Translate

Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Triyaj


Triyaj Fransızca seçmek, ayırmak anlamına gelmektedir?
Türkçe Wikipedi’de “Triyaj, savaş alanlarında ve acil servislerde tıbbi müdahale önceliklerini belirleme sistemi. Bu öncelikler; hastanın yaşama şansı, durumunun aciliyeti gibi unsurlara dayanarak belirlenir.” diye açıklanmış.
Peki kim seçilecek? Hangi ölçülere göre seçilecek? Ne için seçilecek?
Yaklaşan ve giderek engellenemez hale gelen yaşlı ve hastaların soykırımını görmek ve asgari ölçüde de olsa engellemek bu soruların cevabında gizlidir.
*
Triyaj kavramı bugünkü kullanımıyla modern devletler ve savaşlarla ortaya çıkıp gelişmiştir.
Triyaj ciddi bir sorun olarak Fransız devriminden sonraki savaşlarda eşit yurttaşların genel silah altına alınmasıyla ortaya çıktı. Hiyerarşik bir toplumda triyajı elbette toplumsal hiyerarşi belirler ve örneğin soyluların önceliği olurdu.


Fransız ordusunda Larrey adlı bir askeri doktor, hızlı bir sınıflama ve seçim sistemiyle, yani triyajla bacak kesmelerde diğer doktorlara göre daha çok oranda askeri yaşatmayı başarıyor (%75-80) oranında. Bu konunun ilk başlangcı oluyor.
Daha sonra bir Rus doktor, Kırım ve Kafkasya savaşlarında öncelikli olarak tedavi görecekler için seçme ilkelerini belirliyor ilk kez. Bunu Prusya ordusu da benimsiyor Ve sonra da bütün dünya ordularına yayılıyor. Modern tıpta özellikle acil servislerde büyük önem kazanıyor.

Örneğin gemilerin batışında, “önce kadınlar ve çocuklar” “en son kaptan” bir triyaj ilkesidir.
Yani büyük felaketler, savaşlar ve pandemilerde kimin öncelikle tedaviye alınacağı, kimin önce kurtarılacağı, yani “yangında ilk kurtarılacak” olanı seçmek, bunun ilkelerini belirlemek zorunludur.

Triyajda çeşitli ülkeler ayrıntıda farklılıklar gösteren standartlara sahipse de, esas olarak beş aşamalı bir triyaj kabul görmüştür ve uygulanmaktadır ve bu aşamaları sembolize eden renkler vardır:
Kırmızı: hayati tehlike, derhal müdahale
Sarı: Ağır yaralı
Yeşil: Sonra müdahale
Mavi: yaşama şansı yok
Siyah: Ölü

*

Peki ya binlerce kırmızı, yani acil müdahale bir anda gelirse ne olacak?

Önümüzdeki günlerde hastanelere binlerce “hayati tehlike”, yani kırmızı hasta yığılacak, eldeki yoğun bakım yatakları binlerin yüzde veya binde birine bile yetmeyecek ve bu muhtemelen bu böyle, en iyi ihtimalle yaz ortasına kadar, birkaç ay sürecek, (ertesi yıla uzama olasılığı bile var).
Yani acil müdahale gerektiren ağır hastalar içinde de seçim yapılmak zorunda kalınacak. Durumları eşit derecede acil olanlar veya daha yaşlı ama daha umutvar olmakla birlikte daha genç ama daha az umutvar olan arasında yaşaması ve suni solunum aygıtına bağlanması için kim seçilecek?
Doktorları kimin yaşayacağına karar verme ahlaki yükünden ve sorumluluğundan kurtarmak için, olabildiğince nesnel kriterler belirlenmiştir. Ancak gelecek hasta sayısı, zaman kısıtlılığı personelin yorgunluğu ve sınırlılığı nedeniyle bu “nesnel” kriterler bile işe yaramayacaktır.

Kaldı ki, bu hastalıkta henüz böyle ölçütler de yoktur ve belirlenmiş değildir.
Bu durumların nesnel bir kriteri o kadar zordur ki.
Bu gibi durumlarda seçim yapmak zorunda kalan doktor ve diğer personel genellikle travma sonrası rahatsızlıklar gösterir.
Bu durumda ne olacak?

Zamanında sokağa çıkma yasağı ilen etmeyerek, hastalığın yayılma hızını yavaşlatmak için elinden geleni yapmayarak, yoğun bakım ve suni solunum cihazlarını, bunları kullanacak personeli azami düzeye çıkarmayarak, sayıları gizleyerek ve az göstererek, sorunun hastalığı yavaşlatma ve kapasiteyi aşmama olduğunu gizleyerek bizzat virüs aracılığıyla hükümet bir triyaj (ayıklama, seçim) yapıyor. Yani önceliği daha genç ve sağlıklı olanlara veriyor.
Bu “büyük triyaj”.
Böylece yaşlı nüfusu ölüme terk etmiş oluyor.
Bir de hastaneye gidenler içinde de ikici bir triyaj olacak. Bu da “küçük triyaj”
Büyük bir olasılıkla gençlere vs. öncelik tanınarak, birinci triyajda virüsün gözünden kaçanlar, bu ikinci triyajda eleneceklerdir.

*

Bu geleceği apaçık olan yığılmayı engellemek için hiçbir şey yapmayan, sorunu bu yığılmayı engellemek ve hastalığın yayılışını yavaşlatıp zamana yaymak gibi bir strateji izlemeyen hükümet apaçık olarak yaşlı nüfusun büyük ölçüde soykırıma uğratmayı planlamış bulunmaktadır.
Muhalefet de sorunun bu olduğunu hiçbir şekilde öne çıkarmayarak hükümete fiilen destek olmuştur ve olmaktadır.

Daha önceleri insanlar dillerinden, dinlerinden, “ırklarından”, siyasi görüşlerinden dolayı defalarca soykırımlara uğramışlardır.
Bunun benzerini saf ve sağlıklı olanı seçmeyi kısmen öjenikler, naziler savunurdu bir zamanlar.
Ama şimdi ilk kez hasta ve yaşlıların soykırımı karşısındayız.

İngiltere’nin uygulayacağını söylediği “sürü bağışıklığı” tamı tamına bir yaşlı ve hasta soykırımıdır.
Ve başlangıçta buna hiç tepki vermeyen İngilizler sonra tepki verince hükümet geri adım atmak sorunda kaldı ama tedbirleri hala fiilen bu yaşlı ve hasta soykırımını engelleyecek durumda değildir.

Türkiye’de ise hükümet resmen bunu istedi ve bütün stratejisini, bunun gizlenmesi üzerine, dikkatleri başka noktaya çekme ve bunu açıklayanları bastırıp susturma ve tüm toplumu fiilen bu soykırımdan habersiz bırakma üzerine kurdu.
Şu ana kadar da bunu başardı,
Erdoğan ve damadının gülmelerinin nedeni budur. Güzel günlerden, ekonomik başarılardan söz etmelerinin nedeni budur.

Eğer toplumdan ses çıkmaz ve sıkı durup on binlerce hasta ve yaşlı insanın boğulurak ölümünü “solunum yetmezliği” ve “zatürre” raporlarıyla gizler ve bu soykırımı kişisel ve ailevi trajediler olarak topluma kabul ettirebilirse kendi açısından başarıya da ulaşmış olacak ve kendisiyle suç ortağı ve iyice çürümüş bir toplum yaratacaktır.
Çünkü yaşayanlar tıpkı Ermeni mallarına konmuş Müslümanlar gibi bu suç ortaklığından maddi bakımdan kazançlı olarak çıkacaklardır. Ölen yaşlı ve hastaların masrafının azalması sosyal sigortaların hastalık ve emeklilik sigortalarının örneğin soluklanmasına yol açacaktır. Buradan küçük ödülleri kalanlara dağıtmak memnuniyetsizlikleri bastırmaya yarayabilir.

*

Yaşlı ve hastaların bu soykırımı yepyeni bir olgudur.
Herkes bu salgının yol açacağı sosyolojik değişmelerden söz ediyor.
Böyle tahminlerde bulunmak entelektüel bir spor haline geldi. Ama bu sporu yapanlar gerçek bir olgu karşısında susuyorlar.
Kimseden çıt çıkmıyor.
Yaptığım paylaşımları çok az insan paylaşıyor.
Sadece korku değil bunun nedeni. Haydi benim dilim sivri, önermelerim keskin köşeli ama yumuşak ve yuvarlak da olsa konuyu öne çıkaran yok.
Ezop dili veya başka olanaklarla da başkaları aynı şeyleri söylemeyi deneyebilir.
Bu bile yapılmıyor.
Ortada bu soykırımı sessizce bir kabullenme de var.
Bu korkunç bir durumdur. İnsanlığın, toplumun sonudur.
*
Peki neler yapılabilir?
Oyunun kuralları değişmiş bulunuyor.
Bu artık bildiğimiz dünya değil.
Hayatın ve toplumsal yaşamın en temel sorunları karşısındayız.
Örneğin böylesine bir soykırım söz konusuyken işçilerin durumundan söz etmek gibi şeyler nesnel olarak bu soykırıma onay vermek anlamına gelmektedir.
Bu satırların yazarı bir Marksisttir.
Marksizm de gerçekliğin somut olduğunu, her şeyin her an kendi zıddına dönebileceğini söyler.
İşte böyle bir anda bir Marksistin görevi bu değişimi görmek ve ona uygun bir strateji ve program uygulamak ve geliştirmektir.
Nasıl “Bugün sosyalistlerin, demokratların, HDP'nin hükümetin tedbirlerini eleştirirken emekçilerden, fakirlerden söz etmesi, gerçek sorunu anlamadığını gösterir. Bugün sorun emekçilerin değil, çoğu hasta ve yaşlı olanların YAŞAMA HAKKINI savunmaktır.” diyorsak, bununla bilinen bütün ezberleri bozuyorsak, şimdi de acil olarak yine ezber bozan tedbirler önereceğiz.
*
Türkiye’de acil görev Hükümet’in bu gizleme ve soykırım stratejisin ve planını bozabilmek için her şeyi yapmaktır.
Aşağıda bu bağlamda en acil ve somut öneriler yer alıyor.

Bunları bir, en temel bir yerde bulunma hakkı üzerinden sivil direniş önerileri yapan bir Marksistin şimdi derhal ve kesin olarak sokağa çıkma yasağı önermesi kimseyi şaşırtmamalıdır.
Çünkü soykırımı biraz olsun engellemenin ve hükümetin oyununu bozmanın tek yolu budur.

