Translate

Earthquake etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Earthquake etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Depremde nerede durmalı ?


Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket 'azaltma' uzmanıydım. 1985'ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.
1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.
İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket 'çömel ve korun' metodunu uygularken, 10 maket 'hayat üçgeni' metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film 'çömelip korunan/saklanan' kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.
Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye'de ve Avrupa'nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika'da RealTV programında izlendi.
Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu 'ayıptı, gereksizdi' ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.
Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim 'hayat üçgeni' dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.
Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.
Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:
'Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan 'hayat üçgeni' içinde hayatta kaldım.
Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım 'çömel ve korun' örnekleridir.
DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ ;
1) 'Binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenliyapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.
4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..
6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!
7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.
Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini
keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.

Dip not: Neden Deprem düdüğü?
-İnsan birkaç saat bile bağıramaz çünkü sesi kısılır. bağırsa bile iş makinelerinin sesi insan sesini bastırır. Oysa düdükle günlerce ses çıkartabilirsiniz.

Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

'Pınar Demircan'

Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…



Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.

Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

Günde 11 ton dinamit

Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.
Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?
Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

Ya kanal ya memleket

17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…
Yeşil Gazete


Şener Üşümezsoy ile deprem üzerine

 İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?
Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler
Şener Üşümezsoy* ile deprem üzerine | İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?
İstanbul için kıyamet senaryoları bitmiyor. Her yer sarsıntısının ardından bir grup uzman halktaki panik havasını körüklüyor. Diğer yandan Kızılderili’nin (Prof. Dr. Şener Üşümezsoy) 17 Ağustos 1999 Depremi’nden bu yana ısrarla savunduğu “felaket senaryoları temelsizdir!” tezi son dönemde başka uzmanlar tarafından da giderek kabul görmekte ve dile getirilmekte. Ancak basında halen propagandası yapılan temelsiz görüşler doğrultusunda kanaat ve tartışmalar sürüyor.
Felsefe eğitiminin temel amacı bilindiği gibi doğru soruları sormayı öğrenmektir. Felsefeci, aldığı bu zehirli eğitimin etkisiyle genellikle kitlelerin ortak inanç ve kanaatlerine saldırma refleksi gösterir. Bunu yaparken de “bilmediği konuya burnunu sokmak” ile suçlandığı çok olur. Biz de Kızılderili ile yapacağımız bu söyleşide felsefeci refleksiyle hareket edeceğiz, diğer gazetecilerin yapmadığını yapmaya çalışacağız: bir uzmanın savunduğu tezi sadece dinleyip aktarmakla yetinmeyeceğiz, argümanlarını da sorgulayarak onun tezini nasıl savunduğunu anlamaya ve anlaşılır şekilde aktarmaya çalışacağız.
Bu yazı ayrıca bir tezin argümanlarını anlamak ve aktarmaktan daha da fazlasını yapmaya çalışacak: çok katmanlı diyalektik bilimsel düşüncenin eski paradigmayı yıkarken yeni ve ‘devrimci’ bir teoriyi kurmasını aşamalarıyla göstermeye çalışacağız.
