Translate

Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Ulrike Meinhof (1934-1976)

Ulrike M. Meinhof (7 Ekim 1934 -9.5.1976), Alman devrimci teorisyendir. Sosyalizmin kitlelerin kendi eylemiyle kurulabileceğine inanan Meinhof, halk adına mücadele eden öncülerin, sosyalizm yolunu açabileceğini savunmuştur.

İçinde bulunduğu hareket, Benno Ohnesorg isimli öğrencinin 2 Haziran 1967'de ve öğrenci lideri Rudi Dutschke'nin hayatını kaybetmesiyle birlikte daha radikal bir hal almıştır. Meinhof, 14 Mayıs 1970 tarihinde Andreas Baader'in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof, RAF'ın kurulmasını da sağlayan bu eylemden sonra, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve başkalarıyla birlikte gerilla eğitimi almak üzere Ürdün'deki Filistin kamplarına gitti. Burjuva geçmişinden kurtulmak isteyen Ulrike, kızlarını El Fetih örgütünün yetim kamplarından birine vermek niyetindeydi, ancak gazeteci Stefan Aust onu bu kararından vazgeçirdi.

Bir yer altı örgütü kurmak için gereken parayı sağlamak maksadıyla RAF üyeleri 29 Eylül 1970'de Berlin'de 10 dakika içinde üç banka soydular. Ulrike Meinhof, RAF'ın siyasi hedeflerini anlattığı "Silahlı Mücadele" başlıklı yazılarını bu süreçte kaleme aldı. 1972 yılında 'çok sayıda banka soygunu, 5 bombalı saldırı ve 4 kişinin öldürülmesinden' sorumlu tutularak, hakkında arama kararı çıkartıldı.

Raf'ın Beyni
Ulrike Meinhof artık RAF'ın üç önderinden biri olarak anılmaya başlanmıştı. Andreas Baader örgütün gövdesi, Ulrike Meinhof da beyniydi. Yazılarında sıradan insanın sömürülmesini eleştiriyor ve kapitalist sistemi suçluyordu.

Meinhof 15 Haziran 1972'de yakalandı. Almanya'nın en iyi korunan Stammheim hapishanesinde tam 4 yıl boyunca tecrit hücresinde tutuldu. Ön duruşmalarda 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 9 Mayıs 1976'da hücresinde ölü bulunduğunda, birkaç kez ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu. Diğer RAF üyelerinin de bir kısmı sonradan hücrelerinde ölü bulundu. Uluslararası bir araştırma komisyonu ölüm nedenlerini araştırdı. Araştırma sonucu, Alman devletinin iddia ettiği gibi Ulrike Meinhof'un intihar ettiği tezi oldukça kuşkulu bulundu, infaz fikri öne çıktı.

Gazete Duvar

*Ulrike Meinhof Sözleri:

  • -Beni Öldüremeyeceksiniz!
  • -Herkes havalardan bahsediyor, biz hariç.
  • -Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.
  • -Sonunda dünyayı mutlaka değiştireceğiz.
  • -Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok.
  • -Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin.
  • -Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin…
  • -Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefet.
  • -Gönüllü köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Devletin bize attığı taşları gidip ayağına atmaya karar verdik.
  • -Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…
  • -Yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın bir anlamı yok.
  • -Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum.
  • -Özgürlük ancak kurtuluş uğruna mücadele içinde mümkündür.
  • -Kapitalizmin son demlerinin keyfini sür, nasıl olsa sosyalizm yakın…
  • 3 Mart 2026 Salı

    Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (1)

    Yeni İttihatçılık konusunda son beş yılda çok sayıda yazı yazdım. 2016 Temmuz sonrası oluşan ve halen adım adım inşa edilen yeni rejimin sadece cumhurbaşkanlık sistemiyle sınırlı olmadığını, İttihatçı perspektifi günümüz koşullarında yeniden gündeme taşıyan ve dolayısıyla Cumhuriyet’i yeniden kurmayı hedefleyen bir iradeyi yansıttığını ileri sürdüm. Çeşitli vesilelerle Kemalizm’in söz konusu yeni rejime gerçekçi bir alternatif oluşturmadığını vurgulamak istedim, ancak görüyorum ki (siyasi partileri ve toplumsal tabanıyla) muhalefetin böyle bir idraki olmadığı gibi (reel) Kemalizm’e tutunma çabası da devam ediyor. Dolayısıyla bir kez daha toparlama ve hatırlatma amacıyla 3 yazı kaleme alıyorum. İlki İttihatçılığın avantajlarına işaret ederek yaşananların kavranmasına yardımcı olmak, ikincisi (yarın) Kemalizm ile İttihatçılık arasında zihniyet karşılaştırması yapmak, üçüncüsü (öbür gün) şu an iktidarda olan rejimi ‘yenmek’ için nasıl bir zihniyet ve ideoloji zeminine ihtiyaç olduğuna ve ne tür bir strateji takip edilmesi gerektiğine değinmek üzere.

    Yeni İttihatçılık kavramını ilk ortaya attığımda birçok kişi yüz yıldan fazla geçmişte kalmış ve ‘kaybetmiş’ bir ideolojinin bugünü anlama ve açıklama gücünü kuşkuyla karşılamıştı. Çünkü tarihsel olana öylesine bağlı bir anlamlandırma geleneğimiz var ki, ideolojiyi siyasal yaşanmışlıktan ayırt etmekte zorlanıyoruz. Oysa ideolojiler uygun koşulları bulduklarında yeniden ve tabii ki zamana uyum gösteren bazı değişikliklerle birlikte tarih sahnesine çıkabilirler.

    Nitekim bugün Kemalizm’e büyük bir tutkuyla sarılanlar da yüz yıla yakın bir geçmişi olan ve ‘tükenmiş’ bir ideolojinin bugüne uygun olduğunu düşünüyorlar. Hemen ekleyelim ki, kuramsal açıdan bakıldığında İttihatçılığın ‘yenileşmesi’ ne derece mümkünse Kemalizm’in ‘yenileşmesi’ de o derece mümkün. Mesele pratiğe, yani günün koşullarına gelindiğinde hangisinin yenileşmeye daha açık olduğu, ya da her iki cenahtaki entelektüel esneklik ve yeteneğin böyle bir yenileşmeye ne derece yatkın olduğu.

    Dolayısıyla başlıktaki ‘iyi’ kavramı mutlak bir iyiliği ya da üstünlüğü ima etmiyor. Bir ideolojinin ‘yenileşerek’ işlevsel olabilmesi çevre koşullarına adapte olabilmesine bağlı. Eğer toplumsal duygu ve arayışlara tercüman oluyor ve dünya koşullarına gerçekçi bir yanıt getirebiliyorsa, söz konusu ideolojinin başarılı olma ihtimali artacaktır. Aksine toplumsal kültürün ürettiği ruh haline yabancı kalan ve dünyada yaşanmakta olan değişimi ıskalayan bir ideoloji ise muhtemelen takipçilerinin hüsranını daha da derinleştirecektir.

    Bu tespitten hareketle 5 yıldır savunduğum tezi şöyle formüle edebilirim: Dünyadaki yeni siyasi ve toplumsal eğilimler ve Türkiye’deki toplumsal psikoloji veri alındığında, İttihatçılığın adaptasyon yeteneği Kemalizm’e nazaran çok daha fazla ve dolayısıyla İttihatçılık yeni bir rejim, sistem, giderek devlet ve vatandaşlık oluşturmaya aday.

    Açıkçası bunun artık ilave kanıt gerektirmeyen, apaçık bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum. 2016’dan bugüne 9 yılda iktidarın tüm tasarrufları söz konusu tezi doğruladı ve iktidar bu tasarrufları yaparken herhangi bir çekinme, gocunma yaşamadığı gibi, aksine her fırsatta (liderlerin ağzından) yaptıklarını savundular, niye yaptıklarını söylediler ve gelecekteki adımlara da önceden işaret ettiler.

    Bu nedenle hala söz konusu ‘yeniden devletleşme’ halini kavramayan ve kendisini 2000 öncesinde sanan muhalefet türünün giderek bir psikolojik maraz oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bakış sonuç getirebilecek bir siyasi muhalefetin, muhalif bir sosyalleşmenin ve ideolojik özgürleşmenin önünü kesiyor.

    Öte yandan yeni bir iktidar yapılanması konusunda ‘başarılı’ olduğunu gözlemlesek de Yeni İttihatçılığın bunu nasıl başarabildiğini de irdelemek gerekiyor. Daha önce söylediğim üzere adaptasyonun ‘dış’ ve ‘iç’ diye özetlenebilecek iki ayağı var.

    Dünyadaki değişimler İttihatçılığın kolay adapte olabileceği bir yeni denge ve dinamik üretti. Tek kutupluluk sona erdi, iki kutupluluk evresi (ABD ve Rusya) hızla geçildi ve bugün Çin’in de ‘tepeye’ oturduğu ama Hindistan’ın, her şeye rağmen Avrupa’nın, giderek Müslüman toplumların göz ardı edilemeyeceği karmaşık bir yapıya geldik. Bu durum bölgesel aktörlerin önemini artırdı, onlara esneklik ve hareket alanı kazandırdı, coğrafyanın ve kimliksel temsilin bahşettiği işlevler bütünleşerek siyasi pazarlık gücü yarattı.

    Türkiye güçlenen bölgesel aktörlerin başında yer alıyor. Bir yandan NATO üyesi ve AB ile organik ilişki içinde, öte yandan Rusya ve Çin’le iyi geçinen, bütün büyük aktörlerin yanında görmek isteyeceği bir ülke… Aynı zamanda dünya Müslümanlarının ve Türkik toplumların muhtemelen en gerçekçi sözcüsü olmaya aday.

    Dünya ilkesel yaklaşımların zayıfladığı, ‘gerçekçi’ diye addedilen pratik, soğuk ve pazarlıkçı ilişkilerin hakim olduğu bir noktaya kaydı. Hiçbir ülkenin diğerinin iç işleriyle gerçekte ilgilenmediği, dış politikanın öne çıktığı bir evredeyiz. Ve bu atmosfer doğal olarak ‘savunma’ konseptinin yerine ‘müdahale’ konseptini getirdi. ABD’den başlayarak silah sanayi yeniden lider sektör olarak tanımlanmaya başladı.

    Yeni İttihatçılık bu değişimi heyecanla kucaklamış gözüküyor. Bu ideolojinin perspektifiyle önümüzde bir ‘kızıl elma’ değil, sanki ‘kızıl elmalarla’ dolu ağaçlar var… ‘Türkiye Yüzyılı’ (ki aynı zamanda ‘Türk’ün Yüzyılı’ demek) bu kucaklamanın heyecanını ve hayallerini sergiliyor. ‘Yüzyıl’ kelimesinin kullanımı birçoğumuza abartılı gelebilir, ancak şu beklentiyi ima ediyor: Dünyadaki değişim geçici değil…

    İşin ilginç yanı böyle bir öngörüyü ‘gerçekçi’ kılan daha büyük bir değişimin de içindeyiz. 2000 sonrası giderek görünür olduğu üzere modernlik hızla yıpranıyor, sorun çözemiyor, aksine sorun üretiyor. Modernliğin sahip çıktığı özgürlük, eşitlik, adalet gibi kriterler küresel çapta birer ‘boş laf’ haline geldi. Buna paralel olarak uluslarüstü kurumlar işlevsizleşti, sembolik önemini bile neredeyse yitirmekte olan siyasi korkuluklara dönüştüler.

