Translate

17 Aralık 2024 Salı

Şeyh Bedrettin Destanı

Nazım Hikmet


1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.


2

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıkların eti yavan olur,
sazlıklardan ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor 
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


3

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp 
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim.
Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz...

*

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
Torlak Kemalle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...

Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.

./. Destanın Tamamı...

7 Aralık 2024 Cumartesi

Göbekli Tepe

İnsanlık Tarihini Yeniden Yazdıran Keşif

Türkiye’nin Şanlıurfa ilinde yer alan Göbekli Tepe, 1994’te başlayan arkeolojik kazılarla sıradan bir tepeden insanlık tarihini yeniden şekillendiren bir yapıya dönüştü. Yaklaşık 11.000 yıllık geçmişiyle bu antik megalitik yapılar, avcı-toplayıcı olarak bilinen toplumların sanılandan çok daha ileri düzeyde sosyal ve kültürel yapılar geliştirdiğini göstermiştir.

Göbekli Tepe’de lazer taramalarıyla gün yüzüne çıkarılan 25’ten fazla yapı, bu alanın bugüne kadar keşfedilen en eski dini ve kültürel merkezlerden biri olduğunu ortaya koymaktadır. T biçimli devasa sütunlar, hayvan figürleri ve geometrik desenler, yalnızca bir ibadet merkezi olmanın ötesinde, sembolik anlamlarla dolu bir yapı kompleksini işaret etmektedir. Henüz tamamen kazılmamış olan bu alanda, tarihin derinliklerinden gelen daha fazla sırra ulaşılabileceği düşünülmektedir.

Bununla birlikte, Göbekli Tepe’nin en çarpıcı yanlarından biri, buradaki toplulukların dönemin teknolojik ve bilimsel kapasitesinin ötesine geçen bilgi birikimine sahip olduğuna işaret eden unsurlardır. Sütunların üzerindeki düzenlemelerin bazıları astronomik hizalanmalara işaret etmektedir. Avcı-toplayıcı bir toplumun gök cisimleriyle bu kadar detaylı bir ilişki kurmuş olması beklenmezken, buradaki bilgiler topluluğun gözlem yeteneği ve kozmolojik farkındalık seviyesinin tahminlerin ötesinde olduğunu göstermektedir. Ayrıca taşlarda yer alan semboller, su kaynaklarına ve gökyüzü olaylarına ilişkin detaylar barındırmaktadır; bu da Göbekli Tepe’nin yalnızca bir ritüel merkezi değil, aynı zamanda kozmik bilgiyle iç içe bir yaşam alanı olduğunu düşündürmektedir.

Göbekli Tepe’nin çağdaşı sayılabilecek Malatya’daki Aslantepe Höyüğü de benzer bir şekilde insanlığın bu dönemdeki sosyal ve mimari gelişmişliğini sergilemektedir. Aslantepe’nin kazılarında bulunan tapınak yapıları ve yerleşim izleri, Göbekli Tepe ile aynı dönemde karmaşık toplumsal düzenlerin ortaya çıkmaya başladığını kanıtlamaktadır.

Bu bulgular, insanlığın geçiş süreciyle ilgili klasik varsayımları sorgulamaktadır. Tarım ve yerleşik hayattan önce bu kadar sofistike bir yapı inşa edilebilmesi, Göbekli Tepe sakinlerinin yalnızca avcı-toplayıcı olmadığını; inanç, mimari ve sosyal organizasyon alanında devrim niteliğinde bir dönemi temsil ettiğini göstermektedir. Göbekli Tepe, insanlık tarihinin sırlarını çözmeye devam eden bir anahtar niteliğindedir ve daha birçok keşifle geçmişimizin yeniden yazılmasını sağlayacaktır.

10 Ekim 2024 Perşembe

Balıklarımız!


Barbun Senegal'den geliyor.
Kalamar Hindistan'dan.
Ahtapot İspanya'dan.
Karides Endonezya'dan.
Lagos Mısır'dan.
Kalkan Romanya'dan.

Norveç'ten getirilen seyit balığını restoranlarda mezgit diye kakalıyorlar. Lüks otellerimizde yediğiniz kılıç şiş'ler aslında Çin'den ithal köpekbalığı… Mercan Gine'den. Sinarit Gana'dan. Her mevsim dilbalığı olmaz, bizde oluyor, çünkü mevsimine göre bazen Afrika'nın batısındaki Senegal'den, bazen Afrika'nın doğusundaki Somali'den geliyor. Yemek için değil, bakmak için olanları bile yurtdışından getiriliyor, mülteci ayaklarıyla sınırı geçen kamyon kasalarında süs balıkları yakalanıyor, Suriye Japonu deniyor. Karadeniz'de 26 balığın neslini tükettik, Marmara'da 125 balığın neslini kuruttuk. Midye Şili'den getiriliyor. Tekir Gabon'dan.

Üç tarafımız denizlerle çevrili, Türk havuzu denilen kendimize ait denizimiz var, denizi olmayan Konya'da Uşak'ta Diyarbakır'da tarla balıkçılığı yapıp, arazide levrek yetiştirmeye çalışıyoruz. Fas'tan Moritanya'dan orfoz getiriyorlar, Kızıldeniz'den karagöz getiriyorlar. İzlanda'da 2010 senesinde volkan patladı, kül ve lav yağmuru nedeniyle kıyıları zehirlendi, toplu balık ölümleri meydana geldi, balıkları analiz ettiler, ağır kurşun, radyoaktif madde ve insana zararlı kimyasallar tespit edildi, bütün dünya İzlanda'dan balık ithalatını durdurdu, aynı dönemde Türkiye'nin İzlanda'dan balık ithalatı yüzde 250 arttı! Elalemin almadığı kansere yol açan balıkları, ki, çoğunluğu somondu, afiyetle bize yedirdiler.

Istakoz ABD'den Kanada'dan.
Bataklıklarda yetiştirilen panga'yı, kılçıksız deniz balığı filetosu diye taaa Vietnam'dan getiriyorlar. Güya Sardalya festivali düzenliyoruz, o sardalya Yunanistan'dan geliyor.
Belediyeler balık festivali düzenler Norveç'ten ithal edilen uskumru dağıtılır.
Norveç'te sadece 6 bin 400 balıkçı teknesi var, 150 ülkeye balık ihracatı yapıyor.
Türkiye'de 16 bin 450 balıkçı teknesi var, 100 ülkeden balık ithal ediyor!
Norveç'in tüm dünyada en çok balık ihracatı yaptığı ikinci ülke, Türkiye… En büyük balıkçının Galata Köprüsü'nde yediğiniz balık ekmek bile Norveç uskumrusu.

Balıkçılık tarihimizin en önemli kitaplarından biri olan ve İstanbul balıkhanesi müdürü Karekin Deveciyan tarafından kaleme alınan “Türkiye'de Balık ve Balıkçılık” isimli eserde, 1920'li yıllarda sırf İstanbul'da sekiz milyon ton balığın işlem gördüğü anlatılıyor.
Bugün, tüm Türkiye'de bir milyon ton bile değil!
1920'li yıllarda İstanbul balık haline 2 milyon 200 bin çift torik geliyordu… Bugün torik gören var mı? Lakerda artık palamuttan yapılıyor.
İthal somondan bile lakerda var!
Bizim lüferi neredeyse kuruttuk… Atlantik ringası geliyor, Pasifik ringası geliyor, Avustralya uskumrusu geliyor, Japon kolyozu geliyor.

Avrupa Birliği ülkeleri kişi başına 26 kilogram balık yiyor, dünya ortalaması 19 kilogram… Türkiye ortalaması sadece 8 kilo!
Marmara Denizi tüm balıkların göç ve yumurtlama yeriydi. Tekirdağ, Şarköy, Marmara Adası arasındaki üçgen, orkinosların aşk üçgeniydi. Taaa Atlas Okyanusu'ndan gelirler, bu aşk üçgeninde ürerlerdi.<br>
Bu Marmara Denizi'ne en başta İstanbul, çevresindeki tüm şehirlerin kanalizasyonunu bağladık, aşk üçgenini lağım çukuru haline getirdik.

HES kurulmayan dere bırakılmadı.
Mersin balıkları artık Çoruh'a inmiyor.
Gediz'e Büyük Menderes'e Seyhan'a Ceyhan'a artık balık girmiyor.
Balık avlanan göllerimiz imha edildi.
Eber Gölü kurudu, geriye sadece kırık sandallar kaldı.
Nasreddin Hoca'nın maya çaldığı Akşehir Gölü bile kurudu.
E bu denizlerde balık kalır mı?

(Murat Demirocak sayfasindan.)

19 Ağustos 2024 Pazartesi

Führer iyi ama çevresi kötü

Geçtiğimiz yüzyılın en ‘popüler’ konularından biri olmasına karşın Nazi iktidarı hakkında bildiğimiz çoğu şey, basitleştirilmiş kurgusal bir anlatıya dayanıyor. Nazilerin iktidara geldiği 1930’lardan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, sanki yaşanan yıkıma sadece tek bir adamın ‘çılgınlığı’ sebep olmuş gibi. Almanya halkının tamamı ya zorla Hitler’i desteklemiş ya da gözü kapalı ona biat etmiş gibi.

Oysa gerçekler bize daha girintili çıkıntılı bir manzara sunuyor.

Toplumda yaşanan dönüşümü birkaç beylik laf ile açıklamak mümkün değil. Fakat belki ‘lafların’ ta kendisi bize Nazilerin iktidarını nasıl yerleştirdiğini açıklayabilir?