Engin Kurtay: İnsanların en çok sorduğu soru şu. Bu depremci hocalar neden birbirinden farklı konuşuyorlar? Çoğu felaket senaryosunu savunuyor, neredeyse 8’in üstünde büyüklüklerden bahsedenler var. Siz ise “İstanbul için risk yok” demiyorsunuz ama “katastrofik, kıyamet düzeyinde bir risk yoktur” diyorsunuz. 1999 Depremi’nden bu yana genelde hep sizin işaret ettiğiniz yerlerde ve yine sizin belirttiğiniz büyüklüklerde sarsıntılar oldu. Bunun yanında bir de çok büyük bir deprem beklentisinde olanlar var. Tezlerdeki bu fark nereden kaynaklanıyor (daha önce Ali Özsoy’un sorduğu soruyu aynen tekrarlıyoruz)?
Kızılderili: Marmara ile ilgili yaptığım tahminler genelde doğru çıktı. Marmara’yı ve tektonik yapısını çok çalıştım. Istranca’da doktora yaptım, Kaz Dağları ve Biga’da doçentlik tezi çalışmalarımı yaptım. Armutlu Dağları’ndaki deformasyonu fiili olarak yerinde çalıştım. Bunun dışında Marmara Denizi’nin içindeki bütün sismik kesitleri, daha 1999 Depremi’nden çok önce TPAO’nun ve MTA’nın yaptığı çalışmalarda elde ettiği sismik kesitlere ve Deniz Kuvvetleri’nin batimetri haritalarına dayanarak değerlendirdim. Bu veriler üzerine Marmara Denizi ve depremi hakkında üç kitap yazdım ve şimdi dördüncüsü geliyor.
Diğer yayın yaptık diyen arkadaşlar ise ne yapıyorlar: bir gemi geliyor, 15 kişi o gemiye teşrif ediyor ve bir tez yayımlıyorlar. O gemide ortaya attıkları tez tamamen çürüyor. Çürüdükçe yeni yayın yapıyorlar ve her söyledikleri yine çürüyor. Kalıcı tek bir tez ortaya koyamıyorlar.
Felaket tezleriyle sizin teziniz arasındaki fark, Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) İstanbul’un önünden ya da Marmara’nın ortasından Saros’a doğru tek bir sistem halinde devam edip etmediği noktasında düğümlenmiyor, doğru mudur?
Felaket senaryoları, İstanbul’a yakın bir “Adalar Fayının” aktifliği iddiasında düğümleniyor. Ayrıca 1999 Depremi’nden bu yana yapılan araştırmalar genelde batimetrikti. TPAO ve MTA’nın çok daha önceden gaz ve petrol aramak için yapmış olduğu sismik araştırmalarının ve Deniz Kuvvetleri’nin batimetri haritalarının üzerine yeni çok önemli bir veri üretilmedi. Yapılanlar bilimsel görüntüdeki turistik geziler olmaktan öteye gitmedi.
Sizce neden somut verileri çarpıtarak böyle bir kurgu yapma gereği duyuyorlar?
Bilim insanları çoğu zaman tam rasyonel davranmazlar. “Paradigma” dediğimiz şey budur. Tezin yanlışlanması bilimciyi hemen ve doğrudan tezini sorgulatmaya götürmez. Önce inandığı ya da şartlandığı paradigmayı kurtaracak yollar arar. Bunu yaparken de ya empirik verilerin yanlış olduğunu varsayarak histerik şekilde aynı deneyi tekrar etmeye yönelir ya da kendisini zora sokan verileri görmezden gelir.
Bu açıklamanız yeterli değil. Kuhn’un ‘paradigma’ için bu söyledikleri daha çok büyük kitlelerin güncel ilgisinden, odağından uzak konularda (örneğin teorik fizik) çalışan bilimciler için geçerli. Eğer milyonlarca insanın gün be gün takip ettiği bir konuda ısrarla çürük tezler beyan ediyorsa, bu şartlanmanın arka planında psikolojik ve irrasyonel reflekslerin ötesinde başka motivler aramak gerekmez mi? Ekonomik, siyasal vb. hesaplar gibi…
Burada şimdi bunlara girersek bitiremeyiz, bu söyleşi kitap olur. Deprem propagandalarının ekonomiyle, kentsel dönüşüm projeleriyle ilgisi üzerine kitaplarımda daha önce yığınla sayfa yazdım.
Burada sadece bilimsel ve diyalektik bir mantıkla felaket paradigmasını kurtarmaya çalışırken kendi tezlerini nasıl çürüttüklerini anlatmak istiyorum. Kaldı ki Thomas Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı ikonik çalışmasında anlattığı ‘paradigma’ olgusu aslında ortaçağ skolastisizminin bugüne sirayet etmiş halidir. Bu kavram teorik fiziğe göre jeolojide daha iyi örnekler bulur. Teorik fizikte empirik veri (deney) -hele ki günümüzde- çok daha geriden gelmektedir. Oysa jeolojide doğa size her an veri göndermekte, adeta sizinle konuşmaktadır. Bu konuşma sürekli olup diyalektik bir mantıkla ilerler. Bu nedenle jeolojide bilimcinin teoriyi ‘yanlışlama’ basiretini gösterebilmesi fizikte olduğunda daha önemlidir.

