Translate

Faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2020 Salı

Aksaçlılar Sesleniyor




* Aksaçlılar, Türkiye'nin bugünü ve geleceği ile ilgili yorumlarını ve endişelerini dile getiriyor,
** İktidarı uyarıyor,
*** Muhalefeti uyarıyor,
**** gençliğe sesleniyor


'Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız.'


Ahmet Türk, Aydın Engin, Baskın Oran, Cengiz Çandar, Cengiz Aktar, Halil Ergün, Müjde Ar, Nadire Mater, Nesrin Nas, Rakel Dink, Orhan Pamuk, Tarık Ziya Ekinci ve Zülfü Livaneli’nin de aralarında olduğu "Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen" gazeteci, yazar, akademisyen, oyuncu ve insan hakları savunucusu 101 isimden iktidarı uyaran gençlere çağrı yapan ortak bildiri hazırlandı.

İktidarı uyaran ve kendilerine "Aksaçlılar" diyen 101 isim, gençlere seslenerek “Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı” ifadelerini kullandı.

Ortak bildiride “Hepimiz tehdit altındayız” denilerek “Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor” uyarısı yapılıyor.

101 ismin imza verdiği ortak bildiride şu ifadeler yer aldı:

“Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen; uzun yılları arkasında bırakmış biz aksaçlılar, ülkemizin adil ve özgür bir toplumda, sulh sükûn içinde yaşamayı hak eden bütün insanlarına, özellikle de umudumuz olan gençlere sesleniyoruz.

Görüp geçirdiklerimize dayanarak söylüyoruz:

Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı.
Anayasa fiilen askıya alınmış durumda, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı Saray’ın emri altında, kolluk güçleri keza. Cumhuriyetin teminatı bütün kurumlar, tek tek işlemez hale getiriliyor.
Tam bir keyfîlik ve baskı ortamında demokrasinin ve hukukun son kırıntıları da süpürülüyor.
Vatandaşın mal ve can güvenliğini tehdit eden, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, yurttaşlık haklarımızı yok eden, meslekî örgütlenmemizi iktidara tâbi kılan, haber alma hakkımızı kısıtlayan, ifade özgürlüğünü budayan yasa ve uygulamalar tepemize art arda balyoz gibi indiriliyor.
Yayılmacı, fetihçi heveslerle; “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin yerini yedi düvelle savaş, çatışma, düşmanlaşma alıyor.
En önemlisi: cephelere bölünüyoruz. Aramıza nifak sokuluyor ki, dindarı laiki, sünnisi alevisi, sağcısı solcusu, Türkü Kürdü, genci yaşlısı bu gidişata “dur” demesin.
Hepimiz tehdit altındayız: Kimse, “bana dokunmaz, beni ilgilendirmez” rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor.

İktidarı uyarıyoruz:
Elinizde iktidar gücü var. O güce dayanarak, rıza değil dayatmayla yönetmeye çalışıyorsunuz. Geniş kitleler memnuniyetsiz, tedirgin, huzursuz. Sessizlikleri, var olduğunu sandığınız desteğe değil korkuya ve çaresizliğe dayanıyor. Ancak, gün gelir suskun itirazlar büyür, sandığa yansır, seçmen bu gidişata dur der. O günlerin yaklaştığını siz görmeseniz de bizler görüyoruz.

Muhalefete sesleniyoruz: AKP-MHP koalisyonu gücünü muhalefetin dağınıklığından alıyor. Çaresiz ve kararsız insanlarımız; güvenebileceği, dayanacağı sağlam bir seçenek arıyor. Topyekûn tehdit ancak topyekûn karşı koyuşla bertaraf edilir. Çözüm; bütün muhalefet güçlerinin, kendi çizgilerini, kendi varlıklarını koruyarak temel ilkelerde buluşacakları demokrasi ittifakını gecikmeden kurmaktır.

Gençler! Sesimize kulak verin!


Size seslenişimizi akıl vermek, büyüklenmek olarak değil bunca yılın içinden süzülmüş deneyimlerimizin özeti ve size hak ettiğiniz aydınlık ülkeyi bırakamamış olmanın eksiklenmesi olarak kabul edin.

Bizler umudumuzu hiç yitirmedik. Ülkemizin uçuruma sürüklenmesine, gençlerimizin geleceğinin çalınmasına, halkın yoksulluğa mahkûm edilmesine, kaynakların talanına, doğanın tahribine, kadınlara, halklara, gençlere dayatılan bu yaşama dün olduğu gibi bugün de isyan ederken, umudumuzu sizlere bağlıyoruz.

Size dayatılan bölünmeleri, düşmanlıkları, sahte cepheleri aşın, birlik olun, sesinizi yükseltin. Özgürlüklerimize, aşımıza ekmeğimize, yaşam tarzlarımıza sahip çıkma, haklarımızı talep etme zamanıdır.

Yarının aydınlığı sizlerin ellerinde. Ve biz aksaçlılar o aydınlığı yaşarken görmek istiyoruz.”

