Translate

Antiwar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antiwar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Hiroşima Barış Anıtı Parkı

Hiroşima Barış Anıtı Parkı, eski Ota Nehri'nin (Honkawa) Motoyasu Nehri'nden ayrıldığı delta bölgesinin en üst kısımlarında yer almaktadır. Atom bombası kurbanlarını anmak ve kalıcı dünya barışı için dua etmek amacıyla kurulmuş bir şehir parkıdır.

Bu bölge, Edo döneminden erken Şova dönemine kadar Hiroşima şehrinin merkezi ticaret bölgesiydi, ancak 6 Ağustos 1945'te insanlığa atılan ilk atom bombasıyla anında yok edildi. Bombalamanın ardından, 6 Ağustos 1949'da ilan edilen "Hiroşima Barış Anıtı Şehri İnşa Yasası"na dayanarak, kalıcı barışın sembolü olarak hiposantr çevresindeki alanı geliştirmek amacıyla Barış Anıtı Parkı ve tesislerinin inşasına 1950 yılında başlandı ve 1955 yılında tamamlandı.

Parkta Atom Bombası Kubbesi, Hiroşima Barış Anıtı Müzesi, barış dilekleriyle dikilmiş çok sayıda anıt ve bombalamadan sağ kurtulan bir Japon şemsiye ağacı bulunmaktadır.

Read More>

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Falkland Savaşı

Falkland Savaşı, Arjantin ve İngiltere arasında 2 Nisan-14 Haziran 1982 tarihleri ​​arasında yaşanan kısa süreli, ilan edilmemiş bir savaştı.

Bu savaş, Falkland Adaları ( Arjantin'de Islas Malvinas olarak bilinir), Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nın egemenliği için yapıldı.

2 Nisan 1982'de Arjantin kuvvetleri, İngiliz denizaşırı toprağı Falkland Adaları'nı işgal etti, ardından Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nı da hedef aldı. 8000 mil uzakta olmasına rağmen, İngiltere Güney Atlantik'e bir savaş gemisi görev gücü gönderdi ve ticaret gemilerini hızla yeniden donattı.

Havada, denizde ve karada yaşanan şiddetli çatışmalar, Arjantin güçlerinin 26 Nisan 1982'de Güney Georgia'da ve 14 Haziran 1982'de Falkland Adaları'nda teslim olmasıyla sonuçlandı.

Çatışma 74 gün sürdü ve 900'den fazla can kaybına yol açtı.

Çatışmanın sonucu, tartışmasız bir şekilde Margaret Thatcher'ın liderliği ve Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri için bir dönüm noktası oldu; Galtieri, yenilginin ardından kendi hükümeti tarafından görevden alındı.

Falkland Adalar
Adalar , Britanya'ya 8.000 mil uzaklıkta, Güney Atlantik'te bulunan Britanya'ya ait denizaşırı topraklardır.

devam 1833'ten beri adalar üzerindeki egemenlik Arjantin tarafından tartışılıyor.

Falkland Adaları sakinlerinin çoğu İngiliz kökenliydi ve Arjantin'in adalar üzerindeki hak iddiasına karşıydı. 1982'de Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri , adaları zorla ele geçirmeye karar verdi.

Arjantin'in İşgali
Arjantin, 1976'da Güney Sandviç Adaları'nda izinsiz ancak herhangi bir direnişle karşılaşmadan bir varlık kurmuştu. Arjantin güçlerinin 2 Nisan'da Falkland Adaları'nı ve 3 Nisan'da Güney Georgia'yı işgal etmesi Birleşmiş Milletler tarafından kınanmıştı. İngiliz Vali Sir Rex Hunt sınır dışı edildi ve adaları savunan, ancak daha sonra teslim olmaya zorlanan küçük bir Kraliyet Deniz Piyadesi birliği olan 8901 numaralı Deniz Birliği ile birlikte İngiltere'ye geri gönderildi.

Başkan Galtieri, General Mario Menéndez'i adaların valisi ve adaları savunmak üzere görevlendirilen Arjantin kuvvetlerinin komutanı olarak atadı.

Bunu takip eden haftalarda, ada sakinlerine birçok kısıtlama getirildi. Bazıları zorla sınır dışı edildi, diğerleri ise haftalarca hapsedildi.

İngiliz Görev Gücü
İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher, adaları geri almak için Corporate kod adlı bir askeri operasyona yetki verdi.
Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana İngiliz silahlı kuvvetlerinin tüm kollarının aynı anda konuşlandırıldığı ilk seferdi.

Birkaç gün içinde, asker, uçak ve teçhizat taşıyan 127 savaş gemisi, denizaltı ve el konulmuş ticaret gemisinden oluşan bir İngiliz görev gücü Güney Atlantik'e doğru yola çıktı.

Paraquet Operasyonu, 25 Nisan'da Güney Georgia'yı İngiliz kontrolüne geri verdi.

Görev gücü daha sonra dikkatini Falkland Adaları'nın geri alınmasına çevirdi.

30 Nisan'da Görev Gücü, Falkland Adaları çevresinde 200 mil (yaklaşık 320 km) çapında bir Tam Yasak Bölge ilan ederek, herhangi bir ülkeye ait tüm uçak ve gemilerin girişini yasakladı. İngiliz özel kuvvetleri, Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Filo Hava Kuvvetleri, Arjantin gemilerine ve savunma sistemlerine saldırdı.

İki gün sonra, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Conqueror denizaltısı , Arjantin kruvazörü ARA General Belgrano'yu batırdı ve geminin 300'den fazla mürettebatı hayatını kaybetti.

Arjantin hızla karşılık verdi. 4 Mayıs'ta, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Sheffield destroyer gemisi, Arjantin'e ait Super Éntendard savaş uçağından ateşlenen bir AM39 Exocet seyir füzesiyle vuruldu. Patlama ve ardından çıkan yangında yirmi kişi hayatını kaybetti ve gemi tamamen yandı.

Arjantin Hava Kuvvetleri, Exocet füzeleri ve bombalarla İngiliz gemilerine saldırmaya devam ederek birçok kayıba neden oldu. Çatışma sırasında toplam yedi gemi kaybedildi ve diğerleri ciddi şekilde hasar gördü. Özellikle 24 Mayıs'ta RFA Sir Galahad ve RFA Sir Tristram adlı lojistik çıkarma gemilerine ve 25 Mayıs'ta SS Atlantic Conveyor adlı ticari konteyner gemisine yapılan saldırılar yıkıcı oldu.Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı

Çatışmanın en ünlü görüntülerinden biri, Kraliyet Deniz Piyadeleri fotoğrafçısı Astsubay Peter Holdgate tarafından çekilmiş olup, Onbaşı Peter Robinson'ın telsiz antenine bağlı bir Birleşik Krallık bayrağıyla Port Stanley'e doğru "yürüdüğünü" göstermektedir.

Savaşla ilgili medya haberleri, Kraliyet Deniz Piyadeleri jargonunda tam teçhizatla uzun mesafeli yürüyüş anlamına gelen 'yomp' terimini popülerleştirdi.

Port Stanley'i çevreleyen dağlarda yaşanan şiddetli çatışmaların ardından Arjantin kuvvetleri 14 Haziran'da teslim oldu.