Almanyalı bir Yahudi olan Filolog Victor Klemperer (1881-1960), 1933-1945 yılları arasında tuttuğu günlüklerden yola çıkarak LTI – Nasyonal Sosyalizmin Dili, Bir Filoloğun Notları(1) isimli kitabını kaleme alır. LTI, Lingua Tertii İmperii’nin kısaltmasıdır, yani Üçüncü İmparatorluğun Dili. Klemperer eserinde kendi yaşantısı ve dil bilgisinden yola çıkarak Nazilerin toplumda dil ile nasıl hakimiyet sağladığı üzerine düşünür. Bunun yanı sıra radikal dönüşümün nasıl ‘olağanlaştığını’ ve hayatın beklenmedik alanlarına nasıl sızabildiğini gözlemler. Klemperer’in kitabında altını çizip üzerine uzunca konuşabileceğimiz pek çok başlık var. Bugün Naziler ve gündelik hayatın değişimi ile söze başlayalım. Böylece Almanya’da 1930’larda yaşananların sandığımız kadar basit olmadığını görebiliriz.

Victor Klemperer (1881-1960)
CİHAN HARBİNDEN SOSYALİST ALMANYA’YA
Biraz yazarımızı tanıyarak söze başlamalıyız. Polonya doğumlu bir Yahudi olan Klemperer’in babası hahamdır ancak kendisi pek dindar biri değildir. Birinci Dünya Savaşı’nda çeşitli cephelerde savaşır. Dil üzerine eğitim gören Klemperer savaşın ardından Dresden Teknik Üniversitesi’nde profesör olarak dil üzerine dersler verir. Nazi iktidarında hem ‘gazi’ oluşu hem de eşi Eva Schlemmer’in ‘ari’ bir Alman sayılması nedeniyle toplama kamplarına gönderilip infaz edilmez. Buna karşın önce işini kaybeder daha sonra türlü aşağılamalarla ağır işlerde çalıştırılır. İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde çember iyice daralıp ‘imtiyazlı’ Yahudilere de sıçrarken Dresden’den kaçar, bir süre saklandıktan sonra kurtulur.

Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanya’sını yenilgiye uğratmasıyla birlikte kurulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde -namı diğer Doğu Almanya- görevine iade edilir. Yaşamının geri kalanını Doğu Almanya’daki iktidar partisi Almanya Sosyalist Birlik Partisi (SED) üyesi olarak sürdürür. Doğu Almanya’da saygın bir bilim insanı olarak görülen Klemperer kültür işlerinde çeşitli görevler alır, 1952’de Demokratik Almanya Cumhuriyeti Ulusal Ödülüne layık görülür.

İNSANLARIN ETİNE KELİME FORMUNDA GİREN NAZİZM
Klemperer, tuttuğu günlüğü savaştan sonra Doğu Almanya’da yayına hazır hale getirir. Nazilerin kullandığı dili incelerken, çalışmasını bir bakıma “Nazizm insanların etine ve kanına tek tek kelimelerle, deyimlerle, cümle formlarıyla giriyor, milyonlarca defa tekrarlanarak kendini dayatıyor, bunların mekanik ve bilinçsiz biçimde devralınmasını sağlıyordu” ifadeleriyle özetler.

Kitaplarına el konulduğu için oldukça kısıtlı bir ‘inceleme’ alanına sahip olmasına karşın Klemperer, Nazilerin kullandığı dilin ilk bakışta fazla dikkat çekmeyen detaylarına odaklanır. Bu ince detaylara bir örnek vermek gerekirse eğer ‘Yahudi İbadeti’ ile ‘Yahudilerin İbadeti’ demenin nasıl bir farka işaret ettiğini açıkladığı kısmı aktarabiliriz: “Bazen bir ifadenin kulağa niçin horlayıcı geldiğini kolay tespit edemezsiniz. Nazilerin ‘Yahudi ibadeti’ tanımı, yansız ‘Yahudilerin ibadeti’ teriminden farklı bir şey söylemiyor olmasına rağmen niçin aşağılayıcıdır? Sanıyorum, bir biçimde egzotik seyahat anılarını hatırlattığı için. Galiba burada doğru iz üzerindeyim: Yahudi ibadeti Yahudi tanrısınadır, Yahudi tanrısı da kabile tanrısı veya kabile putudur, Yahudilerin ibadetinin yöneldiği tek ve genel tanrısallığı ifade etmez.”

Üstelik sadece kelimeleri, deyimleri değil; noktalama işaretlerinde bile Nazilerin iktidarını çözümler:

“Bireylerin ve grupların karakteristik biçimde şu veya bu cümle işaretine teveccüh gösterdiğini tespit edebiliyoruz. Mürekkep yalamışlar noktalı virgülü severler; onların mantık ihtiyacı, virgülden daha kesin olan ama nokta kadar da mutlak bir sınır çizmeyen bir ayrım işaretine taliptir. Kuşkucu Renan, soru işaretini fazla sık kullanmamak gerektiğini söyler. Sturn und Drang(2), muazzam miktarda ünlem işaretine ihtiyaç duyuyordu. Almanya’da natüralizm ilk dönemlerinde tire kullanmayı seviyordu: Cümleler ve düşünce dizileri yazı masası başında titizce kurgulanmış olarak sıralanmıyor, birbirlerinden kopuyor, ima ediyor, tamamlanmadan kalıyorlardı, oluşum koşullarına, iç monoloğa veya özellikle düşünmeye alışkın insanlar arasındaki heyecanlı konuşmaya tekabül eden uçucu, infilaki, çağrışımcı bir özleri vardı. (…) LTI, ironik tırnak diye tanımlamak istediğim işaretleri aşırı miktarda kullanır. Basit ve birincil tırnak işareti, başka birisinin söylediğini veya yazdığını harfiyen aktarmaktan başka bir anlam taşımaz. İronik tırnak işareti böyle yansız alıntılamayla yetinmez, alıntının hakikatine şüphe düşürür, aktarılan ifadeyi yalan ilan eder. Konuşmacının sesine alay katmasında ifadesini bulan ironik tırnak işareti LTI’nin retoriksel karakteriyle sıkı sıkıya bağlıdır. (…) İspanyol devrimcileri bir zafer kazandığında, onların subayları olduğunda, bir genelkurmayları olduğunda, bunların adları kaçınılmaz olarak kızıl ‘zafer’dir, kızıl ‘subay’dır, kızıl ‘genelkurmay’dır. Aynı şey daha sonra Rus ‘stratejisi’ için, aynısı Yugoslavların ‘Mareşal’ Tito’su için geçerli olacaktır.”

‘FÜHRER İYİ AMA ÇEVRESİ KÖTÜ’
Klemperer sadece bir ‘filolog’ olarak bilimsel nitelikte yazılar kaleme almaz. Aynı zamanda kendi yaşamından yola çıkarak toplumsal değişimi anlatır. “Hiçbiri Nazi değildi ama hepsi zehirlenmişti” diyen Klemperer, Nazi iktidarının ilk yıllarında “Halkın sarhoşluğu geçtiğinde, akşamdan kalmalığın baş ağrısı sökün ettiğinde artık devam edemez ya bu delilik” diye düşünür. Ancak meselenin böyle olmadığını, insanların Führer’i tahmin ettiğinden çok farklı şekillerde ele aldığını şaşırarak fark eder. Öyle ki savaşın son günlerinde dahi yaşanan yıkımın faturasını Hitler’e değil de ona ‘sadık kalmayan çevresine’ kesen pek çok insanla karşılaşır:

“Son bir defa daha, en nihayet barınacak yer bulabildiğimiz ve çok geçmeden Amerikalılar tarafından işgal edilen küçük Unterbernbach köyündeydik. Çok yakındaki cepheden, dağılmış birliklerin unsurları tek tek ve kıtalar halinde buraya akıyordu. Ordunun eriyip gitmesiydi bu. Herkes her şeyin sonuna gelindiğini biliyor, herkes esaretten kurtulmak istiyordu. Çoğu savaşa verip veriştiriyordu, barıştan başka bir şey istemiyorlardı, başka her şeye kayıtsızdılar. Bazıları Hitler’e lanet ediyordu, birçokları ise rejime lanet ediyor, Führer’in niyetinin aslında daha iyi olduğunu, çöküşten ötekilerin sorumlu olduğunu söylüyordu."

Bugünden bakıldığında sık yapılan yanlışlardan biri de sadece toplumun ‘cahil’ görülen kesiminin Nazilere inandığıdır. Sosyal bilimlerde toplum incelenirken ‘cehalet’ değil sosyo-ekonomik faktörler aslidir. Böylece bilimsel bir parametre tercih edilir. Kalburüstü sınıfların belli kesimleri kendi ‘seçkinliklerine' yakıştıramadıkları şeyleri, nefret objesi olarak gördükleri tabakalarla özdeşleştirme niyetindelerdir. Oysa gerçek burjuva-liberal parametrelerle çizilen sınırlardan çok daha farklıdır. Farklı arka planlara sahip tanıdığı bir dizi insan profilini sıraladıktan sonra Klemperer bu duruma dair şöyle söylüyor: "Böylece her iki halk tabakasının, hem entellektüellerin hem de daha dar anlamda halktan olanların Hitler’e inancını tasdik ettiğine tanık oldum; iki ayrı zamanda, hem işin başında hem her şeyin sonuna gelindiğinde. Her seferinde de bu tasdikin ağızda değil iman dolu kalpte olduğuna dair en ufak şüphem yoktu. İmanını tasdik edenlerin üçünün de ortalama zeka denen şeye muhakkak sahip oldukları kesindi, sonradan düşündüğümde de kesindir."

