Translate

Sosyalizm, Demokrasi v.b.

Murat Belge - Yirminci yüzyıl boyunca insanları hop oturtup hop kaldıran bir konu ve bir kavram vardı: Komünizm. Onun iyi bir şey olduğunu düşünenler vardı; kötü bir şey olduğunu düşünen, muhtemelen daha çok sayıda kişi de vardı. Ama öyle düşüneni de, böyle düşüneni de, konu karşısında ajite olurdu. Yüzyıl sonuna doğru durum değişti; bu yüzyılın iki onyılını yedik: Komünizm lafından kimse ajite filan olmuyor. Bir alternatif olmaktan çıktı gibi görünüyor. Burada en belirleyici rolü Sovyetler Birliği’nin yeniden Rusya olmaya karar vermesi oynadı. Daha iyi ve daha doğru Komünist olmakta onunla rekabet eden Çin de “en” iyi Komünist olmanın kapitalist olmaktan geçtiğine karar verdi. Bu iki olay bir araya gelince Komünizm tarihte yaşanmış bir paranteze dönüştü.

Bu konuda söylenecek son söz bu mu, yoksa bu belirli bir konjonktürün (“geçici” sayılacak) bir vargısı mı, kesinlikle bilmiyoruz. Sözünü ettiğim iki devlet sosyalizm-komünizm düzeninin bütün potansiyelini kullanıp tükettiler ve bu sonuca vardılar, yoksa hiç el sürülmemiş kaynaklar hâlâ var mı? Bu da ucu açık bir soru. Ben komünizmin iyi bir şey (ama henüz çok uzaklarda bir şey) olduğunu düşünenlerden biriyim; onun için bu “yoksa”ların ikinci ucunda duruyorum. Ancak, Komünizm’i yeniden konuşmaya başladığımız bir gün gelecekse, bu, şimdiye kadar gördüğümüz şekillere hiç benzemeyecektir. Öbür türlü söyleyecek olursak, bildiklerimize benzeyecekse, zaten konuşulmaz.

Komünizm’in ciddi bir alternatif olarak görüldüğü dönemde “iki-kutuplu” dediğimiz bir dünyada yaşıyorduk. Bu dünyaların ikisi de nükleer silaha sahip oldukları için güçlü ve gitgide güçlenen bir anti-nükleer hareket vardı. Yüzbinlerce insanı meydanlarda toplama potansiyeline sahipti bu hareket. Soğuk Savaş koşullarının belirleyici olduğu dünyanın önemli bir demokratik kitle hareketiydi. O koşullar ortadan kalkınca bu hareket de sönümlendi (oysa “nükleer arsenaller” durdukları yerde duruyorlar. Dünya da daha “barışsever” bir dünya olmadı).

Bu konu bana başka bir temayı düşündürtüyor: demin andığım “demokratik kitle hareketlerinin” bir özelliğini. Komünizm bunlardan hiçbirini başlatmadı! İlginç değil mi bu? Hiçbirini başlatmadığı gibi, başlayan direnişlere de iyi gözle bakmadı.

Bu, Türkiye’de, bu gibi hareketlerle haşır neşir olan insanlar arasında iyi bilinen bir konu olmalı. Benim bu gibi demokratik hareketler arasında en fazla önem verdiğim “feminizm”. En fazla önem verdiğim, evet, ama aynı zamanda en fazla olumlu sonuç beklediğim...

Şüphesiz, bunların hepsi önemli. Irkçılığa karşı hareketler örgütlenmesinin önemi ve gereği görmezden gelinebilir mi? Yeşil örgütlenmenin gereği görmezden gelinebilir mi?

Ama gelindi. Sağ-muhafazakâr kesimlerde bunun böyle olmasını yadırgamak için bir neden yok; ama “sol” olduğunu iddia eden belirli kesimlerde bunlara karşı direniş belki daha da güçlüydü.

Neden? Nedeni oldukça basit: Komünist hareket iktidarı ele geçirince bu sorunların hepsi çözülecekti. Kadın-erkek eşitliği mi? Komünizmde elbette bu eşitsizliğe son verilecekti. Komünist rejim elbette “barışçı” olacaktı. Komünizm olunca elbette çevre korunacaktı (“ırkçılık” burada zaten sorun değildi!). Evet, bunları Komünizm gerçekleştirecekti, ama o kadar değil. Zaten Komünizm olmadan bunların hiçbiri tam olmazdı. Belki bazı kısmi başarılar sağlanabilirdi ama bunlar da yarım yamalak iyileştirmelerden öteye geçmezdi.

