Translate

Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

'Pınar Demircan'

Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…



Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.

Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

Günde 11 ton dinamit

Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.
Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?
Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

Ya kanal ya memleket

17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…
Yeşil Gazete


Kenevir

Kenevir (latCannabis) veya kendirCannabaceae familyasına ait tek yıllık, çift çenekli ve otsu bir bitki cinsidir. Bitkiler 50 cm'den 3 m'ye kadar büyüyebilmektedir. Cinsin gövde kısımı dik ve içi boş olup üzerleri dikenimsi tüylerden dolayı pürtüklüdür. Bitki cinsi eşeylidir ve bitkiler erkek ve dişi olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek bitki polen üretirken dişi bitki çiçeklenir ve bazı türlerde yüksek oranda tetrahidrokannabinol ihtiva eder.[2] Tozlaşma rüzgar vasıtasıyla gerçekleşir.[3] Tartışmalı olsa da cins çoğunlukla farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip Cannabis indicaCannabis sativa ve Cannabis ruderalis olmak üzere üç türe ayrılır.
Bitkinin anavatanı Orta Asya ve Hint altkıtası olmasına rağmen günümüzde ılıman ve tropik bölgelerin çoğunda yetişir ve kültürü yapılır.[4] Büyük ihtimalle yetiştirilmeye ve ıslah edilmeye başlanan ilk bitkilerden biri olan kenevir, tarih boyunca bitkisel hammadde kaynağı ve keyif verici madde olarak kullanılmıştır.[5] Bitkinin saplarında bulunan lifler, iplik, dokuma ve kumaş yapımında, hamurlu kısmı ise kâğıt yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca kenevir tohumlarından elde edilen kenevir yağı (esrar yağı ile karıştırılmamalıdır) ve kenevir proteini de gıda olarak kullanım alanlarına sahiptir.[6] Dişi bitkilerin doğada Temmuz-Ağustos aylarında açan soluk yeşilimsi renkli çiçekleri ve tohum yataklarından ise esrar elde edilmektedir.

Endüstriyel kullanım

Cinsin yağ ve lif eldesi gibi endüstriyel amaçlarla yetiştirilen türü Cannabis sativa'dır, ancak bu amaçla yetiştirilen bitkiler normal C. sativa'ya kıyasla çok düşük miktarlarda THC içermesi ve olabildiğince çok tohum ve lif üretmesi için özel olarak ıslah edilmişlerdir. Bu tür sert, çalımsı, içi boş gövdeli, ince ve uzun yapraklı, dioik ve tek yıllıktır. Lifleri dayanıklı ve oldukça uzundur. Liflerde lignin maddesi biriktiğinde esneklik özelliği azalır. Bu lifler, kaba dokumacılıkta (çuval, halat çanta, ağ yapımı gibi) kullanılır. Tohumu ise oldukça yağlı olması açısından yakıt ve oldukça besleyici olması açısından da gıda olarak kullanılmaktadır. Sabun yapımı ve boya yapımında da tohumlarından yararlanılır. Tohumları kuşların en sevdiği besinlerden biridir.
Kenevirin endüstri için Türkiye'de yetiştirildiği yerler Kastamonu, Samsun, Kocaeli, Adana, Amasya, Kayseri, Sivas, İzmir ve Kütahya'dır. Buna ek olarak Antakya'da da yasadışı olarak ekimi yapılmaktadır.

Keyif verici ve tıbbi kullanım

Esrar eldesinde ise hem Cannabis indica hem de C. sativa kullanılabilir ve günümüzde elde edilen esrar çoğunlukla bu iki türün çaprazlanması sonucunda elde edilmiş bitkilerden gelmektedir. Kenevirden elde edilen esrar maddesi, dişi bitkilerin çiçek ve tohum yataklarından ve bu bölgelerin etrafında bulunan yapraklardan elde edilir ve bu madde daha sonra kubartoz esrar veya kubar yağı yapmak için işlenebilir. Esrar maddesi keyif verici olarak kullanılabilmekle birlikte bazı tıbbi kullanım alanları da bulunmaktadır.
Dişi bitkinin yetiştirilmesi için Tarım ve Orman Bakanlığından izin alınması gerekmektedir. Erkek bitki çiçeklenmediğinden ötürü esrar elde etmek amacıyla kullanılamazken, yetiştirmek için izin gerekli olup olmadığı kanunda tam olarak belirtilmemiştir.
Diğer bir tür olan Cannabis ruderalis'in, düşük oranlarda THC içerdiğinden ve lifsiz ve küçük olduğundan ötürü her hangi bir endüstriyel veya ekonomik kullanım alanı yoktur ve Avrupa'da yabani olarak yetişmektedir.

Yasal durum

Kenevir bitkisi, 1930'larda ABD'de çıkarılan "Marihuana Vergi Yasası" ile yetiştirilmesine engeller getirildikten sonra adım adım tüm dünyada yasaklanmıştır. Yasaklamanın bilimsel açıdan çok, ekonomik ve siyasi çıkar gruplarınca yapıldığı düşünülmektedir. Kenevir kağıt ve lif üretiminde, petrol yan sanayi ürünü olan sentetik lifler dünya çapında yaygınlaşmadan önce bütün dünyada lif kaynağı olarak kullanılmıştır. Keneviri yasaklamada önderlik eden çıkar çevrelerinin aynı zamanda da petrol ve ilaç endüstrisiyle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Dişi kenevirin yasaklanması için neden olarak gösterilen ve esrar olarak da adlandırılan bitkinin goncalı üst kısımlarında yoğun olarak tetrahidrokannabinol (THC) bulunur ve maddenin tıbbi kullanımlarının olduğunu gösteren bilimsel dergilerde yayınlanmış birçok araştırma vardır.