İngiliz birlikleri aynı gün Port Stanley'e vardılar ve ada halkı tarafından coşkulu bir şekilde karşılandılar.

11.000'den fazla Arjantinli asker silahsızlandırılarak Arjantin'e geri gönderildi. İngilizler ayrıca Güney Sandviç Adaları'nın kontrolünü de yeniden ele geçirdi.

Çatışma sırasında 907 kişi hayatını kaybetti: 649 Arjantinli, 255 İngiliz ve üç Falkland Adalı.

Günümüzde adalar, İngiliz Güney Atlantik Adaları Kuvvetleri'nin koruması altındaki İngiliz denizaşırı topraklarıdır.
Arjantin ile olan anlaşmazlık hâlâ çözüme kavuşmadı..

Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı .

ivm.org.uk

14 Nisan 2026 Salı

Opre Roma! (Ayağa kalk, Roma!)

8 Nisan, 1990 yılından bu yana, Dünya Romanlar günü olarak kabul ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, geçmişin peri-patetik/göçebe zanaatkâr toplukları, “Opre Roma!” (Ayağa kalk, Roma!) şiarıyla, kendi hakları için, bir araya geliyorlar.

20. yüzyılın başlarında, “Çingeneler” olarak anılan topluluklarla ilgili batıda yapılan çalışmalar çoğunlukla etnografik, folklorik, müzikoloji ve tarihsel köken çalışmalarını içeren ve toplukları egzotikleştiren bir tarzla yapıldı. Günümüzde dahi, bu topluluklara dair sosyal, kültürel, siyasi, dini veya cinsiyet tarihi üzerine yapılan araştırmalar belli önyargı ve kalıp yargılarla yapılıyor. Bu bakış açısı, Romanların ötekileştirmesine ve stereotipleştirmesine hizmet ederek, dışlanmayı ve sistematik ayrımcılığı pekiştiriyor. Rom, Dom, Lom ve yaşadıkları coğrafyalardaki diğer jenerik isimlerle adlandırılan bu topluluklar, yüzyıllardır, neredeyse yaşadıkları her yerde, birlikte yaşadıkları diğer halklar tarafından sistematik bir ayrımcılığa maruz kalıyor, yok sayılıyor.

Tarihsel olarak toplulukların haklar bakımından eşitlik talepleri, insan onuruna yaraşır bir yaşam talepleri, ayrımcılığa uğramama mücadeleleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayınlandığı 1948’den epeyce sonra başladı. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi kamplarında, Avrupa’da yaşayan Romanlara karşı büyük “Porajmos” (Roma Holokost) soykırım yapıldı ama uzunca bir süre bu soykırım görmezden gelindi. Tüm bu sistematik ayrımcılığa, dışlanmaya ve yok sayılmaya karşın, özellikle Roman sivil toplum kurumları, aktivistlerin verdiği mücadele ve 8 Nisan 1971’de Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi Roman hakları konusunda bir ilerleme kaydetse de, bugün, hâlâ, Avrupa ve diğer batı ülkelerinde ayrımcılık ve dışlanma devam etmektedir. Diğer tarafta ise, yüz yıllarca süren göçebe zanaatkâr yaşam deneyimi, ayrımcılık ve sistematik dışlanma karşısında oluşturulan “Roman kültürel kimliği” ve bu kültürel kimliği korumak için dış dünyaya kapalı bir toplumsal yaşam stratejisi oluşturulmuş durumda. Romanlar ve Gadjolar arasındaki bu durum ulusal ve uluslararası Roman strateji eylem planlarının işlemesinin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Bugünün dünyasında bu topluluklar sadece batıda değiller, nerdeyse dünyanın her tarafına dağılmış durumdalar. Örneğin, Lom topluluklar, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye (Kuzey ve Doğu Anadolu) ve geniş Kafkasya coğrafyasında yaşamaktalar. Günümüzde, Lom dili, Lomavren yok olma tehlikesi altındaki diller arasındadır ve Lom kimliği, kültürü ve gelenekleri asimilasyonla karşı karşıyadır.

Ortadoğu ise büyük ölçüde Dom topluluklarına ev sahipliği yapmaktadır. Dom toplulukları; Güney Kafkasya’dan başlayarak, İran, Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin ve diğer Körfez ülkelerinde yaşamaktadırlar. Dünyada en fazla Dom nüfusunun yaşadığı ülke Mısır olup, bu ülke üzerinden kuzey Afrika’ya doğru tarihsel göç yolları uzanmaktadır. Kesin bir sayı bilinmemekle birlikte, Ortadoğu ülkelerinde yaklaşık 5 milyon Dom nüfusu olduğu tahmin edilmektedir.

Ortadoğu’nun Son Yüzyılı ve Domlar
Modern Ortadoğu tarihi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillendi. Savaşın galipleri olan Fransa ve İngiltere’nin çıkarları gözetilerek, Sykes-Picot Antlaşması’yla Osmanlı toprakları bölünerek mandaların sınırları oluştu ve bu sınırlar Irak, İsrail, Filistin Ürdün, Lübnan ve Suriye'nin modern sınırlarına yol açtı. Sykes-Picot Antlaşması'nın belirlediği sınırlar, antlaşmanın imzalandığı 1916 yılından 21. yüzyıla kadar, Ortadoğu coğrafyasında devam eden çatışmaların ana kaynağını oluşturdu. Coğrafyanın en büyük toplum kesimi olan Arapları farklı ülkelere bölerken, Kürtler, Dürziler gibi halkları; etnik, dinsel ve kültürel grupları farklı ülkelerdeki azınlıklar durumuna getirdi. Ortadoğu’da göçebe ve yarı göçebe bir yaşam süren zanaatkâr Dom topluluklarını sınırlar içine hapsetti.

Geçen yüzyılda yağlı kalemle, düz çizgilerle çizilen bu harita; mezhepsel, aşiretsel, etnik ve inançsal bir ayrışmayı getiriyordu ve kısa sürede bu ayrışma çatışmaya dönüştü. Coğrafya uluslararası güçlerin desteğiyle kurulan ülkeler, monarşi, krallık, otokrat ve diktatörlerin yönetimindeki rejimlere bırakıldı. Geçen yüzyılda Ortadoğu halklarının yaşadığı çok sayıda travmatik deneyim, coğrafyanın yakın tarihiyle yakından bağlantılıdır.

1948 yılında Filistin topraklarına kurulan İsrail, 1973 yılına kadar Mısır, Suriye ve Ürdün de dahil olmak üzere Arap komşularıyla dört büyük savaş yürüttü.

Tarihsel olarak Ortadoğu, Kudüs Dom toplukların yaşadıkları önemli merkezlerden biriydi. İsrail ile Filistin arasında süren uzun süreli çatışma, Filistinlilerle birlikte Domların da Ortadoğu’nun diğer ülkelerine sığınmalarına sebep oldu. Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan’da Filistin mülteci kampları ve Filistinlilerin yaşadığı bölgelerde pek çok mülteci Dom derin yoksulluk içinde yaşamaktadır. Bu ülkelerde elli yılı aşkın süredir yaşayan topluluk üyelerinin önemli bir bölümü vatandaşlık dışında farklı statülerde yaşamakta, azımsanmayacak bir bölümü ise vatansız olarak yaşamlarını sürdürmektedir. Filistin ve İsrail’de yaşamaya çalışan topluluk üyeleri hem İsrail hem de Filistin’de gündelik hayatta sık sık ayrımcılıkla karşılaşmaktadır.