Tabii daha önemli sorun, böyle hareketlerin sosyalizm-komünizm mücadelesini bölerek ona zarar vermesiydi. Dolayısıyla, bu gibi “demokratik” denen işlerle uğraşanların iyi niyetlerini de bir sınamadan geçirmekte yarar vardı. İyi niyetle, kandırılarak mı asıl mücadelenin uzağına çekiliyorlar, yoksa gerçek mücadeleyi saptırmak isteyen bir planın bilinçli ajanları olarak mı böyle yapıyorlar. İş buraya gelince tavırlar da iyice haşinleşebiliyordu.

Türkiye’nin demokratik mücadeleler tarihinin paradokslarından biri oldu bu. Bu kısa tarih içinde biçimlenmiş malum “fraksiyonlar” militanlarını bu gibi etkinliklerden sakınmayı başardılar. Sözgelişi, işçi Ali yoldaşı harekete kazanmayı istiyorsan Ali yoldaşın ara sıra karısını dövmesine ses çıkarmazsın. “Demokratikleşme”yi sağlayan, böyle bir niyeti hiç olmadığı gibi, bu terimden de en fazla nefret eden “12 Eylül” oldu. Bu faşizan darbe solu ezmeyi gündeminin başına yerleştirmişti. Solu içten içe zayıflatan (yani kendi dinamiğinden gelen) birtakım koşullarla birleşince önemli ölçüde başarılı oldu. X grubundan, Y fraksiyonundan kopan birçok birey aynı zamanda demokratik mücadeleyi de terketmek gereğini duymadı. Özellikle kadınlar yeterince sabretmiş ve artık geri dönemeyecekleri bir noktaya gelmişlerdi.

Peki, böylece terkedilen iktidar stratejisi terkedilmese olumlu bir sonuca ulaşır mıydı? Ulaşacağına inanan çok kişi olduğundan şüphem yok. Ama bu yanlış. Bir kere, deneyimin yaşanması çerçevesinde, bu gibi hedeflere ne kadar yaklaşıldığına bakalım. Rusya’da ve Çin’de sosyalizm bir rejim olarak yaşandı (insanlık tarihinde kısa bir süre belki ama gene de az bir zaman değil). Bu süreç sonunda nereye varıldı? Kadın-erkek eşitliği gerçekleşti mi? Irkçılık silindi mi? İnsanlar arasında eşitlik sağlandı mı? Bunların hepsinin tek garantisi Komünist iktidarın kurulmasıdır, deniyordu. Gerçeklik düzeyinde bu iddia doğrulanmadı.

Kilit kavram “demokrasi”. Komünizm zaten bütün bu mücadelelerin bir arada yapılması ve kazanılmasının sonucudur. Bunun “önce şu, sonra bu” sırası, hesabı yoktur. Rousseau’nun “pedagoji” üstüne söylediği sözü bu alana yöneltip uygulayabiliriz: Rousseau, “Pedagoji, en verimli şekilde vakit kaybetme sanatıdır” demişti. İktidar olunmadan geçen zaman “kayıp” zaman değildir. Komünizm de yalnızca somut bir “iktidar” değil, aynı zamanda insan insana ilişkilerde elde edilecek bir niteliktir, varılacak bir aşamadır.

Komünizm’in bugünkü ölçüler çerçevesinde yeterince demokratik olmayan birçok özelliğini tesbit edebiliriz. Uygulandığı biçimiyle Komünizm, son kertede, bir 19. yüzyıl ideolojisiydi ve gerçeklik düzeyinde ilk kez olmak üzere deneniyordu. Ama bu Komünistler’in demokrat olmadıkları, olmamaları gerektiği anlamına da gelmez. “Bileşik kaplar” olgusunun gereği, Komünistler’in demokratikleşme dereceleri de, mücadele ettikleri toplumun demokratik kültürünce belirlenir. Onun için, diyelim Laos’taki Komünist’in demokrasi anlayışıyla Fransa’dakinin anlayışı arasında çok büyük mesafe olabilir. Bunlar hep sorunlar. Ama sonuç olarak, demokrasinin olmadığı bir yerde sosyalizmin, komünizmin de olmayacağı olgusu yokmuş gibi davranamayız.