Yasallaşma süreci

Günümüzde kenevirin endüstriyel olarak yetiştirilmesi dünyanın çoğu ülkesinde yasaldır. Buna ek olarak esrarın ve esrar türevi ilaçların tıbbi olarak kullanımı da hızla yasallaştırılmaktadır. Buna rağmen keyif verici ve eğlence amacıyla esrar kullanımı dünyadaki çoğu ülkede yasadışı kalmaya devam etmektedir. Günümüzde UruguayGürcistanGüneyAfrika ve ABD'nin AlaskaMaineColoradoMassachusettsMichiganNevadaOregonVermontKaliforniya eyaletleri ile Washington DC şehri keyif verici olarak esrar kullanımının yasal olduğu ülke ve bölgeleri oluşturmaktadır. Kanada'da da kenevirin keyif verici olarak yetiştirilmesi, işlenmesi ve satışı 7 Haziran 2018'de yasallaşmış ve bu kanun 17 Ekim 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İspanya ve Hollanda'da ise esrar tüketimi ve satışı yasal olmamasına rağmen madde dekriminalize edildiğinden dolayı esrarın keyif verici olarak kullanım ve satışına lisanlı özel işletmelerde belli bir limite kadar izin verilmektedir.
Vikipedi 
https://tr.wikipedia.org

Galeri

Şener Üşümezsoy ile deprem üzerine

 İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?
Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler
Şener Üşümezsoy* ile deprem üzerine | İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?

- Yazının Devamı

sener-usumezsoy-ile-deprem-uzerine



Termik santrallar kapatılsın

Kahramanmaraş’ın Afiş-Elbistan ilçesindeki iki kömürlü termik santral yıllardan beri havayı kirletiyor. Türkiye’nin hava kalitesine ilişkin açıklanan 2018 yılı raporunda da bu gerçek bir kez daha teyit edilmiş, Kahramanmaraş Türkiye’nin hava kalitesi en kötü ili olarak yer almıştı.

Kasım ayından itibaren ise Afşin-Elbistan termik santrali dahil 15 termik santralin 2022’ye kadar filtresiz çalışmasına izin verecek Madde 50 gündemimize girdi, 21 Kasım’da TBMM’de onaylandı. Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği için bu düzenleme şimdilik askıya alındı. Şimdi yasayı veto etmesinden dolayı Cumhurbaşkanı’na övgüler düzülüyor, kahraman ilan ediliyor ama Madde 50’nin hazırlanmasından veto edilmesine kadar olan süreçte yaşananlar tam bir rezalet. Örneğin Kahramanmaraş Ak Parti milletvekili Habibe Öcal, Tayyip Erdoğan’ın termik santralların filtresiz çalışmasını düzenleyen yasayı veto etmesinden sonra “Milletvekillerimizin çabaları ve aziz milletimizin beklentilerini göz ardı etmeyen Cumhurbaşkanımız ‘önce insan’ diyerek Afşin-Elbistan Termik Santralleri’nin bacalarına filtre takılmasını erteleyen düzenlemeyi veto etti” diyen bir tweet attı. Sonra bu tweeti sildi. Bu silinen mesajda yer alan tek doğru şey “aziz milletin beklentisi”ydi, diğerlerinin gerçekle hiçbir ilgisi yok.

Yıllardır şirketleri korudular
İlk olarak 2013 yılında özelleştirilen kömürlü termik santrallerin çevre yatırımlarını tamamlamaları için 6446 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu Geçici 8’inci Maddesi ile 2018 yılına kadar süre tanıdılar. 2014 yılında Anayasa Mahkemesi çevre yatırımlarının bu kadar ertelenmesinin anayasaya aykırı olduğu kararı ile Geçici 8’inci Madde’yi iptal etti. Peki Hükümet Anayasa Mahkemesi’nin kararını hayata geçirdi mi? Tabi ki geçirmedi. 2017 yılında Anayasa Mahkemesi bu sefer iki kez, Türkiye’nin en kirli termik santrallerinin 2019 yılının sonuna kadar çevre yatırımlarını tamamlamalarını mecburi kılınmasına karar verdi. Mahkeme’nin bu kararı karşısında hükümet ne yaptı? Şubat 2019’da Madde 45 ile söz konusu santrallere iki yıl daha süre tanınmasını içeren bir düzenlemeyi Meclis’e getirdi. Kamuoyunun yoğun baskısı ile 45. Madde kanun teklifinden çıkarılarak komisyona geri çekildi. Ama iddia edildiği gibi karşımızda ne “önce insan” diyen ne de mahkeme kararlarını tanıyan bir hükümet var. Tek derdi şirketlerin çevresel yatırımlar için katlanacağı maliyet olan Hükümet son olarak 21 Kasım’da Madde 50 ile termik santrallerin filtresiz çalışmasına 2022’ye kadar izin veren düzenlemeyi tekrar TBMM’nin gündemine getirdi. Bu arada CNN Türk’te, Türkiye’nin dört bir yanında termik santral gerçeğini bizzat yaşanlarda ve genel olarak kamuoyunda termik santrallere karşı oluşan tepkiyi sindirmek için yalanlara dayalı bir yayın yapıldı. Yayında açık açık ‘çevrenin korunması, halk sağlığı diyorsunuz’ ama ‘şirketler çevresel yatırımlar için büyük paralar harcamak zorundalar kalacaklar, işten çıkarmalar olacak, günlerce elektriksiz kalacağız, hiç bunları düşünmüyorsunuz’ denilebildi.

Sonunda Madde 50 217 kabul, 36 red oyuyla Meclis’ten geçti. Termik santraller filtresiz çalışsın diye evet oyu verenler arasında Kahramanmaraş milletvekili Habibe Öcal da vardı. Şimdi bu evet oyu verenler Cumhurbaşkanının Madde 50’yi veto etmesini alkışlıyorlar. Söz konusu termik santraller hala filtresiz çalışıyor. 2019’un bitmesine günler kaldı ama bu şirketler yılsonuna kadar filtre takmamaları halinde herhangi bir ceza ile karşılaşmayacaklar. Çünkü Cumhurbaşkanı da veto ederken şirketlere ek altı ay süre tanındı.

