Translate

CHP

Tanıl Bora: Gördüğünüz karikatür, 8 Mayıs 1949 tarihinde zır CHP muhalifi Kudret gazetesinde yayımlanmış. Altı okun ve onun simgelediği ilkelerin-fikirlerin çözülmez bir yün çilesi gibi birbirine dolandığını, partinin karmakarışık, manasız bir hale geldiğini anlatıyor.

CHP’nin yön tayini bakımından problemli görünmesi, diyelim, hâlâ berdevamdır. CHP’yle cebelleşme hırsı ve zevki de hâlâ berdevamdır. CHP, onu benimseyenler veya önemseyerek gözleyenler bakımından bir ‘mesele’ olarak, hasımları bakımındansa bir düşman imgesi olarak (“CHP zihniyeti”), bu ülkenin siyasî kültürünün belki en istikrarlı kurumudur.

Bu karikatürün yayımlanmasından bir yıl sonra, CHP’nin çeyrek asırlık tek parti iktidarı sona erdi. O zamandan beri geçen 70 yılda, iktidardan ‘pay alma’ süresi, toplam on yılı anca bulur. Onlar da, hep koalisyonlarla. CHP, 1950’den beri Türkiye siyasetinde muhalefet ‘kültürünün’ kurucu ve aslî unsurudur.

İki buçuk yıl sonra tekrar edersem:

“Hem, bu âfet şartlarında önemi zinhar küçümsenmeyecek barınaklar, çatı altları sunuyor; hem de yapısal ve fikrî hantallıkları ve içe dönüklükleriyle, ümit yaratacak bir alternatifin önüne set çekiyor. Ne tutabiliyor, ne bırakıyor, ne bırakılabiliyor.”

***

CHP, dünya siyasî kültür mirasının da önemli bir varlığıdır. Dünyanın en uzun ömürlü siyasî partilerinden birisi. Bu yaşta parti, dünyada az bulunuyor. Batılı sosyal demokrat partilerin ve Hindistan Kongre’sinden daha genç, Meksika’daki Kurumsal Devrimci Parti’yle aşağı yukarı denk.

Siyaset bilimci Berk Esen, bir yıl önce popülizm üzerine bir çalıştayda, son on on beş yılda dünyadaki emsalleriyle kıyaslandığında CHP’nin pekâlâ başarılı sayılabileceğini söylemişti. Emsalleri: yani kâh post-muhafazakâr kâh faşizan neoliberal-popülist iktidarların “rekabetçi otoriter” baskısı karşısında iyi kötü ayakta kalabilmek, bir alan tutabilmek bakımından.

Türkiye’de son yirmi yılda içinden başka parti çıkmayan tek ana parti olması da bir başarı sayılır mı?

***

Yine daha önce bir yazıda, CHP’nin içinden her zaman bir (veya: bir, iki, üç, daha fazla…) Güven Partisi çıkabileceğinden bahsetmiştim. Dahası, içindeki o Güven Partisi’nin CHP’nin özü, esası haline gelmesi istidadı da vardır. Nitekim geçen haftasonu yapılan kurultay divanında da Güven Partisi vardı.

Tekrarlarsam; 1960’ların ortalarından beri CHP’de iki ana yönelim görebiliriz. Birisi, “Güven Partisi” dediğim, devletçi ve milliyetçi bir Atatürkçülük’le mühürlenmiş, siyasî felsefesini muhafazakâr-cumhuriyetçi olarak tanımlayacağımız yönelimdir. Ulusalcılık, bunun “çağdaş” sürümüydü ve uzun bir süre Güven Partisi’ni CHP içinde iktidar kıldı. Diğeri, sosyal demokratik veya en geniş meşrepli tanımıyla (sosyalizme meyledeninden sosyal-liberaline, “hümanistinden” sol-popülistine…) sol bir yönelim, veya daha yalın, demokrat bir yönelim.

Bu basitleştirici ideolojik şemanın, klientalizm (yani alış-veriş siyasetinin, müşteri-müvekkil ilişki ağının, müteahhit işlerinin) aynasında epey yamulabildiğini biliyoruz, tabii...

***

Son beş yıla bakınca, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında ve genel olarak alabildiğine geniş sahaların “devlet politikası” veya “millî politika” sayılarak politika dışı tutulmasına gösterilen rızada, Güven Partisi kendini yine gösterdi. Buna mukabil, Adalet yürüyüşü tecrübesi ve toplumsal muhalefete verilen bazı katkılarda, sol veya demokratik yönelimin kıpırdandığını da görebiliyoruz.

