Translate

İnsan Olmak

İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak, içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur. En gelişmiş canlı olan insanın yine insan tarafından incelenmiş olması bunun başlıca nedeni olsa gerek. Üstelik konu insan davranışları olduğunda, yansız bir değerlendirme yapabilmek daha da güç. Davranışlarımızın gerisindeki dinamik mekanizmaları açıklamaya çalışan araştırmacıların yaşamlarını ve yapıtlarını karşılaştırarak incelediğimizde, kendi kişilik özelliklerinin geliştirdikleri kuramlara yansımış olduğunu açık bir biçimde görebiliriz. Örneğin Freud’un, insanı saldırgan ve yıkıcı bir varlık olarak tanımlaması ile onun pek de esnek olmayan ve karamsar kişiliği arasındaki paralellik birçok eleştirmenin gözünden kaçmamıştır.
Aslında, normaldışı davranışlar tarihin her döneminde insanın ilgi konusu olmuştur, ama ortalama insanın davranışlarına yirminci yüzyıla gelene kadar hemen hemen hiç ilgi duyulmamıştır. Yüzyılın başlarında psikanalizin getirdiği yeni bakış açısı, normaldışı davranışların, aslında, olağan davranışların abartılmış biçimleri olduğunun anlaşılabilmesini sağlamıştır. Böylece, özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, insanın günlük yaşamındaki davranışları da giderek artan ilgi konusu olmuştur.
Ne var ki, bu gelişmelere karşın, insanları normal ya da normal olmayanlar diye iki gruba ayırma eğilimi günümüzde de süregelen bir yanılgıdır. Oysa, davranışbilimciler normalliğin tanımı üzerinde bir görüş birliğine henüz varabilmiş değiller. Geçmiş yüzyıllarda, bir insanda önemli sayılabilecek oranda normaldışı davranışların görülmemesi normallik olarak kabul edilirdi. Buna karşılık 1937 yılında Freud, normallik diye bir şey olmadığı görüşünü savunmuş, böyle bir durumu tanımlamaya çalışmanın gerçekleşmesi olanaksız ve hayal ürünü bir amaç olduğunu söylemişti. Günümüz araştırmacıları ise Freud’ dan farklı düşünmekte ve özellikle son yirmi yıl içinde bu konuda ciddi çalışmalar yapmaktadırlar.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında, toplum normlarına uyma oranının normalliği, bu kurallardan sapma oranının ise normaldışını belirlediği görüşü oldukça egemendi. Ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, toplumların da bazen hasta olabileceğinin fark edilmesi üzerine bu görüş geçerliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Hasta toplum, bünyesindeki normal bir davranışı normaldışı olarak yorumlayabilen toplumdur. Belirli bir oranda toplum kurallarına uyma, toplu halde yaşamak için gereklidir ve bunun karşıtı tutumlar bireyin kendisi için de zararlı olabilir. Ancak, normalliğin temel ölçütlerinden biri, kişinin kendisini iyi hissedebilmesidir. Bu ise yalnızca yaşamın sürdürülmesini değil, insanın dünya içinde kendine özgü bir yer edinebilmesini ve yaşamından doyum sağlayabilmesini de içerir. Buna karşılık, yalnızca toplumun onayına yönelik davranışlar kişiliğin ortadan silinmesine neden olabilir.
Yakın geçmişe kadar en çok yandaş toplayan görüşlerden birine göre, kendisine ve topluma orta derecede uyum sağlayabilen ve çoğunluğu oluşturan grup normal sayılır; iki uçtakiler olağandışı durumlar olarak değerlendirilir. Bir başka deyişle, kimse siyah ya da beyaz olarak nitelendirilemez. Aslında hepimiz grinin tonlarıyız. Kimimiz daha koyu, kimimiz daha açık. Beyaza çok yakın bir tonu tutturabilenlerin azınlıkta olduğunu biliyoruz. Ama bu insanların gerçek oranını kestirebilmek oldukça güç. Çünkü onlar yaşama doğrudan katıldıklarından mutlu olup olmadıklarından söz etmezler bile. Buna karşılık bazıları yaşayarak mutluluğa ulaşmaya çalışacakları yerde, mutlu olabilmek için kendi dışlarında “bir şey olmasını” bekler, ya da nasıl mutlu olunabileceği konusunda sonu gelmez tartışmalar sürdürürler.
Günümüzde giderek artan sayıda yandaş toplayan bir yaklaşıma göre ise, normallik bir süreçtir ve normal davranış, birbiriyle etkileşim durumunda olan sistemlerin ortak bir ürünüdür. Bir diğer deyişle normallik, herhangi bir andaki durumu tanımlamak yerine, organizmada gözlemlenen değişiklikleri ya da süreçleri vurgular. İnsanı genel sistemler kuramına göre ele alan bu yaklaşıma göre, bir sistem olarak normallik, canlı bir sistemin, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik değişkenlerin katkısıyla ve zamanın sürekliliği içerisinde işlevlerini sürdürebilmesini tanımlar. Bu değişkenlerin sistemle nasıl bütünleştiği ve her bir değişkenin sistemin bütünlüğü içindeki yeri, gelecekte yapılacak araştırmalarla aydınlatılabilecektir.
Normallik kavramını bir süreç olarak ele aldığımızda, konuya ilişkin bir diğer boyutun da tartışılması gerekir. Bu da normalliğin, uyum, yeterlik ve zorlanmalarla baş edebilme gibi kavramlarla olan yakın ilişkisidir. Ne var ki, normallik gibi bu kavramlar da belirli bir kuram üzerine oturtulmamıştır. Bu nedenle, bir bireyin ya da bir grubun çoğunluğunun gelecekte nasıl davranacağını kestirebilme konusunda başarılı sonuçlar henüz sağlanamamıştır.