Klemperer’e göre yaşadığı cehennem yıllarında en kötü anlardan biri yakasına takmak zorunda olduğu sarı yıldızla birlikte başlar. Bu yıldızla gezerken yaşadıkları o günün Almanyasını özetler nitelikte. Öyle ki farklı sınıftan, farklı arka planlardan gelen insanların tepkilerindeki farklar da dikkat çekiyor:

“İki taşınmadır çalıştığımız nakliyecilerden biri, -hepsi iyi adamlar, KPD’li [Almanya Komünist Partisi] kokuyorlar-, Freiberger Sokağı’nda birden karşıma dikilir, pençeleriyle elime yapışır ve yoldan işitilmemesi imkansız bir sesle fısıldar: ‘Hey, profesör bey, sarkıtmayın yüzünüzü! Yakında işleri biter lanet olası heriflerin!’ Teselli niyetinedir, insanın kalbini ısıtır ısıtmasına; ama kaldırımda doğru kişinin kulağına gidecek olsa tesellicime hapse mal olacaktır, banaysa Auschwitz yoluyla canıma… Bir otomobil bomboş sokakta yanımdan geçerken frene basar, yabancı bir baş camdan uzanır ‘Hâlâ yaşıyor musun, lanet olası domuz! Ezip geçmeli, gebertmeli seni!”

‘ONA İNANIYORUM’
İkinci Dünya Savaşı’nda Kızıl Ordu’nun Berlin’e girmesiyle birlikte her şeyin bittiğini zannedebiliriz. Buna karşın Almanya’da toplumun savaş sonrasında nasıl bir süreçten geçtiği pek ilgimizi çekmiyor. Kendini yeni düzene adapte etmeye çalışanlar, “Ben zaten hiç tam Nazi olmadım” beyanlarında bulunanlar kadar Hitler’e dair görüşlerinde pek bir şey değiştirmeyenler de vardır. Bu farklı yaklaşımlara dair savaş sonrasında karşılaştığı bazı örnekleri veren Klemperer şöyle yazıyor:

“Ona inanıyorum’u sadece Hitler imparatorluğunun son günlerine dek takip ettim. Şimdi günbegün rehabilite edilenlerle veya rehabilite edilmek isteyenlerle meşgulüm. Birbirlerinden ne denli farklı olursa olsunlar, bir müşterek noktaları var: Hepsi, ‘faşizmin kurbanları’ arasında özel bir grup oluşturdukları iddiasındalar, hepsi vicdani kanaatleri hilafına öyle veya böyle şiddet kullanılarak öteden beri nefret ettikleri o partiye girmeye zorlanmışlar, hiçbir zaman Führer’e de Üçüncü Reich’a da inanmamışlar. Lakin geçende sokakta eski öğrencim L.’ye rastladım, onu son defa bölge kütüphanesine son gidişimde görmüştüm. O zaman duygudaş bir tavırla elimi sıkmıştı; bu bana tatsız gelmişti çünkü gamalı haçı takmıştı bile yakasına. Şimdi yüzünde sevinçli bir ifadeyle yanıma yaklaştı: ‘Çok memnunum kurtuldunuz ve tekrar görevinizin başındasınız!’ – ‘Siz nasılsınız peki?’ –‘Kötü tabii, inşaat işçisi olarak çalışıyorum, çoluk çocuğu geçindirmeye yetmiyor, bedenen de müsait değilim bu işi uzun süre yapmaya.’ – ‘Rehabilite edilmediniz mi? Sizi tanıyorum -vicdanınıza yük teşkil edecek caniyane bir iş yapmadığınıza eminim. Partide üst düzey bir göreviniz var mıydı, politik açıdan çok etkin miydiniz?’ –‘Kesinlikle hayır, ufak bir partiliydim.’ – ‘O zaman niye rehabilite edilmediniz?’ –‘Bunun için başvuruda bulunmadığım için ve bulunmayacağım için.’ – ‘Anlamadım.’ Bir ara. Sonra zorlukla gözlerini indirmiş: ‘İnkar edemem, ona inanmıştım.’ – ‘Ama şimdi hâlâ inanıyor olamazsınız; nelere yol açtığını görüyorsunuz, rejimin bütün tüyler ürpertici cinayetleri apaçık serildi ortaya.’ Daha da uzun bir ara. Sonra, iyice sessiz: ‘Hepsini teslim ediyorum bunların. Diğerleri onu yanlış anladılar, ona ihanet ettiler. Ama ona, ONA, hâlâ inanıyorum.”

Bazense bu inancın ilginç hurafeler yarattığı olur: “Bir defasında büyük alarm verildiğinde, -ölümün kanat çırpışları, kelimelerin donukluğundan gerçeğe geri çağırılmış, pısmış küçük şehrin damları üzerinde hışırdıyordu yine, çok geçmeden bombalar Plauen’de gümbürdediler-, mahallenin veterineri bizim yanımızda bulunuyordu. Konuşkan bir adamdı ama lafazan değildi, dirayetli sayılan, aynı zamanda iyi yürekli biriydi, alarmın gafil avladığı müşterilerinin endişelerini lafı değiştirerek yumuşatmaya çalışıyordu. Yeni silahtan, hayır, yeni silahlardan bahsetti, bunlar artık hazırdı, Nisan’da(3) kesin devreye girecekler ve oyunun neticesini tayin edeceklerdi. ‘Tek kişilik uçak, V2’den de ileri bir silah, en büyük bombardıman filolarını bile halledecektir kesin; öyle fantastik bir süratle uçuyor ki ancak geriye doğru ateş edebiliyor çünkü atış hızından daha süratli, düşman uçaklarını daha bombalarını atamadan düşürüyor; son deneyleri tamamlandı, seri üretime geçmek üzereler.’ Sahiden! Burada size aktardığım gibi anlatıyordu bunları; sesinin tonundan anlaşılan, bu masala inanmıştı ve dinleyenlerin yüzlerinden anlaşılan, onlar da masalcıya inanıyorlardı -en azından birkaç saatliğine.”

TAKVİM YAPRAKLARI İLE KAVGA
Tarihi ve dünyayı anlamlandırmaya çalışırken şimdiki zamanda yaşamanın önemli handikapları vardır. Geçmiş bize ‘gerçeküstü’ ve ‘donuk’ gelir. Naziler iktidarı ele geçirip, tüm dünyayı korkunç bir yıkımla karşı karşıya bırakmıştır, insanları ‘ari’ ya da ‘ari olmayan’ gibi sınıflara ayırmış, komünist cadı avında kandan nehirler akıtmıştır. Fakat artık olan olmuş, tarih kitaplarındaki hareketsiz yerini almışlardır. Gamalı haç ne de olsa sosyal medyada sansürleniyor ve sadece filmlerde kötü adamların kolunda bulunuyor…

Elbette, geçmiş bir daha tıpatıp aynı biçimlerde tekerrür etmeyecek. Aynı suda iki kez yıkanılmaz ne de olsa. Ancak bir olguyu meydana getiren koşulları olgularla karıştırmamak gerekiyor. Çünkü koşullar herhangi bir zaman dilimine ait değildir. Olgu geçmişte kalabilir, ancak koşullar ve sonuçlar, üzerine takvim sayfaları bocalanarak toprağa gömülemez. Koşulların yarattığı benzerlikler, karşımıza geçmişin sonuçlarını aynı çehrelerle getirmez.

Peki ne işe yarar koşullara mercek tutmak? Her şeyden önce yaşadığımız şimdiki zamanı -olabildiğince- anlamlandırmayı kolaylaştırır. Ve belki daha da önemlisi takvimleri çevirerek değil, kavga ederek, mücadele ederek bir hayaletin gerçek anlamda gömülebileceğini gösterir.

Klemperer’in eseri bu anlamda ufuk açıcı bir yerde duruyor.

Kavel Alpaslan kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

10 Ağustos 2024 Cumartesi

Topluluk önünde konuşma korkusu

Bir araştırmaya göre insanların çoğu ölümden çok, topluluk önünde konuşma yapmaktan korkuyor. Bunun nedenlerinden biri eğitim sistemimizin "düzgün ve doğru söz söyleme" konusu üzerinde hiç durmamasıysa biri de buna alışık olmayışımız. Peki bu korkunun üstesinden gelmenin yolları neler?

 Komedyen Jerry Seinfeld, “Bir cenaze törenine katılmanız gerekiyorsa, ölen kişinin ardından bir anma konuşması yapmaktansa tabutta olmayı tercih edersiniz” diyordu. Bir araştırmaya göre gerçekten de insanların en çok korktuğu şeyler arasında ölüm korkusu, topluluk önünde konuşmanın arkasından geliyor. Yani insanların çoğu ölümden çok, topluluk önünde konuşma yapmaktan korkuyor. Bu korkunun bir adı da glossofobi (glossophobia).

Üniversitedeki öğrencilerimizin en büyük sorunlarından biri, sözlü sunum korkusudur. Çoğu öğrenci, proje sunumlarından önce bedenlerinin çok fazla gerildiğini, omuz ve boyunlarının kaskatı kesildiğini ve bunun da konuşmalarına yansıdığını söyler; tutuk tutuk, güvensiz konuşmaları ve anlamsız cümleler sarf etmeleri nedeniyle başarısız olmaktan yakınır. Sadece bize özgü olduğunu zannetsek de topluluk önünde konuşma korkusu aslında her insanda var olan bir korkudur.  

