Translate

İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bu Katliam, Neredeyse Her Türlü Koşulu/İklimi Sağlanmış Bir Katliam

10 Ekim Ankara Katliamı Davası Avukat Komisyonu Üyesi İlke Işık ile Söyleşi

Kinik Solun Keskin Zekâsı

Sezen Ünlüönen: Gündelik hayatta sıklıkla karşıma çıkan bir çeşit sol akıl var. Bu sol akıl, kağıt üzerinde solun terimlerine, düşünme biçimlerine ve solun sosyal yapı ve iktidar ilişkilerine getirdiği eleştiri çeşitlerine son derece aşina ve görünüşte gündelik hayatın eleştirisini tam da böyle bir yerden kuruyor. Bu sol aklın odağında bugün devletin getirdiği sigara yasakları ve içkiye konan vergiler olabilir, yarın depresyonun antikapitalist bir okuması olabilir, öbür gün salgın tedbirleri nedeniyle getirilen düzenlemeler, iklim değişikliğiyle ilgili olarak alınan önlemler olabilir. İçeriğin kendisi değil burada bahsetmek istediğim.
Zaten, bu sol aklın yöneldiği eleştiri alanlarını yersiz buluyor da değilim. Birazcık mukayese yetisi olan herkes devletin kamu sağlığı söz konusu olduğunda attığı adımların toplamına bakarak, alkollü içki ve tütün ürünlerine getirilen yasak ve düzenlemelerin esas hedefinin halkın sağlığını korumak olmadığını görebilir. Benzer şekilde istediği gibi okumak, iş bulmak, sosyalleşmek, gezmek imkanı bulamamış; kendini gerçekleştirmek yönünde atacağı her adımın önü yasal, sosyal, ekonomik bir engeller silsilesiyle kesilmiş bir insanın çaresiz, çıkışsız hissetmesi sadece farmasotik bir sorun değil elbette.

Benim esas vurgulamak istediğim mesele, solun teşhislerinde değil, burada bahsettiğim türden bir solculuğun sorunun teşhisi ile bu soruna yanıt olarak giriştiği edim arasındaki uyumsuzlukta; solun bir çeşit kinizm ile tam da müdahalesini yapması gerektiği noktada yerini bir tür konformizme bırakmasında. Ne kast ediyorum bununla? Sözgelimi iklim değişikliği ve bu sorun karşısında alınacak tavırları ele alalım. Kendi çapında enerji ve doğal kaynak kullanımını azaltmaya çalışan, et yemeyi bırakıp işe bisikletle gidip gelmeye başlayan bireye, bu sol akıl bu tür bireysel hareketlerin sembolik bir gösteriden öteye gitmediğini, sadece bireyin vicdanını rahatlatmaya yaradığını, iklim değişikliği ile anlamlı bir mücadele için topyekun bir harekâta geçilmesi ve küresel düzende kapitalizmin oluşturduğu tüm üretim ve tüketim ağlarının yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyebilir. Tüm bunlarda haksız mıdır sol akıl? Değil elbette. Ama benim burada dikkat çekmeye çalıştığım şey gündelik hayattaki yaygın bu sol aklın, tüm bu kül yutmazlığı, büyük resmi görme becerisini tek tek bireylerin edimleri düzleminden çıkıp yapısal değişikliğe gitmek yönünde bir basamak olarak kullanmaktan ziyade, zaten halihazırda sürdürdüğü üretim ve tüketim alışkanlıklarını (bunların tümden değişmesi gerektiğini ısrarla savunurken dahi) hiçbir değişiklik yapmadan aynı şekilde devam etmeye alet etmesinde. “İklim değişikliğiyle mücadelede bireysel hareketin bir anlamı yok” fikrinin örgütlenme ve yapısal değişikliğe yönelik girişimlerde değil de, son tahlilde iklim değişikliğine inanmayan ya da bunu önemsemeyen herhangi bir insan ne yapıyorduysa, bu sol akla sahip bireyin de tam aynısını yapıyor olmasıyla nihayetlenmesinde.

Kendi eylemini, kendi ilke ve değerleriyle uyumlu hale getirmek, edimlerini dünya üzerinde yarattığı sonuçlar üzerinden değerlendirmek yerine sürekli adı kah devlet, kah iktidar, kah kapitalizm olan bir odağa karşıtlık üzerinden kurulan bir nihilizm: kapitalizm üretkenlik “seviyor” diye işini yarım yamalak yapmayı, devlet tütün sevmiyor diye sigara içmeyi savunan; “bireylerin eylemlerinin bir manası yok” diye geri dönüşüm çöpüne evsel atık atan bir devrimcilik çeşidi. Bütün bunların belki gerçekten anarşik, yıkmak yoluyla dönüştürücülüğü hedefleyen formları teoride mümkün, ama gerçek hayatta çoğunlukla karşılığı kendi rahatıyla, konforuyla ilişkisinde hiçbir değişikliğe gitmemenin kisvesi oluyor bu sol akıl.

Bu sol aklın bir yansıması da, çoğu zaman, bireyi öncelediği için bunun tam tersiymiş gibi yapan, ama sonuçta aynı eylemsizliği ve konformizmi besleyen bir tutum. Yukarıda bahsettiğim türden bir sol akıl bireyi kendisini sadece çeşitli iktidar alanları, baskı kurumları ve kapitalist bir totalitenin “istekleri” üzerinden ve bu isteklere karşıtlıkla tanımlayabilen, de facto etkisiz bir eleman haline getiriyorsa, bu sözünü ettiğim birey düzeyinde özgürleştirme söylemleri de bilakis bireyi sadece kendi tercihlerinden müteşekkil, özerk bir karar alanı olarak kurmak suretiyle iktidar ve baskı çeşitlerini görünmez hale getiriyor. Son yılların tartışılan sloganı “kadının yoksa parası, amıdır kumbarası”na bakalım mesela. Bu sloganı seks işçiliğinin bir tercih de olabileceğini vurguladığı için, seks işçilerinin ahlakçı bir tutumla kınanmasındansa normalleştirilmesine yardımcı olduğu için özgürleştirici olduğunu düşünenler var. Halbuki bireylerin tercihleri üzerinden kurulan bu tür değerlendirmeler, etraflarındaki sömürü ve eşitsizlik ağlarını görünmez kıldıkları ölçüde tehlikeliler. Seks işçiliği (hem kadınlar hem erkekler için) bir tercih olabilir elbette ve seks işçiliğinin yaftalanması bilhassa kadınların pek çok durumda haklarını arayamaması ve mağdur olmasıyla sonuçlanıyor gerçekten, ama tüm bunlar seks işçiliğinin çoğunlukla ataerki ve kadın düşmanlığından beslenen, kadınların kaçırılması, tuzağa düşürülmesi, borçlandırılması, pasaportlarına el konulması, şiddet görmesi gibi baskı yoluyla ayakta tutulan bir sömürü endüstrisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kadın düşmanlığının bizzat kendisinin aldığı en temel formlardan bir tanesi zaten kadını sadece seks hizmeti sunan bir servis sağlayıcıdan ibaret görmek. Daha geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün adı Kongo’da Ebola salgını esnasında çalışanlarının sağlık hizmeti ya da iş imkanları için yerel kadınlardan seks talep etmeleri nedeniyle bir skandala karıştı. [1] Bu pankartın bir özgürlük biçimi olarak bize sunduğu bireysel tercih de zaten mevcut ve yaygın olan iktidar ve sömürü ilişkilerini bambaşka bir çerçeve üzerinden, ama tam olarak güya hedef aldığı şeyin (ataerki, kadın düşmanlığı) kuracağı şekilde tekrar üretmeye yarıyor. Kadını, işi erkeklere seks sunmak olan canlı bir şişme bebek olarak gören zihniyet dün Kongo’daysa bugün kadın yürüyüşünde bize tam olarak aynı şeyi söylüyor: “kadın yoksulsa, her zaman seksi bir takas unsuru olarak kullanabilir.”

