Translate

Kapitalizm öldürür...

Günümüzün en büyük felaketi geri dönüşü olmayan noktaya yaklaştığımızdan, kökten insan varlığını değiştirecek olan iklim krizidir.

İklim krizinin sorumlusu söylenildiği gibi hepimiz falan değiliz. Bunu anlamak için bilim insanı olmaya da ihtiyacımız yok. Atmosferdeki en çok bulunan sera gazı karbondioksitin (CO2) miktarına bakmamız yeterli. 5000 yıldır atmosferdeki CO2 seviyesi 270-280ppm’iken (toplam madde miktarının milyonda 1 maddesi) günümüzde küresel kapitalizm ve ihtiyaca dayalı olmayan üretim modeliyle son 100 yılda 415ppm’e ulaştı. Diğer sera gazları için de durum farklı değil. Ulus devlete dayanan sermayelerin uluslararası rekabetine dayanan küresel kapitalizmin yaratığı bu felaketi devletler de şirketler de 30 yıldır hepimizden iyi biliyorlar. Ancak, devletler ve şirketler karbondioksit emisyonlarını durdurmaktan çok uzaklar. İnsanlığı ve tüm canlı yaşamını yok oluşa sürüklemekte devam ediyorlar. Evet hızlanarak diyorum çünkü gittikçe artan miktarlarda karbondioksit salmaya devam ediyorlar. 

20. yüzyılda atmosferdeki CO2 seviyesi 80 ppm artmışken 21. yüzyılın ilk çeyreği dolmadan ve iklim krizi bilindiği halde 45 ppm artmış durumda. Şirketler büyürken, patronlar zenginleşmeye devam ediyor. Dünyanın en zengin 26 milyarderinin serveti, dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50'sini oluşturan 3,8 milyar insanın toplam varlığına eşit. En zenginlerin serveti geçtiğimiz yıl %12 artarken yoksullar da %11 daha yoksullaşmış. Yani şirketler kendi çıkarları için bütün canlı yaşamını yok oluşa sürüklüyor. Daha fazla büyümek daha fazla servet sahibi olmayı milyonların yaşamından, türlerin varlığından daha önemli görüyorlar. Kapitalizm için doğa sadece kar için sömürülebilecek bir şeydir ya da sistemin istenmeyen yan ürünleri için bir çöp sepetidir. Kapitalizm insanları, doğayı, canlıları sömürerek varlığını korur.

Küresel ısınma buzulları bir noktada eritir. Önemli ölçüde yükseltilmiş deniz seviyeleriyle şu anda kara olan birçok yer su altında kalabilir. Bangladeş'ten Hollanda'ya birçok ülkeyi yok eder. New York ve Londra gibi büyük dünya şehirlerini tahrip eder. İnsanlar bu felaketin sosyal ve insanlık üzerindeki etkisini hayal bile edemezler. Şimdiden iklim krizi daha tam etkilerini göstermeye başlamamış olmasına rağmen yağış, rüzgâr ve sıcaklık düzenlerini ve bunlarla bağlı olarak okyanus suyu ve ısı sirkülasyon düzenlerini büyük, ani ve öngörülemeyen şekilde değiştiriyor. Bunun sonucunda sayıları ve şiddetleri gittikçe artan fırtınalar ve seller oluşuyor, daha fazla bölgede ve daha uzun kuraklıklar görülüyor, tarım alanları ve su kaynakları yok oluyor. Daha iklim krizinin öncü etkileriyle bile milyonlarca kişi yaşam alanlarını terk edip iklim mültecisi durumuna geldi. Binlerce çiftçi kuraklık ve geçim sıkıntısı nedeniyle intihar etti. 2050’yıllında 200 milyon iklim mültecisi olacağı öngörülüyor. Sadece bir zümrenin çıkarları için yok oluyoruz. 

Milyonlarca insan ve canlı türü açısından iklim krizi hayatta kalıp kalmama anlamına geliyor. Oysa son 30 yılda öğrendiğimiz gibi kapitalist sistem iklim krizine son veremiyor, etkilerine karşı insanları ve türleri koruyamıyor. Hem iklim krizini durdurmak hem de var olan eşitsizlik ve adaletsizliği ortadan kaldırmak için ihtiyacımız olan sermayenin, zenginlerin çıkarlarını değil milyonlarca yoksul insanın ve türlerin yaşam hakkını koruyan, savunan antikapitalist bir mücadele ve kâra büyümeye dayalı olmayan ihtiyaç temelli bir üretim modeli. Eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı verilen mücadele ile iklim krizine karşı verilen mücadele birbirinden ayrı değildir. İklim krizinin çözümü başka bir dünyanın yaratılmasıyla mümkündür. 