Psikologlar topluluk önünde konuşma kaygısının fiziksel ve duygusal belirtilerine dikkat çekiyor. Bu belirtilerden bazıları titreme, ellerin buz kesmesi, ağız kuruluğu, bacakların istemsizce hareket etmesi, kalp çarpıntısı, nefes alamama hissi, sesin titremesi şeklinde fiziksel olarak kendini belli eder. Fiziksel belirtilere öfke, endişe, gerginlik, mutsuzluk, huzursuzluk gibi duygusal belirtiler de eşlik edebilir.

İlk ve ortaöğretim Türkçe derslerinde genelde doğru ve düzgün cümle kurmak üzerine bir eğitim verilir yani yazı dili esas alınır. Eğitim sistemimizde “düzgün ve doğru söz söyleme” konusu üzerinde ise hemen hemen hiç durulmaz. Bu nedenle öğrencilerin konuşmaları, aile içinde edindikleri sözlü iletişime ve arkadaşlar arasındaki sokak diline yaslanır. Sözlü iletişim tekniklerinden habersiz olan gençlerimiz arasında, gelişigüzel, bağıra çağıra konuşma hastalığı yaygındır. Örneğin, konuşma eğitimi almamış gençler, duygusal bir şiiri bile kahramanlık destanı gibi okurlar. İlerleyen yaşlarda da bu bağırarak konuşma hastalığı devam eder.

Topluluğa hitap etme korkularının önemli kaynaklarından biri de topluluk önünde konuşmaya alışık olmayışımızdır. Çocukluğumuzdan itibaren bu tür bir deneyime sahip olmadığımız için birer yetişkin olarak topluluk önünde konuşmaya çalıştığımızda paniğe kapılmamız aslında doğaldır. 

  • Konuşma korkumuzu doğru nefes alıp verme teknikleri, telkin, sevdiğimiz obje veya maskotları gözümüzün önünde bulundurmak yoluyla yenmemiz mümkün. 
  • Topluluğa hitap edeceğimiz zaman “ne konuşacağım, kime konuşacağım, ne kadar konuşacağım, nasıl konuşacağım, niçin konuşacağım, nerede konuşacağım” sorularını yanıtlayarak ön hazırlık yapabiliriz.

Retoriğin mimarı olarak nitelenen ve Antik Yunan dünyasının en önemli hatiplerinden biri olan Demosthenes’in bile gençliğinde konuşma sorunları vardı. Çocukluğunda çelimsiz bir vücut yapısına sahip olduğundan, sesini güçlendirmek ve söyleniş kusurlarını düzeltmek için uzun zaman inatla çalıştığı söylenir. Onun doğuştan utangaç, üstelik kekeme olduğu, bu konuşma kusurunu gidermek için ağzına ufak çakıl taşları koyarak deniz kenarında dalgalara karşı uzun metinler okuyup denemeler yaptığı söylenir.

Topluluk önünde konuşma korkumuzun nedenlerine eğilerek bu korkumuzu yenmeye başlayabiliriz. Ses organlarının çalışmaması gibi fizyolojik bir nedenden kaynaklanmıyorsa öncelikle utanma, heyecanlanma, özgüven eksikliği gibi psikolojik etkenlere yoğunlaşmalıyız. 

  • Psikoterapistlerden destek alarak, stres yönetimi konusunda eğitimlere katılarak, dil ve konuşma terapistlerine danışarak bu kaygımızı gidermeye çalışabiliriz. Özellikle erken yaşlarda fark edilen konuşma sorunları için dil ve konuşma terapistlerine başvurmak yaşamsal önem taşıyor. 
  • Dil ve konuşma terapistleri tüm yaş gruplarında dil bozuklukları, konuşma, ses, yutma sorunları tedavisi üzerine çalışırlar. Konuşma terapistleri, öğrenme güçlüğü, konuşma gecikmesi, konuşma bozukluğu, ses üretememe, işitme bozukluğu, kekeleme, ses bozuklukları, dil bozukluklarının tedavisine yardımcı olurlar.

Bir konuşmacı, örneğin bir avukat, düşüncelerini, duygularını iyi anlatabilmek için uygun, inandırıcı sözcükler, cümleler seçtiği gibi, doğru bir ses, düzgün konuşma yeteneğine de sahip olmalıdır. Bazı öğretim üyesi arkadaşlar, ders anlatırken cümleleri tekdüze ve yuvarlayarak söylediklerinden, bazı sözcüklerin hecelerini ezdiklerinden dert yanarlar. Bu bakımdan konuşmaya dayalı her meslekten insanın, dinleyiciler karşısında söz söyleyen herkesin diksiyonun inceliklerini öğrenmesi gerekir.

  • Nüzhet Şenbay’ın tanımıyla diksiyon, “Söz söylerken duygu ve düşünceleri üslûbuna uygun olarak belirtmek için sesin uyumunu, söylenişi, jesti, mimiği, alınacak tavırları yerinde, aynı zamanda güzel kullanma sanatıdır.” 

Eğitimin her düzeyinde, profesyonel meslek hayatımızda, doğaçlama sunumlar, yazılı metinle hazırlıklı ya da ezberlenmiş hazırlıklı sunumlarda bulunuruz. Yapılan bir araştırmaya göre, şirket yönetcilerinin %98’inin topluluk önünde konuşma yapması gerekmektedir. Bu nedenle günümüz dünyasında insanlar, “konuşma sanatında” yeterli düzeye gelme arzusuyla doğru ve güzel söz söyleme eğitimi almanın yollarını arıyorlar. 

Bazı konuşmacılar kusurlarına hiç aldırmadan sadece çok yüksek sesle yani bağırırcasına konuşarak dinleyici üzerinde etki uyandıracaklarını sanırlar. Bu yanlış bir düşüncedir. Oysa böyle davranacaklarına kusurlarını düzeltme yollarına başvursalar, alıştırmalar yaparak yanlışlarını düzeltseler kendilerine daha fazla katkıda bulunmuş olurlar.

Bazı insanların vücut biçimi, görkemli görünüm, seslerinin tınısı, ses gücü, duruş dengesi vs. gibi doğuştan gelen avantajlarının olduğu inkar edilemez. Bu özelliklerin topluluk karşısında söz söylerken kuşkusuz etkisi olur. Bu nitelikler yadsınamazsa da bunlardan yoksun birçok kişi bu eksiklerini doğru ve düzgün konuşma eğitimi alarak giderebilir ve değerli birer konuşmacı olmayı başarabilirler.

Gerçekte iyi bir konuşmacı olmak için dilini yutmuş gibi susup oturmamalı, daha doğrusu, yanlış bir söz söyleyeceğim diye korkup çekinmemeliyiz. Türkçeyi düzgün, anlaşılır, doğru kurgulanmış cümlelerle konuşmaya çaba göstermeliyiz. Düşüncelerimizi ifade etmeye çalışırken abartıdan kaçınmak, iyi bir dinleyici olmak ve karşımızdaki kişilere konuşma fırsatı vermek gibi iletişim ilkelerini unutmamamız gerekiyor. Özellikle hedef kitleye etkin dinleme koşullarını ve özgürlüğünü sunmalıyız. Bir atasözünde söylendiği gibi, iki kişi şarkı söyleyebilir ama aynı anda konuşamaz.

  • Bedensel rahatlama ve gerginliklerden arınmayı sağlamak, nefesi doğru ve verimli kullanabilmek, nefesi sese dönüştürmede doğru alışkanlıklar edinmek için zorunlu olan nefes alıştırmalarını rutine dönüştürebiliriz.

Sesimiz duygularımızla sürekli bir iletişim içindedir. Günlük yaşamımızdaki, sinirli ve kontrolsüz hâlimiz sesimize de yansıyacaktır. Mevcut korkular savunma mekanizmamızı çalıştıracak, harekete geçmemize engel olacak, sonuç gerginliğe dönüşecek, bu da boyun ve omuzlarda hissedilecektir. Ses nefese, nefes de rahatlamaya bağlıdır. Gevşeme ve esneme alıştırmalarıyla konuşmamızı etkileyen gerginliklerden kurtulabilir, meslek hayatımızda bize çok faydası olacak esnekliğe kavuşabiliriz. 

Biraz da konuşmayı bozan etkenler üzerinde duralım. Sözcük dağarcığının yetersizliği, yabancı dillerden sözcük kullanma alışkanlığı, söyleyiş (telaffuz) hataları, bazı ses ve sözcükleri atlamak, sesleri değiştirmek, sözcükleri yinelemek, cümleleri uzatmak, kaba veya argo sözler söylemek, planlı konuşmayı bilmemek, vurgu ve tonlama bozuklukları, bazı seslerin yutulması, ilk akla gelen konuşmacı yanlışlarıdır. 

Üslup olarak da çok fazla konuşmak, acelecilik, söz kesmek, yapmacıklık, tehdit eder gibi konuşmak, nefesin yeterli olmaması, sesi titretmek, çok hızlı ya da yavaş konuşmak, jest ve mimiklerin ölçüsünü kaçırarak çok abartılı konuşmak, dinleyiciyi olumsuz etkiler. 