Pandemi’nin yayılma hızını yavaşlatmak ve ölümcül tehlike içindeki hastaları bakım kapasitesinin altına çekebilmek için acilen şunlar yapılmalıdır.
1) Derhal, acilen, hiçbir gevşetmeye mahal vermeden, kesin ve istisnasız sokağa çıkma yasağı. Tüm sivil nüfusun evlerine kapanması, evsizlere barınak bulunması.
2) Hapishaneler, yatılı okullar vs.’de yaşayanların birbirine virüsün bulaşmayacağı ölçüde mesafeli yaşayabilmeleri için evlerine yollanmaları veya evleri olmayanlara kalacakları yerler sağlanması.
3) Tüm nüfusun evde kaldığı sürece temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için, ilk elde tüm ordu, polis, bekçi ve diyanetten maaş alanları görevlendirmek. Yani ordu ve polisin ve bekçilerin vs. asli görevi evine kapatılmış yurttaşların alışverişi, iaşe ve ibadesi gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamak olmalıdır. Şu anki durumla baş edebilecek tek kullanılabilir güç bunlardır. Bunun için başka ülkelerde bulunan tüm güçlerin ülke içine çekilerek ihtiyaç olan yerlerde görevlendirilmesi
4) Tüm ödemeler, borçlar, dondurulmalı, ihtiyacı olan her yurttaşa, eşit miktarda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir para verilmelidir. Yurttaşlara bu paraları vermek, bu paralarla ihtiyaçlarını alıp onlara getirmek tüm ordu, polis vs. gibi personelin temel görevi olmalıdır.
5) Ülke yönetimini Türkiye Büyük Millet Meclisi ele almalı ve sürekli toplantı halinde bulunmalıdır. Meclis tıpkı Birinci Büyük Millet Meclisinde olduğu gibi, kendisine karşı sorumlu bakanları ve diğer komisyonları görevlendirmelidir.
6) Yurttaşlar birbirinden izole olacağı için, büyük önem kazanacak tüm medya organları, sendikalar, meslek kuruluşları, odalar vs. gibi sivil toplum örgütlerinin kontrolüne verilmelidir.
7) Tüm hastaneler ve sağlık kurumları derhal kamulaştırılmalıdır. Tüm sağlık kurumlarının yönetimi, efektif bir çalışma ve koordinasyon için, tam sağlık kurumlarının yönetimi sağlık personelinin kontrolüne verilmelidir.
8) Ancak tarihte görülmemiş, devletin şiddet araçlarını yurttaşların ihtiyaçlarını karşılamakla görevlendiren ve onların yaşamlarını en az kayıpla sürdürmesinin aracı kılan böyle tedbirlerle uçuruma doğru giden arabaya ani fren yaptırıldıktan ve uçuruma yuvarlanmak engellendikten sonra, neyin nasıl yapılacağına yine halk karar verebilir.
9) Tarihte daha önce görülmemiş tüm ezberleri bozan bu pandemi ve sonuçlarıyla yine tarihte benzeri görülmemiş ezber bozan tedbirlerle baş edilebilir.

21 Mart 2020 Cumartesi
Demir Küçükaydın

Gençler, Yetişkinler ve Yaşlılar… Bir de Özgürlükler


Özgür Arun
20 Mart 2020 Cuma

Korona virüsünün küresel düzeyde bir halk sağlığı sorunu olduğunu anladığımızda, Çin, Güney Kore ve İtalya’da vakaların sayısı hızla artmıştı. Süreç içinde elde edilen verilerde salgından en çok etkilenerek yaşamını yitirenlerin yaş gruplarına göre dağılımları da sıkça sunuluyordu. Çin’den gelen güncel verilere dayanarak birçok uzman ölüm oranlarının en fazla 80 yaşın üzerindeki insanlarda görüldüğünü vurguluyordu. Önce Çin, sonra Güney Kore’den gelen ilk bilgiler, 80 yaş üzerindeki kişilere ilişkin bu tespitlerin benzerliğini ortaya koymuştu. Nitekim Asya’da Çin ve Güney Kore’den sonra, dünyanın başka bir yanında, İtalya’da da ölüm oranlarının yüksek olmasının nedenini, İtalya’nın Avrupa’nın en yaşlı ülkesi olduğuna bağlıyorlardı. Salgının ilk duyulduğu günden bu yana okuduğum tüm yazılarda sunulan bilgilerin tamamı yaş gruplarına göre verilmekteydi. Güney Kore’den yapılan bir açıklamada, 30 yaşın altındaki hasta sayısı verildikten hemen sonra bu yaş grubunda hiç ölüm olmadığı, ama 80 yaşın üzerindekilerde ölümlerin daha sık gözlemlendiği belirtiliyordu. Uluslararası basında çıkan diğer yazılarda da benzer olarak 80 yaşın üzerindeki kimselerin salgından daha fazla olumsuz etkilendiği vurgulanıyordu.

Matematiği seven bir sosyolog olarak sayılar her zaman ilgimi çekmişti. Üniversite birinci sınıftayken cebir dersi almak istediğimde danışmanım kendisiyle eğlendiğimi sanmış, o da bu şakaya katılıp beni odasından kovmuştu. Öyle ya, bir sosyoloğun sayılarla ne işi olabilirdi ki?! Bu şakada ne kadar ciddi olduğumu bir türlü anlatamamıştım. Sonraki yıllarda, sayıların nasıl sunulduğunu, onlara yüklenen anlamları, az ile çoğun nasıl tarif edildiğini, mukaddes, mümtaz ve makbul olanı nitelendirmek üzere sayıların nasıl kullanıldığını kavramaya çalıştım. Şimdi salgından etkilenen insanlara dair sayıların sunuluş biçimine baktığımda çok etkileniyorum. Yaşamını yitiren insanlara ilişkin sunulan veriler her gün güncelleniyor, yeni bir anlam dünyası oluşturuyor. Sunulan tüm verilerde yaş grupları birbiriyle kıyaslanıyor. Hangi yaş grubunda kaç kişinin yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Ardından bu verileri yorumlayan uzmanlar, yaşlıların sokağa çıkmamasını, çarşıya, pazara, alış veriş merkezine, hastaneye ya da benzeri mekânlara gitmemesini üstüne basa basa dile getiriyor. Sadece uzmanlar mı? Görebildiğim kadarıyla kendini yaşlıların dışında tutan hemen herkes… Peki kim bu yaşlılar? Bu süreçte okuduğum yazıların tamamında, dinlediğim konuşmaların hepsinde 60 yaş, yaşlı sayılmak için temel sınır. Zaten yaşlılık çalışmalarında da 60 (ya da 65) yaş yaşlanmanın sınırı olarak kabul ediliyor. Türkiye’de gerçekleştirilen güncel bir yaşlanma çalışmasında da, kime yaşlı denilir sorusunun yanıtı bu tespitlerle örtüşüyor: Toplumumuzdaki yetişkinlerin verdikleri yanıtlara göre ortalama 64 yaşından büyüklere yaşlı deniliyor. Sonuç olarak şu günlerde hakim bir söylem kendini gösteriyor, 60 yaşın üzerindeyseniz risk grubundasınız ve evden dışarı çıkmamalısınız!

Geçen gün konuştuğum bir arkadaşım da bu görüşlere benzer olarak, yaşlıların büyük risk taşıdığını ve buna rağmen neden ısrarla dışarıya çıktıklarını, çarşıya, pazara, hastaneye gittiklerini anlamadığını söylüyordu. Konuşmamız sırasında biraz şaşırmıştım zira kendisi de yaşlıydı! Bana sıkça söylemiyor ama 60 yaşın üzerinde! Benim kısa pantolonla gezdiğim halimi bilir! İşte bunu bana sıkça söylüyor. Öte yandan, benim de kısa pantolonlu halini bildiğim bir tanıdığım, bu sırada dışarı çıkıp kitapçıya gittiği için babasına çok kızıyordu "Hiç lafımızı dinlemiyor, ne işi var bu yaşta sokakta!?” Bunları duyduktan sonra biraz daha dikkat kesildim tartışmalara. Neredeyse dinlediğim herkes, yani hemen herkes demeliyim zira kendini yaşlı saymayan herkes, yaşlıların ne yapması (ve neleri de yapmaması) gerektiğini vurguluyordu. Vaziyet çok ciddiydi! Nasıl sokağa çıkarlardı ki? Otursunlardı evlerinde dayılar ve teyzeler! Hasta sayılarının kamuoyuyla paylaşılmasıyla hızla büyüyen bu tepki nasıl oldu da yaşlılara yöneldi bir anda? Hastalığı daha fazla yaydıkları düşünüldüğü için mi? Yoksa çok daha fazla öldükleri vurgulandığı için mi? Sanırım yaşından dolayı insanlara karşı ayrımcı tutumların ortaya çıkmasında her iki kaygı da etkiliydi.

Öncelikle hastalığı yaydıklarına ilişkin düşünceler keskin bir önyargı olabilir. Çünkü, Japonya’da toplum sağlığı komitesi başkanı profesör Omi yaptığı açıklamada, hafif belirtilerle hastalığı atlatan ve hasta olduğunu fark etmeyen insanların bunu salgına dönüştürdüğünü bildirmişti. Bu kişilerin hastalığı daha fazla kişiye bulaştırdığını söyledikten sonra gençlerin toplum için büyük tehlike olduğunu belirtiyordu.[4] Nereden çıktı şimdi gençler? Profesör Omi ve ekibinin çalışmalarına göre gençlerin hastalığı daha kolay atlattığı görülmüş. Nitekim diğer ülkelerden gelen veriler de benzer bir eğilimi gösteriyordu. İddialara göre, gençler korona virüs kaynaklı hastalığı daha kolay atlatıyorlardı. O zaman gençler evlerinden çıkmasındı! Ne işleri vardı gençlerin sokakta, çarşıda, pazarda, alışveriş merkezinde, hastanede ya da benzeri mekanlarda?! Dünyanın en yaşlı ülkesinden, yaşlıların oranının %30’u aşmış olduğu ve süper yaşlı toplum olarak tanımlanan ülkesinden gelen bu çarpıcı açıklamayı duysalar “gençlerin” ne tepki vereceğini merak ediyordum. O nedenle etrafımdaki bir kaç genç bireye anlattım bu açıklamayı. Tepkileri gecikmedi: "Ne demek sokağa çıkmamak! Bu büyükler de kendilerini ne sanıyorlardı! Her işimize karışıyorlardı!” Haksız değiller, değil mi? Toplumumuzda büyüklerimiz kime ne yapacağını, nasıl davranacağını, kimin nasıl oturup kalkacağını, ne giyip neyi giyemeyeceğini mütemadiyen söylüyorlar. Kime? Gözlemlediğim kadarıyla sıkça çocuklara, bir de kadınlara. Sürekli neyi yapmaları (ya da yapmamaları) gerektiği söyleniyor. Son günlerde ise bir o kadar sıkça yaşlılara! Her üçünde de kaygılar farklı ama.