Onur Korkmaz



marksist.org/icerik/Doga/12632/Kapitalizm-oldurur-Kanit,-iklim-krizi

Ay'dan bakınca Dünya çok güzel görünüyor

BBC'nin Neil Armstrong röportajı:



Apollo 11 programıyla Ay'a yapılan ilk insanlı yolculuğun 50. yıl dönümü, ABD'de törenlerle kutlanıyor. Ay'a ayak basan ilk astronot olan Neil Armstrong, 1970 yılında BBC'den Patrick Moore'a deneyiminlerini anlatıyor. Mesafe algısı bakımından zorlandığını anlatan Armstrong, "Mesela kameramız kokpitten 15 metre uzakta görünüyordu ama oraya 30 metrelik bir kablo çektiğimizi biliyorduk" diyor.

Moore'un 'Oradan bakınca Dünya nasıl görünüyor" sorusuna ise "Ay'dan bakınca Dünya çok küçük, çok uzak ama çok güzel görünüyor" yanıtını veriyor.

"Yakın gelecekte Ay'da geniş çaplı bilimsel üslerin kurmanın mümkün olacağını düşünüyor musunuz?" sorusunu ise "Biz hayattayken bunun olacağına emimim" sözleriyle yanıtlıyor.

Apollo 11 uzay aracı, 16 Temmuz 1969'da yerel saatle 09:32'de Florida'daki Kennedy Uzay Merkezi'nin 39 numaralı kalkış üssünden Ay'a doğru yola çıktı.

Komuta modülü Columbia'dan ve Ay modülü Eagle'dan oluşan Apollo 11 uzay aracı ile 386 bin kilometrelik yolculuk 76 saat sürdü.

BBC

Nazım'ın Polemikleri

Sen bu kavgada
bir nokta bile değil,
bir küçük, eğri virgül,
bir zavallı vesilesin.
Ben, kızabilir miyim sana?
Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir bir posta tatarına, 
bir emir kuluna sövmek,
efendisine kızıp uşağını dövmek


Günler Perişan


Arkadaş Zekâi Özger







yırtarak geçiyor kalbimizden
hayatı da törpüleyen zaman
şuramızda birşey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya, hem acıya benzer
gün ölümle başlatıyor hayatı
her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor
her sabah ölümü anlatıyor gazeteler
sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf
yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme
beynim sabırla keskin
iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını
bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir
gelirse de bilinir nerden ve nasıl
böyle ölümün yücedir adı
ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası
çünki ölümün kanıdır besleyen
bir başka baharın tohumlarını
şuramızda birşey var
bizi onduran şey
acıya saran
umudu kuşatan
kalbim: kalbim mi desem
var kalbim: yaşayan ben
hayatla ölümle cinayetle
gazetelerde, radyolarda, eski üniversitelilerde
eski prof hocalarla
yaşayan ben: geç mi kaldık/kabul edemem
ah benim sevgili annem
oğlunda elbet yurtseverden
birgün bırakırda sizi yüzüstü
yüzüstü değil: elbette bizüstü
bırakır da: kötü sarmaşıkları, yaban güllerini
bırakır da: sekizyüzlük hırtları, şunları, bunları
giriverir senin sıcacık kucağına
yani hem sana karşı, hem senin için
giriverir o yanılmaz tarihçinin yaprağına
ölüm mü dedim annem
ölüm senin gibi güzel annelerin
senin gibi güzel çocuklar feda etmiş
o tarih atlasında
bir kırmızı gül olur ancak
koksun diye çocukların bahçesi
şuramızda, tam şuramızda
kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da bizi yaşatan günler perişan
işte bir bir kırıyorlar dalıylan
yeryüzünün olgunlaşan meyvelerini
çünki biliyorlar vakit dar
oysa dalları kırılmayan ölür mü sonsuz ağaç
hayatı pekiştiren kökümüz var
dünyayı emeğe kazandırmak için
hayata ve ölüme sonsuz bir anlam veren
kanağacına sözümüz mü var
biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar
birgün döneriz elbet
acısız, adsız
ölümsuyu sürünün
sürünün ölümsuyu
bir ölü bir dirinin kanıdır
besler hayatsuyu
şuramızda, tam şuramızda
tarihe nasıl anlatsam
ey anneleri korkutan
bizi yaşatan kan

günler perişan


Arkadaş Z Özger


Balkonu bahçeye çeviren çiçekler

Bahçeli evlerin hayalini bile kuramadığımız şehirlerde nefes alabildiğimiz tek alan olan balkonları bahçeye çevirelim...Balkonu bahçeye çeviren çiçekler