  • Dinleyicilere değer verdiğini hissettiren, onlara heyecan veren, soru sormalarına kapı aralayan, kendisi hakkında mümkün olduğu kadar az konuşan kişi, başarılı konuşmacı olarak nitelendirilir. 

İnsan düşünür, duygulanır ve anlatır. Ama korkmadan anlatabilmelidir. Jacques Rancière’in dilimize Cahil Hoca (Le maître ignorant) olarak çevrilen kitabında ele aldığı Jacotot, öğrencilerine seslenirken iyi bir konuşmacı olmanın anlamına dair çarpıcı bir çıkarımda bulunur: 

"Size öğretecek hiçbir şeyim olmadığını öğretmek zorundayım."

Suha Çalkıvik-aposto.com

25 Temmuz 2024 Perşembe

Mahpusluk kitaplarıyla

Hapishanede, günlük bir rutin oluşturacak kadar vakit geçirdikten sonra, yine sırf size olduğuna emin olduğunuz bir şey oluyor: Her şey, her gün, her an aynı. Sadece ve sadece okuduğunuz ve yazdığınız şeyler farklı.

Hapishane insanı çok değiştiriyor. Tecrübeyle sabit. Hayatta yapacağınızı düşünmediğiniz bir sürü şeyi yapıyorsunuz. Yani herkeste öyle mi bilmiyorum tabii ama bende öyle. Buradaki arkadaşlarım, dünyanın dört bir yanından yazarlar, içlerinde mebzul miktarda hapse düşmüş olanları da var, yüzyılların ötesinden gelenler de, yanı başımdan da, Mısır’dan ya da Nazi Almanyası’ndan da, ya da tam buradan, Bakırköy Kadın Cezaevi’nden de.

Benim ve hapishanelerden yazan “arkadaşlarımın” deneyimi diyelim, tecrübesiyle sabit evet, hapishane insanı değiştiriyor. Misal ben, tutuklanmadan önce birkaç istisna hariç hiç ama hiç günlük ve mektuplaşma okumamıştım. Nedense, basılmış günlük ve mektuplaşmalar rızayla olsa bile, hep çok mahrem gelirdi, elim gitmezdi. Merakımı yenemediğimden Arendt-Heidegger mektuplaşmalarını okumuştum birkaç yaz önce, başka da hatırlamıyorum.

Sonra, tutuklandım. Gereksiz düzenli ve disiplinli bir insan olarak, kendime dev bir okuma listesi yaptım; cezaevi kütüphanesi, iki haftada bir kitap alabildiğimiz Halk Kütüphanesi, dışarıdan gelecek kitaplar… On yıl kalsam okuyacak kitap listem hazır (Tövbe deyin lütfen, merci). Her zamanki gibi, gereksiz meraklı bir insan olduğum için, birbiriyle alakasız, milyon konuda okuyorum, hani okuma listemi görseniz, “Bu ne ya?” demeniz çok olası ama olsun, ben mutluyum.

Sonra işte, vakit geçti de geçiyor, malûm, biz hâlâ burada, önce burayı merak ettim, hani bizzat Bakırköy’le ilgili ne yazılmış diye. Dört Duvar Kadına ne Yapar? çıktı önce karşıma, İpek Merçil ve Seçil Doğuç Ergin’in Bakırköy Kadın Cezaevi’ndeki adli tutuklu ve hükümlülerle yaptıkları bence altın değerindeki çalışma. Keşke herkes okusa! Sonra Deniz Seki’nin Bakırköy Cezaevi günlerini anlattığı Deniz Dibi. İlk okuduğum “günlük” buydu. İtiraf ve özür birlikte gelsin, burun kıvırdım, beğenmedim. Sonraları, adlarını anmayacağım öyle kötü “şeyler” okudum ki, Denizin Dibi, gerçekliğiyle, listede üst sıralarda.

Tabii ki epeyce zaman önce okumuştum ama canım Sevgi Soysal’ın Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na geri döndüm, Yıldırım Bölge’yi dışarıda okumakla, içeride okumak valla ne yalan söyleyeyim çok farklı…

Ardından Neval El Seddavi’nin Sıfır Noktasında Kadın’ı geldi. Mısır’ın anlatılmaz kötülükteki hapishanesinden hepimize hayat dersi veren seks işçisi Firdevs’in hayatı, içerisi ve dışarısı. Bakırköy’de de ne çok Firdevs var, bir bilseniz, her gün hikayelerinden bir şeyler öğrendiğim…

Anı ve mektup okumama inadımın kırılması, kitap listeme bakılırsa, Abidin Dino ve Kemal Tahir sayesinde olmuş. Sıralamadan öyle anlıyorum. Dino, Nâzım Üstüne adlı bence çok şahane arkadaşlık kitabında şöyle diyor:

“Bugün artık Nâzım yok, Bursa Cezaevi yerli yerinde duruyor, onun öfkesine eş bir öfke taşıyan genç tutuklularla dolup taşıyor. Ne var ki her şey değişebilir ve değişecek. Türkiye’nin cezaevlerinde yatan siyasi tutuklular Nâzım’ın şu dizelerini ezbere bilir:

Ve son gülenleri güzel gülecek olan yirminci asır
(benim şafak çığlıklarıyla sabaha eren müthiş gecem)
senin gözlerin gibi, Hatçem,
güneşli olacaktır…”

Hem Nâzım Hikmet’in hem de Abidin Dino’nun yirminci asra dair yanılmış olduklarını (hatta 21. asra dair bile, sonuçta 2024’teyiz) bir kenara koyalım, bu satırları okuyunca Piraye’ye Mektuplar haliyle düştü aklıma. Birkaç zaman sonra da Esir Şehrin İnsanları’nda Kemal Tahir’in cümleleri: “Mahpusluğun anasını yemekle, uyumak ağlatır, burada yemekle ve de uyumakla geçecek vakitler.”

Sonunda, başladım Piraye’ye Mektuplar’a. 400 küsur sayfa, Sadece Nazım Hikmet’in yazdıkları. Kemal Tahir malûm, hapishane arkadaşı, arada en flörtöz, en tatlı, en şeker hâliyle, sızıyor mektuplara.

Nâzım Hikmet’in Piraye’ye Mektupları, hani muhtemelen bir Nâzım uzun şiiri beklediğimden, onca gündelik hayat, anlatılamaz ekonomik zorluklar, siyasi baskı ve hapishanenin (70 küsur yıl sonra da hiç farkı olmayan) saçmalıkları ve tuhaflıkları nedeniyle, resmen ciğerimi söktü. Hapishanede bir adam, Bursa’da, Çankırı’da, İstanbul’da bir kadın, para yok, ama gerçekten yok, hiç yok, Nâzım cezaevinde, çeşitli “şeyler” üretiyor, onları sattırıyor Piraye’ye, misal bir peynirciyle tanışıyor, ondan ucuza peynir alıyor, Piraye birazını kendine saklayıp, kalanını satsın diye. Hapiste olmayı geçtim, bir de hayatta kalmaya, aç kalmamaya çalışıyorlar.

İnsan hapse girince, bildiğinden başka herhangi bir ortamda olabileceği gibi, kendine derhal bir hayat inşa etmeye başlıyor ve bir rutin oluşturuyor. Eh, hâliyle insanım yani, bulduğum pratik çözümlerin ilk benim aklıma geldiğine, başıma gelenin tek benim başıma geldiğine falan eminim. Piraye’ye Mektuplar ile birlikte, günlük ve mektup kuralımı esnetince, hayat bana tabii ki bir kez daha gökkubbenin altında, söylenmemiş söz kalmadığını gösterdi. Anıları ve mektupları okumaya başlamamla, okuduğum romanlardaki hapishane hikayelerini farklı görmeye başlamam, aynı zamanlara denk geliyor sanki.

Nâzım Piraye’ye yazmış: “Ne tuhaf, karşı karşıya geldik mi; konuşacak bir yığın şey olduğu halde, birbirimizin yüzüne doya doya bakma endişesiyle olacak, ne kadar az konuşuyoruz. Sonra ayrılınca hiçbir şey konuşamamanın verdiği azabı duyuyoruz.”

Bu cümlelerle anlatılanlar, benim 26 küsur aydır, Bakırköy’de her görüşten sonraki hissim. Tuhaf ve saçma biliyorum ama görüşlerde susup, birbirimize baktığımız oluyor ve evet, aslında o dakikalar altın değerinde.

Hapishanede, günlük bir rutin oluşturacak kadar vakit geçirdikten sonra, yine sırf size olduğuna emin olduğunuz bir şey oluyor: Her şey, her gün, her an aynı. Sadece ve sadece okuduğunuz ve yazdığınız şeyler farklı. Kanıtlayamam ama, her gün aynı şeyleri aynı saatte aynı şekilde yaptığıma eminim. Hani olsun olsun on dakika oynuyordur. Valla Polyannacılık oynayasım tuttu, bu her şeyin hep ve aynı olmasının iyi bir yanını bulmaya gayret ettim ama yok, olmuyor. Her gün bir öncesi ve sonrasının aynısı ama bir yandan da (biliyorum çok tuhaf ve inanılmaz ama) zaman, hızlı geçiyor. Ben tabii, yine bir tek bana böyle sanıyorum. Ve tabii ki öyle değil. 1904, Eylül ayı, Zwickau Cezaevi, İmparator II. Wilhelm’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanan Rosa Luxemburg’a bağlanıyoruz.