Bölgede İsrail’in saldırganlıkları, başta Lübnan olmak üzere diğer ülkelerdeki, mezhepsel, etnik ve dinsel fay hatlarını da harekete geçirdi. 1975 yılında Lübnan’da başlayan iç savaş yaklaşık 15 yıl sürdü ve bir milyonu aşkın insanı yerinden etti. Lübnanlı Domlar, Suriye, Ürdün gibi komşu ülkelere sığındılar, kentlerin çeperlerinde ve Bekaa Vadisi ve Ürdün Vadisi’nde ucuz işgücü olarak, mevsimlik tarım işçiliği yapmaktalar. Geri dönenler ise Beyrut başta olmak üzere Lübnan kentlerinin çeper mahallerinde, Ayn el-Helva, Şatila, Burc el-Baracne gibi Filistinli mülteci mahallerinde barınma, gıda, elektrik, temiz su, kanalizasyon gibi temel insani yaşam koşullarından uzakta bir yaşam sürmeye çalışmaktalar.

1980 yılında başlayan Irak-İran savaşı, Ortadoğu’da yüz yıllardır süren Sünni-Şii geriliminin 20. yüzyılda çatışmaya evrildiği, devletler arası ilk savaştı. Sekiz yıl süren savaşta yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetti. Elimizde bu savaş süresince İran ve Irak topraklarında yaşayan, Ghorbati, Kowli, Kawliya, Gajar, gibi jenerik isimlerle adlandırılan Dom topluklarıyla ilgili çok fazla bilgi bulunmasa da son yıllarda bu topluluklarla yapılan hafıza çalışmaları, toplukların yaşadıkları acı olaylar ve yaşananlara dair veriler sunuyor.

2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra olanlar, bu ülkede yaşayan Dom, Hıristiyan, Süryani ve diğer gayrimüslim toplulukların çeşitli baskı ve yıldırmalara dayanamayarak, binlerce yıldır yaşadıkları toprakları terk etmelerine sebep oldu. Rejimin yıkılmasıyla birlikte kamu ve özel kurumlar isyancılar tarafından talan edildi. Rejim yandaşlarının, etnik ve inanç azınlıklarının evleri ve işyerleri, dini mekânları tahrip edildi. Bu talandan Gajarlar da nasiplerini aldı. Gajarların yaşadıkları mahalleler tamamen talan edilip, evleri yakıldı. Kadın- çocuk demeden şiddete maruz kaldılar. Kadınlara cinsel şiddet de dâhil olmak üzere her türlü şiddet uygulandı, evler buldozerlerle yıkıldı, insanlar göç etmek zorunda kaldılar. Domlar Irak genelinde şehirlerde Şii militanlar ve El-Kaide gibi radikal gruplar tarafından çok sayıda vahşi saldırıya maruz kaldılar. Bu saldırılar sonucunda binlerce kadın, çocuk ve erkek, hayatını kaybetti. Irak yönetimi bu saldırılara sessiz kaldı. Bu gün Irak’ta her Çingene ailesinden bir ya da iki kişi bu fanatik gruplar tarafından katledilmiştir. Bazı Domlar, topluluklarını terk etmek ve yeni bir yaşam arayışı için Irak'ın başkentine ve diğer büyük şehirlere taşınmak zorunda kaldılar. Diğerleri yoksulluk ve tacizden kaçmak için Suriye, BAE ve Ürdün gibi komşu Arap ülkelerine kaçtılar. Topluk üyeleri sığındıkları ülkelerde, dilencilik, hırsızlık, fuhuş gibi yasal olmayan işler yapmak zorunda bırakıldılar. Büyük bir bölümü de, gittikleri her yerde, bu topluluklara uygulanan ayrımcılık yüzünden yeniden göçebe hayata geçmek zorunda kaldılar. Irak’ta bugün yaşayan Domlar en temel hizmetler olan içme suyu, elektrik, sağlık gibi yaşamsal gereklerden yoksun olarak yaşamaya çalışıyorlar. 2005 yılından bu yana, Irak'ın büyük şehirlerinin Bağdat, Al Diwaniya, Diyala, Musul ve Mothana gibi sınırlarında ayrı ayrı gruplar olarak yaşayan Dom toplukları, resmi hükümetin sistematik ırk ayrımcılığından mustaripler ve sosyal dışlanmaya uğramakta; anayasa ile güvence altına alınan haklarından mahrum edilmektedirler.

Arap Halk Ayaklanmalarından Bugüne Domlar
2010 yılının baharında Tunus’ta başlayan ve tüm Ortadoğu’ya yayılan halk ayaklanmaları, Arap sokağını hareketlendirdi; yıl boyunca süren gösteriler Tunus, Mısır, Libya ve Yemen’deki otokratları devirdi. Suriye’de ise yıllara yayılan bir iç savaşa dönüştü. Körfez ülkelerindeki petrol zengini otokrasiler, büyük paralar harcayarak ülkelerini bu ayaklanma rüzgârından koruyabildiler. Lübnan, İran, Cezayir, Sudan gibi ekonomik bakımdan yoksul ülkelerde artçı ayaklanmalar oldu; bazılarında yönetim değişti, İran gibi ülkelerde meydanlar şiddetle susturuldu. Devrilen otokratlar, diktatörlüklerin yerine gelenler, Arap sokağının demokrasi taleplerine kulak vermeyip öncekilerin taklidine dönüşünce Arap sokağı sessizleşip, sustu.

Ortadoğu’da en çok Dom nüfusunu barındıran Mısır’da rejim değişikliği olsa da ülkede yaşayanlar ve Dom topluklar açısından iyi yönde pek bir değişiklik olmadı. Bugün Mısır’da yaklaşık iki buçuk milyon Dom yaşamasına rağmen büyük çoğunluğu kimliksizdir ve özellikle devlet tarafından kayıt edilmemişlerdir. Doğum kayıtları ve kimlik kartları resmi olarak yoktur. Kahire ve İskenderiye gibi pek çok şehirde nüfusları yüzbinleri bulan Dom grupları yaşamaktadır. Sosyal olarak izole edilen Dom grupları Mısır’ın yoksul bölgelerinde yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Nil Vadisi’nde, kirli su kanallarının çevresinde son derece kötü evlerde yaşamakta; daha çok metal işçiliği, dansçılık, falcılık gibi gündelik işlerde çalışmaktadırlar.

Dom toplulukları, tüm Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi tarihsel olarak Suriye’de de yaşamıştır. Suriye iç savaşının başlaması, 2011 yılında Domlar da dâhil olmak üzere birçok topluluğun kitlesel olarak yerinden edilmesine yol açtı. Çatışma ve istikrarsızlıktan kaçan çok sayıda Dom, komşu ülkelere, özellikle de Türkiye’ye sığındı. Ancak buraya vardıklarında ciddi zorluklarla karşılaştılar. Komşu ülkelerdeki birçok Dom mülteci, temel olanaklara erişimi olmayan geçici kamplara veya terk edilmiş binalara sığındılar. Sağlık hizmetleri, eğitim ve istihdam fırsatları gibi temel hizmetlere erişimde önemli engellerle karşılaştılar. Tarihsel olarak topluluklar sığındıkları ülkelerde, hem genel mülteci nüfustan hem de ev sahibi topluluklar tarafından sıklıkla sistematik ayrımcılık ve sosyal dışlanmaya maruz kaldıkları ve marjinalleştirildikleri için haklara ve hizmetlere erişimde önemli sorunlar yaşadılar; çoğu zaman yaşadıkları ülkelerde Suriyeli sığınmacılara tanınan statülerden mahrum tutuldular.