Birleşmiş Milletler’in verilerine göre, dünya nüfusunun yüzde 54’ü şehirde yaşıyor. 2050 yılında bu rakamın yüzde 66’ya ulaşacağı öngörülüyor. Şehirlerde yaşanan evlerin metrekaresi ise yoksullukla orantılı. Bahçeli evlerin hayalinin bile kurulamadığı şehirlerdeki evlerde nefes alınabilecek tek alan tabii varsa balkonlar. Haydi balkonları bahçeye çevirelim...
Balkonunuzda oluşturacağınız bahçe için en iyi çiçek dekorasyonu, kolay yetişen, her havaya uyum sağlayan ve güzel görünenler olmalı. Bu çiçekler kutularda, asma saksılarda ve uzun saksılarla kolaylıkla yetiştirilebilir.
İşte o balkon çiçekleri... 
HERCAİ MENEKŞE
Güzel bir koku, kendine özgü bir görünüş, zengin renkler ve kadifemsi
yapraklar ile balkonların olmazsa olmazı. Hercai menekşeler humuslu,
doğal ya da hafif asitli toprağı severler.

SARDUNYA

Balkonda yetiştirmek için ilk tercih olabilecek bir çiçek. Hem yetiştirmesi
çok kolay, hem de kokusu zihin açıcı. Sardunyalar çok fazla güneşe
ihtiyaç duyar. Ayrıca sulamak da canlı renkli sardunyalar elde etmenizi
sağlayacaktır. 

BEGONYA

Gölge balkonlar için ideal olan begonyalar kırmızı, pembe, turuncu, beyaz
hatta altın renginde güzel çiçeklerinin yanı sıra, çiçek açmadığında da
harika görünen kalın kalp şeklinde yeşil yapraklara sahiptir. 

KARANFİL

Karanfil pembe, somon rengi, kırmızı ve beyaz tonlarda olan bir çiçektir.
Baharatlı bir kokusu vardır. Karanfil yavaş büyüyen bir çiçektir, ancak
mevsiminde bir renk cümbüşü yaratır. Derin saksılarda yetiştirmek için
ideal bir çiçektir. Karanfili diğer çiçeklerle karıştırabilirsiniz.

LOBELYA

Güneşi çok seven lobelya kolay bakımı ile çiçekler arasında öne çıkıyor.
Lobelya çiçek açtıktan sonra, daha fazla çiçek açması için 6-8 santimetreye
kadar budanmalıdır.

PETUNYA

Çok hızlı büyüyen Petunya, gece boyunca yumuşak bir koku salan
renkli çiçeklerden oluşur. Mor, pembe, eflatun, kırmızı ve beyaz renkler
çiçekleri olan petunya aşırı sulamaktan kaçının.

FUŞYA

Fuşyanın çeşitliliği harikadır. Yüzlerce farklı şekli ve boyutu vardır.
Çiçekleri pembenin, morun, beyazın, turuncunun ve kırmızının çeşitli
tonlarından oluşur. Fuşyaların sarkan kökleri rüzgarda sallanarak
güzel bir görüntü oluşturur. Fuşya nemli toprağa ihtiyaç duyar.

KRİZANTEM

Krizantem, gülden sonra en fazla popüler olan çiçek olarak bilinir.
Mevsimler ve aylar değişmekle birlikte krizantem dünyanın her yerinde
yetiştirilebilir. Uzun ve derin saksılarda rahatlıkla yetişir. Tek ihtiyacı
olan güneş ve bol sudur.

ZİNNİA (KİRLİ HANIM ÇİÇEĞİ)

Kirli hanım çiçeği de balkonda kolay yetişen bitkilerden. Özellikle canlı
renkteki çiçekleri kelebekleri mekana çeker. Ayrıca bol bol çiçek açar.
Tek ya da çift taç yapraklı türleri vardır.

Cam güzeli 














Gölge bir balkonunuz ya da terasınız varsa mutlaka cam güzelini tercih
edin. Erken öğlen güneşi, cam güzelinin çiçek açması için yeterlidir.
Cam güzeli nemi ve geçirgen toprağı sever. Gölge ve gübre de gerekir.