“Sabah 6’da kalkıyorum, 7’de kahvemi içiyorum, 8’den 9’a dolaşıyorum, 12’de öğle yemeği, 3’te kahve, 6’da akşam yemeği, 7-9 arası lamba ışığına izin var, 9’da yatak. Berliner Tageblatt geliyor. Bol bol okuyup, bir o kadar da düşünüyorum.”

Yazının devamı

2 Mayıs 2024 Perşembe

İklim krizinin gezegendeki yapısal etkileri

 

  • Earth.org tarafından yayınlanan bir makaleye göre, Dünya milyarlarca yıl boyunca evrildi, ancak iklim krizi bu süreçleri daha da ileri taşıyarak gezegenin yapısını değiştiriyor.


    Dünya'nın yüzeyi dört milyar yıldan fazla bir süredir sürekli bir değişim içindedir. Kıtalar birleşir, okyanuslar genişler ve türler ortaya çıkar ya da yok olur. Ancak iklim krizi, bu süreçleri tamamen yeni bir boyuta taşıyor ve gezegenin yapısal bütünlüğünü değiştiriyor. İklim değişikliği, yerkürenin hem karasal hem de denizel yapılarında derin izler bırakıyor. Earth.org’da yayınlanan bir makalede bu değişlikler şöyle özetleniyor:



    İklim krizinin gezegendeki yapısal etkileri:

    Kara üzerindeki etkiler

    İklim değişikliğinin en gözle görülür etkileri, karada meydana geliyor. Artan sıcaklıklar, buzulların ve donmuş toprakların (permafrost) erimesine, çöllerin genişlemesine ve deniz seviyelerinin yükselmesine neden oluyor. Permafrost, Dünya'nın yüzeyinin altında, en az iki bin yıldır hatta yüz binlerce yıldır donmuş olan toprak katmanını ifade eder ve genellikle Kuzey Yarımküre'de, Sibirya, Kanada, Grönland ve Alaska gibi Arktik bölgelerde bulunur. Küresel sıcaklıkların artmasıyla birlikte bu permafrost tabakaları erimeye başladı.

    Okyanuslardaki değişimler

    Okyanus yapısında ise belki de hiç olmadığı kadar düşmanca ve tahmin edilemez değişikler meydana geliyor. Karbondioksitin suya karışmasıyla pH değerinin düşmesi (asitleşme) bu değişikliklerin ilki ve en belirgini. Okyanuslar, atmosfere salınan karbonun yaklaşık %25'ini emerek doğal karbon yatakları işlevi görür. Ancak artan asitlik seviyeleri, deniz canlılarının popülasyonlarının azalmasına veya göç etmesine neden olur. Asitleşme, yükselen karbondioksit seviyeleri ve sıcaklık, mercanların beyazlaşmasına (bleaching) yol açar; bu da mercan resiflerinin dalga ve kasırgalara karşı koruyucu özelliğini azaltır.

    Atmosferin yapısındaki değişiklikler

  • İklim değişikliği, hem antropojenik (insan kaynaklı) hem de doğal faktörlerin bir kombinasyonudur. Örneğin, ulaşım ve enerji, sırasıyla karbon emisyonlarının %21 ve %34'ünü oluşturur. Seragazı etkisi, küresel ısınmanın en tanınmış ve en çok tartışılan nedenidir. Metan ve karbondioksit gibi gazlar, atmosferde su buharını ve ısıyı tuzağa düşürür, sıcaklıkların yükselmesine ve daha şiddetli hava olaylarının yaşanmasına neden olur.

    Biyoçeşitlilik kaybı ve ekosistem bozulması

  • Dünya, üzerinde yaşayan vahşi yaşam olmadan bugünkü halini alamazdı. Nesli tükenen ve tehlike altındaki türler, bir zamanlar yaşadıkları habitatları kalıcı olarak değiştirir. Örneğin, polinatörlerin (tozlayıcıların) yok olması, ağaçların kötü büyümesine neden olabilirken, avcı türlerin azalması, istilacı türlerin ekosistemleri besinlerinden arındırmasına ve hâkim olmasına yol açar.

    İklim değişikliği, Dünya'nın kara, deniz ve gökyüzü yapılarını daha kaotik veya önceki verilere göre daha az stabil hale getiriyor. Bu değişiklikler, onarılamaz zararlara yol açıyor ve herkesi iyimser bir iklim eylemi için harekete geçirmeli. Gezegenin temel yapı taşlarını iyileştirmek mümkün, ancak bu kolay bir iş değil ve önemli yatırımlar, uluslararası iş birliği ve acil eylemler olmadan başarılamaz.

    http://cevreciyiz.com/

30 Nisan 2024 Salı

Rutinin Dışında

Derin devlet, Türkiye’de siyaseti anlamak için en çok müracaat edilen kavramlardan biridir. Bu kavram, devletin ikili bir yapısı olduğuna işaret eder. Buna göre, bir tarafta hukukla işleyen ve görünen bir devlet, diğer tarafta ise kendini kurallarla bağlı saymayan ve gizli faaliyetlerde bulunan derin bir devlet vardır. Devlet yüzeyde kaidelerle işler ama derine inildikçe rutinin dışına çıkar.

Bu rutin dışına çıkma hali, en sarih ifadesini Süleyman Demirel’de bulur. Türkiye, 1990’lı yıllarda bir korku tünelinden geçer. 1996’da meydana gelen ve emniyet-mafya-siyaset üçgenini tevil götürmez bir biçimde ifşa eden Susurluk Kazası, bu korku tünelinde yaşanan kötülüklerin bir kısmını açığa çıkarır. Kayıp Silahlar Davası da bunlardan biridir. Batman’da kurulan Karma Özel Harekât Birliği adlı özel birlik için Valiliğin yurt dışından ithal ettiği ağır makineli tüfekler, roketatarlar ve benzeri silahların bir kısmı Hizbullah’ın silah depolarında çıkar.

12 Şubat 2000’de, bu konuyla alakalı bir soruya dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, tarihe geçen bir cevap verir: “Devlet rutin dışına çıkabilir” der ve bir nevi mevzuyu ayan beyan ortaya koyar:

“Devlet halin icabına göre hareket eder. Yani her zaman rutini takip etmek zorunda değildir. Devletin yüksek menfaatleri -ki bunu takdir etmek hükümetlere aittir- icap ettirdiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir. Yani kanunsuzluk yapma manasında söylemiyorum. Rutinin dışına çıkma payı vardır.”

Elbette bu söz, büyük bir tartışma koparır. Farklı kesimler Demirel’i eleştirirler. Barolar Birliği sert bir tepki gösterir. Demirel, bunun üzerine, iki gün sonra bu açıklamasını düzeltme mecburiyetinde kalır. Rutin dışına çıkmayı “yasaları aşmama koşuluna” bağladığını “devletin hangi gerekçelerle olursa olsun kanunsuz hareketleri himaye etmeyeceğini” söyler (Tanıl Bora, Demirel, İletişim Yayınları, 2023, s. 444).

Hurdacıya Düşen Büyük Sır
İşte Demirel’in tarif ettiği bu rutin dışına çıkma halinin belgesi, yıllar sonra bir kâğıt hurdacısında bulundu. Eski Cumhurbaşkanı Özal’ın İstanbul-Balmumcu’daki evinden çıkan ve yolu kâğıt hurdacısına düşen bir belge, Cumhuriyet tarihin en karanlık dönemlerinden birinin üzerindeki perdeyi araladı.

10 Haber’den Masum Gök’ün ulaştığı bu belge; Millî Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği tarafından 20 Aralık 1992 tarihinde hazırlanmış. Kırmızı kapla ciltlenmiş belge, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın başyaverince “Sayın Cumhurbaşkanına sunulmak üzere”’ 22 Ocak 1993’te imza karşılığı teslim alınmış.

“Psikolojik Etkinlik Çalışmaları-Sonuç Raporu” adını taşıyan ve ekleri hariç 67 sayfa tutan bu belge, devletin PKK ile mücadelede başvurması gereken psikolojik harekâtları tanımlıyor ve gereğinin yerine getirilmesi için devletin ilgili birimlerinin bir “psikolojik harekât birimi” kurmalarını emrediyor. Psikolojik harekâta ise şu misyon biçiliyor:

“Yapılan çalışmanın amacı devletin PKK silahlı bölücü terör örgütü ile mücadelesinde psikolojik güç birliğini sağlamak, karşı propaganda ile PKK’nın yurt içinde ve dışında her alanda yaptığı propagandasını etkisiz kılmak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının devlete güven ve bağlılık duygularını tazelemek ve pekiştirmek ve bunların neticesi olarak da psikolojik üstünlük mücadelesini kazanmaktır.”

Belgenin giriş kısmında, devletin PKK ile bugüne kadar “demokratik hukuk devleti kurallarıyla mücadele ettiği” belirtiliyor. Fakat alınan bütün tedbirlere rağmen beklenen neticeye ulaşılamadığından, terör eylemleri ve terör söyleminin hızla yayılmaya devam ettiğinden yakınıyor. Dolayısıyla belge, hukuk içinde kalmanın artık devlete yetmediğini ima eden bir söyleme yaslanıyor.

O halde, mücadeleyi derinleştirmek ve arzulanan sonuca varmak için ne yapılmalıdır? Cevap bellidir: Hukuki sınırları aşmak, yani rutinin dışına çıkmak! Bu meyanda, belgede özellikle jandarmaya verilen görevleri vurgulamak gerekir. Jandarmaya birçok görev veriliyor ama en çok “Örgüte destek sağladığı bilinen işadamlarına özel tedbirler uygulamak” görevi dikkat çekiyor.