Bildiride imzası bulunan 101 isim şöyle:

Abdullah Nefes, Abdülbaki Erdoğmuş, Ahmet Aykaç, Ahmet İnsel, Ahmet Telli, Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Ali Sirmen, Altan Öymen, Arif Keskiner, Atilla Dorsay, Aydın Cıngı, Aydın Engin, Ayşe Erzan, Ayşenur Arslan, Baskın Oran, Binnaz Toprak, Bülent Ortaçgil, Canan Arın, Celal Doğan, Cem Toker, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Cihangir İslam, Coşkun Özdemir, Doğan Bermek, Ercan Karakaş, Erdoğan Aydın, Ersin Kalaycıoğlu, Ersin Salman, Ertuğrul Günay, Ertuğrul Yalçınbayır, Eşber Yağmurdereli, Fatma Gök, Fatmagül Berktay, Fehmi Koru, Fikri Sağlar, Filiz Ali, Genco Erkal, Gençay Gürsoy, Gökhan Akçura, Gürel Tüzün, Hacer Ansal, Halil Ergün, Hasan Cemal, Hayri İnönü, Herkül Milas, İbrahim Betil, İbrahim Sinemillioğlu, İlhan Tekeli, Kazım Güleçyüz, Korkut Boratav, Marta Kalyoncu, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Melek Ulagay, Meral Tamer, Meryem Koray, Moris Gabbay, Murat Belge, Murat Karayalçın, Müjde Ar, Nadire Mater, Nazar Büyüm, Necmiye Alpay, Nesrin Nas, Nesteren Davutoğlu, Nurettin Sözen, Orhan Pamuk, Orhan Silier, Osman Ulagay, Oya Baydar, Öget Öktem Tanör, Ömer Madra, Peral Bayaz, Rakel Dink, Reşit Canbeyli, Rıza Türmen, Selçuk Erez, Serra Yılmaz, Süleyman Coşkun, Süleyman Çelebi, Şahin Tekgündüz, Şanar Yurdatapan, Şebnem Korur Fincancı, Şevket Pamuk, Şükran Soner, Şükrü Aslan, Tarhan Erdem, Tarık Ziya Ekinci, Tuğrul Eryılmaz, Turhan Günay, Tülin Dursun, Ümit Aktaş, Üstün Ergüder, Vecdi Sayar, Veysi Dündar, Yaşar Okuyan, Yücel Erten, Zeynep Oral, Ziya Halis, Zülfü Livaneli.

2 Temmuz 2020 Perşembe

Adını koyalım artık: Faşizm

Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Faşizm” kitabıyla COVID-19 salgınının devletlere sağlık önlemi adı altında olağanüstü hâl uygulamaları fırsatı verdiği günlerde kavramlar dünyasına inen sisi dağıtıyor.


Acı
Bir
Rüzgardır
Eser
Dağlardan
Ovalardan
Kapkara
Kanını
Kurutur
Yoksulların
Sonra
Kıtlık
Pahalılık
Ve
Faşizm
Dayan
Ha
Yıkılma…

Enver Gökçe
Macaristan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında ülkesini demir yumrukla yöneten, yasama ve yargının yetkilerini elinde toplamış, muhalifleri şeytanlaştıran, tanrı katına yükselmiş despotik liderler ortaya çıkarken, bunları adlandırmak için otoriter liberalizm, sağ popülizm, illiberalizm gibi kavramlar türetildi. Faşizm ise modası geçmiş bir kavram muamelesi görmekte. Faşizm kavramından vazgeçilmesinin görünürdeki gerekçesi bugünün dünyası ile 1930’ların Almanya’sı arasında birebir benzerliklerin aranması. Kapitalizm değişebilir, emperyalizm değişebilir ama faşizm 100 sene önceki halinde kalmalı, karşımıza Nazi üniforması içinde gelmeliydi.
Yıldızoğlu faşizmin değişmeyen özünü ortaya koymakla işe başlıyor, sonra kapitalizmin bugün sahip olduğu olanakların muhalefeti etkisizleştirmekte, kitle pasifikasyonunda başka araçlar kullanmaya elverdiğine dikkat çekiyor. İnternette gezdiğimiz sitelerin, yaptığımız alışverişlerin geride bıraktığı big data bile herkesin peşine polis takmayı gereksizleştiriyor. Takip edilmemeniz gözlenmediğiniz anlamına gelmez.

Kitabın ilk bölümleri klasik faşizmi doğuran koşulların, İtalya ve Almanya örneklerinin incelenmesine ayrılmış. Yıldızoğlu iki ülkedeki faşist hareketi de 1. ve 2. dalgalarına ayırarak irdeliyor. Bu sayede faşist hareketin izlediği strateji değişiklikleri, burjuvazinin güvenini kazanmak için yaptığı manevralar, iktidara gelmek için verilen tavizler, yapılan uzlaşmalar ve iktidarın ele geçirildiğinin işareti olan muhalefete yönelik saldırılar bağlamına oturuyor. Bunlardan kalkarak anti faşist güçler için önemli tüyolar veriyor, işte tam o sırada ülkemizin demokrasi güçlerinin liberal virüsün zehirlemesi sonucu düştüğü tuzağı bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Yıldızoğlu, iki tipik faşizm örneği (Almanya ve İtalya) arasında bile farkların olduğuna dikkat çekerek faşist sıfatıyla anılan Franco, Salazar rejimleri ve diğer faşist devletler arasında da önemli farklar bulunduğunun altını çizdiğinde bugünün faşizmin geçmişe göre farklılaşmasının normal olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Liberal, Marksist ve kültürel boyuta odaklanan faşizm tanımlamalarını kısaca verdikten sonra Marksistlerin faşizm tanımının eksikliklerini Poulantzas’a dayanarak eleştiriyor ama ardından Poulantzas’ın zayıf noktasını da gösteriyor. Faşizmin evrensel özelliklerini ortaya koymak için Umberto Eco’yu yardıma çağırıyor. Komintern’in “sosyal faşizm” teorisi de tarihin en büyük hatalarından biri olarak damgayı yiyor.