    Dolayısıyla Yeni İttihatçılığın özgüveni yüksek ve giderek de güçleniyor. İktidar, tarihin yeni bir ‘sıfır noktasına’ geldiğini, Türkiye’nin ‘ihtişamlı’ geçmişini yeniden ayağa kaldıracak atılımı yapabileceğini, küresel şartların buna elverdiğini, hatta teşvik ettiğini düşünüyor. Nitekim yerleştirilen rejim, ülkenin ‘yekvücut’ bir millileşme hareketi içinde söz konusu ‘yükselişi’ yakalaması için dizayn ediliyor.

    (Bu noktada modernliğin sorununu bir nebze daha açabiliriz: Modernlik otoriter zihniyetten desteklenmekle birlikte esas olarak relativist zihniyet etrafında şekillendi. Böylece batılı ulus devletlerin içinde relativist zihniyetin yerleşmesine, ancak sömürgeleşmiş veya yarı-sömürge halinden çıkamamış ülkelerde otoriter zihniyetin hakim olmasına yol açtı. Türkiye’de de Cumhuriyet relativist zihniyeti yüzeysel kalıplarla gündelik hayata sokmaya çalışırken, otoriter zihniyetin benimsenmesini modernlik sandı. Bu ikili yapı 20. Yüzyıl sonuna dek bütün dünyada bir biçimde devam etti. Ne var ki bu arada zihniyet ve kültür küreselleşmenin de etkisiyle çeşitleniyordu. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde gelişmiş ulus devletlerin içe kapanmasına, dışa ve ‘yabancıya’ karşı otoriterliğe kaymasına, ‘az gelişmiş’ toplumların ise – işlemeyen modernliği gördükçe- ataerkil zihniyete geri dönmesine tanık olduk. Söz konusu zihniyet kayması Yeni İttihatçılığı daha da rahatlattı. Çünkü bu iktidar ve kurduğu yeni rejim esas olarak otoriter değil, ataerkil zihniyette ve bu da muhalefetin idrak edemediği nüanslardan biri.)

    Yeni İttihatçılık salt dünyadaki değişime adapte olabilme yeteneği sayesinde iktidara tutunabilmiş değil. Türkiye’deki değişim de aynı yönde bir ivme yarattı. Kemalizm 28 Şubat süreci içinde fikriyat ve prestij olarak tükendi. AK Parti’nin ilk on yılında ise hükümete yönelik darbe arayışları, hukuksal zorlamalar ve sokaktan medet uman eylemler sonrası toplumun önemli kesimi için kadük, giderek anlamsız, (belki de) ‘zarar verici’ hale geldi. Sonrasındaki 5 yıllık ‘fetret’ döneminin ardından, 2015 yazı itibariyle bürokrasi merkezli yeni bir arayış başladı. Bir yıl içinde AK Parti’nin CHP ile koalisyon çabası kadük kalırken, parti içi ‘şeffaflaşma ve yenilenme’ adımları engellendi ve parti içindeki ‘demokratik’ unsurlar tasfiye edildi. Diğer taraftan 2016 Temmuz’u Gülen hareketinin sonunu getirdi. Böylece hem iktidar partisinin, hem de bürokrasinin içi ‘temizlenmiş’ oldu. 2016 sonbaharına gelindiğinde başta ordu olmak üzere devlet içi yeniden yapılanma hayata geçmiş, yeni rejim ve sistem kurulmuştu.

    Seçilmiş bir siyasetçi (‘kral’) etrafında kalıcı bir bürokratik karar mekanizmasının oluşmasını hedefleyen, cumhurbaşkanı dışındaki seçilmişlerin siyasi yetkisini kadük eden, yargıyı bürokrasinin uzantısı olarak gören, böylece kuvvetler birliğini hedefleyen bir rejimdi bu… İttihatçı ideolojiyi ve onun ardında ataerkil zihniyeti temel alıyordu.

    Kemalizm’in aynen modernlik gibi ve onunla neredeyse aynı zaman aralığında tükenmesi toplumsal ruh halini de dönüştürmüştü. Batı’ya mesafeli, onunla ‘aşık atan’, dik durabilen, saygı arayan ve gören ‘Güçlü Türkiye’nin cazibesi insanların gönlünü okşamaya başladı. Kendi teknolojisini, silah sanayiini geliştiren, kimseye muhtaç olmayan (son milli maçtaki pankartta yazdığı üzere daima ‘önde’ ve ‘ileri’) bir ülkenin vatandaşı olma, bu ülkenin tarihsel nedenlerle tatmin olmamış toplumsal benliğine uygun düştü.

    Nitekim iktidar uzun zamandan bu yana esas olarak vatandaşa bu hayali ‘satıyor’. Ama alıcısı çok ve tek bir kimlikten gelmiyorlar. Tam da bu nedenle ‘Türk’ kimliği altında dindarları ve Kürtleri de kapsama girişimi var. Etnik açıdan salt Kürtlerden bahsetmek Türklüğü ‘yaralayabileceği’ için denkleme Araplar da ekleniyor… (Böylece aynı anda dışa yönelik büyük hayaller de beslenmiş oluyor.)

    Diğer deyişle Yeni İttihatçılık modernliğin ve Kemalizm’in yıpranmasından güç almakla yetinmiyor, yeni dünyanın kendisine alan açtığını görüp onu kullanırken, vatandaşa (Türk’e) hem yeni bir benlik hem de o benliği ‘çeşitlendirme’ adına (ataerkil zihniyete oturan şekilde) çoğul bir alt kimlik yelpazesi sunmaya çalışıyor.

    Ancak bunun bir bedeli var ve iktidar sözcüleri bu konuda da pozisyonlarını açıkça ortaya koyuyorlar. Devletin temsil ve taşıyıcılığında geçmişten geleceğe uzanan bir ‘milliliğin’ siyasete ve topluma damga vurmasını istiyorlar. Bu da millilik üzerinde kurgulanmış ve devlet etrafında örgütlenmiş bir baskı rejiminin normalleşmesi demek.

    Söz konusu anlayış ve gidişata karşı gerçekçi bir alternatifin geliştirilmesine ihtiyaç var… Ama bu, durumu idrak eden, ciddiye alan ve gereğini yapma kapasitesine sahip bir muhalefetle olabilir ancak.

  • ..devamı:Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (2)
  • ..devamı: Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3)

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet

           


  • 27 Aralık 2025 Cumartesi

    Leyla Zana

    Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

    Leyla Zana’yı 6 Kasım 1991 günü çıkan “yemin krizi”yle bildik asıl. Siyah tayyörü, başında kırmızı yeşil-sarı örgüsüyle kürsüye çıktı, yeminini okudu, sonra dedi ki, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”. Bu cümleyi Kürtçe söyledi ve bütün o kravatlı erkekler topluluğunu delirtti! 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları için partiden ihraç edilen SHP milletvekilleri tarafından kurulan Halkın Emek Partisi, 1991 yılında SHP ile seçim ittifakı yapmış ve 18 milletvekiliyle meclise girmişti.

    Leyla Zana’nın 12 Eylül darbesi sırasında Diyarbakır belediye başkanı olan Mehdi Zana’nın eşi olması dolayısıyla politikleştiği yolundaki kanaat, Kürt kadınlarına bakışı yansıtır: Ezik, cahil ve yoksul. Oysa Zana’nın seçildiği 1991 meclisinde kadın milletvekili oranı hepi topu %1,8’di zaten! Türk kadınlarının durumu da pek parlak değildi.

    Leyla Zana, meclis kürsüsünde bu bakışı ters yüz etti. Yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin gözünde de bir direniş sembolüne dönüştü. On yıllık hapishane döneminde iki kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü aldı.

    Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

    Bu bakımdan Leyla Zana’nın hikâyesini daha büyük bir hikâyenin, Kürt kadın politikacıların hikâyesinin giriş noktalarından biri gibi düşünmek mümkün. Acıyla ve direnişle yoğrulmuş bir geleneğe doğup onu başka bir şeye dönüştürme hikâyesinin.

    3 Mayıs 1961 günü doğdu, 14 yaşındayken kuzeniyle evlendirildi. 19 yaşında, biri kucağında biri karnında iki çocuklu bir kadındı, 12 Eylül darbesi oldu. Eşi Mehdi Zana, Diyarbakır belediye başkanıydı, tutuklandı ve 10 yıl hapis yattı. Leyla Zana bu süreçte okuma yazmayı öğrendi, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kurucularından biriydi, Yeni Ülke gazetesinde gazetecilik yaptı. 1991’de milletvekili seçildiğinde, arkasında on yıllık bir politik tecrübe vardı. Tutuklu yakını tecrübesi, insan hakları mücadelesi tecrübesi, gazetecilik tecrübesi. JİTEM’in saldırılarına direnme vardı, Vedat Aydın cinayeti vardı. Kürsüde taktığı üç renkli örgüyü ona hediye eden Bismilli kadına verdiği söz vardı.

    Kahramanın yolculuğu, başladığı yerde son bulur. Pek de hevesli olmadığı, zorunluluklar sebebiyle girdiği uzun yolda, değişir ve dönüşür. Evine döndüğünde, o artık başka biridir. Bu yolculuğu mümkün kılan, evdir. O sabit kalmalıdır ki kahramanın dönüşümünü anlayabilelim, yol haritasını izleyebilelim. Leyla Zana için böyle olmadı, yakılıp yıkılmış bir evden başladı, boşaltılmış bir köyde soluklandı. Efsanelerle, söylentilerle, dedikodularla karışmış bu hikâyenin aslını anlatma imkânı pek olmadı. Ama bir şey var, en başından beri tekrarladığı bir şey: O bu yolda yalnızca politik iklimi, Kürt kadınlarına dair imgeleri değiştirmekle kalmadı, kendini, “kendi küçük dünyasını” da alt üst etmeye cesaret etti.

    İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kahramanın evi, belki de anadiliydi. Başladığı ve döndüğü yer. (AB/TY)

    Aksu Bora

    Aksu Bora-Birikim
    İletişim Yayınları/BiaMag                                   


    10 Aralık 2025 Çarşamba

    İmralı Zabıtları (2013)

    (28 Şubat 2013 tarihinde Milliyet'te yayınlanmış) 

    HDK bileşenlerinden'de biri olan, BDP vekillerinden oluşan Barış çözüm heyetinin,İmralı'da Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.
    görüşmenin tutanakları özetle şöyle:
    Abdullah Öcalan'ın, İmralı'da BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Milletvekili Altan Tan'la yaptığı, bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları özetle şöyle:

    "Hepimizin hayatı söz konusu"
    "Kandil'e BDP'ye ve Avrupa'ya üç nüsha mektup yazdım. Heyet ile dünden beri yoğun olarak tartışıyoruz. Özal'dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim (akamete uğradı, kesintiye uğradı) kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türklerde bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadelelerini bir kenara atmaları lazım.
    Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete... Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya'nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi idi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi bu yönde PKK'yi hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım. Demokratik kurtuluş ve demokratik yaşam süreci. ben bu deyimi rastgele seçmedim. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; "Apo'yu bitirdik" dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon'u saptırdılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP'ye anlatmalısınız. AKP'lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis'tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı.

    "Metiner kendini düzene satmış"
    - Metiner saçmalıyor, "Apo sıkıştı" diyor. Propaganda ile oyunu karıştırıyor. Kendisini düzene satmış, kendisini rezil etmiş, AKP'yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Derhal bu söylemi terk etmesi lazım. Biz AKP'yi çıkartan gücüz.

    "Ha biz ha Sakine"
    - Sırrı: Bize gelen bilgide, "Sakine'nin tutumunun ve katılımının iyi olduğu, dağ adına Avrupa'da görevli olduğu, işini tamamlayıp geri dönüş için Paris'e gittiğinde bu olayın olduğu... Tutumunun ve katılımının iyi olduğu" bildirildi.
    - Öcalan: Ha bizi vurmuş, ha Sakine'yi vurmuşlar. Çok karanlık bir olay. Ankara'ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya'da büro tutmuş. Sterk "MİT kaynaklı" demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.
    (Sırrı'ya dönerek) Sinop olayı rastgele mi organize mi?
    - Sırrı: Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe Araştırma Komisyonunun görevi bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz'i deşifre eden bilgiler geldi. Burada Karadeniz'de gladyonun yaptığı işler başlığı altında TAYAD'lı ailelere dönük linç girişimi de vardı. Orada anlatılan, yapılan ve biçimler ne ise hepsini Karadeniz'de gördük. Bu yönüyle örgütlü ve organizeydi.
    - Öcalan: Siz de muallaktasınız. Tıpkı Sakine gibi. Bir daha kendini öz savunmanın hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksınız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk'ü iki kez vurdular, bir Samsun'da, bir İzmir'de... Sakine'ye yapılan hepimize yapılabilir. Bu özel harbe ayrıca geleceğiz.
    - Öcalan: Hükümet kesin vesayetten kurtuldu mu hesaplaşma tam olarak yapıldı mı? Tayyip'in Hükümet mekaniği, Kürt hareketine vurduğu kadar kendisine izin veriliyor, alan açılıyor vesayet kurumu, güç odakları tarafından. Sayın Başbakan zekice bu mekaniği teşhis etmiş ve iyi kullanıyor. Komplonun bir parçası değil. Danışıklı demiyorum ama Başbakan komplonun parçasıdır demiyor ama, bu yöntemi bir iktidar aracı olarak görüyor. PKK'ye vurarak yerini sağlamlaştırıyor. Kendime kızıyorum, 2001-2004'te biz eylemi 'tak' diye kestik. Hükümet anlamadı, 'terör bitti' dediler. (Altan Tan'a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP'ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP...
    Türkiye'nin ihtiyacı olan tam evrensel demokratik kriterlere uymazsan, PKK'ye karışmam dedim. Bunu PKK hareketinin zorluklarını bilerek söyledim. Hegemonya kurmak istediler, biz bu hegemonyaya karşı çıktık. AKP, iktidarı gökten inmiş sandı. Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyordu. Ben Deniz Baykal'ın taktiğini boşa çıkardım. AKP hegemonya istiyor. CHP'nin yerine geçmek istiyor. İzin vermeyiz. AKP'ye korkunç rant imkanı çıkar. Ben buna alet olmam. Tek şartım hegemonik olmaması. Biz eskisine doyduk, yeni kambur istemeyiz.

    "Başbakan vatana ihanetten tutuklanacaktı"
    AKP'nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011'de) PKK'yi bitireceğiz' dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT'e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, 'bu darbedir' dedim. Ergenekon'dan farkı yok. Başbakan MİT'e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ'u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş 'darbe' dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.

    "Florida kontrgerilla merkezidir"
    Türkiye'de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote etmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD'de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3'ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP'ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT'i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
    Florida kontrgerilla merkezidir. Abdullah Çatlı iki kez gitti. Papa, Palme... Sakine bu tür grupların işidir. Yeni gladyo tam anlaşılamıyor. Çözüm adına yapılan her şeyi sabote ettiler. Sakine olayı bende düşük bir tereddüt uyandırdı. Net değil. Sakine Avrupa'da barışı temsil ediyordu. Hala aydınlatılamadı.

    Tamamı >>

    30 Ekim 2025 Perşembe

    Nasıl birlikte yaşayacağız?


    Cumhuriyet, "Nasıl birlikte yaşarız?" sorusuna verilmiş dünya-tarihsel cevaplardan biridir. İlan edilişinden 102 yıl sonra, hâlâ aynı soruyu soruyoruz: "Nasıl birlikte yaşayacağız?"

    Cumhuriyete neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamadan bugünü kavrayamayız. Birçok sorunun cevabı bu sualin içinde gizli. Osmanlı İmparatorluğu’nun "utangaç" modernleşmesi Cumhuriyetle belli ölçüde "radikal" bir hal aldı. Fakat modernleşme farklı biçimler almasına rağmen Cumhuriyet ile demokrasi arasında derin bir gerilim süregeldi. 1946'da çok partili hayata geçildi ama gerçek demokrasiye geçilemedi.

    Cumhuriyetin bu topraklardaki yolculuğu, modernleşme çabasıyla şekillendi. 102 yıl sonra artık şunu çok daha net görüyoruz: Bu toprakların kendi gerçeğini ve dinamiklerini görmezden gelemeyiz. Canımızı acıtan, yüreğimizi yakan nice tecrübeler yaşadık. İçinde yer alan tarihsel ilişkiler, hukuku, düzeni onarmamız gerekiyor.

    Tarih ve sosyoloji perspektifinden bakıldığında Türkiye hem Doğu hem de Batı'dır. Hem geleneksel hem de moderndir. Onu eşsiz kılan da tam olarak bu. Belki de artık bu gerilimleri büyütmeden aşmanın, diyalog kurmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yunus Emre'yle Goethe'yi, Ahmedi Xani'yle Nazım Hikmet'i birlikte okumaktan, farklı dünyalar arası temaslar ve kucaklaşmalardan bahsediyorum. (Tuncay Bakırhan - t24)  Makalenin Tamamı>>

          


    23 Eylül 2025 Salı

    Bad-el harab-ül Basra: Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler

     AKP’nin “altın çağ” diye sunduğu yıllar, kısa vadeli kazanç ve rant politikalarıyla şekillendi; kamu varlıkları elden çıkarıldı, hukuk ve demokrasi geri plana itildi, toplumsal hafıza silindi. Muhalefetin pasifliği AKP’nin içeride otoriterleşip dışarıda reformcu  görünmesine zemin sağladı. Bugün eski kaynaklar tükendi, kadrolar etkisizleşti; iktidar hâlâ geçmişin hatırasına tutunarak siyasi alanı kısıtlamaya çalışıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Ancak Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor


    Bad-el harab-ül Basra” der Araplar: Basra harap olduktan sonra…

    Yani iş işten geçtikten, şehir yıkıldıktan, hayat darmadağın olduktan sonra dökülen gözyaşının, yaşanan pişmanlığın bir anlamı kalmaz. Bazen Türkiye’de iktidarın kendi devamı için ülkeye neler ettiğini düşündüğümde aklıma bu söz geliyor. Her gün yeni bir kaosun pençesinde, yeni bir operasyon, yeni bir debdebe…

    Tabloyu neresinden anlatmaya kalksan eksik kalıyor. İşte geçtiğimiz hafta CHP’nin il binasında yaşananlar da bu manzaranın yalnızca bir sahnesi. Bazen bugünü anlamanın yolu, bir zamanların o parlatılmış yıllarına dönüp bakmaktan geçiyor. AKP’nin kendi hatıra defterinde “altın çağ” diye sakladığı yıllar… O dönem dünya ekonomisi parasal genişlemenin en coşkulu günlerindeydi. FED’in açtığı para muslukları öylesine kuvvetli akıyordu ki, bizdeki derme çatma kanallar bile şelale sanılıyordu.

    Türkiye’ye para yağıyor, döviz rezervleri kabarıyor, kur sakin, faiz makul seyrediyordu. Bir ekonomiyi yönetmek için ne sanayi politikası gerekiyordu ne de uzun vadeli vizyon. Zaten küresel rüzgâr öylesine kuvvetli esiyordu ki, dümeni tutan kişi direksiyonda uyuklayarak bile yol alabiliyordu. O yıllar, iktisat kitaplarının örnek diye anlattığı “dış şok”un ballı kaymaklı versiyonuydu: Ülkeye giren sıcak para, yanlış politikaların üzerini cilalıyor, yapısal zaafları görünmez kılıyordu. “Reform” dedikleri şey aslında dışarıdan akan paranın geçici makyajından ibaretti.

    Ellerindeki kamu varlıklarını yok pahasına elden çıkarırken bunun yerine nasıl bir sanayi politikası koyacaklarını hiç düşünmediler. Zira buna gerek yoktu. Böyle şeylerin acısı hemen çıkmazdı; faturası her zaman gecikmeli gelir, bedelini de onlar değil gelecek kuşaklar öderdi. Onlar için önemli olan bugünün bilançosunu şişirmekti. Telekom’un, şeker fabrikalarının, limanların, elektrik dağıtım şirketlerinin elden gitmesiyle doğacak çoraklık yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Satarken de en ufak bir tereddüt yaşamadılar; günü kurtarmak, vitrini parlatmak yeterliydi.

    Üstelik bütün bunlar “verimlilik" ve "özel sektör dinamizmi" bahanesiyle meşrulaştırıldı. Oysa özelleştirme adı altında yapılan, çoğu zaman üretkenliğin artırılması değil kısa vadeli nakit akışı sağlanmasıydı. Kamu mülkiyetinin tasfiyesi ekonomik olduğu kadar toplumsal bir hafızanın da silinmesiydi. Cumhuriyetin ortak mirası günübirlik döviz girişine indirgenmişti.

    Ardından ülke bir şantiyeye dönüştü. TOKİ’ler, rezidanslar, AVM’ler, köprüler, havalimanları… Betonun yükseldiği her yerde iktidar da kendini sağlamlaştırdığına inanıyordu. Yabancıya daire satışıyla vatandaşlık dağıtıldı; pasaport, adeta tapu senedinin promosyonu gibi görülmeye başlandı. Birkaç yüz bin dolara alınan bir daire, beraberinde bir ülkenin yurttaşlık hakkını da getiriyordu. Böylece yurttaşlık, ortak bir siyasal aidiyet değil, emlak piyasasında alınıp satılan bir meta haline geldi.