Öte yandan, verilerde sunulan ölüm oranlarına bakıp, yaşlılar için kaygılanan iyi niyetli insanlar (gençler?) bambaşka bir yerden sesleniyorlar, ebeveynleri adına endişe ediyorlardı. Nitekim, Bussiness Insider yazarlarından Hilary Hoffower güncel bir yazısında annesiyle yaşadığı diyaloğu şöyle anlatıyordu[5]: “Bugün attığı mesajda annem saçını kestirmek için kuaföre gittiğini, oradan da bankaya geçtiğini yazdığında deliye döndüm. Hemen şöyle yanıt verdim: Sen 60 yaşın üstündesin!!! Bankalar pis yerler!!! Nereden çıktı şimdi saç kestirmek!!! Ya hastalanırsan!!!”

Hoffower ve arkadaşlarının, ki hepsi 20 ile 30’lu yaşlarda olan kişilerdi, en büyük endişesi hastalığa yakalanmaktan ziyade ebeveynlerinin hastalığa yakalanmasıydı. Verilere bakıp, tıpkı profesör Omi’nin açıklamasında olduğu gibi, gençlerin virüsü yaşlılara bulaştıracaklarından endişe ediyorlardı. Sanırım bu süreçte bir anda ebeveynlerinin yaşlandığını fark etmişlerdi. Milenyum kuşağı olarak tarif edilen insanlar içindeki bir kesim, anne ve/ya babalarının yaşlandıklarını şimdi fark ediyordu. Dahası yaşlanmak ya da yaşlı olmak, bilhassa bu zamanda, korkunçtu!

Yaşlanma korkusu ve buna bağlı olarak kaçınma, yaş ayrımcılığının da önemli boyutunu oluşturuyor. Yaş ayrımcılığı (ageism) çok sinsi, kendi içinde üç tarafı olan bir ayrımcılık türü. Yaşlanma korkusu, kaçınma ve yaşlılığa ilişkin kalıp yargılar gündelik yaşamda kuşaklararası etkileşime olumsuz şekilde yansıyor.

Bunlardan birisi bebek konuşması. Bebek konuşması, ya basitleştirilmiş biçimde ve abartılı mimiklerle konuşmak ya da aşırı samimi tarzda seslenmek, karşısındaki kişinin sosyal statüsünü olumsuz etkileyen bir davranış tarzı. Bununla birlikte aşırı şefkat, aşırı ilgi de bu tip ilişkinin bir yanı. Bunlar anaç ayrımcılar!

Bir diğer yandan yaşlı kabul edilen kişinin konuşmasına ya da fikirlerine karşı dışlayıcı yorumlar, kınama, tartışmayı/konuşmayı kontrol etme, ilişkinin şiddet içeren, olumsuz görünen diğer tarafı. Bunlar kibirli ayrımcılar!

Her iki ilişki biçimine de son günlerde sıkça rastlamak mümkün. Bununla birlikte, bir diğer ilişki kurma biçimi aşırı bağdaşma olarak kendini gösteriyor. Yaşlı kabul edilen kişinin yapamayacağı önyargısıyla işlerini onun adına yapmak da yaş ayrımcılığının göstergesi. Bu kişiler yardımsever ayrımcılar!

Ne olursa olsun her biri belirli bir yaşın üzerindeki kimseleri homojenleştiren, hep birbirine benzeyen biçimde tarif eden, kurbanlaştıran, topluma yük olarak algılanmasına neden olan yaklaşımlar. Belirli bir yaşın üzerindeki kimselerin, yaşlıların, diğer kuşaklardan farklı olarak, hep birbirine benzediğini varsaymak, tüm yaşlıları düşkün, hasta, işsiz güçsüz ve topluma yük olarak görmek büyük bir yanılgı. Oysa, tıpkı çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi yaşamın diğer dönemleri ne kadar olağansa, yaşlılık dönemi de yaşamın o denli olağan bir evresi. Bu evrenin nasıl geçirileceği ise yaşamın ilk dönemlerinde verilen kararlardan ve yapısal eksiklerden etkileniyor. Yaptığım araştırmalar, saha çalışmalarım ve kişisel gözlemlerim, yaşlıların türdeş bir toplumsal grup olmadığını, kimliklerin ve yaşam tarzlarının yaşamın bu evresini çeşitlendirdiğini gösteriyor. Türkiye’de yaşlanma harikulade bir serüven olabileceği gibi, bir ıstırap da olabiliyor. Toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf bu süreçte çok çok belirleyici.

Niyetleri ne olursa olsun, yaşlılara ne yapması (ve yapmaması) gerektiğini söyleyenleri bugünlerde sıkça duymaya devam edeceğiz gibi. Benim en büyük korkum, hastalığın daha fazla insana bulaştığı duyulduğunda ayrımcı tutumların da daha fazla davranışa dönüşmesi. Yıllar önce okuduğum satırları tekrar anımsıyorum: Hasta olduğumuz için özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Yasalara boyun eğdik oysa (Jack London, Diriliş).

BİRİKİM

Dünya'nın kuzey manyetik kutbu, Sibirya'ya doğru çok hızlı bir şekilde kayıyor

Dünya'nın kuzey manyetik kutbu, Kanada'dan Sibirya'ya doğru hızla kayıyor. Manyetik kutup o kadar hızlı yer değiştiriyor ki, ABD Ulusal Jeo-Mekansal Zeka Ajansı (NGA) ve İngiltere Savunma Coğrafya Merkezi'nden (DGC) bilim insanları gezegenin manyetik alanını tanımlayan ve tüm modern navigasyon sistemlerinin çalışmasını sağlayan, Dünya Manyetik Modelini güncellemek zorunda kaldıklarını açıkladı.

Dünya Manyetik Modelinin son güncellemesi 2015 yılında yapılmıştı ve bu güncellemenin 2020 yılına kadar sorunsuz kullanılması bekleniyordu, ancak manyetik alan son zamanlarda hızlı bir değişime geçti. Bu yüzden araştırmacılar güncellemeyi hemen yapmak zorunda kaldıklarını açıkladı.

DÜNYA'NIN MANYETİK KUTUPLARI NEDİR?
Bu görünmez kuvvet, üzerinde durduğumuz zeminin yaklaşık 3 bin 200 kilometre altında bulunan çekirdekte olan biten hareketlilikten kaynaklanıyor.

Yaklaşık 5 bin 700 santigrat derece sıcaklıkta çoğunlukla sıvı ve demirden oluşan çekirdek, Ay'ın hacminin üçte ikisine yakın bir hacme sahip bulunuyor. Dünyanın manyetik alanını da burası oluşturuyor. Gezegenlerin ve özellikle dünyamızın manyetik alanlarının nasıl oluştuğu henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşmuş olmamakla beraber, bu konuda birçok varsayım ortaya atıldı. Bu varsayımların en güçlüsü ise, gezegenlerin dev birer dinamo gibi davranarak kendi manyetik alanlarını oluşturdukları yönünde kendisini gösteriyor.

DÜNYA'NIN MANYETİK KUTUPLARININ OLUŞUMUNU AÇIKLAYAN KURAM: JEODİNAMO
Jeodinamo kuramına göre; sıvı demirin hareketi sonucu bir elektrik akımı oluşur ve bu akım manyetik alanların oluşumuna sebebiyet verir. Yüklü metal parçacıkların manyetik alanlardan geçmesiyle, devamlı ve döngüsel bir elektrik akımı ortaya çıkar. Çekirdekteki sıvı metalin daimi hareketine bağlı olarak bir miktar manyetik alan oluşur ve bu alan çekirdekte yeni akımlar oluşturur. Bu akımlar ise daha fazla manyetik alana sebep olarak geri beslemeli bir döngü ortaya çıkarır.

Bu döngü ise tıpkı mıknatısta bulunan manyetizma gibi davranır: İtici ve çekici güç.

Bu manyetizma Güney Kutbu yakınlarında Dünya'dan çıkar ve gezegeninin etrafını dolaşarak Kuzey Kutbu yakınlarından tekrar çekirdeğe döner. Coğrafik ve manyetik kutuplar birbirlerine yakın olsalar da aynı yerde değildir.

MANYETİK KALKAN GÖREVİ GÖRÜYOR
Bizi Güneş'ten ve diğer yıldızlardan gelen zararlı ışınımdan koruyan en önemli kalkan, manyetik alandır. Manyetik alanın, gezegenin çevresinde oluşturduğu doğal kalkana manyetosfer deniyor. Tüm gezegenler için basit bir manyetosfer tanımı, "Bir gezegenin kendi manyetik alanının oluşturduğu, elektrik yüklü parçacıkları içeren katman" şeklinde yapılabilir. Manyetosferler, manyetik alanın yapısına bağlı olarak yaklaşık küresel biçimdedir.

DÜNYA'NIN MANYETİK ALANI ÇOK HIZLI KAYMAYA BAŞLADI
Manyetik alan tarafından oluşan kutupsallık, evrensel bir sabit değildir. Tarih boyunca kutuplar pek çok kez yer değiştirdi, kuzey ile güney tersine döndü. Kutuplar, yaklaşık 40 bin yıl önce böyle bir teşebbüste bulunup başarısız oldu. En son yaşanan tam dönüşüm, yaklaşık 780 bin yıl önce gerçekleşti.

Dünyamızın manyetik alanı binlerce hatta milyonlarca yıldır yaklaşık aynı yoğunlukta kalabilir, ancak tam olarak bilinmeyen nedenlerle zaman zaman zayıflar ve bu zayıflamanın ardından muhtemelen birkaç bin yılda yön değiştirir.

Dünyanın manyetik alanı son on yılda endişe verici oranlarda zayıflıyor ve bu da Dünya'nın manyetik kutbunun yer değiştirmesi üzerine etkileri konusunda yaygın bir endişe oluşturuyor.

Colorado Boulder Üniversitesi ve Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin (NOAA) Çevresel Bilgi Ulusal Merkezlerinde jeomanyetikçi olan Arnaud Chulliat, “Yer değiştirme arttıkça hata daha da çok artıyor.” diyor.

KUZEY KUTBU'NDAN SİBİRYA'YA DOĞRU KAYIYOR
2018 başlarında, NOAA ve Edinburgh'daki İngiliz Jeolojik Araştırmaları'ndan araştırmacıların, Dünya Manyetik Modeli'nin seyir hatalarının mümkün olabileceği noktaya kadar yanlış olduğunu ortaya çıkardı.

Güney Amerika'nın altındaki jeomanyetik kutup ve kuzey manyetik kutbunun hareketi daha da hızlandı. Kuzey manyetik kutbu yıllardır sürekli olarak Kuzey Kutbu'ndan Sibirya'ya doğru kayıyor. Bununla birlikte, son birkaç on yılda, yılda yaklaşık 15 ila 55 kilometre arasında bir hız kazandı.

