Translate

Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2026 Cuma

Elde Kalan Ankara

Bir Arunta kabilesi olan Achilpaların geleneklerine göre, tanrısal varlık Numbakula, efsanevi zamanda, gelecekte onların olacak toprakları ‘evrenselleştirmiş’, onların Ata’larını yaratmış ve kurumlarını ihdas etmiştir. Numbakula bir sakız ağacının gövdesinden kutsal direği yapmış ve onu kanla birleştirdikten sonra, bu direğin üstüne çıkmış ve gökyüzünde kaybolmuştur. … [d]irek kozmik bir ekseni temsil etmektedir, çünkü toprak bunun etrafında oturulabilir hale gelmekte, bir ‘dünya’ haline dönüşmektedir. Kutsal direğin oldukça önemli ayinsel işlevi işte bundan kaynaklanmaktadır.
Achilpalar Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Tunalı Hilmi ve Kuğulu Park’ı yalnızca bir mekân ya da cadde olarak değil, bir muhit olarak düşünelim. Tunalı’nın Kennedy ile kesiştiği noktadan aşağıya sallandığımızda, önce Büklüm, ardından Bestekar ardından da Tunus caddeleri gelir. Çankaya Doğan Taşdelen Kültür Merkezi’nin önünü kesen Mustafa Kemal Bulvarı’nı karşıya atladığımızda eski Amerikan konsolosluğunun olduğu sokağa gireriz.ANAP döneminden kaldığını tahmin ettiğimiz Petek Apartmanı’nın köşesinden Meclis duvarını sağımıza alıp yukarı doğru yürüdüğümüzde Kavaklıdere’nin eteklerindeki sokaklara geliriz, Güvenlik, Kuzgun, Meneviş… Meclis duvarını sağımızda bu sokakları solumuzda tutarak Hoşdere Caddesi’ne çıkarız ve aşağıya sallanırsak Meclis’in Komutanlıklar tarafındaki duvarına kadar yürürüz. Böylelikle, Tunalı ile Kennedy’nin kesişiminden başlayan hat bir sınır olarak Meclis duvarının Komutanlıklar tarafındaki köşede sona erer. Bu sınırın üst sınırı ise Çankaya Köşkü’nün Ayrancı tarafındaki duvardır ve neredeyse Tunalı tarafında çizdiğimiz sınırın simetrisi olarak bölgeyi kat eder.

Bu üst ve alt güzergahın sol tarafındaki sınır Esat’ın aşağılarındaki Bülbülderesi hattıyla, sağdaki sınır ise Dikmen’in şimdilerde Polis tesisleri olmuş olan dereleriyle çizilir.

Tunalı, Büklüm, Bestekar, Cinnah, Farabi, Şili Meydan, Seğmenler, Kuğulu Park, Bülten sokak, Kuzgun, Meneviş, GOP, Güvenlik, Yaylagül, Kunanbay, Billur… bu sınırların içinde kalır. Ve tüm bu muhite kabaca eğlenen, hâlâ eğlenebilen Ankara diyebiliriz. Bohemlerin, flanörlerin, meraklıların, tuhafların, dövmelilerin, dövmecilerin, yayaların ve yayarak yaşayanların Ankara’sı.

Burada yoğunluklu olarak orta sınıflar olmak üzere, marjlarda daha yoksullar (örneğin öğrenciler) ve daha tuzukurular da otururlar. Tüm bu sınıfsal katmanları belirli bir çizgide hizalayan şey, çizdiğimiz sınırların yaşam tarzının eğlence ile birlikte düşünülmesidir.

Buranın eğlencesi öncelikle, Angaralı değildir, yeni nesil meyhanelerde sahneye dansözler ve çengiler çıkar ama Amsterdam-vari bir ambiyansıyla mutenalaştırılmış sahnelerdir buralar. Eğlence mekânı semtin komşusudur ve semtin sakinleri de eğlenmek için ayrıca bir mekâna ihtiyaç duymayabilirler, eğlence kapıda ve sokaktadır. Dolayısıyla burada eğlence Angaralı olmadığı gibi illaki piyasalaşmak zorunda da değildir (örneğin her sandalyesi piyasa tarafından teslim alınmış İstiklal-Beyoğlu’nu düşünelim). Yeni nesil meyhaneler, nostaljik meyhaneler, ağır başlı meyhaneler, publar, cafeler, lokantalar, dürümcüler, nevzuhur Uzakdoğu mutfağı ve elbette kendi imkânlarıyla müzik yapan (dijital ya da canlı) ve bir evin istinat duvarında piizlenen gençler… Üstelik günün ya da gecenin herhangi bir saatinde, bir bakış, bir söz ile taciz edilmeden piizlenebilen gençler.

Bu Ankara’nın meşhur tabelasını da muhtemelen bu piizci, sinyalcı gençler meşhur etmişlerdir.

Çünkü bu tabela, benim piiz sokağı dediğim, kısa bir süre önce taşınmadan üç yıl yaşadığım Büklüm’ün Kennedy Sokağı ikiye böldükten sonra Kızılay tarafında değil de Tunalı tarafında kalan parçasının hemen altındadır.

Alkollü mekânlar, Bestekar ve Tunus’ta yoğunlaşır ama piiz Büklüm’de, Bülten’de ve yer yer Tunus’ta yoğunlaşır. Geç vakitlere kadar içen gençler, tükettikleri şişeleri ve plastik bardaklarını, istinat duvarlarının üzerine muhtemelen ‘bak abijim bu bardağı şişeyi usturuplu bir şekilde dizebiliyorum, öyleyse sarhoş değilim’ diyerek koymuşlar ve alkolizmin en büyük ritüeli olan sarhoş değilim performansını icra etmişler gibidir. İşte bu piiz muhabbetleri, Büklüm ile tabelanın kesiştiği binanın önünden başlayarak içeriye doğru büyür gider, ki bu sokaklar aynı zamanda bütün binaların grafiti tarafından teslim alındığı sokaklardır.

Dolayısıyla, bu tabelanın meşhur olması ve muhtemelen bu piizci, sinyalci, dalgacı, bohem, tuhaf, neşeli gençler tarafından meşhur edilmiş olması hiç şaşırtıcı değil. Tabela artık, bir sosyal medya fenomeni ve ona asılmak bir ritüel, fakat neden? Ya da o tabela henüz bir tabula rasa iken ona asılıp fotoğraf çektiren ve o fotoğrafı viral kılan duygulanım ne olabilir?

Bence burası, işte yazının en başında anlatmaya çalıştığım eğlenen Ankara ile Angara arasındaki fark ve bu tabela bu farkın sınır taşı.