    İnşaat sektörü bu dönemde yalnızca binalar yükselten bir alan değil, siyasetin asli taşıyıcı kolonu haline geldi. “Başarı” artık kaliteli mühendislikle değil, iktidara olan yakınlıkla ölçülüyordu. Bir şirketin gücü yaptığı konutların metrekare hesabıyla değil, Saray’a olan mesafesiyle belirleniyordu. Devlet bankaları kredileri seferber ediyor, belediyeler ruhsatları dağıtıyor, yasa değişiklikleri bile bu ekosis- temin ihtiyaçlarına göre yapılıyordu. Böylelikle yeni bir ekonomik sınıf da ortaya çıktı: Siyasal inşaattan beslenen yandaş yeni zenginler. Kriz onlar için fırsata, deprem rant alanına, kentsel dönüşüm ise bir servet transferi mekanizmasına dönüştü.

    Toplumsal hafızada depremin yarattığı yıkım giderek silinirken, “kentsel dönüşüm” afet riskini azaltmak değil, yeni ihalelerle yeni gelir kapıları açmak anlamına geliyordu. Beton döküldükçe iktidarın ideolojik mimarisinin daha sağlam bir zemine oturduğuna inanılıyordu. Sonuçta ortaya çıkan bu ittifak yalnızca ekonomiyi değil, rejimin kendisini de biçimlendirdi. Türkiye’de demokrasi ve hukuk kurumları zayıflarken, inşaat üzerinden palazlanan bu yeni sınıf, iktidarın hem sponsorluğunu hem de dayanak noktasını üstlenmiş oldu. Vatandaşlık tapuyla, siyaset rantla, gelecekse betonla mühürlendi.

    Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 1999 depremi, üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra neredeyse unutulmuştu. Toplumsal hafızada depremin yarattığı acı, bir süreliğine siyasal iradeyi de zorlamıştı ama zamanla her şey eski rayına girdi. Yeni bir depremin ne zaman geleceği belli değildi; bu belirsizlik, ihmali kolaylaştırdı. “Kentsel dönüşüm” kavramı böylece afet riskini azaltmanın değil, yeni bir rant düzeni kurmanın adı oldu. Yıkılan binalar yerine yenileri yapılırken esas amaç sağlam şehirler yaratmak değildi; arsa değerlerini katlamak, kat karşılığı projelerle siyasal sermaye üretmekti. Depremin açtığı yaralardan ders çıkarmak yerine, o yıkımın üzerine kurulan hafıza hızla silindi. Riskli bölgelerden çok rant potansiyeli yüksek bölgeler dönüştürüldü. Afet, toplumsalgüvenliği değil, ekonomik kazancı örgütleyen bir araç haline geldi. O yıllarda “istikrar” diye pazarlanan şey aslında bambaşka bir şeydi. İktidarın dilinde istikrar, üretimle, teknolojiyle ya da toplumsal barışla ilgili değildi. İstikrar, küresel sermayenin bu ülkeye gönül rahatlığıyla uğrayabilmesinden ibaretti. Dolar İstanbul’a kolayca girip çıkabiliyorsa, yabancı fon yöneticileri Londra’dan sevinçle alkış tutuyorsa, içerideki otoriter uygulamaların üzeri kolayca örtülüyordu.

    Yargı bağımsızlığı, kurumsal kapasite, liyakat… Bunların hiçbirine ihtiyaç yoktu. Çünkü para akmaya devam ettiği sürece ülke bir başarı hikayesi olarak anlatılabiliyordu. Siyasetçiler kendilerini “usta kaptan” gibi tanıtırken, aslında gemi küresel rüzgarın gücüyle kendi kendine yol alıyordu. Ve tam da bu sahte güvenlik ikliminde, içeride otoriter mimarinin temelleri döşendi. Ekonomik bolluk, siyasal baskının üzerini örten bir halı işlevi gördü. Medya, yargı, üniversiteler birer birer dönüştürülürken, toplumun büyük bir kısmı “Büyük Türkiye” anlatısının sarhoşluğundaydı.

    Bugün dönüp bakınca anlıyoruz ki, o dönemin “istikrarı” aslında bir aldatmacaydı. Küresel sermaye güvenliği ile içerideki iktidar mühendisliğinin aynı anda ilerlediği bir düzenden fazlası değildi. Para aktıkça demokrasiye ihtiyaç yoktu, hukuk geri plana itilebiliyordu. Beton döküldükçe yalnızca şehirler değil, rejimin yeni sütunları da inşa ediliyordu.

    Bana dokunmayan muhalefet bin yaşasın

    AKP’nin iktidara gelişinde yalnızca ekonomik krizler ya da küresel rüzgarlar değil, muhalefetin biçimi de belirleyici oldu. Deniz Baykal’ın liderliğindeki CHP, 28 Şubat sürecinde devletçi dile yaslanarak dindar ve yoksul kesimlerle arasındaki mesafeyi derinleştirdi. Bu tavır, ilerleyen yıllarda AKP’nin “kendi yurdunda parya” söyleminin en güçlü dayanağı oldu.

    2002 seçimlerinde toplum değişim isterken, Baykal’ınCHP’si barajı savunmaya devam ederek Meclis’in AKP çoğunuğuyla şekillenmesine zemin hazırladı. 2007’de ortaya attığı 367 şartı ve cumhurbaşkanlığı engellemesi ise AKP’ye tarihinin en büyük mağduriyet kalkanını armağan etti. Böylece CHP, farkında olmadan AKP’nin hem içeride hem dışarıda “demokrasinin mağduru” rolüne bürünmesini sağladı.

    Baykal gidince yerine Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde, toplumun bir kesimi yeni bir umut ışığı görmüş gibi sarıldı ona. Yumuşak üslubu ve “temiz siyaset” imajı kısa süreli bir heyecan yarattı. Ancak çok geçmeden muhalefetin temel reflekslerinin değişmediği anlaşıldı. Baykal’ın suni sertliği gitmişti, yerine pasif bir mülayimlik gelmişti; fakat iktidarı zorlayacak stratejik vizyon yine ortaya çıkmadı. CHP birkaç belediyeyle yetinen, iktidarın ömrünü uzatan, varlığıyla demokrasi görüntüsü sağlayan ama fiilen iktidarı rahatsız etmeyen bir muhalefet çizgisine sıkıştı.

    Kılıçdaroğlu’nun liderliği, kritik eşiklerdeki pasifliğiyle tarihe geçti. 2016’da dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında parti sert bir muhalefet hattı kuramadı; böylece HDP’lilerin Meclis’ten tasfiyesine fiilen onay verilmiş oldu. 2017’deki anayasa değişikliği referandumunda, Türkiye’nin rejimini dönüştüren en kritik kırılma anında, CHP toplumu harekete geçirecek bir liderlik sergileyemedi. Referandum “şaibeli evet”le sonuçlandığında bile muhalefet, sonucu kabullenmekten öteye geçemedi.

    Ardından gelen 2019 yerel seçim başarısı, muhalefet için yeni bir fırsat yaratmıştı. Ancak bu avantaj da iyi yönetilemedi. 2023 seçimlerine giderken “Altılı Masa” denilen ittifak, umut yaratmak yerine dağınıklığı ve krizleriyle gündeme geldi. Kılıçdaroğlu, kendi adaylığının toplumda yaratacağı tereddütleri görmezden geldi; kazanamayacağını gösteren neredeyse her anket ortadayken, “Ben kazanırım” inadında diretti. Seçim yenilgisiyle birlikte yalnızca muhalefet değil, ülkedeki değişim umudu da ağır bir yara aldı.

    Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devleti kendi çizgisinde yeniden yapılandıran iktidar, dışarıda da muhalefetin dağınıklığı ve vizyonsuzluğundan beslenerek kendi iktidar ömrünü uzatmayı başardı.

    Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devlet kurumlarını adım adım ele geçiren bir iktidar; karşısında ise kritik eşiklerde ya yanlış kararlar alan ya da hiçbir karar alamayan bir muhalefet. Demokrasi dekoru tamamdı, ama oyunu tek başına oynayan belliydi.

    Ve bu dekor, AKP’nin işine fazlasıyla yaradı. Avrupa Birliği süreci, muhalefetin pasifliği sayesinde iktidar için bulunmaz bir meşruiyet sahasına dönüştü. CHP güçlü bir alternatif üretmeyince, AKP içeride otoriter adımlar atarken dışarıda kendini reformcu ve demokrat olarak sunabildi. Hatırlayın, 12 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde Erdoğan, henüz resmî bir sıfatı yokken, “fiilî lider” olarak 140 saatte 8 devlet başkanıyla görüşmüş ve her fırsatta “Next year, inşallah” diyerek Türkiye’nin üyeliğini kapı eşiğinde göstermeye çalışmıştı. Hatta dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a, “Bizi AB’ye almazlarsa NAFTA’ya alın” diyerek bu hayali küresel sahnede pazarlıyordu.

    Cemaatle kurulan ittifak da aynı atmosferde rahatça büyüdü. Yargıdan emniyete, eğitimden medyaya kadar devlete nüfuz eden bu ortaklık, muhalefetin suskunluğunda kök saldı. Sonuçta Türkiye, AB başkentlerinde alkışlarla karşılanan bir “reform ülkesi” görüntüsü verirken içeride medya tekelleşiyor, yargı siyasallaşıyor, cemaat ve parti ortaklığı devletin damarlarına yerleşiyordu. Muhalefetin sessizliği, AKP’nin hem Avrupa’da hem de içeride “alternatifsiz güç” olarak büyümesinin en büyük garantisiydi.

    Ne var ki 2010’ların ortasına gelindiğinde bu ortaklık çatırdamaya başladı. Güç paylaşımı kavgası, 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir savaşa dönüştü. İktidar kendi yarattığı gölgeden korkmaya başlamıştı. Kavga büyüdükçe devletin sinir uçları paramparça oldu; bürokrasinin içinde birbirine düşman iki ayrı klik doğdu. Bu kırılmanın doğal sonucu, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiydi.

    Ülke o geceden sonra eşi görülmemiş bir kaosun içine sürüklendi. Darbe girişimi püskürtülürken devletin bütün kurumları olağanüstü hal rejimiyle yeniden dizayn edildi. FETÖ kavgası, iktidarın mutlak tahkimatına bahane oldu; demokrasi, güvenlik söylemiyle askıya alındı. Ve bütün bunlar olurken CHP, iktidarı bu kaosun asli sorumlusu olarak görmekten imtina etti.