***

CHP’nin son 70 yılındaki en parlak dönemleri, -“hizipçilik” diye horlansa da-, partide farklı seslerin çıktığı, genel başkan dışında da sözü, ağırlığı olan figürlerin olduğu dönemlerdi. Yine bazı seslere tahammül edilemese de, siyasî partiler hukukundaki genel başkan sultası burada da hükmünü icra etse bile (İlhan Cihaner’in adaylığının engellenmesiyle ilgili haberler, en yakınımızdaki örnek), en azından Baykalizasyon dönemine kıyasla daha fazla ses işitilebilmesi, iyi işaret. Bunda şüphesiz yerel yönetimlerin “isim” çıkartmasının da katkısı var.

***

CHP’nin kendi soluyla (içindeki ve dışındaki solla) ilişkisi de hep gerilimli bir ilişki olmuştur. Karşılıklı küçümseme, güvensizlik, alaycılık, sinir… Simbiyozla karşılıklı istismar arası bir sosyal-siyasî mesafe karmaşası... Şu zorlu zamanlar, karşılıklı biraz şeffaflık, açıklık öğretir, biraz olgunlaştırır mı?

***

Yerel yönetim deneyimine değindik. 1970’lerin toplumcu belediyecilik tecrübesi, CHP’nin Ortanın Solu’ndan bu yana tarihinde sosyal demokratik vasfı en bariz ‘geleneklerden” biri olsa gerek. Bir kısmı epeydir süregiden, bir kısmı geçen yılki seçimlerde iş başına gelen yerel yönetimlerin pratiğinde bu geleneği izleyen, onu yenileyen bazı hamleler var. Beri yandan, “başkan” odaklı siyasetin kıskacı da var. CHP’nin yerel yönetim “performansını,” başkan popülaritesinden başka ölçütlerle değerlendirmeye ihtiyaç var.

***

Kemal Kılıçdaroğlu, siyasî partiler hukukunun bahşettiği nihaî karar verici kudretini kullanırken, bir tür moderatör kabiliyeti geliştirdi. Kendi aday olmaktan ziyade, uygun adayı bulup çıkartan lider... Yüksek makamlara CHP, toplam muhalefet içinde bir moderatör-parti işlevi görüyor. Panel-söyleşilerde “kolaylaştırıcı” deniyor ya moderatör için; orta yolu bulucu, uzlaştırıcı, toparlayıcı… Bu moderatörlük deneyiminin riski, moderatörü kendisi bir şey söylemeyen bir idare-i maslahatçıya, vasatlık âmirine dönüştürmesi; pragmatizmi oportünizme doğru bükmesi. Olası bir faydası ise, CHP’nin hep yaka silkilen siyasî becerilerini geliştirmesi; siyasî arabuluculuk ilişkilerinin toplumsal ilişki genişlemesine vesile olabilecek olması, ‘iyi’ pragmatizme alan açması. Bu ‘açılım’ ne kadar oluyor, olabilir; öncelikle örgütlenme denen ‘şeye’ bağlı.

***

CHP İstanbul il başkanı Canan Kaftancıoğlu, partinin örgüt ve saha çalışmasını canlandırmasıyla temayüz etti. Bilindiği gibi, ‘kadın haliyle’ muhalefete irilik ve dirilik kazandırınca iktidarın belli başlı düşman figürlerinden biri haline geldi. Kaftancıoğlu’nun geçen hafta yayımlanan yazısında dile getirdiği “yeni bir kamusallık oluşturma” düsturu, CHP’nin kendini “Cumhuriyeti kurma” misyonuyla özdeşleştirmesinde önemli bir tashihe işaret ediyor. Bir bakıma Cumhuriyeti yeniden-kurma (“ikinci cumhuriyet” diye kaş kaldıranlar muhakkak olur!) fikriyle tanımlayabiliriz bu işareti. Status quo ante değil; yani içinde bulunduğumuz durumdan önceki statükoya dönmek değil. Kaftancıoğlu’nun tarif ettiği, restorasyondan ziyade renovasyon; sosyal ve demokratik bir yenileme.

Sanırım, CHP’nin muhalefetteki moderatörlüğünün daha ‘verimli’ olması için de, bu fikrin etlenip butlanmasına ihtiyaç var.

