Translate

Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Z kuşağının Hamamböceği İsyanı

Narendra Modi iktidarı son on iki yılda birçok kriz atlattı. Çiftçi protestoları, muhalefetin baskısı, ekonomik sıkıntılar ve dini gerilimler hükümeti zaman zaman zorladı. Buna rağmen Modi, kamuoyu karşısında geri adım atan bir lider görüntüsü vermemeye özen gösterdi.

Ancak bu kez tablo farklıydı. Haftalar önce sosyal medyada mizahi bir internet akımı olarak başlayan hareket, ülke çapında kitlesel protestolara dönüştü. Gösterilerin sona ermesi için Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan’ın istifa etmesi gerekti. İlk kez bir bakan doğrudan sokak baskısıyla görevini bıraktı. Bu gelişme, bir bakan değişikliğinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Z kuşağının siyasal ağırlığının arttığını, ekonomik büyüme ile toplumsal beklentiler arasındaki makasın açıldığını ve gençliğin artık seçimlerle sınırlı kalmayıp sokakta da siyaset yapabildiğini gösteriyor. Read More>

Yildız Önen İlke TV

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Kalabilmektir özgürlük

Ben o zamanlar ergenliğe yeni adım atmış bir çocuktum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal eden, adaletin ve eşitliğin bir gün gerçekten kurulabileceğine inanan biriydim. O zamanlar faşistler, büyük kalabalıklar hâlinde üzerimize gelirlerdi. Gözlerimizin içine, gözlerinden ateş çıkıyormuşçasına bakar; bağırarak, ellerindeki sopalarla saldırarak aynı sözü tekrarlardı: “Komünistler Moskova’ya!”

Bizim başka bir yere gitmemizi istiyorlardı. Burada doğduğumuz, burada büyüdüğümüz, dedelerimizin gömülü olduğu, sokaklarına anılarımızı bıraktığımız, ırmaklarında ve dağlarında huzur bulduğumuz bu coğrafyadan çekip gitmemizi istiyorlardı. Sanki bu topraklar onların mülküydü de, biz burada ancak onların izniyle bulunabiliyorduk. Sanki doğduğumuz yer bizim yurdumuz değilmiş, burada var olmamız bile bir suçmuş gibi.

Üstelik yalnızca gitmemizi istemiyorlardı. Bizi bu ülkenin hafızasından, coğrafyasından ve tarihinden de silmek istiyorlardı. Biz hiç yaşamamışız, hiç sevmemişiz, hiç mücadele etmemişiz, bu ülkenin taşına, toprağına, diline, şarkısına ve acısına hiç karışmamışız gibi yok olmamızı istiyorlardı. Bizim gitmemiz, yalnızca bedenlerimizin başka bir yere sürülmesi anlamına gelmeyecekti; bizden kalan bütün izlerin de ortadan kaldırılması demekti.

Belki de o zaman anladım: İnsan her zaman gitmek istediği için özgür olmaz. Bazen özgürlük, kendisine ait olan yerde kalabilmektir. Kendisine “Buraya ait değilsin,” diyenlere karşı, “Ben buradayım,” diyebilmektir. Seni yurdundan, hafızandan, çocukluğundan, ölülerinden ve geleceğinden koparmak isteyenlere karşı yerinden kıpırdamamaktır. Read More>

Şahap Erarslan - Artı Gerçek

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Falkland Savaşı

Falkland Savaşı, Arjantin ve İngiltere arasında 2 Nisan-14 Haziran 1982 tarihleri ​​arasında yaşanan kısa süreli, ilan edilmemiş bir savaştı.

Bu savaş, Falkland Adaları ( Arjantin'de Islas Malvinas olarak bilinir), Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nın egemenliği için yapıldı.

2 Nisan 1982'de Arjantin kuvvetleri, İngiliz denizaşırı toprağı Falkland Adaları'nı işgal etti, ardından Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nı da hedef aldı. 8000 mil uzakta olmasına rağmen, İngiltere Güney Atlantik'e bir savaş gemisi görev gücü gönderdi ve ticaret gemilerini hızla yeniden donattı.

Havada, denizde ve karada yaşanan şiddetli çatışmalar, Arjantin güçlerinin 26 Nisan 1982'de Güney Georgia'da ve 14 Haziran 1982'de Falkland Adaları'nda teslim olmasıyla sonuçlandı.

Çatışma 74 gün sürdü ve 900'den fazla can kaybına yol açtı.

Çatışmanın sonucu, tartışmasız bir şekilde Margaret Thatcher'ın liderliği ve Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri için bir dönüm noktası oldu; Galtieri, yenilginin ardından kendi hükümeti tarafından görevden alındı.

Falkland Adalar
Adalar , Britanya'ya 8.000 mil uzaklıkta, Güney Atlantik'te bulunan Britanya'ya ait denizaşırı topraklardır.

devam 1833'ten beri adalar üzerindeki egemenlik Arjantin tarafından tartışılıyor.

Falkland Adaları sakinlerinin çoğu İngiliz kökenliydi ve Arjantin'in adalar üzerindeki hak iddiasına karşıydı. 1982'de Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri , adaları zorla ele geçirmeye karar verdi.

Arjantin'in İşgali
Arjantin, 1976'da Güney Sandviç Adaları'nda izinsiz ancak herhangi bir direnişle karşılaşmadan bir varlık kurmuştu. Arjantin güçlerinin 2 Nisan'da Falkland Adaları'nı ve 3 Nisan'da Güney Georgia'yı işgal etmesi Birleşmiş Milletler tarafından kınanmıştı. İngiliz Vali Sir Rex Hunt sınır dışı edildi ve adaları savunan, ancak daha sonra teslim olmaya zorlanan küçük bir Kraliyet Deniz Piyadesi birliği olan 8901 numaralı Deniz Birliği ile birlikte İngiltere'ye geri gönderildi.

Başkan Galtieri, General Mario Menéndez'i adaların valisi ve adaları savunmak üzere görevlendirilen Arjantin kuvvetlerinin komutanı olarak atadı.

Bunu takip eden haftalarda, ada sakinlerine birçok kısıtlama getirildi. Bazıları zorla sınır dışı edildi, diğerleri ise haftalarca hapsedildi.

İngiliz Görev Gücü
İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher, adaları geri almak için Corporate kod adlı bir askeri operasyona yetki verdi.
Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana İngiliz silahlı kuvvetlerinin tüm kollarının aynı anda konuşlandırıldığı ilk seferdi.

Birkaç gün içinde, asker, uçak ve teçhizat taşıyan 127 savaş gemisi, denizaltı ve el konulmuş ticaret gemisinden oluşan bir İngiliz görev gücü Güney Atlantik'e doğru yola çıktı.

Paraquet Operasyonu, 25 Nisan'da Güney Georgia'yı İngiliz kontrolüne geri verdi.

Görev gücü daha sonra dikkatini Falkland Adaları'nın geri alınmasına çevirdi.

30 Nisan'da Görev Gücü, Falkland Adaları çevresinde 200 mil (yaklaşık 320 km) çapında bir Tam Yasak Bölge ilan ederek, herhangi bir ülkeye ait tüm uçak ve gemilerin girişini yasakladı. İngiliz özel kuvvetleri, Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Filo Hava Kuvvetleri, Arjantin gemilerine ve savunma sistemlerine saldırdı.

İki gün sonra, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Conqueror denizaltısı , Arjantin kruvazörü ARA General Belgrano'yu batırdı ve geminin 300'den fazla mürettebatı hayatını kaybetti.

Arjantin hızla karşılık verdi. 4 Mayıs'ta, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Sheffield destroyer gemisi, Arjantin'e ait Super Éntendard savaş uçağından ateşlenen bir AM39 Exocet seyir füzesiyle vuruldu. Patlama ve ardından çıkan yangında yirmi kişi hayatını kaybetti ve gemi tamamen yandı.

Arjantin Hava Kuvvetleri, Exocet füzeleri ve bombalarla İngiliz gemilerine saldırmaya devam ederek birçok kayıba neden oldu. Çatışma sırasında toplam yedi gemi kaybedildi ve diğerleri ciddi şekilde hasar gördü. Özellikle 24 Mayıs'ta RFA Sir Galahad ve RFA Sir Tristram adlı lojistik çıkarma gemilerine ve 25 Mayıs'ta SS Atlantic Conveyor adlı ticari konteyner gemisine yapılan saldırılar yıkıcı oldu.Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı

Çatışmanın en ünlü görüntülerinden biri, Kraliyet Deniz Piyadeleri fotoğrafçısı Astsubay Peter Holdgate tarafından çekilmiş olup, Onbaşı Peter Robinson'ın telsiz antenine bağlı bir Birleşik Krallık bayrağıyla Port Stanley'e doğru "yürüdüğünü" göstermektedir.

Savaşla ilgili medya haberleri, Kraliyet Deniz Piyadeleri jargonunda tam teçhizatla uzun mesafeli yürüyüş anlamına gelen 'yomp' terimini popülerleştirdi.

Port Stanley'i çevreleyen dağlarda yaşanan şiddetli çatışmaların ardından Arjantin kuvvetleri 14 Haziran'da teslim oldu.

İngiliz birlikleri aynı gün Port Stanley'e vardılar ve ada halkı tarafından coşkulu bir şekilde karşılandılar.

11.000'den fazla Arjantinli asker silahsızlandırılarak Arjantin'e geri gönderildi. İngilizler ayrıca Güney Sandviç Adaları'nın kontrolünü de yeniden ele geçirdi.

Çatışma sırasında 907 kişi hayatını kaybetti: 649 Arjantinli, 255 İngiliz ve üç Falkland Adalı.