KUTUPLARIN YER DEĞİŞTİRMESİ DÜNYANIN KORUMASINI ZAYIFLATACAK
Normal şartlarda Güneş'ten gelen malzeme Dünya'ya yaklaşık 16-18 saatte ulaşıyor ve manyetosferimiz tarafından manyetopoz olarak adlandırılan bir bölgede karşılanıyor. Dünya'nın manyetik alanı gelen malzemeyi etrafımızdan dolaşacak şekilde yönlendiriyor ve bizi koruyan bir kalkan gibi davranıyor. Ancak az bir miktar malzeme kutuplardan içeri girdikten sonra iyonosferde salınıyor. Kısaca savunma mekanizmamız bu şekilde işliyor. Kutupların terslenmesi de uzun bir sürede gerçekleştiği için Güneş'in etkisi doğrudan nüfuz etmiyor, koruyucu alan nedeniyle edemiyor.

Dünya'nın manyetik alanı gezegenimizi tehlikeli güneş ve kozmik ışınlardan dev bir kalkan gibi koruyor. Kutuplar değiştiğinde (veya değişim denemesi olduğunda) bu kalkan zayıflar. Bilim adamları bu aşamada manyetik alanın olağan gücünün onda birine kadar zayıflayabileceğini tahmin ediyor. Yer değiştirme denemesi esnasında manyetik kalkanımız yüzyıllar boyu tehlikeye girebilir ve bu süre boyunca uzaydan gelen radyasyonun gezegenimizin yüzeyine daha da yakınlaşmasına izin verebilir. Dünya'daki değişiklikler daha şimdiden Güney Atlantik'teki alanı zayıflattı. Bu dönemde radyasyona maruz kalan uydularda ise hafıza sorunları yaşanıyor.

Bu radyasyon henüz yüzeye erişmiş değil. Fakat bir noktada manyetik alan yeterince azaldığında, farklı bir hikaye karşımıza çıkabilir. Kozmik radyasyonun Dünya'yı nasıl etkilediği konusunda bu alanda uzman olan Boulder Üniversitesi ve Colorado Üniversitesi Atmosferik ve Uzay Fizik Laboratuvarı Direktörü Daniel Baker, gezegenin bir kısmının bu geri dönüşüm sırasında yaşanamaz hale gelmesinden korkuyor.

GÜNEŞ'TE YAŞANAN BİR PATLAMA KANADA'YI ELEKTRİKSİZ BIRAKMIŞTI
Güneş'in aktif olduğu yıllardan birinde, 1989'da, Güneş patlamasının etkisi Kanada'da görülmüş ve Kanada'nın bütün elektrik sistemi çökmüştü.

GEZEGENİN YAŞAM DESTEK SİSTEMİ BOZULUYOR
Bilim insanları daha önce kutup değiştirmeleri ile kitlesel yok oluşlar gibi felaketler arasında bir bağ kurmuyorlardı. Fakat günümüz dünyası, 780 bin yıl önce yaşanan son tam kutup değişiminden oldukça farklı bir çağa girdi.

Bugün üzerinde yaklaşık 7,6 milyar kişi yaşayan dünyanın atmosferi ve okyanus kimyası 1970'lerdekinin iki katı ölçüde değişiyor, gezegenin yaşam destek sistemi bozuluyor. Büyük şehirler, endüstriler ve yol şebekeleri kuruldu ve daha güvenli yaşam alanlarına erişim sağlandı. Ancak bunlar yapılırken bilinen tüm türlerin üçte biri yok olma yönüne itildi ve daha birçok habitat tehlikeye atıldı. Bu yıkıma bir de kozmik ve ultraviyole ışınım eklendiğinde, dünya üzerinde oluşacak yıkıcı tablo gözler önüne serilmiş oldu.

MANYETİK ALAN KORUMASININ AZALMASIYLA UYDULAR VE ELEKTRİK ŞEBEKELERİ BOZULABİLİR
Güneşten gelecek zararlı radyoaktif parçacıklar, insan yaşamının artık vazgeçilmez birer parçası olan ve sayısı gün geçtikçe artan uyduları bozabilir ya da bunlara kötü şekilde zarar verebilir. Manyetik alan korumasının azalmasıyla uydularda meydana gelen hasarlar, elektrik şebekelerini kontrol eden uydu zamanlama sistemlerini etkileyebilir.

Elektrik şebekeleri çalışmadığı zaman, cep telefonlarını, ev aletlerini ve çok daha fazla şey kullanılabilir olmaktan çıkar. Bir anda kesilen elektrikler yüzünden, hastaneler yedek güç kaynakları bulmak için mücadele edebilir ve çok sayıda yaşam tehlikeye girebilir.

Bütün bunlara bağlı olarak GPS teknolojisi de tehlikeye girebilir ve bu durum, askerî operasyonlardan bireylerin yol bulma kabiliyetine kadar her şeyi etkileyebilir.

İçinde bulunulan “verilerin her şeyi yönettiği bir çağda” insanların iletişim kurma şeklinden gezinme alışkanlıklarına ve hükümetlerin işleme şekline kadar her şey, verileri gönderme ve depolama şeklinde yatıyor. Bu yüzden eğer uydular hasar görür veya işlevsiz hale gelirse, bilinen yaşam sonsuza kadar değişebilir.

Timeturk

20 02 2020

Buzullarda saklı hastalıklar yeniden canlanıyor

Yüzyıllardır buzullar ve donmuş toprak tabakası içinde etkisiz duran bakteri ve virüsler, iklim değişikliği ile ısınan yeryüzünde yeniden tehdit oluşturabilir.

Jasmin Fox-Skelly 

Tarih boyunca insanlar bakteri ve virüslerle yan yana yaşadı. Biz bazı hastalıklara yol açanlarına karşı direnç geliştirirken, onlar da yeni bulaşma yöntemleri geliştirdi.
Yüz yıl kadar önce Alexander Fleming penisilini bulduğundan beri antibiyotik kullanıyoruz. Buna karşılık bakteriler de antibiyotiğe karşı direnç geliştirecek şekilde evrildi. Aradaki mücadele devam ediyor.
Peki yüzlerce, hatta binlerce yıldır ortalıkta olmayan veya daha önce hiç karşılaşmadığımız ölümcül bir bakteri ya da virüsle karşılaşsak ne olur?
İklim değişikliği sonucu binlerce yıldır donmuş topraklar ve buzullar erimeye başladığı için bugün eski virüs ve bakterilerin yeniden canlanması ihtimali oldukça yüksek.
Göç eden ren geyikleri
Telif hakkıNPL
Image captionGöç eden ren geyikleri

Ağustos 2016'da Sibirya'daki Yamal Yarımadası'nda 12 yaşında bir çocuk ölmüş, en az 20 kişi de şarbon nedeniyle hastanelik olmuştu.
Bu durum, 75 yıl önce şarbondan ölen bir geyik cesedinin çözülen buzlar nedeniyle yüzeye çıkmasına bağlandı. Şarbon bakterisi toprağa ve suya karışmış, bölgedeki iki bin geyiğe hastalık bulaşmıştı.
Normal koşullarda, her yaz 50 cm derinliğe ulaşan yüzeysel donmuş topraklar çözülür. Fakat dünya giderek ısındığı için daha derin tabakalarda da çözülme gözleniyor. Dolayısıyla bu tür vakalarda artış olabilir.
Zira donmuş topraklar bakterilerin uzun süre, belki de milyonlarca yıl canlı kalması için ideal ortam sağlıyor. Bu durumda bazı hastalıkların yeniden gündeme gelmesi söz konusu olabilir.


Kuzey Kutup Dairesi'nde ısı artışı diğer bölgelerden üç kat daha hızlı.
Soğuk, karanlık ve oksijensiz ortamdan dolayı donmuş topraklar mikrop ve virüsler için iyi bir koruyucu. İnsanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilecek virüsler, geçmişte salgın hastalıklara yol açmış olanlar da dahil, bu tabakada canlı kalmış olabilir.
20. yüzyılda bir milyonu aşkın geyik şarbondan öldü. Bunlara derin mezarlar kazmak mümkün olmadığından cesetleri yüzeye yakın. Rusya'nın kuzeyinde bu şekilde 7 bin toplu gömüt bulunuyor.
Ancak donmuş toprak altında başka nelerin bizi beklediği bilinmiyor. Örneğin araştırmacılar Alaska'nın tundralarında 1918 İspanyol gribi virüsünün kalıntılarını buldu. Bubonik veba ve çiçek virüslerinin de Sibirya'da gömülü olma ihtimali var.

Bu, buzda donmuş halde duran bakterilerin hayata dönmesinin ilk örneği değildi.
NASA araştırmacıları 2005'te Alaska'da 32 bin yıldır donmuş olan bir bakteriyi canlandırmayı başarmıştı. Mamutlar döneminde hayatta olan bu bakteriler buzlar çözülünce yeniden hareket etmeye başlamıştı.
Bundan iki yıl sonra ise Antarktika'da buzulların altında donmuş, 8 milyon yıllık bir bakteri yeniden hayata döndürüldü. Aynı çalışmada 100 bin yıllık bakteri de canlandırıldı.
Ancak donmuş haldeki her bakteri canlandırılamaz. Şarbon bakterisi spor ürettiği için ve bunlar çok dayanıklı olduğundan 100 yıldan fazla donmuş halde kalabilir.
Aynı şekilde tetanoz bakterisi, felce ve ölüme yol açan botulizm bakterisi ve bazı mantarlar da uzun süre buzda donmuş halde canlılığını koruyabilir.

10 Mayıs 2017

makalenin TAMAMI



Muhafaza’kar’ siyasetin depremi

'Pınar Demircan'

Etimolojik olarak muhafaza eden, mevcut şartları koruyan, gelenekselci ya da  yeniliğe ve değişime karşı manasında kullanılan  Muhafazakar kelimesi  değişime kapalı sağ siyaseti temsilen de kullanılır. Ancak neoliberal düzende sağ siyaset neo-sağ olurken, bu kelime de önceliğini ifşa eder. Zira muhafaza edilen geleneksel düşünce falan değil, Kanal İstanbul ile de bir tekrarını yaşamakta olduğumuz üzere devşirilen kardır, ranttır…



Başlangıçta Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye açısından dezavantaj yaratıyormuş gibi gösterilmesi ve uysal Boğaz kıyılarının  şahlanıp gemilere çarpmasıyla“ihtiyaç” olarak gündeme getirilen projenin temel amacı son haftalarda iyice anlaşıldı.  Kuşkusuz bu gerçeğin keşfinde teyakkuza geçen sivil toplumun  İstanbul’da Büyükşehir yerel yönetimini yanında bulmasının ve proje alanındaki  tapu kayıtlarının el değiştirdiğinin öğrenilmesinin payı  büyük. Bunu en çok, akabinde Istanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yetki kapsamına getirilen sınırlamadan anlıyoruz. Böylece  çok sesliliğin, farklı siyasi partilerin iş süreçlerinde birlikte görev almasının şeffaflığın sağlanmasındaki önemi bir kez daha tecrübeyle sabitlendi. Fakat, o başka bir yazının konusu, bu yazıda muhafazakarlığın yıkıcılık potansiyeline bakacağız.