Bütün mümkünlerin kıyısında

İlerleyen bölümde bugünün dünyasını analiz eden Yıldızoğlu, iklim, gıda, su krizleri, göç gibi büyük belalar etrafında kapitalizmin yaşadığı yapısal krize bakarken, bu sorunların kitlesel sağ ve sol hareketleri yarattığını vurguluyor. Bir tarafta ırkçı, homofobik, maço hareketler yükselirken bunların temsil ettiği dünyaya karşı yeni bir isyan dalgası da dünyayı dolaşıyor.

Hayatımı yazsam 1984 romanı olurdu…

Bir zamanlar okuduğumuz distopik romanların kuvveden fiile geçtiği günümüzde teknolojik gelişmelerin disiplin ve ceza rejimini nasıl etkilediği, devletler arasında sanal alemde yürütülen soğuk savaş, özel güvenlik şirketleri ile yürütülen hibrit savaşlar ile kapitalizmin elini ateşe sokmadan kestaneleri alabildiği resmediliyor. Trump, Orban ve Bolsonaro’ya özel bir bölüm ayrılarak yeni faşizmin özgünlüğünü gösteriliyor.

Peki Türkiye?

AKP’nin faşist olmadığını kanıtlamak için kendini paralayan kimi sol entelektüeller; her ne kadar iktidarın kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak seçimleri anlamsız hale getirmesi, düşman ceza hukukunu acımasız biçimde uygulaması, kendisinden olmayana hayat hakkı tanımayan kindarlığını her fırsatta göstermesi, hoşuna gitmeyen haberlere erişim engeli getirmesi, nepotizmi spor yarışmalarına kadar indirmesi karşısında meleklerin cinsiyetini tartışır duruma düşmüş olsalar bile son olmasını umduğumuz cevap hakkı ile konu noktalanmış oluyor. Kitabın son sayfasına kadar Türkiye’ye değinmeyen yazar, finali AKP’nin, Yeni Faşizmin en tipik örneği olduğunu göstererek yapıyor. Bunu da kitabın ilk bölümlerinde anlatılan faşist hareketlerin 1. ve 2. dalgalarında izlediği stratejiyi, kurduğu ve dağıttığı ittifakları, muhalefeti etkisizleştirmesini somutlayarak yapıyor.
Yeni Faşizm kitabı Türkiye solunun teorik keşmekeşin içinden çıkmasına yardımcı olacak parlak bir çalışma olarak okunmayı, tartışılmayı, tavsiye edilmeyi, favori kitaplar arasına alınmayı hak ediyor.

18 Haziran 2020 Perşembe

Başınıza çalın ekranınızı: Geçmişte bile kalmayacaksınız!

Dinçer Demirkent: İzmir Atatürk Lisesi, İzmir’in göbeğindedir. Alsancak’ta, İzmir Fuarı’nın Lozan kapısının tam karşısında. 1990’lı yılların sonunda bu lisenin kapısında, herkesin gözü önünde korunarak Harun Yahya adıyla Adnan Oktar’ın Evrim Aldatmacısı kitabı dağıtılırdı. Bedava. Okulun kapısında bunları dağıtanlarla kavga ederdik. Fakat okul müdürü de polis de o okulun öğrencilerini, bizleri hedef alırdı. Liseli ufku geniştir, bu dağıtımın kim onu destekliyor ve göz yumuyorsa onlarca organize edildiğini de bilirdik.
Aynı dönemde, aynı okulun içinde binbir emekle çıkardığımız edebiyat dergisi, kapağında Cemal Süreya’nın Dilekçe şiiri olan dergi Oktar’ın kitabının okul önünde dağıtılmasını izleyen müdür tarafından parti broşürü ilan edilmişti. Odasından kovulmuştuk.
Okula kayıt olmak için yasaya aykırı biçimde para toplanırdı, kayıt parası adıyla. Karşı çıkan okula kayıt ettirilmez, ergenlik gururlarıyla oynanırdı. Karşı çıkardık. Katkı payı adı altında toplanan paralara karşı eylem yapardık. Eğitimin paralılaştırılmasına karşıydık. Geleceğimiz satılamazdı.
Terörist ilan edildik tabii. Kapıda Evrim Aldatmacası adlı safsata bizi terörist ilan edenler gözetiminde dağıtılırken, tarikatlara, cemaatlere Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısı ardına kadar aralanmışken. Gülen çetesinin dershanelerinde, kurduğu kamplarda yoksul ve geleceksiz lise öğrencileri kemikleşir, devlet kapsının sahibi olmaya hazırlanırken.
Devlet, okul müdürü ve polisti, devlet Adnan Oktar’ın kitabını dağıttırıyor, yoksul gençleri Gülen çetesinin dershanelerine yönlendiriyordu. Ahlaklı olmak, o kapıya kapılanmamakla birdi gözümüzde o dönem, ahlaklı olmak terörist ilan edilmek demekti.
Ünlü çok mezunu vardır bu lisenin, bir de ünlü mezun olamayanı. İşte o ünlü mezun olamayan Attila İlhan’ın atılmasının nedeni, cebinde yakalattığı Nazım Hikmet şiiridir. Nazım Hikmet şiiri, bilgisi az ufku geniş liseli için ahlaki bir rehberdir.