Tabiatıyla sormak icap ediyor: Acaba jandarma, işadamlarına ne gibi bir özel tedbir uygulayabilir? Neden olması gerektiği gibi devletin mali ve iktisadi işlerine bakan birimleri değil de bu işle jandarma vazifelendiriliyor?

Jandarmanın işadamları için -hem de özel tedbirler uygulamakla– görevlendirilmesi, akla hemen o dönemde çok sayıda Kürt işadamının ve kanaat önderinin faili meçhul cinayetlerde katledilmelerini getiriyor.

“Her biçimde”
Zira bu belgenin hazırlanmasından yaklaşık bir yıl sonra, 4 Kasım 1993’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İstanbul’da gazetecilere çok mühim bir açıklama yapar. “Elimizde PKK’ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var” der Çiller ve ardından ekler: “Listede 60 kadar isim bulunuyor. Devlet PKK’yla olduğu gibi PKK’ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir.”

Çiller’in her biçimde vurgusunun altını çizmek lazımdır. Zira bu açıklamanın yapılmasından 70 gün sonra, ilk olarak Behçet Cantürk öldürülür. Daha sonra bir cinayet serisi başlar. Kürt kimlikleriyle maruf işadamları, avukatlar ve bürokratlar katledilirler. Yusuf Ziya Ekinci, Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım, Namık Erdoğan, Medet Serhat, Faik Candan, Fevzi Arslan, Şahin Arslan ve Mecit Baskın gibi isimler faili meçhul cinayetler dalgasının kurbanı olurlar.

Gök’ün ele geçirdiği bu belgeden hareketler hem dünümüz hem de bugünümüz için geçerli iki noktaya temas edilebilir:

Evvelen, bu belge, Türkiye’de gayrihukuki, anti-demokratik ve özgürlük karşıtı dil ve pratiklerin büyük bir kısmının kaynağının Kürt meselesi olduğunu bir kez daha teyit ediyor. Kürt meselesinde siyasetten uzaklaşıp sopaya tutundukça, devletin hukuk dışına çıkması, suça batması ve devlet içinde çetelerin oluşması engellenemez.

Demokratik ve hukuki bir çerçeve içinde çözülmediği müddetçe bu mesele, her zaman hak ve hürriyetlerin altını oyar, hukuksuzluk üretir, siyasi ve iktisadi krizlere yol açar. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle ve muhtemel yarın da böyle olacak.

Saniyen, devlet yetkisini kullanan kişileri hukuktan azade kılmak; Susurluk Çetesi benzeri yapıların devlet içinde yuvalanmasını sağlamış, memleketi bir yargısız infazlar çukuruna ve faili meçhul cinayetler mezarlığına döndürmüştür. Devletin rutin dışına çıkmasına cevaz vermek, bu kara tabloya onay vermekten başka bir mana taşımaz. Zira hukukla bağı kopmuş bir devletin çürümesi, yozlaşması ve çeteleşmesi kaçınılmazdır. Devlet demek, rutin demektir. Devlet demek, hukuk demektir.

Devleti devlet yapan hukuktur; hukuk yoksa devlet çeteden başka bir şey değildir.

Vahap Coşkun - www.perspektif.online

22 Ocak 2024 Pazartesi

Özerklik Nedir? (Demokratik ve Yerel Özerklik)

Özerkliğin Anlamı ve Kapsamı

Özerklik, sözcük anlamı itibariyle, yönetim açısından dış baskılardan ve denetimlerden bağımsız olma halini tanımlar. "Muhtariyet" olarak da bilinen sözcüğün bir diğer adı "otonomi"dir. Bir yerel topluluk, yerel nitelikteki işlerini kendi iradesiyle, kendi kendine ve kendi organları ile yapıyorsa ve tüm bunları yapabilmesine olanak sağlayan kaynakları mevcutsa özerktir. Yani, özerklik, kısaca kendi kendine yetme ve yönetimde serbest olma durumudur. Özerklik, dokunulmazlık anlamına gelmez. Aynı şekilde, bağımsız olmak demek de değildir. Özerkliğin sınırları ve çerçevesini anayasa ve yasalar belirler. Eğer, yasaların olumsuz şekilde yorumlandığı, ülke çıkarlarıyla uyuşmayan kararların alındığı ve bu kararların uygulandığı bir ortam varsa, bu ortamı oluşturan topluluk özerklik kavramının niteliklerine ters düşüyor demektir. Özerkliğin asli amacı, hizmettir. Verilen hizmetlerin daha iyi yürütülmesi hedeflendiği için özerklik uygulanır. 

Özerklik, yasalarla belirlenmiş çerçeve içinde kaldığı müddetçe, idarelerin kendi faaliyetlerine hakim olacakları kuralları, kendi seçtikleri organlar vasıtasıyla koymaya hak ve yetki sahibi olmasıdır. Bir başka tanıma göre ise, özerklik, yerel yönetimlerin yasalarla belirlenmiş sınırların içinde kalarak, yerel işlerini kendi sorumlulukları ile ve kendi seçilmiş organları ile yerel halkın faydasına ve çıkarlarına uygun olarak düzenleme, belirleme ve yönetme hakkı ile imkanıdır.

Özerklik, yerel yönetimlere daha fazla hareket alanı ve hürlüğü verir. Bu sayede, yerel yönetimler yerel hizmetlerini kendileri planlayıp iç örgütlenmelerini kendileri tamamlarlar. Özerkliğin en dış çerçevesini belirleyen anayasa ve yasalar, kimi zaman özerkliğin kısıtlanmasına ve yok edilmesine de yol açabilir. Bu yüzden, özerklik bir ülkenin anayasasında çok net biçimde tanımlanmış olmalıdır. Günümüzde, özerkliğin yaygın olarak uygulandığı pek çok ülke vardır. 

Özerkliğin üç temel amacı bulunur. Bu amaçlar:

  • Yerel birimlerde gittikçe artan, hizmetle ilgili talepleri karşılamak için yerel yönetime yetki vermek ve ona esneklik sağlamak.
  • Yerel yönetimlerin, kendi koşullarına ve ihtiyaçlarına en uygun yönetim yapısını kendilerinin belirleme hakkına sahip olmaları.
  • Yerel yönetimi, merkezi yönetimin müdahalelerinden korumak. Kendi halkını daha iyi tanıyan yerel yönetimin, yeni oluşan ihtiyaçlar ve hizmetler için kendi kendine aksiyon almasını sağlayarak, merkezi yönetimi sürekli olarak talep ve baskıya muhatap etmemek.

Özerkliğin iki anlamının olduğu kabul edilir. Böylece, yerel ve demokratik özerkliğin de iki farklı yönü ortaya çıkmış olur. 

İlki, yerel yönetimlerin tüzel kişiliklerinin özerkliğidir. Bu tip yerel özerklik, yerel yönetimin organlarının merkez yönetimle ilişkilerini ilgilendiren tiptir. Burada, yerel yönetimin merkezi yönetimden tamamen bağımsız olması beklenmez. Önemli olan, görevlerini, merkezi yönetim müdahale etmeden kendi imkanları dahilinde yapmalarıdır. Bu tip özerklik şu sonuçları beraberinde getirir:

  • Merkezi yönetim ile yerel yönetimin birbirinden ayrı iş ve işlevlerinin olması.
  • Yerel yönetimlerin maddi imkanlarının kuvvetlendirilmesi, bununla ilgili önlemlerin alınması.
  • Merkezi yönetimin, yerel yönetim üzerindeki denetiminin sınırlanması.

İkincisi ise, ilgili bölgede bulunan yerel halkın özerkliğidir. Burada, yerel yönetimin halkla ilişkisi konu alınır. Seçilmiş yerel yönetim organları, halkı layıkıyla temsil edebilmeyi önemser. O yüzden, bu yerel özerlikte, halkı temsil edebilecek kişilerin seçilmesine olanak tanıyan bir seçim ortamı sağlanmalıdır. Bu çeşit özerkliğin nitelikleri ise şöyledir:

  • Yerel yönetimlerin hakim olduğu birimlerde, yapılacak etkinliklerin yerel organlar tarafından belirlenmesi.
  • Yerel yönetimlerin, merkezi yönetimler tarafından değil, ilgili yerel birimi oluşturmuş halklar tarafından denetlenmesi.

Özerklik kavramı, Batı Avrupa'nın feodalizmden kapitalizme geçişi aşamasında ortaya çıkmış bir ilkedir. Bu değişim gerçekleşirken, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen yapıların gelişmesine yardımcı olan, demokrasinin ve onun getirdiği düzenin uygulanabilmesine olanak sağlayan bir kurum olarak dikkat çekmiştir. Modern devlet yapısında, merkezi yönetimler ve yerel yönetimler ahenk içerisindedir ve ayrıca yerel yönetimlerin anayasada belirlenmiş ve tanımlanmış bir özerklik alanı vardır. Bu kavram, günümüzde kazandığı ekstra önem nedeniyle, çoğulcu demokrasinin egemen olduğu toplumlarda daha çok karşımıza çıkar. 

Özerklik kavramı hem genel çerçevesiyle, hem de yerel ve demokratik özerklik alt başlıkları ile 1960'lı yıllardan beri başta Avrupa'da olmak üzere tüm dünyada tartışılmaktadır. Özellikle 1990'lı yıllarda, hakkında sayısız akademik çalışma yapılarak Avrupa'da entegrasyonu hız kazanmış ve ulus-devletler yavaş yavaş geri plana çekilmeye başlamıştır.