Benim hatırlayabildiğim kadarıyla eskiden eğlencenin anlamı ve içeriği farklı olmakla birlikte, şimdi Tunalı civarını mesken tutmuş (yaklaşık) orta sınıflar için eğlence Sakarya’dan ve spesifik olarak da SGK işhanındaki türkü barlardan başlardı. Karanfil, Yüksel daha kültür merkezli olmak üzere, kafelerin yeme içme mekânlarının, Ankaralı okur-yazarların, orta sınıfların boş zaman mekânlarıydı. Onlarca kitapçı, kafe, sağda solda şunu bunu tartışanlar, Yüksel’de eylem yapmaya çalışanlar… Tüm bu temaşa içerisinde Olgunlar Sokağı bir tür son durak gibi hem sahafları hem de dürümcüleriyle kollarını açmış beklerdi ve o yılların orta-sınıfları için eğlencenin ve kültürlenmenin sınırları SGK işhanında başlar, Olgunlar’da biterdi, Tunalı henüz yalnızca tuzukuruların yaşadığı, meclise arkabahçe  bir yerdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, değişen her şey gibi Ankara da değişti, Angara hapsedildiği Hacıbayram-Ulus civarından yavaş yavaş yukarıya yürüdü, yürüyor. Sakarya caddesi meyhane görünümlü pavyonlar tarafından ele geçirilmiş durumda, Yüksel-Karanfil ise hadi terör demeyelim ama bir yanda ASPAVA diğer yanda güya kültür markalarının endüstriyel yeme içme mekânlarının kolonizasyonuna teslim olmuş durumda, Olgunlar’da hâlâ birkaç iyi sahaf var ama kahir ekseriyeti, test-ders kitabı ve (Chat gpt bile değil) Google’a yazdırılmış ‘Reis Çatlı’ türü komplo bestsellerları tarafından teslim alınmış durumda. Mülkiyeliler gibi bir şekilde kurumsallık kazanmış ve yıllara rağmen varlığını sürdürübilen birkaç nostaljik mekân hariç, Kennedy’nin Kızılay tarafından aşağıya doğru eğlence ve boş zaman anlayışı tümüyle değişmiş durumda. Özellikle, her sokağa birer ikişer serpiştirilmiş gece kulübü adıyla faaliyet gösteren pavyonlar, onlara bitişik ‘güzellik merkezleri’ onlara bitişik ‘dürümcü’ (fedailerin tespih sallayıp zaman öldürüp, sokağı kestikleri) ve gene buralara hizmet veren ‘pansiyonlar’ ve bu mekânları tamamlayan iskambil masalı kahvehaneler… Kızılay’dan Kennedy’ye kadar bütün semtin çehresini dönüştürmüş durumda.

Dolayısıyla ben burada olan şeyin bir sınır belirlemesi, bir sınır işaretlemesi olduğunu düşünüyorum. Belirli bir beden formuyla, artık sitilize olmuş hareketlerle, (eğlenen, eğlenebilen) Ankara’da yaşayanlar, kendi bedenlerini sınırın karşısında, Hacı Bayram-Ulus’tan Kennedy’ye karşı girdiği her sokağı pavyonlaştırmış, zombileştirmiş Angara’ya karşı, karabüyüyü bozacak, zombilerin yürüyüşünü durduracak bir muska gibi gösteriyorlar.

Toprağın verimini berekete dönüştüremeyen öfkenin kamışa dönüşmesi gibi, gençler de ağaçları keserek, toprağı betona boğarak yürüyen Angara’ya karşı (muhayyel çocuklukta ağaçlara tırmandıkları gibi) ağaçlara tırmanarak, kentin ortasında bir cangıl değilse bile birkaç ağaç arzu ettiklerini ima ediyorlar (Ama belediyemiz elbette bunu yanlış yorumlayıp, papağan tüneğine benzer bir barfiks direği dikecekti, teessüfler Çankaya Belediyesi)…Bülten’de, Büklüm’de, Güniz’de kalmış birkaç ağacın dalından, elma erik yiyebilme ihtimalini, yağmur yağdığında osuruk ağacı da olsa tabiat kokma ihtimalini takdis ediyorlar...  

Biraz daha antropolojik bakmak gerekirse, aslında karşı karşıya olduğumuz şey bir tabela değil bir totem; mekânı kutsallaştırmaya yarayan, sınırı çizmeye yarayan, dünyanın merkezini belirleyip o merkezden gökyüzüne uzanmayan çalışanlar için bir dünya direği, axis mundi, bir kayın ağacı, bir sakız ağacı.

Buradan devam edersek, neden o tabela kırılıyor, sökülüyor, gençler dövme yaptırıyorlar ve tabelanın parçalarını yanlarında götürüyorlar? Çankaya Belediyemizin göremediğini Achilpalar bize söylüyor:

Achilpalar yolculukları sırasında bu direği beraberlerinde götürmekte ve izlenecek yönü onun eğimine göre seçmektedirler. Bu durum onlara ‘dünyalarında’ olmaya ara vermeksizin ve aynı zamanda, Numbakula’nın içinde kaybolduğu gökyüzüyle iletişimi kesmeksizin, sürekli olarak yer değiştirmelerine izin vermektedir. Eğer direk kırılırsa, bu bir felakettir; bir cins ‘dünyanın sonu’, Kaos’a geri dönmedir. Spencer ve Gillen, bir efsaneye göre direğin kırılmasıyla kabilenin tümünün korkunç bir endişeye düştüğünü kaydetmektedirler: Kabile üyeleri bir süre başıboş dolaştıktan sonra, yere oturmuşlar ve kendilerini ölüme terk etmişlerdir.

Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Osman Özarslan -Birikim

30 Kasım 2025 Pazar

Marx’ın kavramları: Yabancılaşma

Yabancılaşma, Marx’ın Hegel ve Feurbach’tan devraldığı bir kavram olup bu kavram onun ellerinde kapitalizmin bütüncül eleştirisini anti-hümanist bir sistem olarak teorize etmeyi mümkün kılan bir araca dönüştü. Marx, yabancılaşma teorisini ilk olarak erken dönem eserlerinden 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda geliştirmiş olsa da bu teoriyi Kapital dahil tüm iktisadî yazınının merkezine oturttu.

Yabancılaşma kelimesinin sözlük anlamına bakılırsa bir dizi anlam ve kullanıma sahip olduğu görülecektir. Bu tanımların hem günlük dilde hem sosyal bilimler içinde en yaygını yabancılaşmayı öznel bir “izolasyon ve uzaklaşma durumu” olarak tarif eder. Hegel ve diğer filozoflarda yabancılaşma bütün insanlığın durumunu tarif eden daha genel bir anlama sahipti. İnsanların “tinsel olarak kaybolmuş” olmaları, “kendi gerçek özbenliklerine yabancılaşmaları” ve “hayatın anlamını yitirmeleri” bu kullanımı örneklendirir. Ortaçağa gidildiğinde bu kavramın başka bir kullanımı ile daha karşılaşırız. O dönemde “satmak”, “bir başkasına devretmek”, “başka birine teslim olmak” gibi anlamları vardı.

Marx yabancılaşmayı tüm bu anlamları kapsayacak şekilde kullanır. Ama Marx’la birlikte bu kavram daha net, daha ayakları yere basan ve insanların gündelik hayatlarının maddî gerçekliklerine dayanan bir kullanıma bürünmüştür. Kavram derinliğinden ve evrensel geçerliliğinden bir şey kaybetmemiştir. Bunun nedeni, Marx için yabancılaşmanın temelinde insanların emekleriyle varettiği ürünlerle ve bizzat kendi emekleriyle kurduğu ilişkinin yatmasıdır.