Günümüzde adalar, İngiliz Güney Atlantik Adaları Kuvvetleri'nin koruması altındaki İngiliz denizaşırı topraklarıdır.
Arjantin ile olan anlaşmazlık hâlâ çözüme kavuşmadı..

Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı .

ivm.org.uk

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Ulrike Meinhof (1934-1976)

Ulrike M. Meinhof (7 Ekim 1934 -9.5.1976), Alman devrimci teorisyendir. Sosyalizmin kitlelerin kendi eylemiyle kurulabileceğine inanan Meinhof, halk adına mücadele eden öncülerin, sosyalizm yolunu açabileceğini savunmuştur.

İçinde bulunduğu hareket, Benno Ohnesorg isimli öğrencinin 2 Haziran 1967'de ve öğrenci lideri Rudi Dutschke'nin hayatını kaybetmesiyle birlikte daha radikal bir hal almıştır. Meinhof, 14 Mayıs 1970 tarihinde Andreas Baader'in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof, RAF'ın kurulmasını da sağlayan bu eylemden sonra, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve başkalarıyla birlikte gerilla eğitimi almak üzere Ürdün'deki Filistin kamplarına gitti. Burjuva geçmişinden kurtulmak isteyen Ulrike, kızlarını El Fetih örgütünün yetim kamplarından birine vermek niyetindeydi, ancak gazeteci Stefan Aust onu bu kararından vazgeçirdi.

Bir yer altı örgütü kurmak için gereken parayı sağlamak maksadıyla RAF üyeleri 29 Eylül 1970'de Berlin'de 10 dakika içinde üç banka soydular. Ulrike Meinhof, RAF'ın siyasi hedeflerini anlattığı "Silahlı Mücadele" başlıklı yazılarını bu süreçte kaleme aldı. 1972 yılında 'çok sayıda banka soygunu, 5 bombalı saldırı ve 4 kişinin öldürülmesinden' sorumlu tutularak, hakkında arama kararı çıkartıldı.

Raf'ın Beyni
Ulrike Meinhof artık RAF'ın üç önderinden biri olarak anılmaya başlanmıştı. Andreas Baader örgütün gövdesi, Ulrike Meinhof da beyniydi. Yazılarında sıradan insanın sömürülmesini eleştiriyor ve kapitalist sistemi suçluyordu.

Meinhof 15 Haziran 1972'de yakalandı. Almanya'nın en iyi korunan Stammheim hapishanesinde tam 4 yıl boyunca tecrit hücresinde tutuldu. Ön duruşmalarda 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 9 Mayıs 1976'da hücresinde ölü bulunduğunda, birkaç kez ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu. Diğer RAF üyelerinin de bir kısmı sonradan hücrelerinde ölü bulundu. Uluslararası bir araştırma komisyonu ölüm nedenlerini araştırdı. Araştırma sonucu, Alman devletinin iddia ettiği gibi Ulrike Meinhof'un intihar ettiği tezi oldukça kuşkulu bulundu, infaz fikri öne çıktı.

Gazete Duvar

*Ulrike Meinhof Sözleri:

  • -Beni Öldüremeyeceksiniz!
  • -Herkes havalardan bahsediyor, biz hariç.
  • -Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.
  • -Sonunda dünyayı mutlaka değiştireceğiz.
  • -Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok.
  • -Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin.
  • -Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin…
  • -Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefet.
  • -Gönüllü köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Devletin bize attığı taşları gidip ayağına atmaya karar verdik.
  • -Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…
  • -Yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın bir anlamı yok.
  • -Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum.
  • -Özgürlük ancak kurtuluş uğruna mücadele içinde mümkündür.
  • -Kapitalizmin son demlerinin keyfini sür, nasıl olsa sosyalizm yakın…
  • 3 Mart 2026 Salı

    Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (1)

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet
    Yeni İttihatçılık konusunda son beş yılda çok sayıda yazı yazdım. 2016 Temmuz sonrası oluşan ve halen adım adım inşa edilen yeni rejimin sadece cumhurbaşkanlık sistemiyle sınırlı olmadığını, İttihatçı perspektifi günümüz koşullarında yeniden gündeme taşıyan ve dolayısıyla Cumhuriyet’i yeniden kurmayı hedefleyen bir iradeyi yansıttığını ileri sürdüm. Çeşitli vesilelerle Kemalizm’in söz konusu yeni rejime gerçekçi bir alternatif oluşturmadığını vurgulamak istedim, ancak görüyorum ki (siyasi partileri ve toplumsal tabanıyla) muhalefetin böyle bir idraki olmadığı gibi (reel) Kemalizm’e tutunma çabası da devam ediyor. Dolayısıyla bir kez daha toparlama ve hatırlatma amacıyla 3 yazı kaleme alıyorum. İlki İttihatçılığın avantajlarına işaret ederek yaşananların kavranmasına yardımcı olmak, ikincisi (yarın) Kemalizm ile İttihatçılık arasında zihniyet karşılaştırması yapmak, üçüncüsü (öbür gün) şu an iktidarda olan rejimi ‘yenmek’ için nasıl bir zihniyet ve ideoloji zeminine ihtiyaç olduğuna ve ne tür bir strateji takip edilmesi gerektiğine değinmek üzere.

    Yeni İttihatçılık kavramını ilk ortaya attığımda birçok kişi yüz yıldan fazla geçmişte kalmış ve ‘kaybetmiş’ bir ideolojinin bugünü anlama ve açıklama gücünü kuşkuyla karşılamıştı. Çünkü tarihsel olana öylesine bağlı bir anlamlandırma geleneğimiz var ki, ideolojiyi siyasal yaşanmışlıktan ayırt etmekte zorlanıyoruz. Oysa ideolojiler uygun koşulları bulduklarında yeniden ve tabii ki zamana uyum gösteren bazı değişikliklerle birlikte tarih sahnesine çıkabilirler.

    Nitekim bugün Kemalizm’e büyük bir tutkuyla sarılanlar da yüz yıla yakın bir geçmişi olan ve ‘tükenmiş’ bir ideolojinin bugüne uygun olduğunu düşünüyorlar. Hemen ekleyelim ki, kuramsal açıdan bakıldığında İttihatçılığın ‘yenileşmesi’ ne derece mümkünse Kemalizm’in ‘yenileşmesi’ de o derece mümkün. Mesele pratiğe, yani günün koşullarına gelindiğinde hangisinin yenileşmeye daha açık olduğu, ya da her iki cenahtaki entelektüel esneklik ve yeteneğin böyle bir yenileşmeye ne derece yatkın olduğu.

    Dolayısıyla başlıktaki ‘iyi’ kavramı mutlak bir iyiliği ya da üstünlüğü ima etmiyor. Bir ideolojinin ‘yenileşerek’ işlevsel olabilmesi çevre koşullarına adapte olabilmesine bağlı. Eğer toplumsal duygu ve arayışlara tercüman oluyor ve dünya koşullarına gerçekçi bir yanıt getirebiliyorsa, söz konusu ideolojinin başarılı olma ihtimali artacaktır. Aksine toplumsal kültürün ürettiği ruh haline yabancı kalan ve dünyada yaşanmakta olan değişimi ıskalayan bir ideoloji ise muhtemelen takipçilerinin hüsranını daha da derinleştirecektir.

    Bu tespitten hareketle 5 yıldır savunduğum tezi şöyle formüle edebilirim: Dünyadaki yeni siyasi ve toplumsal eğilimler ve Türkiye’deki toplumsal psikoloji veri alındığında, İttihatçılığın adaptasyon yeteneği Kemalizm’e nazaran çok daha fazla ve dolayısıyla İttihatçılık yeni bir rejim, sistem, giderek devlet ve vatandaşlık oluşturmaya aday.

    Açıkçası bunun artık ilave kanıt gerektirmeyen, apaçık bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum. 2016’dan bugüne 9 yılda iktidarın tüm tasarrufları söz konusu tezi doğruladı ve iktidar bu tasarrufları yaparken herhangi bir çekinme, gocunma yaşamadığı gibi, aksine her fırsatta (liderlerin ağzından) yaptıklarını savundular, niye yaptıklarını söylediler ve gelecekteki adımlara da önceden işaret ettiler.

    Bu nedenle hala söz konusu ‘yeniden devletleşme’ halini kavramayan ve kendisini 2000 öncesinde sanan muhalefet türünün giderek bir psikolojik maraz oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bakış sonuç getirebilecek bir siyasi muhalefetin, muhalif bir sosyalleşmenin ve ideolojik özgürleşmenin önünü kesiyor.

    Öte yandan yeni bir iktidar yapılanması konusunda ‘başarılı’ olduğunu gözlemlesek de Yeni İttihatçılığın bunu nasıl başarabildiğini de irdelemek gerekiyor. Daha önce söylediğim üzere adaptasyonun ‘dış’ ve ‘iç’ diye özetlenebilecek iki ayağı var.

    Dünyadaki değişimler İttihatçılığın kolay adapte olabileceği bir yeni denge ve dinamik üretti. Tek kutupluluk sona erdi, iki kutupluluk evresi (ABD ve Rusya) hızla geçildi ve bugün Çin’in de ‘tepeye’ oturduğu ama Hindistan’ın, her şeye rağmen Avrupa’nın, giderek Müslüman toplumların göz ardı edilemeyeceği karmaşık bir yapıya geldik. Bu durum bölgesel aktörlerin önemini artırdı, onlara esneklik ve hareket alanı kazandırdı, coğrafyanın ve kimliksel temsilin bahşettiği işlevler bütünleşerek siyasi pazarlık gücü yarattı.

    Türkiye güçlenen bölgesel aktörlerin başında yer alıyor. Bir yandan NATO üyesi ve AB ile organik ilişki içinde, öte yandan Rusya ve Çin’le iyi geçinen, bütün büyük aktörlerin yanında görmek isteyeceği bir ülke… Aynı zamanda dünya Müslümanlarının ve Türkik toplumların muhtemelen en gerçekçi sözcüsü olmaya aday.