‘Morfoloji’ (ya da ‘Batimetri’) versus ‘Deformasyon’ ve ‘Sismoloji’

Öyleyse sadece jeoloji disiplini içinde soralım: bu şartlanmanın jeolojik argümanları neydi?
Öncelikle okuyucunun konuyu daha iyi anlayabilmesi için birkaç kilit kavrama açıklık getirelim.  ‘Morfoloji’ -ya da deniz tabanı için ‘batimetri’- yüzey şekillerinin incelemesidir. Bu, aktif fayların tespitinde sadece yardımcı bir çalışmadır. ‘Morfoloji’, ancak ‘deformasyon’ analizi ve ‘sismoloji’ ve sismik kesit verileriyle desteklendiğinde bir anlam taşır. Örneğin ‘Morfoloji’ yan atımlı fayların tespitinde çoğu zaman yardımcı olmazken bindirme ya da ters fay tespitinde ipucu verebilir.
Sismolojik verileri morfolojik şartlanma doğrultusunda gözardı etmek, fal bakmaya benzer. Ölçüm yapmadan, matematik ve geometri bilmeden astronomi yapmaya, yani astrolojiye benzer.
Öyleyse şartlanmanın kaynağını görmek için önce Marmara Denizi’nin batimetrik (morfolojik) haritasını önümüze koyalım:
Gördüğümüz gibi Marmara Denizi’nin kuzey sularında yay şeklinde, kıyıya kabaca paralel ilerleyen ani bir derinleşme, bir yar vardır. İşte bu morfoloji, İstanbul’un önünden geçti��i ve bütün Marmara’yı boydan boya katettiği speküle edilen hayali felaket fayı arayışlarına gerekçe olmuştur. Aşağıdaki harita da tipik olarak bu hatayı yapmaktadır. Bu bakış, Kuzey Anadolu Fayı’nı (KAF) bu yay üzerinden devam ettirerek Saros’a, Ege’ye, Yunanistan’a kadar bağlamıştır:
Bu yayın aslında Gelibolu Yarımadası’ndaki Koru Dağları’nın deniz dibindeki uzantısı olduğuna dikkat edelim. Yay şeklindeki mavi (derin) bölgeye daha yakından ve dikkatli bakarsak, bunun içinde de çukurlar ve sırtlar olduğunu görürüz.
Neyin nerede olduğunu takip edemediğimiz peşi sıra birçok coğrafi ad ve terim kullanıyorsunuz. Burada duralım ve batıdan doğuya doğru bu yerleri sırayla adlandıralım ki daha sonra anlatacaklarımız anlaşılsın:
TÇ: Batıdaki derin çukur (ilk koyu mavi bölge):  Tekirdağ Çukuru
BS: Sarı bölge: Batı Sırt
OÇ: İkinci derin (mavi) bölge: Orta Çukur
KÇ: Yeşil bölge: Kumburgaz Çöküntüsü
OS: Sarı bölge: Orta Sırt
ÇÇ: Doğudaki derin (mavi) bölge: Çınarcık Çukuru
Yukarıdaki morfolojiyi akılda tutalım ve şimdi de aşağıda TPAO’nun çıkardığı sismik kesitlerden elde edilen temel fay haritasına bakalım:
Bu harita ‘temel fay haritası’ olarak adlandırdığımız, aktif/ölü fay ayrımı yapmayan, bütün kırıkları gösteren haritadır. Fayların daha net ayırt edilebilmesi için haritanın kuzey-güney doğrultusunda şişirildiğini görüyoruz.
Bu harita, aktif/ölü fay ayrımını yapabilmemiz için elimizdeki ilk malzemedir.
Buradaki olasılıklar ‘morfolojik saplantının’ speküle ettiği Marmara’yı tek parça ve boydan boya kateden modellere göre çok daha fazla ve çeşitli görünüyor. Burada yine duralım. Kim neyi savunuyor, kim neyi çürütüyor, bu şekilde anlattıklarınızı takip etmemiz mümkün değil. Herkesin kendi modelinde savunduğu ya da çürüttüğü bahsi geçen bütün fay segmentlerini önce TPAO’nun haritasının üzerine yerleştirelim, sonra onun üzerinden konuşalım:

Sayfa 1 / 1

Yakınlaşma 100%

Şimdi bu markalama üzerinden hangi kombinasyonların kimler tarafından nasıl savunulup nasıl çürütüldüğünü anlatabilir misiniz lütfen.
Yaz!