İşçilerin kendi emeklerinin ürünlerine yabancılaşmaları, yani onlardan koparılmış olmaları ve üretim sürecini kendilerinin yönetmiyor oluşu o denli basit ve “ortada” bir durumdur ki, üzerine yorum yapma gereği bile duyulmaz. Bu verili durum adeta bir doğa yasası gibi algılanır. Ford ya da Hyundai’da çalışan işçiler otomobil üretir ve bu otomobiller işçilere değil bu şirketlere aittir. Kömür madenlerinden çıkardıkları kömür maden sahibinin, dokudukları kumaş ise tekstil fabrikasının sahibinindir. Bu “doğanın kanunudur”. Marx bu durumu farketmekle kalmamış, kökenini ve sonuçlarını sorgulamıştır. Şöyle der:

Bu durum [yabancılaşma] basitçe emek tarafından üretilen nesnenin, yani emeğin kendi ürününün, yabancı bir varlık olarak emeğin karşısına dikilmesi anlamına gelir. Nesne üreticiden bağımsız bir güç gibi görünür.

Bizzat kendi emeklerinin ürünleri işçilere hükmetmektedir:

…ve işçi daha çok emek harcadıkça kendi yarattığı nesnelerin dünyası işçinin gözünde daha güçlü hale gelir, aynı şekilde yeni dünyasında işçi daha da fakirleşir ve artık daha az kendine aittir.

Emek elbette zenginler için harikalar yaratır ama işçi için yoksunluk (mahrumiyet) üretir. Zenginler için saraylar, işçiler için mezbelelik üretir.

Marx, yabancılaşma analizini bu noktadan daha ileriye ve derine taşır. Marx’a göre, işçiler kendi emeklerinin ürünlerine yabancılaşmışsa bunun sebebi üretim sürecindeki yabancılaşmada yani üretim eyleminin bizzat içinde yatar:

Ürün gerçekte üretim eyleminin devamıdır. Yani emeğin ürünü yabancılaşmışsa, üretimin kendisi de aktif bir yabancılaşma süreci olmak zorundadır. Emeğin nesnesinin yabancılaşması sadece işin barındırdığı yabancılaşmanın özetidir.

Akademik sosyologlar arasında, Marx’ın söylediklerini birçok işçinin endüstriyel kapitalizmde pis, monoton, sıkıcı, yorucu ve tehlikeli işler yaptığı şeklinde bir gözleme indirgeme eğilimi vardır. Hatta yabancılaşmış emek, işin fiziksel şartlarına ya da işçinin sahip olduğu öznel duygulara indirgenir. Bu bakış açısı yabancılaşmanın tamamen ortadan kaldırılamasa bile yapılan iş daha az monoton ya da daha ilginç hâle getirilerek hafifletilebileceği sonucuna yol açar. Oysa Marx bundan daha fazlasını kastediyordu. Marx için belirleyici olan işçinin işiyle kurduğu toplumsal ilişkiydi. İşçinin çalışma yeteneğini bir başkasına (işveren/kapitalist patron) satması ve bu sebeple işin amacı ve yöntemleri üzerindeki kontrolünü yitirmiş olması yabancılaşmanın kökenini oluşturuyordu. Kapitalizmde emek, ne bireysel ne de kollektif olarak işçiler içindir; başka biri içindir:

Emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur? İlk olarak, yaptığı iş… gönüllü değil zorunludur, angaryadır. Bir ihtiyacın doğrudan tatmini için değil başka ihtiyaçları tatmin etmenin dolaylı bir aracıdır… İşin bu dışsal karakterini en basitinden işin işçiye ait olmamasından anlarız. İşçi başka biri için çalışır, yani işyerindeyken işçi kendisine değil patrona aittir.[i]

Dolayısıyla ücretli emek yabancılaşmış emektir ve yabancılaşmayı ortadan kaldırmak ancak ücretli emeği yani kapitalizmi kaldırmakla mümkündür.

Marx’ın yabancılaşmanın kökenini işçinin işi ile ilişkisinde görüyor olması bu kavramın sadece işyerinde geçerli olan dar ekonomik bir kavram olduğu anlamına gelmez. Aksine, Marx’a göre emek insan varoluşunun her yönü için temel önemdedir. Marx insanın hayvanlardan emek yoluyla ayrıldığını ve insan olduğunu ifade eder. Ayrıca, insanlar çevrelerini ve kendilerini emek aracılığıyla biçimlendirir. Emek tarihin ve toplumun temelidir.

İnsan hayvanlardan, sahip olduğu bilinç, dinsel inanç ve benzeri şeylerle ayrıştırılabilir. İnsanlar geçim araçlarını üretmeye başladığı andan itibaren kendilerini hemen hayvanlardan ayrıştırmaya başlamıştır. Bunun koşullarını insanın sahip olduğu fiziksel özellikler yaratır. Geçim araçlarını üretirken insan dolaylı olarak gerçek maddî hayatı da üretmiş olur… Bu üretim biçimi basitçe bireylerin fiziksel varlığının üretimi olarak düşünülmemelidir. Daha ziyade bireylerin belirli bir eylem biçimi olarak görülmelidir. Bu belirli eylem biçimi bireylerin hayatlarının, yani belirli bir hayat biçiminin onlar bakımından ifadesini oluşturur. Bireyler hayatlarını ifade ettikçe, kendileri olurlar. Dolayısıyla, oldukları şey üretim faaliyeti ile çakışır. Hem ne ürettikleri hem nasıl ürettikleri insanların ne olduğu ile örtüşür.

Emek bu temel işleve sahip olduğu için emeğin yabancılaşması insanın toplumsal ilişkilerinin bütünlüğünü bozar. Marx bunun sonuçlarını inceler:

Yabancılaşmış emek: (1) insanı doğaya yabancılaştırır ve (2) insanı kendine, kendi aktif işlevine, kendi hayat eylemliliğine yabancılaştırır, böylece de insanı kendi türüne yabancılaştırır… (3) Yabancılaşmış emek insanı kendi vücuduna, doğaya, zihinsel hayatına ve kendi insanî hayatına yabancılaştırır. (4) Emeğinin ürününe, kendi yaşam faaliyetine ve kendi türsel hayatına yabancılaşmasının doğrudan sonucu, insanın diğer insanlara yabancılaşmasıdır.[ii]

Bu farklı yabancılaşma örnekleri günümüz dünyasında bolca var. Doğaya yabancılaşmamızı sadece iklim değişikliğinde değil aynı zamanda kapitalist sanayinin çevreyi kirletip imha etmesinde de görebiliriz. Bedenlerimize yabancılaşmamız kronik obezite ve anoreksi rahatsızlıklarında açık bir biçimde görülebilir. Medyanın sürekli bombardıman yaptığı metalaşmış cinsellik biçimleri de keza bedenimize yabancılaşmamızın örneği. Diğer insanlara yabancılaşmamızı ise yaygın ırkçılıkta ve yabancı düşmanlığında görebiliriz. Bu tutumların egemenler tarafından teşvik edildiği söylenebilir ama ancak yabancılaşma sayesinde işçi sınıfının çeşitli kesimleri tarafından kabul görür ve içselleştirilir.

