Translate

Anısal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anısal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2026 Çarşamba

Devrimciler

Devrimciler '78'liler: Bir Kuşak Biyografisi

Tanıl Bora, 1974-1980 arasında devrimci örgütlerde yer almış, o örgütleri hayatları saymış kuşağın mensuplarının anılarından, nehir söyleşilerinden ve biyografilerinden hareketle, onların kendi sözlerini, özgün söyleyişlerini bir araya getirerek kendilerine tuttukları aynadaki ortak suretin izini sürüyor. Neyi nasıl gördüklerini, nasıl tasavvur ettiklerini, karşılarında beliren somut neticeleri, akıllarından ve gönüllerinden geçenleri onların hatırladıkları biçimiyle aktarıyor, “anıları birbiriyle diyaloga sokuyor”... Hafızanın, hatırlamanın imkânları kadar kısıtlarını da hesaba katan bir kuşak biyografisi...

Sosyalist hareketin “yükselişi” denince öncelikle ’68 kuşağı anılır ve hatırlanır. Toplumsal olarak daha geniş bir etki uyandırmış, siyasal hareketliliği daha da görünür kılmış ’78’liler “daha az önemli” bir etkileri olmuş gibi sayılır. Oysa bütün yanlışları ve acılarıyla beraber ’78’lilerde büyük bir adanmışlık, müdahale etme arzusu ve yapabilirlik tecrübesi vardı; ’68 hareketinin devamcıları olarak girdikleri bu yolda, ayrı bir hikâye yaratmaya çalışmışlardı. Devrimciler, bu hikâyenin ayrıntılarına eğilerek kuşağın “kolektif bir biyografi”sini oluşturmayı deniyor.

1974-1980 döneminin devrimcileri, yerleşmiş adıyla ’78’liler nasıl solcu oldular? Nasıl okudular, öğrendiler, örgütlendiler, kendilerini nasıl adadılar? Aileleriyle, halkla, birbirleriyle, kadınlıkla-erkeklikle, şiddetle, ölümle nasıl ilişki kurdular? Neye inandılar, neyi göze aldılar, nerede yanıldılar? Ve 12 Eylül, bütün bunları nasıl mühürledi?

“Çizilmeye çalışılan biyografik portre, kesinlikle bir ideal tipin değil, kesinlikle bir ortalamanın değil, değişik meşrepleriyle, yönelimleriyle, tarzlarıyla, olanca çoğulluğuyla devrimcilerin portresidir.”

Tanıl Bora
Akçakoca-Ankara, Temmuz 2026

10 Ekim 2026 Cumartesi

Keşke bizi hukukçular yargılamasaydı


İçinde bulunduğum koşullardan dolayı, haliyle, hayatta üzerine hiç düşünmediğim kadar hukuk düşünüyorum, okuyorum, düşündükçe ve okudukça da hukukun tıpkı matematik gibi, mesleğiniz, işiniz, uğraşınız ne olursa olsun, “mutlaka bilinmesi gerekenler” listesinde üst sıralarda olması gerektiğine daha çok ikna oluyorum. 

Verili koşullarda “Bilsek ne olacak?” diyebilirsiniz ve haklı olursunuz ama olsun. Bilmek, iyidir. Yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı hukuka dair okuduklarımla anlamlandırma çabası son bir buçuk yılın egzersizi bende. Yüzüncü yaşını fener alayları, konserler ve bayraklarla kutladığımız Cumhuriyet, ne yazık ki, ilk günlerinden itibaren hukuk konusunda hiç de iyi sınavlar verememiş. 

Benim okula gittiğim zamanlarda eğitim sisteminde üzerinden “şöyle bir geçilen” ve hakkında konuşulması belli ki “pek de münasip bulunmayan” İstiklal Mahkemeleri’nden başlayabiliriz mesela. 81. yılı 12 Kasım’a denk gelecek Varlık Vergisi ile devam edebiliriz dilerseniz. Yassıada Yargılamaları’ndan 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a, DGM’lere, hadi bugüne gelelim, Gezi Davası’ndan Kobanî Davası’na, listeyi sayfalarca uzatmak, ne fena ki, mümkün... 

Ergün Aybars’ın rakamlarla ve “dönemin koşullarıyla” anlatmaya çabaladığı iki ciltlik İstiklal Mahkemeleri kitabı, insanı her satırında dehşete düşürüyor misal. İstiklal Mahkemeleri, kuruluş sürecinde, mahkemelere tanınan sonsuz yetkiler nedeniyle, pek az eleştiri alıyor. 

Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’in bence tarihî çıkışı, o az sayıdaki sesten biri... Hüseyin Avni Bey, Meclis konuşmasında mahkemelere tanınan bu sınırsız alanı “Allah bile peygambere bunca yetki vermedi” diye eleştiriyor, sonrasında iki farklı dönemde faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri’nde olanlar malum... 

Küçük bir İstiklal Mahkemeleri tanıklığı... George E. White, Türkçesi 1995’te Enderun Kitabevi tarafından basılan Bir Amerikan Misyonerinin Merzifon Amerikan Koleji Hâtıraları kitabında anlatıyor. White, 1921 Haziranı’nda Merzifon Amerikan Koleji’nin yöneticisi. Kolejin öğrencileri “Pontusçuluk” suçlamasıyla kovuşturmaya uğruyor, okula bir general, bir hâkim ve askerler tarafından baskın yapılıyor. 

White anlatıyor: “Arama görevlileri geldi. General ve hâkim duvarda asılı, üzerinde Pontus kelimesini okudukları iki harita üzerinden konuşuyorlardı. Birbirlerine ‘Bakınız, bunlar kurmayı düşündükleri Pontus eyaletinin haritalarıdır. Bakınız Pontus’un sınırları aynı değil. Birisinde daha geniş. İstekleri arttıkça sınırları daha da genişletiyorlar’ diyorlardı. Duvar haritaları Aziz Paul dönemindeki Roma eyaletlerini gösteriyordu ve yıllar önce Chicago’da basılmıştı. Fakat daha sonra, Türk evraklarında Kolej’de Pontus bölgesini belirleyen haritalar bulunduğu, ihtilalcilerin özellikle Pontus kulübünün aracılığıyla Kolej’le bağlantılı olduğu ve Helenik Krallığı’na ilhak planlandığı yazıldı.” 

Türk evraklarında “delil” olarak anılan bu “harita” size bir şey anımsattı mı? Altı yılı aşkın süredir Silivri’de zorunlu ikamette olan Osman Kavala’nın cep telefonundan çıkan, Türkiye’deki arı türlerini işaretleyen bilimsel haritanın “bölünme haritası” diye dava dosyasına girmesini mesela? 

İstiklal Mahkemeleri’nde Pontusçulukla yargılanıp asılan pek çok insan olduğunu anımsatayım. Aybars’ın kitabı şehir şehir listeleri içeriyor. Pontusçuluktan yargılanıp asılanların arasında Merzifon Amerikan Koleji Öğrencisi Anadolu Rumları da vardı.

İstiklal Mahkemeleri’nden söz ederken şu hatırlatmayı yapmayı da mühim buluyorum: Her bir mahkeme üç ya da beş üyeden oluşuyor, delil şart değil, kişisel kanaate açılan alan muazzam büyük ve mahkeme üyeleri hukukçu değil, mebus! 

Türkiye’nin ilk kadın avukatı, Malta sürgünlerinden Ahmet Ağaoğlu’nun kızı ve Demokrat Partili Samet Ağaoğlu’nun ablası Süreyya Ağaoğlu, Bir Ömür Böyle Geçti adlı hatıratında, Yassıada Yargılamaları’nı anlatırken “Keşke” diyor, “Yassıada’da da İstiklal Mahkemeleri’ndeki gibi olsaydı, hukukçular olmasaydı.” Bir avukatın, herhalde hukuk sistemine dair söyleyebileceği en ağır şeylerden biri ama ne yazık ki memleket koşullarında çok anlaşılabilir bir “keşke”. 

Hukuk fakültelerinde ders olarak okutulmaya aday Gezi Davası yargılamalarında, 12 Eylül karanlığından ve mahkemelerinden çok çekmiş bir sevdiğim, mahkeme çıkışında bana bakıp “Bizi en azından hukukçular yargılamıştı” demişti misal. Ağaoğlu’nun “keşke”si 2023 Türkiyesi’nde hâlâ güncel... 