Ortada alkışlanacak hiçbir şey yok. Türkiye’nin öldüren kömür gerçeği ise var olmaya devam ediyor. Kömürlü termik santrallerin hava, su ve toprağı kirlettiğine, kanser, astım, KOAH, erken doğum, otizm gibi daha bir çok hastalığı tetiklediğine ilişkin çok sayıda bilimsel tespit var. Bir başka gerçek ise kömürün ister filtreli ister filtresiz kullanılsın iklim krizine olan fosil yakıtlardan biri olması. Cumhurbaşkanına Madde 50’yi veto ettiren gücün içinde kömüre karşı oluşan tepkinin payı büyük. Şimdi bu tepkiyi “tüm kömürlü termik santrallerin kapatılması, kömürlü termik santrallerde çalışanların hiçbir hak kaybına uğramadan iklim dostu işlerde istihdam edilmesi” talebiyle büyütme zamanı. Kömürlü termik santraller olmaz ise elektriksiz, işsiz kalırız söylemi doğru değil. Şirketlerin sözcülüğünü yapan, kendisi de şirket gibi davranan AK Parti ve hükümet de Madde 50 sürecinde bir kez daha bunu sergilemiş oldular.

***

11 termik santrale 11 ayda 1,36 milyar TL kapasite desteği ödemesi yapıldı
Madde 50 ile 15 santrale çevre yatırımlarını yapmaları için 2022’ye kadar ek süre verilecekti. Kapasite Mekanizması Ödeme Listesi’nde bir başka gerçek daha açığa çıktı. Bu 15 termik santralden 11’inin 2018-2019’un ilk 11 aylık döneminde devletten 1,36 milyar destek aldığı görünüyor. Şirketler insani ve çevresel yıkımlara yol açacak kirli faaliyetlerini sonsuza kadar devam ettirmenin yollarını ararken bizden alınan vergilerle oluşan bütçeden de faydalanmışlar. Hükümet programlarıyla yıllardır para yok denilerek; sağlık, eğitim, sığınmaevi gibi kamusal hizmet alanlarına yapılan yatırımlar, ayrılan bütçeler azalırken şirketlere yapmadıkları çevresel yatırımlar için destekler sağlanmış.

***

Başta Kahramanmaraş ve Manisa olmak üzere bu tesislerin faaliyet gösterdiği illerde kanser nedeni ile yaşamını yitirenlerin sayısı arttı.

- Türkiye’de 2017 yılında hava kirliliği trafik kazalarından 7 kat fazla ölüme yol açtı (Temiz Hava Hakkı Platformu)

- 2018 yılında hava kalitesi, ulusal sınır değerlerine göre değerlendirildiğinde; 81 ilin yarısından fazlası (%56) kirli hava soludu.

- 2017 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği kılavuz değerler kabul edilse Türkiye’de yaşanan ölümlerin yaklaşık %13’u önlenebilirdi.(Temiz Hava Hakkı Platformu, ‘Kara Rapor’a göre)


Nuran Yüce

nuranyu@gmail.com
(Sosyalist İşçi)

www.marksist.org

Türkiye’de doğaya ve insana zarar veren pestisit kullanımı artıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 1945’te kurulduğu tarih olan 16 Ekim’i her yıl Dünya Gıda Günü olarak kutluyor. Gıda günü öncesi Türkiye’de doğaya ve insana zarar veren pestisit kullanımına dikkat çekildi. Türkiye’de pestisit kullanımı her geçen gün artıyor. 1979 yılında 5 bin olan pestisit kullanımı 2018 yılı itibarıyla 65 bine yükseldi.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği “Zehirsiz Sofralar” adıyla yeni bir projeye başladı. Proje insan, doğa ve çevreye zarar veren pestisitlerle mücadeleyi amaçlıyor.
Proje kapsamında Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı kuruldu. Ağda bulunan 90 kurum, Dünya Sağlık Örgütü tarafından en tehlikeli ve muhtemel kanserojen olarak sınıflandırılan 14 etken maddenin Türkiye’de yasaklanması için önümüzdeki ay bir kampanya başlatacak.

Ağ kuruldu
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu V Programı kapsamında finanse edilen ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) ortaklığında yürüttüğü “Zehirsiz Sofralar” projesi geçen nisan ayında başladı ve hızla sürüyor. Projeyi anlatan dosyada çarpıcı bilgiler de paylaşıldı. Uludağ Üniversitesi’nden iki bilim insanının yapmış olduğu araştırmanın sonucuna göre ise Türkiye’de endüstriyel tarımda 1 armuda 18.3 kez, 1 elmaya 11.3 kez, 1 şeftaliye ise 10 kez pestisit uygulanıyor.
Proje, pestisitlerin olumsuz etkileri ve pestisitlere alternatif yöntemler hakkında üretici ve tüketicilerde farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Bu amaçlara ulaşmak için de Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı kuruldu.
‘Adım atılmalı’
Ağ hakkında da bilgi veren Zehirsiz Sofralar Kampanya ve İletişim Koordinatörü Turgay Özçelik, “Türkiye’de pestisit kullanımını azaltmak ve pestisitlerin zararlarına dikkat çekmek için kurulan Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, pestisit kullanımını bir halk sağlığı problemi olarak görüyor ve bir an evvel adım atılması gerektiğini savunuyor. Çünkü zehirsiz gıda en temel insan haklarından biri. Herkesin zehirsiz sofralarda yemek yiyebilmesi için bu zehirlerin yasaklanması ve alternatif, doğa dostu yöntemlerin desteklenmesi gerekiyor. Türkiye sivil toplum tarihinde ilk kez farklı alanlarda çalışma yürüten sivil toplum örgütleri güçlerini birleştiriyor. Tüketici örgütleri, barolar, sağlık alanında çalışan kurumlar, çevreciler Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı çatısı altında birleşerek çocuklarımıza sağlıklı bir gelecek sunabilmek için harekete geçti. Bu güç birliğinin çok olumlu sonuçlar getireceğine inanıyorum” diye konuştu.

İlaç değil, kimyasal
Dosyada “Pestisit nedir” sorusu ise şöyle cevaplanıyor:
“Böcek, mantar, yabani ot gibi canlılara karşı tarımda kullanılan kimyasalların genel adıdır. Tarım ilacı olarak da bilinmektedir, ancak bu ifade doğru değildir. İnsan ve doğaya zararlı olan pestisitler, karaciğer, böbrek rahatsızlıkları ve kansere yol açıyor. Arıların ve birçok canlının ölmesine neden olarak biyoçeşitliliği ve yaşamı tehdit ediyor.”