Solun gerçek işlevi bireyi ne her seçimi kendisiyle başlayıp biten, kendi kendini inşa etmiş bağımsız bir tercihler yekunu olarak görmekte, ne de bireyi sadece devletin, iktidarın, kapitalizmin karşısında, bunlar tarafından tamamıyla belirlenmiş ve çaresiz bir özne olarak kurup statükonun sağlamasını yapmakta. Solun gerçek işlevi bireyin içinde bulunduğu yapılar ve ilişkiler ağı içindeki yerini doğru tespit edip bu yapı ve ağları daha özgür, eşit, adil bir dünya istikametinde değiştirmeye çalışmakta.


Not: "kinik= cynical" (alaycı müstehzi)


Sezen Ünlüönen - Birikim

[1]W.H.O. Workers Are Accused of Sex Abuse During Ebola Response in Congo

İç ses de güzel bir kardeşimizdir...

Öznur Özkaya- Uzun uzun düşündüm ve bir süre insanı yavaş yavaş delirten şeylerden söz etmek istiyorum. Başlangıcı da en ağır toplardan biriyle yapalım: İç ses ile. İç ses, hepimizin deneyimlediği üzere çoğu zaman insanı zıvanadan çıkartan sestir. Bu arkadaş soru sormaktan sadistçe zevk alır, aynı zamanda pek üretkendir ve müthiş senaryolar yazar. Çok saçmaladığı zamanlarda ya da gündelik hayhuy içinde mantık tarafından susturulsa da gün bitiminde güçlenir, susmaz, dönüşür ve siz akıl sağlığınızı korurken o düpedüz delirir. Uyutmaz, yatağınıza uzansanız bile dakikada elli kez size pozisyon değiştirtir.

Ben iç sesimle barışık olsam da, "Yeryüzünde yaşadığın her mutlu an kederle ödenmek zorundadır." ve "Avunabileceğim tek değişik şey bir keresinde üzerime yıldırım düşmüş olması, bununla gerçekten övünebilirim, yıldırım bana çarptı, ben yıldırıma çarpmadım." cümlelerini okuduğumda şu iç sesimin ağzını bulsam, elimin tersiyle iki tane çaksam diye düşünmüştüm.

Norveçli yazar Kjersti Skomsvold'un "Hızlandıkça Azalıyorum" adlı romanı yaşlı ve yalnız bir kadın olan Mathea'nın yaşamını gözler önüne seriyor. Mathea market alışverişi sırasında, yolda yürürken, eşiyle birlikteyken, hatta çocukluğundan beri kalabalıklar arasında yalnız, kendi isteklerine bile yabancılaşmış biridir. İç sesiyle bize iç dünyasını tanıtır, zamana takılır, kol saatini kurmaz, biri saatin kaç olduğunu sorduğunda hep aynı yanıtı verir çünkü ona göre zaman görecelidir. Örneğin, kocası Epsilon'la geçen bir gün onsuz geçen bir günle aynı değildir.


Skomsvold'un diğer romanı "33"te çınlayan "Kendimden başka biri daha gerekiyor bana, kendimin yanı sıra." ve "Samuel'le benim aramdaki uzaklığı anlayamıyorum, Kuzey Kutbu'nda duran, Moskova yönünü gösteren bir tabela gibi..." cümleleriyle iç sesim yine hareketlenmişti. Bu romanda da yazar yalnızlık, yabancılaşma konusunu işliyor. İntihar eden sevgilisi Ferdinand'ın yokluğuyla, akciğer hastalığıyla, "İsa'nın öldüğü yaştasınız..." diyen öğrencileriyle, üretmenin, doğurmanın, yaşatmanın güzelliğine ve zorluğuna dikkat çeken K. isimli anlatıcı kimi zaman gerçeklikten kopmuş gibi görünse de iç sesini okura feryat edercesine dinletmeyi beceriyor.

Ez cümle iç sesin ne söylediği önemlidir. Özellikle kaygının yükseldiği ve kritik kararlar vermeyi gerektiren durumlarda eleştirel olabilir. Bazen varlığını haz ilkesiyle sürdüren id kavramıyla bazen de onu toplumsal kurallara uydurarak denetim altında tutan ego – süper ego hiyerarşisiyle ilgilenir. Zaman zaman çoğullaşır, bu da sizin kaosun merkezinde olduğunuzu gösterir. Başını yastığa koyar koymaz uyuyabilenlerle pek konuşmaz, az uyuyup çok düşünenler iç sesin en yakınıdır. Saçmalasa, yorsa, yıpratsa da İlhami Algör'ün bir röportajında* söylediği gibi "İç ses de güzel bir kardeşimizdir."


Öznur Özkaya - İleri Haber

İslamofobya

Murat Belge - Başlığa koyduğum bu kelime Türkiye’de yeri olan bir tavır anlamı taşıyacak şekilde kullanılmıyor. Başka ülkelerde, Müslüman olmayan ülkelerde, özellikle de “Batılı” ülkelerde görülen, ırkçılığa benzer bir tavır olarak biliniyor. Bunlar büsbütün yanlış şeyler değil, özellikle Batılı ülkelerde görüldüğü doğru (ancak, bir çeşit İslamcılığın Batı’ya ölümüne savaş açtığı da doğru). Ayrım gözetmeyen, toptancı, dolayısıyla yanlış bir ideoloji olduğu da doğru. Ama bu tavrın belirli serpintilerinin Türkiye’de de bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu ayakta tutan çevrelerin Batı’dan “İslamofobik” bir muameleyle karşılaştıkları zaman kızıp parladıklarını, böyle davrananı ayıpladıklarını, ama kendilerinin içeride veya dışarıda İslam karşısında benzer tavır aldıkları da görülüyor.

Bir süreden beri devam eden “Yetmez ama evet” kampanyası bunun başlıca göstergelerinden biri. Bu kampanyayı yürütenlerin iddiası “liberal” v.b. sıfatlar taktıkları birileri referanduma “evet” dedikleri için AKP iktidarını pekiştirdi ve halen de ensemizde boza pişiriyor. İddia bu ama gerçek sorunları referandumla sınırlı değil. AKP gibi bir partiye diş gösterme politikası dışında herhangi bir tavır alınmasını hazmedemiyorlar. Bu, AKP üstüne bir inceleme yaparak varılmış bir sonuç değil. Zaten böyle bir incelemeye gerek de görmüyorlar. Hayatın bir olgusuyla karşı karşıyayız: Bu adamlar kötüdür. Nokta.

Kendi hesabıma konuşayım: AKP’nin ve Erdoğan’ın bugün yürüttüğü politika beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, yaklaşık Gezi Direnişi’ne kadar, bunu yürütmemesi oldu. Herhalde kendini gerçekten “iktidar” olmuş gibi göremiyordu, endişeleri vardı, “takiye” diye bildiğimiz şeyi yaparak zaman kazanmaya karar vermişti. Onun için de, bayağı uzun bir süre, içinde bir “şeriat” özlemi taşıdığını belli etmeden gitti. Gezi’yi kendisine karşı kurulmasını beklediği uluslararası komplo olarak görünce, o zamana kadar eriştiği gücü de hesaplayarak, savaşını başlattı. O noktadan sonra yaptıkları beklenmedik şeyler değil. İdamdan Ayasofya’ya, şeriat ideolojisiyle yetişmiş biri için bilinen şeyler.

Sözünü ettiğim “sol” kesim, kendini solda gören kesim,  2002’de AKP seçimi kazandığı gün, şiddetli bir muhalefet düzenine girmişti. Bayrak mitingleri v.b. ile temel stratejisi askere darbe yolu açmak olan bir muhalefetti bu. 28 Şubat olmuş, Erbakan boyunun ölçüsünü almış, ama şimdi onun devamı yeniden seçim kazanmıştı. Buna kızıp köpürmemek elde değildi. Bunların belini iyice kırmak gerekiyordu. Bu gerilim kapatma davasının açılmasına kadar artarak devam etti. Kapatma kararı alınamadan ve Kanadoğlu hesaplarına rağmen Abdullah Gül sonunda Cumhurbaşkanı olunca dengeler değişmeye başladı. Ergenekon davaları ile darbeci olabilecek çevreler üzerinde baskı kuruldu. Böylece bu sefer Tayyip Erdoğan önderliğinde İslamcı bir diktatörlüğün yolu açıldı, yolun taşları döşenmeye başladı.