Prof Dr. Engin Gençtan


Karga

Bekir Coşkun - 10.07.2007
Hürriyet


Kity Genovese Sendromu

1964 yılında NewYork da akşam üstü Kity Genovese isimli bir kadın çok da ıssız olmayan bir caddede cinayete kurban gider. Bu olayda ilginç olan şudur. Kadına saldıran şahıs dakikalarca kadına tecavüz etmeye çalışır başaramayınca darp eder öldürmeye çalışır. Kadını yaralı halde bırakır. Bir süre sonra tekrar gelir ve kadını öldürür. Bu acı korkunç süre bir saattir ve bir saat boyunca zavallı kadın çığlıklar atar yardım ister. Polis olay yerine gelir ancak resmi ihbar olaydan tam bir saat sonra yapıldığından geç gelmiştir, çevreyi inceler. Kadının öldürüldüğü bölgede olayı kimsenin duymaması imkansızdır. Çevre evleri incelediklerinde olayı 37 mahalle sakininin gördüğünü hatta bir kısmının sonuna kadar pencereden izlediğini ancak hiç biri ne olaya müdahale ettmiş ne de polis çağırmıştır. Bu olay sonrası bir polis şefi gazeteci arkadaşı ile konuşurken durumu anlatır. Gazetecinin ilgisini çeker ve bunu haber yapar. Haber sonrası Amerika da büyük infial olur.
Psikologlar, psikiyatrisler, sosyologlar incelemeye başladığında şu durum ortaya çıkar.
Olaya tanık kişilerin hepsi bir başkası mutlaka polise haber verir veya müdahale eder diye duyarsız kalmıştır.
Kadın bu nedenle kalabalığın ortasında öldürülmüştür.
Bu sosyal davranışa katledilen kadının adı ile kity Genovese sendromu adı verilir.
Evet Sosyal Psikolojide biz bu ve benzeri durumlara kity Genovese sendromu diyoruz.
Yaşananlara duyarsızlıktan çok başkasına yükleme, bekleme, sosyal kaytarma
Birisi çözer
Birisi yardımcı olur işimize bakalım
Biri mutlaka görmüştür
Biri mutlaka dilekçe verir
Düşünceleri ile sorun, problem ve sıkıntıları başkasına atmak.
Sonuç mu?
Etkisiz güçsüz, zayıf hatta sıfır tepkiye neden olur.
Toplumsal refleks azalır ve zorba istediğini yapar.
(Anonim)