Ekoloji ve çevre konularındaki uzmanların, bilim insanlarının  projenin etkisine dair hararetle yaptıkları uyarılar her fırtınada denizin Karadeniz Sahil Yolu’nu  yutmasıyla anlaşılan raddeye gelmemeli.  Zira  yurt toprağını seven, onu ata yadigarı belleyen kimsenin su kaynaklarının kirletilmesine, su havzasının geri dönüşü olmayan şekilde tahrip edilmesine, bitki örtüsünün, biyoçeşitliliğin, hayvan türlerinin 136 milyon karelik orman ve tarım alanıyla beraber yok edilmesine katlanması, sessiz kalması  mümkün değil.

Günde 11 ton dinamit

Bilim insanlarının uyarılarına en son Yüksek Çevre Mühendislerinin uyarıları da eklendi. Buna  göre  kanalın açılması için günde 11 ton dinamit kullanılacak ve  proje süresi olan 5 yıl boyunca her gün  kullanılan dinamitin kümülatif yıkım gücü   20 bin tonluk (20 Kiloton)  etkiye tekabül edecek. Bununla birlikte uzmanlara göre mesele 11 kilometre mesafeden Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın, 30 kilometre mesafeden Çınarcık Fay Hattı’nın geçmesi nedeniyle olası bir depremde kanalın iki yakası arasındaki yardım faaliyetlerinin yapılamaması/aksaması söz konusu olacak. Ayrıca uzmanlar yalnızca deprem riskine değil, kanalın açılması halinde Trakya bölgesinin zemininin killi volkanik yapısının durdurulması zor heyelan ve göçüklere yol açabileceğine de dikkat çekmekte.
Öte yandan  İstanbul depremine yönelik hazırlıkların yapılmayışını en son 2 ay önce bütçenin yetersizliğiyle açıklamış olan hükümet yetkilileri  Kanal İstanbul’un yapılması için “gerekirse hazineden karşılarız” diyerek kararlı olduklarını topluma göstermeye çalışıyor. Tarihe not düşülmesi için ben buradan net şekilde soruyorum: Depreme yönelik binaların hatta okul binalarının  güçlendirme çalışmalarının hazinede bütçe olmadığı için yapılamayacağını söyleyen siyasi iktidarın temsilcileri, şimdi Kanal İstanbul’un yapılması için Hazine’nin devreye gireceğini söylüyor öyle mi?
Normal şartlarda bir deprem, doğal afet meydana geldiği zaman, misal Marmara depremi , Düzce Depremi, Van depremleriyle de hatırlanırsa devlet maddi manevi imkanlarını seferber eder, medyadan dramatik mesajlar verilir, siyasetçiler bölgeye gider, deprem çadırları ziyaret edilir vs. Neticede yürekleri yakan bir dert hasıl olmuştur, telafisine çalışılır. Peki eğer Kanal İstanbul için dinamitler insan eliyle patlatıldığında  deprem, heyelan meydana gelirse vebali kim olacak? Bilim insanlarının uyarılarının reddi de fıtrata mı bağlanacak?

Ya kanal ya memleket

17 yıllık  nüfuzunun  ekonomik alt yapısını  inşaat projelerine dayandıran siyasi iktidarın yeni pay dağıtmak için pasta bulma çabasında olduğu ortada. Zira  genel işsizlik , ekonomi sorunlarını bırakın çözmeyi sorunun kaynağıyken kendi içinde de depremler yaşanmakta belli ki. Zira başka türlü  en basitinden enflasyon daha ne kadar hissedilen enflasyonun beşte biri olarak %11 gösterilebilir ki? Sanki Tanıl Bora’nın derlemesiyle inşaatın rant dağıtımından korporatizme uzanan ekonomi- politik gücün  hicvedildiği “İnşaat Ya Resullulah” dergisini okumanın tam zamanı…Özetle Kanal İstanbul’un yapılmasındaki sertlik ve ısrar  göze alınan yıkımla birlikte düşünüldüğünde yapılamayacak Kanal’ın bir başka doğal yıkım sürecini başlatacağını öngörmek çok zor değil. Fakat aksi Trakya’ya, Çanakkale’ye  doğru yeni kanal ve inşaat projelerinin de  habercisi olur ki bu noktada yeni sloganı tekrar etmeli Ya kanal ya İstanbul değil,  hakikaten Memleket…
Yeşil Gazete


Kenevir

Kenevir (latCannabis) veya kendirCannabaceae familyasına ait tek yıllık, çift çenekli ve otsu bir bitki cinsidir. Bitkiler 50 cm'den 3 m'ye kadar büyüyebilmektedir. Cinsin gövde kısımı dik ve içi boş olup üzerleri dikenimsi tüylerden dolayı pürtüklüdür. Bitki cinsi eşeylidir ve bitkiler erkek ve dişi olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek bitki polen üretirken dişi bitki çiçeklenir ve bazı türlerde yüksek oranda tetrahidrokannabinol ihtiva eder.[2] Tozlaşma rüzgar vasıtasıyla gerçekleşir.[3] Tartışmalı olsa da cins çoğunlukla farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip Cannabis indicaCannabis sativa ve Cannabis ruderalis olmak üzere üç türe ayrılır.
Bitkinin anavatanı Orta Asya ve Hint altkıtası olmasına rağmen günümüzde ılıman ve tropik bölgelerin çoğunda yetişir ve kültürü yapılır.[4] Büyük ihtimalle yetiştirilmeye ve ıslah edilmeye başlanan ilk bitkilerden biri olan kenevir, tarih boyunca bitkisel hammadde kaynağı ve keyif verici madde olarak kullanılmıştır.[5] Bitkinin saplarında bulunan lifler, iplik, dokuma ve kumaş yapımında, hamurlu kısmı ise kâğıt yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca kenevir tohumlarından elde edilen kenevir yağı (esrar yağı ile karıştırılmamalıdır) ve kenevir proteini de gıda olarak kullanım alanlarına sahiptir.[6] Dişi bitkilerin doğada Temmuz-Ağustos aylarında açan soluk yeşilimsi renkli çiçekleri ve tohum yataklarından ise esrar elde edilmektedir.

Endüstriyel kullanım

Cinsin yağ ve lif eldesi gibi endüstriyel amaçlarla yetiştirilen türü Cannabis sativa'dır, ancak bu amaçla yetiştirilen bitkiler normal C. sativa'ya kıyasla çok düşük miktarlarda THC içermesi ve olabildiğince çok tohum ve lif üretmesi için özel olarak ıslah edilmişlerdir. Bu tür sert, çalımsı, içi boş gövdeli, ince ve uzun yapraklı, dioik ve tek yıllıktır. Lifleri dayanıklı ve oldukça uzundur. Liflerde lignin maddesi biriktiğinde esneklik özelliği azalır. Bu lifler, kaba dokumacılıkta (çuval, halat çanta, ağ yapımı gibi) kullanılır. Tohumu ise oldukça yağlı olması açısından yakıt ve oldukça besleyici olması açısından da gıda olarak kullanılmaktadır. Sabun yapımı ve boya yapımında da tohumlarından yararlanılır. Tohumları kuşların en sevdiği besinlerden biridir.
Kenevirin endüstri için Türkiye'de yetiştirildiği yerler Kastamonu, Samsun, Kocaeli, Adana, Amasya, Kayseri, Sivas, İzmir ve Kütahya'dır. Buna ek olarak Antakya'da da yasadışı olarak ekimi yapılmaktadır.

Keyif verici ve tıbbi kullanım

Esrar eldesinde ise hem Cannabis indica hem de C. sativa kullanılabilir ve günümüzde elde edilen esrar çoğunlukla bu iki türün çaprazlanması sonucunda elde edilmiş bitkilerden gelmektedir. Kenevirden elde edilen esrar maddesi, dişi bitkilerin çiçek ve tohum yataklarından ve bu bölgelerin etrafında bulunan yapraklardan elde edilir ve bu madde daha sonra kubartoz esrar veya kubar yağı yapmak için işlenebilir. Esrar maddesi keyif verici olarak kullanılabilmekle birlikte bazı tıbbi kullanım alanları da bulunmaktadır.
Dişi bitkinin yetiştirilmesi için Tarım ve Orman Bakanlığından izin alınması gerekmektedir. Erkek bitki çiçeklenmediğinden ötürü esrar elde etmek amacıyla kullanılamazken, yetiştirmek için izin gerekli olup olmadığı kanunda tam olarak belirtilmemiştir.
Diğer bir tür olan Cannabis ruderalis'in, düşük oranlarda THC içerdiğinden ve lifsiz ve küçük olduğundan ötürü her hangi bir endüstriyel veya ekonomik kullanım alanı yoktur ve Avrupa'da yabani olarak yetişmektedir.

Yasal durum

Kenevir bitkisi, 1930'larda ABD'de çıkarılan "Marihuana Vergi Yasası" ile yetiştirilmesine engeller getirildikten sonra adım adım tüm dünyada yasaklanmıştır. Yasaklamanın bilimsel açıdan çok, ekonomik ve siyasi çıkar gruplarınca yapıldığı düşünülmektedir. Kenevir kağıt ve lif üretiminde, petrol yan sanayi ürünü olan sentetik lifler dünya çapında yaygınlaşmadan önce bütün dünyada lif kaynağı olarak kullanılmıştır. Keneviri yasaklamada önderlik eden çıkar çevrelerinin aynı zamanda da petrol ve ilaç endüstrisiyle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Dişi kenevirin yasaklanması için neden olarak gösterilen ve esrar olarak da adlandırılan bitkinin goncalı üst kısımlarında yoğun olarak tetrahidrokannabinol (THC) bulunur ve maddenin tıbbi kullanımlarının olduğunu gösteren bilimsel dergilerde yayınlanmış birçok araştırma vardır.