SAĞCI AYDIN MI?
../Türkiye’de solculuk kapılanmamak demektir, sağcılık da kapılanmak. Kapıkulu kurumu, siyasi tarihimizin en önemli kurumudur. İmparatorluğun cumhuriyet bürokrasisine ve mütefekkirine bıraktığı en önemli mirastır. İşte Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısının önünde olan işin özü de budur.
Yüzeyde ise sağcının bitmek bilmeyen bir öfkesi ve hıncı vardır. Ne kadar kazansa, ne kadar mevki makam sahibi olsa, hatta ne kadar okusa, bilse solcu karşısındaki hıncı tükenmez. Bu da Türkiye için özgül bir tarihsel anlama sahiptir. 12 Eylül öncesinde, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde başlar bu hırs, 12 Eylül sonrasında kemikleşir, bugün SETA gibi kurumlarda, trol örgütlenmelerinde devam eder.

Bütün kavram ve kurumlar gibi aydın kavramı da tarihsel ve mekânsal olarak yapılandırılmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası Türkiye’de sağcı aydından bahsedilemez. Sağcı hınçtan bahsedilebilir. AKP’nin mağduriyet söylemine sarıldığı dönemde de kibir döneminde de maniple ettiği bu hınçtır, sağ için verimli bir kaynaktır ama “aydın”a düşmandır.
12 Eylül rejiminin son kalesi AKP-MHP ittifakı, sıkışmışlığını toplumun her kesimini içine alacak şekilde büyüyen bir terör çemberine alarak aşmaya, 12 Eylül kalesini korumaya çalışmakta, hıncı körüklemektedir. Hakkını arayan emekçiler, öğrenciler, öğretmenler, toprağını savunan köylüler, onurunu savunan kimlikler terörist ilan edilir, çemberin içine alınırken siyasal birliğin her eşikte zayıfladığı bir süreci yaratan da sona gelindiğinin bilincidir.

12 EYLÜL REJİMİ SON BULUYOR, YA SONRASI?
2015 yılından beri aşılan her eşikte sıkılaştırılan bir terör çemberi içine hapsedilmeye çalışılan HDP’ye karşı gelişen hıncı bir de bu yönüyle anlamak gerek. AKP’nin izlediği karanlık siyasetten ayrı düşünülmesi gereken bir nokta var burada. 12 Eylül faşizminde gözünün önündeki işkenceyi meşrulaştıran; 90’larda köy yakmaları, yerinden etmeleri, aydınlara yönelik infazları görmezden gelen; hakları için mücadele eden kim varsa onları devlet düşmanı ve terörist ilan etmekte beis görmeyen bir siyasal-ideolojik hıncı, Türk-İslam sentezi olarak endoktrine edilen toplumsal yeniden inşa dinamiğini anlamadan, Türkiye toplumunu kolaycı seçmen davranışı analizleriyle değerlendiremeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere siyasetin her kesimindeki sağa çekmeyi bu ideolojik-siyasal hıncın şemsiyesinde faşist bir cunta idaresinde inşa edilen toplumun temel yapısından ve ondaki bugünün kaçınılmaz dönüşümün işaretlerinden ayrı düşünemeyiz.
İki kritik olguyla açıklığa kavuşturmak isterim bu söylediğimi.

-Birincisi, 2015 sonrası düzenin kuruluşunun temel motivasyonu. 7 Haziran 2015 seçimleri aslında AKP’yi değil, 12 Eylül faşizminin sağda konsolide ettiği sistemi yıkacak bir darbe vurmuştu. HDP’nin parlamenter sistem içinde hükümete girme olasılığı, bu sistemin kurucu güçlerini ve yarattığı güçleri yerinden etme, kırk yıllık 12 Eylül düzenini yıkma potansiyeli taşıyordu. İstikşafi görüşmeler sürerken AKP ve MHP uzlaşısının ve sol-sosyalist; eşit yurttaşlıktan, demokratik bir siyasal birlikten yana bir partinin yürütme gücünde yer alma olasılığını ortadan kaldırmak üzere kurgulanmış başkanlık fikrinin temeli budur. 12 Eylül faşizmini diri tutma; Türk-İslam sentezine dayalı sağ hegemonyayı ve kolay maniple edilen bir hıncı sürdürme… Baykal ile birlikte bu sistemin muhalefet dayanağı haline gelmiş CHP’nin savrulmaları içinde tutarlı kaldığı tek şey neredeyse budur. İstikşafi görüşmeler örneği bu bakımdan açıklayıcı örnektir.