1a + 1b + 2 + 3: Aykut Barka ve Rolando Armijo’nun ‘Çek-Ayır’ modeli

17 Ağustos 1999 Depremi’nden de önce ortaya atılan bu model, yan atımlı KAF’ın Marmara Denizi’ni açtığı varsayımına dayanır. ‘Çek-Ayır’ diye adlandırılan bu modele göre, doğudaki KAF’ın Marmara Denizi’ndeki devamı olarak değerlendirilen 6 nolu fay (Kumburgaz Fayı) yan atımlı olarak değerlendiriliyor ve bunun yaptığı ‘çekme’ hareketi 1a ve 1b’yi ‘açıyor’.
Bu modelin tutarsızlıklarını ben çok önceden gösterdim. Tutarsızlıklar çok açık: Birincisi yaklaşık 40-60 km’lik bu fay segmanlarının hareketi 4000 metre derinliğindeki Çınarcık Çukuru’nu açamaz. Fayın çalışma süresini ve yıllık ortalama atım miktarlarını göz önünde bulundurduğumuzda bu iddia dinamik olarak temelsizdir.
İkincisi yanal atımla ‘çekme’ hareketini yaptığı ileri sürülen 6 nolu Kumburgaz Fayı’nın yanal atımlı olmadığı, ters fay olduğu da 26 Eylül 2019 Silivri Depremi sonrasında yapılan fay düzlemi çözümlerinde gösterilmiştir. Ancak bunu ifade etmek bile gereksizdir: sadece fayların toplam atımlarını bile hesapladığımızda bu modelin dayandığı varsayımların baştan sonra uydurma olduğunu görürüz (Terminolojik hatırlatma: Toplam atım, fayın çalışmaya başlamasından bu yana iki yakası arasında katettirdiği toplam mesafedir. Bu mesafenin bir kısmı depremlerle, bir kısmı da deprem oluşturmayan “sürünme” denen akmalarla gerçekleşir cosysmic + creep = total slip).
Çerçeve fayı olarak da adlandırdığımız 1a + 1b + 2 + 3 nolu faylarla kurdukları bu modeli kurtarmak için Aral Okay bu kez bu fayları “düşey bileşenli yan atımlı” faylar olarak tanımladı. Bu varyasyonda, fayların yan atımı çekme hareketinin kaynağı, düşey (normal) hareket de Marmara çukurlarının açıklaması olarak ileri sürüldü. Bu kurguda da yukarıdaki tutarsızlar aynen geçerlidir. Dahası, bu model ile sırtların  (OS ve BS) varlığına bir açıklama getirmek mümkün değildir.