Son birkaç haftadır kişisel gündemim haliyle, AYM’nin Can Atalay’la ilgili verdiği “ihlal” ve “derhal tahliye” kararının bir ateş topu misali bir mahkemeden bir mahkemeye “fırlatılması”. Konuya azıcık ilgisi olan herkes, hukukçu olsun olmasın AYM kararlarının kesinliğini doğal olarak anımsatıyor. 

Üzerinden vakit geçti, unutulmuştur belki, anımsatayım, aynı AYM’nin Cumartesi Anneleri/İnsanları’yla ilgili verdiği “ihlal” kararı aylardır orada duruyor, her cumartesi Galatasaray’da bir araya gelmeye çalışanları abluka altına alan polisler hiç umursamıyor AYM kararlarını. 

Tıpkı AYM kararları gibi uygulanması anayasal şart olan (Anayasa 90. madde) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları da AYM kararlarıyla aynı kaderi paylaşıyor, AİHM’nin 10 Aralık 2019’da Osman Kavala hakkında verdiği “ihlal” ve “derhal tahliye” kararı da raflardaki dördüncü yılını tamamlamak üzere. 

Can Atalay’ın AYM kararının uygulanmamasına dair açıklamasında, bir hukukçu olarak, son derece yerinde bir gönderme yaptığı İkili Devlet kitabında Ernst Fraenkel 1934’te kurulan Millet Mahkemeleri’ne değiniyor. Siyasi davalarla ilgili üst mahkeme olarak kurulan Millet Mahkemeleri’nin hâkimleri doğrudan Hitler tarafından atanıyor, mahkeme kararları üzerinden temyize gitme hakkı yok. Tanıdık geldi mi? 

Fraenkel Üçüncü Reich’ın hukuki gerçekliğini açıklığa kavuşturmaya katkıda bulunmak umuduyla yazdığı ve bence amacına epeyce ulaşıp ne yazık ki pek çok ülkenin başına gelecekleri 1940’ta öngördüğü kitabında önlem devletini ve norm devletini muazzam anlatırken, yüzyıllar öncesinden Sokrates’ten bir alıntı yapıyor. Güncelliğini hiç yitirmeyen bir alıntı: 

Mahkeme kararlarının geçerlilik iddiasında bulunamayacağı, daha ziyade tek tek kişilerce değiştirebildiği, geçersiz kılınabildiği bir devletin ayakta kalabileceğine inanır mısın hiç?  Yoksa, çöküp gideceğini mi düşünürsün? 

Soru yüzyılların ötesinden geliyor ama hâlâ baki... Hukukla ilgilenen herkesin okumasını umduğum, Jacques Vergés’in kısa ama çok büyük kitabı Adli Hatalar’da şöyle bir tespit var: 

Adli hata bir vakanın daha başlangıcında kaste dayalı dini, toplumsal veya siyasal önyargılarla ya da zahirle körleşmiş hâkimin aceleci kanaatinden neşet eder. Adli hata özensizlikle veya suç kastiyle, baştan savma uygulanan muhakeme usulleri içinde yeşerir. 

Yüzyılların ötesinden bugüne, Üçüncü Reich’dan 21. yüzyıla, Fransa’dan Türkiye’ye ne çok bildik, tanıdık, aşina hikâye... 

Bütün bunlarla nasıl başa çıkacağız? Bu çürümeyle, hukuksuzlukla ne yapacağız? Ben sanırım yavaş yavaş Süreyya Ağaoğlu ile saf tutuyorum, keşke bizi de hukukçular yargılamasaydı... Hoş, belki de hukukçular yargılamamıştır. Kim bilir?”

Çiğdem Mater

Sessiz Kalma
Hak savunucuları için

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Hiroşima Barış Anıtı Parkı

Hiroşima Barış Anıtı Parkı, eski Ota Nehri'nin (Honkawa) Motoyasu Nehri'nden ayrıldığı delta bölgesinin en üst kısımlarında yer almaktadır. Atom bombası kurbanlarını anmak ve kalıcı dünya barışı için dua etmek amacıyla kurulmuş bir şehir parkıdır.

Bu bölge, Edo döneminden erken Şova dönemine kadar Hiroşima şehrinin merkezi ticaret bölgesiydi, ancak 6 Ağustos 1945'te insanlığa atılan ilk atom bombasıyla anında yok edildi. Bombalamanın ardından, 6 Ağustos 1949'da ilan edilen "Hiroşima Barış Anıtı Şehri İnşa Yasası"na dayanarak, kalıcı barışın sembolü olarak hiposantr çevresindeki alanı geliştirmek amacıyla Barış Anıtı Parkı ve tesislerinin inşasına 1950 yılında başlandı ve 1955 yılında tamamlandı.

Parkta Atom Bombası Kubbesi, Hiroşima Barış Anıtı Müzesi, barış dilekleriyle dikilmiş çok sayıda anıt ve bombalamadan sağ kurtulan bir Japon şemsiye ağacı bulunmaktadır.

Read More>

2 Ağustos 2026 Pazar

Gırgır Dergisinin En Kahramanı Rıdvan

Gırgır, yüksek satışlara ulaştıkça çalışma başına ödenen telifleri artırıyor, çizerliği bir meslek olarak cazip hâle getiriyordu. Böylelikle yalnızca dergi kadrosu değil, Oğuz Aral’ın itinayla teşvik ettiği ve ilgilendiği amatör çizerlerin sayısı da günbegün artıyordu. Öyle ki Gırgır, çıkışından beş yıl kadar sonra, bütünüyle yeni ve özgün çizgilerden oluşan, yeni bir çizerin yer bulmakta zorlandığı bir dergiye dönüşmüştü. Yeni bir çizerin kadroya alınması, yeni bir çizgi romanın başlaması, yeni bir isme köşe açılması neredeyse imkânsızdı. Sayıları her geçen gün artan çizerler arasında yoğun bir rekabet yaşanıyordu.

Bu rekabetin iki olumlu sonucu oldu. Birincisi, kendilerine yer bulamayan çizerler Gırgır’dan ayrılmak zorunda kalarak farklı dergiler yayımladılar, bu dergiler sayesinde yeni çizgi romanlar ve yeni yetenekler ortaya çıkabildi. İkincisi, Gırgır’ın yıldız çizerlerinden biri yorulup kısa bir ara verdiğinde devreye giren çizerler ve çizgi romanlar, seleflerini aratmayacak ölçüde nitelikli olmak zorundaydı. Beklemenin baskısı ve mevcut çizgileri aşabilme hedefi iştahı artırıyor, derginin yedeklerini hırslandırıyor, bu da beraberinde nitelikli işleri getiriyordu.

Bu bekleme ve rekabet düzeninin en parlak sonuçlarından biri En Kahraman Rıdvan’dı. Read More

Levent Cantek

16 Mart 2026 Pazartesi

Furuğ FERRUHZAD / YERYÜZÜ AYETLERİ


O zaman
Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti

Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık.

Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Ve yollar
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu.
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Kimse
Hiçbir şey düşünmez oldu artık.

Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan,
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan.
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.

Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler.
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz 
oldular
Çöllerin cennetinde.
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler

Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi

Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda.

Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı.
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.

Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
	gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde.

Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden.
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu.

Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları.

Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri.

Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık,
Kalmıştır.
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna

Ola ki...
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk...
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
	güvercinin
İnanç olduğunu...