    Dünya ilkesel yaklaşımların zayıfladığı, ‘gerçekçi’ diye addedilen pratik, soğuk ve pazarlıkçı ilişkilerin hakim olduğu bir noktaya kaydı. Hiçbir ülkenin diğerinin iç işleriyle gerçekte ilgilenmediği, dış politikanın öne çıktığı bir evredeyiz. Ve bu atmosfer doğal olarak ‘savunma’ konseptinin yerine ‘müdahale’ konseptini getirdi. ABD’den başlayarak silah sanayi yeniden lider sektör olarak tanımlanmaya başladı.

    Yeni İttihatçılık bu değişimi heyecanla kucaklamış gözüküyor. Bu ideolojinin perspektifiyle önümüzde bir ‘kızıl elma’ değil, sanki ‘kızıl elmalarla’ dolu ağaçlar var… ‘Türkiye Yüzyılı’ (ki aynı zamanda ‘Türk’ün Yüzyılı’ demek) bu kucaklamanın heyecanını ve hayallerini sergiliyor. ‘Yüzyıl’ kelimesinin kullanımı birçoğumuza abartılı gelebilir, ancak şu beklentiyi ima ediyor: Dünyadaki değişim geçici değil…

    İşin ilginç yanı böyle bir öngörüyü ‘gerçekçi’ kılan daha büyük bir değişimin de içindeyiz. 2000 sonrası giderek görünür olduğu üzere modernlik hızla yıpranıyor, sorun çözemiyor, aksine sorun üretiyor. Modernliğin sahip çıktığı özgürlük, eşitlik, adalet gibi kriterler küresel çapta birer ‘boş laf’ haline geldi. Buna paralel olarak uluslarüstü kurumlar işlevsizleşti, sembolik önemini bile neredeyse yitirmekte olan siyasi korkuluklara dönüştüler.

    Dolayısıyla Yeni İttihatçılığın özgüveni yüksek ve giderek de güçleniyor. İktidar, tarihin yeni bir ‘sıfır noktasına’ geldiğini, Türkiye’nin ‘ihtişamlı’ geçmişini yeniden ayağa kaldıracak atılımı yapabileceğini, küresel şartların buna elverdiğini, hatta teşvik ettiğini düşünüyor. Nitekim yerleştirilen rejim, ülkenin ‘yekvücut’ bir millileşme hareketi içinde söz konusu ‘yükselişi’ yakalaması için dizayn ediliyor.

    (Bu noktada modernliğin sorununu bir nebze daha açabiliriz: Modernlik otoriter zihniyetten desteklenmekle birlikte esas olarak relativist zihniyet etrafında şekillendi. Böylece batılı ulus devletlerin içinde relativist zihniyetin yerleşmesine, ancak sömürgeleşmiş veya yarı-sömürge halinden çıkamamış ülkelerde otoriter zihniyetin hakim olmasına yol açtı. Türkiye’de de Cumhuriyet relativist zihniyeti yüzeysel kalıplarla gündelik hayata sokmaya çalışırken, otoriter zihniyetin benimsenmesini modernlik sandı. Bu ikili yapı 20. Yüzyıl sonuna dek bütün dünyada bir biçimde devam etti. Ne var ki bu arada zihniyet ve kültür küreselleşmenin de etkisiyle çeşitleniyordu. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde gelişmiş ulus devletlerin içe kapanmasına, dışa ve ‘yabancıya’ karşı otoriterliğe kaymasına, ‘az gelişmiş’ toplumların ise – işlemeyen modernliği gördükçe- ataerkil zihniyete geri dönmesine tanık olduk. Söz konusu zihniyet kayması Yeni İttihatçılığı daha da rahatlattı. Çünkü bu iktidar ve kurduğu yeni rejim esas olarak otoriter değil, ataerkil zihniyette ve bu da muhalefetin idrak edemediği nüanslardan biri.)

    Yeni İttihatçılık salt dünyadaki değişime adapte olabilme yeteneği sayesinde iktidara tutunabilmiş değil. Türkiye’deki değişim de aynı yönde bir ivme yarattı. Kemalizm 28 Şubat süreci içinde fikriyat ve prestij olarak tükendi. AK Parti’nin ilk on yılında ise hükümete yönelik darbe arayışları, hukuksal zorlamalar ve sokaktan medet uman eylemler sonrası toplumun önemli kesimi için kadük, giderek anlamsız, (belki de) ‘zarar verici’ hale geldi. Sonrasındaki 5 yıllık ‘fetret’ döneminin ardından, 2015 yazı itibariyle bürokrasi merkezli yeni bir arayış başladı. Bir yıl içinde AK Parti’nin CHP ile koalisyon çabası kadük kalırken, parti içi ‘şeffaflaşma ve yenilenme’ adımları engellendi ve parti içindeki ‘demokratik’ unsurlar tasfiye edildi. Diğer taraftan 2016 Temmuz’u Gülen hareketinin sonunu getirdi. Böylece hem iktidar partisinin, hem de bürokrasinin içi ‘temizlenmiş’ oldu. 2016 sonbaharına gelindiğinde başta ordu olmak üzere devlet içi yeniden yapılanma hayata geçmiş, yeni rejim ve sistem kurulmuştu.

    Seçilmiş bir siyasetçi (‘kral’) etrafında kalıcı bir bürokratik karar mekanizmasının oluşmasını hedefleyen, cumhurbaşkanı dışındaki seçilmişlerin siyasi yetkisini kadük eden, yargıyı bürokrasinin uzantısı olarak gören, böylece kuvvetler birliğini hedefleyen bir rejimdi bu… İttihatçı ideolojiyi ve onun ardında ataerkil zihniyeti temel alıyordu.

    Kemalizm’in aynen modernlik gibi ve onunla neredeyse aynı zaman aralığında tükenmesi toplumsal ruh halini de dönüştürmüştü. Batı’ya mesafeli, onunla ‘aşık atan’, dik durabilen, saygı arayan ve gören ‘Güçlü Türkiye’nin cazibesi insanların gönlünü okşamaya başladı. Kendi teknolojisini, silah sanayiini geliştiren, kimseye muhtaç olmayan (son milli maçtaki pankartta yazdığı üzere daima ‘önde’ ve ‘ileri’) bir ülkenin vatandaşı olma, bu ülkenin tarihsel nedenlerle tatmin olmamış toplumsal benliğine uygun düştü.

    Nitekim iktidar uzun zamandan bu yana esas olarak vatandaşa bu hayali ‘satıyor’. Ama alıcısı çok ve tek bir kimlikten gelmiyorlar. Tam da bu nedenle ‘Türk’ kimliği altında dindarları ve Kürtleri de kapsama girişimi var. Etnik açıdan salt Kürtlerden bahsetmek Türklüğü ‘yaralayabileceği’ için denkleme Araplar da ekleniyor… (Böylece aynı anda dışa yönelik büyük hayaller de beslenmiş oluyor.)

    Diğer deyişle Yeni İttihatçılık modernliğin ve Kemalizm’in yıpranmasından güç almakla yetinmiyor, yeni dünyanın kendisine alan açtığını görüp onu kullanırken, vatandaşa (Türk’e) hem yeni bir benlik hem de o benliği ‘çeşitlendirme’ adına (ataerkil zihniyete oturan şekilde) çoğul bir alt kimlik yelpazesi sunmaya çalışıyor.

    Ancak bunun bir bedeli var ve iktidar sözcüleri bu konuda da pozisyonlarını açıkça ortaya koyuyorlar. Devletin temsil ve taşıyıcılığında geçmişten geleceğe uzanan bir ‘milliliğin’ siyasete ve topluma damga vurmasını istiyorlar. Bu da millilik üzerinde kurgulanmış ve devlet etrafında örgütlenmiş bir baskı rejiminin normalleşmesi demek.

    Söz konusu anlayış ve gidişata karşı gerçekçi bir alternatifin geliştirilmesine ihtiyaç var… Ama bu, durumu idrak eden, ciddiye alan ve gereğini yapma kapasitesine sahip bir muhalefetle olabilir ancak.

  • ..devamı:Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (2)
  • ..devamı: Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3)

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet

           


  • 2 Mart 2026 Pazartesi

    Yeni İttihatçılık: Onurlu faşizme davet

    Türkiye Yüzyılı ‘kendimize ait’, ‘bize özgü’ bir faşizm teklif ediyor. Bu faşizmin ne kadar doğru ne kadar yararlı olduğu bir yana, ‘bizim için’ ne kadar normal olduğunun altını çiziyor. Çünkü ‘bizim’ geçmişten geleceğe uzanan hakiki ‘özümüz’ bu… Dolayısıyla ‘kendimiz’ olabilmek için söz konusu faşizmi istekle kucaklamamız öneriliyor. Yaşadığımız (ve yaşattığımız) her anımızda gururla taşıyacağımız, onur duyacağımız bir bayrak gibi…

    İttihatçılığın yeniden ‘ziyaret edildiğini’, neredeyse kendiliğinden bir geçişle devlet ideolojisi haline geldiğini öne sürdüğüm bir dizi makaleden bu yana altı ay geçti. Konuyu ilk yazdığımda bazı gözlemleri belirli bir akıl yürütme zeminine oturtmaya çalışmaktaydım. Şimdi bu konuda daha ‘iddialı’ olabilirim gibi geliyor. Özellikle iktidarın ‘Türkiye Yüzyılı’ adı ile açıklanan gelecek vizyonu dikkate alındığında… İşin popüler siyaset tarafına bakmak isteyenler Erdoğan’ın İYİ Parti’ye Altılı Masa’dan ayrılmasını hangi akla dayanarak tavsiye ettiğini de böylece anlayabilirler.

