Devletleri’ni anlar olmuştuk. Buna göre Amerika da kâğıttan kaplandı. Amerika ile Mao’nun Çin’i zaman zaman Kore’de olduğu gibi karşı karşıya geldiler. Ama bu “okazyonlar” Mao’ya Amerika’yı “yırtma” fırsatı tanımadı. Amerika ise yıllar yılı Çin’in Birleşmiş Milletler’e kabulünü, dolayısıyla “Güvenlik Konseyi” içinde yerini almasını engelledi. Amerika’nın ham maddesinde bolca kâğıt bulunduğunu kanıtlamak Vietnam’a kaldı.
Şimdilerde, çoktandır Amerika bağlamında hatıra gelmeyen bu kâğıt meselesi, Koronavirüs vesilesi ile canlandı. “Emperyalizm” kavramı o kadar sık telaffuz edilmiyor (günün modalarına fazla uygun sayılmaz), ama “Dünyanın en güçlü” nitelemesine başvurularak, Amerika’ya nanik yapılıyor: “İçindeki bunca beyler nic’oldu” misali. “Bir basit virüs geldi ve koskoca Amerika devini yere serdi. Bunun öyle çok yanlış bir “durum tesbiti” olduğunu da sanırım söyleyemeyiz. Amerika kısa süre içinde insan kaybı bakımından herkesi sollayıp geçti. Amerika Türkye’den maske yardımı alıyor ve “minnet” mesajı gönderiyor (Bu arada düşmanlarımıza bu tür malzeme yardımı yaptığı da söyleniyor ya, o da başka tartışma konusu).
Hastane, yatak, sosyal yardım, tıbbi yardım konularında da çeşitli “korku hikayeleri” anlatılıyor. Şimdiye kadar olanlar bir yana, bir de bundan böyle olacaklar ya da olabileceklere dair anlatılan dehşet sahneleri var. Trump kendisi “Ölenlerin sayısı 100.000’e çıkabilir” diyor ki o dediğine fazla bir şey kalmadı. Trump bu, “nev-i şahsına münhasır” bir adem. Amerika’da ölenlerin sayısının 100.000’e çıkmasını önlemek üzere çalışmaktan çok bu virüsün Çin’de bir laboratuvarda üretildiğini kanıtlamak ona daha önemli bir hedef gibi görünüyor. Son dönemde dünyanın başına musallat olan neo-popülizmin şaşmaz kuralı. Durum ne olursa olsun, sen onu bir düşman yaratmak ve suçlamak üzere kullanacaksın.
Neyse, Trump’ı geçelim. Trump’lar gelir geçer; daha kalıcı şeyler vardır toplumlarda.
Bu koronavirüsün gelişinde ve hegemonyasını kurmasında Trump gibi, Johnson gibi “sorumsuz” önderlerin önemli bir payı olduğu belli. Ama, bir an durup düşünelim: yönetimde onlar değil de başkaları, isterseniz rakip partilerin önderleri iktidarda oturuyor olsaydı durum ne kadar değişirdi? Ayrıca, salgına karşı böyle şüpheci ve savruk tavır almayan ülkelerde de kötü şeyler oldu, oluyor. Şu somut durumda “dökülüyor” dediğimiz Amerika neden bu kadar “dökülüyor”?
Çünkü Amerika’nın sağlık sistemi zaten dökülüyordu. “Nasıl?” diye bana sormayın. İşin ayrıntılarına ben vakıf değilim. Ta ne zamandır söylenenleri yankılıyorum sadece. Ama işte o söylenenler ortada, duruyor. Tamamen ayrımcı, yani sınıf ayrımı güden bir “sistem”leri vardı—buna “sistem” denebilirse. Hastalanan, parası varsa, öder parasını, iyileşir. Parası yoksa, “vah vah” diyeceğiz. Çünkü parası olmayanı iyileştirmek “sosyal” dediğimiz türden bir yardımlaşma, dayanışma örgütlenmesi gerektiriyor ki, böyle şeylerden söz etmek bile günah. Maazallah, arkasında “sosyalizm” geliverir, ağzından yel alsın.
Amerika’da işler normal, alışıldık biçimde yürürken, tamam, hastalık, ölüm filan oluyordu. Olacağı kadar oluyordu. “Olacak o kadar” oluyordu. “Normal” kabul edilen sınırları aşmadığı için rahatsızlık yaratmıyordu. “American way of life” çerçevesinde yetişmiş insanların “Bu sistem iyi işlemiyor” demesini gerektirecek bir şey olmuyordu.
Şimdi oluyor, çünkü sayılar olağanüstü derecelerde arttı.
Virüs, insan bireylerini zayıf yerlerinden vuruyor—diye yazmıştım. Toplumsal sistemleri de öyle vuruyor. Amerika’yı öyle yakaladı, yakaladığı yerden vurdu.
Dolayısıyla biz şimdi “N’aber, hani güçlüydün? Nerde gücün?” edebiyatı yapıyoruz. Kimilerimizde bunun birikimi var. Çünkü Amerika’yı gördüğümüz gibi güçlü olmak istemişler, olamayınca “früstrasyon” basmış, şimdi seviniyorlar. Bu tür sevinmeye saygım yok.
Amerikan toplumu çaresiz kaldı: doğru mu bu? Doğru. Amma velakin, “çaresiz” kalan “Amerika”dan ibaret değil. Amerika bu sistemini ve bütün sistemlerini “kapitalizm” dediğimiz büyük sisteme göre kurmuş. “Parayı bastıran tedavi görür” kuralını yerleştiren Amerika’dan önce kapitalizm. Şu anda virüsün darbesini yiyen de o ama Amerika’nın çaresizliğine sevinenler “kapitalizm” lafını işin içine karıştırmıyorlar.
Bu günlerin popüler konusu “Bu salgın bitince eskisi gibi olacak mı?”  Ne olacaksa, önceden belirlenmiş bir şemaya göre olmayacak; o anda geçerli olan güçler dengesine göre olacak.
Salgın, bana sorarsanız, kapitalizmin zaaflarını göstermek için elinden geleni yaptı. İnsanlar bunu ne ölçüde izledi, olanlardan ne gibi dersler çıkardı, bu da ayrı konu. “Eskisi gibi” sorusunun cevabı ya da cevapları da buna bağlı.  