6 Aralık 2024’te, Suriye’de Baas rejiminin yıkılmasıyla yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönem, komşu ülkelere sığınmış milyonlarca Suriyelinin geri dönüşü için de yeni bir dönemin başlangıcını işaret etti. Günümüzde, Suriyeli mültecilerin yaşadığı ülkeler, özellikle de Suriye’nin komşu ülkeleri, geri dönüş koşullarının oluştuğu gerekçesiyle mültecilerin geri dönüşü için çabalarını yoğunlaştırdı. Son zamanlarda, mülteci topluluğunun ana gündem maddesini geri dönüş ve topluca sınır dışı edilme riski oluşturuyor.

Suriyeli mültecileri barındıran ülkeler, mülteci nüfusunu azaltma çabalarını artırdıkça, Domlar sınır dışı edilme riskiyle giderek daha fazla karşı karşıya kalmaktadır. Marjinalleştirilmiş durumları, karmaşık koruma çerçevelerinde yol almayı zorlaştıran sistemik engellerle birleştiğinde, onları zorla geri dönüşe karşı özellikle savunmasız hale getirmektedir.

Nitekim son bir yılda, gönüllü olarak ya da zorla geri dönenlerin içinde çok sayıda Dom aile de bulunuyor. Geri dönme kararı alanlarla yapılan görüşmelerde, Suriye’nin mevcut ekonomik ve güvenlik koşulları ailelerin yaşamlarını sürdürmeleri açısından önemli riskler barındırıyor. En başta barınma, gıda, temiz suya erişim gibi temel yaşamsal gereklilikler konusunda acil desteğe ihtiyaç duyuluyor. Halep’teki Haydariye ve Şam’da ki El-Zatt gibi tarihi Dom mahalleleri, son on beş yıllık çatışmalar sebebiyle nerdeyse harabeye dönmüş durumda ve geriye dönenlerin barınabileceği koşullar bulunmuyor. Gönüllü olarak geri dönenlerin büyük bir bölümü, imkân bulsa yeniden sığınmacı olarak komşu ülkelere dönmek istiyor.

ABD ve İsrail’in İran Saldırısı ve Yeni Dönem
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaş, sadece İran açısından değil, Ortadoğu’nun geleceği için de yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülebilir.

Ortadoğu’da, 2010 yılında başlayan halk ayaklanmalarının yaşandığı ülkelerde yeni muktedirlerin geçmişi aratmaması, Arap sokağını büyük ölçüde ıssızlaştırmış durumdaydı ve İran dışında, Arap coğrafyasında derin bir sessizlik hakimdi. Tarihsel olarak Arap sokağının sustuğu dönemler ülkeleri yöneten rejimlerin güçlendiği, otoriterliğin statükolaştığı dönemlerdir. Halk ayaklanmalarının yaratığı şoktan sonra bölgede, Batılı güçlerin desteğiyle, otoriter rejimlerin canlanacağı ve yeni bir dönemin başlayacağının belirtileri görülüyordu.

1 Martta, ABD-İsrail ikilisi İran’a saldırdı; İran saldırılara karşılık veriyor olsa da, rejim ekonomik ve insan kaynağı açısından büyük yara alıyor. Saldırıların ülkeyi fiziki bir yıkıma götürmesinden öteye, Lübnan’dan Yemen’e uzanan ve rejimin Ortadoğu ve Arap coğrafyası üzerinde egemenlik kurma politikalarının jeopolitik etki alanı, Şii hilali, büyük yara alıyor. Önümüzdeki dönem, savaşın kazananı kim olursa olsun, sosyo-ekonomik olarak daha güçsüz, Şii hilali üzerindeki etkisi azalan bir İran olma ihtimalini artırıyor.

Bu yeni dönem, Ortadoğu’da yaşayan, etnik, dinsel, inançsal, ekonomik, sınıfsal olarak farklı toplum kesimlerine nasıl bir hayat getirecek? Geçmiş ve mevcut deneyimler ve hafıza çalışmaları, bu tür çatışma ve çatışma sonrası durumların, bu toplum kesimleri üzerindeki etkilerini soykırımlara varan katliamlar, sürgünler, kitlesel göçler, derinleşen yoksulluk, sistematikleşen ayrımcılık olarak karşımıza çıkarıyor.

Ortadoğu’daki belirsiz gelecek, barış ya da savaş ve çatışma durumları, savunmasız bir azınlık olarak Domlar, Abdallar ve diğer Roman gruplar açısından büyük riskler taşıyor. 8 Nisan Dünya Romanlar Günü vesilesiyle şunu söylemek gerekir ki, Ortadoğu’da yaşayan Dom ve diğer Roman toplulukların görünmezliğe terk edilmesi, onlar açısından yaşamsal sorunlara yol açacaktır. Ortadoğu’da Roman topluluklarının savaş ve çatışma dönemlerinde yaşadıkları deneyimler, bu yeni dönemde, Roman Hareketi, karar alıcılar, sivil toplum kurumları, hak savunucuları, ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşlarınca fark edilip görünür olmaları, bölgede sürdürülebilir barış ve adaletin, en görünmez kesimden başlayarak, kapsayıcı olması ve bu savunmasız toplulukların korunmasının önemini, Avrupa ve Ortadoğu’daki geçmiş deneyimler bize göstermektedir. Özellikle, küresel İnsan Hakları ve Roman Hareketi’nin, Ortadoğu ve Batı dışındaki topluluklar için de “Opre Roma!” demesinin tam zamanıdır.

8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Ortadoğu’ya Yeniden Bakmak Kemal Vural Tarlan/BİRİKİM

16 Mart 2026 Pazartesi

Furuğ FERRUHZAD / YERYÜZÜ AYETLERİ


O zaman
Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti

Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık.

Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Ve yollar
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu.
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Kimse
Hiçbir şey düşünmez oldu artık.

Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan,
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan.
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.

Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler.
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz 
oldular
Çöllerin cennetinde.
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler

Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi

Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda.

Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı.
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.

Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
	gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde.

Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden.
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu.

Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları.

Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri.

Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık,
Kalmıştır.
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna

Ola ki...
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk...
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
	güvercinin
İnanç olduğunu...

Ah tutsağın sesi...
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
Ah tutsağın sesi...
Furuğ FERRUHZAD

Çeviri: Onat KUTLAR - Celal HOSROVŞAHİ



 

12 Mayıs 2022 Perşembe

Bir Doğu-Batı Çatışması mı?