Cumhuriyet - Hazal Ocak


Türcülük de tıpkı ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı gibidir…

Yalçın Ergündoğan

'İnsan merkezci' saplantılarımızı, 'kibrimizi' terk edebildiğimiz ölçüde, diğer türlerle yaşamı daha eşit ve adil paylaşabilmek mümkün olabilir…

4 Ekim “Dünya Hayvan Hakları Günü”. Dolayısı ile içinde bulunduğumuz günler, diğer türlerle ilişkiler konusuna biraz kafa yorma ve türümüz için de; çokça özeleştiri yapma imkanı yaratabilecek bir hafta olabilir. Bu, hem kendi türümüz, hem diğer türler, hem de içinde yaşadığımız ortak evimiz ‘dünyanın’ geleceği için (hem de sıkça) yapmamız gereken bir şey aslında.
Yeniden hatırlarsak; dünyanın birçok farklı ülkesindeki Hayvan Hakları ve Koruma Dernekleri, 1931 yılında bir araya geldikleri 4 Ekim gününü, "Dünya Hayvan Hakları Günü" olarak kabul etti. Yıllar sonra, 21–23 Eylül 1977'de Uluslararası Hayvan Hakları Birliği ve ona bağlı ulusal birlikler tarafından Londra'da Hayvan Hakları konusunda düzenlenen bir uluslararası toplantıda, ortak bir metin,"Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi" olarak kabul edildi. Bu bildirge, 15 Ekim 1978 tarihinde de Paris'te UNESCO Evi'nde törenle tüm dünyaya duyurulup ilan edildi. (Bildirgeyi tam metin olarak aşağıya ekliyorum.)
* * *
Ben epey bir zamandır yazılarımda tekrarlıyorum. İnsan türü, ben merkezci. Kibirli. En “akıllı”, en “zeki”  tür olduğu iddiasında. Genelde, kendisini bir hayvan türü olarak dahi görmüyor. Bunu bir aşağılanma sayıyor. Ama, en “akıllı” ,en “zeki” olduğunu sanan şu bizim insan türünün içinden, “daha akıllı” olduğunu iddia edenlerin kurduğu düzenlerin bugün vardığı durum da ortada. 
Mensubu olduğumuz tür, kendisinin de üzerinde yaşadığı gezegeni, tüm diğer canlı türleri ile birlikte imhaya, “toplu yok oluş”a götürecek adımları hızla atmayı sürdürüyor. Küresel ısınma, iklim değişikliği, nükleer hevesleri, savaşlar… Diğer tüm canlı türleriyle birlikte üzerinde yaşadığımız gezegen, “insan türü”nün açık tehdidi altında. 
Bakın, İnsan türünün dünyaya nasıl egemen olduğunu “Hayvanlardan Tanrılara Sapiens” (Kolektif Kitap) kitabında etraflıca anlatan Yuval Noah Harari, aslında tehdidin boyutlarının nereye vardığını da; “Yarının kısa bir tarihi Homo Deus” adlı kitabında anlatmayı sürdürüyor. 
Harari, “yola önemsiz bir hayvan olarak çıkan  Homo Sapiens’in, “yapay zeka”, “robotlar” dönemiyle tanrılar katına doğru çıkma sürecinde, kendi sonunu da hazırlama serüvenine  tarih ve felsefe ışığında kafa yoruyor.
Düşünür, bu perspektifle tarih boyunca “türümüzün” benzeri görülmemiş kazanımlar elde etmesine rağmen, mutluluk seviyesinde neden kayda değer artışlar olmadığını da çözmeye çalışıyor. 
* * *
İnsan türünün durumu bu. Geleceğe dönük incelemeleri ve durum tespitlerini sürdürürken, yurdunu bütün bir ‘cihan’ olarak kabul etmek, dil, din, ırk, cinsiyet ve tür farkı bilmeden, bir anadan doğmuşçasına, ‘önce insan’ yaklaşımının yerine, ‘tüm canlıların yaşam hakkı’nı koymak da mümkün aslında. Diğer canlı türleriyle, yaşam zincirinin sürekliliği için bir arada yaşamamız zaten zorunlu. Bunun için de ”türcülük”ten uzaklaşmamız şart.
Nasıl ki duyarlı türdeşlerimiz; ırkçılığa, cinsiyet ayrımcılığına, savaşa, nükleere, işkencelere, baskılara, sömürüye,  soykırıma karşı çıkıyorsa, bu doğrultuda mücadele yürütüyorsa; açık ve net olarak 'türcülük' ve türevlerine de, 'bir türün başka bir tür üzerinde tahakküm kurmasına' da karşı çıkışı önce bilince çıkarmak, sonra da yükseltmek  gerekiyor. Buna önce kendimizi, ardından da tüm çevremizi zorlamalıyız.
Hayvan Özgürleşmesi (2005, Ayrıntı Yayınları) kitabının yazarı felsefeci Peter Singer da bu konuda şöyle diyor:
 “Sırf bizimle aynı türe mensup olmadıkları gerekçesiyle onların çıkarlarını göz ardı eder ya da önemsiz görürsek, kaba ırkçıların ve cinsiyetçilerin mantığını benimsemiş oluruz. Irkçılar ve cinsiyetçiler de, kendi ırklarına ve cinsiyetlerine mensup kişilerin, diğer tüm özelliklerinden ve niteliklerinden bağımsız olarak, sırf bu özelliklerinden dolayı daha üstün bir ahlaksal statüye sahip olduklarını düşünürler.” 

SEVMEK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ AMA…
Hiç kimsenin hayvanları (yani diğer türleri) sevme zorunluluğu yok. Bir hayvanın yaşam hakkına saygı göstermek için, hayvanın güzel ya da cana yakın olması, sevimliliği gibi ölçütler geçerli olamaz. Zaten, Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi de işte tam bu noktaları kayıt altına alıyor. Bildirge de, hayvanların çıkarlarının en iyi şekilde gözetilmesi gerektiğini ve bir hayvanın çıkarlarının gözetilmesi için de, o hayvanın mutlaka “şirin”, “insanlara yararlı” ya da “soyunun tükenme tehlikesi içinde olması”nın ya da “herhangi bir insanın onları sevmesinin gerekmediği”nin altını çiziyor. 
Türcülükle mücadele konusuna kafa yoranlardan Tom Regan; “Kafesler Boşalsın” (2007, İletişim Yayınları) kitabında ve çeşitli makalelerinde şuna vurgu yapıyor:
“Hayvanlara saygı göstermek, bir nezaket meselesi değildir, bir adalet meselesidir. Çocuklara, zihinsel gelişimini tamamlamamış olanlara, demanslı yaşlılara ya da ahlaken edilgin diğer varlıklara karşı görevlerimizin temelinde, ahlaken etkin varlıkların “duygusal ilgileri” yatmaz; onların içsel değerine saygı duyulması yatar. Ahlaken etkin varlıkların ahlaken ayrıcalıklı konumda oldukları anlayışı, mitten ibarettir.”  