Murat Belge - BİRİKİM

Diktatörlük Sendromu

Barış Özkul- Ala El-Aswani, Mısır’ın önemli yazarlarından biri. Batı’da, daha çok edebiyat yapıtlarıyla, özellikle ikinci romanı Chicago ile tanınıyor. Arap dünyasında ve Türkiye’de ise esas olarak Yakupyan Apartmanı'yla tanınıyor. Aswani ayrıca 2000’lerin ortasında Mübarek'e karşı serbest seçimler, temiz toplum, demokrasi talep eden Kefaya partisinin kurucularından. Bu, Mübarek'e karşı muhalefette İslâmcı olmayan en önemli siyasal hareketlerden biri idi. 2011’de Tahrir ayaklanması sırasında da Aswani ön saflarda idi. Şimdi kitapları Mısır’da yasak. Ama Aswani hem Mısır hem de Ortadoğu’daki siyasi gelişmeleri yakından izlemeye ve bu coğrafyada baş gösteren diktatörlük semptomları üzerine düşünmeye devam ediyor.

Aswani’nin büyük bölümünü Mısır’da yazıp çantasında diş macunu ile tıraş kremi arasına saklayarak ülkeden çıkarttığı Diktatörlük Sendromu 2019’da İngilizceye çevrildi.[1]  Aswani bu kitabında diktatörlüğü halkları pençesine alan bir hastalık olarak teşhis ettikten sonra diktatörlüğün semptomlarını bir bir tetkik ediyor: Tetkik büyük ölçüde, Ortadoğu ve Afrika ile, gelişkin bir demokrasi geleneği oluşturamamış toplumlarla sınırlı. Türkiye, Almanya, İtalya gibi demokrasiden diktatörlüğe geçiş örnekleri Aswani’nin radarına girmiyor. Buna rağmen saptadığı semptomlar 2020 Türkiye’si ile kimi benzerlikler taşıyor. Üç semptom üzerinden bu benzerliklerden söz edebiliriz.

Diktatörlüğün ilk semptomu “iyi vatandaş”ın ortaya çıkışı. Diktatörün toplumda yarattığı korku bariyerinin doğallaşması sonucu suya sabuna dokunmayan “iyi vatandaş” tipi gitgide yaygınlaşıyor. İyi vatandaş tüm hayatı işi ve ailesinden ibaret olan, korkak ve sıradan insan. Siyasî değişimin doğurabileceği belirsizliğe karşılık o daima “istikrar”ı tercih ediyor. Çevresindeki haksızlık ve adaletsizliğe rağmen kendi hayatının normal akışında devam etmesini istiyor. Sarsılmaz kronik itaatiyle varolurken ülkede yapılan her şeyin diktatörün kontrolünde olduğunu, herhangi bir şeyi değiştirmeye kalktığında kendisi ve ailesinin başına büyük felaketler geleceğini biliyor – cezaevi, işkence, hatta ölüm. Bu yüzden kendi güvenli mikro-kozmosunda şüphe çekmeden yaşamayı tercih ediyor. Çocuğunu kazançlı bir işe sokabildiğinde mutlu oluyor. Yeni bir anayasa talebinden ziyade cinsel gücü arttırıcı yeni bir ilacın piyasaya sürülmesi onu heyecanlandırıyor. Gerektiğinde diktatörün zulmüne ortak olabiliyor. İyi vatandaş akıllı birisinin demokrasi ve özgürlük gibi içeriği belirsiz kavramlar uğruna meslek hayatını riske atabileceğine, cezaevini ve işkenceyi göze alabileceğine inanmadığı için devrimcileri, demokratları ahmak yerine koyuyor. Bu dört dörtlük sinik tip diktatörlüğün normalleşme aşamalarından birini temsil ediyor.

Diktatörlüğün ikinci semptomu ise komplo teorisi. Modern çağda komplo teorileri alanındaki başyapıtın Siyon Büyüklerinin Protokolleri olduğu söylenebilir. Bu düzmece metin, Çar II. Nikolay’ın gizli polis teşkilatı tarafından komünistlere karşı mücadelede anti-Semitist duyguları seferber etmek için yazılmıştı. En basit kavrayış düzeyine sahip birinin dahi düzmece olduğunu kolaylıkla anlayabileceği bu metin ne kadar ilkel ve banal da olsa Nazi öncesi Almanya’da bir kuşağı etkilemiş, Hitler’in iktidar olmasıyla birlikte iyice popülerleşmişti. 1930’lar ve 40’larda Bolşevik-Yahudi ortak komplosundan söz ettiği birçok konuşmasında Hitler bu metne doğrudan atıflar yapmıştır. Aswani, Arap dünyasında da Protokoller’in hâlâ gerçek bir metin gibi görüldüğünü ve bilgi yarışmalarında genel kültür sorusu olarak sorulduğunu anlatıyor.