Ömer Laçiner

Rusya’nın mevcut devletlerarası hukukun temel ilkesini açıkça çiğneyerek Ukrayna’ya savaş açması, her şeyden önce beş kurucu üyesinden biri olduğu Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuralları dâhilinde 1945’ten beri işleyegelmiş “dünya düzeni”ni artık geçerli saymadığını ilan etmek anlamına geliyor. Üstelik sadece bu saldırısı ile değil, meşru göstermek için öne sürdüğü gerekçeler ile de bu dünya düzeninin üzerine kurulduğu ulus-devletlerin hemen tümünün varlığını tartışmalı, gereksiz saydırabilecek yaklaşımlara ardına kadar kapı açıyor. Örneğin Ukraynalıların Büyük Rus milletinin bir parçası olarak sadece diğer küçük parça Belaruslular gibi “büyük ağabey”e itaatkâr bir ulus-devlet olabileceğini iddia etmesi, Ukrayna topraklarının tarihsel Rus coğrafyasına ait olduğunun vurgulanması haklı, meşru sayıldığında, benzer gerekçelerle bütün ulus-devletlerin saldırıya uğramasına hatta yok edilmesine izin veriliyor demektir. Bu durumda her üyenin varlığını ve toprak bütünlüğünü diğer ulus-devletlerin de taahhüt etmesi ilkesi üzerine kurulu BM örgütünün varlık nedeni ortadan kalkmış olacak; 1945 öncesine benzer bir dünyaya adım atmış olacağız.

Rusya, onun “yeni Çarı” Putin henüz bu adımı attığını da söylemiyor ama karşısında derhal teşekkül eden “Batı Bloku”, Rusya’yı ve ona karşı hemen yürürlüğe koyduğu ağır yaptırımlara uymayan ulus-devletleri dışında tutacak bir “düzenleme”ye koyuldu bile. Rusya’nın ve “Batı”nın yaptırımlarına katılmayacaklarını hemen ilan etmiş ülkelerin böyle bir düzenlemeyi hesaba katmadıkları, “şaşırdıkları” söylenemez. Aksine bekledikleri ve hazırlıklı olduklarını varsaymak çok daha gerçekçidir. Çünkü dikkate alınmalıdır ki Batı’nın yaptırımlarına katılmayacaklarını derhal açıklayan devletlerin hepsi de (Çin, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, İran, Pakistan, Hindistan) Rusya’yla birlikte oluşturdukları, geçen yıllarda Rusya’nın batısında ortak askeri tatbikat yapacak ölçüde ilişkilerini sıkılaştırdıkları Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üyesidirler. Dolayısıyla Rusya’nın BM üyesi bir ülkeye savaş açmak gibi gayet kritik önemde bir kararı ŞİÖ üyelerine danışmadan, onların öneri ve kaygılarını kaale almadan alması ve uygulaması düşünülemez. Ve ayrıca özellikle bilinmelidir ki 1990’ların ortasında ŞİÖ’nün kuruluş gerekçesinin ilk maddesi ABD’nin (dolayısıyla “Batı”nın) hegemonyası demek olan halihazırdaki “tek kutuplu dünya” düzeninden duyulan ciddi rahatsızlıktı. Yani ŞİÖ, “ikinci kutup”u oluşturmanın, birinciyi “gerektiği kadar” geriletme niyetinin ilk adımı sayılabilir. “Batı”nın kendine ait saydığı Ukrayna’ya yapılan açık saldırı onun hegemonyasına karşı “(biz) kabul etmiyoruz” demek ise; Rusya ve ŞİÖ üyeleri “biz” derken sadece kendilerini değil çok daha geniş bir potansiyeli ifade eden “Doğu, Doğululuk” konumunu, kavramını kastediyorlar elbette.

Burada, bundan böyle teşekkül etmiş sayacağımız ikinci kutbun varlığında işleyecek bir dünya düzeni sözkonusu değil şimdilik. 1945’ten 1990’a kadar sürmüş ABD liderliğindeki “Batı Bloku” ile SSCB (Rusya) güdümündeki Doğu Bloku arasındaki güç dengesine –bu “denge”nin gerisinde duran Yalta ve Potsdam antlaşmalarıyla belirlenmiş “nüfuz alanları” paylaşımına– dayalı dünya düzeninin yeni bir “sürümü” de denilemez. Çünkü her ne kadar önceki dünya düzeni birbirine zıt/düşman addedilen iki toplum düzeninin (kapitalist-“sosyalist”) birbirleriyle mücadele/rekabet koşul ve kurallarını belirliyor idiyse de; şimdiki “Doğu” blokunun iddiası, o koşul ve kuralların “Batı’nın (kapitalizmin) üstün/belirleyici olduğu önkabulüne dayalı olduğu, hatta daha da ileri gidilirse “Batılı zihniyetin, bakış açısı ve değerlerin mutlak doğruluğu” inancından türeme oldukları ve bu nedenlerle de artık kabul edilemez sayıldıkları yönündedir. Dolayısıyla iddialarının mantıki sonucu şuraya varmaktadır: Eğer şu anda fiilen var kabul etmediğimiz dünya düzeninin yerine bir yenisi geçsin isteniyor ise; bunun temel kural, değer ve kurumları –modern çağlar boyunca– hor görülen “Doğulu” zihniyetin eşit katılımı ile oluşturulmalıdır.

Bu itiraz ve iddiaya şu veya bu ölçüde katılanlar ŞİÖ üyesi devletlerden ibaret değil. Çin’in bir ekonomik-teknolojik ve askeri güç olarak yükselişine, Putin otokratizminin etkinliğine hayranlık duyan birçok hükümetin yanısıra “Batı dünyası”nda son yıllarda güçlenen popülist hareketlerin hemen tümü için de geçerli bu hayranlık. “İslâm dünyası”nın mevcut BM’de yeterli ağırlıkta temsil edilmediğini ileri süren, bu dünyanın liderliği hayali kuran ülke ve siyasal hareketler de bu listeye eklenmelidir. Fakat listenin kimleri ve neleri kapsayabileceğini söyleyebilmek için her şeyden önce şu sözü/iması edilen “Doğulu”lukla ve hele “Doğulu zihniyet”le neyin, nelerin kastedildiğinin belli olması, bunların iç tutarlılığı, mantığı olan kavramlar, tanımlar haline getirilmesi şarttır.

Ancak sorun şu ki; ne Doğululuk bayrağını sallamaya kararlı ŞİÖ’nün önde gelen üyelerinde, ne de Batılı zihniyetle oldum olası takıntılı İslâm dünyasında böyle bir niyet ve ön hazırlık var denilemez. Örneğin, daha 1990’larda bugünkü konumuna gelebileceği tahmin edilen, “dünya liderliği” için ABD ile rekabet edeceğine kaçınılmaz diye bakılan Çin, diğer alanlarda umulanın da ötesinde bir performans sergilediği halde; rekabetin ideolojik “silah”ı olarak düşünebileceği bu Doğululuk ve Doğulu zihniyet/insan ve toplum kavrayışı geliştirebilmek için herhangi bir dikkate değer girişimde bulunmadı. Gerçi Rusya da dahil bütün bu ülkelerde-toplumlarda Batı’ya öykünme, “Batılılaşma”, başından beri en hafifinden özenti diye damgalanmasına ve daima güçlü şüpheler içeren bir tutum olarak görülmesine rağmen onun evrensellik iddiasına etkili bir karşı cevap girişiminde bile bulunulamayacağı adeta zımnen kabullenilmiş gibi kendi kültür ve zihniyetlerine parantezler açmakla yetinilmiş; dolayısıyla “Doğululuk” sadece o parantezlerin etiketi olarak bir anlam ve işlevle sınırlı olabilmiştir. O nedenle şimdi Çin-Rusya ekseninde teşekkül etmekte olan kutbun “Doğulu” zihniyet adına söyleyebildiğinin hemen tamamını, Batı emperyalizminin yaptığı kötülüklerin sayıp dökülmesi oluşturuyor.