İNSAN TÜRÜ OLARAK SORUMLU VE SUÇLUYUZ
Diğer canlı türlerine karşı gösterdiğimiz ortak duyarsızlığımız ve gecikmiş özeleştirimiz, “özürümüz” için tüm dünya insanlığı olarak, daha doğru ifade ile; “insan türü” olarak sorumlu ve suçluyuz elbette!.. Hele ki, hayvanların en ağır işkenceler altında tutulduğu “sanayi tipi hayvan üreticiliği”nin  varlığı ve bu yöndeki duyarsızlığımız affedilemez.
Bu nedenle, “Dünya Hayvan Hakları Günü”nü vesile ederek, burada da yinelemek istiyorum:
"Doğanın da hayvanların da ne kendilerini savunacak 'avukatları', ne çıkarlarını koruyacak 'sendikaları', ne de 'oy hakları' var. Tam da bu nedenle; tüm canlıların 'yaşam haklarını' savunan, onlarla birlikte, yaşamı eşit ve adilce paylaşabilmek için, 'türcülüğü' reddeden bir noktadan baskı ve sömürüye karşı çıkan duyarlı insanlara çok iş düşüyor... Unutmayalım; DÜNYA YALNIZ BİZİM DEĞİL..."
Hayvanların özgürleşmesinin, insanların özgürleşmesiyle diyalektik bir bütünlük taşıdığını da hep hatırımızda tutarak; 'insan merkezci' saplantılarımızı, 'kibrimizi' terk edebildiğimiz ölçüde diğer türlerle yaşamı daha eşit paylaşabilmeye yaklaşabileceğiz.  Duyarlı, vicdanlı ve ahlâklı olabilmek için de bunu yapmamız şart!.. 
Unutmayalım! Hayvanların merhamete, acınmaya, korunmaya değil, haklarının tanınmasına ve saygı gösterilmesine ihtiyacı var. 
* * *

HAYVAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİ

1. Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler.
2. Bütün hayvanlar saygı görme hakkına sahiptir. Bir hayvan türü olan insan, öbür hayvanları yok edemez. Bu hakkı çiğneyerek onları sömüremez. Bilgilerini hayvanların hizmetine sunmakla görevlidir. Bütün hayvanların insanca gözetilme, bakılma ve korunma hakları vardır.
3. Hiçbir hayvana kötü davranılamaz, acımasız ve zalimce eylem yapılamaz. Bir hayvanın öldürülmesi zorunlu olursa, bu bir anda, acı çektirmeden ve korkutmadan yapılmalıdır.
4. Yabani türden olan bütün hayvanlar, kendi özel doğal çevrelerinde karada, havada ve suda yaşama ve üreme hakkına sahiptir. Eğitim amaçlı olsa bile özgürlükten yoksun kılmanın her çeşidi bu hakka aykırıdır.
5. Geleneksel olarak insanların çevresinde yaşayan bir türden olan bütün hayvanlar uyumlu bir biçimde türüne özgü yaşam koşulları ve özgürlük içinde yaşama ve üreme hakkına sahiptir.
6. İnsanların yanlarına aldıkları bütün hayvanlar doğal ömür uzunluklarına uygun sürece yaşama hakkına sahiptir. Bir hayvanı terk etmek acımasız ve aşağılık bir davranıştır.
7. Bütün çalışan hayvanlar iş süresi ve yoğunluğunun sınırlandırılması ve güçlerini artırıcı bir beslenme ve dinlenme hakkına sahiptir.
8. Hayvanlara fiziki ya da psikolojik bir acı çektiren deneyler yapmak hayvan haklarına aykırıdır. Tıbbi, bilimsel, ticari ve başkaca biçimlerdeki her türlü deneyler için de durum böyledir.
9. Hayvan beslenmek için yetiştirilmişse de bakılmalı, barındırılmalı, taşınmalı, ölümü de acı çektirmeden ve korkutmadan olmalıdır.
10. Hayvanlardan insanların eğlencesi olsun diye yararlanılamaz, hayvanların seyrettirilmesi ve hayvanlardan yararlanılan gösteriler hayvan onuruna aykırıdır.
11. Zorunluluk olmaksızın bir hayvanın öldürülmesi yaşama karşı suçtur.
12. Çok sayıda yabani hayvanın öldürülmesi demek olan her davranış bir soykırım, yani bir suçtur.
13. Hayvan ölümüne de saygı göstermek gerekir. Hayvanın öldürüldüğü şiddet sahneleri sinema ve televizyonda yasaklanmalıdır.
14. Hayvanları koruma ve savunma kuralları, hükümet düzeyinde temsil olunmalıdır. Hayvan hakları da insan hakları gibi yasayla korunmalıdır.   (15 Ekim 1978'de Paris UNESCO Evi’nde kabul ve ilan edilmiştir.)


ARTI GERÇEK

Depremi yaşamak

"Merhabalar;
Kocaeli depremi ile ilgili deneyimlerimi, fay hattından 10 km ötede yaşamış bir aile olarak, sizlerle paylaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Amacım sizleri korkutmak değil; insanın şiddetli bir deprem sırasında ve sonrasında karşılaşabileceği olayları önceden bilmesi, belki daha önce hiç karşılaşmadığı böyle bir olgunun kendisinde yaratacağı korkuyu azaltabilir; gereken önlemleri önceden almasına yardımcı olabilir.