Böyle uydurma ve çöp metinlerin bu kadar hızla yayılması komplo teorilerinin toplumsal anlamını küçümsememek, etki kabiliyetlerini yabana atmamak gerektiğini gösteriyor. Komplo teorileri diktatörlüklerde ikili bir işlev üstlenip bir yandan liderin karizmasını pekiştirirken öte yandan halkın varolan sıkıntıları bir komploya bağlayıp çaresizlik hissinden kurtulmasını sağlıyor.

Rejimin işleyişinde bir güvenlik supabı olan komplo teorileri sayesinde ilkin olayların kendi doğal seyrinde gerçekleşmek yerine gizlice tasarlanmış bir komplonun sonuçları olduğu telkin ediliyor. Bu varsayım bir diktatörün düşünce tarzına gayet uygun zira diktatör kendisinin herhangi bir yanlış yapabileceğini, ortaya çıkan olumsuzlukların ondan kaynaklanmış olabileceğini asla kabul etmez. Komplo teorilerinin yayılıp korku ikliminin yaratılması, gerçekten büyük bir komplonun hazırlandığı ve ülkenin çok yakında kaosa ve iç savaşa sürükleneceği hissinin yerleştirilmesi, “iyi vatandaş”ı koruyucu liderine daha sıkı bağlıyor. Babacan çoban ile evlat sürüsü arasındaki iletişim komplo teorisiyle sağlanıyor.

Komplo teorileri aynı zamanda diktatöre demokrasiyi sürekli erteleme imkânı veriyor. Hiçbir diktatör otokrat veya baskıcı olduğunu kabul etmez. Diktatörler genellikle ülkenin geçtiği zor koşullardan, “beka kavgaları”ndan bahsedip demokrasinin gerçekleşmesinin önündeki temel engel olarak bunu gösterirler. Komplo boşa çıkartılıp komplocular yenildikten sonra diktatör sahneden çekilecek ve gerçek bir demokratik rekabete izin verilecektir. Ne var ki komplocular anavatana saldırmak maksadıyla pusuda bekledikleri için bu şimdilik mümkün değildir. Ülke, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğundan, diktatör “olağanüstü tedbirler” almak zorundadır. Komplocu mantık olağanüstü tedbirlerin tanımını alabildiğine belirsiz bırakıp korku atmosferinin toplumun tüm katmanlarına yayılmasını ister. Böylece kolektif akıl komplo teorileriyle bulandırılırken gerçekliğin temel referansları ortadan kaybolur.

Komplo teorisi diktatörün bekasında faydalı bir araç olduğu gibi “iyi vatandaş”ın da işine gelir. İyi vatandaş komplocu düşünce sayesinde kendi hatalarını kabul etmek yerine başkalarını suçlama imkânına kavuşur. Güncel olayları büyük bir komplonun parçası olarak yorumlamak konforlu bir varoluş tarzına dönüşür.

Aswani’nin izini sürdüğü üçüncü diktatörlük semptomu ise “faşist zihniyet”in yayılması. Aswani bu bağlamda bir rejimin yapısal olarak faşist özellikler sergilemesinden ziyade tekçi bir iktidarın gündelik hayatta faşizan uygulamalara yönelmesini kastediyor. Dikta rejimlerinde halkın tek bir görüş ve vizyon etrafında birleşmesi istenirken “herkes için geçerli tek görüş” toplumsal bir dayatma haline geliyor. Tek görüş, tek vizyon dayatmasında uç örnekleri 20. yüzyılda Nazi Almanyası ve Stalin Rusyası vermişti: Nazi Öğrenci Birliği’nin 10 Mayıs 1933’te Berlin’de düzenlediği törende 25 bin kitap yakılmış; Stalin Rusyası’nda “yeni Sovyet insanı”nı yaratmak için yazarlar ve sinemacılardan resmî sosyalist fikirleri ifade etmeleri istenmişti.