    FETÖ’nün devletin içinde kök salmasına bu kadar alan açılmasının baş mimarı AKP iken, muhalefet AKP’nin “Demokrasiye sahip çıkıyoruz” diye süslediği suni söylemlere iştirak ederek saf tuttu. Yenikapı mitinginde olduğu gibi, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmamayı tercih etti. Böylece iktidar, hem eski stratejik ortağını “terör örgütü” ilan ederek muhalefeti yanına çekti, hem de kendi sorumluluğunu görünmez kıldı. CHP’nin bu süreçteki pasifliği, AKP’ye “Biz yalnız değiliz, bütün siyasi aktörler bu hikâyede bizimle” deme imkânı verdi. Gerçekte olan ise yıllarca birlikte yürüyenlerin kavgasının bedelini ülkenin ödemesiydi ama muhalefet bu enkazda iktidarın rolünü doğru tarif edemedi.

    Yarın geldi

    Ve işte bugün, perde tamamen indi. AKP’nin “altın çağ” diye parlatıp da “yarının işi” diyerek ertelediği bütün faturalar kesildi. O yarın geldi. Hazıra dağ dayanmadı, para muslukları kapandı, AB kapısı çoktan kilitlendi, cemaat ortaklıkları yerle bir oldu. Geriye ne küresel sermayenin lütfu kaldı ne de sahte bir istikrar masalı…

    Üstelik yalnızca iktisadi olarak değil, siyasi olarak da deniz bitti. Kendi kadrolarını yıllar içinde tasfiye ede ede sonunda kendini de tüketti. AKP artık parti siyaseti anlamında bütün etkisini yitirmiş durumda. Bugün tek bir AKP’li siyasetçinin kamuoyunda bir özgül ağırlığı yok.

    Tam da bu boşlukta CHP yeniden sahneye çıktı. Yıllarca iş bilmezliği ile küçümsenen yapı, kendi içinde dönüşüm sancılarıyla ayağa kalktı. Ekrem İmamoğlu’nun belediyecilikle sınırlı kalmayan çıkışı, Özgür Özel’in parti içindeki cesur hamleleri ve kadroları yenileme çabaları, muazzam bir yerel seçim başarısı… Bunlar CHP’yi sadece muhalefet değil, gerçek bir iktidar alternatifi kılmaya dönük adımlar oldu.

    19 Mart’ta yaşananlar, öncesinde CHP’li belediyelere yönelen kayyum hamleleri, tutuklamalar, İstanbul İl Başkanlığı’na kurulan abluka, İmamoğlu’na açılan davalar, partinin öne çıkan isimlerini hedef alan itibarsızlaştırma kampanyaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına yeniden yerleştirme hamlesi olarak CHP kurultay davası… Bunların hepsi aynı kaygının; yani yıllarca alternatifsiz görünen iktidarın karşısında artık somut bir alternatifin belirmesinin tezahürü.

    AKP kendi kadrolarını tüketip siyasetçilerini sahneden sile sile kamuoyu önünde hiçbir özgül ağırlığı kalmayan bir partiye dönüşürken, CHP’nin tam da bu enkazın ortasında yeni bir çıkış sahnesi kurmasına seyirci kalmasını beklemek safdillik olurdu.

    Bugün iktidar kaybolan yıllarının geri gelmeyeceğini bildiği halde, hâlâ o hayalin peşinde. Yine Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanı, yine Gürsel Tekin il başkanı, yine hiç ayağına dolaşmayan bir muhalefet, ne güzel… Dününü altın çağ diye yüceltirken, bugün elinde baltayla ülkenin bütün demokratik kurumlarına saldırıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor.

    Ve fakat, Bad-el harab-ül Basra… -

    Özge Öner - Oksijen

    14 Eylül 2025 Pazar

    İşçi sınıfının kara büyücülerden korunma kılavuzu olarak: Kapital 1. cilt

    “Kapital, hakim ideolojinin tüm varsayımlarını sistematik bir şekilde yıkarak, sınıf mücadelesinin gerçek haritasını çizer ve proletaryayı nihai devrimci özne olarak işaret eder.”

    İllüstrasyon: Nikolai Shukov, Kapital'in ilk baskısının kapağı

    14 Eylül 1867’de, tarihte ilk defa bir alt sınıf (üstelik yeni doğmakta olan bir alt sınıf!) doğru yolu bulabileceği bir haritaya sahip oldu. Bu doğru yol, içinde bulunduğu sistemin ana işleyişini, kaderci bir materyalizme sahip olmayan tarihsel biz gözle ve ekonomik rolleri gereği, çıkarları birbiriyle çatışan toplumsal grupların (sınıfların) çatışmalı ve dinamik bir modeli üzerinden bize sunulmuştu.

    Bu bir ilkti…

    Daha öncesinde böyle bir şey yoktu…

    Bu harita diğer birçok şeyle birlikte burjuvazinin kendisini sürdürebilmesi için işçi sınıfının da kendisini sürdürmesine (Yeniden üretmesine) bağlı olduğunu kanıtladı. Bu yüzden sermayenin işleyişi ikili bir karaktere sahipti. Burjuvazi ile proletarya arasındaki ilişki, sürekli bir çatışmaya muhtaçtı.

    Bundan da bir rota çıkarmak artık kolaydı. Burjuvazinin ve onunla birlikte sömürünün ortadan kalkması için bizzat proletaryanın ortadan kalkması gerekiyordu. Peki proletarya nasıl ortadan kalkacaktı?

    Proletarya, bizzat burjuvazinin kendi çıkarları için örgütlediği bir sınıftan ibaretti.

    Kapitalizm tarihinde belli özel koşullara mahsus olan belirli küçük dönemleri bir kenara bırakırsak sermaye, kapitalist sınıfta biriktikçe birikiyor, aynı zamanda daha çok proletarya ve yoksulluk da üretiyordu.

    Bu durumdan proletaryanın kurtulması için, kendisini çıkarları uğruna kullanan burjuvazinin yolundan gitmesi gerekiyordu. Proletarya, aynı burjuvazinin soylulara yaptığı gibi, o da burjuvaziyi yaratan koşulların tümünü ortadan kaldırdıktan sonra ancak sömürülen bir sınıf olmaktan çıkabilirdi. Çünkü burjuva oldukça proletarya, proletarya oldukça da burjuva olacaktı. Bu yüzden doğal devrimci özne, bu ortaya yeni çıkmış olan alt sınıf, yani proletaryaydı. Bütün sistemin çarkları ona bağlıydı.

    Fakat bunu anlatmak ve kanıtlamak kolay iş değildi.

    Biliriz ki her insan yaşadığını düşünür. Haliyle her hakim sınıf için de bu geçerlidir. İşte bu yüzden hakim sınıflar, beraberinde hakim ideolojisiyle birlikte gelir. Kendi sınıf görüşleriyle ve hayata verdikleri anlamlarıyla gelirler. Yıldızlara da topluma da tarihe de kendi sınıf dünyalarından bakarlar ve o şekilde bunu yayarlar. Böylece onların kuralları, onların ideal insanları, onların etikleri ve yaşam biçimleri kabul görür. Bu nedenle eğer hakim ideolojiye ters bir şey anlatacaksanız ekstra çaba sarf etmeniz, hakim ideolojinin varsayımlarını, bilimlerini, felsefi perspektiflerini yıkmanız gerekir. Bu yüzden bu kitabın diğer adı “Ekonomi Politiğin Eleştirisi”dir. Bu kitap, işçi sınıfına bir harita çizebilmek adına, hakim ideolojinin argümanlarını (hâlâ) tarihteki en sistematik ve en güçlü şekilde yıkan kitaptır.

    Kapital, ilk basıldığında pek anlaşılmasa da pek ses getirmese de onu takip eden yıllarda büyük sesler getirmiştir.

    İşte bu kitap, insanları bir noktadan sonra büyülemiş. Bunu yaparken de birçok büyüyü yıkmıştı.

    İlk önce Engels’in editörlüğünde binlerce sayfalık iki kitap daha yayımlanmıştı.

    Daha sonra bu kitap, sonrasındaki on yıllarda, ilk dalgası Avrupa olmak üzere, bütün dünyanın devrimlerle sarsılmasında hayati bir unsur olmuştur.

    Aradan 158 yıl gibi kısa bir süre geçti. Unutmayalım ki, sınıf savaşımı bin yıllardır sürmektedir. İşte bu 158 yıl, bu bin yıllara bedel olan bir harareti barındırıyordu. Gerçekliğin büyüsü, göz kamaştırıyordu.

    Fakat bir yandan da işçi sınıfı hareketi, birçok kara büyüyle de karşılaşıyordu.

    Kapitalizmin tıkırında gittiği dönemlerde işçi hareketinin temsilcileri bu büyüye kapılıyor, burjuvaziyle uzlaşma yollarını arayabiliyordu. Bir dönem geliyor işçi sınıfı öncülüğünden kopuluyor, bir dönem geliyor başka sınıflar doğal müttefikler haline geliyordu. Hatta bazen, doğal müttefikler, işçi sınıfı öncülüğünün yerine geçiyordu. İşçi sınıfı hareketi, doğruları barındırdığı kadar, hataları ve korkunç geri dönüşleri de barındırıyordu.

    Kolay değildi. Tarihte ilk defa bir alt sınıf, enternasyonal bir iktidar kurmayı hedefleyen bir teoriyle yola çıkmıştı.

    Çoğunlukla silahlar ve ekonomiler yetersiz kalıyor, ideolojik bir savaşa da giriliyordu. Böylece her iki taraf da kendi büyücülerini öne sürüyordu. Bunun yanında her iki taraf da farklı yollar deniyor, çıkışsız labirentlerle karşılaşılıyordu.

    Her iki taraf da birbirinden etkileniyor, fakat bütün bunlar olurken, gerçekliğin parlaklığının büyüleyici gücünün suyu da zamanla bulanıyordu.

    Tarih düz bir çizgide ilerlemiyor, türlü inişler ve çıkışlar yaşanıyordu. Fakat bu tarihin işçi sınıfı hareketinin hatalarını affettiği anlamına gelmiyordu. Bu hatalar 1980’lere gelindiğinde hakim sınıfların küresel bir karşı devrim hareketiyle kendisini gösterdi. Bu hareket zafer elde ederken, beraberinde kendi sınıflarına uygun bir dünya görüşüyle geldi.

    Türlü karanlıklar içinden palazlandırılan kara büyücüler apayrı bilimsel perspektifleri, apayrı felsefeleri ve apayrı etikleri ve toplumsal yaşamı yaymaya başladı.

    İşçi sınıfı hareketi bir süreliğine bu büyücüler tarafından Hypnos’un gücüne maruz kaldı. Hypnos, anne Nyx (gece) ve baba Erebus’un(karanlık) birleşiminden doğan bir oğuldur. Hypnos, işçi sınıfı hareketini Lethe (Unutkanlık) Nehri’nin geldiği ve gece ile gündüzün buluştuğu büyük bir mağaraya götürdü. Bu mağaranın en önemli özelliği, ışık ve sesin içeri girememesiydi. Haliyle bu mağarada, gerçekle hayal, doğruyla yanlış, ışıkla karanlık birbirine karışıyordu.