Biliyorsunuz, haberleşme istasyonları ve elektrik aktarım ünitelerinde büyük depremin 20 yıl sonrasında bile gereken düzenlemeler yapılmadığından, deprem sonrası birkaç dakika içinde haberleşme kesilecek; elektrikler ise ilk güçlü sallantı sonrası kesilecek, karanlıkta sallanmaya devam edeceğiz; evden çıkabilirsek etrafta toz bulutu olacak. Ay ışığını bile göremeyeceğiz. Şimdiye kadar bildiğiniz sallanma şeklinde şeyler beklemeyin; kibrit kutusunun içindekiler gibi biz ve eşyalar birbirimize çarparak etrafa saçılacağız. Daha önce yaşadığımız sallantılardan farklı olarak, bulunduğunuz zeminden güçlü darbeler geldiğini hissedeceksiniz; ayağınız yerden kesilecek ve havaya fırlayacağız; sonra düşüp, zeminde diz-dirsek pozisyonunda kalacağız. Gece uykuda yakalanırsak, yataktan yere düşerek uyanacağız. İçinde bulunduğunuz binayı dışarıdan göremeyeceğiniz için ne kadar eğildiğini tasavvur bile edemezsiniz; ancak, bulunduğunuz zeminde ayakta duramazsınız. 4. ya da 5. katlarda bile bu salınım hareketleri birkaç metreyi bulabiliyor. Birbirine çok yakın konumda bulunan binalar rastlantısal olarak birbirlerinden farklı yönlerde eğilip büküldüklerinde birbirlerine çarpıyorlar. Sarsıntı yarım dakika ile bir buçuk dakika kadar sürecektir. Kocaeli’de bunu 1 dakikaya kadar kesintisiz bir süre yaşadık. Bu süre insana saatler gibi geliyor. Deprem bitene kadar önceden belirlediğiniz ve bir kenarını dayanıklı ev eşyalarının oluşturacağı yaşam üçgenlerinde, zeminde kıvrılarak sabırla bekleyin. Asla amaçsız bir şekilde sağa sola koşturmayın; zaten ayakta duramayacaksınız. Halıfleks gibi kaymayan zeminlerde bile yerde kaydığınızı fark edeceksiniz; biryerlere tutunarak camlara ve binanın dışına doğru kaymamaya gayret etmek önemli. Kesinlikle balkonda, bina çıkıntılarında ve merdivenlerde durmayın; öncelikle bunlar yıkılıyor.



Deprem geçtikten sonra binayı tahliye ederken, karanlık olduğundan attığınız adımlara dikkat edin; merdivenler yerlerinde olmayabiliyor. Tüm eşyalar yer değiştirdiğinden evin iç anatomisi artık bildiğiniz gibi değil; daireyi boşaltırken nereye bastığınızı karanlıkta hissetmeye çalışın. Ben, daireyi boşaltırken yıkılan gardrobun arka levhasına basarak ayağımı yaralamıştım. Banyo ve mutfaklardaki duvar fayansları ile yerdeki seramikler kırılıp parçaları etrafa kurşun gibi fırlayabiliyor; özellikle birbirine yakın dizilmiş seramik cephelerde bu durum sıklıkla oluşuyor. Bazen dairenin iç ve dış kapıları, çerçeveleri eğildiğinden açılmıyor. Panik yapmadan sarsıntının bitmesini bekleyip, soğukkanlılıkla birkaç kez daha deneyin. Yaşlılar ve çocuklar çıkamıyorlar; onlara özellikle yardım edin. Pencerelerden uzak durun; çerçeveler eğilip büküldüğünden, camlar patlayabiliyorlar. Duvara monte boy aynaları da aynı şekilde. Sallantı boyunca yeraltından gelen daha önce hiç duymadığınız kadar ürkütücü bir ses duyacaksınız. Birkaç saniye sonra bu sese, yine hiç duymadığınız kırılan beton sesleri, ve eğer eviniz beton bloklar şeklinde konstrükte edilmiş ise, beton panellerin birbirinden ayrılma ve tekrar birleşme sesleri eşlik edecek. Evde, diz üstünde cam eşyalar bırakmayın. Televizyonlar mümkün olduğu kadar alçakta olsun; aksi halde uçarak bizlere çarpabiliyor. Uzun kablolu avizeler tavanlara çarparak kırılıyor; özellikle yatak odalarında varsa, bunları, tavana sabit ışık kaynakları ile değiştirin. Sallanma sırasında oda kapılarından uzak durun; tahmin bile edemeyeceğiniz şekilde, sallantı boyunca hızla açılıp kapanıyorlar. Karanlıkta onları göremiyorsunuz; vücudumuza çarptığı yerlerde rahatlıkla kırıklar oluşturabiliyorlar.

Başınızı özellikle koruyun. Gardropları mutlaka sabitleyin; evleri, depremi sağlam olarak atlatanlarda gördüğümüz ölüm olguları, giysi dolaplarının insanların üzerine düşmesiyle oluşan omurga zedelenmeleri ile ortaya çıkmıştı. Mutfak dolaplarının kapaklarını kolay açılamayacak hale getirin. Yanınızda, yattığınız yerde ya da çantanızda tiz ses çalan bir kampçı düdüğü ya da survival düdük bulundurun; hayatınızı kurtarabilir.

Deprem bitip bina dışına çıktıktan sonra en yakın açık alana doğru gidin; dışarıda evlere yakın konumda bulunmayın. Dışarı çıktığınızda, insanların laboratuvar denekleri gibi amaçsız hareket ettiklerini görürsünüz. Dışarıda toplanan kişiler arasında korkudan kusan ya da apatik halde dolaşanlar göreceksiniz. Önce kendinize, sonra onlara moral vermeye çalışın; toparlanmalarına yardımcı olun.

Depremden haftalar sonra bile arabalarınızda uyumanız gerekebilir; onları depremden zarar görmeyecekleri alanlara koymaya çalışın. Bagajınızın bir köşesinde acil durum çantanız bulunsun. Çantada bulunması gereken içerik ile ilgili olarak, deprem sonrası doğada tatile çıkacakmış gibi, mediada bir sürü ıvır zıvır şeyler yazıyor. Çakı, mendil, diş fırçası, kağıt, kalem, meyva suyu, kuruyemiş vb.; bunlar bir işe yaramıyor. Kent içinde aç kalmıyorsunuz. Çantada olması gerekenler: tiz ses çalan survival düdük, komando bıçağı, kanamayı durdurmak için bacak ya da kollara uygulanan lastik turnikeler, elastik yara sargıları, pasaport ve su. Kış aylarında isek, ek olarak polar içlik, eldiven, yün başlık, su geçirmez kaban; hepsi bu. Önceden tedarik edenler için küçük kutup çadırı ve birkaç uyku tulumu sonraki günlerde işe yarayabiliyor.