Ah tutsağın sesi...
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
Ah tutsağın sesi...
Furuğ FERRUHZAD

Çeviri: Onat KUTLAR - Celal HOSROVŞAHİ



 

9 Ocak 2026 Cuma

Elde Kalan Ankara

Bir Arunta kabilesi olan Achilpaların geleneklerine göre, tanrısal varlık Numbakula, efsanevi zamanda, gelecekte onların olacak toprakları ‘evrenselleştirmiş’, onların Ata’larını yaratmış ve kurumlarını ihdas etmiştir. Numbakula bir sakız ağacının gövdesinden kutsal direği yapmış ve onu kanla birleştirdikten sonra, bu direğin üstüne çıkmış ve gökyüzünde kaybolmuştur. … [d]irek kozmik bir ekseni temsil etmektedir, çünkü toprak bunun etrafında oturulabilir hale gelmekte, bir ‘dünya’ haline dönüşmektedir. Kutsal direğin oldukça önemli ayinsel işlevi işte bundan kaynaklanmaktadır.
Achilpalar Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Tunalı Hilmi ve Kuğulu Park’ı yalnızca bir mekân ya da cadde olarak değil, bir muhit olarak düşünelim. Tunalı’nın Kennedy ile kesiştiği noktadan aşağıya sallandığımızda, önce Büklüm, ardından Bestekar ardından da Tunus caddeleri gelir. Çankaya Doğan Taşdelen Kültür Merkezi’nin önünü kesen Mustafa Kemal Bulvarı’nı karşıya atladığımızda eski Amerikan konsolosluğunun olduğu sokağa gireriz.ANAP döneminden kaldığını tahmin ettiğimiz Petek Apartmanı’nın köşesinden Meclis duvarını sağımıza alıp yukarı doğru yürüdüğümüzde Kavaklıdere’nin eteklerindeki sokaklara geliriz, Güvenlik, Kuzgun, Meneviş… Meclis duvarını sağımızda bu sokakları solumuzda tutarak Hoşdere Caddesi’ne çıkarız ve aşağıya sallanırsak Meclis’in Komutanlıklar tarafındaki duvarına kadar yürürüz. Böylelikle, Tunalı ile Kennedy’nin kesişiminden başlayan hat bir sınır olarak Meclis duvarının Komutanlıklar tarafındaki köşede sona erer. Bu sınırın üst sınırı ise Çankaya Köşkü’nün Ayrancı tarafındaki duvardır ve neredeyse Tunalı tarafında çizdiğimiz sınırın simetrisi olarak bölgeyi kat eder.

Bu üst ve alt güzergahın sol tarafındaki sınır Esat’ın aşağılarındaki Bülbülderesi hattıyla, sağdaki sınır ise Dikmen’in şimdilerde Polis tesisleri olmuş olan dereleriyle çizilir.

Tunalı, Büklüm, Bestekar, Cinnah, Farabi, Şili Meydan, Seğmenler, Kuğulu Park, Bülten sokak, Kuzgun, Meneviş, GOP, Güvenlik, Yaylagül, Kunanbay, Billur… bu sınırların içinde kalır. Ve tüm bu muhite kabaca eğlenen, hâlâ eğlenebilen Ankara diyebiliriz. Bohemlerin, flanörlerin, meraklıların, tuhafların, dövmelilerin, dövmecilerin, yayaların ve yayarak yaşayanların Ankara’sı.

Burada yoğunluklu olarak orta sınıflar olmak üzere, marjlarda daha yoksullar (örneğin öğrenciler) ve daha tuzukurular da otururlar. Tüm bu sınıfsal katmanları belirli bir çizgide hizalayan şey, çizdiğimiz sınırların yaşam tarzının eğlence ile birlikte düşünülmesidir.

Buranın eğlencesi öncelikle, Angaralı değildir, yeni nesil meyhanelerde sahneye dansözler ve çengiler çıkar ama Amsterdam-vari bir ambiyansıyla mutenalaştırılmış sahnelerdir buralar. Eğlence mekânı semtin komşusudur ve semtin sakinleri de eğlenmek için ayrıca bir mekâna ihtiyaç duymayabilirler, eğlence kapıda ve sokaktadır. Dolayısıyla burada eğlence Angaralı olmadığı gibi illaki piyasalaşmak zorunda da değildir (örneğin her sandalyesi piyasa tarafından teslim alınmış İstiklal-Beyoğlu’nu düşünelim). Yeni nesil meyhaneler, nostaljik meyhaneler, ağır başlı meyhaneler, publar, cafeler, lokantalar, dürümcüler, nevzuhur Uzakdoğu mutfağı ve elbette kendi imkânlarıyla müzik yapan (dijital ya da canlı) ve bir evin istinat duvarında piizlenen gençler… Üstelik günün ya da gecenin herhangi bir saatinde, bir bakış, bir söz ile taciz edilmeden piizlenebilen gençler.

Bu Ankara’nın meşhur tabelasını da muhtemelen bu piizci, sinyalcı gençler meşhur etmişlerdir.

Çünkü bu tabela, benim piiz sokağı dediğim, kısa bir süre önce taşınmadan üç yıl yaşadığım Büklüm’ün Kennedy Sokağı ikiye böldükten sonra Kızılay tarafında değil de Tunalı tarafında kalan parçasının hemen altındadır.

Alkollü mekânlar, Bestekar ve Tunus’ta yoğunlaşır ama piiz Büklüm’de, Bülten’de ve yer yer Tunus’ta yoğunlaşır. Geç vakitlere kadar içen gençler, tükettikleri şişeleri ve plastik bardaklarını, istinat duvarlarının üzerine muhtemelen ‘bak abijim bu bardağı şişeyi usturuplu bir şekilde dizebiliyorum, öyleyse sarhoş değilim’ diyerek koymuşlar ve alkolizmin en büyük ritüeli olan sarhoş değilim performansını icra etmişler gibidir. İşte bu piiz muhabbetleri, Büklüm ile tabelanın kesiştiği binanın önünden başlayarak içeriye doğru büyür gider, ki bu sokaklar aynı zamanda bütün binaların grafiti tarafından teslim alındığı sokaklardır.

Dolayısıyla, bu tabelanın meşhur olması ve muhtemelen bu piizci, sinyalci, dalgacı, bohem, tuhaf, neşeli gençler tarafından meşhur edilmiş olması hiç şaşırtıcı değil. Tabela artık, bir sosyal medya fenomeni ve ona asılmak bir ritüel, fakat neden? Ya da o tabela henüz bir tabula rasa iken ona asılıp fotoğraf çektiren ve o fotoğrafı viral kılan duygulanım ne olabilir?

Bence burası, işte yazının en başında anlatmaya çalıştığım eğlenen Ankara ile Angara arasındaki fark ve bu tabela bu farkın sınır taşı.

Benim hatırlayabildiğim kadarıyla eskiden eğlencenin anlamı ve içeriği farklı olmakla birlikte, şimdi Tunalı civarını mesken tutmuş (yaklaşık) orta sınıflar için eğlence Sakarya’dan ve spesifik olarak da SGK işhanındaki türkü barlardan başlardı. Karanfil, Yüksel daha kültür merkezli olmak üzere, kafelerin yeme içme mekânlarının, Ankaralı okur-yazarların, orta sınıfların boş zaman mekânlarıydı. Onlarca kitapçı, kafe, sağda solda şunu bunu tartışanlar, Yüksel’de eylem yapmaya çalışanlar… Tüm bu temaşa içerisinde Olgunlar Sokağı bir tür son durak gibi hem sahafları hem de dürümcüleriyle kollarını açmış beklerdi ve o yılların orta-sınıfları için eğlencenin ve kültürlenmenin sınırları SGK işhanında başlar, Olgunlar’da biterdi, Tunalı henüz yalnızca tuzukuruların yaşadığı, meclise arkabahçe  bir yerdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, değişen her şey gibi Ankara da değişti, Angara hapsedildiği Hacıbayram-Ulus civarından yavaş yavaş yukarıya yürüdü, yürüyor. Sakarya caddesi meyhane görünümlü pavyonlar tarafından ele geçirilmiş durumda, Yüksel-Karanfil ise hadi terör demeyelim ama bir yanda ASPAVA diğer yanda güya kültür markalarının endüstriyel yeme içme mekânlarının kolonizasyonuna teslim olmuş durumda, Olgunlar’da hâlâ birkaç iyi sahaf var ama kahir ekseriyeti, test-ders kitabı ve (Chat gpt bile değil) Google’a yazdırılmış ‘Reis Çatlı’ türü komplo bestsellerları tarafından teslim alınmış durumda. Mülkiyeliler gibi bir şekilde kurumsallık kazanmış ve yıllara rağmen varlığını sürdürübilen birkaç nostaljik mekân hariç, Kennedy’nin Kızılay tarafından aşağıya doğru eğlence ve boş zaman anlayışı tümüyle değişmiş durumda. Özellikle, her sokağa birer ikişer serpiştirilmiş gece kulübü adıyla faaliyet gösteren pavyonlar, onlara bitişik ‘güzellik merkezleri’ onlara bitişik ‘dürümcü’ (fedailerin tespih sallayıp zaman öldürüp, sokağı kestikleri) ve gene buralara hizmet veren ‘pansiyonlar’ ve bu mekânları tamamlayan iskambil masalı kahvehaneler… Kızılay’dan Kennedy’ye kadar bütün semtin çehresini dönüştürmüş durumda.