5 Nisan 2020 Pazar

Neo-liberalizm yorgun, yıprandı, zayıfladı; ama yerine ne konacak?

Prof. Dr. Sencer Ayata:

Söyleşi Metin Kaan Kurtuluş

Ufukta 21. yüzyıl koşullarında bir “New Deal” görünüyor… Ufukta, gücünü bilimden alan uzmanın otoritesinin geleneksel otoritenin, siyasi otoritenin önüne geçeceği yeni bir Aydınlanma görünüyor.”
Bu sözler, dünya akademilerinde de tanınan Türkiye’nin önde gelen sosyologlarından Prof. Dr. Sencer Ayata’ya ait.
Yeni tip Koronavirüs’ün (Covid-19) kısa süre içinde dünyanın büyük bir bölümünü etkisi altına alması, birçok ülkede sosyal devlet ve evrensel sağlık sigortası gibi kavramları tekrar gündeme getirerek tartışılmasına da yol açtı.
Dünya düzeni, Koronavirüs salgınından sonra değişebilir mi?
Bu soruya ilişkin olası yanıtlar da tartışma gündemine giriyor.
Türkiye ve dünyadaki bu tartışmalar eşliğinde, geçen yasama döneminde parlamentoya ve CHP yönetimine giren, bir dönem Harvard Üniversitesi’nde ders veren ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Sencer Ayata ile mevcut krizde ve dünyada sosyal demokrasinin konumu ve durumu hakkında konuştuk. (Metin Kaan Kurtuluş)

*New Deal (Yeni Görüş), ABD'de 'Büyük Buhran' sebebiyle 1933-1939 yılları arasında Franklin D. Roosevelt tarafından yürürlüğe sokulan ekonomi, sosyal ve siyasi önlemler içeren programdır. Program kamu yatırımlarını arttırmaya ve istihdam sağlamaya odaklanıyordu, hedefi 'Büyük Buhran' sonrası ekonomik düzelmeyi hedefliyordu. Program kapsamında ekonominin tekrar benzer bir krizle karşı karşıya kaldığında çökmemesi için finansal reform da yapıldı. ABD'de program '3R' kavramıyla da özetleniyor: Relief, Recovery ve Reform (rahatlama, iyileşme, reform)