-İkinci örnek de sıkça tekrarlanan “anayasaya aykırı ama evet” oyuyla parlamentoda kabul edilen anayasa değişiklikleri ile HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve vekillerin cezaevine atılmasıdır. Subjektif olarak alınan tavır ve geliştirilen söylemlerin ötesindeki objektif konum Cumhuriyet Halk Partisi için artık ayakta kalma ihtimali kalmamış 40 yıllık 12 Eylül rejiminin içinde kalma çabası olarak görünmektedir.

Türk-İslam sentezi ideolojik kılıfını lise önlerinde dağıtılan Oktar kitaplarıyla, beslediği tarikat-cemaatlerle, milli eğitim ve emniyetteki ülkücü kadrolaşmayla koruyan bu halk düşmanı, neoliberal sistemin sonu gelmiştir. Gezi bunun ilk işaretiydi, ardından 7 Haziran 2015 geldi. Bu siyasal dönüşümü anlamayan; bu rejimin sahibi olan AKP-MHP ittifakı gibi savaşarak korumaya çalışan ya da kıyısında köşesinde bir yerlerinde yer almaya çabalayan bütün siyasal konumlar da yok olmaya mahkumdur.
Sağa çekme ve hükümet sisteminin geleceği meselesini, gına getiren seçmen davranışı analizlerinde değil, burada aramak gerekir. Siyasal geleceğimiz geri dönülmez biçimde bu kapanmadan çıkıştadır artık, Gezi’nin ve 7 Haziran’ın açtığı kapıdadır. 12 Eylül rejiminin son dayanağı olan AKP-MHP ittifakının koruduğu sistemden çıkış, iktisadi bakımdan da siyasal kurumların organizasyonu bakımından da ancak soldan olabilir, kapılanmaya karşı, kapıkullarıyla mücadele ile olabilir.

Altı milyondan fazla seçmenin oyunu alan bir partinin temsilcilerini ekrana çıkarmayacaklarını söyleyen kapıkullarına, “alın ekranınızı başınıza çalın” demenin hiç de zor olmadığı bir zamandayız. Tabii bu sistemden çıkış programında bir araya gelebilecek siyasal özneler için.

Dinçer Demirkent

gazeteduvar.com.tr

24 Mart 2020 Salı

Triyaj


Triyaj Fransızca seçmek, ayırmak anlamına gelmektedir?
Türkçe Wikipedi’de “Triyaj, savaş alanlarında ve acil servislerde tıbbi müdahale önceliklerini belirleme sistemi. Bu öncelikler; hastanın yaşama şansı, durumunun aciliyeti gibi unsurlara dayanarak belirlenir.” diye açıklanmış.
Peki kim seçilecek? Hangi ölçülere göre seçilecek? Ne için seçilecek?
Yaklaşan ve giderek engellenemez hale gelen yaşlı ve hastaların soykırımını görmek ve asgari ölçüde de olsa engellemek bu soruların cevabında gizlidir.
*
Triyaj kavramı bugünkü kullanımıyla modern devletler ve savaşlarla ortaya çıkıp gelişmiştir.
Triyaj ciddi bir sorun olarak Fransız devriminden sonraki savaşlarda eşit yurttaşların genel silah altına alınmasıyla ortaya çıktı. Hiyerarşik bir toplumda triyajı elbette toplumsal hiyerarşi belirler ve örneğin soyluların önceliği olurdu.


Fransız ordusunda Larrey adlı bir askeri doktor, hızlı bir sınıflama ve seçim sistemiyle, yani triyajla bacak kesmelerde diğer doktorlara göre daha çok oranda askeri yaşatmayı başarıyor (%75-80) oranında. Bu konunun ilk başlangcı oluyor.
Daha sonra bir Rus doktor, Kırım ve Kafkasya savaşlarında öncelikli olarak tedavi görecekler için seçme ilkelerini belirliyor ilk kez. Bunu Prusya ordusu da benimsiyor Ve sonra da bütün dünya ordularına yayılıyor. Modern tıpta özellikle acil servislerde büyük önem kazanıyor.

Örneğin gemilerin batışında, “önce kadınlar ve çocuklar” “en son kaptan” bir triyaj ilkesidir.
Yani büyük felaketler, savaşlar ve pandemilerde kimin öncelikle tedaviye alınacağı, kimin önce kurtarılacağı, yani “yangında ilk kurtarılacak” olanı seçmek, bunun ilkelerini belirlemek zorunludur.

Triyajda çeşitli ülkeler ayrıntıda farklılıklar gösteren standartlara sahipse de, esas olarak beş aşamalı bir triyaj kabul görmüştür ve uygulanmaktadır ve bu aşamaları sembolize eden renkler vardır:
Kırmızı: hayati tehlike, derhal müdahale
Sarı: Ağır yaralı
Yeşil: Sonra müdahale
Mavi: yaşama şansı yok
Siyah: Ölü

*

Peki ya binlerce kırmızı, yani acil müdahale bir anda gelirse ne olacak?