Marx yabancılaşmayı sınıf sorunuyla ilişkilendirir. “Eğer emeğin ürünü işçiye ait değilse… bunun sebebi ürünün işçi dışında başka bir insana ait olmasındadır”. Bu “başka adam” “çalışmayan ve üretim sürecinin dışında olan” kapitalistten başkası değildir.

Kapitalist ve işçi, Marx’a göre, yabancılaşma madalyonunun iki tarafıdır, ama arada ciddi bir fark vardır:

Mülk sahibi sınıf ve işçi sınıfı günümüzde aynı kendine-yabancılaşmadan muzdariptir. Ama bunların ilki yabancılaşmada kendinin onayını, kendi çıkarını ve kendi gücünü görür. Bu yabancılaşma kapitalist için insanî varoluşunun bir suretine sahiptir. İşçi sınıfı ise yaşadığı yabancılaşma içinde yok edildiğini hisseder; kendi güçsüzlüğünü ve insanlık dışı bir varoluşun gerçekliğini görür… Bu antitezin içinde, dolayısıyla, mülk sahipleri tutucu tarafı, proletarya ise yıkıcı tarafı teşkil eder.

Yabancılaşmış emek bu yüzden yabancılaşmış bir toplum yaratır: Kontrolden çıkmış, aşırı zenginlik ve yoksullukla kutuplaşmış, insanların kendi ürettikleri tarafından tehdit edildiği, insanların birbirlerinden bireysel olarak ayrıştığı, sınıf, ulus, ırkçılık, cinsiyetçilik ve dinî nefret tarafından bölündüğü bir dünya. Ekmekten suya, seksten sanata, sağlıktan eğitime her şeyin milyonlarca insanın almaya gücünün yetemeyeceği metalara dönüştüğü bir dünya.

Özetle, yabancılaşma günümüzün dünyasını üretir – eğer insanlık hayatta kalacak ve insan hayatları özgürleşecekse değiştirilmesi zorunlu olan bu dünyayı.

Yabancılaşmış emek dünyayı anlama yeteneğimizi temelden etkiler, çünkü üretenlerin üzerinde ürettikleri nesnelerin hakimiyet kurması dünyayı başaşağı görmemize yol açar. Ürünlerin insandan önce geldiğini ve insanı metaların yarattığını düşünürüz. Metalar sihirli güçlere sahipmiş ve kendi ruhları varmış gibi düşünürüz. Marx’ın yabancılaşma eleştirisi Kapital’deki meta fetişizmi analizinin temelini oluşturur:

Meta bu yüzden gizemli bir şeydir, çünkü insanlar metaya baktığında kendi emeklerinin toplumsal karakterini ürünün üzerine mühürlenmiş nesnel bir özellik gibi görürler; böylece üretenlerin, ürettikleri nesnelerin toplamıyla kurduğu ilişki toplumsal bir ilişki halini alır; ama bu ilişki onlara üretenler arasında bir ilişki olarak değil nesneler arasında bir ilişki olarak görünür.

Yüzeysel olarak bakıldığında metaların değerleri, yani birbirleriyle değişim oranları, sahip oldukları içsel özellikler tarafından belirleniyormuş gibi görünür (çeliğin gücü, altının çekiciliği,John MorrisJohn Morris elmasın parlaklığı). Oysa Marx’ın gösterdiği gibi, metaların değeri üretilmeleri için gerekli emek zamanıyla miktarıyla belirlenir.

Marx’ın yabancılaşma teorisi kapitalist üretimin bilimsel analizinin ve eleştirisinin vazgeçilmez yapı taşlarından birini oluşturur.

John Morris

Çeviren: Canan Şahin -   KARL MARX VE YABANCILAŞMA pdf



30 Ekim 2025 Perşembe

Nasıl birlikte yaşayacağız?


Cumhuriyet, "Nasıl birlikte yaşarız?" sorusuna verilmiş dünya-tarihsel cevaplardan biridir. İlan edilişinden 102 yıl sonra, hâlâ aynı soruyu soruyoruz: "Nasıl birlikte yaşayacağız?"

Cumhuriyete neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamadan bugünü kavrayamayız. Birçok sorunun cevabı bu sualin içinde gizli. Osmanlı İmparatorluğu’nun "utangaç" modernleşmesi Cumhuriyetle belli ölçüde "radikal" bir hal aldı. Fakat modernleşme farklı biçimler almasına rağmen Cumhuriyet ile demokrasi arasında derin bir gerilim süregeldi. 1946'da çok partili hayata geçildi ama gerçek demokrasiye geçilemedi.

Cumhuriyetin bu topraklardaki yolculuğu, modernleşme çabasıyla şekillendi. 102 yıl sonra artık şunu çok daha net görüyoruz: Bu toprakların kendi gerçeğini ve dinamiklerini görmezden gelemeyiz. Canımızı acıtan, yüreğimizi yakan nice tecrübeler yaşadık. İçinde yer alan tarihsel ilişkiler, hukuku, düzeni onarmamız gerekiyor.

Tarih ve sosyoloji perspektifinden bakıldığında Türkiye hem Doğu hem de Batı'dır. Hem geleneksel hem de moderndir. Onu eşsiz kılan da tam olarak bu. Belki de artık bu gerilimleri büyütmeden aşmanın, diyalog kurmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yunus Emre'yle Goethe'yi, Ahmedi Xani'yle Nazım Hikmet'i birlikte okumaktan, farklı dünyalar arası temaslar ve kucaklaşmalardan bahsediyorum. (Tuncay Bakırhan - t24)  Makalenin Tamamı>>

      


23 Eylül 2025 Salı

Bad-el harab-ül Basra: Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler

 AKP’nin “altın çağ” diye sunduğu yıllar, kısa vadeli kazanç ve rant politikalarıyla şekillendi; kamu varlıkları elden çıkarıldı, hukuk ve demokrasi geri plana itildi, toplumsal hafıza silindi. Muhalefetin pasifliği AKP’nin içeride otoriterleşip dışarıda reformcu  görünmesine zemin sağladı. Bugün eski kaynaklar tükendi, kadrolar etkisizleşti; iktidar hâlâ geçmişin hatırasına tutunarak siyasi alanı kısıtlamaya çalışıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Ancak Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor


Bad-el harab-ül Basra” der Araplar: Basra harap olduktan sonra…

Yani iş işten geçtikten, şehir yıkıldıktan, hayat darmadağın olduktan sonra dökülen gözyaşının, yaşanan pişmanlığın bir anlamı kalmaz. Bazen Türkiye’de iktidarın kendi devamı için ülkeye neler ettiğini düşündüğümde aklıma bu söz geliyor. Her gün yeni bir kaosun pençesinde, yeni bir operasyon, yeni bir debdebe…

Tabloyu neresinden anlatmaya kalksan eksik kalıyor. İşte geçtiğimiz hafta CHP’nin il binasında yaşananlar da bu manzaranın yalnızca bir sahnesi. Bazen bugünü anlamanın yolu, bir zamanların o parlatılmış yıllarına dönüp bakmaktan geçiyor. AKP’nin kendi hatıra defterinde “altın çağ” diye sakladığı yıllar… O dönem dünya ekonomisi parasal genişlemenin en coşkulu günlerindeydi. FED’in açtığı para muslukları öylesine kuvvetli akıyordu ki, bizdeki derme çatma kanallar bile şelale sanılıyordu.