Bu “Ergenekon davaları”nı ayrıca ele almak gerekiyor. İşin bir aşamasında bunun için yetkilendirilen Gülenciler’in kendi programlarını uygulamaya başladıkları besbelli, ama ortada fol yok, yumurta yokken icat edilmiş bir cunta hikayesi sözkonusu değildi.

Bir kısa not daha: Bu aşamadan sonra “Bayrak Mitingi” ya da “Ordu Göreve” mitingi yapılmaz oldu. Güç dengesinin değişmeye başlamasının bunda payı olmalı. Buna karşılık, Gezi patlak verdi. Çok bakımdan anlamlı olan bu hareketi başlatanlar “Bayrak Mitingi” yapanlar değildi. Olay başladıktan sonra onlar da geldiler, ama hareketi kendi tekellerine alamadılar. Gezi protestoları boyunca Taksim Meydanı’nda birbirleriyle fazlaca alışverişi olmayan iki grup yer aldı. Bunun böyle olması Tayyip Erdoğan’ın da işine gelmiyordu ve o bu olayın darbe kışkırtmak isteyenler tarafından çıkarıldığına inanmak istedi. Yandaşlarına da böyle inanmalarını telkin etti. Çünkü Erdoğan için kendisine karşı yapılan protestonun “sivil” bir kaynağı olmasına inanmak ciddi bir puan kaybı demekti. Bu işi yapanlar camide bira içen serseriler olmalıydı: çapulcular.

Bunları daha yazacağız. Ben baştaki “İslamofobya” konusuna döneyim. Türkiye’yi en kapsamlı biçimde, en uzun süre meşgul eden, hatta taciz ve tedirgin eden düşünsel sorun (tabii pratiği de var) Batılılaşma sorunu olmuştur. Bugün hala gırtlağımıza kadar bu sorunun içindeyiz. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Batılılaşmacı bir intelicensiya oluşuyor ve entelektüel dünyanın öncülğünü yapıyordu. Bu fikirden hoşlanmayanlar elbette vardı ama çok uyarlı bir ideolojileri oluşmamıştı. Zaman içinde direnişlerini İslam omurgasına oturttular. 19. yüzyılda Japonya’da da olduğu gibi iki temel görüş biçimlendi: 1) Batılılaşalım; 2) Batılılaşmayalım. Süreç devam ettikçe, özellikle birinci kesim kendi içinde başka “izm”lere bölünmeye başladı. Erken bir zamanda Prens Sabahaddin “liberalizm” demişti. Derken “Türkçülük” çıktı; ardından “Sosyalizm/Komünizm” çıktı. Ama bu ayrımlara rağmen bunlar hepsi “Batı”dan yanaydı. Karşılarında “Batılılaşmayalım” diyenler İslamcı bir “blok” olarak duruyordu.

Dolayısıyla laik olan sağda da öyle fazla İslam düşkünlüğü bulamazsınız. Örneğin AP türü sağcı, MSP tipi sağcıdan hazzetmez, ona güvenmez de. Buna karşılık, milliyetçi/faşist sağla daha kolay anlaşır.

Bu çekişmelerin yeni başladığı zamanlardan beri “pozisyonlar” değişti. Değişim yaratan başlıca “ayraç” demokrasiydi. Demokrat olmadan Batılı olunamayacağı anlaşılınca bir kesim Atatürkçü (Atatürkçülüğün birinci özelliği “Batı”dan yana olmasıdır, diyebiliriz) Batı’yı düşman ilan etti. Gerekçe, Batı’nın “emperyalist” olmasıydı. Turancılar için de Batı’yı reddetmek zor olmadı.

Yani ideolojilerin sıralanmasında İslamcılık ayrımın bir yanında, orayı tek başına doldurarak duruyor. “Tek başına” diyorum, çünkü “İslamcı ideoloji” deyince bu bir hayat tarzını da kapsıyor. Bu da Atatürkçü’nün, liberalin v.b. kabul etmeye hazırlıklı olmadığı bir tarz.

Türkiye’de genel düzenin topluma empoze ettiği ideoloji Kemalizm’dir. Kemalizm’den sosyalizme de, Turancılığa da geçmek görece kolaydır. “Sağ Kemalizm”, “Sol Kemalizm” terimleri bununla ilgili zaten. İslamcılık öyle değil. O “karşı taraf”. Bu koşullarda bu ülkede sosyalist olan kişi en zorlu ideolojik mücadeleyi dine karşı, yani İslamiyet’e karşı veriyor. Bu en ciddi adım olduğu için de, kendini orada bulunca, “İslamofobik” bir tavra kolayca girebiliyor.

Bir zamanlar “Ne Amerika, ne Rusya” diye bağırılırdı. Bizim bu koşullarda da “Ne İslamofaşizm, ne İslamofobya” demek yerinde olur.


Sol ve Din Konusu

Haydar Ergülen alttan alta devam eden, daha da çok devam edecek olan tartışmayı alevlendirecek bir önermeyle ortaya atıldı. Bir “özür dileme” önermesinde bulundu: kaç yılın “yetmez ama evet” kavgası. Ergülen, “Bunu söyleyenler özür dilesin, bu konu da kapansın” demeye getiriyor ve “Ben kendi hesabıma özür diliyorum” diyor.

Ben o seçim ve referandumda oy kullanmamıştım. Seçim öncesi burada oluşan siyasi atmosferden çok sıkıldığım için yurt dışına gitmiştim. Ancak burada olsam “evet” oyu verirdim. Bundan ötürü “özür dilemek” gereği duymuyorum. Konunun bu şekilde tartışılması son derece yanlış. Ama konu kendisi önemli. Onun için bu aşamada birkaç saptama yapma gereğini duyuyorum.

Sorunun önemli bir kısmı “politika” yapmak başlığı altında ele alınabilir; ama asıl önemli olan solun dinle ilişkisi.  Bu bütün dünyada dikenli bir konu, ama Türkiye’de özellikle böyle. Burada işin daha fazla çatallaşmasına yol açan etken Kemalizm: Kemalizm’in dine bakışı ve sosyalist solun Kemalizm’le ilişkisi sorunu iyice çetrefilleştiriyor.

Bu ilişkinin nasıl bir ilişki olması gerektiğinin cevabını Marx’ın oldukça derli toplu bir şekilde verdiğini düşünürüm. “Marx bu konuda ne demiş?” diye sorulunca herkesin aklına aynı şey gelir: “Din halkın afyonudur” demiş! Ama herkes bundan aynı şeyi anlamaz. Örneğin Kemalistler dinin halkı uyutmanın aracı olduğu sonucunu çıkarırlar. Oysa Marx ünlü cümlesinin hemen arkasından ezilenlerin çektikleri acıları hafifleten bir “ağrı kesici” gibi gördüğünü söyler. Din bu dünyada olamayacakları, elde edemeyecekleri şeylerin acısını hafifletmek için ihtiyaç duydukları şeydir. O anlamda “afyon”dur.

Tabii bu dinin çizdiği dünyayı dinin çizdiği gibi kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak dini zorla ortadan kaldıramayacağımız anlamına geliyor. İnsanlar sömürüsüz bir dünyada özgür ve eşit yaşamaya başladıkları zaman böyle bir kutsallığa ihtiyaçları kalmayacaktır anlamına geliyor (Bence bu da tartışmalı ama şimdi oralara girmeyelim).

Terry Eagleton’ın Dawkins ve Hitchens’a savaş açtığı kitabı okuyunca şaşırmıştım. Bayağı dindar bir Marksist olacağını düşünmemiştim ama demek oluyormuş. İrlanda’da din kuvvetli — burada da olduğu gibi.