1985'te imzaya açılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, onların özerklik durumunun savunulması, yerinden yönetim ve demokrasi ilkelerine önem veren ve bu ilkelere dayanan bir Avrupa'nın kurulması amacıyla yapılan bir çalışmalar bütünü olarak karşımıza çıkar. 

Demokratik Özerklik Nedir?

Demokratik özerklik, bir devletin içinde, siyasal egemenlik yetkilerinin değil ancak yönetim yetki ve görevlerinin bir kısmının yerel seçimle iş başına gelmiş temsili yapılara devir olma durumudur. Ülke bütünlüğü dahilinde, halkın yerel yönetimde söz ve karar sahibi olması demektir. Bu görev icra edilirken, yerel halk kendi farklılıklarını da özgürce ifade edebilecektir. 

Demokratik özerklik, tüm yerel halkın, etnik kimlikleri, inançları ve yaşam biçimleri önemsenmeksizin baskı altında olmadan, kendilerini özgürce ifade edebildiği, hizmetin eşit şekilde dağıtılabildiği ve halkın yönetime katılabildiği adil bir toplumu amaçlar.

Demokratik özerkliğin hayata geçmesi ve devam ettirilebilmesi için anayasada tanımlanması ve yasalar tarafından güvence altına alınması şarttır. Bununla birlikte, hem siyasi hem de idari yapılanmada reform gerektirir. Bu idari modele göre, birbiriyle yoğun şekilde sosyo-kültürel ilişkilerde ve ekonomik münasebette olan komşu illeri ihtiva eden, yapı anlamında seçilerek görev başına gelmiş il genel meclislerine benzeyen, ademi merkeziyetçi nitelikte bölgesel meclisler kurulur. 

Demokratik özerkliğin çerçevesi aşağıdaki şekilde belirlenir:

  • Bir ülkenin siyasi ve idari yapılarında demokratikleşmeyi sağlamak birincil amaçtır. Bu nedenle köklü bir reformdan söz eder.
  • Devlet sistemini değiştirerek sorun çözmeyi değil, toplumun öz yeterliliğini esas alarak sorun çözmeyi baz alır.
  • Bir devletin sorunlarının çözümü için geliştirilecek yöntemlerde, yerel halkı ve yönetimi güçlendirmeyi, halkı söz sahibi kılmayı ve onların kendilerini ilgilendiren kararları kendilerinin alabilmesini esas alır.
  • Halkın karar alma mekanizmaları ile süreçlerine dahil olması için demokratik katılımı esas alır ve tüm yerel birimlerde meclis sistemini baz alır.
  • Yalnızca etnik temelli ve toprağı baz alan özerklik anlayışını değil, kültürel farklılıkların hür biçimde ifade edilebildiği bölgesel ve lokal yapılanmayı savunur.
  • Bayrak, resmi dil gibi tüm ülkeyi ilgilendiren ana unsurları hala geçerli görür. Bununla birlikte, özerk bölgelerin kendi dil ve sembollerinin ifadesini de özgür kılar ve bunun demokratik öz yönetimin oluşması için gerekli olduğunu düşünür.
  • Demokratik özerk yönetimler, bölge meclisi şeklinde örgütlenir ve meclislerde görev ve sorumluluk alan kimseler bölge meclis temsilcisi olarak adlandırılır. Meclisler, hem meclis başkanını, hem de görevli oldukları alandaki işleri yürütecek yürütme kurulunu seçer. Bu kurulun üyelerinin ve başkanın meclisin aldığı kararların uygulanmasında sorumlu olması beklenir.
  • Bölgelerin hepsi, o bölgenin özel ismini ya da bölge meclisinin yetki ve sorumluluk sınırları içinde bulunan en büyük ilin adıyla anılır.
  • Demokratik özerkliğe göre, illerin valileri, merkezi yönetimin aldığı kararlarla birlikte, bölge yürütme kurulunun aldığı kararları da uygular. Bakanlıklara bağlı taşra teşkilatlarının da aynı şekilde işlemesi beklenir. İl genel meclisleri, belediyeler, muhtarlıklar ve benzeri idari yapılar yine varlıklarını sürdüreceklerdir.
"

⥅Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı

Yerel özerklik olgusu, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın 3. maddesinin 1. fıkrasında şu şekilde açıklanmıştır: "Yerel makamların, yasalarla belirlenmiş sınırların içinde, kamu işlerinin mühim bir kısmını kendi sorumlulukları içinde ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yönete hak ve yetkisine sahip olmalarıdır." Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, bu hakkın, direkt, eşit, adil ve genel oya dayanan bir gizli seçim sonucun göre, serbest şekilde seçilen üyelerden oluşmuş ve kendilerine karşı sorumlu olan yürütme organlarına sahip olan meclisler ya da kurul toplantıları tarafından kullanılabileceği belirtilmiştir. 
Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın tanıdığı yerel özerklik ilkesi, yerel yönetimlerin kendi  ana kurallarını koyma, kendi lokal işlerini istedikleri ve belirledikleri gibi idare etme, merkezi yönetimin yerel işlere karışmasını engelleme, kendi yerel kaynaklarını oluşturma ve yerel birlik üyelerinin genel refahı ve mutluluğuna fayda sağlama hak ve yetkisini kullanmasını içerir.  Yerel özerkliğin sağlanması ve gerçekleşebilmesi için, alınacak kararlara, bu kararları alacak ve uygulayacak organlara ve maddi imkanlara dair bazı şart ve koşulların mevcut olması gerekir. Bu koşullara göre, ancak aşağıdaki durumlarda özerklikten söz edilebilir:

  • Yerel yönetimler karar alacakları zaman, üst makamların izin veya onay vermesini beklemeden, onlara bağlı olmadan hareket edebiliyorlarsa,
  • Yerel yönetimlerin görevli ekibi, merkezi yönetimin etkisinden uzakta kurulabiliyor ve onların tesirinde çalışmıyorsa,
  • Merkezi yönetimin, yerel yönetim ekibini görevden almak, kendi iradesiyle atamak gibi yetkileri yoksa,
  • Yerel yönetimin organları seçilerek göreve geliyorsa,
  • Yerel yönetim, yetkilerini, sorumluluklarını ve görevlerini yerine getirebilmek için kafi miktarda maddi imkanlara sahipse.

Eğer yerel yönetimler, merkezi yönetimlerin ön iznini veyahut onayını istiyorsa, bu izin ve onaylar olmadan karar alamıyor veya uygulayamıyorsa, ekiplerinin üzerinde merkezi yönetim tarafından kurulmuş bir baskı mevcutsa, maddi imkanları zayıfsa veya merkezi yönetime bağlı durumdaysa, yerel yönetimlerin özerkliğinden söz edilemez. 

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'na göre, yerel yönetimlere aşağıdaki nedenler dolayısıyla önem verilir. Ayrıca, onların geliştirilmesi için uygulanması gereken kurallar ve özerkliğin sağlanması aşamasında dikkat edilmesi gereken faktörler vardır. Tüm bu maddeler şu şekilde sıralanabilir:

  • Yerel yönetimler doğrudan halka dayanırlar. Bu nedenle demokratik rejimin dayanağı ve temeli niteliğindedirler.
  • Vatandaşların kamu işlerinin belirlenmesinde ve idaresinde katkı sunmalarını sağlar. Bu eylemi direkt olarak yapabildikleri yer yerel yönetimlerdir.
  • Yerel yönetimler daha fazla yetki ve sorumluluk sayesinde vatandaşlara daha aktif ve etkili biçimde hizmet sunabilirler. Ayrıca vatandaşlara daha yakın bir yönetim sağlarlar.
  • Yerel yönetimlerin yargı yoluna başvurma hakkında kısıtlama yaşamamalıdır.
  • Yerel yönetimlerin karar alma mekanizmaları özgürce yapılacak seçimler sonucu belirlenmelidir.
  • Yerel yönetimler görev ve sorumluluklarını yerine getirirlerken, merkezi yönetim onlara minimum düzeyde müdahalede bulunmalıdır.
  • Yerel yönetimlerde yapılacak denetimlerde yasaya uygunluk esas alınmalıdır.
  • Yerel yönetimler, görev ve sorumluluklarıyla orantılı olacak bir gelir sahibi olmalıdır. 

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, onların özerklik durumunun savunulması, yerinden yönetim ve demokrasi ilkelerine önem veren ve bu ilkelere dayanan bir Avrupa'nın kurulması amacıyla yapılan bir çalışmalar bütünü olarak karşımıza çıkar. 15 Ekim 1985'te sözleşme olarak imzaya açılan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı yürürlüğe girmesi amacıyla gerekli olan koşulların yerine getirilmesinden sonra, 1 Eylül 1988 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. 

Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı 21 Kasım 1988 tarihinde imzalamıştır. 1991 senesinde ise 3723 sayılı yasa ile TBMM tarafından onaylanmasına karar verilerek, 1992 yılında 92/3398 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanmıştır. Bu onay Resmi Gazete'de 3 Ekim 1992'de duyurulmuştur. Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın yürürlük tarihini 1 Nisan 1993 olarak belirlemiştir. Ayrıca, bazı hükümlerini benimsemiş, yedi tane hükmüne ise çekince koymuştur.

Hakan Kutluay - www.makaleler.com/ozerklik-nedir

Yukarı