Geçerken belirtelim ki; bu acizliğin ana –hatta başkası gerekmez– nedeni, Batılı denen ama aslında herkes için mümkün olduğundan ötürü “modern” denilmesi gereken zihniyetin evrensellik iddiasıyla denk/yarışabilir bir başka zihniyet tarzının zaten mümkün olmayışıdır. Çünkü modern zihniyet dediğimiz şey, insanüstü/ötesi referanslara yaslanmayarak, herkesin edinimine, deneyim ve sorgulamasına –elbette ortak mantık ve muhakeme ilkeleri dâhilinde– açık, dolayısıyla tek bir kalıba dökülemeyeceği gibi köklü değişimlerin de pekâlâ mümkün olduğu bir düşünüş ufkudur. Bu ufkun silinmez bir Batı’ya aitlik boyutu taşıdığı söylenemez ama insanlığın düşünce dünyasına egemen oluşunun günümüze kadar süren döneminde “Batılı” toplumların başat rol oynadığı tartışılamaz bile. Ancak bu durumun değişmez olduğunu, başat rolün başkalarınca üstlenilemeyeceğini iddia etmek de eşit derecede saçmadır. Öte yandan Batı’nın modern zihniyetin başat aktörü olduğu dönemde birtakım Batılılar tarafından öne sürülen zamanında ve halen de o toplumlarda hayli geniş bir onay bulabilmiş, ırkçılık, militarizm, faşizm gibi akımlar üzerinden bir “Batılı zihniyet” tanımına gidilmesi, o akımların yaygınlık derecesi ölçüsünde anlaşılabilir. Ama günümüz bağlamında, ŞİÖ ve mücavir alanının “Batı karşıtlığı” üzerinden konuşuyor isek; bu karşıtlığın o akımların yükselişi ile değil, Batılılar tarafından kendilerine yöneltilen demokrasi kısıtlılığı ve otoritarizm eleştirileri ile çok daha yakın ilişkili olduğunu görmek zor değildir.

Fakat şu da açıktır ki; Batı’nın –özellikle de ABD’nin– Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasına gerekçe olan girişimlerinin saiki, Rusya ve başlıca müttefiklerinin demokrasi açıkları, otoritarist yapı ve yönelimleri değildir. Asıl neden ve saik, Rusya –ve özellikle de– Çin ikilisinin sadece ekonomik büyüklük ve askeri kapasite bakımından değil, finanstan bilim ve teknolojik ilerlemeye kadar hemen her alanda, 19. yüzyıldan beri süren Batı egemenliğini sona erdirecek bir yükseliş trendine girmiş olmalarıdır. Bu trende set çekilemediği takdirde, Batı’nın daha şimdiden kaybetmiş olduğu Uzak ve Güney Asya’daki nüfuz alanlarına, devasa doğal kaynaklarıyla Afrika’nın, hatta Orta ve Güney Amerika’nın eklenmesi hiç de uzak ihtimal olmayacaktır. Ayrıca Batı’nın emperyal mirasının başlıca taşıyıcısı olmuş ulus-devletlerin ve hatta halklarının ağır gadrine, aşağılamalarına ve insafsız sömürülerine maruz kalmak gibi ortak bir geçmişi paylaşan bu ülke, ulus-devlet ve halkların Batı’yı bu ortak geçmişleriyle özdeşleştirdikleri ölçüde kendilerini “Doğulu” kimliğine daha yakın sayacaklarını da eklemek gerekir buna.

“Batı”nın Asya ve Pasifik’te başlıca müttefiki sayılan –Japonya ve Güney Kore dahil–ülkelerin, Hindistan gibi Çin ile ciddi bir tarihsel rekabet geçmişi olan alt-kıta çapında bir ülkenin, Batı’nın, özellikle ABD’nin tehditlerle de takviye edilmiş Rusya’ya karşı yaptırım “emir”lerine uyma isteksizliklerinin, dahası katılmama ilanlarının da ana nedeni budur.

Dolayısıyla “Batı”nın Rusya’ya ve onun üzerinden Çin’e karşı başlattığı hamle bir geriletme, inisiyatifi yeniden ele geçirme stratejisine dayanıyor da denilemez. Bir karşı saldırı havası estirmekle birlikte, içeriği itibariyle bir aktif savunma harekâtı olarak nitelendirilebilir. Bu, Batı’nın o şaşaalı dönemlerinde sahip olduğu ekonomik, askeri, bilimsel gücün çok daha fazlasına sahip olmakla birlikte o dönemlerinin asıl karakterize edici özelliği olan “dinamizm”ini büyük ölçüde yitirdiğinin de işaretidir. O şaşaalı döneminde sadece maddi kazanca, sömürüye odaklanmış işadamlarında değil, bilim adamlarından kaşiflerine, sanatçılarından ideologlarına, idealist düşünür ve eylem adamlarına kadar Batılılığın –aslında modernliğin– taşıyıcısı, temsilcisi sayılanlarda ilk göze çarpan ve Batı’nın alametifarikası addedilen bu özellik –dinamizm– epeydir yerini konformizme bırakmış görünüyor. Bu olgunun Batılı düşünüşte modernliğin evrensellikle ilgili tezlerinden uzaklaşma trendiyle birlikte, hatta iç içe tezahür edişini de bilhassa belirtmek gerekir. Bu bakımdan tam da “Batı”nın o zamanki “Doğu” (“sosyalist” blok) karşısında “kesin zafer”ini ilan edişinin hemen ertesinde, şimdi içine girilen yeni dönemin evrensel geçerlilik tezlerinin bırakılıp, başlıca kültür dünyalarının kalıcılığına, bunlar arasındaki hegemonya savaşlarına odaklanılmasını öneren yaklaşımların (örneğin Huntington’un 1990’larda Batı’da ve tüm dünyada büyük yankılar uyandıran tezlerinin) ön plana çıkması anlamlı, açıklayıcı bir kanıt olarak değerlendirilmelidir.

Bütün farklı inanç ve kültür dünyaları içinde şu veya bu biçim ya da derecelerde yaşanan temel insani sorunlara herkes için geçerli –bu bağlamda evrensel– yaklaşım ve çözüm perspektifi arayışı insanın en ayırt edici niteliğinin, yani sadece kendi türüne ait olanlarla değil, –mantıki uzanımının en uç noktasında– “canlı”olan her varlıkla yakınlık (ünsiyet) kurabilme yetisinin bir gereğidir. Modern zihniyet şimdiye kadar geliştirebildiği düzey ve derinlik ile bu yetinin “ideal” gerçekleşme uğrağına ulaşamamış ve bunun umut kırıklığı ile örtülmüş olabilir. Ama bu, onun açtığı yol ve ufkun bir yana bırakılmasının gerekçesi olamayacağı gibi; her kültür ve inanç dünyasının kendi dogmaları ve sınırları dâhilinde mümkün “çözüm”lerle yetinme mecburiyetini de meşrulaştıramaz. Evrensellik iddiasını belli bir inanç-kültür dünyasının dogmalarını diğerlerininkiler üzerinde hegemonik konuma yükseltmeyle –örneğin İslâm’ın dünyaya egemen oluşuna vb. ile– eşitlemek ise iddianın esasını yok eden bir indirgeme olmaktan ileri gidemez.