Türkiye’ye para yağıyor, döviz rezervleri kabarıyor, kur sakin, faiz makul seyrediyordu. Bir ekonomiyi yönetmek için ne sanayi politikası gerekiyordu ne de uzun vadeli vizyon. Zaten küresel rüzgâr öylesine kuvvetli esiyordu ki, dümeni tutan kişi direksiyonda uyuklayarak bile yol alabiliyordu. O yıllar, iktisat kitaplarının örnek diye anlattığı “dış şok”un ballı kaymaklı versiyonuydu: Ülkeye giren sıcak para, yanlış politikaların üzerini cilalıyor, yapısal zaafları görünmez kılıyordu. “Reform” dedikleri şey aslında dışarıdan akan paranın geçici makyajından ibaretti.

Ellerindeki kamu varlıklarını yok pahasına elden çıkarırken bunun yerine nasıl bir sanayi politikası koyacaklarını hiç düşünmediler. Zira buna gerek yoktu. Böyle şeylerin acısı hemen çıkmazdı; faturası her zaman gecikmeli gelir, bedelini de onlar değil gelecek kuşaklar öderdi. Onlar için önemli olan bugünün bilançosunu şişirmekti. Telekom’un, şeker fabrikalarının, limanların, elektrik dağıtım şirketlerinin elden gitmesiyle doğacak çoraklık yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Satarken de en ufak bir tereddüt yaşamadılar; günü kurtarmak, vitrini parlatmak yeterliydi.

Üstelik bütün bunlar “verimlilik" ve "özel sektör dinamizmi" bahanesiyle meşrulaştırıldı. Oysa özelleştirme adı altında yapılan, çoğu zaman üretkenliğin artırılması değil kısa vadeli nakit akışı sağlanmasıydı. Kamu mülkiyetinin tasfiyesi ekonomik olduğu kadar toplumsal bir hafızanın da silinmesiydi. Cumhuriyetin ortak mirası günübirlik döviz girişine indirgenmişti.

Ardından ülke bir şantiyeye dönüştü. TOKİ’ler, rezidanslar, AVM’ler, köprüler, havalimanları… Betonun yükseldiği her yerde iktidar da kendini sağlamlaştırdığına inanıyordu. Yabancıya daire satışıyla vatandaşlık dağıtıldı; pasaport, adeta tapu senedinin promosyonu gibi görülmeye başlandı. Birkaç yüz bin dolara alınan bir daire, beraberinde bir ülkenin yurttaşlık hakkını da getiriyordu. Böylece yurttaşlık, ortak bir siyasal aidiyet değil, emlak piyasasında alınıp satılan bir meta haline geldi.

İnşaat sektörü bu dönemde yalnızca binalar yükselten bir alan değil, siyasetin asli taşıyıcı kolonu haline geldi. “Başarı” artık kaliteli mühendislikle değil, iktidara olan yakınlıkla ölçülüyordu. Bir şirketin gücü yaptığı konutların metrekare hesabıyla değil, Saray’a olan mesafesiyle belirleniyordu. Devlet bankaları kredileri seferber ediyor, belediyeler ruhsatları dağıtıyor, yasa değişiklikleri bile bu ekosis- temin ihtiyaçlarına göre yapılıyordu. Böylelikle yeni bir ekonomik sınıf da ortaya çıktı: Siyasal inşaattan beslenen yandaş yeni zenginler. Kriz onlar için fırsata, deprem rant alanına, kentsel dönüşüm ise bir servet transferi mekanizmasına dönüştü.

Toplumsal hafızada depremin yarattığı yıkım giderek silinirken, “kentsel dönüşüm” afet riskini azaltmak değil, yeni ihalelerle yeni gelir kapıları açmak anlamına geliyordu. Beton döküldükçe iktidarın ideolojik mimarisinin daha sağlam bir zemine oturduğuna inanılıyordu. Sonuçta ortaya çıkan bu ittifak yalnızca ekonomiyi değil, rejimin kendisini de biçimlendirdi. Türkiye’de demokrasi ve hukuk kurumları zayıflarken, inşaat üzerinden palazlanan bu yeni sınıf, iktidarın hem sponsorluğunu hem de dayanak noktasını üstlenmiş oldu. Vatandaşlık tapuyla, siyaset rantla, gelecekse betonla mühürlendi.

Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 1999 depremi, üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra neredeyse unutulmuştu. Toplumsal hafızada depremin yarattığı acı, bir süreliğine siyasal iradeyi de zorlamıştı ama zamanla her şey eski rayına girdi. Yeni bir depremin ne zaman geleceği belli değildi; bu belirsizlik, ihmali kolaylaştırdı. “Kentsel dönüşüm” kavramı böylece afet riskini azaltmanın değil, yeni bir rant düzeni kurmanın adı oldu. Yıkılan binalar yerine yenileri yapılırken esas amaç sağlam şehirler yaratmak değildi; arsa değerlerini katlamak, kat karşılığı projelerle siyasal sermaye üretmekti. Depremin açtığı yaralardan ders çıkarmak yerine, o yıkımın üzerine kurulan hafıza hızla silindi. Riskli bölgelerden çok rant potansiyeli yüksek bölgeler dönüştürüldü. Afet, toplumsalgüvenliği değil, ekonomik kazancı örgütleyen bir araç haline geldi. O yıllarda “istikrar” diye pazarlanan şey aslında bambaşka bir şeydi. İktidarın dilinde istikrar, üretimle, teknolojiyle ya da toplumsal barışla ilgili değildi. İstikrar, küresel sermayenin bu ülkeye gönül rahatlığıyla uğrayabilmesinden ibaretti. Dolar İstanbul’a kolayca girip çıkabiliyorsa, yabancı fon yöneticileri Londra’dan sevinçle alkış tutuyorsa, içerideki otoriter uygulamaların üzeri kolayca örtülüyordu.

Yargı bağımsızlığı, kurumsal kapasite, liyakat… Bunların hiçbirine ihtiyaç yoktu. Çünkü para akmaya devam ettiği sürece ülke bir başarı hikayesi olarak anlatılabiliyordu. Siyasetçiler kendilerini “usta kaptan” gibi tanıtırken, aslında gemi küresel rüzgarın gücüyle kendi kendine yol alıyordu. Ve tam da bu sahte güvenlik ikliminde, içeride otoriter mimarinin temelleri döşendi. Ekonomik bolluk, siyasal baskının üzerini örten bir halı işlevi gördü. Medya, yargı, üniversiteler birer birer dönüştürülürken, toplumun büyük bir kısmı “Büyük Türkiye” anlatısının sarhoşluğundaydı.