Dolayısıyla ben burada olan şeyin bir sınır belirlemesi, bir sınır işaretlemesi olduğunu düşünüyorum. Belirli bir beden formuyla, artık sitilize olmuş hareketlerle, (eğlenen, eğlenebilen) Ankara’da yaşayanlar, kendi bedenlerini sınırın karşısında, Hacı Bayram-Ulus’tan Kennedy’ye karşı girdiği her sokağı pavyonlaştırmış, zombileştirmiş Angara’ya karşı, karabüyüyü bozacak, zombilerin yürüyüşünü durduracak bir muska gibi gösteriyorlar.

Toprağın verimini berekete dönüştüremeyen öfkenin kamışa dönüşmesi gibi, gençler de ağaçları keserek, toprağı betona boğarak yürüyen Angara’ya karşı (muhayyel çocuklukta ağaçlara tırmandıkları gibi) ağaçlara tırmanarak, kentin ortasında bir cangıl değilse bile birkaç ağaç arzu ettiklerini ima ediyorlar (Ama belediyemiz elbette bunu yanlış yorumlayıp, papağan tüneğine benzer bir barfiks direği dikecekti, teessüfler Çankaya Belediyesi)…Bülten’de, Büklüm’de, Güniz’de kalmış birkaç ağacın dalından, elma erik yiyebilme ihtimalini, yağmur yağdığında osuruk ağacı da olsa tabiat kokma ihtimalini takdis ediyorlar...  

Biraz daha antropolojik bakmak gerekirse, aslında karşı karşıya olduğumuz şey bir tabela değil bir totem; mekânı kutsallaştırmaya yarayan, sınırı çizmeye yarayan, dünyanın merkezini belirleyip o merkezden gökyüzüne uzanmayan çalışanlar için bir dünya direği, axis mundi, bir kayın ağacı, bir sakız ağacı.

Buradan devam edersek, neden o tabela kırılıyor, sökülüyor, gençler dövme yaptırıyorlar ve tabelanın parçalarını yanlarında götürüyorlar? Çankaya Belediyemizin göremediğini Achilpalar bize söylüyor:

Achilpalar yolculukları sırasında bu direği beraberlerinde götürmekte ve izlenecek yönü onun eğimine göre seçmektedirler. Bu durum onlara ‘dünyalarında’ olmaya ara vermeksizin ve aynı zamanda, Numbakula’nın içinde kaybolduğu gökyüzüyle iletişimi kesmeksizin, sürekli olarak yer değiştirmelerine izin vermektedir. Eğer direk kırılırsa, bu bir felakettir; bir cins ‘dünyanın sonu’, Kaos’a geri dönmedir. Spencer ve Gillen, bir efsaneye göre direğin kırılmasıyla kabilenin tümünün korkunç bir endişeye düştüğünü kaydetmektedirler: Kabile üyeleri bir süre başıboş dolaştıktan sonra, yere oturmuşlar ve kendilerini ölüme terk etmişlerdir.

Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Osman Özarslan -Birikim

23 Eylül 2025 Salı

Bad-el harab-ül Basra: Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler

 AKP’nin “altın çağ” diye sunduğu yıllar, kısa vadeli kazanç ve rant politikalarıyla şekillendi; kamu varlıkları elden çıkarıldı, hukuk ve demokrasi geri plana itildi, toplumsal hafıza silindi. Muhalefetin pasifliği AKP’nin içeride otoriterleşip dışarıda reformcu  görünmesine zemin sağladı. Bugün eski kaynaklar tükendi, kadrolar etkisizleşti; iktidar hâlâ geçmişin hatırasına tutunarak siyasi alanı kısıtlamaya çalışıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Ancak Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor


Bad-el harab-ül Basra” der Araplar: Basra harap olduktan sonra…

Yani iş işten geçtikten, şehir yıkıldıktan, hayat darmadağın olduktan sonra dökülen gözyaşının, yaşanan pişmanlığın bir anlamı kalmaz. Bazen Türkiye’de iktidarın kendi devamı için ülkeye neler ettiğini düşündüğümde aklıma bu söz geliyor. Her gün yeni bir kaosun pençesinde, yeni bir operasyon, yeni bir debdebe…

Tabloyu neresinden anlatmaya kalksan eksik kalıyor. İşte geçtiğimiz hafta CHP’nin il binasında yaşananlar da bu manzaranın yalnızca bir sahnesi. Bazen bugünü anlamanın yolu, bir zamanların o parlatılmış yıllarına dönüp bakmaktan geçiyor. AKP’nin kendi hatıra defterinde “altın çağ” diye sakladığı yıllar… O dönem dünya ekonomisi parasal genişlemenin en coşkulu günlerindeydi. FED’in açtığı para muslukları öylesine kuvvetli akıyordu ki, bizdeki derme çatma kanallar bile şelale sanılıyordu.

Türkiye’ye para yağıyor, döviz rezervleri kabarıyor, kur sakin, faiz makul seyrediyordu. Bir ekonomiyi yönetmek için ne sanayi politikası gerekiyordu ne de uzun vadeli vizyon. Zaten küresel rüzgâr öylesine kuvvetli esiyordu ki, dümeni tutan kişi direksiyonda uyuklayarak bile yol alabiliyordu. O yıllar, iktisat kitaplarının örnek diye anlattığı “dış şok”un ballı kaymaklı versiyonuydu: Ülkeye giren sıcak para, yanlış politikaların üzerini cilalıyor, yapısal zaafları görünmez kılıyordu. “Reform” dedikleri şey aslında dışarıdan akan paranın geçici makyajından ibaretti.

Ellerindeki kamu varlıklarını yok pahasına elden çıkarırken bunun yerine nasıl bir sanayi politikası koyacaklarını hiç düşünmediler. Zira buna gerek yoktu. Böyle şeylerin acısı hemen çıkmazdı; faturası her zaman gecikmeli gelir, bedelini de onlar değil gelecek kuşaklar öderdi. Onlar için önemli olan bugünün bilançosunu şişirmekti. Telekom’un, şeker fabrikalarının, limanların, elektrik dağıtım şirketlerinin elden gitmesiyle doğacak çoraklık yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Satarken de en ufak bir tereddüt yaşamadılar; günü kurtarmak, vitrini parlatmak yeterliydi.

Üstelik bütün bunlar “verimlilik" ve "özel sektör dinamizmi" bahanesiyle meşrulaştırıldı. Oysa özelleştirme adı altında yapılan, çoğu zaman üretkenliğin artırılması değil kısa vadeli nakit akışı sağlanmasıydı. Kamu mülkiyetinin tasfiyesi ekonomik olduğu kadar toplumsal bir hafızanın da silinmesiydi. Cumhuriyetin ortak mirası günübirlik döviz girişine indirgenmişti.

Ardından ülke bir şantiyeye dönüştü. TOKİ’ler, rezidanslar, AVM’ler, köprüler, havalimanları… Betonun yükseldiği her yerde iktidar da kendini sağlamlaştırdığına inanıyordu. Yabancıya daire satışıyla vatandaşlık dağıtıldı; pasaport, adeta tapu senedinin promosyonu gibi görülmeye başlandı. Birkaç yüz bin dolara alınan bir daire, beraberinde bir ülkenin yurttaşlık hakkını da getiriyordu. Böylece yurttaşlık, ortak bir siyasal aidiyet değil, emlak piyasasında alınıp satılan bir meta haline geldi.

İnşaat sektörü bu dönemde yalnızca binalar yükselten bir alan değil, siyasetin asli taşıyıcı kolonu haline geldi. “Başarı” artık kaliteli mühendislikle değil, iktidara olan yakınlıkla ölçülüyordu. Bir şirketin gücü yaptığı konutların metrekare hesabıyla değil, Saray’a olan mesafesiyle belirleniyordu. Devlet bankaları kredileri seferber ediyor, belediyeler ruhsatları dağıtıyor, yasa değişiklikleri bile bu ekosis- temin ihtiyaçlarına göre yapılıyordu. Böylelikle yeni bir ekonomik sınıf da ortaya çıktı: Siyasal inşaattan beslenen yandaş yeni zenginler. Kriz onlar için fırsata, deprem rant alanına, kentsel dönüşüm ise bir servet transferi mekanizmasına dönüştü.