Bu noktayı bilhassa belirtmemizin nedeni, en başta da geçerken işaret ettiğimiz gibi Çin ve Rusya’nın başını çektiği “Doğu”lu kutbun çağın evrensel ölçekte geçerli temel insani sorunları ve hele bunların içinde yaşadığımız postmodern-endüstriyel “aşama”nın bilhassa keskinleştirdiği yönleri hakkında tam bir suskunluk, dahası aldırışsızlık sergileyerek, tamamen devletlerarası güç/nüfuz mücadeleleri alanına yoğunlaşmış bir dille yetinebilmiş olmasıdır. Bunu Batılı kutbun içtenlikten uzaklığı sırıtan bir demokrasi, temel insani haklar güzellemeleri ile bezeli aynı güç savaşları mantığından beslenen diliyle birlikte ele aldığımızda çıkaracağımız sonuç sadece şu olabilir: Rusya-Ukrayna savaşıyla artık açıkça, adı konularak başlatılmış olan bir hegemonik güç olma mücadelesinde, tarafların karşılıklı iddiaları/tezleri ile oluşacak ve haliyle devletlerarası mantık ve dille sınırlanmış olarak şekillenecek kendi özgül sorunsalı içinde çağımızın son derece kritik hale gelmiş temel insani sorun ve endişelerinin neredeyse izi bile olmadığı için “taraf olma” diye bir yükümlülüğümüz de sözkonusu değildir, olmamalıdır.

Ama öte yandan aynı insani sorunlar karşısında taraf olmayı yükümlülüğün ötesinde hayati bir insani ihtiyaç olarak önümüze koyan ve haliyle evrensel açılımı olan çağdaş bir sorunsalın o “tepemizde”ki devletlerarası dalaşma ve çatışmalardan olabildiğince uzakta ve bağımsız olarak kurulmasını dilemek ve bu yöndeki çabalara destek/katkı sunmak da bir insanlık borcu olarak önümüzdedir.

Birikim

15 Nisan 2022 Cuma

Ne kadar silah o kadar savaş!

“Ukrayna'ya ne kadar çok silah pompalarsanız savaş o kadar uzayacak”
İrlandalı Milletvekili Clare Daly, Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada Rusya-Ukrayna savaşında Rusya’ya yapılan yaptırımları eleştirdi. Daly, geçen hafta parlamentoda Nazi selamı veren Bulgar milletvekili Angel Dzhambazki’ye doğrudan hitap etti.
Daly’nin yanında yine kendisi gibi NATO saldırganlığına karşı çıkan ve gazeteci Julian Assange için mücadele eden bir diğer İrlandalı vekil Mick Wallace da yer aldı.
Daly konuşmasında, Ukrayna’ya verilen silahların yalnızca savaşı uzatacağını ve sivil ölümleri artıracağını belirtti.

NATO herhangi bir yerde yapıcı bir rol oynadı mı?
Avrupa Parlamentosu’nda konuşan Daly’nin, Rusya’ya yapılan yaptırım taleplerini ‘çığırtkanlık’ olarak nitelendirmesi parlamentoda Nazi selamı veren Bulgar milletvekili Angel Dzhambazki’yi çileden çıkardı. Daly’nin doğrudan hitap ettiği Dzhambazki’ye yönelik konuşması ise şu şekilde; “Meslektaşım Dzhambazki’nin NATO’nun herhangi bir yerde yapıcı bir rol oynadığı veya barışı sağladığı herhangi bir durumu bana anlatmasını çok isterim. Tarih bize yaptırımların askeri çatışmaları bitirmediğini, barış getirmediğini öğretti. Yaptırımlar insanlara acı çektiriyor, Rus toplumuna, Avrupa toplumuna; oligarklara değil.
Ve yaptırımlar hayat kurtarmaya yardımcı olmayacak, çünkü Ukrayna’ya ne kadar çok silah pompalarsanız, savaş o kadar uzayacak ve daha çok Ukraynalı ölecek. Radikal gelebilir ama savaşa verilmesi gereken cevap daha fazla savaş değil, barıştır ve barış silah namlusu ile sağlanmaz. Barış diplomasi ve diyalog ile sağlanır.
Kıtanızın tarihini yok sayabilirsiniz ama biz Rusya ile bir kıtayı paylaşıyoruz. Rusya ile oturacağız, müzakere edilmiş bir barış olacak ve bu örgüt bunu geciktirmek ve daha fazla Ukraynalı’nın ölmesini garantilemek yerine, bu barışın daha erken olmasına katkıda bulunmalı. O sahte acıma duygunuz bana inandırıcı gelmiyor ve dürüst olmak gerekirse, midemi bulandırıyor.”

yenidunya.org

27 Şubat 2022 Pazar

Rusya’nın Ukrayna’ya ‘tecavüz’ü kaçınılmaz mıydı?

Slavoj Zizek - Bu ayın başlarında düzenlediği bir basın toplantısında Vladimir Putin, Ukrayna hükümetinin Minsk anlaşmasından hoşnut olmadığını belirterek, “Beğen ya da beğenme, bu senin görevin güzelim” dedi.
Bu sözlerin bazı tanıdık cinsel çağrışımları bulunuyor: Putin, Sovyet dönemi punk rock grubu Red Mold’un “Tabuttaki Uyuyan Güzel” şarkısından alıntı yapıyor: “Yanına süzüldüm ve sikiverdim tabutta uyuyan güzeli. İster beğen, ister beğenme, sen uyu güzelim.”

Her ne kadar Kremlin basın temsilcisi, Putin’in eski bir folklorik anlatıya atıfta bulunduğunu iddia etse de Putin’in Ukrayna’ya nekrofili ve tecavüz atıflarında bulunduğu apaçıktır. 2002’de Putin, Batılı bir gazetecinin sorusuna şu yanıtı vermişti: “Eğer gerçek bir radikal İslamcı olmak istiyorsanız ve sünnet olmaya da hazırsanız, sizi Moskova’ya davet ediyorum. Biz çok mezhepli bir ülkeyiz. Bu alanda [sünnet] uzmanlarımız var. Öyle bir ameliyat edin ki, daha sonra orada başka hiçbir şey büyümesin diye tavsiyelerde bulunacağım”; bu son derece saldırgan bir hadım etme tehdididir.

Putin ve Trump’ın edepsizlik konusunda kanka olmalarına şaşmamalı. Bu noktada en sık duyacağınız karşı argüman, Putin ve Trump gibi politikacıların en azından ne demek istediklerini açıkça söyledikleri ve ikiyüzlülükten kaçındıkları olur. Ancak burada tüm kalbimle ikiyüzlülüğün tarafındayım: bu biçim (ikiyüzlülük) asla sadece bir biçim değildir, içeriğin bir parçasıdır, öyle ki biçimi elden bıraktığımızda içeriğin kendisi vahşileşecektir.