Tanıl Bora (birikim)


Aksaçlılar Sesleniyor




* Aksaçlılar, Türkiye'nin bugünü ve geleceği ile ilgili yorumlarını ve endişelerini dile getiriyor,
** İktidarı uyarıyor,
*** Muhalefeti uyarıyor,
**** gençliğe sesleniyor


'Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız.'


Ahmet Türk, Aydın Engin, Baskın Oran, Cengiz Çandar, Cengiz Aktar, Halil Ergün, Müjde Ar, Nadire Mater, Nesrin Nas, Rakel Dink, Orhan Pamuk, Tarık Ziya Ekinci ve Zülfü Livaneli’nin de aralarında olduğu "Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen" gazeteci, yazar, akademisyen, oyuncu ve insan hakları savunucusu 101 isimden iktidarı uyaran gençlere çağrı yapan ortak bildiri hazırlandı.

İktidarı uyaran ve kendilerine "Aksaçlılar" diyen 101 isim, gençlere seslenerek “Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı” ifadelerini kullandı.

Ortak bildiride “Hepimiz tehdit altındayız” denilerek “Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor” uyarısı yapılıyor.

101 ismin imza verdiği ortak bildiride şu ifadeler yer aldı:

“Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen; uzun yılları arkasında bırakmış biz aksaçlılar, ülkemizin adil ve özgür bir toplumda, sulh sükûn içinde yaşamayı hak eden bütün insanlarına, özellikle de umudumuz olan gençlere sesleniyoruz.

Görüp geçirdiklerimize dayanarak söylüyoruz:

Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı.
Anayasa fiilen askıya alınmış durumda, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı Saray’ın emri altında, kolluk güçleri keza. Cumhuriyetin teminatı bütün kurumlar, tek tek işlemez hale getiriliyor.
Tam bir keyfîlik ve baskı ortamında demokrasinin ve hukukun son kırıntıları da süpürülüyor.
Vatandaşın mal ve can güvenliğini tehdit eden, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, yurttaşlık haklarımızı yok eden, meslekî örgütlenmemizi iktidara tâbi kılan, haber alma hakkımızı kısıtlayan, ifade özgürlüğünü budayan yasa ve uygulamalar tepemize art arda balyoz gibi indiriliyor.
Yayılmacı, fetihçi heveslerle; “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin yerini yedi düvelle savaş, çatışma, düşmanlaşma alıyor.
En önemlisi: cephelere bölünüyoruz. Aramıza nifak sokuluyor ki, dindarı laiki, sünnisi alevisi, sağcısı solcusu, Türkü Kürdü, genci yaşlısı bu gidişata “dur” demesin.
Hepimiz tehdit altındayız: Kimse, “bana dokunmaz, beni ilgilendirmez” rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor.

İktidarı uyarıyoruz:
Elinizde iktidar gücü var. O güce dayanarak, rıza değil dayatmayla yönetmeye çalışıyorsunuz. Geniş kitleler memnuniyetsiz, tedirgin, huzursuz. Sessizlikleri, var olduğunu sandığınız desteğe değil korkuya ve çaresizliğe dayanıyor. Ancak, gün gelir suskun itirazlar büyür, sandığa yansır, seçmen bu gidişata dur der. O günlerin yaklaştığını siz görmeseniz de bizler görüyoruz.

Muhalefete sesleniyoruz: AKP-MHP koalisyonu gücünü muhalefetin dağınıklığından alıyor. Çaresiz ve kararsız insanlarımız; güvenebileceği, dayanacağı sağlam bir seçenek arıyor. Topyekûn tehdit ancak topyekûn karşı koyuşla bertaraf edilir. Çözüm; bütün muhalefet güçlerinin, kendi çizgilerini, kendi varlıklarını koruyarak temel ilkelerde buluşacakları demokrasi ittifakını gecikmeden kurmaktır.

Gençler! Sesimize kulak verin!


Size seslenişimizi akıl vermek, büyüklenmek olarak değil bunca yılın içinden süzülmüş deneyimlerimizin özeti ve size hak ettiğiniz aydınlık ülkeyi bırakamamış olmanın eksiklenmesi olarak kabul edin.

Bizler umudumuzu hiç yitirmedik. Ülkemizin uçuruma sürüklenmesine, gençlerimizin geleceğinin çalınmasına, halkın yoksulluğa mahkûm edilmesine, kaynakların talanına, doğanın tahribine, kadınlara, halklara, gençlere dayatılan bu yaşama dün olduğu gibi bugün de isyan ederken, umudumuzu sizlere bağlıyoruz.