Önümüzdeki günlerde hastanelere binlerce “hayati tehlike”, yani kırmızı hasta yığılacak, eldeki yoğun bakım yatakları binlerin yüzde veya binde birine bile yetmeyecek ve bu muhtemelen bu böyle, en iyi ihtimalle yaz ortasına kadar, birkaç ay sürecek, (ertesi yıla uzama olasılığı bile var).
Yani acil müdahale gerektiren ağır hastalar içinde de seçim yapılmak zorunda kalınacak. Durumları eşit derecede acil olanlar veya daha yaşlı ama daha umutvar olmakla birlikte daha genç ama daha az umutvar olan arasında yaşaması ve suni solunum aygıtına bağlanması için kim seçilecek?
Doktorları kimin yaşayacağına karar verme ahlaki yükünden ve sorumluluğundan kurtarmak için, olabildiğince nesnel kriterler belirlenmiştir. Ancak gelecek hasta sayısı, zaman kısıtlılığı personelin yorgunluğu ve sınırlılığı nedeniyle bu “nesnel” kriterler bile işe yaramayacaktır.

Kaldı ki, bu hastalıkta henüz böyle ölçütler de yoktur ve belirlenmiş değildir.
Bu durumların nesnel bir kriteri o kadar zordur ki.
Bu gibi durumlarda seçim yapmak zorunda kalan doktor ve diğer personel genellikle travma sonrası rahatsızlıklar gösterir.
Bu durumda ne olacak?

Zamanında sokağa çıkma yasağı ilen etmeyerek, hastalığın yayılma hızını yavaşlatmak için elinden geleni yapmayarak, yoğun bakım ve suni solunum cihazlarını, bunları kullanacak personeli azami düzeye çıkarmayarak, sayıları gizleyerek ve az göstererek, sorunun hastalığı yavaşlatma ve kapasiteyi aşmama olduğunu gizleyerek bizzat virüs aracılığıyla hükümet bir triyaj (ayıklama, seçim) yapıyor. Yani önceliği daha genç ve sağlıklı olanlara veriyor.
Bu “büyük triyaj”.
Böylece yaşlı nüfusu ölüme terk etmiş oluyor.
Bir de hastaneye gidenler içinde de ikici bir triyaj olacak. Bu da “küçük triyaj”
Büyük bir olasılıkla gençlere vs. öncelik tanınarak, birinci triyajda virüsün gözünden kaçanlar, bu ikinci triyajda eleneceklerdir.

*

Bu geleceği apaçık olan yığılmayı engellemek için hiçbir şey yapmayan, sorunu bu yığılmayı engellemek ve hastalığın yayılışını yavaşlatıp zamana yaymak gibi bir strateji izlemeyen hükümet apaçık olarak yaşlı nüfusun büyük ölçüde soykırıma uğratmayı planlamış bulunmaktadır.
Muhalefet de sorunun bu olduğunu hiçbir şekilde öne çıkarmayarak hükümete fiilen destek olmuştur ve olmaktadır.

Daha önceleri insanlar dillerinden, dinlerinden, “ırklarından”, siyasi görüşlerinden dolayı defalarca soykırımlara uğramışlardır.
Bunun benzerini saf ve sağlıklı olanı seçmeyi kısmen öjenikler, naziler savunurdu bir zamanlar.
Ama şimdi ilk kez hasta ve yaşlıların soykırımı karşısındayız.

İngiltere’nin uygulayacağını söylediği “sürü bağışıklığı” tamı tamına bir yaşlı ve hasta soykırımıdır.
Ve başlangıçta buna hiç tepki vermeyen İngilizler sonra tepki verince hükümet geri adım atmak sorunda kaldı ama tedbirleri hala fiilen bu yaşlı ve hasta soykırımını engelleyecek durumda değildir.

Türkiye’de ise hükümet resmen bunu istedi ve bütün stratejisini, bunun gizlenmesi üzerine, dikkatleri başka noktaya çekme ve bunu açıklayanları bastırıp susturma ve tüm toplumu fiilen bu soykırımdan habersiz bırakma üzerine kurdu.
Şu ana kadar da bunu başardı,
Erdoğan ve damadının gülmelerinin nedeni budur. Güzel günlerden, ekonomik başarılardan söz etmelerinin nedeni budur.

Eğer toplumdan ses çıkmaz ve sıkı durup on binlerce hasta ve yaşlı insanın boğulurak ölümünü “solunum yetmezliği” ve “zatürre” raporlarıyla gizler ve bu soykırımı kişisel ve ailevi trajediler olarak topluma kabul ettirebilirse kendi açısından başarıya da ulaşmış olacak ve kendisiyle suç ortağı ve iyice çürümüş bir toplum yaratacaktır.
Çünkü yaşayanlar tıpkı Ermeni mallarına konmuş Müslümanlar gibi bu suç ortaklığından maddi bakımdan kazançlı olarak çıkacaklardır. Ölen yaşlı ve hastaların masrafının azalması sosyal sigortaların hastalık ve emeklilik sigortalarının örneğin soluklanmasına yol açacaktır. Buradan küçük ödülleri kalanlara dağıtmak memnuniyetsizlikleri bastırmaya yarayabilir.