Toplumsal hafızada depremin yarattığı yıkım giderek silinirken, “kentsel dönüşüm” afet riskini azaltmak değil, yeni ihalelerle yeni gelir kapıları açmak anlamına geliyordu. Beton döküldükçe iktidarın ideolojik mimarisinin daha sağlam bir zemine oturduğuna inanılıyordu. Sonuçta ortaya çıkan bu ittifak yalnızca ekonomiyi değil, rejimin kendisini de biçimlendirdi. Türkiye’de demokrasi ve hukuk kurumları zayıflarken, inşaat üzerinden palazlanan bu yeni sınıf, iktidarın hem sponsorluğunu hem de dayanak noktasını üstlenmiş oldu. Vatandaşlık tapuyla, siyaset rantla, gelecekse betonla mühürlendi.

Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 1999 depremi, üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra neredeyse unutulmuştu. Toplumsal hafızada depremin yarattığı acı, bir süreliğine siyasal iradeyi de zorlamıştı ama zamanla her şey eski rayına girdi. Yeni bir depremin ne zaman geleceği belli değildi; bu belirsizlik, ihmali kolaylaştırdı. “Kentsel dönüşüm” kavramı böylece afet riskini azaltmanın değil, yeni bir rant düzeni kurmanın adı oldu. Yıkılan binalar yerine yenileri yapılırken esas amaç sağlam şehirler yaratmak değildi; arsa değerlerini katlamak, kat karşılığı projelerle siyasal sermaye üretmekti. Depremin açtığı yaralardan ders çıkarmak yerine, o yıkımın üzerine kurulan hafıza hızla silindi. Riskli bölgelerden çok rant potansiyeli yüksek bölgeler dönüştürüldü. Afet, toplumsalgüvenliği değil, ekonomik kazancı örgütleyen bir araç haline geldi. O yıllarda “istikrar” diye pazarlanan şey aslında bambaşka bir şeydi. İktidarın dilinde istikrar, üretimle, teknolojiyle ya da toplumsal barışla ilgili değildi. İstikrar, küresel sermayenin bu ülkeye gönül rahatlığıyla uğrayabilmesinden ibaretti. Dolar İstanbul’a kolayca girip çıkabiliyorsa, yabancı fon yöneticileri Londra’dan sevinçle alkış tutuyorsa, içerideki otoriter uygulamaların üzeri kolayca örtülüyordu.

Yargı bağımsızlığı, kurumsal kapasite, liyakat… Bunların hiçbirine ihtiyaç yoktu. Çünkü para akmaya devam ettiği sürece ülke bir başarı hikayesi olarak anlatılabiliyordu. Siyasetçiler kendilerini “usta kaptan” gibi tanıtırken, aslında gemi küresel rüzgarın gücüyle kendi kendine yol alıyordu. Ve tam da bu sahte güvenlik ikliminde, içeride otoriter mimarinin temelleri döşendi. Ekonomik bolluk, siyasal baskının üzerini örten bir halı işlevi gördü. Medya, yargı, üniversiteler birer birer dönüştürülürken, toplumun büyük bir kısmı “Büyük Türkiye” anlatısının sarhoşluğundaydı.

Bugün dönüp bakınca anlıyoruz ki, o dönemin “istikrarı” aslında bir aldatmacaydı. Küresel sermaye güvenliği ile içerideki iktidar mühendisliğinin aynı anda ilerlediği bir düzenden fazlası değildi. Para aktıkça demokrasiye ihtiyaç yoktu, hukuk geri plana itilebiliyordu. Beton döküldükçe yalnızca şehirler değil, rejimin yeni sütunları da inşa ediliyordu.

Bana dokunmayan muhalefet bin yaşasın

AKP’nin iktidara gelişinde yalnızca ekonomik krizler ya da küresel rüzgarlar değil, muhalefetin biçimi de belirleyici oldu. Deniz Baykal’ın liderliğindeki CHP, 28 Şubat sürecinde devletçi dile yaslanarak dindar ve yoksul kesimlerle arasındaki mesafeyi derinleştirdi. Bu tavır, ilerleyen yıllarda AKP’nin “kendi yurdunda parya” söyleminin en güçlü dayanağı oldu.

2002 seçimlerinde toplum değişim isterken, Baykal’ınCHP’si barajı savunmaya devam ederek Meclis’in AKP çoğunuğuyla şekillenmesine zemin hazırladı. 2007’de ortaya attığı 367 şartı ve cumhurbaşkanlığı engellemesi ise AKP’ye tarihinin en büyük mağduriyet kalkanını armağan etti. Böylece CHP, farkında olmadan AKP’nin hem içeride hem dışarıda “demokrasinin mağduru” rolüne bürünmesini sağladı.

Baykal gidince yerine Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde, toplumun bir kesimi yeni bir umut ışığı görmüş gibi sarıldı ona. Yumuşak üslubu ve “temiz siyaset” imajı kısa süreli bir heyecan yarattı. Ancak çok geçmeden muhalefetin temel reflekslerinin değişmediği anlaşıldı. Baykal’ın suni sertliği gitmişti, yerine pasif bir mülayimlik gelmişti; fakat iktidarı zorlayacak stratejik vizyon yine ortaya çıkmadı. CHP birkaç belediyeyle yetinen, iktidarın ömrünü uzatan, varlığıyla demokrasi görüntüsü sağlayan ama fiilen iktidarı rahatsız etmeyen bir muhalefet çizgisine sıkıştı.

Kılıçdaroğlu’nun liderliği, kritik eşiklerdeki pasifliğiyle tarihe geçti. 2016’da dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında parti sert bir muhalefet hattı kuramadı; böylece HDP’lilerin Meclis’ten tasfiyesine fiilen onay verilmiş oldu. 2017’deki anayasa değişikliği referandumunda, Türkiye’nin rejimini dönüştüren en kritik kırılma anında, CHP toplumu harekete geçirecek bir liderlik sergileyemedi. Referandum “şaibeli evet”le sonuçlandığında bile muhalefet, sonucu kabullenmekten öteye geçemedi.

Ardından gelen 2019 yerel seçim başarısı, muhalefet için yeni bir fırsat yaratmıştı. Ancak bu avantaj da iyi yönetilemedi. 2023 seçimlerine giderken “Altılı Masa” denilen ittifak, umut yaratmak yerine dağınıklığı ve krizleriyle gündeme geldi. Kılıçdaroğlu, kendi adaylığının toplumda yaratacağı tereddütleri görmezden geldi; kazanamayacağını gösteren neredeyse her anket ortadayken, “Ben kazanırım” inadında diretti. Seçim yenilgisiyle birlikte yalnızca muhalefet değil, ülkedeki değişim umudu da ağır bir yara aldı.

Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devleti kendi çizgisinde yeniden yapılandıran iktidar, dışarıda da muhalefetin dağınıklığı ve vizyonsuzluğundan beslenerek kendi iktidar ömrünü uzatmayı başardı.

Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devlet kurumlarını adım adım ele geçiren bir iktidar; karşısında ise kritik eşiklerde ya yanlış kararlar alan ya da hiçbir karar alamayan bir muhalefet. Demokrasi dekoru tamamdı, ama oyunu tek başına oynayan belliydi.

Ve bu dekor, AKP’nin işine fazlasıyla yaradı. Avrupa Birliği süreci, muhalefetin pasifliği sayesinde iktidar için bulunmaz bir meşruiyet sahasına dönüştü. CHP güçlü bir alternatif üretmeyince, AKP içeride otoriter adımlar atarken dışarıda kendini reformcu ve demokrat olarak sunabildi. Hatırlayın, 12 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde Erdoğan, henüz resmî bir sıfatı yokken, “fiilî lider” olarak 140 saatte 8 devlet başkanıyla görüşmüş ve her fırsatta “Next year, inşallah” diyerek Türkiye’nin üyeliğini kapı eşiğinde göstermeye çalışmıştı. Hatta dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a, “Bizi AB’ye almazlarsa NAFTA’ya alın” diyerek bu hayali küresel sahnede pazarlıyordu.