O Gülümseme

Aslı Vatansever

02 Şubat 2018 - Birikim


Selahattin Demirtaş’ın nihayet getirildiği mahkeme salonundaki gülümsemesi üzerine çok şey söylenecektir. Üstelik de hiçbir siyasi lideri kutsamamak gerektiğini en iyi bilen bir avuç insan tarafından. Her şeyi “biz” ve “onlar”, “dostlar” ve “düşmanlar” muvazenesinden görmekten öteye gidemeyenler her zamanki gibi bunu “Kürtçülük” olarak görecektir. İhtiyatlı iyimserlikler ülkesinin akıllıları bunu abartılı bir anlam yükleme çabası olarak bir kenara atacaktır. Muktedirler burada da bir hıyanet bulup belki yeni bir kanun hükmünde kararname ile gülümsemekten bahsedenleri kamu görevinden ihraç edeceklerdir. Fakat hiçbir lideri kutsamamak gerektiğini en iyi bilen bir avuç insan, Türklük-Kürtlük savaşının ötesinde, Selahattin Demirtaş’ın şahsının dışında, güncel siyasetin toz-dumanının gerisinde o gülümsemede ne olduğunu bilecek ve anlatacağız.

Kötüyüz. Uzun zamandır kötüyüz. Ne olup bittiğinin farkında olduğu için, olağanüstü halin gadrine uğradığı için, kendi gündelik yaşamının dışındaki gerçekliği de umursadığı için kötü olanlar dışındakiler de kötü. Ne yemeğin, ne dost meclisinin, ne rakının, ne kahvenin yanındaki lokumun, ne geride kalmanın, ne uzaklara sürülüp zoraki de olsa Avrupa havası almanın tadı-tuzu yok. Doğum günlerini, yılbaşıları kutlarken özür diliyoruz; kendimizi iyi hissettiğimizde “her şeye rağmen” diye şerh düşme gereği duyuyoruz. Konuşsak bir türlü, konuşmasak bir türlü. “Kötüyüz” desek onca kötülüğün içinde bencillik etmiş oluyoruz, “iyiyiz” desek olan-bitene bigâne görünüyoruz. En mutlu günlerde daha az güler, sözde en büyük başarılarda yenik hisseder olduk. Bir kifayetsizlik, yeni yıllara rağmen açıklayamadığımız bir eskimişlik hissi...

Sahi, tesadüf müdür bütün bir toplumun bir anda topyekûn eskimesi? Her türlü saldırgan ışıltıyla kapatmaya çalıştığı bir yenilmişlik halet-i ruhiyesini bir türlü saklayamaması? Yoksa hepsi benzer söylemlerle yapısal bir köhneliği ve çürümeyi saklamaya çalışan dillerin pası mıdır ağzımızdaki acı tat? Sürekli aynı şeyleri duymayı aranan ama duydukça tıkanan kulakların tercihli sağırlığı mıdır hissettiğimiz? Sahi, en son ne zaman bir şeyi ilk kez duyduk, bir şeylere gerçekten şaşırdık?
Ezberle büyütülen, ezbere söylem ve tavırlardan başkasını yadırgayan, ama başka hiçbir şeyden değilse, içindeki sıkıntıdan ölecek olan bir toplum zor değişir. Ama elbet değişir. Birilerinin de durup ince şeyleri anlamaya vakit ayırmasıyla değişir, akıp giden sokaktan başka hiçbir şeyi olmayan birilerinin sevmeye cesaret etmesiyle değişir, birilerinin “sorumlular bulunacaktır” demek yerine “hepimiz sorumluyuz” demesiyle değişir, “bu suça ortak olmayacağız” demesiyle değişir, onca şaşaa içindeki utanmaz mağduriyet ve yoksunluk söylemlerine karşı birilerinin haksız yere mahkûm edildiği mahkeme salonlarından gülümsemesiyle değişir. Değişir.