*

Yaşlı ve hastaların bu soykırımı yepyeni bir olgudur.
Herkes bu salgının yol açacağı sosyolojik değişmelerden söz ediyor.
Böyle tahminlerde bulunmak entelektüel bir spor haline geldi. Ama bu sporu yapanlar gerçek bir olgu karşısında susuyorlar.
Kimseden çıt çıkmıyor.
Yaptığım paylaşımları çok az insan paylaşıyor.
Sadece korku değil bunun nedeni. Haydi benim dilim sivri, önermelerim keskin köşeli ama yumuşak ve yuvarlak da olsa konuyu öne çıkaran yok.
Ezop dili veya başka olanaklarla da başkaları aynı şeyleri söylemeyi deneyebilir.
Bu bile yapılmıyor.
Ortada bu soykırımı sessizce bir kabullenme de var.
Bu korkunç bir durumdur. İnsanlığın, toplumun sonudur.
*
Peki neler yapılabilir?
Oyunun kuralları değişmiş bulunuyor.
Bu artık bildiğimiz dünya değil.
Hayatın ve toplumsal yaşamın en temel sorunları karşısındayız.
Örneğin böylesine bir soykırım söz konusuyken işçilerin durumundan söz etmek gibi şeyler nesnel olarak bu soykırıma onay vermek anlamına gelmektedir.
Bu satırların yazarı bir Marksisttir.
Marksizm de gerçekliğin somut olduğunu, her şeyin her an kendi zıddına dönebileceğini söyler.
İşte böyle bir anda bir Marksistin görevi bu değişimi görmek ve ona uygun bir strateji ve program uygulamak ve geliştirmektir.
Nasıl “Bugün sosyalistlerin, demokratların, HDP'nin hükümetin tedbirlerini eleştirirken emekçilerden, fakirlerden söz etmesi, gerçek sorunu anlamadığını gösterir. Bugün sorun emekçilerin değil, çoğu hasta ve yaşlı olanların YAŞAMA HAKKINI savunmaktır.” diyorsak, bununla bilinen bütün ezberleri bozuyorsak, şimdi de acil olarak yine ezber bozan tedbirler önereceğiz.
*
Türkiye’de acil görev Hükümet’in bu gizleme ve soykırım stratejisin ve planını bozabilmek için her şeyi yapmaktır.
Aşağıda bu bağlamda en acil ve somut öneriler yer alıyor.

Bunları bir, en temel bir yerde bulunma hakkı üzerinden sivil direniş önerileri yapan bir Marksistin şimdi derhal ve kesin olarak sokağa çıkma yasağı önermesi kimseyi şaşırtmamalıdır.
Çünkü soykırımı biraz olsun engellemenin ve hükümetin oyununu bozmanın tek yolu budur.

Pandemi’nin yayılma hızını yavaşlatmak ve ölümcül tehlike içindeki hastaları bakım kapasitesinin altına çekebilmek için acilen şunlar yapılmalıdır.
1) Derhal, acilen, hiçbir gevşetmeye mahal vermeden, kesin ve istisnasız sokağa çıkma yasağı. Tüm sivil nüfusun evlerine kapanması, evsizlere barınak bulunması.
2) Hapishaneler, yatılı okullar vs.’de yaşayanların birbirine virüsün bulaşmayacağı ölçüde mesafeli yaşayabilmeleri için evlerine yollanmaları veya evleri olmayanlara kalacakları yerler sağlanması.
3) Tüm nüfusun evde kaldığı sürece temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için, ilk elde tüm ordu, polis, bekçi ve diyanetten maaş alanları görevlendirmek. Yani ordu ve polisin ve bekçilerin vs. asli görevi evine kapatılmış yurttaşların alışverişi, iaşe ve ibadesi gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamak olmalıdır. Şu anki durumla baş edebilecek tek kullanılabilir güç bunlardır. Bunun için başka ülkelerde bulunan tüm güçlerin ülke içine çekilerek ihtiyaç olan yerlerde görevlendirilmesi
4) Tüm ödemeler, borçlar, dondurulmalı, ihtiyacı olan her yurttaşa, eşit miktarda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir para verilmelidir. Yurttaşlara bu paraları vermek, bu paralarla ihtiyaçlarını alıp onlara getirmek tüm ordu, polis vs. gibi personelin temel görevi olmalıdır.
5) Ülke yönetimini Türkiye Büyük Millet Meclisi ele almalı ve sürekli toplantı halinde bulunmalıdır. Meclis tıpkı Birinci Büyük Millet Meclisinde olduğu gibi, kendisine karşı sorumlu bakanları ve diğer komisyonları görevlendirmelidir.
6) Yurttaşlar birbirinden izole olacağı için, büyük önem kazanacak tüm medya organları, sendikalar, meslek kuruluşları, odalar vs. gibi sivil toplum örgütlerinin kontrolüne verilmelidir.
7) Tüm hastaneler ve sağlık kurumları derhal kamulaştırılmalıdır. Tüm sağlık kurumlarının yönetimi, efektif bir çalışma ve koordinasyon için, tam sağlık kurumlarının yönetimi sağlık personelinin kontrolüne verilmelidir.
8) Ancak tarihte görülmemiş, devletin şiddet araçlarını yurttaşların ihtiyaçlarını karşılamakla görevlendiren ve onların yaşamlarını en az kayıpla sürdürmesinin aracı kılan böyle tedbirlerle uçuruma doğru giden arabaya ani fren yaptırıldıktan ve uçuruma yuvarlanmak engellendikten sonra, neyin nasıl yapılacağına yine halk karar verebilir.
9) Tarihte daha önce görülmemiş tüm ezberleri bozan bu pandemi ve sonuçlarıyla yine tarihte benzeri görülmemiş ezber bozan tedbirlerle baş edilebilir.