21. yüzyılda ise diktatörler öncelikle kitaplar veya sinemayla değil medyayla meşguller. Tüm medya kuruluşlarının bir çırpıda (Nasır’ın Mısır’ı) ya da zamanla (Erdoğan’ın Türkiyesi) ele geçirilip bağımsız haber kaynaklarının ortadan kaldırılması; sosyal medya platformlarının kontrol ya da bloke edilmesi; gazetecilerin hapse atılıp muhalif seslerin susturulması öncelikli hedef. “Post-truth” çağının alternatif gerçekliği sayesinde diktatörler medya kanalıyla kitleleri kendi kahramanlıklarına inandırabileceklerini; yanlış politikaları ve baskıcı uygulamalarından dolayı yaşanan ciddi sorunların görünmez kılınabileceğini hesaplıyorlar – bu hesap birçok toplumda tutuyor da.

Aswani’in çağdaş diktatörlüklerle ilgili analizi epey karamsar. Aswani, eğitim, kültür ve medya alanında tüm kontrolü elinde tutan diktatörün sonunda istediğini elde edeceğini ve sürekli beyni yıkanan kitlelerin her şeyi diktatörün istediği gibi gören yeni nesiller yetiştireceğini; toplumun güçlü liderin iradesine boyun eğmek dışında hiçbir şey bilmeyen, hiçbir farklı düşünce ifade edemeyen bir yığına dönüşeceğini düşünüyor.

Bu düşüncesini “faşizan zihniyet”i toplumun tüm katmanlarını saran bir mikrop gibi kavrayan bir hastalık terminolojisiyle ifade ediyor. Diktatörlük olgusunun tıptan önce “beşeriyat”ın konusu olması bir yana, tıpta da bir hastalık tetkik edilirken hastalığın doğasının anlaşılabilmesi için sağlıklı dokudan alınan örneklerle hastalıklı dokudan alınan örnekler karşılaştırılır. Hastalıklı doku kendi başına tüm tabloyu göstermez. Aswani’nin “tetkik”inde Mısır gibi ülkelerde toplumsal dokunun kolaylıkla tahrip olmasından kaynaklı anlaşılır bir karamsarlık ve bunun verdiği bir yılgınlık sözkonusu. Ancak toplumda her zaman –Aswani’nin terminolojisiyle söylersek– hastalıklı dokuyla sağlıklı doku yan yana varolduğu için diktatörlük semptomlarını üreten toplumun aynı hastalığın panzehrini de üretebileceği unutulmamalı.

Aswani’nin kitabında saptanan diktatörlük semptomları bugün Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde tüm çıplaklığıyla gözleniyor. Bunun yarattığı karamsarlıktan kurtulup yeni demokratik mücadele yolları bulmanın zamanı çoktandır geldi.


1 The Dictatorship Syndrome, Haus Publishing, 2019.


Barış Özkul

İç ses de güzel bir kardeşimizdir...

Öznur Özkaya- Uzun uzun düşündüm ve bir süre insanı yavaş yavaş delirten şeylerden söz etmek istiyorum. Başlangıcı da en ağır toplardan biriyle yapalım: İç ses ile. İç ses, hepimizin deneyimlediği üzere çoğu zaman insanı zıvanadan çıkartan sestir. Bu arkadaş soru sormaktan sadistçe zevk alır, aynı zamanda pek üretkendir ve müthiş senaryolar yazar. Çok saçmaladığı zamanlarda ya da gündelik hayhuy içinde mantık tarafından susturulsa da gün bitiminde güçlenir, susmaz, dönüşür ve siz akıl sağlığınızı korurken o düpedüz delirir. Uyutmaz, yatağınıza uzansanız bile dakikada elli kez size pozisyon değiştirtir.

Ben iç sesimle barışık olsam da, "Yeryüzünde yaşadığın her mutlu an kederle ödenmek zorundadır." ve "Avunabileceğim tek değişik şey bir keresinde üzerime yıldırım düşmüş olması, bununla gerçekten övünebilirim, yıldırım bana çarptı, ben yıldırıma çarpmadım." cümlelerini okuduğumda şu iç sesimin ağzını bulsam, elimin tersiyle iki tane çaksam diye düşünmüştüm.

Norveçli yazar Kjersti Skomsvold'un "Hızlandıkça Azalıyorum" adlı romanı yaşlı ve yalnız bir kadın olan Mathea'nın yaşamını gözler önüne seriyor. Mathea market alışverişi sırasında, yolda yürürken, eşiyle birlikteyken, hatta çocukluğundan beri kalabalıklar arasında yalnız, kendi isteklerine bile yabancılaşmış biridir. İç sesiyle bize iç dünyasını tanıtır, zamana takılır, kol saatini kurmaz, biri saatin kaç olduğunu sorduğunda hep aynı yanıtı verir çünkü ona göre zaman görecelidir. Örneğin, kocası Epsilon'la geçen bir gün onsuz geçen bir günle aynı değildir.