1a + 1b + 6 + 4: Meteor Gemisi ve Aral Okay

2005’e gelinceye kadar 1912 Depreminin daha doğuda, Gaziköy merkezli olduğu sanılıyordu. Bu yanılgı nedeniyle de 4 nolu Silivri-Tekirdağ Fayı’nın 1766’dan beri kırılmadığı, büyük stres yüklü olduğu iddia edilmekteydi. 2005’te Armijo, 1912 Depremi’nin merkezinin bu 60km’lik 4 numara olarak işaretlediğimiz Silivri-Tekirdağ Fayı olduğunu ispat etti. Böylece 1766’dan beri stres yüklenen bir fay bulunduğu efsanesi bitti.
4 nolu fayın aktivitesinin saptanması Marmara Denizi’ndeki tüm tektonik modelleri değiştirdi. Almanların Meteor gemisiyle gaz arama sürecinde TPAO’nun haritasında zaten varolan bu fayın Batı Sırtı’nı güneyden katettiği, toplam 8km yanal atımlı olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine 2 ve 3 (Çerçeve Fayı’nın batı bileşenleri) devreden çıktı, 4 nolu fayı kullanarak bir felaket modeli oluşturma arayışı başladı. Aral Okay buna 6 nolu fayı (Kumburgaz Fayı’nı) bağlayarak oradan da bunu 1b ile bütünleştirip 1b+6+4 modelini ortaya attı.
Burada da daha en başta bahsettiğimiz Morfoloji saplantısının etkisini görüyoruz: 6 ve 4, yukarıdaki haritada gördüğümüz gibi Koru Dağları’nın devamı olan yayı (Çerçeve Fayını, yani 2 ve 3’ü) izlemiyor. 6 ve 4, aktivitesi gerçekten saptanmış olduğu için 2 ve 3’ü devre dışı bırakan faylardır. Öyleyse 6 ve 4’ü destekleyen empirik veriler karşısında 2 ve 3’ten vazgeçen bu arkadaşlar -bu yönde destekleyici hiçbir veri yokken- NEDEN 1b ve 1a’da (Çerçeve Fayı’nın doğu kısmında) ısrar ediyorlar?
Tabii ki ayrıca yukarıda belirttiğimiz 6’nın (Kumburgaz Fayı’nın) ters fay olduğunun da ortaya çıkarılması bu modeli bir kere daha çürütmektedir.
Yine 1a + 1b + 6 + 4 modelini Armijo, Çek-Ayır varsayımı ve Le Suroit gemisinin verileri ile yeniden düzenlemeye çabalamıştır: bu varyasyonda 1a düşey fay olarak alınmış, 1b ise hem düşey hem yanal fay olarak tanımlanmıştır. 6 ise yan atımlı olarak kabul edilmiştir. Armijo’nun bu kurgusunda, 6 nolu fayın yanal hareketi 1a ve 1b’yi çalıştırmakta, böylece Çınarcık Çukuru açılmaktadır. Oysa 80km’lik bir normal fayın 40km’lik bir yan atımlı fayla çekilerek 4000 metre derinlikteki Çınarcık Çukuru’nu oluşturması yine dinamik olarak olanaksızdır.
O dönemde ben de asıl tehlikenin bu 4 nolu faydan kaynaklı olacağını, İstanbul için felaket senaryoları üretmek yerine asıl Silivri-Tekirdağ bölgesindeki yapılara dikkat edilmesi gerektiğine işaret ediyordum.

4 + 5: Le Pichon

Aral Okay’ın modelini Le Pichon reddetti. Ancak kendisi alternatif olarak daha da temelsiz, uydurma bir tez ileri sürdü.
Le Pichon Marmara Denizi için iki aşamalı bir oluşum modeli sundu: 1a ve 1b’nin (‘Adalar Fayı’ olarak da adlandırılan Çerçeve Fayı’nın doğu kısmının) Marmara Denizi’nin açılım döneminde geliştiğini (birinci faz), KAF’ın ise Marmara Denizi açıldıktan sonra Marmara’ya girdiği (ikinci faz) ileri sürdü. Böylece hiçbir somut veriyle desteklenmeyen farazi 5 nolu fayı KAF’ın Marmara’daki devamı olarak gösterdi. Le Pichon, 5 nolu fayı Orta Sırtı kesip geçerek Silivri Çukuru’nda 4’e bağlanacak şekilde çizdi. Bu modelde 6 nolu fay (Kumburgaz Fayı da) göz ardı edilmiştir. Başka birçok aktiviteyi gözardı etmesinin yanında bu farazi 5 nolu fayı destekleyen sismik veri de bulunmamaktadır.
Le Suroit Gemisi’nin verileriyle çıkmaza giren ve inandırıcılığını yitiren Le Pichon bu kez de kendi farazi 5 nolu fayını parçalı hale getirmiştir. Bu model de 6 nolu Kumburgaz Fayı’nın aktivitesine ve diğer aktivitelere bir anlam getiremeden diğer çürüyen tezlerinin yanında yerini almıştır.