Cemaatle kurulan ittifak da aynı atmosferde rahatça büyüdü. Yargıdan emniyete, eğitimden medyaya kadar devlete nüfuz eden bu ortaklık, muhalefetin suskunluğunda kök saldı. Sonuçta Türkiye, AB başkentlerinde alkışlarla karşılanan bir “reform ülkesi” görüntüsü verirken içeride medya tekelleşiyor, yargı siyasallaşıyor, cemaat ve parti ortaklığı devletin damarlarına yerleşiyordu. Muhalefetin sessizliği, AKP’nin hem Avrupa’da hem de içeride “alternatifsiz güç” olarak büyümesinin en büyük garantisiydi.

Ne var ki 2010’ların ortasına gelindiğinde bu ortaklık çatırdamaya başladı. Güç paylaşımı kavgası, 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir savaşa dönüştü. İktidar kendi yarattığı gölgeden korkmaya başlamıştı. Kavga büyüdükçe devletin sinir uçları paramparça oldu; bürokrasinin içinde birbirine düşman iki ayrı klik doğdu. Bu kırılmanın doğal sonucu, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiydi.

Ülke o geceden sonra eşi görülmemiş bir kaosun içine sürüklendi. Darbe girişimi püskürtülürken devletin bütün kurumları olağanüstü hal rejimiyle yeniden dizayn edildi. FETÖ kavgası, iktidarın mutlak tahkimatına bahane oldu; demokrasi, güvenlik söylemiyle askıya alındı. Ve bütün bunlar olurken CHP, iktidarı bu kaosun asli sorumlusu olarak görmekten imtina etti.

FETÖ’nün devletin içinde kök salmasına bu kadar alan açılmasının baş mimarı AKP iken, muhalefet AKP’nin “Demokrasiye sahip çıkıyoruz” diye süslediği suni söylemlere iştirak ederek saf tuttu. Yenikapı mitinginde olduğu gibi, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmamayı tercih etti. Böylece iktidar, hem eski stratejik ortağını “terör örgütü” ilan ederek muhalefeti yanına çekti, hem de kendi sorumluluğunu görünmez kıldı. CHP’nin bu süreçteki pasifliği, AKP’ye “Biz yalnız değiliz, bütün siyasi aktörler bu hikâyede bizimle” deme imkânı verdi. Gerçekte olan ise yıllarca birlikte yürüyenlerin kavgasının bedelini ülkenin ödemesiydi ama muhalefet bu enkazda iktidarın rolünü doğru tarif edemedi.

Yarın geldi

Ve işte bugün, perde tamamen indi. AKP’nin “altın çağ” diye parlatıp da “yarının işi” diyerek ertelediği bütün faturalar kesildi. O yarın geldi. Hazıra dağ dayanmadı, para muslukları kapandı, AB kapısı çoktan kilitlendi, cemaat ortaklıkları yerle bir oldu. Geriye ne küresel sermayenin lütfu kaldı ne de sahte bir istikrar masalı…

Üstelik yalnızca iktisadi olarak değil, siyasi olarak da deniz bitti. Kendi kadrolarını yıllar içinde tasfiye ede ede sonunda kendini de tüketti. AKP artık parti siyaseti anlamında bütün etkisini yitirmiş durumda. Bugün tek bir AKP’li siyasetçinin kamuoyunda bir özgül ağırlığı yok.

Tam da bu boşlukta CHP yeniden sahneye çıktı. Yıllarca iş bilmezliği ile küçümsenen yapı, kendi içinde dönüşüm sancılarıyla ayağa kalktı. Ekrem İmamoğlu’nun belediyecilikle sınırlı kalmayan çıkışı, Özgür Özel’in parti içindeki cesur hamleleri ve kadroları yenileme çabaları, muazzam bir yerel seçim başarısı… Bunlar CHP’yi sadece muhalefet değil, gerçek bir iktidar alternatifi kılmaya dönük adımlar oldu.

19 Mart’ta yaşananlar, öncesinde CHP’li belediyelere yönelen kayyum hamleleri, tutuklamalar, İstanbul İl Başkanlığı’na kurulan abluka, İmamoğlu’na açılan davalar, partinin öne çıkan isimlerini hedef alan itibarsızlaştırma kampanyaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına yeniden yerleştirme hamlesi olarak CHP kurultay davası… Bunların hepsi aynı kaygının; yani yıllarca alternatifsiz görünen iktidarın karşısında artık somut bir alternatifin belirmesinin tezahürü.

AKP kendi kadrolarını tüketip siyasetçilerini sahneden sile sile kamuoyu önünde hiçbir özgül ağırlığı kalmayan bir partiye dönüşürken, CHP’nin tam da bu enkazın ortasında yeni bir çıkış sahnesi kurmasına seyirci kalmasını beklemek safdillik olurdu.

Bugün iktidar kaybolan yıllarının geri gelmeyeceğini bildiği halde, hâlâ o hayalin peşinde. Yine Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanı, yine Gürsel Tekin il başkanı, yine hiç ayağına dolaşmayan bir muhalefet, ne güzel… Dününü altın çağ diye yüceltirken, bugün elinde baltayla ülkenin bütün demokratik kurumlarına saldırıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor.

Ve fakat, Bad-el harab-ül Basra… -

Özge Öner - Oksijen

22 Ağustos 2025 Cuma

Turgut Uyar, şiir ve sınıf mücadelesi

Bre ağalar bre beyler paşalar
Yağız atlar kıraç kıraç yeri eşeler
Vuruşmaya gel gel eder köşeler
durmak değil dövüşmek çağlarıdır

“İkinci Yeni" anlatılmayan şiirden yanadır… Düşünceyi silmek, anlamı elinden geldiğince yok etmek ister… İkinci Yeni’nin anlamdan anladığı bir anlamsızlık anlamıdır. Bunu bilinçli bilinçsizlik diye de tanımlayabiliriz… İkinci Yeni anlamdan çok görüntüye bağlıdır… Düzyazının ilkeleri olan bitim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır”. Bunlar 1960 yılı ortalarında İlhan Berk’in sözleri. “İkinci Yeni bir şey anlatmaz, bir şey söylemez… Çünkü bu şiirin amacı bir şey söylemek değil, şiirin kendisini kurmaktır… Bu şiir, bir şey söylerse, söylediği rastlansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez, kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar.” Bu sözler de Muzaffer Erdost’a ait, 1956’da söylemiş.

O sıralarda Muzaffer Erdost İkinci Yeni’nin önde gelen kuramsal taraftarlarından, İlhan Berk ise en sivri, en acımasız uygulayıcılarından. O günden bu yana Berk’in yazdığı şiirleri, yukarda ifade ettiği görüşlerin ışığında okuyunca, şaşırtıcı bir şey yok; hep aynı ilkeler doğrultusunda yazmış. Yine o günlerde “Anlam rastlansallığa indirgenebilir” diyen Ece Ayhan için de aynı şey geçerli.

Ancak, İkinci Yeni’nin önde gelen şairleri arasında sayılan Turgut Uyar’ın şiirinin gelişimi daha ilginç, ilk bakışta belki biraz da şaşırtıcı.

Turgut Uyar ilk olarak 1949 yılında ödül kazanan “Arz-ı Hal” adlı şiiriyle ilgi çeker. Jüri üyesi Nurullah Ataç’ın özellikle övdüğü şiir Uyar’ın aynı yıl yayımlanan ilk kitabına da adını verir. “Anlamı elinden geldiğince yok etmek” şöyle dursun, tümüyle naratif olan şiir Tanrı’ya hitaben yazılmış, insanlığın halini anlatan bir arz-ı haldir (“Ekmek derdi, aşk derdi unutturdu seni. / İnsan hatırlamıyor dün ne yediğini. / Zaten yediğimiz ne ki hatırda dursun? / Benim gibi kulun çok dünyada, Allahım!…”). Dahası, vezinli ve kafiyelidir şiir : Hece vezniyle yazılmıştır ve beş kıt’anın hepsinde a, b, c, c, b, a kafiye düzeni vardır.