Bugün dönüp bakınca anlıyoruz ki, o dönemin “istikrarı” aslında bir aldatmacaydı. Küresel sermaye güvenliği ile içerideki iktidar mühendisliğinin aynı anda ilerlediği bir düzenden fazlası değildi. Para aktıkça demokrasiye ihtiyaç yoktu, hukuk geri plana itilebiliyordu. Beton döküldükçe yalnızca şehirler değil, rejimin yeni sütunları da inşa ediliyordu.

Bana dokunmayan muhalefet bin yaşasın

AKP’nin iktidara gelişinde yalnızca ekonomik krizler ya da küresel rüzgarlar değil, muhalefetin biçimi de belirleyici oldu. Deniz Baykal’ın liderliğindeki CHP, 28 Şubat sürecinde devletçi dile yaslanarak dindar ve yoksul kesimlerle arasındaki mesafeyi derinleştirdi. Bu tavır, ilerleyen yıllarda AKP’nin “kendi yurdunda parya” söyleminin en güçlü dayanağı oldu.

2002 seçimlerinde toplum değişim isterken, Baykal’ınCHP’si barajı savunmaya devam ederek Meclis’in AKP çoğunuğuyla şekillenmesine zemin hazırladı. 2007’de ortaya attığı 367 şartı ve cumhurbaşkanlığı engellemesi ise AKP’ye tarihinin en büyük mağduriyet kalkanını armağan etti. Böylece CHP, farkında olmadan AKP’nin hem içeride hem dışarıda “demokrasinin mağduru” rolüne bürünmesini sağladı.

Baykal gidince yerine Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde, toplumun bir kesimi yeni bir umut ışığı görmüş gibi sarıldı ona. Yumuşak üslubu ve “temiz siyaset” imajı kısa süreli bir heyecan yarattı. Ancak çok geçmeden muhalefetin temel reflekslerinin değişmediği anlaşıldı. Baykal’ın suni sertliği gitmişti, yerine pasif bir mülayimlik gelmişti; fakat iktidarı zorlayacak stratejik vizyon yine ortaya çıkmadı. CHP birkaç belediyeyle yetinen, iktidarın ömrünü uzatan, varlığıyla demokrasi görüntüsü sağlayan ama fiilen iktidarı rahatsız etmeyen bir muhalefet çizgisine sıkıştı.

Kılıçdaroğlu’nun liderliği, kritik eşiklerdeki pasifliğiyle tarihe geçti. 2016’da dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında parti sert bir muhalefet hattı kuramadı; böylece HDP’lilerin Meclis’ten tasfiyesine fiilen onay verilmiş oldu. 2017’deki anayasa değişikliği referandumunda, Türkiye’nin rejimini dönüştüren en kritik kırılma anında, CHP toplumu harekete geçirecek bir liderlik sergileyemedi. Referandum “şaibeli evet”le sonuçlandığında bile muhalefet, sonucu kabullenmekten öteye geçemedi.

Ardından gelen 2019 yerel seçim başarısı, muhalefet için yeni bir fırsat yaratmıştı. Ancak bu avantaj da iyi yönetilemedi. 2023 seçimlerine giderken “Altılı Masa” denilen ittifak, umut yaratmak yerine dağınıklığı ve krizleriyle gündeme geldi. Kılıçdaroğlu, kendi adaylığının toplumda yaratacağı tereddütleri görmezden geldi; kazanamayacağını gösteren neredeyse her anket ortadayken, “Ben kazanırım” inadında diretti. Seçim yenilgisiyle birlikte yalnızca muhalefet değil, ülkedeki değişim umudu da ağır bir yara aldı.

Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devleti kendi çizgisinde yeniden yapılandıran iktidar, dışarıda da muhalefetin dağınıklığı ve vizyonsuzluğundan beslenerek kendi iktidar ömrünü uzatmayı başardı.

Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devlet kurumlarını adım adım ele geçiren bir iktidar; karşısında ise kritik eşiklerde ya yanlış kararlar alan ya da hiçbir karar alamayan bir muhalefet. Demokrasi dekoru tamamdı, ama oyunu tek başına oynayan belliydi.

Ve bu dekor, AKP’nin işine fazlasıyla yaradı. Avrupa Birliği süreci, muhalefetin pasifliği sayesinde iktidar için bulunmaz bir meşruiyet sahasına dönüştü. CHP güçlü bir alternatif üretmeyince, AKP içeride otoriter adımlar atarken dışarıda kendini reformcu ve demokrat olarak sunabildi. Hatırlayın, 12 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde Erdoğan, henüz resmî bir sıfatı yokken, “fiilî lider” olarak 140 saatte 8 devlet başkanıyla görüşmüş ve her fırsatta “Next year, inşallah” diyerek Türkiye’nin üyeliğini kapı eşiğinde göstermeye çalışmıştı. Hatta dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a, “Bizi AB’ye almazlarsa NAFTA’ya alın” diyerek bu hayali küresel sahnede pazarlıyordu.

Cemaatle kurulan ittifak da aynı atmosferde rahatça büyüdü. Yargıdan emniyete, eğitimden medyaya kadar devlete nüfuz eden bu ortaklık, muhalefetin suskunluğunda kök saldı. Sonuçta Türkiye, AB başkentlerinde alkışlarla karşılanan bir “reform ülkesi” görüntüsü verirken içeride medya tekelleşiyor, yargı siyasallaşıyor, cemaat ve parti ortaklığı devletin damarlarına yerleşiyordu. Muhalefetin sessizliği, AKP’nin hem Avrupa’da hem de içeride “alternatifsiz güç” olarak büyümesinin en büyük garantisiydi.

Ne var ki 2010’ların ortasına gelindiğinde bu ortaklık çatırdamaya başladı. Güç paylaşımı kavgası, 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir savaşa dönüştü. İktidar kendi yarattığı gölgeden korkmaya başlamıştı. Kavga büyüdükçe devletin sinir uçları paramparça oldu; bürokrasinin içinde birbirine düşman iki ayrı klik doğdu. Bu kırılmanın doğal sonucu, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiydi.

Ülke o geceden sonra eşi görülmemiş bir kaosun içine sürüklendi. Darbe girişimi püskürtülürken devletin bütün kurumları olağanüstü hal rejimiyle yeniden dizayn edildi. FETÖ kavgası, iktidarın mutlak tahkimatına bahane oldu; demokrasi, güvenlik söylemiyle askıya alındı. Ve bütün bunlar olurken CHP, iktidarı bu kaosun asli sorumlusu olarak görmekten imtina etti.