Size dayatılan bölünmeleri, düşmanlıkları, sahte cepheleri aşın, birlik olun, sesinizi yükseltin. Özgürlüklerimize, aşımıza ekmeğimize, yaşam tarzlarımıza sahip çıkma, haklarımızı talep etme zamanıdır.

Yarının aydınlığı sizlerin ellerinde. Ve biz aksaçlılar o aydınlığı yaşarken görmek istiyoruz.”

Bildiride imzası bulunan 101 isim şöyle:

Abdullah Nefes, Abdülbaki Erdoğmuş, Ahmet Aykaç, Ahmet İnsel, Ahmet Telli, Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Ali Sirmen, Altan Öymen, Arif Keskiner, Atilla Dorsay, Aydın Cıngı, Aydın Engin, Ayşe Erzan, Ayşenur Arslan, Baskın Oran, Binnaz Toprak, Bülent Ortaçgil, Canan Arın, Celal Doğan, Cem Toker, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Cihangir İslam, Coşkun Özdemir, Doğan Bermek, Ercan Karakaş, Erdoğan Aydın, Ersin Kalaycıoğlu, Ersin Salman, Ertuğrul Günay, Ertuğrul Yalçınbayır, Eşber Yağmurdereli, Fatma Gök, Fatmagül Berktay, Fehmi Koru, Fikri Sağlar, Filiz Ali, Genco Erkal, Gençay Gürsoy, Gökhan Akçura, Gürel Tüzün, Hacer Ansal, Halil Ergün, Hasan Cemal, Hayri İnönü, Herkül Milas, İbrahim Betil, İbrahim Sinemillioğlu, İlhan Tekeli, Kazım Güleçyüz, Korkut Boratav, Marta Kalyoncu, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Melek Ulagay, Meral Tamer, Meryem Koray, Moris Gabbay, Murat Belge, Murat Karayalçın, Müjde Ar, Nadire Mater, Nazar Büyüm, Necmiye Alpay, Nesrin Nas, Nesteren Davutoğlu, Nurettin Sözen, Orhan Pamuk, Orhan Silier, Osman Ulagay, Oya Baydar, Öget Öktem Tanör, Ömer Madra, Peral Bayaz, Rakel Dink, Reşit Canbeyli, Rıza Türmen, Selçuk Erez, Serra Yılmaz, Süleyman Coşkun, Süleyman Çelebi, Şahin Tekgündüz, Şanar Yurdatapan, Şebnem Korur Fincancı, Şevket Pamuk, Şükran Soner, Şükrü Aslan, Tarhan Erdem, Tarık Ziya Ekinci, Tuğrul Eryılmaz, Turhan Günay, Tülin Dursun, Ümit Aktaş, Üstün Ergüder, Vecdi Sayar, Veysi Dündar, Yaşar Okuyan, Yücel Erten, Zeynep Oral, Ziya Halis, Zülfü Livaneli.

Ayasofya: Yas, Nostalji ve Beyhude Beklentiler

Doğancan Özsel:
Yaşamın hızına yetişemediğini fark edip en güzel günlerinin geride kaldığına artık tümden ikna olan birinin, teselliyi nostalji denizinde boğulmakta bulmasına benziyor Ayasofya kararı. Zamandan öylesine kopuk, güncel ihtiyaçlara öylesine sağır… Bunun içerisinde bulunduğumuz yüzyıla ait bir gündem olmadığının itirafı TBMM Başkanı Mustafa Şentop’tan geldi. “Ayasofya bizim kuşağımızın, bizden önceki birçok kuşağın ideallerinde cami olarak açılması gereken bir yapı olarak her zaman yer almıştı,” diyen Şentop, bu adımı “bir hedef, bir hayal, bir rüya” olarak niteledi.