Bugün yine 1b + 6 + 4: Le Pichon, Şengör, Armijo’nun itirazı

Le Pichon ve Celal Şengör yukarıda anlattığımız çürüyen tezlerinden sonra yine bir felaket tezi üretmek için bu kez 1b’ye (Adalar Fayı’nın batı kısmına) 6 nolu Kumburgaz Fayı, oradan da 4 nolu Silivri Fayı’na bağlanan ve Aral Okay’ın ilk modelini aynen kopyalayan bir model ortaya atmıştır. Bu modelde yan atımlı olan 4 nolu faya ters fay olmasına rağmen 6 nolu fay bağlanmıştır.
Armijo ise, Le Pichon ve Şengör’ün yan atımlı fay modeli sert şekilde itiraz eder ve Le Pichon-Şengör makalesine şerh koyar. Arkadan G3 dergisinde 40 imzalı bir makaleyle itirazlarını yayımlar. Armijo’nun bu itirazları TÜBİTAK başkanı Naci Görür tarafından basına açıklanır. Naci Görür bu açıklamaları nedeniyle çok tepki görür ve bu açıklamalarına basında pek de yer verilmez, ana akım medya görmezden gelir. O zaman Naci Görür’ün (Armijo adına yaptığı) bu açıklamalarını ben desteklemiştim ve daha çok duyurulmasına çalışmıştım. Bu kez de, benim de desteklediğim bu bulguların sahibi sanki benmişim gibi eleştiri oklarını bana çevirerek bu bulguları karartmaya çalıştılar.
Armijo’nun sert eleştirisi ve şerh koyması sonucu (Le Suroit Gemisi’nde bizzat çalışan kişi Armijo’dur) Le Pichon eski modelinden vazgeçerek 6’yı 1b’ye bağlamış, aynı yere gelmiştir. Le Pichon’un bu modeline gerekçe yaptığı 1b’nin yamacında yer alan bu yeni fay ise heyelanla örtülü olduğu için takip edilememiştir. Sismik kesitlerde 1b’nin normal fay olduğu çok kesin bilinen bir husus olmasına rağmen Le Pichon ve Şengör yukarıdaki kendi tezlerini de bizzat kendileri yadsıyarak 1b’nin yan atımlı olduğunu söyleme noktasına gelmiştir.
Yeni gelişmeler daha da rahatlatıcıdır:
En son 2018’de Yamomoto, 4 nolu bu Silivri-Tekirdağ Fayı’nda oluşan 5’lik depremleri “sürünme” (creep) adı verilen ve devamlı enerji boşaltan sürülme hareketleri olarak tanımlamıştır. Bu bulgu da artık kabul görmüş bir gerçektir ve benim bu faya dair kaygılarımı da ortadan kaldırmıştır.
Dahası, yine en son Yamomoto’nun fay derinlikleri üzerine yaptığı çalışmalar 6 ve 4 nolu fayların da birbirinin devamı olmadığını ortaya koymuştur. Kitlenme derinliklerinin çalışan Japonlar, Tekirdağ Çukuru ile Orta Çukur’daki derinlikleri 25’er km, Kumburgaz Çukuru’ndaki kabuğun derinliğini ise 10 km olarak bulmuştur. Böylece 6 ve 4’ün birbirinin devamı olmadıkları, birbirlerinden bağımsız çalıştıkları ispat edilmiştir:



Dahası bu bulgu, Naci Görür’ün bu faya dair 7’den büyük deprem öngörüsünü de çürütmektedir. Depremlerin büyüklüğü yalnızca fay uzunluğuna bağlı değildir, fay derinliği ile fay uzunluğunun çarpımına, yani fay yüzey alanına bağlıdır. Örneğin 40 km’lik bir fay 20 km’lik derinliğe sahipse 800 km2’lik bir alanda kırılma olur. Derinlik 10 km ise fay yüzey alanı yarı yarıya düşer. Kumburgaz fayı için konuşursak, bu fayın derinliği 10 km olduğu için buradan en fazla 6,5’lik deprem oluşur.
Bütün bunlardan ayrı olarak Marmara’nın doğu kesiminde, Çınarcık çukurunda, 1894’te Abdülhamit döneminde gerçekleşen ünlü bir deprem olmuştur. Bu depremin merkezinin 7 numaralı Yalova-Çınarcık fayı olduğunu nereden öğrendik? Yine Armijo, Atalante Gemisi’ne bağlı Victory denizaltısı ile 2005’te yaptığı deniz tabanı araştırmalarında buradan çıkan sıcak su kaynaklarını inceledi. Böylece 1894 Abdülhamid Depremi’nin de merkezinin Çınarcık Çukuru’nun kuzeyindeki 1b olmadığı, Çınarcık Çukuru’nun güneyindeki 7 nolu fay olduğunu söyledi.
Öyleyse bizzat kendisi bunu söylemesine rağmen neden Armijo 6 nolu Kumburgaz Fayı ile İstanbul’un hemen önündeki 1b’yi birbirine bağlamaya çalışıyordu?
Yine S. Ergintav,  R. E. Reilinger,  R. Çakmak,  M. Floyd,  Z. Cakir,  U. Doğan,  R. W. King,  S. McClusky,  H. Özener gibi isimlerin imzaladığı (bu araştırmada asıl patron MIT’den Reilinger’dır), GPS ölçümleriyle yapılan ve Armijo’yu çürüten çalışmanın raporu da “Orta Marmara Fayı” (CMF) diye adlandırdığı 6 ve 1b üzerine odaklanıyor ve burada bir stres birikimi olmadığını görerek “acaba burada ‘sürünme’ (creep) hareketi mi var?” diye soruyor. (https://agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/2014GL060985).
Ancak ABD’den gelip gerçekleri Reilinger gibi biri ifade ettiğinde bu Milliyet’te küçük bir haber olabiliyor. (http://www.milliyet.com.tr/gundem/tek-parcali-kirilmaz-6-8-i-gecmeyecek-2449597).
Armijo’nun bu durumunu ise yine “paradigma bağımlılığı” olarak açıklıyoruz.