FETÖ’nün devletin içinde kök salmasına bu kadar alan açılmasının baş mimarı AKP iken, muhalefet AKP’nin “Demokrasiye sahip çıkıyoruz” diye süslediği suni söylemlere iştirak ederek saf tuttu. Yenikapı mitinginde olduğu gibi, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmamayı tercih etti. Böylece iktidar, hem eski stratejik ortağını “terör örgütü” ilan ederek muhalefeti yanına çekti, hem de kendi sorumluluğunu görünmez kıldı. CHP’nin bu süreçteki pasifliği, AKP’ye “Biz yalnız değiliz, bütün siyasi aktörler bu hikâyede bizimle” deme imkânı verdi. Gerçekte olan ise yıllarca birlikte yürüyenlerin kavgasının bedelini ülkenin ödemesiydi ama muhalefet bu enkazda iktidarın rolünü doğru tarif edemedi.

Yarın geldi

Ve işte bugün, perde tamamen indi. AKP’nin “altın çağ” diye parlatıp da “yarının işi” diyerek ertelediği bütün faturalar kesildi. O yarın geldi. Hazıra dağ dayanmadı, para muslukları kapandı, AB kapısı çoktan kilitlendi, cemaat ortaklıkları yerle bir oldu. Geriye ne küresel sermayenin lütfu kaldı ne de sahte bir istikrar masalı…

Üstelik yalnızca iktisadi olarak değil, siyasi olarak da deniz bitti. Kendi kadrolarını yıllar içinde tasfiye ede ede sonunda kendini de tüketti. AKP artık parti siyaseti anlamında bütün etkisini yitirmiş durumda. Bugün tek bir AKP’li siyasetçinin kamuoyunda bir özgül ağırlığı yok.

Tam da bu boşlukta CHP yeniden sahneye çıktı. Yıllarca iş bilmezliği ile küçümsenen yapı, kendi içinde dönüşüm sancılarıyla ayağa kalktı. Ekrem İmamoğlu’nun belediyecilikle sınırlı kalmayan çıkışı, Özgür Özel’in parti içindeki cesur hamleleri ve kadroları yenileme çabaları, muazzam bir yerel seçim başarısı… Bunlar CHP’yi sadece muhalefet değil, gerçek bir iktidar alternatifi kılmaya dönük adımlar oldu.

19 Mart’ta yaşananlar, öncesinde CHP’li belediyelere yönelen kayyum hamleleri, tutuklamalar, İstanbul İl Başkanlığı’na kurulan abluka, İmamoğlu’na açılan davalar, partinin öne çıkan isimlerini hedef alan itibarsızlaştırma kampanyaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına yeniden yerleştirme hamlesi olarak CHP kurultay davası… Bunların hepsi aynı kaygının; yani yıllarca alternatifsiz görünen iktidarın karşısında artık somut bir alternatifin belirmesinin tezahürü.

AKP kendi kadrolarını tüketip siyasetçilerini sahneden sile sile kamuoyu önünde hiçbir özgül ağırlığı kalmayan bir partiye dönüşürken, CHP’nin tam da bu enkazın ortasında yeni bir çıkış sahnesi kurmasına seyirci kalmasını beklemek safdillik olurdu.

Bugün iktidar kaybolan yıllarının geri gelmeyeceğini bildiği halde, hâlâ o hayalin peşinde. Yine Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanı, yine Gürsel Tekin il başkanı, yine hiç ayağına dolaşmayan bir muhalefet, ne güzel… Dününü altın çağ diye yüceltirken, bugün elinde baltayla ülkenin bütün demokratik kurumlarına saldırıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor.

Ve fakat, Bad-el harab-ül Basra… -

Özge Öner - Oksijen

22 Temmuz 2025 Salı

Bir Ülke Niçin Çöker ve Çökmüş Bir Ülke Nasıl Kurtarılır?




Bu soruları Chat GPT’ye sordum. Yanıtları şöyle:

Bir Ülke Niçin Çöker?

Bir ülkenin "batması" (yani ekonomik olarak çökmesi, devletin iflas etmesi ya da ciddi şekilde işlevsiz hâle gelmesi) birçok karmaşık faktöre bağlı olabilir. Bu durum genellikle tek bir nedene dayanmaz; ekonomik, siyasi, sosyal ve dış faktörlerin birleşimi sonucu ortaya çıkar. İşte bir ülkenin batmasına yol açabilecek başlıca nedenler:


Aşırı borçlanma: Devletin gelirlerinden çok harcama yapması ve dış borçlara bağımlı hâle gelmesi.

Yüksek enflasyon: Merkez bankasının para basması sonucu paranın değer kaybetmesi.

Bütçe açıkları: Vergi gelirlerinin yetersiz, kamu harcamalarının yüksek olması.

Yolsuzluk ve kaynak israfı: Kamu kaynaklarının kötüye kullanılması.


Sık hükümet değişiklikleri, darbe girişimleri veya iç savaş gibi olaylar devlet yönetimini zayıflatır.

Yolsuzluk ve kötü yönetişim güveni azaltır, yatırım ortamını bozar.

3. Kurumsal Çöküş

Adalet sistemi, eğitim, sağlık gibi temel kurumların işlevini yitirmesi.

Hukukun üstünlüğü yerine keyfi yönetimin yerleşmesi.


Uzun süren savaşlar ekonomik istikrarsızlıklar.

Çökmüş bir ülke nasıl kurtulur?

1. Güçlü Bir Reform Planı

Makroekonomik istikrar: Enflasyonu kontrol altına alma, bütçe disiplinine dönüş.

Borç yeniden yapılandırması: IMF veya uluslararası kuruluşlarla iş birliği yapılması.

Para ve maliye politikası reformları.


Yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti.

Yolsuzlukla mücadele ve şeffaf yönetim.

Bağımsız merkez bankası ve saydam bütçe.


Eğitim ve sağlık sisteminin iyileştirilmesi.

Genç işsizliğine çözüm bulunması.

Toplumsal barış ve kapsayıcılık.


IMF, Dünya Bankası, AB gibi kurumların teknik ve mali yardımı.

Yatırım çekme ve dış ilişkileri iyileştirme.

5. Toplumsal Uyanış ve Katılım

Halkın değişime inanması ve talep etmesi.

Sivil toplumun güçlenmesi.

Şeffaf, katılımcı demokrasiye geçiş.

Yıllarca yapısal reformlar diye bunları yazdık, çizdik, anlatmaya çalıştık. Kimse anlamadı diye üzülüyorduk şimdi ChatGPT’nin anlamış olmasıyla teselli buluyoruz.

Mahfi Eğilmez - Haziran 02, 2025













29 Nisan 2025 Salı

On Yıl Önce - On Yıl Sonra


Erdoğan Sebep midir Sonuç mu?
Dünya tarihinde pek çok örneğine rastlandığı gibi, Türkiye’de Cumhurbaşkanı seçilen kişinin de bir iktidar sarhoşluğu içine girerek, ‘’milletin babası’’ rolüne soyunduğu çok açık. Son olarak sigara içen yurttaşları ‘’Cumhurbaşkanı söyüyor, hala içiyor terbiyesiz herif!’’ diye azarlaması, daha önce felakete uğramış madencilere ‘’İsrail dölü’’ diyerek tekme tokat dalması gibi semptomlar tuhaf bir ruh halinin göstergesi.