Arkasından 1952 yılında Türkiyem gelir. Bu kitap da birincisinin özeliklerini sürdürür. Pek suya sabuna dokunmayan, memleket sevgisi, aşk ve avarelik şiirlerinden oluşur. Önemli ölçüde Orhan Veli etkisi (“Sevdalı olmalı, hovarda olmalıyım / Sebatsız kuşlara benzer. / Bir Kayseri’de, İstanbul’da / Bir yıldızlarda olmalıyım”. Veya “Ben sana kürk alamam doğrusu / Güzel bileklerine bilezik alamam. / Bir kap yemek, bir elbise. / Öyle bir tad var ki fakirliğimizde / Başka hiçbir şeyde bulamam”…), biraz da Cahit Külebi etkisi sezilir (“Şimdi katar katar trenler Anadolu’da / Bahardan bahara dolaşmaktadır. / Biri Sivas’tan kalkar, biri Malatya’ya varır. / Gurbetçiler Ardahan’dan Posof’tan / Yayan yapıldak dağları aşmaktadır.” veya “Tezek kokuları gelir uzak köylerden / Bulutlar bir geçer, bir geçmez / Kantar köprü vefakar ve çileli / Sürmelim aman, / Dağlar başında eyleşir”…).

Türkiyem‘deki şiirlerin her biri özenli bir bütünlük oluşturur, bir şey söyler, bir şey anlatır. Kitabın önsözünde Nurullah Ataç’ın dediği gibi, “şiir bir akıl işidir de onun için. Şair öyle kendini duygularına bırakamaz, düşünerek, neye varacağını bilerek çalışır, ölçer, tartar da her her mısraını öyle yazar”.

Derken, 1950’lerin ortalarında İkinci Yeni patlak verir, Muzaffer Erdost Pazar Postası‘nda “Bir şey söylemeyen şiir” adlı yazısını yazar ve şiirde yıllarca sürecek bir hokkabazlık dönemi başlar. Ve Arz-ı Hal ile Türkiyem şairi Turgut Uyar şöyle şiirler yazmaya başlar:

“Ey yorgun atlar, sayı bilmeyen çocuklar
Ey bütün hazır elbiseciler ey,
Birgün olmak, küskün kişilerden olmamak birgün
Dağlara dağlara çıkmak sular köprüler sular birgün çıkmak
Eski kaba arabalardan inip bugün çıkmak
Dağlara dağlara dağlara başka hiç
Birgün dağlara”

veya

“Bir Arabistan ve karşılıksız bir çek
Bir para ile dengesi
korkunun sonsuz gelgiti kanında
külotlar, korseler ve adamlar…”

Ne “anlatılan”, “söylenen” bir şey kalmıştır artık, ne vezin, ne kafiye. Gerçi Turgut Uyar düzyazılarında, soruşturmalara verdiği cevaplarda ve mülakatlarda Berk ve Erdost kadar aşırı görüşler ileri sürmez, aksine şiirde “düşüncenin, anlamın değerini yitirmeyeceğine” inandığını ifade eder. Dahası, İkinci Yeni’yi eleştirmeye başlayan ilk İkinci Yeni’cilerden biri olur; 1960’ta söyle der: “Bu yıl içinde bazı ozanlarımızın birim olarak kelimeye, bir yaşantıya bağlı olmayan, görüntüye fazlaca yaslanmasından ötürü, şiirlerini korkulu bir oyun durumuna, bir büyük boşluğun kıyısına getirdiklerini yahut getirmek üzere olduklarını gördük… kelimeye bu kadar güvenmek, bağlanmak, ister istemez ‘görüntü yapma’ gayreti, özentisi, hatta hastalığı olarak sonuçlanmaktadır”. Buna rağmen, Turgut Uyar 1950’lerin ortalarından 1960’ların sonlarına kadar yukarda verdiğim örnekler türünden şiirler yazar; adı İkinci Yeni’nin başlıca şairleri arasında anılır.

Yukardaki örneklerin alındığı 1962 tarihli Tütünler Islak‘tan 1974 tarihli Toplandılar‘a atladığında, Uyar’ın şiirinin tanınmayacak ölçüde değişmiş olduğu görülür. “70-73” altbaşlıklı bu kitaptaki şiirler Türkiye’de o yıllarda yaşanan çalkantılı toplumsal olayların, keskinleşen sınıf mücadelesinin ve nihayet 1971 darbesinin yarattığı vahşet ve yenilginin yağında kavrulmuş şiirlerdir. “Küçük keşişler” , “külotlar, korseler” gibi zırvalıklar gitmiş, bunların yerini “geleceğin sevgisi”, bu gelecek için mücadele edenler, generaller, ölüm ve direnenler almıştır.

Kitabın en güzel şiiri (ve Toplandılar adının kaynağı) olan “Kıştan Kalan Soğukluk” özelikle incelenmeye değer.

“Yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum
altın düştü örneğin
karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman
geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı”

dizeleriyle başlayan şiir, şöyle biter:

“yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
suyumuz bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler”

Sözü edilen kış kuşkusuz 1971-72 kışı, 12 Mart 1971 darbesinin arkasından gelen kış. Askeri cuntanın sosyalistlere, örgütlü işçi sınıfına, aydınlara ve her türlü muhalefete kan kusturduğu, binlerce kişinin tutuklanıp işkence gördüğü kış. “Öldürülen çocuklar” Kızıldere’de basılarak öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşları ile 6 mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş ve arkadaşları.

Bütün bunlar karşısında, Uyar’ın tepkisi şu :

“kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye.”

Ülkede olup bitenlerin dışında değildir Uyar, tarafsız değildir. Kitlelerden, direnenlerden yanadır :

“sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silâh kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
– sana onu da öğretirim –
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken

(…)

beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
söğütlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur”

Kalabalıklarla birlik durduğu içindir ki Uyar sadece “şimdilik” hüzünlenmektedir. Hüznün yanında umut da vardır :

“çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak sürer gider belleğinde”

Kitaptaki bütün şiirler tekrar tekrar yukarıda vurguladığım temaları işler. Bir yandan, ülkedeki olaylar karşısında duyulan hüzün ve öfke (“hem insan ne kadar taşıyabilir şuncacık yüreğinde / bunca gemiler bunca trenler gazeteler / oradan oraya taşırken en kötü haberleri” veya “saatler sabahı çalar bazı kentlerde / bir baltanın pırıltısı karışır suyun sesine / ve hüznü kine dönüştürür elleri ustalıkla / yepyeni bir dirim hızında”), bir yandan da yazının başına aldığım dörtlükte ifadesini bulan mücadele isteği ve direnme azmi (“ben şimdi diyorum ki / buna inanmak gerek / bir susam gibi boyuna sulamak umutsuzluğu / ve direnmek / hep direnmek devam etmek adına” veya “niyetim bin yıl direnmektir bu halimde bile”).

Turgut Uyar 10-15 yıl boyunca İkinci Yeni’nin önde gelen şairlerinden biriyken, 1974’te Toplandılar‘ı nasıl yazabilir? Doğru, 1970’lere gelindiğinde İkinci Yeni bir akım olarak tükenmiştir, ama birçok şair aynı hat üzerinde devam etmektedir. Uyar’ın şiiri ise (Edip Cansever’inki gibi) değişmiştir artık. Bu değişikliğin nedenini şiir tarihinde değil, Türkiye’nin tarihinde aramak gerek.

Dünyanın geri kalanında olduğu gibi Türkiye’de de 1968 yılı ve daha genel olarak 1960’lar bir dönüm noktasıdır. İkinci Dünya Savaşını izleyen 20-25 yıl boyunca dünya ekonomisi akıllar durdurucu bir hızla büyür, tarihin en çarpıcı ekonomik gelişmesi yaşanır. Bir avuç Marksist dışında, teorisyenler kapitalizmin artık krizlerini aştığını, sonsuz bir büyüme ve refah döneminin açıldığını yazar. Derken, 1960’larda, tam da Marksistlerin öngördüğü gibi, sistem tekrar tıkanmaya başlar. Yirmi yıldır bir yeraltı nehri gibi gözlerden uzak durmuş olan sınıf mücadelesi yeniden yerüstüne çıkar. Öğrenci hareketlerinin ateşlediği fitilin ardından işçi sınıfı tarih sahnesine çıkar. Fransa’da 10 milyon işçi tarihin en büyük genel grevini gerçekleştirirken, Vietnam’dan Çekoslovakya’ya, Amerika’dan Türkiye’ye keskin mücadeleler patlak verir.