Yasallaşma süreci

Günümüzde kenevirin endüstriyel olarak yetiştirilmesi dünyanın çoğu ülkesinde yasaldır. Buna ek olarak esrarın ve esrar türevi ilaçların tıbbi olarak kullanımı da hızla yasallaştırılmaktadır. Buna rağmen keyif verici ve eğlence amacıyla esrar kullanımı dünyadaki çoğu ülkede yasadışı kalmaya devam etmektedir. Günümüzde UruguayGürcistanGüneyAfrika ve ABD'nin AlaskaMaineColoradoMassachusettsMichiganNevadaOregonVermontKaliforniya eyaletleri ile Washington DC şehri keyif verici olarak esrar kullanımının yasal olduğu ülke ve bölgeleri oluşturmaktadır. Kanada'da da kenevirin keyif verici olarak yetiştirilmesi, işlenmesi ve satışı 7 Haziran 2018'de yasallaşmış ve bu kanun 17 Ekim 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İspanya ve Hollanda'da ise esrar tüketimi ve satışı yasal olmamasına rağmen madde dekriminalize edildiğinden dolayı esrarın keyif verici olarak kullanım ve satışına lisanlı özel işletmelerde belli bir limite kadar izin verilmektedir.
Vikipedi 
https://tr.wikipedia.org

Galeri

Şener Üşümezsoy ile deprem üzerine

 İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?
Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler
Şener Üşümezsoy* ile deprem üzerine | İstanbul için felaket senaryoları neden doğru değil?
İstanbul için kıyamet senaryoları bitmiyor. Her yer sarsıntısının ardından bir grup uzman halktaki panik havasını körüklüyor. Diğer yandan Kızılderili’nin (Prof. Dr. Şener Üşümezsoy) 17 Ağustos 1999 Depremi’nden bu yana ısrarla savunduğu “felaket senaryoları temelsizdir!” tezi son dönemde başka uzmanlar tarafından da giderek kabul görmekte ve dile getirilmekte. Ancak basında halen propagandası yapılan temelsiz görüşler doğrultusunda kanaat ve tartışmalar sürüyor.
Felsefe eğitiminin temel amacı bilindiği gibi doğru soruları sormayı öğrenmektir. Felsefeci, aldığı bu zehirli eğitimin etkisiyle genellikle kitlelerin ortak inanç ve kanaatlerine saldırma refleksi gösterir. Bunu yaparken de “bilmediği konuya burnunu sokmak” ile suçlandığı çok olur. Biz de Kızılderili ile yapacağımız bu söyleşide felsefeci refleksiyle hareket edeceğiz, diğer gazetecilerin yapmadığını yapmaya çalışacağız: bir uzmanın savunduğu tezi sadece dinleyip aktarmakla yetinmeyeceğiz, argümanlarını da sorgulayarak onun tezini nasıl savunduğunu anlamaya ve anlaşılır şekilde aktarmaya çalışacağız.
Bu yazı ayrıca bir tezin argümanlarını anlamak ve aktarmaktan daha da fazlasını yapmaya çalışacak: çok katmanlı diyalektik bilimsel düşüncenin eski paradigmayı yıkarken yeni ve ‘devrimci’ bir teoriyi kurmasını aşamalarıyla göstermeye çalışacağız.
Engin Kurtay: İnsanların en çok sorduğu soru şu. Bu depremci hocalar neden birbirinden farklı konuşuyorlar? Çoğu felaket senaryosunu savunuyor, neredeyse 8’in üstünde büyüklüklerden bahsedenler var. Siz ise “İstanbul için risk yok” demiyorsunuz ama “katastrofik, kıyamet düzeyinde bir risk yoktur” diyorsunuz. 1999 Depremi’nden bu yana genelde hep sizin işaret ettiğiniz yerlerde ve yine sizin belirttiğiniz büyüklüklerde sarsıntılar oldu. Bunun yanında bir de çok büyük bir deprem beklentisinde olanlar var. Tezlerdeki bu fark nereden kaynaklanıyor (daha önce Ali Özsoy’un sorduğu soruyu aynen tekrarlıyoruz)?
Kızılderili: Marmara ile ilgili yaptığım tahminler genelde doğru çıktı. Marmara’yı ve tektonik yapısını çok çalıştım. Istranca’da doktora yaptım, Kaz Dağları ve Biga’da doçentlik tezi çalışmalarımı yaptım. Armutlu Dağları’ndaki deformasyonu fiili olarak yerinde çalıştım. Bunun dışında Marmara Denizi’nin içindeki bütün sismik kesitleri, daha 1999 Depremi’nden çok önce TPAO’nun ve MTA’nın yaptığı çalışmalarda elde ettiği sismik kesitlere ve Deniz Kuvvetleri’nin batimetri haritalarına dayanarak değerlendirdim. Bu veriler üzerine Marmara Denizi ve depremi hakkında üç kitap yazdım ve şimdi dördüncüsü geliyor.
Diğer yayın yaptık diyen arkadaşlar ise ne yapıyorlar: bir gemi geliyor, 15 kişi o gemiye teşrif ediyor ve bir tez yayımlıyorlar. O gemide ortaya attıkları tez tamamen çürüyor. Çürüdükçe yeni yayın yapıyorlar ve her söyledikleri yine çürüyor. Kalıcı tek bir tez ortaya koyamıyorlar.
Felaket tezleriyle sizin teziniz arasındaki fark, Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) İstanbul’un önünden ya da Marmara’nın ortasından Saros’a doğru tek bir sistem halinde devam edip etmediği noktasında düğümlenmiyor, doğru mudur?
Felaket senaryoları, İstanbul’a yakın bir “Adalar Fayının” aktifliği iddiasında düğümleniyor. Ayrıca 1999 Depremi’nden bu yana yapılan araştırmalar genelde batimetrikti. TPAO ve MTA’nın çok daha önceden gaz ve petrol aramak için yapmış olduğu sismik araştırmalarının ve Deniz Kuvvetleri’nin batimetri haritalarının üzerine yeni çok önemli bir veri üretilmedi. Yapılanlar bilimsel görüntüdeki turistik geziler olmaktan öteye gitmedi.
Sizce neden somut verileri çarpıtarak böyle bir kurgu yapma gereği duyuyorlar?
Bilim insanları çoğu zaman tam rasyonel davranmazlar. “Paradigma” dediğimiz şey budur. Tezin yanlışlanması bilimciyi hemen ve doğrudan tezini sorgulatmaya götürmez. Önce inandığı ya da şartlandığı paradigmayı kurtaracak yollar arar. Bunu yaparken de ya empirik verilerin yanlış olduğunu varsayarak histerik şekilde aynı deneyi tekrar etmeye yönelir ya da kendisini zora sokan verileri görmezden gelir.
Bu açıklamanız yeterli değil. Kuhn’un ‘paradigma’ için bu söyledikleri daha çok büyük kitlelerin güncel ilgisinden, odağından uzak konularda (örneğin teorik fizik) çalışan bilimciler için geçerli. Eğer milyonlarca insanın gün be gün takip ettiği bir konuda ısrarla çürük tezler beyan ediyorsa, bu şartlanmanın arka planında psikolojik ve irrasyonel reflekslerin ötesinde başka motivler aramak gerekmez mi? Ekonomik, siyasal vb. hesaplar gibi…
Burada şimdi bunlara girersek bitiremeyiz, bu söyleşi kitap olur. Deprem propagandalarının ekonomiyle, kentsel dönüşüm projeleriyle ilgisi üzerine kitaplarımda daha önce yığınla sayfa yazdım.
Burada sadece bilimsel ve diyalektik bir mantıkla felaket paradigmasını kurtarmaya çalışırken kendi tezlerini nasıl çürüttüklerini anlatmak istiyorum. Kaldı ki Thomas Kuhn’un ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı ikonik çalışmasında anlattığı ‘paradigma’ olgusu aslında ortaçağ skolastisizminin bugüne sirayet etmiş halidir. Bu kavram teorik fiziğe göre jeolojide daha iyi örnekler bulur. Teorik fizikte empirik veri (deney) -hele ki günümüzde- çok daha geriden gelmektedir. Oysa jeolojide doğa size her an veri göndermekte, adeta sizinle konuşmaktadır. Bu konuşma sürekli olup diyalektik bir mantıkla ilerler. Bu nedenle jeolojide bilimcinin teoriyi ‘yanlışlama’ basiretini gösterebilmesi fizikte olduğunda daha önemlidir.

‘Morfoloji’ (ya da ‘Batimetri’) versus ‘Deformasyon’ ve ‘Sismoloji’

Öyleyse sadece jeoloji disiplini içinde soralım: bu şartlanmanın jeolojik argümanları neydi?
Öncelikle okuyucunun konuyu daha iyi anlayabilmesi için birkaç kilit kavrama açıklık getirelim.  ‘Morfoloji’ -ya da deniz tabanı için ‘batimetri’- yüzey şekillerinin incelemesidir. Bu, aktif fayların tespitinde sadece yardımcı bir çalışmadır. ‘Morfoloji’, ancak ‘deformasyon’ analizi ve ‘sismoloji’ ve sismik kesit verileriyle desteklendiğinde bir anlam taşır. Örneğin ‘Morfoloji’ yan atımlı fayların tespitinde çoğu zaman yardımcı olmazken bindirme ya da ters fay tespitinde ipucu verebilir.
Sismolojik verileri morfolojik şartlanma doğrultusunda gözardı etmek, fal bakmaya benzer. Ölçüm yapmadan, matematik ve geometri bilmeden astronomi yapmaya, yani astrolojiye benzer.
Öyleyse şartlanmanın kaynağını görmek için önce Marmara Denizi’nin batimetrik (morfolojik) haritasını önümüze koyalım:
Gördüğümüz gibi Marmara Denizi’nin kuzey sularında yay şeklinde, kıyıya kabaca paralel ilerleyen ani bir derinleşme, bir yar vardır. İşte bu morfoloji, İstanbul’un önünden geçti��i ve bütün Marmara’yı boydan boya katettiği speküle edilen hayali felaket fayı arayışlarına gerekçe olmuştur. Aşağıdaki harita da tipik olarak bu hatayı yapmaktadır. Bu bakış, Kuzey Anadolu Fayı’nı (KAF) bu yay üzerinden devam ettirerek Saros’a, Ege’ye, Yunanistan’a kadar bağlamıştır:
Bu yayın aslında Gelibolu Yarımadası’ndaki Koru Dağları’nın deniz dibindeki uzantısı olduğuna dikkat edelim. Yay şeklindeki mavi (derin) bölgeye daha yakından ve dikkatli bakarsak, bunun içinde de çukurlar ve sırtlar olduğunu görürüz.
Neyin nerede olduğunu takip edemediğimiz peşi sıra birçok coğrafi ad ve terim kullanıyorsunuz. Burada duralım ve batıdan doğuya doğru bu yerleri sırayla adlandıralım ki daha sonra anlatacaklarımız anlaşılsın:
TÇ: Batıdaki derin çukur (ilk koyu mavi bölge):  Tekirdağ Çukuru
BS: Sarı bölge: Batı Sırt
OÇ: İkinci derin (mavi) bölge: Orta Çukur
KÇ: Yeşil bölge: Kumburgaz Çöküntüsü
OS: Sarı bölge: Orta Sırt
ÇÇ: Doğudaki derin (mavi) bölge: Çınarcık Çukuru
Yukarıdaki morfolojiyi akılda tutalım ve şimdi de aşağıda TPAO’nun çıkardığı sismik kesitlerden elde edilen temel fay haritasına bakalım:
Bu harita ‘temel fay haritası’ olarak adlandırdığımız, aktif/ölü fay ayrımı yapmayan, bütün kırıkları gösteren haritadır. Fayların daha net ayırt edilebilmesi için haritanın kuzey-güney doğrultusunda şişirildiğini görüyoruz.
Bu harita, aktif/ölü fay ayrımını yapabilmemiz için elimizdeki ilk malzemedir.
Buradaki olasılıklar ‘morfolojik saplantının’ speküle ettiği Marmara’yı tek parça ve boydan boya kateden modellere göre çok daha fazla ve çeşitli görünüyor. Burada yine duralım. Kim neyi savunuyor, kim neyi çürütüyor, bu şekilde anlattıklarınızı takip etmemiz mümkün değil. Herkesin kendi modelinde savunduğu ya da çürüttüğü bahsi geçen bütün fay segmentlerini önce TPAO’nun haritasının üzerine yerleştirelim, sonra onun üzerinden konuşalım:

Sayfa 1 / 1

Yakınlaşma 100%

Şimdi bu markalama üzerinden hangi kombinasyonların kimler tarafından nasıl savunulup nasıl çürütüldüğünü anlatabilir misiniz lütfen.
Yaz!