    Bu detayları aşağıda ele alacağım ama önce ‘Yeni İttihatçılık’ gibi ilk bakışta fazla cesur gözüken bir önermenin niçin aslında en doğal gidişatı temsil ettiğini göstermeye çalışacağım. Altı ay önceki yazılarda öne sürdüğüm akıl yürütme zeminini açmak üzere, maddeler halinde bir ‘kısa tarih’ ile başlıyorum:

    1.  İttihatçılık Osmanlı İmparatorluğunun çözülüş sürecinde ortaya çıkan ‘tutunma’ (beka) ideolojilerinin senteziydi. Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık belirgin bir Batı düşmanlığı ve ‘yeniden ihya’ tahayyülü ile bütünleşmişti.
    2. Cumhuriyet bir kopuştan ziyade sürekliliği ifade etti. İttihatçı devletin personeli, işleyiş kuralları, ideolojisi ve zihniyeti büyük ölçüde yeni rejime aktarıldı. Cumhuriyet’in ilk dönemi Kemalistler ile İttihatçılar arasında zımni bir koalisyondu ve İttihatçı anlayış devletin temel niteliklerini belirleme açısından gücünü sürdürdü, ‘kadim’ bir beka, kimlik ve kamusallık anlayışını ifade etti.  
    3. Tüm Cumhuriyet dönemi boyunca (örneğin tarih ve eğitim gibi) ideolojik ağırlığa sahip alanlarda İttihatçı bakış karar mekanizması üzerinde etkili oldu.
    4. Ancak 1930 sonrası Kemalizm ideolojik popülerliği ele geçirdi ve görünürde rakipsiz kaldı. Sonrasında İttihatçılık sadece devletin ‘derinliğinde’ bir ‘hayalet’ olarak varlığını sürdürmekle yetindi.
    5. Kemalizm ise, konumunu çeşitli darbe ve müdahalelerle bir süre sürdürse bile, 28 Şubat sürecinde yönetim kapasitesini yitirdi ve ideolojik açıdan kadük hale geldi.
    6. Kurulan AK Parti hükümeti önce çok radikal bir değişim projesine yeltendi. AB üyesi olma ve Kürt meselesini çözmeyi hedefledi. Ancak İttihatçı devlet aktörleri ve Kemalistler bu projeyi engellemek için hemen her şeyi denediler.
    7. Aynı süreçte Gülen cemaati kamusal alanda kurumsal ve ideolojik hakimiyet kurmak üzere strateji geliştirdi ve neredeyse tüm devlet organlarının içine sızarak hükümetle iktidar pazarlığına girişti.
    8. 2011-15 aralığı AK Parti iç yapılanması açısından bir deprem dönemi oldu. 2011’de AK Parti ile Cemaat arasında kavga başladı, 2013’te Gezi olayları yaşandı, Mısır’da Sisi darbesine Batı destek verdi, 2015 Haziran seçimleri göreceli bir ‘yenilgi’ ile sonuçlandı ama PKK’nın hendek siyaseti bir anda AK Parti’yi ‘kurtardı’ ve önüne yeni bir sayfa açtı.
    9. Erdoğan bu fırsatı yaygın bir tasfiye amacıyla, kendisini ‘tek adam’ haline getirmek üzere kullandı. Ardından 2016 yılı ortası Gülenci darbe girişiminin başarısız kalmasıyla da sivil siyasette rakipsiz bir konum kazandı.
    10. Bu noktada Bahçeli üzerinden (ama MHP yetkili kurullarından geçmemiş) bir teklif geldi: Cumhurbaşkanlığı sistemi. Benim birinci hipotezim bu konjonktürde devlet adına irade koyma gücüne sahip bir grubun/ağın Bahçeli’yle birlikte (ya da ona telkinle) bu teklifi kotardığıdır.
    11. İkinci hipotezim ise devlet içi aktörlerin şu gerçeği gördükleri ya da o gerçeği ima eden bir akıl yürütme geliştirdikleri: Henüz bir yüzyıl olmadan Cumhuriyet Türkiye’sinin neredeyse bütün ideolojileri çöktü. Ne Kemalizm ne Ulusalcılık ne de (yumuşak bile olsa) İslamcılık bu ülkeyi yönetemez… Elde sadece Cumhuriyet öncesinin ve Cumhuriyet rejiminde ‘derin devletin’ ideolojisini yansıtan İttihatçılık kaldı. Dolayısıyla devletin, ülkenin ve milletin bekası ideolojik ‘köklere’ dönmeyi gerektiriyor.  
    12. Bu bir ‘kazan-kazan-kazan’ teklifiydi. Erdoğan cumhurbaşkanı ve tek yetkili oldu; MHP Gülencilerden boşalan devlet kadrolarını ellerine geçirdi; devlet içindeki inisiyatif sahibi grup iktidara ortak oldu ve ülkenin ideolojik ve siyasi konumlanması üzerinde söz sahibi hale geldi.

    Dolayısıyla bugün karşımızda Bahçeli’nin ‘köprü’ (kilit taşı?) işlevi gördüğü bir devlet/AK Parti ya da ‘devlet içi inisiyatif’/Erdoğan iktidarı var. Kritik soru bu iktidarın ideolojik bakışının ne olduğu ve Cumhuriyet döneminin resmi tutumundan nasıl farklılaştığı. Nitekim ‘Yeni İttihatçılık’ türünden bir tanımlamayı anlamlı kılacak ya da kılmayacak olan mukayese de bu…

    Söz konusu mukayeseyi 5 kriter üzerinden yapacağım: devlet anlayışı ve devletin toplum karşısında konumu; ulusal kimliğin ve dolayısıyla milliyetçiliğin kimliksel içeriği; dindarlığa yaklaşım ve dolayısıyla laikliğin içeriği; Batı karşısında ideolojik konumlanma; ve Türkiye’nin (geçmişte Osmanlının) dünya içindeki yerine ilişkin tasavvur.  

    Bu mukayeseyi yaparken her akımın kendi içindeki çeşitliliği, zaman içinde muhtemel dalgalanmasını, kazandığı veya kaybettiği nüansları es geçiyorum. Kalın hatlarıyla ele alındığında İttihatçılıkla başlayan ideolojik serüvenin Kemalizm ve Ulusalcılıktan geçerek yeniden İttihatçılığa döndüğünü savunuyorum.

    Söz konusu 5 kriter açısından ele alındığında ideolojik konumlanmaları şöyle görüyorum:

    İttihatçılık: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türk kimliğini dışlayıcı bir ölçüt olarak kullanan, diğer etnik kimliklere müsamahasız ancak Sünni Müslümanlığı kuşatan bir milliyetçilik; 3) Dindarlığı gündelik hayatta özgür bırakan, dini kimliğe giriş çıkışı ve her türlü Müslüman inanç sentezini doğal ama ‘siyaset dışı’ kabul eden bir laiklik; 4) Batının son kertede ezeli ve ebedi bir hasım olarak tanımlanmasından, amacının Türk varlığını ortadan kaldırmak olduğu inancından beslenen bir Batı düşmanlığı; 5) Türklüğün haksızlığa uğramış olduğu ve hakkını geri alması gerektiğine dayanan yayılmacı bir dış politika.

    Kemalizm: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türklük dışında bütün etnik kimlikleri ezmeye çalışan ama teoride kuşatıcı bir ‘birey milliyetçiliği’ (“ne mutlu Türk’üm diyene”); 3) Dindarlığı kamusal alandan dışlayan katı bir laiklik; 4) Batı dünyasının parçası olma ve (onlar tarafından) kabullenilme arzusu; 5) Coğrafi konumla (elindeki toprakla) yetinme ve onu korumayı temel amaç edinen bir dış politika (“yurtta sulh, cihanda sulh”).  

    Ulusalcılık: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türklüğü merkeze alan bir milliyetçilik (“ne mutlu Türk olana”); 3) Dindarlığı bir tehlike ve tehdit olarak gören ve proaktif önlemleri savunan bir laiklik; 4) Batının son kertede ezeli ve ebedi bir hasım olarak tanımlanmasından, amacının Türk varlığını ortadan kaldırmak olduğu inancından beslenen bir Batı düşmanlığı; 5) Coğrafi konumunu korumaya öncelik veren, küresel konumlanmada ‘tam bağımsızlıkçı’ bir dış politika arayışı.

    Bu noktada birkaç tespit yapabiliriz… Birincisi ilk maddenin değişmemesi. ‘Devlette süreklilik’ diye bir şey varsa, bunun devletin toplum karşısındaki ayrıcalıklı konumu ve onu meşru kılan (otoriterlikle ataerkilliği harmanlayan) zihniyet olduğunu düşünüyorum. Başka hiçbir özellik devlet aktörleri tarafından bu denli kıskançlıkla korunmadı ve savunulmadı.

    İkinci tespit Kemalizmin ilk madde dışında İttihatçılıktan uzaklaşan bir çizgi izlediği. Daha yumuşak bir milliyetçilikle daha katı bir laikliğin birleşmesi; statükoyu temel alan, dünya ile barışık, Batı medeniyetinin parçası olmayı hedefleyen bir vizyon.

    Üçüncü tespit Kemalizmin yetersiz kaldığı bir siyasi konjonktürde ortaya çıkan Ulusalcılığın Kemalizmin milliyetçilik/laiklik eksenindeki tutumunu daha da radikalleştirmekle yetindiği, ama iş Batı, Dünya, dış politikaya geldiğinde ihtiraslı bir sapma gösterdiği.

    Dördüncü tespit Ulusalcılığın söz konusu sapmasının İttihatçılığa çok yakın düşmesi. Batı düşmanlığı zaten veri… Tam bağımsızlığın ancak sınırlarınızın ötesine taşarak mümkün olabileceği bir dünyada yaşadığınız varsayıldığında, yayılmacılık bağımsızlık hedefi ile bütünleşip meşru bir hak olarak görülebiliyor.