Hakikaten, gençliği İslâmcılık çizgisinde geçmiş ve en genci ellili yaşlarında olan bir neslin hayali gerçek oldu. Ancak bu kuşak, bugüne ayak uydurmakta zorlanan bir kuşak. Bugünün dilini konuşabilmek için giriştiği her çaba sakil duran bir kuşak. Erdoğan’ın Youtube üzerinden düzenlediği gençlik buluşmasını bir düşünün. Karşısında gençler vardı ama Erdoğan’ın yanıtları da, düzenlenen etkinliğin formatı da köhnemişti.
Ayasofya’nın yeniden cami olduğunu duyunca içten bir coşkuya kapılanlar büyük oranda işte bu kuşağın insanları. Onlar yalnızca bugüne değil, kendilerine atfettikleri İslâmcı kimliğe de yabancılaşmış durumdalar. İktidarın nimetlerini tattıkça, zenginleşip kent yaşamının merkezine oturdukça artan dünyevi meyillerini ve çocuklarında gözledikleri seküler eğilimleri şaşkınlık ve korkuyla izliyorlar. Bir zamanlar yaşamlarını ve siyasi başarılarını üzerine kurdukları dindar-laik ve Doğucu-Batıcı gibi dikotomiler değişmez birer koordinat ekseni olmaktan günbegün çıkarken, onlar da bir kimlik krizinin pençesine düşüyor. Bu İslâmcı kadrolar için muktedir olmanın tatmini kimliksizleşme tehlikesini bertaraf edemiyor, siyasi geleceksizlik buhranlarına bir çözüm olamıyor.
Ayasofya kararı işte bu buhran içerisinde kendini nostalji denizine bırakmanın, bir rüyaya dalarak gençliğin coşkusunu yeniden tatmaya çalışmanın bir yolu. 2030’ların Türkiye’sinde çoğunluğu oluşturacak olan insanlarla anlamlı bir ilişki kurmaktan aciz olduklarını fark edenler, birkaç günlüğüne de olsa yeniden bir önceki yüzyılın siyasi kodlarını yeşerten hoş bir seda ile ruhlarını dinlendiriyorlar. Gerçi sanmayın ki Ayasofya’nın ibadete açılması meselesi ilk ortaya atıldığında bugünkünden daha az afaki bir gündem maddesiydi. NATO şemsiyesi altında gelişen anti-komünist İslâmcılığın kimlik kurma sürecinin bir sembolizmi olarak bu talep, Cumhuriyet’le girilen rövanşist ilişkinin bir ifadesinden ibaretti. O zamanlar da tıpkı bugünkü gibi yaşamın somut taleplerinden kopuk bir hülya olduğu için, hiçbir zaman büyük bir kitlesel talep haline gelemedi ve 1980’den sonra da çok küçük bir klik dışında hemen tümüyle unutuldu. Ta ki yitirdikleri kimliklerinin yasını tutma ihtiyacına kapılan Erdoğan ve akranı İslâmcılar, bu eski sembolizme daha sıkı sarılmaya karar verinceye değin.
“Modern nostalji,” diyor Svetlana Boym, “mitik geri dönüşün olanaksızlığı için, açık sınırları ve değerleri olan büyülü bir dünyanın yitirilmesi için tutulan yastır”. Sembolizmi çok güçlü olan bu nostaljik hamle de aslında bir kuşağın yas tutma biçimi. Sınırları belirsizleşmiş, değerleri çoğullaşmış bir dünyayla yapıcı bir ilişki tesis edemeyenler, gençlik yıllarında kendileri için kurdukları sınırları net ve değerleri keskin dünyanın yasını tutuyorlar. Onlar yeni neslin sosyal medyaları ile kavgalı, Netflix’e sinirliler. Bugünün dünyasına dair vizyonları, internete kimlik numarası ile girilmesini önermeye yetiyor ancak. İşin kötü yanı, bu yeni dünyaya yetişemiyor olduklarının farkındalar. Haftalık din derslerinin sayısını arttırdıkça dinden uzaklaşan genç nesiller yetiştirdiklerini görüyorlar. Z kuşağı ile nasıl bir ilişki kuracağız diye yana yakıla çözüm arıyor, özel raporlar hazırlatıyor, gençlerle sık sık bir araya gelmeye çabalıyorlar.
Aslına bakarsanız bu yazı alınan kararının içeriğine yönelik bir itiraz değil. Kararın kendisi yazının konusu dahi değil. Burada yapmaya çalıştığım tek şey, bu Ayasofya adımının, daha genel bir iktidar yitiminin semptomu olarak okunabileceğini göstermeye çalışmak. İktidar penceresinden elbette ki Ayasofya’nın ibadete açılması semptomdan çok bir tedavi yöntemi gibi görünüyor. Erdoğan ve çevresi buradan bir popülarite dalgası devşirmeyi umuyor. Hatta belki “one minute!” benzeri bir rüzgâr yaratarak, bütün Avrupa’yı karşısına alan cesur ve mağrur Erdoğan imajını yeniden yaygınlaştırabileceklerini düşünüyorlar. Halbuki bu karardan anlamlı ve kalıcı bir popülarite artışının çıkabilmesi mümkün değil. Sosyoekonomik olarak çok daha parlak bir dönemde değil de en buhranlı zamanlardan birisinde alınan bu karar, Ayasofya rüyasının yaşamın gerçekleri ve insanların somut ihtiyaçları karşısındaki görece önemsizliğini ifşa etmekten başka bir işe yaramayacak. Nitekim Metropoll Araştırma’nın konu hakkındaki çalışması da halkın %55’inin bu konuyu bir gündem değiştirme hamlesi veya seçim taktiği olarak gördüğünü gösteriyor. Güncel sorunlar bu kadar ağır iken, Ayasofya’dan medet ummak beyhude bir bekleyiş. Şöyle düşünün: Bursa’da tıbbi cihaza bağlı olarak yaşayan bir KOAH hastasının, evinin elektriği kesildiği için 9 Temmuz’da hayatını kaybettiği haberi düştü sosyal medyaya. Ertesi gün de hükümet Ayasofya’yı yeniden ibadete açtı. Sizce yarın Bursa’daki o sokağın insanları bu iki konudan hangisini konuşuyor olacaklar? Bir ay sonra bu iki sorundan hangisini daha fazla hatırlayacaklar?
Yazıyı bitirirken son bir noktanın altını çizeyim. Ayasofya’nın açılması talebi hükümetin elindeki bir kart olarak siyasi bir değer ifade ediyordu belki. Ancak bu tip siyasi kozların sorunu, bir kez oynandıklarında artık onlardan ek bir fayda elde etmenin mümkün olmamasıdır. Tıpkı başörtüsü diye bir sorunun artık ortada olmamasının AKP bakımından bir siyasi argüman kaybı anlamına gelmesi gibi. Dün de Erdoğan İslâmcılık adına son kozlarından birisini oynadı. Gerçi bunun 2020 yılında hâlâ bir koz olarak görülebilmiş olması dahi insanı gülümsetiyor. Belli ki iktidar köhnüyor, diyecekleri tükeniyor. Şimdi rüzgâr yaşamı savunanların, zamanını geçmişle hesaplaşmak yerine yarını konuşmaya harcayanların yelkenlerini dolduruyor. Anlaşılan o ki, güzel günler göreceğiz…