Bizim tarihimizde Batılılaşma “ilerici” hareket olarak bellenmiştir. Çok basitleştirerek söylersek, “okuryazar” kesim Batılılaşma’yı anlamış ve benimsemiştir. Okuryazar kesim de kaçınılmaz olarak varlıklı kesimdir. Bu eğitimi almayan yoksul kitleler ise uzak ve yabancı kalmış ve çok zaman karşı tavır dahi almıştır. Bunun için de geleneksel toplum yapısında “egemen sınıf” konumunda olanlar yoksul halkla aynı dili konuşabilmiş, Batılılaşma’yı benimseyen kesimler ise Rusya’daki Narodnikler gibi bu “ortak değerler” engelini aşmakta ciddi zorluklarla karşılaşmıştır. Bu, Batılılaşma’nın, Batılı olmayan bütün toplumlara çıkardığı zorluktur; ancak biz gelenekleri, görenekleri yerleşmiş sofistike bir imparatorluktan geldiğimiz için burada bu gibi sorunlar daha derin köklere uzanır. Yenileşmenin ürettiği yeni bir insan tipi olan “aydın” Türkiye tarihinde, her şeyden önce dinle, dinî yaklaşımla ilgisini kesmiş adam olarak anlaşılmaktadır. Ancak bu sosyalizmin, Marksizm’in sorunsalı değil, “aydınlanmacı-Batıcılığın” sorunsalıdır. Doğal olarak, Kemalist ideolojinin de önemli bir ögesidir. Bu ideoloji kamusal düzeyde din karşıtı bir tutum takınmaz; ama “kendi aramızda” militan bir “anti-klerikalizm” tavrını benimsememiz gerekir.

Böyle bir yapılanma falan il merkezinin “sanayi sitesi”ne gidip sosyalizm konuşmaya kalkışan solcunun niçin oradaki işverenlerden önce işçilerin saldırısına uğradığını açıklar. Bugünkü “Erdoğan iktidarı”nın niçin yoksul kesimden de bu kadar oy aldığını da açıklar.

Sosyalizm ile sınıf ilişkisini 1850’lerde Marx’ın gördüğü gibi göremeyiz ama sosyalizmin sınıfla herhangi bir ilişkisi kalmadığını da söyleyemeyiz.

Epey bir yıl önce İdris Küçükömer bu sorunlarla uğraşmıştı. Arkadaştık onunla, yaş farkına rağmen. Düşüncelerimiz de yakındı. İdris, “Bu memlekette ‘sol’ diye anlaşılan şey aslında sağdır” derken ben de ona katılıyordum. Ama bu böyleyse, o halde ‘sağ’ gibi görünen de  ‘sol’dur” sonucuna varmak fazla mekanik görünüyordu. Bu toplumda sağ çatallaşmıştı. İki farklı yaklaşım varsa bunlardan birinin sol olması gerekmiyordu.

Konu hâlâ açık, hâlâ ortada. Sosyalist sol, Kemalizm’in ideolojik mirasından kendini sıyırabilmiş değil.  Hatta, Tayyip Erdoğan’ın tutturduğu faşizan yol sayesinde, bu “yetmez ama evet” tartışmalarının da gösterdiği gibi, Kemalizm daha baskın görünüyor. Erdoğan’da cisimleşen İslamcılık, sonuçta, İslamcılığın alabileceği (ve işte aldığı) İslamcılık biçimlerinden biri. Ama mutlaka alınması gereken İslamcılık biçimi değil. İktidar açlığı çeken bir politik hareketi iktidarla en fazla içli dışlı hale getiren “önder” olarak Erdoğan’ın kitle üstünde nüfuzu hâlâ herkesinkinden fazla. Ama muhalefet de başladı. Muhalefet de hemen ”İslâm bu değildir” biçimini alıyor. Ayrıca, Tayyip Erdoğan kendisi iktidarının ilk on yılında bambaşka bir İslâmcı politika yapmanın mümkün olduğunu gösterdi.

Şimdi partisinden kişilerin (Davutoğlu ve Babacan) ona karşı tavır almalarını “Niye yıllarca onun arkasından gittiler?” diye eleştirenler var. Evet, buna ben de bir ölçüde katılırım ve kendileri de biraz üstü kapalı bunu kabul ediyorlar. Dediğim gibi, kendilerini iktidara bu derece yaklaştırmış adamdan birtakım ilkeler gereği kopamadılar. Ancak bunları söylerken Marksistler’in Stalin eleştirisinin ne kadar geciktiğini de hesaba katmak gerekir.

Dolayısıyla “sol politika” denen şeyin “İslâm” denir denmez “anti” bir tavra girmek demek olduğunu düşünmüyorum. İslamcı bir partinin varolan durumu az da olsa iyileştirecek bir iş yapması mümkündür ve öyle bir niyeti varsa desteklenmelidir. Ancak buraya geldiğimizde, ilkesel, “sosyalizmin din karşısında tavrı ne olmalıdır?” sorunsalından “politika yapmak ne demektir?” sorunsalına geçmek gerekiyor ki, bunu bir başka zamana erteleyelim.  



Murat Belge 





CHP

Tanıl Bora: Gördüğünüz karikatür, 8 Mayıs 1949 tarihinde zır CHP muhalifi Kudret gazetesinde yayımlanmış. Altı okun ve onun simgelediği ilkelerin-fikirlerin çözülmez bir yün çilesi gibi birbirine dolandığını, partinin karmakarışık, manasız bir hale geldiğini anlatıyor.

CHP’nin yön tayini bakımından problemli görünmesi, diyelim, hâlâ berdevamdır. CHP’yle cebelleşme hırsı ve zevki de hâlâ berdevamdır. CHP, onu benimseyenler veya önemseyerek gözleyenler bakımından bir ‘mesele’ olarak, hasımları bakımındansa bir düşman imgesi olarak (“CHP zihniyeti”), bu ülkenin siyasî kültürünün belki en istikrarlı kurumudur.

Bu karikatürün yayımlanmasından bir yıl sonra, CHP’nin çeyrek asırlık tek parti iktidarı sona erdi. O zamandan beri geçen 70 yılda, iktidardan ‘pay alma’ süresi, toplam on yılı anca bulur. Onlar da, hep koalisyonlarla. CHP, 1950’den beri Türkiye siyasetinde muhalefet ‘kültürünün’ kurucu ve aslî unsurudur.

İki buçuk yıl sonra tekrar edersem:

“Hem, bu âfet şartlarında önemi zinhar küçümsenmeyecek barınaklar, çatı altları sunuyor; hem de yapısal ve fikrî hantallıkları ve içe dönüklükleriyle, ümit yaratacak bir alternatifin önüne set çekiyor. Ne tutabiliyor, ne bırakıyor, ne bırakılabiliyor.”

***

CHP, dünya siyasî kültür mirasının da önemli bir varlığıdır. Dünyanın en uzun ömürlü siyasî partilerinden birisi. Bu yaşta parti, dünyada az bulunuyor. Batılı sosyal demokrat partilerin ve Hindistan Kongre’sinden daha genç, Meksika’daki Kurumsal Devrimci Parti’yle aşağı yukarı denk.

Siyaset bilimci Berk Esen, bir yıl önce popülizm üzerine bir çalıştayda, son on on beş yılda dünyadaki emsalleriyle kıyaslandığında CHP’nin pekâlâ başarılı sayılabileceğini söylemişti. Emsalleri: yani kâh post-muhafazakâr kâh faşizan neoliberal-popülist iktidarların “rekabetçi otoriter” baskısı karşısında iyi kötü ayakta kalabilmek, bir alan tutabilmek bakımından.

Türkiye’de son yirmi yılda içinden başka parti çıkmayan tek ana parti olması da bir başarı sayılır mı?

***

Yine daha önce bir yazıda, CHP’nin içinden her zaman bir (veya: bir, iki, üç, daha fazla…) Güven Partisi çıkabileceğinden bahsetmiştim. Dahası, içindeki o Güven Partisi’nin CHP’nin özü, esası haline gelmesi istidadı da vardır. Nitekim geçen haftasonu yapılan kurultay divanında da Güven Partisi vardı.

Tekrarlarsam; 1960’ların ortalarından beri CHP’de iki ana yönelim görebiliriz. Birisi, “Güven Partisi” dediğim, devletçi ve milliyetçi bir Atatürkçülük’le mühürlenmiş, siyasî felsefesini muhafazakâr-cumhuriyetçi olarak tanımlayacağımız yönelimdir. Ulusalcılık, bunun “çağdaş” sürümüydü ve uzun bir süre Güven Partisi’ni CHP içinde iktidar kıldı. Diğeri, sosyal demokratik veya en geniş meşrepli tanımıyla (sosyalizme meyledeninden sosyal-liberaline, “hümanistinden” sol-popülistine…) sol bir yönelim, veya daha yalın, demokrat bir yönelim.

Bu basitleştirici ideolojik şemanın, klientalizm (yani alış-veriş siyasetinin, müşteri-müvekkil ilişki ağının, müteahhit işlerinin) aynasında epey yamulabildiğini biliyoruz, tabii...