Verilerden hareketle bütünsel bir bakışla Marmara’nın tektoniği

Öyleyse KAF Marmara’ya uğramıyor mu? Ya da nereye gidiyor? Sizin modeliniz nedir?
Yeni ve devrimci bir paradigma, çürütülen eski paradigmaya göre eldeki veri havuzunu daha iyi değerlendiren, her veriyi anlamdıran, hiçbir veriyi dışarıda bırakmayan bir paradigma olmak zorundadır.
Şimdi zihnimizi yukarıda anlattığımız bütün polemiklerden temizleyelim ve verilerden hareketle gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışalım:
KAF’ın Marmara’daki gerçek uzantısı, 1894 Abdülhamid Depremi’nin de kaynağı olan bu 7 numaralı Yalova-Çınarcık fayıdır. 7 nolu fay, sismik kesitlerde de Çınarcık Çukuru’nun güney kenarında, normal fayları kesen yan atımlı bir fay tarafından temsil edilmektedir (KAF’ın yan atımlı olduğunu anımsayalım). 17 Ağustos 1999 sonrası artçı depremlerin yüklendiği fay da bu faydır. 2019’da bu fay üzerinde 5.8’lik sessiz bir stres boşalımı (sürünme hareketine benzer bir olgu) olduğu da tespit edilmiştir. Bu fayın 280 yıllık deprem periyotları olduğu tahmin edilmektedir.
Yukarıda anlattığımız tüm modellerde KAF’ın devamı olarak, 1b olarak kabul edilmesi hatadır. KAF, Marmara’ya girdikten sonra saatin ters yönünde (güneye doğru) dönerek Armutlu Yarımadası’nı çevreler, güneybatıya doğru segmentler halinde ilerler.
1a (‘Çerçeve Fayı’ ya da ‘Adalar Fayı’) ise, Marmara Denizi’nde daha önceki bir fazda, çukurların oluşması sürecinde gelişmiştir. Sonra aktivitesi sona ermiş yaşlı bir faydır.
Öyleyse Marmara Denizi’nin oluşumunda iki faz bulunduğunu öne sürüyoruz: ilk fazda birer normal fay olan 1a + 1b + 2 + 3’ten oluşan Çerçeve Fayı, Marmara Denizi’ndeki çukurları oluşturmuştur.
İlerleyen dönemde (ikinci fazda) bu normal faylar etkinliğini kaybetmiştir ve “sıyrılmalarla” incelen kabuğa bu kez yan atımlı KAF giriş yapmıştır.

‘Çek-Ayır’ (pull-apart) versus ‘Sıyrılma’ (detachment)

Yeni bir terim kullanıyorsunuz. ‘Sıyrılma’ ne demek, bunun yukarıda bahsettiğiniz ‘Çek-Ayır’dan farkı nedir?
Kısaca tarif edecek olursak, ‘Çek-Ayır’, yan atımlı fayın hareketiyle iki plaka arasındaki çentikli kırığın iki yakasının birbirinden uzaklaşması, ayrılmasıdır. ‘Sıyrılma’ ise, bir plakanın genişlemesi sürecinde alt katmanların daha elastik olması nedeniyle gerilmeye dayanmasına karşılık daha az esnek olan üst katmanların kırılması, ayrıca gerilmenin plakanın her noktasında aynı olmaması nedeniyle de bazı bölgelerde potların oluşmasıdır.
Bu ikisi birbirinden tamamen farklı jeolojik olgulardır.
Ege coğrafyasını sıyrılma dinamiği belirlemiştir. Ege plakası güney batıya doğru genişlemektedir.
Aşağıdaki haritada GPS verileriyle çizilmiş Ege plakasının hareketini görüyoruz:

Kaynak: https://seismo.berkeley.edu/annual_report/ar07_08/node5.html
Önceki fazda ise Marmara bu Ege tektoniğine bağlı ‘sıyrılma’ dinamiği ile oluşmuştur. Ancak böyle baktığımızda çukurların adasında yükselen Batı Sırt’ı ve Orta Sırt’ı ve yine bunlara paralel güneydeki Marmara Adası ile Armutlu Yarımadası’nı açıklayabiliriz.
Tüm sismik kesitleri batimetri, sismoloji ve GPS verileriyle anlamlandırdığım aşağıdaki haritayı, artık bu gelinen noktadan sonra üzerinde konuşulması ve tartışılması gereken yeni model olarak öneriyorum:

Sayfa 1 / 1

Yakınlaşma 100%
Ve bu haritanın ilk eskiz versiyonu:
Burada mor renkte gösterilen 1a + 1b + 2 + 3 Çerçeve Fayı normal faydır ve ölüdür.
Büyük çizimde mavi renkte gösterilen, ilk eskiz çizimde de dikdörtgen tırnaklı gösterilen fay sıyrılma fayıdır.  Dikdörtgen tırnaklar sıyrılmanın yönünü göstermektedir.
Kırmızı renkteki faylar yan atımlıdır.
Turuncular ise KAF’ın Marmara’ya giriş yapmasıyla oluşan, “ikincil” (second order) dediğimiz, “balık kılçığı” ya da “kaburga” diye de tabir ettiğimiz, M<6 büyüklükte deprem üretebilecek kısa faylanmalardır.
Burada gördüğümüz şudur: Marmara Denizi’nin alt kabuğu güneye doğru sıyrılıyor. Bu sıyrılma, taban bloku olarak Armutlu Yarımadası’nı, Marmara Adası’nı, Batı Sırt’ını ve Orta Sırt’ı yükseltiyor. Aynı sıyrılma hareketi Tekirdağ ve Silivri Çukurlarını çökertmektedir.
Birinci faz olarak tarif ettiğimiz bu erken dönemde, üst plakada güney ve kuzey çerçeve fayları NORMAL FAY olarak oluşuyor.
Bu çukurların açılması ve bu sırtların oluşumundan sonra, Marmara Denizi etkileyen gerilme tektonik rejimi değişiyor: rotasyonel, saatin ters yönünde dönen (çünkü Batı Anadolu saatin ters yönünde dönmektedir) yanal atımlı bir sistem Marmara’ya giriş yapıyor.
Bunun sonucunda 7 nolu fay dönerek Bandırma’ya doğru ilerlemiştir. Diğer yanda Batı Marmara’da ise 4’nolu fayla Saros’a doğru ilerleyen yan atımlı bir sistem oluşmuştur.
En son 26 Eylül 2019 Silivri Depremi’nin oluştuğu 6 nolu Kumburgaz Fayı, Batı Marmara sisteminin başlangıç noktasıdır. Burada olan depremler -doğuya değil- batıya doğru stres yüklemesi yapar.
Bütün Marmara’da Deprem riski olduğu ileri sürülen 1b ve 1a ise aktif bir fay sistemi değildi.
Son olarak size karşı verilen tepkilerde şöyle bir argüman da var: felaket tellalları sizi eleştirirken diyorlar ki, “Depremin ne büyüklükte olacağı, bizim yanılıp yanılmadığımız o kadar da önemli değil, biz halkı uyarıyoruz, halkı en kötüsüne hazırlıyoruz. En kötüsüne hazırlanmak iyidir” diyorlar. Buna ne diyorsunuz?
Bir saldırı karşısında akılcı savunma, saldırının büyüklüğü ile orantılıdır. Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler.
Aralık 2019, İstanbul

İlgi: https://www.oezers.com/2019/10/depremi-yasamak.html