    Eğer bu tespitlerde bir gerçeklik varsa, Yeni İttihatçılığın tohumlarının (ideolojik olarak) daha 1990’larda atıldığını söyleyebiliriz. Ancak Ulusalcılar vahim bir yanlış yaptılar: Laiklik meselesini Türkiye sosyolojisinin taşıyamayacağı kadar uca çektiler. Oysa daha yumuşak bir laiklikle Sünni Müslümanların yeniden (millilik üzerinden) ‘Türkleştirilmesi’ mümkündü. Nitekim Yeni İttihatçılığın yaptığı da bu… Ulusalcılar Kemalizmin ‘dışa bakışını’ zaten tersyüz etmişlerdi. Yeni İttihatçılık tersyüz edilen ‘dışa bakışı’ aldı ve kendisinin tersyüz ettiği ‘içe bakışla’ birleştirdi.

    Böylece kolay ve kendiliğinden bir geçiş sağlandı: Ulusalcılık bir tür Kemalizm olarak kabul gördüğü ölçüde Yeni İttihatçılık Kemalizmi de ‘içeren’ (örneğin Atatürk’ü benimseyen) bir niteliğe kavuştu. Öyle bir algı oluştu ki sanki Kemalizm (resmi ideoloji) ‘dışa bakışta’ zaten günün gereklerine uyup strateji değiştirmiş; ‘içe bakışta’ ise laikliği fazla zorlamış, milli kimlik konusunda da (Kürt meselesinin gösterdiği üzere) biraz naif kalmıştı. Şimdi ‘yeniden millileşme’ zamanıydı ve iç/dış koşullar bu ‘millileşmeyi’ destekliyordu.

    Nitekim bugün iktidarın zihinsel konumlanmasına baktığımızda bunu görüyoruz… İttihatçılığın tüm ideolojik nitelikleri aynen mevcut, tekrar tekrar söyleniyor, sahipleniliyor ve topluma bir ‘yükseliş reçetesi’ olarak sunuluyor.

    Erdoğan’ın geçenlerde açıkladığı ‘Türkiye Yüzyılı’ bu vizyonun stratejik belgesi. Devlet açısından bir ‘taahhüt’ ve nihayette topluma sunulan bir ‘sözleşme’ teklifi niteliğinde.

    Birçok yorumcu bu belgeyi ‘pragmatik’ bir seçim manifestosu olarak ele aldı ve iktidarın vaatlerine yoğunlaşıp, seçmeni yakalaması beklenen söylemin yetersiz kaldığını vurguladı. Ama belki de söz konusu belgenin asıl ‘sırrı’ vaatlerin dışında, birçoğumuza ‘palavra’ gelen önermelerde gizliydi.

    ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu (benim okumamla) iki temel ayak üzerinde oturuyor: 1) Türklerin tarihsel macerası geçmişten geleceğe uzanan tek bir milli damardır. Devlet (milletinin tek meşru taşıyıcısı olarak) bu damarın proaktif öznesidir. Milletin arzu ve hayalleri devlette cisimleşmiştir. Siyaset milleti devletle bütünleştiren bir köprü oluşturur ve böylece milleti devletin doğal uzantısı kılar. Nihayette millet ve devlet (siyasetin aracılığıyla) ‘organik bir bütünlük arz eder ve ‘milli’ olanı tanımlar. 2) Milletin ‘özü’ Türklükten beslenir ve bu Türklük (esas olarak Sünni) İslamiyetle iç içe geçmiştir. Devletin rehberliğini ve söz konusu Türklüğün belirleyici niteliğini kabullenen herkes vatandaşlığı hak ederek milletin parçası haline gelir. Devlet vatandaşlarına insani açıdan, sosyal ihtiyaçlarını önemseyerek yaklaşır, onları kuşatır, kucaklar ve ‘şefkatle’ bağrına basar. Devletin milliliği tek tek her sıradan kişiyi milli damarın içinde tutarken, sıradan kişiler de devletin milliliğini benimsedikleri ölçüde vatandaş haline gelirler.

    Buradan ne tür bir çıkarsama yapılacağı açık ve Erdoğan ile Bahçeli’nin bütün konuşmaları buna işaret ediyor: Devletin rehberliğini ve devlet-millet-vatandaş arasındaki ‘organik’ bütünleşmeyi reddeden herkes ve her siyaset gayrı millidir. Devletin kol kanat geren, kişiyi ‘yoğuran’ yaklaşımına olumlu cevap vermeyen her kişi ve her siyaset yabancıdır, münafıktır ve son kertede haindir.

    Böylece birçoklarına ‘çelişkili’ gelen uygulamaları anlama şansımız artıyor: Bir yandan Demirtaş’ın hasta babasını görmesi için uçak yollamak, HDP’yi Mecliste ‘grubu olan parti’ niteliği ile ziyaret etmek, diğer yandan (bir siyasi özne olarak) Demirtaş’ın hapiste kalmasını ve HDP’nin kapatılmasını savunmak… Ya da bir yandan Alevilere sosyal haklar dağıtmak, hatta cemevlerini ibadet yeri olarak kabullenmeye yakınlaşmak, diğer yandan cemevlerini kontrol altında tutmak ve Kılıçdaroğlu’nu ‘Dersim isyanının’ uzantısı ilan etmek…

    ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu Türkiye vatandaşlarını siyasi kimliklerinden sıyırarak ele alıyor. ‘Siyaseti biz devlet olarak yaparız’ diyor. ‘Siyaset yapmadığınız, siyaseti bize bıraktığınız sürece bütün halkımıza kucağımız açık’ deniyor. ‘Milli siyaset uygulanmaya çalışırken buna karşı çıkanlar, hatta katılmayanlar bile kendiliğinden gayrı milli hale gelir ve en ağır şekilde cezalandırılmayı hak eder’ diye uyarıyor.

    Açıkçası Türkiye Yüzyılı ‘kendimize ait’, ‘bize özgü’ bir faşizm teklif ediyor. Bu faşizmin ne kadar doğru ne kadar yararlı olduğu bir yana, ‘bizim için’ ne kadar normal olduğunun altını çiziyor. Çünkü ‘bizim’ geçmişten geleceğe uzanan hakiki ‘özümüz’ bu… Dolayısıyla ‘kendimiz’ olabilmek için söz konusu faşizmi istekle kucaklamamız öneriliyor. Yaşadığımız (ve yaşattığımız) her anımızda gururla taşıyacağımız, onur duyacağımız bir bayrak gibi…

    Yeni İttihatçılığın ideolojik zemini üzerinde doğal, kendiliğinden, fıtratımıza uygun bir siyaset vizyonu inşa edilmekte. Buradan hareketle önümüzdeki dönemin milli ile gayrı milli arasındaki bir çatışmayı ima ettiğine ve yaklaşan seçimlerin anlamının bu olduğuna inanılıyor. (Bu öyle bir haklılık duygusu ki, Erdoğan’a İYİ Partiye Altılı Masa’dan ayrılma tavsiyesi yaptırabiliyor, siyasi hataya sevk eden bir özgüvene neden oluyor.)

    ‘İnanılıyor’ kelimesi bir gerçekliği ifade etmekte. Yeni İttihatçılık ve Türkiye Yüzyılı sadece bir seçim kazanma stratejisi değil. Uzun vadeli bir perspektifi, inanılan, sahiplenilen ve ne pahasına olursa olsun savunulması gereken bir duruşu ifade ediyor. Bu nedenle seçimi kaybetse bile (devleti de içeren) bu iktidarın mücadeleyi bırakmayacağını öngörmekte yarar var.

    Seçimi kazanarak birçok iyileşme sağlanabilir ama Yeni İttihatçılığı karşısına almayan ve ona alternatif vizyon üretemeyen bir muhalefetin kısa sürede devlete fazlasıyla ‘uyum’ sağlamak zorunda kalması, zaman içinde rehin düşmesi şaşırtıcı olmaz.

    Bunu becerebilecek entelektüel derinliğe ve cesarete sahip bir siyasi işbirliğinin ise demokrasi anlayışını sandığın ötesine taşıyarak özgürlükler ve sorumluluklar üzerinde kurumsallaştırma, devleti ve devlet/toplum ilişkisini ideolojik hiyerarşiden kurtararak normalleştirme şansı var.

    Bu şansın kalıcı olabilmesi toplumun ikna edilmesini gerektiriyor… Ama belki de farkında olmadan zaten bu demokrat vizyonun henüz adı konmamış siyasetini ve onun sözcülerini beklemekteyiz. Çünkü sezgisel olarak biliyoruz ki, aksi halde özgürleşemeyecek, ergenliği aşamayacak ve zihinsel sağlığımıza kavuşamayacağız.     

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet - Yayın Tarihi: 22.11.2022

    27 Aralık 2025 Cumartesi

    Leyla Zana

    Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

    Leyla Zana’yı 6 Kasım 1991 günü çıkan “yemin krizi”yle bildik asıl. Siyah tayyörü, başında kırmızı yeşil-sarı örgüsüyle kürsüye çıktı, yeminini okudu, sonra dedi ki, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”. Bu cümleyi Kürtçe söyledi ve bütün o kravatlı erkekler topluluğunu delirtti! 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları için partiden ihraç edilen SHP milletvekilleri tarafından kurulan Halkın Emek Partisi, 1991 yılında SHP ile seçim ittifakı yapmış ve 18 milletvekiliyle meclise girmişti.