Skomsvold'un diğer romanı "33"te çınlayan "Kendimden başka biri daha gerekiyor bana, kendimin yanı sıra." ve "Samuel'le benim aramdaki uzaklığı anlayamıyorum, Kuzey Kutbu'nda duran, Moskova yönünü gösteren bir tabela gibi..." cümleleriyle iç sesim yine hareketlenmişti. Bu romanda da yazar yalnızlık, yabancılaşma konusunu işliyor. İntihar eden sevgilisi Ferdinand'ın yokluğuyla, akciğer hastalığıyla, "İsa'nın öldüğü yaştasınız..." diyen öğrencileriyle, üretmenin, doğurmanın, yaşatmanın güzelliğine ve zorluğuna dikkat çeken K. isimli anlatıcı kimi zaman gerçeklikten kopmuş gibi görünse de iç sesini okura feryat edercesine dinletmeyi beceriyor.

Ez cümle iç sesin ne söylediği önemlidir. Özellikle kaygının yükseldiği ve kritik kararlar vermeyi gerektiren durumlarda eleştirel olabilir. Bazen varlığını haz ilkesiyle sürdüren id kavramıyla bazen de onu toplumsal kurallara uydurarak denetim altında tutan ego – süper ego hiyerarşisiyle ilgilenir. Zaman zaman çoğullaşır, bu da sizin kaosun merkezinde olduğunuzu gösterir. Başını yastığa koyar koymaz uyuyabilenlerle pek konuşmaz, az uyuyup çok düşünenler iç sesin en yakınıdır. Saçmalasa, yorsa, yıpratsa da İlhami Algör'ün bir röportajında* söylediği gibi "İç ses de güzel bir kardeşimizdir."


Öznur Özkaya - İleri Haber

İslamofobya

Murat Belge - Başlığa koyduğum bu kelime Türkiye’de yeri olan bir tavır anlamı taşıyacak şekilde kullanılmıyor. Başka ülkelerde, Müslüman olmayan ülkelerde, özellikle de “Batılı” ülkelerde görülen, ırkçılığa benzer bir tavır olarak biliniyor. Bunlar büsbütün yanlış şeyler değil, özellikle Batılı ülkelerde görüldüğü doğru (ancak, bir çeşit İslamcılığın Batı’ya ölümüne savaş açtığı da doğru). Ayrım gözetmeyen, toptancı, dolayısıyla yanlış bir ideoloji olduğu da doğru. Ama bu tavrın belirli serpintilerinin Türkiye’de de bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu ayakta tutan çevrelerin Batı’dan “İslamofobik” bir muameleyle karşılaştıkları zaman kızıp parladıklarını, böyle davrananı ayıpladıklarını, ama kendilerinin içeride veya dışarıda İslam karşısında benzer tavır aldıkları da görülüyor.

Bir süreden beri devam eden “Yetmez ama evet” kampanyası bunun başlıca göstergelerinden biri. Bu kampanyayı yürütenlerin iddiası “liberal” v.b. sıfatlar taktıkları birileri referanduma “evet” dedikleri için AKP iktidarını pekiştirdi ve halen de ensemizde boza pişiriyor. İddia bu ama gerçek sorunları referandumla sınırlı değil. AKP gibi bir partiye diş gösterme politikası dışında herhangi bir tavır alınmasını hazmedemiyorlar. Bu, AKP üstüne bir inceleme yaparak varılmış bir sonuç değil. Zaten böyle bir incelemeye gerek de görmüyorlar. Hayatın bir olgusuyla karşı karşıyayız: Bu adamlar kötüdür. Nokta.

Kendi hesabıma konuşayım: AKP’nin ve Erdoğan’ın bugün yürüttüğü politika beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, yaklaşık Gezi Direnişi’ne kadar, bunu yürütmemesi oldu. Herhalde kendini gerçekten “iktidar” olmuş gibi göremiyordu, endişeleri vardı, “takiye” diye bildiğimiz şeyi yaparak zaman kazanmaya karar vermişti. Onun için de, bayağı uzun bir süre, içinde bir “şeriat” özlemi taşıdığını belli etmeden gitti. Gezi’yi kendisine karşı kurulmasını beklediği uluslararası komplo olarak görünce, o zamana kadar eriştiği gücü de hesaplayarak, savaşını başlattı. O noktadan sonra yaptıkları beklenmedik şeyler değil. İdamdan Ayasofya’ya, şeriat ideolojisiyle yetişmiş biri için bilinen şeyler.