1a + 1b + 2 + 3: Aykut Barka ve Rolando Armijo’nun ‘Çek-Ayır’ modeli

17 Ağustos 1999 Depremi’nden de önce ortaya atılan bu model, yan atımlı KAF’ın Marmara Denizi’ni açtığı varsayımına dayanır. ‘Çek-Ayır’ diye adlandırılan bu modele göre, doğudaki KAF’ın Marmara Denizi’ndeki devamı olarak değerlendirilen 6 nolu fay (Kumburgaz Fayı) yan atımlı olarak değerlendiriliyor ve bunun yaptığı ‘çekme’ hareketi 1a ve 1b’yi ‘açıyor’.
Bu modelin tutarsızlıklarını ben çok önceden gösterdim. Tutarsızlıklar çok açık: Birincisi yaklaşık 40-60 km’lik bu fay segmanlarının hareketi 4000 metre derinliğindeki Çınarcık Çukuru’nu açamaz. Fayın çalışma süresini ve yıllık ortalama atım miktarlarını göz önünde bulundurduğumuzda bu iddia dinamik olarak temelsizdir.
İkincisi yanal atımla ‘çekme’ hareketini yaptığı ileri sürülen 6 nolu Kumburgaz Fayı’nın yanal atımlı olmadığı, ters fay olduğu da 26 Eylül 2019 Silivri Depremi sonrasında yapılan fay düzlemi çözümlerinde gösterilmiştir. Ancak bunu ifade etmek bile gereksizdir: sadece fayların toplam atımlarını bile hesapladığımızda bu modelin dayandığı varsayımların baştan sonra uydurma olduğunu görürüz (Terminolojik hatırlatma: Toplam atım, fayın çalışmaya başlamasından bu yana iki yakası arasında katettirdiği toplam mesafedir. Bu mesafenin bir kısmı depremlerle, bir kısmı da deprem oluşturmayan “sürünme” denen akmalarla gerçekleşir cosysmic + creep = total slip).
Çerçeve fayı olarak da adlandırdığımız 1a + 1b + 2 + 3 nolu faylarla kurdukları bu modeli kurtarmak için Aral Okay bu kez bu fayları “düşey bileşenli yan atımlı” faylar olarak tanımladı. Bu varyasyonda, fayların yan atımı çekme hareketinin kaynağı, düşey (normal) hareket de Marmara çukurlarının açıklaması olarak ileri sürüldü. Bu kurguda da yukarıdaki tutarsızlar aynen geçerlidir. Dahası, bu model ile sırtların  (OS ve BS) varlığına bir açıklama getirmek mümkün değildir.

1a + 1b + 6 + 4: Meteor Gemisi ve Aral Okay

2005’e gelinceye kadar 1912 Depreminin daha doğuda, Gaziköy merkezli olduğu sanılıyordu. Bu yanılgı nedeniyle de 4 nolu Silivri-Tekirdağ Fayı’nın 1766’dan beri kırılmadığı, büyük stres yüklü olduğu iddia edilmekteydi. 2005’te Armijo, 1912 Depremi’nin merkezinin bu 60km’lik 4 numara olarak işaretlediğimiz Silivri-Tekirdağ Fayı olduğunu ispat etti. Böylece 1766’dan beri stres yüklenen bir fay bulunduğu efsanesi bitti.
4 nolu fayın aktivitesinin saptanması Marmara Denizi’ndeki tüm tektonik modelleri değiştirdi. Almanların Meteor gemisiyle gaz arama sürecinde TPAO’nun haritasında zaten varolan bu fayın Batı Sırtı’nı güneyden katettiği, toplam 8km yanal atımlı olduğu ortaya çıktı. Bunun üzerine 2 ve 3 (Çerçeve Fayı’nın batı bileşenleri) devreden çıktı, 4 nolu fayı kullanarak bir felaket modeli oluşturma arayışı başladı. Aral Okay buna 6 nolu fayı (Kumburgaz Fayı’nı) bağlayarak oradan da bunu 1b ile bütünleştirip 1b+6+4 modelini ortaya attı.
Burada da daha en başta bahsettiğimiz Morfoloji saplantısının etkisini görüyoruz: 6 ve 4, yukarıdaki haritada gördüğümüz gibi Koru Dağları’nın devamı olan yayı (Çerçeve Fayını, yani 2 ve 3’ü) izlemiyor. 6 ve 4, aktivitesi gerçekten saptanmış olduğu için 2 ve 3’ü devre dışı bırakan faylardır. Öyleyse 6 ve 4’ü destekleyen empirik veriler karşısında 2 ve 3’ten vazgeçen bu arkadaşlar -bu yönde destekleyici hiçbir veri yokken- NEDEN 1b ve 1a’da (Çerçeve Fayı’nın doğu kısmında) ısrar ediyorlar?
Tabii ki ayrıca yukarıda belirttiğimiz 6’nın (Kumburgaz Fayı’nın) ters fay olduğunun da ortaya çıkarılması bu modeli bir kere daha çürütmektedir.
Yine 1a + 1b + 6 + 4 modelini Armijo, Çek-Ayır varsayımı ve Le Suroit gemisinin verileri ile yeniden düzenlemeye çabalamıştır: bu varyasyonda 1a düşey fay olarak alınmış, 1b ise hem düşey hem yanal fay olarak tanımlanmıştır. 6 ise yan atımlı olarak kabul edilmiştir. Armijo’nun bu kurgusunda, 6 nolu fayın yanal hareketi 1a ve 1b’yi çalıştırmakta, böylece Çınarcık Çukuru açılmaktadır. Oysa 80km’lik bir normal fayın 40km’lik bir yan atımlı fayla çekilerek 4000 metre derinlikteki Çınarcık Çukuru’nu oluşturması yine dinamik olarak olanaksızdır.
O dönemde ben de asıl tehlikenin bu 4 nolu faydan kaynaklı olacağını, İstanbul için felaket senaryoları üretmek yerine asıl Silivri-Tekirdağ bölgesindeki yapılara dikkat edilmesi gerektiğine işaret ediyordum.

4 + 5: Le Pichon

Aral Okay’ın modelini Le Pichon reddetti. Ancak kendisi alternatif olarak daha da temelsiz, uydurma bir tez ileri sürdü.
Le Pichon Marmara Denizi için iki aşamalı bir oluşum modeli sundu: 1a ve 1b’nin (‘Adalar Fayı’ olarak da adlandırılan Çerçeve Fayı’nın doğu kısmının) Marmara Denizi’nin açılım döneminde geliştiğini (birinci faz), KAF’ın ise Marmara Denizi açıldıktan sonra Marmara’ya girdiği (ikinci faz) ileri sürdü. Böylece hiçbir somut veriyle desteklenmeyen farazi 5 nolu fayı KAF’ın Marmara’daki devamı olarak gösterdi. Le Pichon, 5 nolu fayı Orta Sırtı kesip geçerek Silivri Çukuru’nda 4’e bağlanacak şekilde çizdi. Bu modelde 6 nolu fay (Kumburgaz Fayı da) göz ardı edilmiştir. Başka birçok aktiviteyi gözardı etmesinin yanında bu farazi 5 nolu fayı destekleyen sismik veri de bulunmamaktadır.
Le Suroit Gemisi’nin verileriyle çıkmaza giren ve inandırıcılığını yitiren Le Pichon bu kez de kendi farazi 5 nolu fayını parçalı hale getirmiştir. Bu model de 6 nolu Kumburgaz Fayı’nın aktivitesine ve diğer aktivitelere bir anlam getiremeden diğer çürüyen tezlerinin yanında yerini almıştır.

Bugün yine 1b + 6 + 4: Le Pichon, Şengör, Armijo’nun itirazı

Le Pichon ve Celal Şengör yukarıda anlattığımız çürüyen tezlerinden sonra yine bir felaket tezi üretmek için bu kez 1b’ye (Adalar Fayı’nın batı kısmına) 6 nolu Kumburgaz Fayı, oradan da 4 nolu Silivri Fayı’na bağlanan ve Aral Okay’ın ilk modelini aynen kopyalayan bir model ortaya atmıştır. Bu modelde yan atımlı olan 4 nolu faya ters fay olmasına rağmen 6 nolu fay bağlanmıştır.
Armijo ise, Le Pichon ve Şengör’ün yan atımlı fay modeli sert şekilde itiraz eder ve Le Pichon-Şengör makalesine şerh koyar. Arkadan G3 dergisinde 40 imzalı bir makaleyle itirazlarını yayımlar. Armijo’nun bu itirazları TÜBİTAK başkanı Naci Görür tarafından basına açıklanır. Naci Görür bu açıklamaları nedeniyle çok tepki görür ve bu açıklamalarına basında pek de yer verilmez, ana akım medya görmezden gelir. O zaman Naci Görür’ün (Armijo adına yaptığı) bu açıklamalarını ben desteklemiştim ve daha çok duyurulmasına çalışmıştım. Bu kez de, benim de desteklediğim bu bulguların sahibi sanki benmişim gibi eleştiri oklarını bana çevirerek bu bulguları karartmaya çalıştılar.
Armijo’nun sert eleştirisi ve şerh koyması sonucu (Le Suroit Gemisi’nde bizzat çalışan kişi Armijo’dur) Le Pichon eski modelinden vazgeçerek 6’yı 1b’ye bağlamış, aynı yere gelmiştir. Le Pichon’un bu modeline gerekçe yaptığı 1b’nin yamacında yer alan bu yeni fay ise heyelanla örtülü olduğu için takip edilememiştir. Sismik kesitlerde 1b’nin normal fay olduğu çok kesin bilinen bir husus olmasına rağmen Le Pichon ve Şengör yukarıdaki kendi tezlerini de bizzat kendileri yadsıyarak 1b’nin yan atımlı olduğunu söyleme noktasına gelmiştir.
Yeni gelişmeler daha da rahatlatıcıdır:
En son 2018’de Yamomoto, 4 nolu bu Silivri-Tekirdağ Fayı’nda oluşan 5’lik depremleri “sürünme” (creep) adı verilen ve devamlı enerji boşaltan sürülme hareketleri olarak tanımlamıştır. Bu bulgu da artık kabul görmüş bir gerçektir ve benim bu faya dair kaygılarımı da ortadan kaldırmıştır.
Dahası, yine en son Yamomoto’nun fay derinlikleri üzerine yaptığı çalışmalar 6 ve 4 nolu fayların da birbirinin devamı olmadığını ortaya koymuştur. Kitlenme derinliklerinin çalışan Japonlar, Tekirdağ Çukuru ile Orta Çukur’daki derinlikleri 25’er km, Kumburgaz Çukuru’ndaki kabuğun derinliğini ise 10 km olarak bulmuştur. Böylece 6 ve 4’ün birbirinin devamı olmadıkları, birbirlerinden bağımsız çalıştıkları ispat edilmiştir:



Dahası bu bulgu, Naci Görür’ün bu faya dair 7’den büyük deprem öngörüsünü de çürütmektedir. Depremlerin büyüklüğü yalnızca fay uzunluğuna bağlı değildir, fay derinliği ile fay uzunluğunun çarpımına, yani fay yüzey alanına bağlıdır. Örneğin 40 km’lik bir fay 20 km’lik derinliğe sahipse 800 km2’lik bir alanda kırılma olur. Derinlik 10 km ise fay yüzey alanı yarı yarıya düşer. Kumburgaz fayı için konuşursak, bu fayın derinliği 10 km olduğu için buradan en fazla 6,5’lik deprem oluşur.
Bütün bunlardan ayrı olarak Marmara’nın doğu kesiminde, Çınarcık çukurunda, 1894’te Abdülhamit döneminde gerçekleşen ünlü bir deprem olmuştur. Bu depremin merkezinin 7 numaralı Yalova-Çınarcık fayı olduğunu nereden öğrendik? Yine Armijo, Atalante Gemisi’ne bağlı Victory denizaltısı ile 2005’te yaptığı deniz tabanı araştırmalarında buradan çıkan sıcak su kaynaklarını inceledi. Böylece 1894 Abdülhamid Depremi’nin de merkezinin Çınarcık Çukuru’nun kuzeyindeki 1b olmadığı, Çınarcık Çukuru’nun güneyindeki 7 nolu fay olduğunu söyledi.
Öyleyse bizzat kendisi bunu söylemesine rağmen neden Armijo 6 nolu Kumburgaz Fayı ile İstanbul’un hemen önündeki 1b’yi birbirine bağlamaya çalışıyordu?
Yine S. Ergintav,  R. E. Reilinger,  R. Çakmak,  M. Floyd,  Z. Cakir,  U. Doğan,  R. W. King,  S. McClusky,  H. Özener gibi isimlerin imzaladığı (bu araştırmada asıl patron MIT’den Reilinger’dır), GPS ölçümleriyle yapılan ve Armijo’yu çürüten çalışmanın raporu da “Orta Marmara Fayı” (CMF) diye adlandırdığı 6 ve 1b üzerine odaklanıyor ve burada bir stres birikimi olmadığını görerek “acaba burada ‘sürünme’ (creep) hareketi mi var?” diye soruyor. (https://agupubs.onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1002/2014GL060985).
Ancak ABD’den gelip gerçekleri Reilinger gibi biri ifade ettiğinde bu Milliyet’te küçük bir haber olabiliyor. (http://www.milliyet.com.tr/gundem/tek-parcali-kirilmaz-6-8-i-gecmeyecek-2449597).
Armijo’nun bu durumunu ise yine “paradigma bağımlılığı” olarak açıklıyoruz.

Verilerden hareketle bütünsel bir bakışla Marmara’nın tektoniği

Öyleyse KAF Marmara’ya uğramıyor mu? Ya da nereye gidiyor? Sizin modeliniz nedir?
Yeni ve devrimci bir paradigma, çürütülen eski paradigmaya göre eldeki veri havuzunu daha iyi değerlendiren, her veriyi anlamdıran, hiçbir veriyi dışarıda bırakmayan bir paradigma olmak zorundadır.
Şimdi zihnimizi yukarıda anlattığımız bütün polemiklerden temizleyelim ve verilerden hareketle gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışalım:
KAF’ın Marmara’daki gerçek uzantısı, 1894 Abdülhamid Depremi’nin de kaynağı olan bu 7 numaralı Yalova-Çınarcık fayıdır. 7 nolu fay, sismik kesitlerde de Çınarcık Çukuru’nun güney kenarında, normal fayları kesen yan atımlı bir fay tarafından temsil edilmektedir (KAF’ın yan atımlı olduğunu anımsayalım). 17 Ağustos 1999 sonrası artçı depremlerin yüklendiği fay da bu faydır. 2019’da bu fay üzerinde 5.8’lik sessiz bir stres boşalımı (sürünme hareketine benzer bir olgu) olduğu da tespit edilmiştir. Bu fayın 280 yıllık deprem periyotları olduğu tahmin edilmektedir.
Yukarıda anlattığımız tüm modellerde KAF’ın devamı olarak, 1b olarak kabul edilmesi hatadır. KAF, Marmara’ya girdikten sonra saatin ters yönünde (güneye doğru) dönerek Armutlu Yarımadası’nı çevreler, güneybatıya doğru segmentler halinde ilerler.
1a (‘Çerçeve Fayı’ ya da ‘Adalar Fayı’) ise, Marmara Denizi’nde daha önceki bir fazda, çukurların oluşması sürecinde gelişmiştir. Sonra aktivitesi sona ermiş yaşlı bir faydır.
Öyleyse Marmara Denizi’nin oluşumunda iki faz bulunduğunu öne sürüyoruz: ilk fazda birer normal fay olan 1a + 1b + 2 + 3’ten oluşan Çerçeve Fayı, Marmara Denizi’ndeki çukurları oluşturmuştur.
İlerleyen dönemde (ikinci fazda) bu normal faylar etkinliğini kaybetmiştir ve “sıyrılmalarla” incelen kabuğa bu kez yan atımlı KAF giriş yapmıştır.

‘Çek-Ayır’ (pull-apart) versus ‘Sıyrılma’ (detachment)

Yeni bir terim kullanıyorsunuz. ‘Sıyrılma’ ne demek, bunun yukarıda bahsettiğiniz ‘Çek-Ayır’dan farkı nedir?
Kısaca tarif edecek olursak, ‘Çek-Ayır’, yan atımlı fayın hareketiyle iki plaka arasındaki çentikli kırığın iki yakasının birbirinden uzaklaşması, ayrılmasıdır. ‘Sıyrılma’ ise, bir plakanın genişlemesi sürecinde alt katmanların daha elastik olması nedeniyle gerilmeye dayanmasına karşılık daha az esnek olan üst katmanların kırılması, ayrıca gerilmenin plakanın her noktasında aynı olmaması nedeniyle de bazı bölgelerde potların oluşmasıdır.
Bu ikisi birbirinden tamamen farklı jeolojik olgulardır.
Ege coğrafyasını sıyrılma dinamiği belirlemiştir. Ege plakası güney batıya doğru genişlemektedir.
Aşağıdaki haritada GPS verileriyle çizilmiş Ege plakasının hareketini görüyoruz:

Kaynak: https://seismo.berkeley.edu/annual_report/ar07_08/node5.html
Önceki fazda ise Marmara bu Ege tektoniğine bağlı ‘sıyrılma’ dinamiği ile oluşmuştur. Ancak böyle baktığımızda çukurların adasında yükselen Batı Sırt’ı ve Orta Sırt’ı ve yine bunlara paralel güneydeki Marmara Adası ile Armutlu Yarımadası’nı açıklayabiliriz.
Tüm sismik kesitleri batimetri, sismoloji ve GPS verileriyle anlamlandırdığım aşağıdaki haritayı, artık bu gelinen noktadan sonra üzerinde konuşulması ve tartışılması gereken yeni model olarak öneriyorum:

Sayfa 1 / 1

Yakınlaşma 100%
Ve bu haritanın ilk eskiz versiyonu:
Burada mor renkte gösterilen 1a + 1b + 2 + 3 Çerçeve Fayı normal faydır ve ölüdür.
Büyük çizimde mavi renkte gösterilen, ilk eskiz çizimde de dikdörtgen tırnaklı gösterilen fay sıyrılma fayıdır.  Dikdörtgen tırnaklar sıyrılmanın yönünü göstermektedir.
Kırmızı renkteki faylar yan atımlıdır.
Turuncular ise KAF’ın Marmara’ya giriş yapmasıyla oluşan, “ikincil” (second order) dediğimiz, “balık kılçığı” ya da “kaburga” diye de tabir ettiğimiz, M<6 büyüklükte deprem üretebilecek kısa faylanmalardır.
Burada gördüğümüz şudur: Marmara Denizi’nin alt kabuğu güneye doğru sıyrılıyor. Bu sıyrılma, taban bloku olarak Armutlu Yarımadası’nı, Marmara Adası’nı, Batı Sırt’ını ve Orta Sırt’ı yükseltiyor. Aynı sıyrılma hareketi Tekirdağ ve Silivri Çukurlarını çökertmektedir.
Birinci faz olarak tarif ettiğimiz bu erken dönemde, üst plakada güney ve kuzey çerçeve fayları NORMAL FAY olarak oluşuyor.
Bu çukurların açılması ve bu sırtların oluşumundan sonra, Marmara Denizi etkileyen gerilme tektonik rejimi değişiyor: rotasyonel, saatin ters yönünde dönen (çünkü Batı Anadolu saatin ters yönünde dönmektedir) yanal atımlı bir sistem Marmara’ya giriş yapıyor.
Bunun sonucunda 7 nolu fay dönerek Bandırma’ya doğru ilerlemiştir. Diğer yanda Batı Marmara’da ise 4’nolu fayla Saros’a doğru ilerleyen yan atımlı bir sistem oluşmuştur.
En son 26 Eylül 2019 Silivri Depremi’nin oluştuğu 6 nolu Kumburgaz Fayı, Batı Marmara sisteminin başlangıç noktasıdır. Burada olan depremler -doğuya değil- batıya doğru stres yüklemesi yapar.
Bütün Marmara’da Deprem riski olduğu ileri sürülen 1b ve 1a ise aktif bir fay sistemi değildi.
Son olarak size karşı verilen tepkilerde şöyle bir argüman da var: felaket tellalları sizi eleştirirken diyorlar ki, “Depremin ne büyüklükte olacağı, bizim yanılıp yanılmadığımız o kadar da önemli değil, biz halkı uyarıyoruz, halkı en kötüsüne hazırlıyoruz. En kötüsüne hazırlanmak iyidir” diyorlar. Buna ne diyorsunuz?
Bir saldırı karşısında akılcı savunma, saldırının büyüklüğü ile orantılıdır. Depremin saldırısını abarttığınız zaman toplumu ya bütünüyle çelik binalar yapmak gibi aşırı maliyetleri yüklenmek ya da bölgeyi terk etmek gibi ikilemlerde bırakırsınız. Felaket tellallığı akılcı ve gerçekçi önlemleri almayı değil, asıl kaderciliği besler.
Aralık 2019, İstanbul

İlgi: https://www.oezers.com/2019/10/depremi-yasamak.html



Bu Blogda Ara