Türkiye’de gelişmeler birbirini izler: 1961’de Türkiye İşçi Partisi kurulur, 1967’de Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu kurulur; bir yandan Kavel, Paşabahçe, Demir Döküm gibi epik grevler yaşanırken, bir yandan da öğrenci hareketi giderek radikalleşir, silâhlı örgütler doğurur. Nihayet, 15-16 Haziran 1970’te işçi sınıfı tümüyle siyasi bir talep için (DİSK’i kapatma çabalarına karşı) sokaklara dökülür, iki gün boyunca İstanbul’u işgal eder. Dizginleri elinden kaçırmak üzere olan egemen sınıfın tepkisi artık alışageldiğimiz tepki olur: 12 Mart darbesi ve acımasız bir baskı.

Böyle günlerde Türkiye’de değil de Merih’te yaşarmış gibi şiir yazmak mümkün müdür? Mümkündür elbette, aralarında İkinci Yeni’nin önde gelen bazı şairleri de olmak üzere birçok şair öyle yazmışlardır. Ancak, İkinci Yeni’nin iyi şairleri bir yerden sonra artık Merih’te yaşarmış gibi, dünyada olup bitenin dışındaymışlar gibi şiir yazmayı bırakırlar. Turgut Uyar’ın sözleriyle “yaşantıya bağlı olmayan görüntülere yaslanan” , “bir büyük boşluğun kıyısında” yazamazlar artık. Yaşantı gelip kendini dayatmıştır çünkü. İkinci Yeni’nin büyük şairleri Turgut Uyar’la Edip Cansever, yaşantıyı kaale alırlar; bir yandan yaşantının içindedirler (Cansever TİP üyesi olur), bir yandan da yaşantı şiirlerine yansır. İkinci Yeni’nin tükenmesi şiirin içsel bir olgusu değildir, yükselen sınıf mücadelesi öldürmüştür İkinci Yeni’yi.

Sanırım günümüzde de yaşantıya bağlı olmayan şiirler yazan şairleri İkinci Yeni’ninkine benzer bir akibet bekliyor. Türk-İş gibi ılımlı bir sendikanın genel grev yaptığı bugünler eğer daha keskin sınıf mücadelelerini getiriyorsa, neslimin şairleri şöyle bir seçenekle karşı karşıya kalacak: Ya yaşamdan kaynaklanan şiirler yazmaya başlayacaklar, ya da yaşantı onları silip geçecek, unutturacak.

"Roni Margulies’in Adam Sanat dergisinin 120. sayısında, Kasım 1995’te yayımlanan Uyar’la ilgili makalesi "

MARKSIST.ORG              


27 Şubat 2025 Perşembe

Sevim Belli'nin Arkasından

Türkiye sosyalizminin anıtlaşmış bir şahsiyetine, Sevim Belli’ye veda ediyoruz. Her ölüm, o hayattan güç alanlar için yeterince trajiktir. Ama onu toprağa verirken içimizin sızlaması yalnızca bu, davaya sadakat anıtının geri gelmemecesine aramızdan ayrılmasından değil, Sevim Belli’nin son ferdi olduğu sosyalist hareketimizin çok özel bir kuşağının da onun gidişiyle mutlak olarak “ebediyete intikal” edecek olmasından…
Sevim Belli, aramızdan ayrılana kadar, “eski sosyalistler” kuşağının yaşayan sonuncu halkasıydı. “Eski sosyalistler” tek parti devrinde de, Demokrat Parti devrinde de, toplumsal ve entelektüel yaşamın kıyısına itilmeye direne direne sosyalist teoriyi yüksekte tutarak; sosyalist politikayı işçilere taşımak uğruna polis takibine, falakalı işkencelere, hücre hapislerine göğüs gererek; cezaevlerinde olmadıkları tüm zamanlarda fikri maddesiyle buluşturmak için yeni yordamlar, siyasi polisi atlatmak için yeni yöntemler icat ederek daima işçilere ve gençliğe ulaşma gayretini sürdüre gelen 1910-20 doğumlu devrimcilerdi. Onlar, 1960’larda Türkiye’nin üzerindeki deli gömleği bir nebze yırtılır yırtılmaz buluşacakları 1968’liler için de, siyasi polis ve istihbarat için de, anti-komünist basın için de “önemli”ydiler.
Bu önemin kaynağında 1930’ların sonlarından 1950’lerin sonlarına kadar süren çok ağır baskı koşullarında bir yandan Marksist teoriye sıkı sıkıya sarılırken öte yandan fikri kitlelere taşımak gayretinden de asla caymayan sebatkarlıkları ve örgütlerini hayatları pahasına savunurken işkencecilerinin bile saygı duymaksızın edemeyecekleri yüksek ahlaki ilkelere bağlı kalışları vardı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli, Sevim Belli, Şevki Akşit, Nuran Akşit, Rasih Nuri İleri ve diğerleri, 1960’larda gürül gürül akmaya başlayan siyasal düşünce ve yazın alanından aydınlara, öğrencilere, işçi önderlerine ulaşarak geniş bir parlamento dışı demokratik mücadele platformu inşasına ön ayak olma çabalarının başını çekerken Marksist düşünce kaynaklarının yeni kuşaklara ulaştırılmasında da istisnai bir rol oynadılar. Denebilir ki, onların sistematik çabaları olmasa, Türkiye sosyalist hareketi devrimci teoriye çok daha kısmi ve iğreti bir biçimde ve çok daha gecikerek ulaşmış olurdu. Sevim Belli, bu kuşağın ve bu özel insan topluluğunun, sosyal ve politik hayatta en öne çıkan bir üyesi olmayabilirdi ama, bu başına gelmedikçe önde olmayı şu kadar olsun önemsemediğini, kendisini Marksist düşünüşün baş yapıtlarını gençliğe ve aydınlara taşımakla görevli saydığını okumaya vakit ayıranlar bilir.
Geriye dönüp baktığımızda pek çok Marksist düşünce kaynağının ve Marksizmin üzerinde yükseldiği entelektüel mirasın genç kuşaklara onun çevirileriyle ulaştığını görebiliriz: Marx ve Engels’in yapıtları Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Alman İdeolojisi, Fransa'da Sınıf Savaşımları, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, Ücretli Emek ve Sermaye, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı; Lenin’in felsefi metinleri, Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Sosyalizm ve Anarşizm; Charles Darwin’in Türlerin Kökeni ve İnsanın Türeyişi, İbni Haldun’un Mukaddimesi hemen akla gelenler…

Sevim Belli’yi Mihri Belli’den ayrı düşünmek pek güç de olsa, henüz 20’lerinin başlarındaki devrimciler bile ikisinin başlı başına birer şahsiyet olduğunu ilk bakışta sezebilirdi. Tanımayanlar, Türkiye’nin en uzun ömürlü devrimcilerinden biri olmasına bakarak Sevim Belli’nin kişiliğinin baskın bir biçimde 1950’lerin, 1960’ların havasını barındırdığını düşünmeye eğilimli olabilirler. Oysa Sevim Belli, devrimci karakterinin kaçınılmaz bir yansısı olarak yüzü Kürtlere, kadınlara, gençlere dönük yaşayışının her dem taze tuttuğu bir insandı. 1990’lar sonrasının tüm yeniden kuruluş süreçlerinde sorumlu roller üstlendi. Zamanın izini en çok Sevim Belli’nin bakışlarında görebilirdiniz -ama yaşam yorgunluğunun değil, görmüş geçirmişliğin yansısı olarak.
“Eski sosyalistler” bu dünyadan şanla şerefle geçtiler, Sevim Belli’nin en sona kalmasını bu kuşağımızın çektiği bunca zahmete doğanın verdiği bir ödül olarak düşünmek de mümkün. Hiçbir “sertlik” gösterisi eski sosyalistlerin kapitalizme ve zulme meydan okuyuşunu, Sevim Belli’nin bütün fotoğraflarında dudağının kenarına yerleşiveren o hafif müstehzi ifadeden daha “sertçe” özetleyemez. Hiçbir görüntü, kuşağının öz saygısını ve ait olduğu yüksek ahlaki değerler evrenini Sevim Belli’den intikal eden zarafetten daha güzel bir surete büründürerek temsil edemez.
Geride bıraktıkları bu büyük mirası hak etmek, sonraki kuşaklarımız için büyük bir sorumluluk sınavı olacak.

Sevim Belli’nin adı ve eseri devrim ve sosyalizm mücadelemizdeki müstesna yerinde yaşamaya devam edecek. 

Ertuğrul Kürkçü

Yukarı