***

Son beş yıla bakınca, milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasında ve genel olarak alabildiğine geniş sahaların “devlet politikası” veya “millî politika” sayılarak politika dışı tutulmasına gösterilen rızada, Güven Partisi kendini yine gösterdi. Buna mukabil, Adalet yürüyüşü tecrübesi ve toplumsal muhalefete verilen bazı katkılarda, sol veya demokratik yönelimin kıpırdandığını da görebiliyoruz.

***

CHP’nin son 70 yılındaki en parlak dönemleri, -“hizipçilik” diye horlansa da-, partide farklı seslerin çıktığı, genel başkan dışında da sözü, ağırlığı olan figürlerin olduğu dönemlerdi. Yine bazı seslere tahammül edilemese de, siyasî partiler hukukundaki genel başkan sultası burada da hükmünü icra etse bile (İlhan Cihaner’in adaylığının engellenmesiyle ilgili haberler, en yakınımızdaki örnek), en azından Baykalizasyon dönemine kıyasla daha fazla ses işitilebilmesi, iyi işaret. Bunda şüphesiz yerel yönetimlerin “isim” çıkartmasının da katkısı var.

***

CHP’nin kendi soluyla (içindeki ve dışındaki solla) ilişkisi de hep gerilimli bir ilişki olmuştur. Karşılıklı küçümseme, güvensizlik, alaycılık, sinir… Simbiyozla karşılıklı istismar arası bir sosyal-siyasî mesafe karmaşası... Şu zorlu zamanlar, karşılıklı biraz şeffaflık, açıklık öğretir, biraz olgunlaştırır mı?

***

Yerel yönetim deneyimine değindik. 1970’lerin toplumcu belediyecilik tecrübesi, CHP’nin Ortanın Solu’ndan bu yana tarihinde sosyal demokratik vasfı en bariz ‘geleneklerden” biri olsa gerek. Bir kısmı epeydir süregiden, bir kısmı geçen yılki seçimlerde iş başına gelen yerel yönetimlerin pratiğinde bu geleneği izleyen, onu yenileyen bazı hamleler var. Beri yandan, “başkan” odaklı siyasetin kıskacı da var. CHP’nin yerel yönetim “performansını,” başkan popülaritesinden başka ölçütlerle değerlendirmeye ihtiyaç var.

***

Kemal Kılıçdaroğlu, siyasî partiler hukukunun bahşettiği nihaî karar verici kudretini kullanırken, bir tür moderatör kabiliyeti geliştirdi. Kendi aday olmaktan ziyade, uygun adayı bulup çıkartan lider... Yüksek makamlara CHP, toplam muhalefet içinde bir moderatör-parti işlevi görüyor. Panel-söyleşilerde “kolaylaştırıcı” deniyor ya moderatör için; orta yolu bulucu, uzlaştırıcı, toparlayıcı… Bu moderatörlük deneyiminin riski, moderatörü kendisi bir şey söylemeyen bir idare-i maslahatçıya, vasatlık âmirine dönüştürmesi; pragmatizmi oportünizme doğru bükmesi. Olası bir faydası ise, CHP’nin hep yaka silkilen siyasî becerilerini geliştirmesi; siyasî arabuluculuk ilişkilerinin toplumsal ilişki genişlemesine vesile olabilecek olması, ‘iyi’ pragmatizme alan açması. Bu ‘açılım’ ne kadar oluyor, olabilir; öncelikle örgütlenme denen ‘şeye’ bağlı.

***

CHP İstanbul il başkanı Canan Kaftancıoğlu, partinin örgüt ve saha çalışmasını canlandırmasıyla temayüz etti. Bilindiği gibi, ‘kadın haliyle’ muhalefete irilik ve dirilik kazandırınca iktidarın belli başlı düşman figürlerinden biri haline geldi. Kaftancıoğlu’nun geçen hafta yayımlanan yazısında dile getirdiği “yeni bir kamusallık oluşturma” düsturu, CHP’nin kendini “Cumhuriyeti kurma” misyonuyla özdeşleştirmesinde önemli bir tashihe işaret ediyor. Bir bakıma Cumhuriyeti yeniden-kurma (“ikinci cumhuriyet” diye kaş kaldıranlar muhakkak olur!) fikriyle tanımlayabiliriz bu işareti. Status quo ante değil; yani içinde bulunduğumuz durumdan önceki statükoya dönmek değil. Kaftancıoğlu’nun tarif ettiği, restorasyondan ziyade renovasyon; sosyal ve demokratik bir yenileme.

Sanırım, CHP’nin muhalefetteki moderatörlüğünün daha ‘verimli’ olması için de, bu fikrin etlenip butlanmasına ihtiyaç var.

Tanıl Bora (birikim)


Ay'dan bakınca Dünya çok güzel görünüyor

BBC'nin Neil Armstrong röportajı:



Apollo 11 programıyla Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuğun 50. yıl dönümü, ABD'de törenlerle kutlanıyor. Ay'a ayak basan ilk astronot olan Neil Armstrong, 1970 yılında BBC'den Patrick Moore'a deneyiminlerini anlatıyor. Mesafe algısı bakımından zorlandığını anlatan Armstrong, "Mesela kameramız kokpitten 15 metre uzakta görünüyordu ama oraya 30 metrelik bir kablo çektiğimizi biliyorduk" diyor.

Moore'un 'Oradan bakınca Dünya nasıl görünüyor" sorusuna ise "Ay'dan bakınca Dünya çok küçük, çok uzak ama çok güzel görünüyor" yanıtını veriyor.

"Yakın gelecekte Ay'da geniş çaplı bilimsel üslerin kurmanın mümkün olacağını düşünüyor musunuz?" sorusunu ise "Biz hayattayken bunun olacağına emimim" sözleriyle yanıtlıyor.

Apollo 11 uzay aracı, 16 Temmuz 1969'da yerel saatle 09:32'de Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nin 39 numaralı kalkış üssünden Ay'a doğru yola çıktı.

Komuta modülü Columbia'dan ve Ay modülü Eagle'dan oluşan Apollo 11 uzay aracı ile 386 bin kilometrelik yolculuk 76 saat sürdü.