    Böylece büyücülerin, kara büyülerini yapmaları artık çok daha kolay hale gelmişti…

    Büyü deyince ilk aklımıza gelen, türlü doğaüstü güçlere sahip olduğuna inanan insanların, bu güçleriyle olayları, nesneleri veya kişileri maniple etmesi veya yönlendirebilmesi gelir. Büyü (Büy/Büğ/Böğ) kökünden türemiştir ve “etkileme, yayılma, örtme, kapatma” anlamları da bulunur. Bu geniş anlamdan yola çıkarsak büyücüler, (sanılanın aksine) yalnızca doğaüstü güçlerin ardına değil, aynı zamanda bilimselliğin ve felsefiliğin ardına da sığınırlar. Kara büyüyse, başka bir kişinin (veya sınıfın) zararına olsa dahi, olayları ve kişileri (veya sınıfları) kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeleri veya maniple etmeleridir.

    İşte bu kara büyülere karşı, hâlâ en temel kılavuz olma özelliği taşıyan kitap, “Kapital”dir…

    Aşağıdaki bazı örnek kara büyülere karşı Kapital cilt 1’den çıkarabileceğimiz, hâlâ güncelliğini koruyan ve kullanılmakta olan kara büyülerin bozumlarıdır. Kapital ile daha tonlarca kara büyüyü düzeltmek mümkündür. Biz şimdilik, bir örnek teşkil etmesi bakımından 10 tanesi ile yetinelim.

    Unutmayalım ki kitabın bizzat kendisi, bütünlüklü bir perspektif sunduğu için, iyi bir okuyucuyu, artık büyü geçirmez kılma özelliği taşır.

    Kara büyü 1: ‘Gelir, alım gücüyle alakalıdır’

    İşçinin temel geçim araçlarının (yiyecek, ev aletleri, ev, araba, ısınma vb.) maliyetinde teknik, teknolojik gelişmelerden dolayı bir düşüş varsa alım gücü artar. Fakat gelir artmış olmaz. Örneğin ABD’de son kırk yıldır emek-gücünün ortalama gelirinde bir artış görmeyiz. Fakat Çin’den gelen ucuz mallar (Walmart’a gelen malların yüzde 70’i Çin’den gelir) aynı zamanda ABD’nin tarım endüstrisindeki (özellikle mısır ve et üretiminde) gelişimiyle, işçi sınıfının gelirinin hiç artmamasına, fakat gelir adaletsizliğinin sürekli artmasına rağmen bazı en temel ihtiyaçlarda alım gücünün arttığını görürüz. Yani teknolojik gelişmelerden dolayı temel geçim mallarının üretim maliyeti düşerse bazı ürünlere yönelik alım gücü eskiye göre artar. Kısaca temel geçim araçlarına ulaşımın zorlaşması, gelirdeki düşüş demektir. Fakat temel geçim araçlarına yönelik ulaşımın kolaylaşması gelirde bir artış olduğu anlamına gelmez.

    Kapital bize şunu öğretir: Gelir artışı ya da azalışı, yalnızca sömürülmenizdeki artış ve azalışla ilgilidir.

    Kara büyü 2: ‘Prekarya ayrı bir sınıftır’

    Prekarya, güvencesiz sözleşmelerle ya da resmi sözleşme bile olmadan çalışan işçi sınıfına denir. Sınıf, üretim süreci içerisindeki rollerle ilgilidir. Sözleşme biçimleriyle ya da bir kişinin ne kadar çok para kazandığıyla ya da ne kadar iyi şartlarda çalıştığıyla ilgili değildir. Bu güvencesiz sözleşme biçimleri yalnızca işçi sınıfına mahsus değildir. Taşeronlaşma arttıkça büyüklü küçüklü taşeron şirketlere de uygulanan sözleşmelerdir. Bu yüzden çalışma şartıyla ilgili sözleşmelerle sınıf ayrımı yapamazsınız. Hatta bir sınıf içerisindeki sınıfsal katmanları da ayırmanız mümkün değildir. Isparta’da bir gül yağı fabrikası, uluslararası şirketlerin projelerinin, proje bazlı taşeronluğunu yapıyor olabilir ya da Silikon Vadisi’nde çalışan bir yazılımcı parça başı iş alıyor olabilir.

    Kapital bize şunu öğretir: Emek-gücünü satmaktan başka çaresi olmayan herkes işçi sınıfıdır. Bu sınıf ayrımı bizzat üretim süreci içerisindeki ekonomik rolle ilgilidir.

    Kara büyü 3: Arz, talep serbestiyesi özgürlük sağlar

    Kapital’in 1. cildi 19. yüzyılda gerçekleşen Endüstri Devrimi’nin analizini yaparken, arz ve talebe dair önemli bir çıkarıma sahiptir. Endüstri Devrimi 1860’larda artık bir doyuma ulaşmıştır. Çünkü işçinin değeri o kadar düşmüştür ki artık makine almaktan daha ucuz hale gelmiştir.

    Hatta sermaye, bazı departmanlardan makineleri geri kaldırıp çocukları çalıştırmaya başlar. Peki Endüstri Devrimi nasıl ortaya çıkmıştır? 18. yüzyıl Avrupa’sında emek gücünün değeri o kadar yüksekti ki, makineler ortaya çıkınca sermaye hemen makineleri satın almaya başladı. İşte bundan şu çıkar: İşçiye yönelik talep artar da onun değeri çok yükselirse sermaye bu sefer de işçi yerine makineleri kullanmaya başvurur. Bu şekilde de bir işsizlik yaratmış olur. O halde sermaye büyüdükçe işçiye yönelik talep üretebilir. Teknolojiye başvurdukça da işsizlik üretebilir. O halde kapitalist, işçi arzını da üretir, talebini de

    Kapital bize şunu öğretir: Emek-gücünün arz talebinde zarlar, hilelidir!

    Kara büyü 4: Kapitalizmde tam istihdam mümkündür

    Sermaye, bir spiral gibi biriktikçe birikir ve katlandıkça katlanır. Her birikim evresinde (o sektöre göre) az ya da çok işçiye ihtiyaç duyar. Fakat eğer herkes istihdam ediliyorsa ne olur? Ortada işçi yok demektir. Bu yüzden sermayenin her büyüme evresinde işçi az bulunduğu için işçinin değeri gittikçe artmaya başlar. Bu durum, gittikçe bir tıkanmaya sebep olur. Marx’ı aştıklarını düşünen ve kapitalizm içinde bu tür sorunların aşılabileceğini düşünen bazı büyücüler, türlü tekniklerle, devlet eliyle kapitalizmde tam istihdamın (kağıt üstünde) mümkün olduğunu göstermişlerdir. Bu büyücüler, işçilerle burjuvazi arasında bir iş birliği falan olmadığını, bu iki sınıfın çıkarlarının birbiriyle çatıştığını, aslında işin politik yanını unutmuşlardır. Proletarya tam istihdama yaklaştıkça taleplerini haliyle arttırma eğilimi güder. İşsizlik ya da yedek sanayi ordusu işçilerin taleplerini arttırmasına engel olmak için kapitalistlerin kullandığı bir silahtır.

    Kimi kara büyücülerse, bütün sanayiler eksiksiz istihdam sağlıyorsa, buna “tam istihdam” derler. Geriye işsiz bir grup kaldıysa buna da “doğal işsizlik” derler. Böylece hem kapitalizmde tam istihdamın hem mümkün olmadığını söylerler hem de işsizlikle tam istihdamı birbirinden ayırarak bir büyü yapmış olurlar.

    Kapital bize şunu öğretir: Kapitalizmde işsizlik olmak zorundadır. Bu yüzden tam istihdam mümkün değildir.

    Kara büyü 5: Fırsat eşitliği bireyleri eşit kılar

    Şöyle bir adalet tanımı yapalım: “Adalet eşite eşit, eşitsize eşitsiz davranmaktır.” Bu tanıma göre diyelim ki elinizde 10 tane bilye var ve bunu iki çocuğa adil bir şekilde paylaştıracaksınız. Her iki çocuğun da elinde 5 bilye varsa eşit bilyeye sahiptirler. Bu durumda elinizdeki 10 bilyeyi 5’er 5’er çocuklara dağıtırsınız. Yani eşite eşit davranırsınız.

    Fakat diyelim ki birinin elinde 3, diğerinin elinde 7 bilye var. Bu durumda da elinde az bilye olana 7, çok bilye olana 3 bilye verirsiniz. Bu durumda da eşitsize eşitsiz davranmış olursunuz.

    Farz edelim ki sınıflı bir toplumda ya da eşitsiz bir toplumdasınız. Bir sınıfın elinde 9, diğer sınıfın elinde 1 bilye var. Sizin de elinizde 10 bilye var. Bunlara eşit yaklaşırsanız 5’er 5’er dağıtmanız gerekir. Birinin elinde 6, diğerinin elindeyse 14 bilye olur. Ne oldu? Eşitsizlik ortadan kalkmadı.

    Çünkü eşitsiz olana eşit yaklaşmak eşitsizliği ortadan kaldırmaz.

    Kapital bir de şunu ekler: Bu iki sınıf birbirine bağımlıdır. Ve sınıflardan biri bilye üretir. Diğeri de onun bilye üretmesi için ona ücret öder. Birinin elinde 9, diğerinin elinde 1 bilye vardır. Elinde 1 olan, her gün 5 bilye üretir ve yalnızca 1 tanesi alıp 4’ünü ürettirene verir. 5 gün sonra 1 bilyesi olan 5 bilyeye, 9 bilyesi olansa 29 bilyeye sahip olacaktır.

    Kapital bize şunu öğretir: Kapitalist sistemde eşitsize eşit davranmak (ya da fırsat eşitliği) eşitsizliği arttırır.

    Kara büyü 6: İşçi kendi vasfını attırdıkça, emek gücü piyasasındaki değeri artar

    Avrupa’da Endüstri Devrimi gerçekleşmeden önce manifaktürel işletmeler vardı. Bunlar, iş bölümünün aynı fabrikalar gibi ayrıldığı (Hatta fabrikalardakilerden bile daha fazla iş bölümünün olduğu) fakat makinelerdense el yordamıyla işlerin yürütüldüğü işletmelerdi. Faytonlar, saatler, iğneler ve çiviler vb. bu sanayilerde yapılırdı. Burada çalışan işçiler yüksek maaşlıydı. Çünkü her bir işi el yordamıyla yaptıkları için zanaatkar olmaları gerekiyordu. Bir çırağın da kalfa olması yedi yıl gibi uzun bir süreyi kapsıyordu. Bu yüzden o dönemlerde işçi olmak, aynı zamanda belirli bir işte uzman olmak ve iyi geçinmek demekti. Fakat işçiler bulunmaz Hint kumaşı olduklarını bildikleri için pek sıkıya gelemiyorlar. Ustabaşı bir şey dediğinde hemen grev yapmaya kalkıyorlardı. Sermayeci bu uzman işçilere muhtaçtı.