İran’da İktidar Destekli Paralel Baro Avukatlığı Nasıl Yıktı?


İran’da Avukatlar Barosu ülkede kurulan ilk sivil toplum kuruluşu sayılıyor. 27 Şubat 1953 tarihinde, İran’ın onurlu ve demokrasi açısından parlak tarafını temsil eden hükümetin başbakanı Dr. Muhammed Musaddık’ın kanun hükmünde kararnamesi ile resmiyet kazanan avukatlık kanunu ve kurulan baro, 1979 devriminden önce hem mesleki açıdan hem de insan haklarını koruma faaliyetleri açısından dünyada çok tanınmış ve itibarlı bir yere erişti.

1970’li yıllarda İran merkez barosu ve Paris, Cenevre, Londra gibi barolar arasında gerçekleşen işbirlikleri ve anlaşmalar, ulaşılan o görkemli noktanın sadece bir simgesiydi.

Mesela 1970’li yıllarda yapılan anlaşmaya göre İran merkez barosuna kayıtlı bir avukat çok kolay bir şekilde Paris barosunada kayıtlanabiliyordu ve hatta Fransa’da mahkemelere müdahil olabiliyordu.

Ne var ki, 1979 İslamcı devrim ve özellikle 1980-1981 de modern, cumhuriyetçi ve Liberal güçlerin devrimden tamamen tasfiyesi sonrasında, avukatlar barosu tek parça ve homojen İslamcı hegemonya için bir hedef haline gelmiş oldu. İslamcılar bir taraftan İran’ın modern ceza kanununu İslamileştirmekle yetinmeyip Usül-i mühakimat (ceza usül kanunu) kanununu da değiştirmek çabasına girmiş oldular. Zira İslamcı fıkıh merkezli bakış açısında usül zaten Batı hukuğu kriterleri üzerine kurulmuş yapı olarak görünüyordu. Usül’e karşı olan fıkhi düşüncenin en azından radikal versiyonu, avukatlık mesleğinin de bilcümle kaldırılmasını istiyordu.