Sözünü ettiğim “sol” kesim, kendini solda gören kesim,  2002’de AKP seçimi kazandığı gün, şiddetli bir muhalefet düzenine girmişti. Bayrak mitingleri v.b. ile temel stratejisi askere darbe yolu açmak olan bir muhalefetti bu. 28 Şubat olmuş, Erbakan boyunun ölçüsünü almış, ama şimdi onun devamı yeniden seçim kazanmıştı. Buna kızıp köpürmemek elde değildi. Bunların belini iyice kırmak gerekiyordu. Bu gerilim kapatma davasının açılmasına kadar artarak devam etti. Kapatma kararı alınamadan ve Kanadoğlu hesaplarına rağmen Abdullah Gül sonunda Cumhurbaşkanı olunca dengeler değişmeye başladı. Ergenekon davaları ile darbeci olabilecek çevreler üzerinde baskı kuruldu. Böylece bu sefer Tayyip Erdoğan önderliğinde İslamcı bir diktatörlüğün yolu açıldı, yolun taşları döşenmeye başladı.

Bu “Ergenekon davaları”nı ayrıca ele almak gerekiyor. İşin bir aşamasında bunun için yetkilendirilen Gülenciler’in kendi programlarını uygulamaya başladıkları besbelli, ama ortada fol yok, yumurta yokken icat edilmiş bir cunta hikayesi sözkonusu değildi.

Bir kısa not daha: Bu aşamadan sonra “Bayrak Mitingi” ya da “Ordu Göreve” mitingi yapılmaz oldu. Güç dengesinin değişmeye başlamasının bunda payı olmalı. Buna karşılık, Gezi patlak verdi. Çok bakımdan anlamlı olan bu hareketi başlatanlar “Bayrak Mitingi” yapanlar değildi. Olay başladıktan sonra onlar da geldiler, ama hareketi kendi tekellerine alamadılar. Gezi protestoları boyunca Taksim Meydanı’nda birbirleriyle fazlaca alışverişi olmayan iki grup yer aldı. Bunun böyle olması Tayyip Erdoğan’ın da işine gelmiyordu ve o bu olayın darbe kışkırtmak isteyenler tarafından çıkarıldığına inanmak istedi. Yandaşlarına da böyle inanmalarını telkin etti. Çünkü Erdoğan için kendisine karşı yapılan protestonun “sivil” bir kaynağı olmasına inanmak ciddi bir puan kaybı demekti. Bu işi yapanlar camide bira içen serseriler olmalıydı: çapulcular.

Bunları daha yazacağız. Ben baştaki “İslamofobya” konusuna döneyim. Türkiye’yi en kapsamlı biçimde, en uzun süre meşgul eden, hatta taciz ve tedirgin eden düşünsel sorun (tabii pratiği de var) Batılılaşma sorunu olmuştur. Bugün hala gırtlağımıza kadar bu sorunun içindeyiz. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Batılılaşmacı bir intelicensiya oluşuyor ve entelektüel dünyanın öncülğünü yapıyordu. Bu fikirden hoşlanmayanlar elbette vardı ama çok uyarlı bir ideolojileri oluşmamıştı. Zaman içinde direnişlerini İslam omurgasına oturttular. 19. yüzyılda Japonya’da da olduğu gibi iki temel görüş biçimlendi: 1) Batılılaşalım; 2) Batılılaşmayalım. Süreç devam ettikçe, özellikle birinci kesim kendi içinde başka “izm”lere bölünmeye başladı. Erken bir zamanda Prens Sabahaddin “liberalizm” demişti. Derken “Türkçülük” çıktı; ardından “Sosyalizm/Komünizm” çıktı. Ama bu ayrımlara rağmen bunlar hepsi “Batı”dan yanaydı. Karşılarında “Batılılaşmayalım” diyenler İslamcı bir “blok” olarak duruyordu.