Tedarik edemeyenler için resmi kurumların temin ettiklerini kullanacağız. Bir süre sonra çadırlar sayıca yetişmeyecek ve Kızılay’ın su geçiren çadırlarını dağıtmaya başlayacaklar. Bu sırada özellikle İskandinav ülkelerinden yollanan kutup çadırları, eğer dağıtım düzgün yürütülebilirse, elimizde olacak. Kocaeli depreminde Norveç’den yollanan bin kadar çadır yok olmuştu. Depremden sonraki ilk hafta çevrenizde herhangi bir resmi yetkili olacağını beklemeyin. AFAD ve AKUT ekipleri sayıca yetersiz kalacaklar.

Bununla birlikte, depremin 2. veya 3. günü arka sokağınızda yurtdışından gelen bir ekibin acil yardım istasyonu kurduğunu görürseniz şaşırmayın. Kocaeli’de yaralıları topladığımız üniversite hastanesi bahçesinde ilk karşılaştığım yardım ekibi, benden, içinde aynı anda birden fazla ameliyat yapılabilen mobil hastaneyi nereye kurabileceklerini soran Norveç ekibiydi. 2. gün geldiler; 3. gün hastane çalışmaya başladı; 4. gün Norveç Dışişleri Bakanı kontrole geldi. Bu dönemlerde çıkar çatışmasına girdiğimiz ülkeleri bile yanınızda göreceksiniz; Kocaeli depreminin ikinci günü “dayan Mehmet’im!”, “dayan komşu!” Türkçe başlığıyla çıkan Yunan gazetelerini hatırlayın. Bizimkilerden karşılaştığım ilk resmi görevliyi ise 5. gün görmüştüm; yaralıları almaya gelen askeri bir helikopterin pilotuydu. Geniş hastane bahçesine dörtlü gruplar halinde askeri helikopterler iniyor, kötü durumda olanları yüklüyor, kalkıyorlar, yeni bir dörtlü grup geliyordu. İzlediğiniz Vietnam savaşı sahnelerinden daha kötüsünü düşünebilirsiniz. Istanbul’daki hastane bahçelerini düşündükçe, bu tür helikopterlerin nereye ineceklerini bilemiyorum. Artık sayıları iyice azalan toplanma alanlarına gitmemiz çoğu zaman mümkün olmayacak; çünkü dar sokaklar yok olacak, ana caddelerin üzerinde enkazlar göreceğiz. Kocaeli depreminde aynı şeyleri yaşadık. Toplanma alanlarına gidecek, belki biraz birbirimizi yatıştıracağız; sonra çoğunluk tekrar geri dönüp bıraktıklarına ulaşmaya çalışacaklar. Toplanma alanları çadır kurmaya yetişmeyecek; şehir dışındaki arazilere yayılacağız.

İlk haftalarda tuvalet bulmakta zorluk çekeceğiz; benzin istasyonlarındaki tuvaletler yoğunluktan tıkanacak; ihtiyaçlarımızı şehirden uzaktaki açık arazilerde karşılamaya çalışacağız. İlk günden itibaren vefat edenleri, cenazelerin bozulmasını önlemek için kayıtları bile tutulmadan hızla toprağa vereceğiz. Böylece, resmi olarak açıklanan ölüm sayılarından kabaca iki katı kaybımız olacağını tahmin edersiniz. Deprem sonrası ilk 3 gün özellikle önemli; bu dönemde hastanelere çok yaralı geliyor; yardım etmek istiyorsanız hastane bahçesinde sorumlu doktorların söyleyeceği işleri yapabilirsiniz. Bir süre sonra o doktorların seslerini işitmekte zorluk çekeceksiniz; çünkü 24 saat insanlarla konuşmaktan ve yapılacaklarını söylemekten sesleri kısılacak. Bu dönemden sonra genellikle ağır yaralılar geldiğinden sizlerin yapabileceği bir şey kalmıyor. Deprem sonrası geçen günler içinde etrafımıza yardım edebileceğimiz bir durum göremiyorsak ve evimiz güvende ise, kenti bir süreliğine terk etmek iyi bir seçenek olabilir. Hem ailenizi psikolojik ortamdan uzaklaştırmış olursunuz, hem de görevlilere yer açarsınız.

Eğer şehirde kalacak olursanız lütfen ailesiz kalmış çocukları güvendiğiniz resmi yetkililere ulaştırana kadar koruyup kollayın; Kocaeli’de hayatta kalan çok sayıda çocuk, burada bahsedemeyeceğim nedenlerle yitirildi.

Yine benim gözlemlerim: Depremi 1-2 dakika önceden haber veren birkaç şey var. Köpekleri olan aileler onların davranışlarını izlemeli. Köpekler ya hep birden havlıyorlar; ya da her biri bir tarafa çekiliyorlar; etrafta köpek göremiyorsunuz. Yer altından deprem öncesi gelen alçak frekanslı sesleri işitebiliyorlar. Yaz aylarında, ateş böceklerinin gece şarkı söylediği bir yerdeyseniz, deprem başlamadan yarım dakika önce hepsi aniden susuyor; deprem bitikten 2-3 dakika sonra tekrar şarkılarına başlıyorlar.

Son olarak, birbirimizle haberleşmek için aşağıda vereceğim internet olmadan çalışan uygulamalardan seçim yapıp, telefonlarımıza yükleyebiliriz:
1. Firechat
2. Bridgefy
3. Flows
4. Signal offline messenger 5. MeshTalk.