Neden? Kuran-i Kerim de avukatlık diye bir şey olmadığı için ve peygamber efendimizin sünnetinde de şahsın kendi kendini savunmak zorunda olmasına istinaden. Böylece baro ve avukatlık mesleği 1980’lerin başında çok zor günler geçirdi. Nihayet avukatlar, avukatlığın dinde yerinin olmasına dair fetvalar alarak kendi mesleklerini korumayı başarmış oldular ama İslamcı iktidar her zaman avukatları seküler, Batıcı ve din karşıtı olmakla suçladı ve her zaman onlardan şüphe duydu. Hatta defalarca onların iç mekanizmalarına tevessül ederek baroları kendi kontrolüne almak üzere çaba sarfetti ama başaramadı. Nihayet çareyi baroların bölünmesi ve paralelleştirmesinde buldu!

7 Ocak 2001 tarihinde meclisten geçen üçüncü kalkınma yasasının 187inci maddesinde yeni bir baro kuruluşu öngörüldü ve böylece iktidar destekli avukat-iktidar karşıtı avukat ikiliği fiilen öne çıkmış oldu. Yasaya göre yargı kuvvetine bağlı “Merkez-i milli-i müşavirin”, yani “hukuki danışmanlar ve uzmanlar merkezi” kuruluyordu ve hukuki müşavirlere mahkemelerde aynen baro avukatları gibi her türlü avukatlık hakkı tanınıyordu. Bundan sonrasını hayal etmek çok kolaydı:

Avukatlık meslek olarak iktidar yanlısı avukatlar ve iktidar karşıtı avukatlar olarak ikiye bölündü ama müvekkil için davayı kazanmak önem taşıyordu. Dolayisiyla iktidar yanlısı olan ve kalkınma yasasının 187. maddesi üzerine kuruldukları için “187 madde avukatları” adıyla tanınan avukatlar hem mahkemelerde hem de müvekkiller nezdinde öncelik bulmuş oldu. Öyle ki, baronun çok kıdemli ve eski avukatları bile barodan istifa etmek ve müşavirler merkezine geçmek zorunda kaldılar.Böylece “iktidar karşıtı” sıfatı verilen avukatlar fiilen işsizlik ve ekonomik sıkıntılara sürüklenmiş oldu.

İslamcı rejim- seküler hukukçu ve avukat meselesi İranda henüz sona ermiş değil ama bu baskılar altında baro ve serbest ve bağımsız avukatlık mesleği de yıkılmak üzeredir. Bu hikayeden ders almak icap eder.


Peyman Aref
Gazeteci ve İnsan Hakları Savunucusu

https://daktilo1984.com/

Adını koyalım artık: Faşizm

Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Faşizm” kitabıyla COVID-19 salgınının devletlere sağlık önlemi adı altında olağanüstü hâl uygulamaları fırsatı verdiği günlerde kavramlar dünyasına inen sisi dağıtıyor.


Acı
Bir
Rüzgardır
Eser
Dağlardan
Ovalardan
Kapkara
Kanını
Kurutur
Yoksulların
Sonra
Kıtlık
Pahalılık
Ve
Faşizm
Dayan
Ha
Yıkılma…

Enver Gökçe
Macaristan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında ülkesini demir yumrukla yöneten, yasama ve yargının yetkilerini elinde toplamış, muhalifleri şeytanlaştıran, tanrı katına yükselmiş despotik liderler ortaya çıkarken, bunları adlandırmak için otoriter liberalizm, sağ popülizm, illiberalizm gibi kavramlar türetildi. Faşizm ise modası geçmiş bir kavram muamelesi görmekte. Faşizm kavramından vazgeçilmesinin görünürdeki gerekçesi bugünün dünyası ile 1930’ların Almanya’sı arasında birebir benzerliklerin aranması. Kapitalizm değişebilir, emperyalizm değişebilir ama faşizm 100 sene önceki halinde kalmalı, karşımıza Nazi üniforması içinde gelmeliydi.
Yıldızoğlu faşizmin değişmeyen özünü ortaya koymakla işe başlıyor, sonra kapitalizmin bugün sahip olduğu olanakların muhalefeti etkisizleştirmekte, kitle pasifikasyonunda başka araçlar kullanmaya elverdiğine dikkat çekiyor. İnternette gezdiğimiz sitelerin, yaptığımız alışverişlerin geride bıraktığı big data bile herkesin peşine polis takmayı gereksizleştiriyor. Takip edilmemeniz gözlenmediğiniz anlamına gelmez.