    Leyla Zana’nın 12 Eylül darbesi sırasında Diyarbakır belediye başkanı olan Mehdi Zana’nın eşi olması dolayısıyla politikleştiği yolundaki kanaat, Kürt kadınlarına bakışı yansıtır: Ezik, cahil ve yoksul. Oysa Zana’nın seçildiği 1991 meclisinde kadın milletvekili oranı hepi topu %1,8’di zaten! Türk kadınlarının durumu da pek parlak değildi.

    Leyla Zana, meclis kürsüsünde bu bakışı ters yüz etti. Yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin gözünde de bir direniş sembolüne dönüştü. On yıllık hapishane döneminde iki kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü aldı.

    Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

    Bu bakımdan Leyla Zana’nın hikâyesini daha büyük bir hikâyenin, Kürt kadın politikacıların hikâyesinin giriş noktalarından biri gibi düşünmek mümkün. Acıyla ve direnişle yoğrulmuş bir geleneğe doğup onu başka bir şeye dönüştürme hikâyesinin.

    3 Mayıs 1961 günü doğdu, 14 yaşındayken kuzeniyle evlendirildi. 19 yaşında, biri kucağında biri karnında iki çocuklu bir kadındı, 12 Eylül darbesi oldu. Eşi Mehdi Zana, Diyarbakır belediye başkanıydı, tutuklandı ve 10 yıl hapis yattı. Leyla Zana bu süreçte okuma yazmayı öğrendi, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kurucularından biriydi, Yeni Ülke gazetesinde gazetecilik yaptı. 1991’de milletvekili seçildiğinde, arkasında on yıllık bir politik tecrübe vardı. Tutuklu yakını tecrübesi, insan hakları mücadelesi tecrübesi, gazetecilik tecrübesi. JİTEM’in saldırılarına direnme vardı, Vedat Aydın cinayeti vardı. Kürsüde taktığı üç renkli örgüyü ona hediye eden Bismilli kadına verdiği söz vardı.

    Kahramanın yolculuğu, başladığı yerde son bulur. Pek de hevesli olmadığı, zorunluluklar sebebiyle girdiği uzun yolda, değişir ve dönüşür. Evine döndüğünde, o artık başka biridir. Bu yolculuğu mümkün kılan, evdir. O sabit kalmalıdır ki kahramanın dönüşümünü anlayabilelim, yol haritasını izleyebilelim. Leyla Zana için böyle olmadı, yakılıp yıkılmış bir evden başladı, boşaltılmış bir köyde soluklandı. Efsanelerle, söylentilerle, dedikodularla karışmış bu hikâyenin aslını anlatma imkânı pek olmadı. Ama bir şey var, en başından beri tekrarladığı bir şey: O bu yolda yalnızca politik iklimi, Kürt kadınlarına dair imgeleri değiştirmekle kalmadı, kendini, “kendi küçük dünyasını” da alt üst etmeye cesaret etti.

    İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kahramanın evi, belki de anadiliydi. Başladığı ve döndüğü yer. (AB/TY)

    Aksu Bora

    Aksu Bora-Birikim
    İletişim Yayınları/BiaMag                                   


    10 Aralık 2025 Çarşamba

    İmralı Zabıtları (2013)

    (28 Şubat 2013 tarihinde Milliyet'te yayınlanmış) 

    HDK bileşenlerinden'de biri olan, BDP vekillerinden oluşan Barış çözüm heyetinin,İmralı'da Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.
    görüşmenin tutanakları özetle şöyle:
    Abdullah Öcalan'ın, İmralı'da BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Milletvekili Altan Tan'la yaptığı, bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları özetle şöyle:

    "Hepimizin hayatı söz konusu"
    "Kandil'e BDP'ye ve Avrupa'ya üç nüsha mektup yazdım. Heyet ile dünden beri yoğun olarak tartışıyoruz. Özal'dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim (akamete uğradı, kesintiye uğradı) kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türklerde bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadelelerini bir kenara atmaları lazım.
    Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete... Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya'nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi idi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi bu yönde PKK'yi hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım. Demokratik kurtuluş ve demokratik yaşam süreci. ben bu deyimi rastgele seçmedim. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; "Apo'yu bitirdik" dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon'u saptırdılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP'ye anlatmalısınız. AKP'lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis'tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı.

    "Metiner kendini düzene satmış"
    - Metiner saçmalıyor, "Apo sıkıştı" diyor. Propaganda ile oyunu karıştırıyor. Kendisini düzene satmış, kendisini rezil etmiş, AKP'yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Derhal bu söylemi terk etmesi lazım. Biz AKP'yi çıkartan gücüz.

    "Ha biz ha Sakine"
    - Sırrı: Bize gelen bilgide, "Sakine'nin tutumunun ve katılımının iyi olduğu, dağ adına Avrupa'da görevli olduğu, işini tamamlayıp geri dönüş için Paris'e gittiğinde bu olayın olduğu... Tutumunun ve katılımının iyi olduğu" bildirildi.
    - Öcalan: Ha bizi vurmuş, ha Sakine'yi vurmuşlar. Çok karanlık bir olay. Ankara'ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya'da büro tutmuş. Sterk "MİT kaynaklı" demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.
    (Sırrı'ya dönerek) Sinop olayı rastgele mi organize mi?
    - Sırrı: Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe Araştırma Komisyonunun görevi bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz'i deşifre eden bilgiler geldi. Burada Karadeniz'de gladyonun yaptığı işler başlığı altında TAYAD'lı ailelere dönük linç girişimi de vardı. Orada anlatılan, yapılan ve biçimler ne ise hepsini Karadeniz'de gördük. Bu yönüyle örgütlü ve organizeydi.
    - Öcalan: Siz de muallaktasınız. Tıpkı Sakine gibi. Bir daha kendini öz savunmanın hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksınız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk'ü iki kez vurdular, bir Samsun'da, bir İzmir'de... Sakine'ye yapılan hepimize yapılabilir. Bu özel harbe ayrıca geleceğiz.
    - Öcalan: Hükümet kesin vesayetten kurtuldu mu hesaplaşma tam olarak yapıldı mı? Tayyip'in Hükümet mekaniği, Kürt hareketine vurduğu kadar kendisine izin veriliyor, alan açılıyor vesayet kurumu, güç odakları tarafından. Sayın Başbakan zekice bu mekaniği teşhis etmiş ve iyi kullanıyor. Komplonun bir parçası değil. Danışıklı demiyorum ama Başbakan komplonun parçasıdır demiyor ama, bu yöntemi bir iktidar aracı olarak görüyor. PKK'ye vurarak yerini sağlamlaştırıyor. Kendime kızıyorum, 2001-2004'te biz eylemi 'tak' diye kestik. Hükümet anlamadı, 'terör bitti' dediler. (Altan Tan'a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP'ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP...
    Türkiye'nin ihtiyacı olan tam evrensel demokratik kriterlere uymazsan, PKK'ye karışmam dedim. Bunu PKK hareketinin zorluklarını bilerek söyledim. Hegemonya kurmak istediler, biz bu hegemonyaya karşı çıktık. AKP, iktidarı gökten inmiş sandı. Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyordu. Ben Deniz Baykal'ın taktiğini boşa çıkardım. AKP hegemonya istiyor. CHP'nin yerine geçmek istiyor. İzin vermeyiz. AKP'ye korkunç rant imkanı çıkar. Ben buna alet olmam. Tek şartım hegemonik olmaması. Biz eskisine doyduk, yeni kambur istemeyiz.

    "Başbakan vatana ihanetten tutuklanacaktı"
    AKP'nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011'de) PKK'yi bitireceğiz' dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT'e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, 'bu darbedir' dedim. Ergenekon'dan farkı yok. Başbakan MİT'e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ'u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş 'darbe' dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.

    "Florida kontrgerilla merkezidir"
    Türkiye'de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote etmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD'de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3'ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP'ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT'i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
    Florida kontrgerilla merkezidir. Abdullah Çatlı iki kez gitti. Papa, Palme... Sakine bu tür grupların işidir. Yeni gladyo tam anlaşılamıyor. Çözüm adına yapılan her şeyi sabote ettiler. Sakine olayı bende düşük bir tereddüt uyandırdı. Net değil. Sakine Avrupa'da barışı temsil ediyordu. Hala aydınlatılamadı.

    Tamamı >>

    30 Ekim 2025 Perşembe

    Nasıl birlikte yaşayacağız?


    Cumhuriyet, "Nasıl birlikte yaşarız?" sorusuna verilmiş dünya-tarihsel cevaplardan biridir. İlan edilişinden 102 yıl sonra, hâlâ aynı soruyu soruyoruz: "Nasıl birlikte yaşayacağız?"

    Cumhuriyete neden ihtiyaç duyduğumuzu anlamadan bugünü kavrayamayız. Birçok sorunun cevabı bu sualin içinde gizli. Osmanlı İmparatorluğu’nun "utangaç" modernleşmesi Cumhuriyetle belli ölçüde "radikal" bir hal aldı. Fakat modernleşme farklı biçimler almasına rağmen Cumhuriyet ile demokrasi arasında derin bir gerilim süregeldi. 1946'da çok partili hayata geçildi ama gerçek demokrasiye geçilemedi.

    Cumhuriyetin bu topraklardaki yolculuğu, modernleşme çabasıyla şekillendi. 102 yıl sonra artık şunu çok daha net görüyoruz: Bu toprakların kendi gerçeğini ve dinamiklerini görmezden gelemeyiz. Canımızı acıtan, yüreğimizi yakan nice tecrübeler yaşadık. İçinde yer alan tarihsel ilişkiler, hukuku, düzeni onarmamız gerekiyor.