Dolayısıyla laik olan sağda da öyle fazla İslam düşkünlüğü bulamazsınız. Örneğin AP türü sağcı, MSP tipi sağcıdan hazzetmez, ona güvenmez de. Buna karşılık, milliyetçi/faşist sağla daha kolay anlaşır.

Bu çekişmelerin yeni başladığı zamanlardan beri “pozisyonlar” değişti. Değişim yaratan başlıca “ayraç” demokrasiydi. Demokrat olmadan Batılı olunamayacağı anlaşılınca bir kesim Atatürkçü (Atatürkçülüğün birinci özelliği “Batı”dan yana olmasıdır, diyebiliriz) Batı’yı düşman ilan etti. Gerekçe, Batı’nın “emperyalist” olmasıydı. Turancılar için de Batı’yı reddetmek zor olmadı.

Yani ideolojilerin sıralanmasında İslamcılık ayrımın bir yanında, orayı tek başına doldurarak duruyor. “Tek başına” diyorum, çünkü “İslamcı ideoloji” deyince bu bir hayat tarzını da kapsıyor. Bu da Atatürkçü’nün, liberalin v.b. kabul etmeye hazırlıklı olmadığı bir tarz.

Türkiye’de genel düzenin topluma empoze ettiği ideoloji Kemalizm’dir. Kemalizm’den sosyalizme de, Turancılığa da geçmek görece kolaydır. “Sağ Kemalizm”, “Sol Kemalizm” terimleri bununla ilgili zaten. İslamcılık öyle değil. O “karşı taraf”. Bu koşullarda bu ülkede sosyalist olan kişi en zorlu ideolojik mücadeleyi dine karşı, yani İslamiyet’e karşı veriyor. Bu en ciddi adım olduğu için de, kendini orada bulunca, “İslamofobik” bir tavra kolayca girebiliyor.

Bir zamanlar “Ne Amerika, ne Rusya” diye bağırılırdı. Bizim bu koşullarda da “Ne İslamofaşizm, ne İslamofobya” demek yerinde olur.


Embros Gazetesi 15 Eylül 1955


♦️(*) Embros gazetesi 6-7 Eylül 1955 pogromunda matbaası zarar gördüğü için sekiz gün yayın yapamadı.

İstanbul’da Rumca yayın yapan Embros gazetesinin 15 Eylül 1955’teki başyazısı...

✓ 💢 "Burada, yerimizde kalacağız. Kiliselerimizi yeniden yapmak, ölülerimizi gömmek, okullarımızı, işyerlerimizi, evlerimizi toparlamak için düştüğümüz yerden doğrulacak ve yerimizde kalacağız.

Doğduğumuz, büyüdüğümüz, dedelerimizin ve babalarımızın şimdi kırık dökük de olsa mezarlarının bulunduğu bu ülkede kalacağız kırık mezarlardan, harabeye dönmüş kilise, okul, dükkân ve evlerimizden yeni bir dünya yaratacağız. Sebat ve cesaretle o harabelerin arasında yine yaşantımızı düzene koyacağız.

Sesimizi yükselteceğiz ve başımıza gelen bu felâketin gelmemiş olması gerektiğini haykıracağız. Üzerinde yaşamakta olduğumuz ve bizim de vatanımız olan bu ülkede rehine ya da esir olmadığımızı ve bazıları bizi kovmak istiyor diye gitmek zorunda olmadığımızı haykıracağız. Burada kalacağız. Büyük bir çınarın toprağı kökleri ile sarması gibi, bu ülkede köklerimiz olduğunu devamlı söyleyeceğiz. Dallarımızı budayabilirler ama yaşlı ağacımızın köklerine kimse ulaşamaz.

Bizler bu ülkede lütuf ve keyfi kararlarla kalmıyoruz. Kalmaya hakkımız olduğu için buradayız. Devletin bizi korumasını istemiyoruz. Ancak bu ülkenin vatandaşları olarak devlet kavramının korunmasını istiyoruz.

Güvenlik olmayan bir ülkede devlet kavramından söz edilemez Türk devleti var oldukça onun içinde bizler de olacağız.

Yaşadıklarımızı unutacağız ve burada kalacağız. Ancak yarınımız için garanti istiyoruz. Tanrı’nın manevi desteği ve devletin koruması ile Rumlar kısa zamanda kendilerini toparlamayı başaracaklardır..."

🔺 [İstanbul’da Rumca yayın yapan
Embros gazetesi 15 Eylül 1955]


[#Sesonline haber... 🌿✍️]

(Teodora Hacudi'den)