    Endüstri Devrimi’yle birlikte makineler, bu demir devler hemen sahneye girmeye başlamıştı. Çünkü sermayeci, bu yüksek ücret verdiği ve uzmanlığıyla övündüğü için kendini bir şey sanan zanaatkar işçiden kurtulma derdindeydi. Makineler, artık her yeri kaplamış, uzman işçilereyse gerek kalmamıştı. Mesela dikiş makinesi icat edildiğinde terzilerin yüzde 80’i işsiz kalmıştı. Bundan şu çıkar: Ne kadar vasıflı olduğunuzun bir önemi yoktur. Sizin işinizin önemli bir kısmını daha ucuza yapabilecek bir teknoloji gelişir gelişmez birden ücretleriniz düşmeye başlayacaktır. Örneğin 1990’larda finans kapitalin gelişmesiyle ortaya çıkan “Yuppiler” olarak bilinen kentli, eğitimli beyaz yaka olan işçi sınıfı katmanı bir süre değer görmüştür. Çünkü finans kapitalin gelişme göstermesi, para dolaşımını hızlandıracak teknolojik gelişmeler demekti. Bu da internetin yaygınlaşmasını doğurdu. İnternetle beraber hizmet sektörünün birçok kolu bu alana kaydı ve beyaz yakanın altın dönemleri (yalnızca bir süre daha) uzamış oldu. Fakat yapay zeka teknolojisi, yalnızca kafa işi yapan bu işçilerin değerini her geçen gün düşürüyor. Bu hep böyle olmuştur. Mesela 1948 Marshall yardımlarıyla birlikte Türkiye’de biçerdöver ve traktör sayısı hızlıca ivmelenmeye başlamıştır. İşte bu dönemlerde en çok demirciler ve tamirciler değer görüyordu. Çünkü traktör parçası bulmak neredeyse imkansızdı.

    Tamirciler bir dönem kazandı. Fakat milyonlar köyden kente göçtü.

    Kapital bize şunu öğretir: Teknoloji refah üretmek yerine, her zaman işçiye karşı kullanılmış bir silah görevi görmüştür.

    Kara büyü 7: Girişimcilere (sermayeye) destek olursak istihdam artar ve yukarıdan aşağıya refah damlar

    Birikim arttıkça, zorunlu olarak istihdamın artacağına dair tek bir kanıt yoktur. Birikim arttıkça istihdam azalabilir de. Endüstri Devrimi bize göstermiştir ki, sermayenin birikimi artar, fakat o birikimle kapitalist daha çok makine aldığı için beraberinde işsizlik de artar.

    İstihdam edilen insan sayısı da artmıştır. Fakat ücretler düştüğü için ailedeki herkesin çalışma zorunluluğu da artmıştır. Arz ve talep, madalyonun iki yüzü değildir. Talep var diye arz olmayabilir. Arz var diye talep olmayabilir. Talep ve arz birbirine bağımlı, fakat kendi iç dinamikleri de olan bir mekanizmadır. Yani aralarında diyalektik bir ilişki vardır.

    Ayrıca dünyanın en büyük arama motoru tekeli “Google” ne kadar istihdam üretiyor? Ya da Instagram? Dünyanın en zenginleri birikimlerine oranla ne kadar istihdam üretiyorlar?

    Ya da farz edelim ki sermayeciler, istihdam üreten işlere yönelmiş olsunlar. Gene bu para aşağıya damlamaz. Çünkü bazı sermayeciler birleşirler, büyük anonim şirketler oluştururlar. Birikimleri büyüdükçe büyür ve eninde sonunda altta kalanların yetişemeyeceği bir noktaya gelirler.

    Adam Smith’den beri bildiğimiz üzere bu sistem, tekel üretir. Tekel bir problemdir. Çünkü tekel, sermayenin belirli kişi veya gruplarda toplanmasına sebep olur. Bu kişi ve gruplarda o kadar fazla sermaye birikir ki, büyük bir kısmını harcamaları ne mümkündür ne de buna ihtiyaç duyarlar. Böylece sistem tıkanmaya başlar. Su tıkanmıştır… Yukarıdan aşağıya damlamaz olur.

    Kapital bize şunu öğretir: Sermaye birikimindeki artış, istihdam üretebilir de üretmeyebilir de.

    Kara büyü 8: İşçi sınıfı flulaşmıştır ve artık Marx’ın bahsettiği gibi bir işçi sınıfı yoktur

    Kapital yazıldığında işçi sınıfı, yalnızca ABD, Fransa ve İngiltere’de toplumsal sahneye çıkmıştı. 1860’lardan sonra Almanya ve Japonya da onların peşinden gelmeye başlamıştı.

    Dünyanın büyük bir kısmı hâlâ kapitalistleşmemişti. Ayrıca köylü sınıfı, uzun yıllar nüfus olarak ağırlıkta olan sınıf olarak kalacaktı…

    Peki günümüze bakalım… Dünyanın yüzde 60’ından fazlası proleterleşmiş durumda… Köylü sınıfı bitmek üzere… Orta sınıfsa emperyalist ülkelerde yüzde 10-15 arası, yarı sömürge ülkelerdeyse yüzde 18-20 arası… Dünyanın yüzde 99’u kapitalistleşmiş durumda… Dünyada bütün sınıflar oran olarak gerilerken, proleterya sınıfı en baskın sınıf haline geldi… Dünyadaki gelir adaletsizliğine baktığımızdaysa 1980’lerden bu yana, üst yüzde 1 ile alt yüzde 50 arasındaki makas sürekli arttı… Mesela şu andaki ABD’de olan gelir adaletsizliği, 29 Buhranı dönemindeki gelir adaletsizliği ile aynı!

    1980’lerden beri hem kamu işletmeleri satıldığı için, hem de sermaye giriş çıkışları kolaylaştığı için sendikaların gücü yerle bir oldu…

    Sıfır saatlik sözleşme biçimleri ve deproleterleştirme, gene son 40 yıllık süreçte arttı…

    Kapital bize şunu öğretir: Sermaye birikimi arttıkça, işçi sınıfı da artar. Her sermaye birikimindeki artış, beraberinde işçinin fakirleşmesini getirmeyebilir. Ama (genelde) işçi sınıfının fakirleşmesi ve sayısının artması sermaye birikimindeki artışa işarettir.

    Kara Büyü 9: İşçi sınıfı muhafazakarlaştı; artık kimlik, cinsiyet vb. gibi ayrımcılıklardan doğan zulümler ve bunların özneleri daha devrimcidir

    Bu kara büyüye çok uzun cevap vermek gerekebilir, başka teorilere de başvurmak, meseleyi genişletmek gerekebilir. Fakat Kapital meselenin özünü bize kanıtlamıştır.

    Öncelikle proletarya, kapitalizm içerisindeki rolü gereği bir sınıftır. Proletarya, bu sınıfsal rolü gereği, kapitalist birikimin yalnızca aracı olmakta değil, aynı zamanda onun yeniden üretiminde de görev alır. (Sektörel bazda değişse de) Mesela bu ay çalıştığınızda aldığınız ücret, muhtemelen geçen yılın artı değerinden gelir. Yani aslında bu ay harcadığınız emek, bir sonraki yılın artı değeri içindir. Yani proletarya hem değer üretiminin aracı hem de yeniden üretiminin aracıdır. İşte onu ana potansiyel devrimci özne yapan şey durmadan eylem yapması, sokaklarda gösteriler düzenleyip düzenlememesiyle ilgili değil, sınıfsal konumudur. O, mevcut dünyanın yeniden üretilmesini durdurabilecek yegane sınıftır.

    Sınıflı toplumlarda, sınıfların çıkarları birbiriyle çatışır. Bu yüzden bir ulus, cinsiyet vb. gibi hareketler de (Bunu dile getirmek zorunda değiller) uyguladıkları pratiklerden bu çatışmalı toplumda, belirli bir sınıfa yönelik saf tutmak zorunda kalırlar. Yani kısaca çıkarları birbiriyle zıt olan sınıflı toplumlardaki her hareket eninde sonunda bir sınıfın safında kendisini bulmak zorundadır. Bugün bu ya proletarya olacaktır ya da burjuvazi. Bu yüzden herhangi bir kimlik hareketini, edindiği veya edineceği sınıf karakterinden kopararak ele almak mümkün değildir.

    Kapital bize şunu öğretir: Proletarya, her iş günü, dünyanın olduğu halinin yeniden üretilmesini sağlar. Fakat her iş günü yeniden ürettiği dünyanın maddi ve kültürel zenginliklerinden biraz daha kopar.

    Kara büyü 10: Sermaye ile işçi arasında devlet ara buluculuk yapabilir; sosyal adalet, kapitalizmde kalıcı ve insani bir çözümdür

    Bu kara büyüye de uzun ve detaylı cevap vermek gerekebilir. Fakat işin özünü şöyle vurgulayalım: İçi bal dolu olan bir kavanozun kapağını açın ve yemek masasının tam ortasına dökmeye başlayın. Başlangıçta belirli bir bölgeye döktüğünüz için belirli bir yerde birikmeye başlar. Fakat sonrasında bal, biriktikçe etrafa yayılmaya başlayacaktır.

    Dökme biçiminiz de şöyle olsun: Başlangıçta hafif hafif dökün… Sonrasında biraz daha kavanozu yukarı kaldırıp, daha yoğun dökün… En sonundaysa iyice kavanozu ters çevirip boca edin… Peki ne yaptınız şimdi? İşte bu sermaye birikiminin sürecidir. Biriktikçe yayılma eğilimindedir ve birikim süreci de hep artan oranlı olmak zorundadır.

    Devletse sermaye temsilcisiyle proleter arasındaki bu ara buluculuğu yapabilecek (Ya da belirli özel koşullarda bile uzun süre sürdürebilecek) kudrete sahip değildir. Kapitalist ürettikçe üretir. Haliyle tüketildikçe tüketilmesini de ister. Tüketilmesini de sağlayacak olan devlettir.

    Devlettir de… Sermayenin her birikim evresinde devletin daha çok insana bu ürünleri tükettirmesi gerekir. Ve problem üstüne problem… Tek ülkede kapitalizmde sermaye kendisine nasıl yol bulacaktır? Üstüne üstlük işçi sınıfı da devlet destekliyken ve asla taviz vermiyorken?

    Kısaca sermayenin kuyruk acısı, proleterin de evlat acısı olduğu sürece dost olmaları mümkün değildir.

    Kapital bize şunu öğretir: Kapitalistin tek derdi artı değer oranını arttırmaktır. Bu yüzden kalıcı bir sınıf uzlaşısı mümkün değildir.

     İsmail Kuşkondu (Evrensel)



    8 Mayıs 2025 Perşembe

    Demokrasimizi Kaybettiğimizi Nasıl Anlayacağız?