BBC

Ölüm Fikrinin Öğrettikleri

Roy Scanton
Ölmek öğrenilebilir mi? İnsanlık için mutlak ve er ya da geç karşısına çıkacak olan ölüm, yaşam içerisinde nasıl barındırılmalı? Yaşamın içerisinde, yaşam için nasıl bir işlev yüklenmeli ya da herhangi bir işlev yüklenebilir mi?
Bunlar, Edebi Şeyler’den çıkan Roy Scranton’ın Ölmeyi Öğrenmek kitabının bize sorduğu sorular. Dört sene boyunca ABD ordusunda görev yapıp, bunun bir kısmında Irak’ın işgaline katılan Scranton, askerliğinin ilk dönemlerinde ölümden ölesiye korktuğunu söylüyor. Bu korku cenderesinden, ancak, kendisinin ölümü fikriyle barıştığında, bir asker olarak kaçınılmaz sonunu her gün düşünüp, bunu sindirdiğinde çıkabiliyor.
Askerlik sonrası lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamasının ardından, hayatında önemli bir yere sahip olan Irak deneyiminden çok da uzaklaşmıyor. Petrol kaynakları için açılan bir savaşın eski bir askeri olarak, karbon ve iklim krizi konularına eğiliyor, insanlığı bekleyen kaçınılmaz bir felaket olarak ekolojik çöküş üzerine düşünüyor ve sadece tek tek bireyler olarak değil, uygarlık olarak ölmeyi öğrenmemiz gerektiğini savunuyor.
Scranton’a göre birey olarak ölmeyi öğrenmek korkularımızdan ve bayağı alışkanlıklarımızdan; uygarlık olarak ölmeyi öğrenmemiz ise tekdüze bir varoluştan, kanıksadığımız yaşam biçimlerinden ve bunların bizlere dayattığı kimlik, özgürlük, başarı ve ilerleme gibi kavramlardan kurtulmamızı sağlıyor. Tıpkı bir gün öleceğini bilerek yaşayan insanlar gibi, toplum olarak da uygarlığımızın sonunun er ya da geç geleceğini ve bu sondan kurtulmak için hiçbir şey yapamayacağımızı anlamamız elzem. Ancak, insanların, bir gün öleceği gerçeğini yaşamını daha nitelikli hale getirmek için kullanması gibi, uygarlık olarak da, bize tanınan süreyi daha nitelikli, insani ve yaşanabilir hale getirme gibi bir sorumluluğumuz var.
“Yeni fikirler bulmamız gerek. Yeni efsaneler, yeni masallar ve yeni hakikat hikayeleri anlatmamız gerek. Kapitalizmin metalaştırarak ve asimile ederek iç ettiği çok dilli kültürle, yani insanlığın tarihi boyunca yarattığı derin, çeşitli ve zengin geleneklerle yeni bir akrabalık kurmamız gerek” (s. 14) diyor Scranton. Kapitalizmin ötesinde ve ona karşı, nasıl yeni birlikte yaşama biçimleri keşfedebileceğimiz üzerine düşünmemiz gerekiyor. İnsanların insanlarla ve insanların doğayla olan şeyleşmiş ilişkilerinin uzağında yeni bir insanlık halini hayal etmeye davet ediyor bizi.
İlerleyen sayfalarda, yine Irak coğrafyasına dönen Scranton, M.Ö. 2200 yılında değişen iklim şartları karşısında çaresiz kalan Sümerlerin, varlıklarını sürdürebilmek için çeşitli ilkel yöntemler keşfettiklerini ve bunda başarılı olduklarını aktarıyor. Üstelik insanlığın iklim şartları ile mücadelesi, değişen iklim şartlarına uyum sağlama kapasitesi tarih boyunca birçok kez sınanıyor. Değişen şartlar, insanlığın kültürünü de baştan sona değiştiriyor. Peki, Sümerler ile karşılaştırılamayacak günümüz teknolojik olanakları nasıl oluyor da güncel ekolojik sorunlara bir çözüm üretemiyor? Yanıtı çok basit: çünkü sorun tamamen politik. 
Fredric Jameson’ın “kapitalizmin sonunu hayal etmek dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor” diyerek özetlediği güncel politik ahval, iklim krizi üzerine konuşmak için toplanıp toplanıp dağılan egemenlerin ikiyüzlülüğünü ortaya seriyor sadece. Varlığını sürdürmek için (hep daha fazla) üretmek ve bunu gerçekleştirmek için de karbona dayalı kaynakları kullanmak zorunda olan kapitalizm, ekolojik krizin bizatihi sorumlusudur. Hal böyleyken, kapitalist işleyiş içerisinden herhangi bir çözüm beklemek, neoliberal popülizm ile birlikte ulusçuluğun ve rekabetin dozunu arttırdığı böyle bir dönemde büyük ülkelerin el ele vererek bu krize bir dur demesini ummak körlükten başka bir şey değil.
Evet, ekolojik krizin doğmasında devasa şirketlerin payı, insanlığın geri kalanının payından daha fazla. Ama Scranton, bunu kolaycı bir açıklama olarak görüyor ve hepimizin bu krizdeki payını olabildiğince azaltması ve daha fazlası için mücadele içerisine girmesinin zorunlu olduğunu savunuyor. Bu sadece ekolojik mücadele ile sınırlı bir dönüşüm değil. İçerisinde debelendiğimiz sosyal medya çağında, bu teknolojilerin bize dayattığı ritimden kurtularak, “eleştirel düşünerek, felsefi tartışmalara girerek ve küstah sorular sorarak anlamların taşındığı elektrik hatlarındaki sosyal etkileşimleri askıya almalıyız. Yavaşlığı, detaylara önem vermeyi, düşüncede berraklığı, dikkatli okumayı ve derinlemesine düşünmeyi teşvik ederek yeni düşünce kapıları aralamalıyız” (s. 98).
Ölmeyi öğrenmek, bizden sonra gelecekleri hesaba katarak yaşamak anlamına da geliyor. Scranton, James Baldwin’in sözleriyle, kitabının meramını oldukça net bir şekilde açıklıyor: “Yaşama karşı sorumluyuz. İçinden geldiğimiz ve bir gün geri döneceğimiz o ürkünç karanlıktaki tek küçük fenerdir yaşam. Arkamızdan geleceklerin hatırına, bu geçitten mümkün olduğunca soylu bir şekilde geçmeliyiz.”
Emre Tansu Keten

Depresyon


  • Ümitsizlik, değersizlik ve çaresizlik hisleri
  • Duyguları kontrol edememe
  • Günlük aktivitelere duyulan ilginin azalması
  • İştahta belirgin artış/azalış
  • Kiloda belirgin artış/azalış
  • Uyku düzeninde belirgin değişimler
  • Belirgin öfke ve huzursuzluk
  • Belirgin enerji kaybı
  • Kendinden nefret etme, şiddetli suçluluk duygusu
  • Dikkatsiz davranışlarda artış
  • Odaklanmakta problem
  • Nedeni belli olmayan fiziksel ağrılar

  • Depresyon hakkında daha çok söz

    Venezula Niçin Battı?

    Venezuela
    Venezuela, Güney Amerika kıtasının kuzey kısmında yer alan, Karayip Denizi ve Atlas Okyanusuna kıyıları olan, 916.445 km2 yüzölçüme ve 31 milyonun üzerinde nüfusa sahip bir ülke. Maracaibo Gölü kıyısındaki tahta evlerin oluşturduğu görünümü Venedik’e benzeten İtalyan denizci Amerigo Vespucci, bölgeyi İtalyanca’da ‘Küçük Venedik’ anlamına gelen Veneziola olarak adlandırmış[i]. Veneziola adı zamanla İspanyolca’da Venezuela'ya dönüşmüş.

    İspanyollar, 1522’de başlayarak Venezuela’yı sömürge haline getirmiş. 1811’de Francisco de Miranda önderliğinde bağımsızlık mücadelesi başlamışsa da bunun başarıya ulaşması ancak 1821’de Simon Bolivar’ın önderliğinde mümkün olabilmiş. 1821 yılında, Venezuela, Kolombiya, Ekvator ve Panama ile birlikte Büyük Kolombiya Cumhuriyeti adı altında birleşik, bağımsız bir devlet kurmuşlar. 1830 yılında Venezuela bu birlikten çıkarak ayrı bir devlet konumuna geçmiş. Bolivar’a duyulan büyük saygı dolayısıyla ülkenin resmi adı Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti olmuş.

    Venezuela Ekonomisi
    2000 yılında 118 milyar Dolar GSYH’ya ve 4.824 Dolar kişi başına gelire sahip olan Venezuela 2010 yılında GSYH’sını 294 milyar Dolara, kişi başına gelirini de 10.317 Dolara yükseltmeyi başarmış. Sonraki yıllarda ciddi bir ivme kaybı yaşamaya başlamış. 2016 yılında GSYH ve kişi başına gelir 2010 yılının gerisine düşmüş.

    Venezuela dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesi konumunda bulunuyor. 2016 sonu itibariyle dünyada varlığı kanıtlanmış ham petrol rezervi 1,7 trilyon varil olarak hesaplanıyor. Bunun yüzde 17,6’sı (yani 301 milyar varillik) bölümü Venezuela’da bulunuyor (İkinci Suudi Arabistan’da 266,5 ve üçüncü Kanada’da 171,5 milyar varil ham petrol rezervi bulunuyor.

    Bu zengin ham petrol rezervine karşın ekonominin nereden nereye geldiğini görebilmek için makroekonomik göstergelerine bir bakalım (Kaynak: IMF, WEO Database, April,2017.)

    www.mahfiegilmez.com/2017/07/venezuella-nicin-battı

    536 senesi dünyada yaşamak için neden en kötü yıldı?