    Tarih ve sosyoloji perspektifinden bakıldığında Türkiye hem Doğu hem de Batı'dır. Hem geleneksel hem de moderndir. Onu eşsiz kılan da tam olarak bu. Belki de artık bu gerilimleri büyütmeden aşmanın, diyalog kurmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Yunus Emre'yle Goethe'yi, Ahmedi Xani'yle Nazım Hikmet'i birlikte okumaktan, farklı dünyalar arası temaslar ve kucaklaşmalardan bahsediyorum. (Tuncay Bakırhan - t24)  Makalenin Tamamı>>

          


    23 Eylül 2025 Salı

    Bad-el harab-ül Basra: Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler

     AKP’nin “altın çağ” diye sunduğu yıllar, kısa vadeli kazanç ve rant politikalarıyla şekillendi; kamu varlıkları elden çıkarıldı, hukuk ve demokrasi geri plana itildi, toplumsal hafıza silindi. Muhalefetin pasifliği AKP’nin içeride otoriterleşip dışarıda reformcu  görünmesine zemin sağladı. Bugün eski kaynaklar tükendi, kadrolar etkisizleşti; iktidar hâlâ geçmişin hatırasına tutunarak siyasi alanı kısıtlamaya çalışıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Ancak Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor


    Bad-el harab-ül Basra” der Araplar: Basra harap olduktan sonra…

    Yani iş işten geçtikten, şehir yıkıldıktan, hayat darmadağın olduktan sonra dökülen gözyaşının, yaşanan pişmanlığın bir anlamı kalmaz. Bazen Türkiye’de iktidarın kendi devamı için ülkeye neler ettiğini düşündüğümde aklıma bu söz geliyor. Her gün yeni bir kaosun pençesinde, yeni bir operasyon, yeni bir debdebe…

    Tabloyu neresinden anlatmaya kalksan eksik kalıyor. İşte geçtiğimiz hafta CHP’nin il binasında yaşananlar da bu manzaranın yalnızca bir sahnesi. Bazen bugünü anlamanın yolu, bir zamanların o parlatılmış yıllarına dönüp bakmaktan geçiyor. AKP’nin kendi hatıra defterinde “altın çağ” diye sakladığı yıllar… O dönem dünya ekonomisi parasal genişlemenin en coşkulu günlerindeydi. FED’in açtığı para muslukları öylesine kuvvetli akıyordu ki, bizdeki derme çatma kanallar bile şelale sanılıyordu.

    Türkiye’ye para yağıyor, döviz rezervleri kabarıyor, kur sakin, faiz makul seyrediyordu. Bir ekonomiyi yönetmek için ne sanayi politikası gerekiyordu ne de uzun vadeli vizyon. Zaten küresel rüzgâr öylesine kuvvetli esiyordu ki, dümeni tutan kişi direksiyonda uyuklayarak bile yol alabiliyordu. O yıllar, iktisat kitaplarının örnek diye anlattığı “dış şok”un ballı kaymaklı versiyonuydu: Ülkeye giren sıcak para, yanlış politikaların üzerini cilalıyor, yapısal zaafları görünmez kılıyordu. “Reform” dedikleri şey aslında dışarıdan akan paranın geçici makyajından ibaretti.

    Ellerindeki kamu varlıklarını yok pahasına elden çıkarırken bunun yerine nasıl bir sanayi politikası koyacaklarını hiç düşünmediler. Zira buna gerek yoktu. Böyle şeylerin acısı hemen çıkmazdı; faturası her zaman gecikmeli gelir, bedelini de onlar değil gelecek kuşaklar öderdi. Onlar için önemli olan bugünün bilançosunu şişirmekti. Telekom’un, şeker fabrikalarının, limanların, elektrik dağıtım şirketlerinin elden gitmesiyle doğacak çoraklık yıllar sonra ortaya çıkacaktı. Satarken de en ufak bir tereddüt yaşamadılar; günü kurtarmak, vitrini parlatmak yeterliydi.

    Üstelik bütün bunlar “verimlilik" ve "özel sektör dinamizmi" bahanesiyle meşrulaştırıldı. Oysa özelleştirme adı altında yapılan, çoğu zaman üretkenliğin artırılması değil kısa vadeli nakit akışı sağlanmasıydı. Kamu mülkiyetinin tasfiyesi ekonomik olduğu kadar toplumsal bir hafızanın da silinmesiydi. Cumhuriyetin ortak mirası günübirlik döviz girişine indirgenmişti.

    Ardından ülke bir şantiyeye dönüştü. TOKİ’ler, rezidanslar, AVM’ler, köprüler, havalimanları… Betonun yükseldiği her yerde iktidar da kendini sağlamlaştırdığına inanıyordu. Yabancıya daire satışıyla vatandaşlık dağıtıldı; pasaport, adeta tapu senedinin promosyonu gibi görülmeye başlandı. Birkaç yüz bin dolara alınan bir daire, beraberinde bir ülkenin yurttaşlık hakkını da getiriyordu. Böylece yurttaşlık, ortak bir siyasal aidiyet değil, emlak piyasasında alınıp satılan bir meta haline geldi.

    İnşaat sektörü bu dönemde yalnızca binalar yükselten bir alan değil, siyasetin asli taşıyıcı kolonu haline geldi. “Başarı” artık kaliteli mühendislikle değil, iktidara olan yakınlıkla ölçülüyordu. Bir şirketin gücü yaptığı konutların metrekare hesabıyla değil, Saray’a olan mesafesiyle belirleniyordu. Devlet bankaları kredileri seferber ediyor, belediyeler ruhsatları dağıtıyor, yasa değişiklikleri bile bu ekosis- temin ihtiyaçlarına göre yapılıyordu. Böylelikle yeni bir ekonomik sınıf da ortaya çıktı: Siyasal inşaattan beslenen yandaş yeni zenginler. Kriz onlar için fırsata, deprem rant alanına, kentsel dönüşüm ise bir servet transferi mekanizmasına dönüştü.

    Toplumsal hafızada depremin yarattığı yıkım giderek silinirken, “kentsel dönüşüm” afet riskini azaltmak değil, yeni ihalelerle yeni gelir kapıları açmak anlamına geliyordu. Beton döküldükçe iktidarın ideolojik mimarisinin daha sağlam bir zemine oturduğuna inanılıyordu. Sonuçta ortaya çıkan bu ittifak yalnızca ekonomiyi değil, rejimin kendisini de biçimlendirdi. Türkiye’de demokrasi ve hukuk kurumları zayıflarken, inşaat üzerinden palazlanan bu yeni sınıf, iktidarın hem sponsorluğunu hem de dayanak noktasını üstlenmiş oldu. Vatandaşlık tapuyla, siyaset rantla, gelecekse betonla mühürlendi.

    Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük felaketlerden biri olan 1999 depremi, üzerinden birkaç yıl geçtikten sonra neredeyse unutulmuştu. Toplumsal hafızada depremin yarattığı acı, bir süreliğine siyasal iradeyi de zorlamıştı ama zamanla her şey eski rayına girdi. Yeni bir depremin ne zaman geleceği belli değildi; bu belirsizlik, ihmali kolaylaştırdı. “Kentsel dönüşüm” kavramı böylece afet riskini azaltmanın değil, yeni bir rant düzeni kurmanın adı oldu. Yıkılan binalar yerine yenileri yapılırken esas amaç sağlam şehirler yaratmak değildi; arsa değerlerini katlamak, kat karşılığı projelerle siyasal sermaye üretmekti. Depremin açtığı yaralardan ders çıkarmak yerine, o yıkımın üzerine kurulan hafıza hızla silindi. Riskli bölgelerden çok rant potansiyeli yüksek bölgeler dönüştürüldü. Afet, toplumsalgüvenliği değil, ekonomik kazancı örgütleyen bir araç haline geldi. O yıllarda “istikrar” diye pazarlanan şey aslında bambaşka bir şeydi. İktidarın dilinde istikrar, üretimle, teknolojiyle ya da toplumsal barışla ilgili değildi. İstikrar, küresel sermayenin bu ülkeye gönül rahatlığıyla uğrayabilmesinden ibaretti. Dolar İstanbul’a kolayca girip çıkabiliyorsa, yabancı fon yöneticileri Londra’dan sevinçle alkış tutuyorsa, içerideki otoriter uygulamaların üzeri kolayca örtülüyordu.

    Yargı bağımsızlığı, kurumsal kapasite, liyakat… Bunların hiçbirine ihtiyaç yoktu. Çünkü para akmaya devam ettiği sürece ülke bir başarı hikayesi olarak anlatılabiliyordu. Siyasetçiler kendilerini “usta kaptan” gibi tanıtırken, aslında gemi küresel rüzgarın gücüyle kendi kendine yol alıyordu. Ve tam da bu sahte güvenlik ikliminde, içeride otoriter mimarinin temelleri döşendi. Ekonomik bolluk, siyasal baskının üzerini örten bir halı işlevi gördü. Medya, yargı, üniversiteler birer birer dönüştürülürken, toplumun büyük bir kısmı “Büyük Türkiye” anlatısının sarhoşluğundaydı.

    Bugün dönüp bakınca anlıyoruz ki, o dönemin “istikrarı” aslında bir aldatmacaydı. Küresel sermaye güvenliği ile içerideki iktidar mühendisliğinin aynı anda ilerlediği bir düzenden fazlası değildi. Para aktıkça demokrasiye ihtiyaç yoktu, hukuk geri plana itilebiliyordu. Beton döküldükçe yalnızca şehirler değil, rejimin yeni sütunları da inşa ediliyordu.

    Bana dokunmayan muhalefet bin yaşasın

    AKP’nin iktidara gelişinde yalnızca ekonomik krizler ya da küresel rüzgarlar değil, muhalefetin biçimi de belirleyici oldu. Deniz Baykal’ın liderliğindeki CHP, 28 Şubat sürecinde devletçi dile yaslanarak dindar ve yoksul kesimlerle arasındaki mesafeyi derinleştirdi. Bu tavır, ilerleyen yıllarda AKP’nin “kendi yurdunda parya” söyleminin en güçlü dayanağı oldu.