Hayatının sekiz yılını Gulag kamplarında geçirmiş olan Aleksandr Soljenitsin’in dediği gibi, “Gerçeğe dair tek bir kelime tüm dünyaya ağır basar”. Öyledir. Değişimin dahi banalleştiği bir dünyada, herkesin gördüğünü bir kişi bile sesli bir şekilde dile getirse, bazen bir şeyler bir anda değişir. Eğer o sözde ve duruşta unuttuğumuz, ama hayati bir gerçek dile geliyorsa... Zira herkese göre değişen gerçeklerin post-modern dünyasında bile içten içe hepimiz conatus’un[1] ne olduğunu sezgisel olarak biliriz. Bir tür olarak hayatta kalmanın bireyci bir şekilde değil, ancak bir türün üyeleri olarak düşünmekten geçtiğini, yeryüzünün ve ötekilerin kaderini üstlenmeden, karşımızdakinin özgürlüğünü garantiye almadan, kötüye olduğu kadar iyiye de aynı derecede muktedir olduğumuzu bilmenin sorumluluğunu hissetmeden hayatta kalamayacağımızı, tek başına kurtuluş olmadığını hissederiz. O yüzdendir elinde avcunda olmayanların dayanışmasının, haksızlığa uğrayanın gülümsemesinin, kötülüğü bildiği halde iyiye inananın kalbimize her şeyden çok dokunması.

Ve ancak bunun hüznünü içinde taşıyanlar ve bu türden bir melale aşina olanlar aslında gerçekten mutlu olabilir, yeni doğan günlerle savaşmak yerine sevişebilir, kaybeder gibi görünürken kazanabilir. Umut vermek kabalık ve fütursuzlukla günü kurtaranların işi değildir nitekim. Zindanlardayken bile iradenin iyimserliğine inananların, kendi idam sehpasını kendi tekmeleyenlerin, morgda teşhis edilen cesedinin yüzünde gülümseme olanların, hep 17 yaşında kalacak kadar ölmemeye cesaret edebilenlerin, tarihi çözmüş olanların ve çözdüğü için onun kuklalarına gülümseyebilenlerin işidir umut vermek.

Sahtekârlığın, küçük hesapların, o da olmazsa şiddetin günü kurtardığı bir dünyada Prens Mişkin olmak, etrafındakilerin ya budala ya da içten pazarlıklı olmakla suçladığı sadelikte olmak kolay iş değildir. Sahnelenmiş mahkemelere ve akıldışı suçlamalara gülümsemeyi, umutsuzluktan kırılan ve sıkıntıdan ölen bir toplumda değişimden bahsedebilecek kadar “deli” olmayı, herkes o gülümsemenin ardında başka bir şeyler ararken kendi vicdanından başka bir şeye dayanmamayı, bir avuç da kalsalar o avuç dolusu kadar var olacaklarını bildiğin bir grup insanın varlığına güvenmeyi, Tanıl Bora’nın 7 Haziran seçiminden sonra dediği gibi “insanın insana muhtaç olduğunu” ve bu güzelim muhtaçlığın yüzü suyu hürmetine dünyanın dönmeye devam ettiğini öğrenmiş olmayı gerektirir.

Son zamanlarda hiçbir şeyin tadı yokken bir gülümseme gözlerimizi yaşartıyorsa, biraz da bunu öğreniyor olmaktandır. Öğrenmek hüzünlü bir süreçtir ne de olsa. İnsanı sarsar, unutulmuş yaraları hatırlatır, derinlere doğru tırnakladıkça olmayan yaraları açtırır, başka ellerin dokunmasına izin vermedikçe iyileştiremeyeceğimiz yaralar olduğunu gösterir. Kendi sınırlarımızı yüzümüze vurur. Ve bu yüzden iyidir. Onca teorinin ve tartışmanın çözemediği şeyi, bir gülümsemenin anlatabileceğini gösterir. Bazen ihtiyaç duyduğumuz şeyin ne iyi düşünülmüş eylem planlarında, ne sofistike siyasi tartışmalarda, ne de koşulları bir türlü olgunlaşamayan devrimlerde değil, “anladım” diyen bir gülümsemede gizli olduğunu anlatır. Geriye sadece o anlaşılanı anlatmak kalır; öğrenmenin diyeti de onu dilimiz döndüğünce anlatmaktır.





[1] Conatus, Spinoza’nın Etik’te sözünü ettiği ve gerçek anlamda “özgür eylem”in tek temeli olarak tanımladığı “var olmaya devam etme”, “yıkıma karşı çıkma” anlamındaki kavramdır (Ethics, Bölüm III, Prop. VI).