Bu duruma 1000 odalı sarayı ve 200 milyon dolarlık uçağı eklediğinizde, dünyanın dikkatinin bu kişi üzerinde toplanmasına ve Batı medyasının eleştiri dozu yüksek yazılar yayınlamasına şaşmamak gerekiyor.

Tarih bize, güç sarhoşluğu çılgınlık boyutlarına yükselmiş ve ‘’tanrılaştığını’’ hisseden siyasetçilerin, ülkelerini felakete götürdüğünü anlatan örneklerle dolu. Bence ne yazık ki Türkiye de bu eğik düzleme girdi.
Ama esas soru şu: Tayyip Erdoğan bu durumu yaratan kişi midir yoksa bir sonuç mu?
Soruyu başka türlü sorarsak; Erdoğan iktidardan gittiği zaman Türkiye’nin yönetim sorunu bitecek midir?

Buna ‘’Evet’’ cevabı verebilmeyi çok isterdim çünkü bu, çok kolay bir çözüm olurdu. Ama ne yazık ki cevabım ‘’Hayır!’’

Her ne kadar, kişilerin tarihte oynadığı rolü inkar etmesem de biliyorum ki Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Ve sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir.
Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü koruna peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür.

Bu halk yığının Anadolu müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lumpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.
AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur.

Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı.

Bunun adına ‘’muhafazakarlık’’ denilebilir mi? Elbette denilemez.

Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de.
Dolayısıyla bu kesim muhafazakar değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur.

Lafı uzatmadan söyleyeyim. Bu kesimin hayatta en çok nefret ettiği model uygarlaşma, kültür, temizlik ve zarafet simgesi Mustafa Kemal Atatürk, kanıyla canıyla savunduğu lideri ise şimdiki cumhurbaşkanıdır. Kimse kendini aldatmasın. Sayıları çok kalabalık olan bu kesim, ne olursa olsun, hangi skandal patlarsa patlasın sonuna kadar liderini destekleyecek ve Cumhuriyet’e karşı çıkacaktır.
Erdoğan siyasi ömrünü tamamlasa da ona benzeyen başka bir lider bulmakta gecikmeyecektir.

Çünkü Türkiye’nin çürüyen kesimi , bu bozulmayı önce müzikle, sonra hayatımızın her alanına egemen olan lumpenleşme ve arabeskleşmeyle ifade etmeye devam ediyor. Gafil aydınlardan (!) destek alan lumpen kültür, örgütlü cehaletle beslenerek kılcal damarlarımıza kadar yayılıyor.
Bu manzaraya, lumpenlerin ele geçirdiği muazzam para ve iktidar gücünü de eklerseniz geleceğin hiçbirimiz için kolay olmadığı çok açık.
Erdoğan bu kitlenin lideridir ve onun yokluğunda yeni bir lider bulacaklarına hiçbir kuşku yok.

Mustafa Kemal aydınlığını savunan kitleler birleşene ve kendi aralarındaki çelişkileri gidererek, evrensel değerleri savunan bir Türkiye kültürü yaratana kadar acılar devam edecek.

Zülfü Livaneli / 03.11.2014

28 Ocak 2025 Salı

McCarthy Dönemi

ABD’de Cadı Avı




McCarthy Dönemi, 1950’lerin başında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bir siyasi süreç olarak bilinir. Bu dönem, senatör Joseph McCarthy’nin öncülük ettiği komünizm karşıtı bir kampanya ve cadı avı olarak adlandırılan bir dönemi içerir.

McCarthy, komünist etkileri ve casusluğu halk arasında büyük bir tehlike olarak lanse ederek, Hollywood’dan devlete birçok alanda yer alan kişilerin komünist faaliyetlerle ilişkilendirilmesine yol açtı.



McCarthy Dönemi’nin belirgin özellikleri:

Komünizm Karşıtı Kampanya: Joseph McCarthy, 1950’de Wisconsin Senatörü olarak göreve geldi. 1950’lerin başında, ülkenin içinde ve dışında komünist casusluğun arttığına dair endişeler büyüdü. McCarthy, komünistlerin ve komünist etkilere sahip kişilerin hükümet, ordue ve eğitim alanında yer aldığı iddialarıyla dikkat çekti.

Cadı Avı: McCarthy, komünizmle suçlanan kişilerin halk arasında cadılar gibi kovalandığı bir atmosfer yarattı. McCarthy ve destekçileri, ünlü kişileri, sanatçıları, yazarları ve diğerleri gibi birçok kişiyi komünist eğilimleri veya sempatileri nedeniyle suçladı. Bu suçlamalar, çoğu zaman somut delillere dayanmıyordu.

Hollywood on: Hollywood’da, sinema endüstrisinde çalışan birçok kişi McCarthy’nin cadı avı kampanyasından etkilendi. “Hollywood On” olarak da bilinen bu dönemde, birçok senarist, yönetmen ve aktör komünist bağlantıları veya sempatileri nedeniyle suçlandı ve kara listelere alındı. Bu, birçok kişinin kariyerlerinin sona ermesine veya zorlaşmasına neden oldu.

Joseph Welch Duruşması: McCarthy’nin popülaritesi ve itibarı, 1954 yılında Joseph Welch adlı bir avukatın “Siz, Sayın Senatör, ne zaman utanacaksınız?” sözleriyle gerilemeye başladı. Bu sözler, McCarthy’nin taktiklerinin ve suçlamalarının ahlaki açıdan sorgulanmasını başlattı.

McCarthy’nin Düşüşü: Joseph Welch’in sözleri ve medyanın McCarthy’yi sorgulaması sonucunda, McCarthy Dönemi’nde yaşanan cadı avı atmosferi yavaşladı. 1954 yılında, McCarthy’nin Senato’da yaptığı soruşturma ve ifşa çalışmaları sona erdi.

Sonuç olarak, McCarthy Dönemi, Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasi korku ikliminin yoğunlaştığı bir dönemi temsil eder. McCarthy’nin komünizmle suçladığı birçok kişi, suçsuz oldukları halde kariyer ve itibar kaybına uğradılar. Bu dönem, Amerika’nın iç politika tarihinde önemli bir yer tutar ve demokrasi ve ifade özgürlüğü konularında derin düşündürücü dersler sunar.





Foto Walt Disney:
McCarthy dönemi komitesine komünist olduğundan şüphelendiği çalışanlarının adlarını verdi. Disney’in 26 yıl boyunca çevresindeki yönetmenler, yazarlar ve oyuncular hakkında FBI’a muhbirlik yaptığı biliniyor.

17 Aralık 2024 Salı

Şeyh Bedrettin Destanı

Nazım Hikmet


1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.


2

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıkların eti yavan olur,
sazlıklardan ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor 
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


3

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp 
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim.
Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz...

*

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
Torlak Kemalle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...

Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.

./. Destanın Tamamı...