    2002 seçimlerinde toplum değişim isterken, Baykal’ınCHP’si barajı savunmaya devam ederek Meclis’in AKP çoğunuğuyla şekillenmesine zemin hazırladı. 2007’de ortaya attığı 367 şartı ve cumhurbaşkanlığı engellemesi ise AKP’ye tarihinin en büyük mağduriyet kalkanını armağan etti. Böylece CHP, farkında olmadan AKP’nin hem içeride hem dışarıda “demokrasinin mağduru” rolüne bürünmesini sağladı.

    Baykal gidince yerine Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde, toplumun bir kesimi yeni bir umut ışığı görmüş gibi sarıldı ona. Yumuşak üslubu ve “temiz siyaset” imajı kısa süreli bir heyecan yarattı. Ancak çok geçmeden muhalefetin temel reflekslerinin değişmediği anlaşıldı. Baykal’ın suni sertliği gitmişti, yerine pasif bir mülayimlik gelmişti; fakat iktidarı zorlayacak stratejik vizyon yine ortaya çıkmadı. CHP birkaç belediyeyle yetinen, iktidarın ömrünü uzatan, varlığıyla demokrasi görüntüsü sağlayan ama fiilen iktidarı rahatsız etmeyen bir muhalefet çizgisine sıkıştı.

    Kılıçdaroğlu’nun liderliği, kritik eşiklerdeki pasifliğiyle tarihe geçti. 2016’da dokunulmazlıkların kaldırılması oylamasında parti sert bir muhalefet hattı kuramadı; böylece HDP’lilerin Meclis’ten tasfiyesine fiilen onay verilmiş oldu. 2017’deki anayasa değişikliği referandumunda, Türkiye’nin rejimini dönüştüren en kritik kırılma anında, CHP toplumu harekete geçirecek bir liderlik sergileyemedi. Referandum “şaibeli evet”le sonuçlandığında bile muhalefet, sonucu kabullenmekten öteye geçemedi.

    Ardından gelen 2019 yerel seçim başarısı, muhalefet için yeni bir fırsat yaratmıştı. Ancak bu avantaj da iyi yönetilemedi. 2023 seçimlerine giderken “Altılı Masa” denilen ittifak, umut yaratmak yerine dağınıklığı ve krizleriyle gündeme geldi. Kılıçdaroğlu, kendi adaylığının toplumda yaratacağı tereddütleri görmezden geldi; kazanamayacağını gösteren neredeyse her anket ortadayken, “Ben kazanırım” inadında diretti. Seçim yenilgisiyle birlikte yalnızca muhalefet değil, ülkedeki değişim umudu da ağır bir yara aldı.

    Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devleti kendi çizgisinde yeniden yapılandıran iktidar, dışarıda da muhalefetin dağınıklığı ve vizyonsuzluğundan beslenerek kendi iktidar ömrünü uzatmayı başardı.

    Tüm bu tablo AKP için adeta biçilmiş kaftandı. İçeride kadrolarını tahkim eden, devlet kurumlarını adım adım ele geçiren bir iktidar; karşısında ise kritik eşiklerde ya yanlış kararlar alan ya da hiçbir karar alamayan bir muhalefet. Demokrasi dekoru tamamdı, ama oyunu tek başına oynayan belliydi.

    Ve bu dekor, AKP’nin işine fazlasıyla yaradı. Avrupa Birliği süreci, muhalefetin pasifliği sayesinde iktidar için bulunmaz bir meşruiyet sahasına dönüştü. CHP güçlü bir alternatif üretmeyince, AKP içeride otoriter adımlar atarken dışarıda kendini reformcu ve demokrat olarak sunabildi. Hatırlayın, 12 Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nde Erdoğan, henüz resmî bir sıfatı yokken, “fiilî lider” olarak 140 saatte 8 devlet başkanıyla görüşmüş ve her fırsatta “Next year, inşallah” diyerek Türkiye’nin üyeliğini kapı eşiğinde göstermeye çalışmıştı. Hatta dönemin ABD Başkanı George W. Bush’a, “Bizi AB’ye almazlarsa NAFTA’ya alın” diyerek bu hayali küresel sahnede pazarlıyordu.

    Cemaatle kurulan ittifak da aynı atmosferde rahatça büyüdü. Yargıdan emniyete, eğitimden medyaya kadar devlete nüfuz eden bu ortaklık, muhalefetin suskunluğunda kök saldı. Sonuçta Türkiye, AB başkentlerinde alkışlarla karşılanan bir “reform ülkesi” görüntüsü verirken içeride medya tekelleşiyor, yargı siyasallaşıyor, cemaat ve parti ortaklığı devletin damarlarına yerleşiyordu. Muhalefetin sessizliği, AKP’nin hem Avrupa’da hem de içeride “alternatifsiz güç” olarak büyümesinin en büyük garantisiydi.

    Ne var ki 2010’ların ortasına gelindiğinde bu ortaklık çatırdamaya başladı. Güç paylaşımı kavgası, 17-25 Aralık operasyonlarıyla açık bir savaşa dönüştü. İktidar kendi yarattığı gölgeden korkmaya başlamıştı. Kavga büyüdükçe devletin sinir uçları paramparça oldu; bürokrasinin içinde birbirine düşman iki ayrı klik doğdu. Bu kırılmanın doğal sonucu, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiydi.

    Ülke o geceden sonra eşi görülmemiş bir kaosun içine sürüklendi. Darbe girişimi püskürtülürken devletin bütün kurumları olağanüstü hal rejimiyle yeniden dizayn edildi. FETÖ kavgası, iktidarın mutlak tahkimatına bahane oldu; demokrasi, güvenlik söylemiyle askıya alındı. Ve bütün bunlar olurken CHP, iktidarı bu kaosun asli sorumlusu olarak görmekten imtina etti.

    FETÖ’nün devletin içinde kök salmasına bu kadar alan açılmasının baş mimarı AKP iken, muhalefet AKP’nin “Demokrasiye sahip çıkıyoruz” diye süslediği suni söylemlere iştirak ederek saf tuttu. Yenikapı mitinginde olduğu gibi, iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmamayı tercih etti. Böylece iktidar, hem eski stratejik ortağını “terör örgütü” ilan ederek muhalefeti yanına çekti, hem de kendi sorumluluğunu görünmez kıldı. CHP’nin bu süreçteki pasifliği, AKP’ye “Biz yalnız değiliz, bütün siyasi aktörler bu hikâyede bizimle” deme imkânı verdi. Gerçekte olan ise yıllarca birlikte yürüyenlerin kavgasının bedelini ülkenin ödemesiydi ama muhalefet bu enkazda iktidarın rolünü doğru tarif edemedi.

    Yarın geldi

    Ve işte bugün, perde tamamen indi. AKP’nin “altın çağ” diye parlatıp da “yarının işi” diyerek ertelediği bütün faturalar kesildi. O yarın geldi. Hazıra dağ dayanmadı, para muslukları kapandı, AB kapısı çoktan kilitlendi, cemaat ortaklıkları yerle bir oldu. Geriye ne küresel sermayenin lütfu kaldı ne de sahte bir istikrar masalı…

    Üstelik yalnızca iktisadi olarak değil, siyasi olarak da deniz bitti. Kendi kadrolarını yıllar içinde tasfiye ede ede sonunda kendini de tüketti. AKP artık parti siyaseti anlamında bütün etkisini yitirmiş durumda. Bugün tek bir AKP’li siyasetçinin kamuoyunda bir özgül ağırlığı yok.

    Tam da bu boşlukta CHP yeniden sahneye çıktı. Yıllarca iş bilmezliği ile küçümsenen yapı, kendi içinde dönüşüm sancılarıyla ayağa kalktı. Ekrem İmamoğlu’nun belediyecilikle sınırlı kalmayan çıkışı, Özgür Özel’in parti içindeki cesur hamleleri ve kadroları yenileme çabaları, muazzam bir yerel seçim başarısı… Bunlar CHP’yi sadece muhalefet değil, gerçek bir iktidar alternatifi kılmaya dönük adımlar oldu.

    19 Mart’ta yaşananlar, öncesinde CHP’li belediyelere yönelen kayyum hamleleri, tutuklamalar, İstanbul İl Başkanlığı’na kurulan abluka, İmamoğlu’na açılan davalar, partinin öne çıkan isimlerini hedef alan itibarsızlaştırma kampanyaları, Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına yeniden yerleştirme hamlesi olarak CHP kurultay davası… Bunların hepsi aynı kaygının; yani yıllarca alternatifsiz görünen iktidarın karşısında artık somut bir alternatifin belirmesinin tezahürü.

    AKP kendi kadrolarını tüketip siyasetçilerini sahneden sile sile kamuoyu önünde hiçbir özgül ağırlığı kalmayan bir partiye dönüşürken, CHP’nin tam da bu enkazın ortasında yeni bir çıkış sahnesi kurmasına seyirci kalmasını beklemek safdillik olurdu.

    Bugün iktidar kaybolan yıllarının geri gelmeyeceğini bildiği halde, hâlâ o hayalin peşinde. Yine Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanı, yine Gürsel Tekin il başkanı, yine hiç ayağına dolaşmayan bir muhalefet, ne güzel… Dününü altın çağ diye yüceltirken, bugün elinde baltayla ülkenin bütün demokratik kurumlarına saldırıyor. Sadece muhalefeti değil, siyasetin kendisini de işlevsizleştiriyor. Türkiye’yi siyaset yapılmaz bir alana sürüklerken, kendi bekasını da uçuruma doğru itiyor.

    Ve fakat, Bad-el harab-ül Basra… -

    Özge Öner - Oksijen

    Yukarı