    The New York Times
    Otoriterliği tanımak eskiden olduğundan daha zordur. 21. yüzyılın otokratlarının çoğu seçilir. Castro veya Pinochet gibi muhalefeti şiddetle bastırmak yerine, günümüzün otokratları kamu kurumlarını siyasi silahlara dönüştürüyor, muhalifleri cezalandırmak ve medyayı ve sivil toplumu kenara itmek için kolluk kuvvetleri, vergi ve düzenleyici kurumları kullanıyor. Buna rekabetçi otoriterlik diyoruz - partilerin seçimlerde yarıştığı ancak görevdeki kişinin gücünün sistematik olarak kötüye kullanılmasının oyun alanını muhalefete karşı eğdiği bir sistem. Otokratların çağdaş Macaristan, Hindistan, Sırbistan ve Türkiye'de ve Hugo Chávez'in Venezuela'da nasıl hükmettiği.

    Rekabetçi otoriterliğe doğru iniş her zaman alarmları çaldırmaz. Hükümetler rakiplerine iftira davaları, vergi denetimleri ve politik olarak hedeflenen soruşturmalar gibi nominal olarak yasal yollarla saldırdıkları için, vatandaşlar otoriter yönetime yenik düştüklerini fark etmekte genellikle yavaştırlar. Bay Chávez'in iktidarının üzerinden on yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, çoğu Venezuelalı hala bir demokraside yaşadıklarına inanıyordu.

    Peki, Amerika'nın otoriterliğe doğru bir çizgiyi geçip geçmediğini nasıl anlayabiliriz? Basit bir ölçüt öneriyoruz: Hükümete karşı çıkmanın maliyeti. Demokrasilerde, vatandaşlar iktidardakilere barışçıl bir şekilde karşı çıktıkları için cezalandırılmazlar. Eleştirel görüşler yayınlama, muhalefet adaylarını destekleme veya barışçıl protestolara katılma konusunda endişelenmelerine gerek yoktur çünkü hükümetten misilleme görmeyeceklerini bilirler. Aslında, meşru muhalefet fikri -tüm vatandaşların hükümeti eleştirme, muhalefeti örgütleme ve seçimler yoluyla hükümeti devirmeye çalışma hakkına sahip olması- demokrasinin temel ilkesidir.

    Öte yandan, otoriterlik altında muhalefetin bir bedeli vardır. Hükümetle ters düşen vatandaşlar ve kuruluşlar bir dizi cezalandırıcı önlemin hedefi haline gelir: Politikacılar temelsiz veya önemsiz suçlamalarla soruşturulabilir ve kovuşturulabilir, medya kuruluşları anlamsız iftira davalarıyla veya olumsuz düzenleyici kararlarla karşı karşıya kalabilir, işletmeler vergi denetimleriyle karşı karşıya kalabilir veya kritik sözleşmeler veya lisanslar reddedilebilir, üniversiteler ve diğer sivil kurumlar temel fonları veya vergi muafiyet statülerini kaybedebilir ve gazeteciler, aktivistler ve diğer eleştirmenler hükümet destekçileri tarafından taciz edilebilir, tehdit edilebilir veya fiziksel olarak saldırıya uğrayabilir.

    Vatandaşlar, hükümetin misillemeleriyle karşı karşıya kalabilecekleri için hükümeti eleştirme veya karşı çıkma konusunda iki kere düşünmek zorunda kaldıklarında, artık tam bir demokraside yaşamıyorlar demektir.

    Bu ölçüte göre, Amerika rekabetçi otoriterliğe doğru çizgiyi geçti. Trump yönetiminin hükümet kurumlarını silahlandırması ve eleştirmenlere karşı cezalandırıcı eylemlerinin artması, çok çeşitli Amerikalılar için muhalefetin maliyetini artırdı.

    Trump yönetimi, muhalifleri olarak gördüğü çok sayıda birey ve kuruluşa karşı cezalandırıcı eylemde bulundu (veya güvenilir bir şekilde tehdit etti). Örneğin, eleştirmenlere karşı seçici bir şekilde kolluk kuvvetleri görevlendirdi. Başkan Trump, Adalet Bakanlığı'na Christopher Krebs (Siber Güvenlik ve Altyapı Güvenlik Ajansı başkanı olarak 2020'de Bay Trump'ın seçim sahtekarlığı iddialarını alenen çürüttü) ve Miles Taylor (İç Güvenlik Bakanlığı görevlisiyken 2018'de başkanı eleştiren anonim bir görüş yazısı yazdı ) hakkında soruşturma açması talimatını verdi. Yönetim ayrıca, 2022'de Bay Trump'a dava açan New York başsavcısı Letitia James hakkında da cezai soruşturma başlattı.

    Yönetim, misilleme için büyük hukuk firmalarını hedef aldı. Federal hükümetin Perkins Coie; Paul, Weiss; ve Demokrat Parti'ye dost olarak gördüğü diğer önde gelen hukuk firmalarını işe almasını etkili bir şekilde yasakladı. Ayrıca, müvekkillerinin hükümet sözleşmelerini iptal etmekle tehdit etti ve çalışanlarının güvenlik izinlerini askıya aldı, bu da hükümetle ilgili birçok davada çalışmalarını engelledi.

    Demokrat Parti'ye ve diğer ilerici amaçlara bağış yapanlar da siyasi misillemelerle karşı karşıya. Nisan ayında, Bay Trump, rakiplerinin bağış toplama altyapısını zayıflatmak için açıkça bir çaba göstererek, Demokrat Parti'nin ana bağış platformu olan ActBlue'nun bağış toplama uygulamalarını soruşturması için başsavcıya talimat verdi. Büyük Demokrat bağışçılar artık vergi ve diğer soruşturmalar şeklinde misillemelerden korkuyor . Bazıları vergi denetimlerine, kongre soruşturmalarına veya davalara hazırlanmak için ek hukuk müşavirleri tuttu. Diğerlerivarlıklarını yurtdışına taşıdı

    Birçok otokratik hükümet gibi Trump yönetimi de medyayı hedef aldı. Bay Trump, ABC News, CBS News, Meta, Simon & Schuster ve The Des Moines Register'ı dava etti. Davaların zayıf yasal dayanakları var gibi görünüyor, ancak ABC ve CBS gibi medya kuruluşları federal hükümet kararlarından etkilenen diğer çıkarlara sahip şirketlere ait olduğundan, görevdeki bir başkana karşı uzun süreli bir yasal mücadele maliyetli olabilir.

    Aynı zamanda, yönetim Federal İletişim Komisyonu'nu siyasallaştırdı ve bağımsız medyaya karşı kullandı. PBS ve NPR'nin fon toplama uygulamalarına yönelik bir soruşturma başlattı, bu da muhtemelen fon kesintilerinin habercisiydi. Ayrıca, ABC, CBS ve NBC'ye karşı Trump karşıtı önyargı nedeniyle şikayetleri yeniden gündeme getirirken, Fox News'e karşı 2020 seçimleri hakkında yalanlar yaydığı için şikayeti yeniden gündeme getirmemeyi tercih etti.

    İlginçtir ki, muhaliflere ve medyaya yönelik bu saldırılar, Macaristan, Hindistan, Türkiye veya Venezuela'daki seçilmiş otokratların göreve geldikleri ilk yıllarda gerçekleştirdikleri benzer eylemlerden çok daha büyük bir hız ve güçle gerçekleşti.

    -Yazının Tamamı:

    Levitsky ve Ziblatt @nytimes

    28 Ocak 2025 Salı

    McCarthy Dönemi

    ABD’de Cadı Avı




    McCarthy Dönemi, 1950’lerin başında Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan bir siyasi süreç olarak bilinir. Bu dönem, senatör Joseph McCarthy’nin öncülük ettiği komünizm karşıtı bir kampanya ve cadı avı olarak adlandırılan bir dönemi içerir.

    McCarthy, komünist etkileri ve casusluğu halk arasında büyük bir tehlike olarak lanse ederek, Hollywood’dan devlete birçok alanda yer alan kişilerin komünist faaliyetlerle ilişkilendirilmesine yol açtı.



    McCarthy Dönemi’nin belirgin özellikleri:

    Komünizm Karşıtı Kampanya: Joseph McCarthy, 1950’de Wisconsin Senatörü olarak göreve geldi. 1950’lerin başında, ülkenin içinde ve dışında komünist casusluğun arttığına dair endişeler büyüdü. McCarthy, komünistlerin ve komünist etkilere sahip kişilerin hükümet, ordue ve eğitim alanında yer aldığı iddialarıyla dikkat çekti.

    Cadı Avı: McCarthy, komünizmle suçlanan kişilerin halk arasında cadılar gibi kovalandığı bir atmosfer yarattı. McCarthy ve destekçileri, ünlü kişileri, sanatçıları, yazarları ve diğerleri gibi birçok kişiyi komünist eğilimleri veya sempatileri nedeniyle suçladı. Bu suçlamalar, çoğu zaman somut delillere dayanmıyordu.

    Hollywood on: Hollywood’da, sinema endüstrisinde çalışan birçok kişi McCarthy’nin cadı avı kampanyasından etkilendi. “Hollywood On” olarak da bilinen bu dönemde, birçok senarist, yönetmen ve aktör komünist bağlantıları veya sempatileri nedeniyle suçlandı ve kara listelere alındı. Bu, birçok kişinin kariyerlerinin sona ermesine veya zorlaşmasına neden oldu.

    Joseph Welch Duruşması: McCarthy’nin popülaritesi ve itibarı, 1954 yılında Joseph Welch adlı bir avukatın “Siz, Sayın Senatör, ne zaman utanacaksınız?” sözleriyle gerilemeye başladı. Bu sözler, McCarthy’nin taktiklerinin ve suçlamalarının ahlaki açıdan sorgulanmasını başlattı.

    McCarthy’nin Düşüşü: Joseph Welch’in sözleri ve medyanın McCarthy’yi sorgulaması sonucunda, McCarthy Dönemi’nde yaşanan cadı avı atmosferi yavaşladı. 1954 yılında, McCarthy’nin Senato’da yaptığı soruşturma ve ifşa çalışmaları sona erdi.

    Sonuç olarak, McCarthy Dönemi, Amerika Birleşik Devletleri’nde siyasi korku ikliminin yoğunlaştığı bir dönemi temsil eder. McCarthy’nin komünizmle suçladığı birçok kişi, suçsuz oldukları halde kariyer ve itibar kaybına uğradılar. Bu dönem, Amerika’nın iç politika tarihinde önemli bir yer tutar ve demokrasi ve ifade özgürlüğü konularında derin düşündürücü dersler sunar.





    Foto Walt Disney:
    McCarthy dönemi komitesine komünist olduğundan şüphelendiği çalışanlarının adlarını verdi. Disney’in 26 yıl boyunca çevresindeki yönetmenler, yazarlar ve oyuncular hakkında FBI’a muhbirlik yaptığı biliniyor.