    Yaşadığımız dönemin kötü ve zor olduğunu düşünüyorsanız, bir kez daha düşünün. Dünya tarihinde yaşadığımız dönemden çok daha beter zamanlar var.
    Harvard Üniversitesi'nden Orta Çağ tarihçisi ve arkeolog Michael McCormick'e göre, M.S. 536, dünyada yaşamak için "en kötü yıllardan biri ve hatta en kötüsü olabilir."
    McCormick, Science dergisine yazdığı makalede, 536 yılında Avrupa, Orta Doğu ve Asya'nın bir bölümünü gizemli bir sis perdesinin kapladığını ve tam 18 ay boyunca hem gece hem de gündüz dünyanın karanlıkta kaldığını yazdı.
    536 yılının yazında, hava sıcaklıkları 1,5 ile 2,5 derece düştü ve böylece son 2300 yılının en soğuk 10 yılı başladı.
    A volcanic eruption (artistic design)
    Çin'e yaz aylarında kar yağdı, ekinler dondu ve insanlar açlıktan öldü.
    İrlanda'da resmi belgelere göre, "536 ile 539 yılları arasında yiyecek ekmek bulunamadı." Beş yıl sonra, 541 yılında ise o dönem Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu'na ait olan, Mısır'ın güneydoğusunda Nil Nehri'nin en doğu ağzında yer alan liman kenti Pelusium'da hıyarcıklı veba (bubonik veba) salgını baş gösterdi.
    McCormick'e göre, bugünkü adıyla Justinianus Veba Salgını'nda hastalık çok hızlı bir şekilde yayıldı ve Doğu Roma İmparatorluğu'nun nüfusunun üçte birini ortadan kaldırarak, çöküş sürecine de ivme kazandırdı.

    Peki ama bu yıkıcı olayları tetikleyen neydi?


    Kassandra Laneti ve İktisatçılar

    Yunan mitolojisinin en ilginç öykülerinden birisidir Kassandra’nın öyküsü.


    Kassandra, Troya kralı Priamos ve kraliçe Hekabe’nin kızı, Hektor ve Paris’in kız kardeşidir.
    Tek isteği geleceği görebilen bakire bir rahibe olmaktır.

    Zeus ile Leto’nun çocukları olan Apollon, mitoloji kaynaklarında tüm sanatların, müziğin,
    güneşin, şiirin ve ateşin tanrısı olarak geçer. Ayrıca kâhin özelliği taşıyan Apollon, 
    geleceği görme yetisine ve bu yetiyi insanlara geçirebilme gücüne sahiptir. Homeros’un 
    İlyada’sında Apollon, Troya’nın koruyucu tanrısı olarak yer alır ve Troya’da adına inşa edilmiş 
    bir tapınak vardır.

    Apollon, bir gün Kassandra’yı görür ve çok beğenir. Konuşurlarken kızın isteğini öğrenir
    ve kendisiyle birlikte olursa ona geleceği görme yeteneğini vereceğini söyler. Kassandra
    rahibe olmak istediği için bu teklifi kabul etmesi mümkün olmasa da Apollon’a bu yeteneği
    ona verirse onunla birlikte olacağı yalanını söyler. Apollon, Kassandra’nın ağzına tükürür ve
    geleceği görme yeteneği böylece kıza geçer. Kassandra, rahibe olmak istediği için verdiği
    sözü tutamayacağını öne sürerek Apollon’la birlikte olmaz. Buna çok kızan Apollon kızı
    lanetler, geleceği görse de buna kimseyi inandıramamasını ve bir kadın olarak aşağılanarak
    rahibe olamamasını diler.

    Troya savaşı öncesinde Kassandra bu savaşı ve savaşın varacağı sonuçları görür, babasını
    ve ağabeylerini buna inandırmaya çalışır ama Apollon’un laneti buna engel olduğu için kimseyi
    böyle bir şeye inandıramaz. Ve bir köşede geleceğin getireceği bütün kötülükleri bilerek,
    hissederek savaşın gidişini ve sonunu izlemek durumunda kalır.

    Troyalılar aslında savaşı kazanırlar, Sparta kralı ve Yunan ordusunun komutanı Agamemnon ve
    Akalılar geri çekilip gözden kaybolunca Kassandra yanılmış olabileceğini ve kehanetin tutmamış
    olabileceğini düşünür. Ama Achilleaus ve askerleri tahta bir atın içinde girdikleri Troya
    kentinin kapılarını gece açarak Yunanlıların Troya’yı ele geçirmesini sağlar ve kehanet gerçek
    olur. Aias adında bir Yunan askeri Kassandra’yı Athena tapınağında kıstırır ve tecavüz eder.
    Apollon’un bütün lanetleri bir bir tutar. Troya’nın bu duruma düşeceğini görmüş ama kimseyi
    inandıramamış olan Kassandra, kadın olarak aşağılanmış ve rahibe olma umudunu tamamen
    kaybetmiş olur. Troya savaşında Yunan güçlerine komuta eden Sparta kralı Agamemnon,
    Kassandra’yı savaş esiri olarak Sparta’ya götürür ve kendisine cariye yapar. İkisinin yakınlığını
    kıskanan Agamemnon’un karısı bir süre sonra Kassandra’yı öldürür.  

    Bazı gerçekler vardır ki kâhin olmayı gerektirmeyecek kadar açık ve seçik olarak ortadadır.
    Mesela yapısal reformları yapmadan Türkiye’nin ve benzeri ülkelerin gelişmiş ülkeler arasına
    giremeyeceği gerçeği bunlardan birisidir. Güçler ayrımına dayalı bir hukuk sistemi
    kurulmadan, yargı bağımsızlığı sağlanmadan, tümüyle bilimsel bir eğitim düzeyine geçilmeden, 
    teşvik sistemi siyasal amaç yerine ekonomik amaçlı kullanılmaya başlanmadan, vergi sistemi
    düzeltilmeden ne orta gelir tuzağından çıkmak ne de gelişmiş ülkeler arasına girmek 
    mümkün. Ben bunları söylemeye başlayalı yirmi yıldan fazla olmuş. Ben yalnız değilim bu 
    konuda. Bunları söyleyen birçok iktisatçı, sosyal bilimci var. Ne söylersek söyleyelim siyasetçiler, 
    yapısal reformları yapmadan durumu devam ettireceklerini ve hatta iyiye götüreceklerine 
    inanmaya devam ediyorlar.

    Kassandra laneti, günümüzde iktisatçıların üzerine yapışmış gibi duruyor.


    Mahfi Eğilmez

    Aux origines du crash des démocraties

    Demokrasilerin çöküşünün kökenleri

    Donald Trump’ın Beyaz Saray’a girişinden birkaç hafta sonra, Amerikan başkentinin saygıdeğer gazetesi, 2013’ten beri mültimilyarder Jeff Bezos’un malı olan Washington Post, bir sloganla donanma kararı aldı: Democracy dies in darkness, demokrasi karanlıkta ölür. Bu çarpıcı özlü söz, yalanın, şaibeli ideolojilerin, kamufle edilmiş beceriksizliğin ve şahsî zenginleşmenin yuvası Trumpçılığa panzehir olarak tahayyül edilmişti. Fakat her ne kadar övgüyü hak etse de, bu basın formülünün maalesef eksik olduğu ortaya çıkıyor; zira, şu sıralarda, demokrasi apaydınlıkta da can veriyor.


    "Tekinsiz Barın Filozofu” Akrep Burcu

    ”Ordunun hırslı başkomutanı ve Kraliçe’nin gözdesi olan Mars, güzel bir nedimeyle hiç bir yere varması beklenmeyen bir aşk yaşar! Mars’ın gayrı meşru çocuğuna hamile kalan talihsiz kız saraydan atılır. Köprüden atlamak üzereyken, arabasıyla oradan geçen yeraltı dünyasının amansız patronu Pluto tarafından kurtarılır ve onun metresi olur. Kendi kanından bir varisi olmayan Pluto, güzel metresinin zekası ve yetenekleriyle dikkat çeken çocuğuna ‘’Scorpio’’ – yani AKREP – adını verir ve onu evlat edinir! Ona sevgi veremez… Zira insan kendinde olmayan bir şeyi kimseye veremez! Ama gittiği her yere Scorpio’yu da götürür… Ve böylece ona bir çocuğun hatta birçok büyüğün sahip olmadığı bir şeyi, ”hayatta kalmak için gereken bilgeliği” öğretir.”

    Herhalde ”İlk AKREP”in hayatı roman olsaydı, kitap böyle bir ”Prolog” ile başlardı :))

    Tamamı şurada:   Akrep Burcu


    AKREP’e müzik… Tabi "I Put A Spell On You"








    Kargalar Hakkında

    Sosyal medyanın hayatımızın merkezine oturmasıyla her taraf ‘minnoş’ hayvan videoları ile dolup taşmaya başladı. Dün adını bile bilmediğimiz bir çok hayvan dostumuzun, bugün tüm günlük rutinlerini biliyoruz.