Sağlıkla kalın. Prof Dr Cem Denver

İlgi:https://www.oezers.com/2019/12/sener-usumezsoy-ile-deprem-uzerine.html


"İstanbul, İzmir, New York sular altında kalacak; açlıktan kırılacağız"



Rosa Lüksemburg'dan Greta Thunberg'e

Dünya'nın oksijeninin yüzde 20'sini üreten Amazon Ormanları yanıyor. İzmir'deki orman yangını üç gün sürdü. Avrupa, bu yaz tarihinin en sıcak gününü yaşadı.
Eriyen buzullar, yanan ormanlar, seller, iklim krizine bağlı göçler... "Asıl beka sorunu iklim krizidir" diyen Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra, Küresel İklim Grevi'ni Şirin Payzın'a anlattı.


Ay'dan bakınca Dünya çok güzel görünüyor

BBC'nin Neil Armstrong röportajı:



Apollo 11 programıyla Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuğun 50. yıl dönümü, ABD'de törenlerle kutlanıyor. Ay'a ayak basan ilk astronot olan Neil Armstrong, 1970 yılında BBC'den Patrick Moore'a deneyiminlerini anlatıyor. Mesafe algısı bakımından zorlandığını anlatan Armstrong, "Mesela kameramız kokpitten 15 metre uzakta görünüyordu ama oraya 30 metrelik bir kablo çektiğimizi biliyorduk" diyor.

Moore'un 'Oradan bakınca Dünya nasıl görünüyor" sorusuna ise "Ay'dan bakınca Dünya çok küçük, çok uzak ama çok güzel görünüyor" yanıtını veriyor.

"Yakın gelecekte Ay'da geniş çaplı bilimsel üslerin kurmanın mümkün olacağını düşünüyor musunuz?" sorusunu ise "Biz hayattayken bunun olacağına emimim" sözleriyle yanıtlıyor.

Apollo 11 uzay aracı, 16 Temmuz 1969'da yerel saatle 09:32'de Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nin 39 numaralı kalkış üssünden Ay'a doğru yola çıktı.

Komuta modülü Columbia'dan ve Ay modülü Eagle'dan oluşan Apollo 11 uzay aracı ile 386 bin kilometrelik yolculuk 76 saat sürdü.

BBC

Balkonu bahçeye çeviren çiçekler

Bahçeli evlerin hayalini bile kuramadığımız şehirlerde nefes alabildiğimiz tek alan olan balkonları bahçeye çevirelim...Balkonu bahçeye çeviren çiçekler

Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 54’ü şehirde yaşıyor. 2050 yılında bu rakamın yüzde 66’ya ulaşacağı öngörülüyor. Şehirlerde yaşanan evlerin metrekaresi ise yoksullukla orantılı. Bahçeli evlerin hayalinin bile kurulamadığı şehirlerdeki evlerde nefes alınabilecek tek alan tabii varsa balkonlar. Haydi balkonları bahçeye çevirelim...
Balkonunuzda oluşturacağınız bahçe için en iyi çiçek dekorasyonu, kolay yetişen, her havaya uyum sağlayan ve güzel görünenler olmalı. Bu çiçekler kutularda, asma saksılarda ve uzun saksılarla kolaylıkla yetiştirilebilir.
İşte o balkon çiçekleri... 
HERCAİ MENEKŞE
Güzel bir koku, kendine özgü bir görünüş, zengin renkler ve kadifemsi
yapraklar ile balkonların olmazsa olmazı. Hercai menekşeler humuslu,
doğal ya da hafif asitli toprağı severler.

SARDUNYA

Balkonda yetiştirmek için ilk tercih olabilecek bir çiçek. Hem yetiştirmesi
çok kolay, hem de kokusu zihin açıcı. Sardunyalar çok fazla güneşe
ihtiyaç duyar. Ayrıca sulamak da canlı renkli sardunyalar elde etmenizi
sağlayacaktır. 

BEGONYA

Gölge balkonlar için ideal olan begonyalar kırmızı, pembe, turuncu, beyaz
hatta altın renginde güzel çiçeklerinin yanı sıra, çiçek açmadığında da
harika görünen kalın kalp şeklinde yeşil yapraklara sahiptir. 

KARANFİL

Karanfil pembe, somon rengi, kırmızı ve beyaz tonlarda olan bir çiçektir.
Baharatlı bir kokusu vardır. Karanfil yavaş büyüyen bir çiçektir, ancak
mevsiminde bir renk cümbüşü yaratır. Derin saksılarda yetiştirmek için
ideal bir çiçektir. Karanfili diğer çiçeklerle karıştırabilirsiniz.

LOBELYA

Güneşi çok seven lobelya kolay bakımı ile çiçekler arasında öne çıkıyor.
Lobelya çiçek açtıktan sonra, daha fazla çiçek açması için 6-8 santimetreye
kadar budanmalıdır.

PETUNYA

Çok hızlı büyüyen Petunya, gece boyunca yumuşak bir koku salan
renkli çiçeklerden oluşur. Mor, pembe, eflatun, kırmızı ve beyaz renkler
çiçekleri olan petunya aşırı sulamaktan kaçının.

FUŞYA

Fuşyanın çeşitliliği harikadır. Yüzlerce farklı şekli ve boyutu vardır.
Çiçekleri pembenin, morun, beyazın, turuncunun ve kırmızının çeşitli
tonlarından oluşur. Fuşyaların sarkan kökleri rüzgarda sallanarak
güzel bir görüntü oluşturur. Fuşya nemli toprağa ihtiyaç duyar.

KRİZANTEM

Krizantem, gülden sonra en fazla popüler olan çiçek olarak bilinir.
Mevsimler ve aylar değişmekle birlikte krizantem dünyanın her yerinde
yetiştirilebilir. Uzun ve derin saksılarda rahatlıkla yetişir. Tek ihtiyacı
olan güneş ve bol sudur.

ZİNNİA (KİRLİ HANIM ÇİÇEĞİ)

Kirli hanım çiçeği de balkonda kolay yetişen bitkilerden. Özellikle canlı
renkteki çiçekleri kelebekleri mekana çeker. Ayrıca bol bol çiçek açar.
Tek ya da çift taç yapraklı türleri vardır.

Cam güzeli 














Gölge bir balkonunuz ya da terasınız varsa mutlaka cam güzelini tercih
edin. Erken öğlen güneşi, cam güzelinin çiçek açması için yeterlidir.
Cam güzeli nemi ve geçirgen toprağı sever. Gölge ve gübre de gerekir.


  • balkonu-bahceye-ceviren-cicekler