Kitabın ilk bölümleri klasik faşizmi doğuran koşulların, İtalya ve Almanya örneklerinin incelenmesine ayrılmış. Yıldızoğlu iki ülkedeki faşist hareketi de 1. ve 2. dalgalarına ayırarak irdeliyor. Bu sayede faşist hareketin izlediği strateji değişiklikleri, burjuvazinin güvenini kazanmak için yaptığı manevralar, iktidara gelmek için verilen tavizler, yapılan uzlaşmalar ve iktidarın ele geçirildiğinin işareti olan muhalefete yönelik saldırılar bağlamına oturuyor. Bunlardan kalkarak anti faşist güçler için önemli tüyolar veriyor, işte tam o sırada ülkemizin demokrasi güçlerinin liberal virüsün zehirlemesi sonucu düştüğü tuzağı bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Yıldızoğlu, iki tipik faşizm örneği (Almanya ve İtalya) arasında bile farkların olduğuna dikkat çekerek faşist sıfatıyla anılan Franco, Salazar rejimleri ve diğer faşist devletler arasında da önemli farklar bulunduğunun altını çizdiğinde bugünün faşizmin geçmişe göre farklılaşmasının normal olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Liberal, Marksist ve kültürel boyuta odaklanan faşizm tanımlamalarını kısaca verdikten sonra Marksistlerin faşizm tanımının eksikliklerini Poulantzas’a dayanarak eleştiriyor ama ardından Poulantzas’ın zayıf noktasını da gösteriyor. Faşizmin evrensel özelliklerini ortaya koymak için Umberto Eco’yu yardıma çağırıyor. Komintern’in “sosyal faşizm” teorisi de tarihin en büyük hatalarından biri olarak damgayı yiyor.

Bütün mümkünlerin kıyısında

İlerleyen bölümde bugünün dünyasını analiz eden Yıldızoğlu, iklim, gıda, su krizleri, göç gibi büyük belalar etrafında kapitalizmin yaşadığı yapısal krize bakarken, bu sorunların kitlesel sağ ve sol hareketleri yarattığını vurguluyor. Bir tarafta ırkçı, homofobik, maço hareketler yükselirken bunların temsil ettiği dünyaya karşı yeni bir isyan dalgası da dünyayı dolaşıyor.

Hayatımı yazsam 1984 romanı olurdu…

Bir zamanlar okuduğumuz distopik romanların kuvveden fiile geçtiği günümüzde teknolojik gelişmelerin disiplin ve ceza rejimini nasıl etkilediği, devletler arasında sanal alemde yürütülen soğuk savaş, özel güvenlik şirketleri ile yürütülen hibrit savaşlar ile kapitalizmin elini ateşe sokmadan kestaneleri alabildiği resmediliyor. Trump, Orban ve Bolsonaro’ya özel bir bölüm ayrılarak yeni faşizmin özgünlüğünü gösteriliyor.

Peki Türkiye?

AKP’nin faşist olmadığını kanıtlamak için kendini paralayan kimi sol entelektüeller; her ne kadar iktidarın kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak seçimleri anlamsız hale getirmesi, düşman ceza hukukunu acımasız biçimde uygulaması, kendisinden olmayana hayat hakkı tanımayan kindarlığını her fırsatta göstermesi, hoşuna gitmeyen haberlere erişim engeli getirmesi, nepotizmi spor yarışmalarına kadar indirmesi karşısında meleklerin cinsiyetini tartışır duruma düşmüş olsalar bile son olmasını umduğumuz cevap hakkı ile konu noktalanmış oluyor. Kitabın son sayfasına kadar Türkiye’ye değinmeyen yazar, finali AKP’nin, Yeni Faşizmin en tipik örneği olduğunu göstererek yapıyor. Bunu da kitabın ilk bölümlerinde anlatılan faşist hareketlerin 1. ve 2. dalgalarında izlediği stratejiyi, kurduğu ve dağıttığı ittifakları, muhalefeti etkisizleştirmesini somutlayarak yapıyor.
Yeni Faşizm kitabı Türkiye solunun teorik keşmekeşin içinden çıkmasına yardımcı olacak parlak bir çalışma olarak okunmayı, tartışılmayı, tavsiye edilmeyi, favori kitaplar arasına alınmayı hak ediyor.