    Evcil hayvan kategorisine zaten hiç değinmiyorum, milyonlarca takipçisi olan internet fenomeni kediler,köpekler, kuşlar var. Peki her gün gördüğümüz, her sabah sesleriyle uyandığımız kargalar?

    Kargalar, malesef ‘minnoş’ hayvanlar kategorisinde olmadıkları için, bir instagram hesabının öznesi olamıyorlar:( Ya da fatura sırasında beklerken, ‘ay bi karga videosu açayım da keyfim yerine gelsin’ ya da, ‘ayyy şu kargaya bak ne de tatlı çöp karıştırıyor’ şeklinde trendler 2017 itibari ile hala ortalıkta görünmediğinden, biz de bu özel kuşlar hakkında çok az şey biliyoruz…

    Hadi o zaman başlayalım! Hanımlar, beyler buyrunuz kargalar hakkında, ihmal edilmiş fakat bilmek isteyeceğiniz 10 şey!

    1-Kargalar ve İnanılmaz Zekaları


    Oxford Üniversitesinde, kargaların araç-gereç kullanma kabiliyetleri üzerine bir deney yapılmıştır. deney şöyle;
    İnce uzun bir tüpün içine yiyecek konulmuş ve karganın nasıl alacağı gözlenmiş.
    Sonuç mu?
    Karga masada bulunan ince tele uzanmış, ucunu kanca şekline getirmiş ve tüpe daldırmış. Kendine saniyeler içinde yaptığı bu olta ile yiyeceğine kolay bir şekilde ulaşmış. Bu deney kargalardan önce birçok hayvan üstünde de denenmiş. Fakat hiçbiri bu deney sonucunda tüpün içindeki yiyeceğe ulaşamamış.

    5’e Kadar Sayabilirler


    Kargalar üzerinde araştırmalar yapan, bir grup bilim insanına göre, doğanın en akıllı hayvanları, bilinenin aksine maymunlar değil kargalardır. 5’e kadar sayabilirler, hayatta kalmak için malzemelerini ihtiyaçlarını karşılamak için en yaratıcı biçimlerde kullanabilirler.

    2- Yanlış Bilinen Bir Mit! Kargalar Bizden Uzun Yaşamazlar


    Kargaların yaşam süresi ile ilgili, çok yaygın ve yanlış bilinen bir inanış var. Kargaların, 100 hatta 200 sene yaşadığı zannediliyor halk arasında. Bu tamamen yanlış bir bilgi. Kargaların ortalama ömürleri 15-20 senedir. Hadi özel bakım altında olsalar o zamanda en fazla 30-40 sene yaşayabiliyorlar. Tabi yaşam süreleri türden diğer türe farklılık gösteriyor. Sadece 6-7 sene ortalama ömrü olan karga türleri de var.

    3- İnsanlar ile Yaşamaktan Oldukça Memnunlar


    Bak bu baya ilginç bir bilgi!
    İnsanlar onların yaşam alanlarını da diğer hayvanlar gibi kısıtlasa da, kargalar bunu kendilerine avantaja dönüştürmüşler. Mesela kabuklarını kırmakta zorlandıkları ceviz gibi yemişleri trafiğin yoğun olduğu yollara bırakıyorlar. Arabalar kabuklarını parçaladığında da yemeklerini alıp afiyetle yiyorlar!

    4- Herşeyi Yiyebiliyorlar


    Asla yemek seçmiyorlar. Çöp de yiyorlar, böcek de, meyve de. Ama yine halk arasında yaygın olarak konuşulan, “kargalar leş yer” oldukça yanlış bir bilgi var. Leş yiyen tek tür kuzgunlar, yani leş kargaları. Onun dışında kalan cinsler leş yemezler, ama leş dışında herşeyi yerler.

    5- Tek Eşliler

    Sosyal ilişkileri genel olarak insanlara çok benziyor aslında.Topluluklar halinde yaşıyorlar. Tek eşliler, hayatları boyunca eşlerine sadık kalıyorlar. Ayrıca yavruları olduğu zaman, anne ve baba karga, yavrunun bakımını ortak olarak üstleniyorlar.
    Sürüden Ayrılan Karga
    -SPONSOR REKLAM-
    Bunlara ek olarak, sürüden ayrı yavru bir karga gördüklerinde onu sürülerine dahil edip, bakımını üstleniyorlar. Tehlikelere karşı birbirlerini uyarıyorlar ve koruyorlar.

    6- Yas Tutuyorlar


    Tıpkı insanlar gibi kargalarda ölüleri için yas tutarlar. Ölen karga dostlarının etrafında çember oluşturup, yüksek sesle öterler. “Ölüm farkındalığı” aslında çok az hayvan türünde bulunan bir özelliktir. Ölen akrabalarını hemen terk edip gitmemelerinin aynı zamanda, onu öldüren sebebi anlamaya çalışmalarının bir sonucu olduğu da tahmin ediliyor. Bu sayede akrabalarını öldüren tehlikeye karşı sürünün geri kalanı önlem alabiliyor.

    7- Besle Kargayı, Hediyeler Getirsin


    Gabi Mann, 8 yaşında ve Seattle’da yaşayan dünyalar tatlısı bir küçük hanım. Gabi 4 yaşından beri, evlerinin arka bahçesindeki kargalara bakıyor. Ve işte bu kargalar da ne bulurlarsa Gabi’ye getiriyorlar:) Getirdikleri şeyler hediye niteliğinde ve küçük bir kız çocuğunun hoşlanabileceği herşey var! ışıltılı boncuklar, küpeler, düğmeler, kalp şekilli objeler, küçük legolar hatta! Halk arasında dolanıp duran; “Besle kargayı, oysun gözünü” atasözü de, kargalar ile ilgili diğer önyargılar gibi çöpe gidiyor!

    8- Mizah ile Yakından İlgililer!

    Şu aşşağıdaki gibi milyonlarca fotoğraf, video, türlü görsel bulabilirsiniz! Diğer hayvanların kuyruklarıyla oynayıp, onları sinir etmek gibi bir alışkanlıkları var:)

    9-  Asla Unutmazlar


    Kargalar üzerinde yapılan meşhur bir deney onların hafızaları hakkında oldukça etkileyici sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmanın sahibi o dönem doktora öğrencisi olan Kaeli Swift.
    Gönüllü insanlardan oluşan bir gruba, yüzlerine takmaları için maskeler verildi ve maskeli kişiler de ellerinde içi doldurulmuş kuş ölüleri tutarak durdular. Kargalar maskeli kişileri tehlike olarak algıladılar ve kendi sürülerini ya da komşularını haberdar etmek için, maskeli kişiler geldiğinde yüksek sesle ötmeye başladılar. İşin garip yanı şu ki; maskeli kişiler ellerinde kuş ölüleri olmadan durduklarında aynı şekilde ötmeye ve diğer kargaları uyarmaya devam ettiler.

    Kinciler Mi?

    Kargaların intikamlarını mutlaka aldıklarına ve kinci olduklarına dair yaygın bir düşünce var insanlar arasında. Bu deney biraz onu da kanıtlar nitelikte. Ama yine de intikamdan ziyade, hayatta kalmak ve hayatlarını korumak motivasyonu ile bazı bilgileri sakladıklarını görmüş oluyoruz bu deneyde.

    10- Mitoloji ve Kargalar


    Bugünün dünyasında kargalar ölümü, kötü haberi, olumsuz şeyleri temsil ediyor. Ama aslında   Yunan mitolojisinde kargalar ölümsüzlüğü temsil eder. Aynı zamanda Yunan mitolojisinde kargalara çok saygı duyulur. Mesela, karga tanrılara eşlik eden bir arkadaş ve yoldaştır. Bunun en önemli örneği Tenedos’un koruyucusu Apollo ve siyaha dönüştürdüğü kargasıdır. İskandinav kültüründe de kargaların özel bir yeri vardır, neredeyse kutsal sayılırlar. İskandinav mitlerinde kargaların saygı duyulan hayvanlar olmasının kaynağı; Tanrı Odin’in iki kargasının olmasıdır.