Putin’in müstehcen sözleri, basında “adil bir ülkeye tecavüz” tehdidi şeklinde lanse edilen Ukrayna krizinin arka planına karşı okunmalıdır. Günümüzün altüst olmuş dünyasında krizin ciddi olduğunu kanıtlarcasına; bu krizin karikatürize yönleri de yok değil. Sloven siyaset analisti Boris Čibej, 2022’nin başında Ukrayna çevresinde yaşanan gerilimlerin gülünç karakterine dikkat çekmişti: “Saldırıya geçmesi beklenenler / diğer bir deyişle Rusya / saldırmaya niyetleri olmadığını söylüyorlar, durumu sakinleştirmek ister gibi davrananlarsa savaşın kaçınılmaz olduğu konusunda ısrar ediyor.”

Buradan devam edebiliriz: Geçtiğimiz haftalarda, Ukrayna’nın hamisi ABD, savaşın her an patlayabileceği konusunda uyarıda bulunurken, Rus saldırısının kurbanı olması beklenen Ukrayna cumhurbaşkanı, halkı savaş histerisine karşı uyarıp sükûnet çağrısında bulunuyordu.

Bu durumu tecavüz vakasına çevirmek kolay. Ukrayna’ya tecavüz etmeye hazır olan Rusya, bunu yapmak istemediğini iddia ediyor; ama Ukrayna’dan seks için rıza alamayacak olursa tecavüz etmeye hazır olduğunu da ancak satır aralarında açıkça belli ediyor (Putin’in saldırgan sözlerini hatırlayın). Dahası, Rusya Ukrayna’yı tecavüze kışkırtmakla suçluyor.

Ukrayna’yı tecavüzden korumak isteyen ABD, kendisini Sovyet-sonrası devletlerin koruyucusu olarak ileri sürebilmek için yaklaşan tecavüz tehdidi var diye alarm zillerini çalmaya başladı bile. Bu korumacılık bize, kendi nüfuz alanındaki mağaza ve restoranlara, kabul etmedikleri takdirde başlarına her türlü iş gelebileceğine dair örtük bir tehditle hırsızlığa karşı “koruma” sunan yerel bir mafyayı hatırlatıyor…

Tecavüz tehdidinin hedefindeki Ukrayna, ortalığın tecavüz diye velveleye verilmesinin Rusya’yı gerçekten teşvik edebileceğinin farkında olarak, ABD’nin çaldığı alarm çanlarının endişesiyle sakin kalmaya çalışıyor.

Peki, öngörülemeyen tehlikeleriyle bu çatışmanın ardında yatan nedir? Ya bu çatışma iki eski süper gücün artan gücünü yansıttığı için değil de tam tersine onların artık gerçek küresel güçler olmadıklarını kabul edemediklerini kanıtladığı için bu kadar tehlikeliyse?

Soğuk Savaş’ın zirvesindeyken Mao Zedong, ABD’nin sahip olduğu onca silahla kendisini dev aynasında gördüğünü söylerken, böyle kâğıttan kaplanların kendine güvenen gerçek kaplanlardan daha tehlikeli olabileceğini eklemeyi unutmuştu.

Afganistan’dan çekilme fiyaskosu, ABD egemenliğine yönelik bir dizi darbenin yalnızca sonuncusuydu; ve Rusya’nın Sovyet imparatorluğunu yeniden inşa etme çabası, Rusya’nın şu anda çürümekte olan zayıf bir devlet olduğu gerçeğini örtbas etmeye yönelik umutsuz bir girişimden başka bir şey değil. Tıpkı gerçek tecavüzcülerde olduğu gibi, tecavüzler de saldırganın acizliğine işaret eder.

İlk olarak, şayet paralı askerleri Suriye iç savaşı, Kırım, Orta Afrika ve Bosna’daki Sırp Cumhuriyeti operasyonları da dahil olmak üzere çeşitli çatışmalarda yer alan bir Özel Askeri Şirket olan Wagner grubunun muzır rolünü göz ardı edecek olursak; tecavüz eyleminin Rus ordusunun Ukrayna’ya doğrudan girişiyle beraber artık, bu acizlik artık aşikâr durumdadır. Rusya Savunma Bakanlığı’nın Rus hükümetinin inkârını gerektiren çatışmalarda kullandığı silahlı bir birimi olan bu anonim paralı asker grubu, yıllarca Donbass’ta Ukrayna’ya karşı “kendiliğinden” direnişi örgütleyerek faaliyet gösterdi (tıpkı daha önce Kırım’da yaptıkları gibi).

Ukrayna’nın maruz kaldığı tecavüze tanık olmak zorunda kalan ülkelerden bizler, tecavüzün kastrasyon yöntemiyle engellenebileceğini bilmeliyiz. Bu nedenle, uluslararası toplumun; onları mümkün olduğunca görmezden gelerek ve marjinalleştirerek, sonrasında küresel otoritelerinin artık hiçbir şeyi büyütemeyeceğinden emin olarak, Rusya’yı hadım edecek bir operasyon gerçekleştirmesini tavsiye etmeliyiz.

24 Şubat 2022

*Zizek, “kastrasyon”/“hadım” metaforunu Putin’in cinsiyetçi söylemine nazire yaparak kullanmaktadır; öte yandan tecavüzün yalnızca cinsel bir dürtünün açığa vurulmuş biçimi olmadığını ve kimyasal hadımın bir çözüm olarak savunulamayacağını bilen bizler, metaforun yersizliğine dair not düşme ihtiyacı duyuyoruz; -çevirenin notu.

[spectatorworld.com’daki İngilizcesinden Sena Çenkoğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

18 Ekim 2020 Pazar

"Brecht" İnatçı Yazı


Bertold Brecht

Dünya Savaşı yıllarında İtalya'da
Kaçak askerler sarhoşlar ve hırsızlarla dolu
San Carlo hapishanesinde
Sosyalist bir asker kopya kalemiyle iki sözcük yazdı:
Yaşasın Lenin
Ta tepede, yarı karanlık hücrede, incecik soluk çizgilerle,
Ama devasa harflerle.

Gardiyanlar görünce, bir boyacı yolladılar bir kova kireçle.
Bu tehditkâr çizgilerin üstünü uzun fırçasıyla örttü boyacı.
Ama çizgiler boyunca gidip gelen fırçanın altından
Kireçle yazılmış dev bir yazı çıktı:
Yaşasın Lenin

İkinci bir boyacı geldi, tüm duvarı baştan başa boyadı
Geniş bir fırçayla. Kayboldu böylece yazı
Birkaç saat boyunca.
Ama kuruyunca kireç, yazı tekrar belirdi altından:
Yaşasın Lenin

Gardiyanlar bir duvarcı ustası yolladılar, elinde bir keskiyle
Saatler boyunca kazıdı harfleri teker teker.
İşi bitince duvarın tepesinde artık renksiz,
Ama duvara derin derin oyulmuş duruyordu inatçı yazı:
Yaşasın Lenin

Haydi, artık duvarı yıkın, dedi asker.


Bertold Brecht


Yukarı