21 Mart 2020 Cumartesi
Demir Küçükaydın

21 Şubat 2020 Cuma

Bir Irkçı'nın Beyni Nasıl İşler

Bir ırkçının beyni nasıl işler? Irkçılık herkesin nöronlarında var mı, iradenin rolü ne?

İnsanlığın tarihi gelişimi sürecinde ve modern çağlarda da kurtalamadığı bir olgu olarak görülüyor ırkçılık. Bilgiye ulaşmanın son derece kolaylaştığı, dolayısıyla da 'başka olan'ın bilinmezliğinin büyük ölçüde ortadan kalktığı bir çağda, bu çağın insanoğluna sunduğu en özgür ifade alanı olarak sayılabilecek sosyal medyada ırkçılığın yankılarını duymak mümkün.

Fakat politik hesapların ötesinde, ne tür bilişsel mekanizmalar ırkçılığı üretiyor? Ya da başka bir deyişle, bir ırkçı aklında ne var?

Wired dergisinin konu hakkında New York ve Amsterdam Üniversiteleri'nde doçentlik yapan nörobilim uzmanı David Amodio ile söyleşisi şaşırtıcı sonuçlar ortaya koydu.

Amodio'ya göre tüm insanlar bilinçsizce de olsa biraz ırkçı ama bu önyargılarının kontrolü aynı zamanda kendi elinde.

'Irkçılık en çok 'duygu eksikliği' ile ifade buluyor'
Profesör Amodio, ırkçı davranışları ortaya çıkaran duyguların sosyal durum ve gruplar arasındaki ilişkilere bağlı geliştiğini belirtiyor. Buna göre ırkçı tepkiler; korku veya tehdit, kin, hor görme ve iğrenme gibi duygularının farklı kombinasyonlarıyla ortaya çıkabiliyor.

Ancak Amodio'ya göre ırkçı davranışlar en çok 'duygu eksikliği' ile ifade buluyor. Örneğin karşısındaki yok farz ederek veya insan kimliğinin dışına çıkararak.

Zararsız bir etnik azınlığın üyelerine karşı duyulan korkunun temelinde ırkçı stereotiplerin ve önyargıların olduğunu belirten nörobilim profesörüne göre önyargılar; ekonomik tehditler, göreceli olarak yoksunluk hissi, steriotipler vasıtasıyla diğer grubun potansiyeli ya da düşmanlığı düşünceleri ile tahrik ediliyor.

'Bilinçaltı ırkçı önyargı her insanda kasıt olmadan ortaya çıkan bir durum'
'Bilinçaltı ırkçı önyargılar' hakkıda çalışmalar yapan Amodio bu kavramı "Herkesin davranışında bilinçli olmadan veya kasıt olmadan ortaya çıkan bir önyargı modeli" olarak tanımlıyor.

Duygusal hafıza ve duygusal tepkilerin oluşmasında öncül bir role sahip olan beynin amigdala bölgesinin 'bilinçaltı ırkçı önyargılar'ın oluşumunda etkisi hakkında çok az kanıta sahip olunduğunu ifade eden profesör, ön korteks ve striatum bölgesinin bu alanda daha direkt etkili olduğunu belirtiyor.

'İnsan davranışları üzerinde büyük bir kontrole sahip'
Amigdalanın, bilinçaltı düzeyde önyargılara bağlı tehditlerin öğrenilmesinde rolü olduğunu belirten nörobilimci, güven ile ilişkili konularda karar alma mekanizmasında beynin başka bölgelerinin devreye girdiğini ifade ediyor. David Amodio, bu noktada insanın davranışları üzerinde büyük bir kontrol kapasitesine sahip olduğunun altını çiziyor.

Amodio'ya göre, insanın önyargılardan arınmış bir tepki vermesi için motive olması gerekiyor. Doğru davranış biçiminin nasıl olduğunu bilmek de önemli.

'Kültürel önyargılardan kurtulmak çok zor'
Basmakalıp düşüncelerin ve önyargıların gelenekler ve kültürle aktarıldığını belirten Amodio beyne işlemiş bu duygulardan kurtulmanın çok zor olduğunu belirtiyor. NYU doçenti, bu konuda en etkili yöntemi, akla gelen her türlü önyargıyı görmezden gelmek yaklaşımı olarak ifade ediyor. Yani beyinde önyargıların oluşmuş olması bunun davranışlara yansımasını gerektirmiyor.



Euronews