  • balkonu-bahceye-ceviren-cicekler



  • Kanser daha olmadan tanısı konulacak

    Çağın vebası kanser günümüzde çok önemli bir halk sağlığı sorununa dönüşmüş durumda. Kanserin tedavisine yönelik çalışmalar son yıllarda hızlanırken,  Antalya Genetik Hastalıkları Tanı Merkezi Müdürü Prof. Dr. Duran Canatan, mikro RNA’ya bakarak kişilerin kansere yakalanma riskini ortaya koyacaklarını söyledi. Canatan “Kanser olmadan tanısı konacak, kişi ona göre testlerini yaptıracak ve takibi yapılacak” dedi.
    Canatan düzenlediği toplantıda, kanserin 2020’de tüm hastalıkların önüne geçeceğini söyledi. Güncel kullanılan tümör belirteçleri çok yanlış sonuçlar verdiği için bu konuda dünyada da yeterince çalışma olmadığını kaydeden Canatan, bu nedenle mikro RNA’ları seçtiklerini belirterek, şu açıklamada bulundu: “İlk defa 30 ay önce ‘Kanserin Erken Tanısında Mikro RNA Kitleri’ projesine başladık. Meme, akciğer, kolon, prostat, mesane, mide, pankreas ve karaciğer kanserleri üzerinde çalıştık. Kanser türlerinde en önemli 32 mikro RNA seçilerek, 8 kanser türünü 142 hasta örneğinde ve 220 sağlıklı kontrol örneğiyle karşılaştırarak, 23 bin 750 test örneği çalıştık.”
    8 KANSER TÜRÜ ÜZERİNDE ÇALIŞILDI: Çalışılan mikro RNA’ların 23’ünün çok anlamlı bulunduğunu belirten Canatan, her bir kanser türü için ayrı ayrı çalışma yapılarak, kit haline getireceklerini ifade etti.
    Canatan yürütülen çalışmaya ilişkin şu bilgiyi verdi: “Bu hem erken tanı için hem de kişinin risk analizi için çok önemli. Kişi etrafında kanserli hastalar olduğunda daha telaşlanıyor. ‘Bende var mı, yok mu’ diyor. Biz mikro RNA’ya bakarak kişilerin kansere yakalanma riskini ortaya koyacağız. Kanser olmadan tanısı konacak, kişi ona göre testlerini yaptıracak ve takibi yapılacak. Projenin ilk aşamasını tamamladık. Projenin ikinci aşamasında ise Türkiye’de ve dünyada kanser merkezleriyle görüşerek, bu kitlerin kullanılmasını sağlayacağız. Bu çalışma sayesinde kişiler hasta olmadan kansere yatkınlığı var mı yok mu ortaya çıkacak. Kanserde erken tanı çok önemli, korunma temel felsefe olduğu için hastalığın erken tanısında kullanılacak bu kitler. Bu çalışmayla kişilerin risk analizini de yapmış olacağız.”
    Sekiz kanser çeşidi üzerine yaptıkları çalışmanın ayrı ayrı patentini almak için başvuruda bulunacaklarına değinen Canatan, çalışmayı kit haline getirdikten sonra yurt dışına da ihraç edeceklerini ifade etti.
    (ANTALYA-AA)

    Pablo Neruda hakkında bir kaç detay...

    Şili’de demiryolu işçisi bir baba ve öğretmen bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Pablo Neruda kendini şöyle anlatıyor; “Adımı 14 yaşımdayken, daha Santiago’ya gitmeden değiştirdim. Babam yüzünden. Mükemmel bir insandı, gelgelelim, genellikle şairlere, özellikle bana karşı idi. Hatta işi kitaplarımı ve not defterlerimi yakmaya kadar götürdü. Onun görüşüne göre, mühendis, doktor, mimar olmalıydım, çünkü diyordu, insanların bu gibi kimselere ihtiyacı var. Oğullarının toplum içinde sivrilmesini görmek isteyen, orta sınıfın köylülükten gelme bütün insanları gibiydi. Yine babamın görüşüne göre, toplumda yükselmeyi başarmanın tek yolu üniversiteydi, serbest mesleklerdi.

    Vaktiyle, aynı zamanda bir gazete yazarı olan büyük bir çek şairi vardı: Erwin kisch. Bu zat, bu soruyu sorarak yıllarca iflahımı kesti. Madrid’de, Mexico’da, Prag’da hep karşıma çıktı. ve Prag’ta bana şöyle dedi: “Bana şu hikayenin sonunu söyle. Bak şimdi artık ihtiyarladım. Nice zamandır seni pek sıktım.” Gerçek şu ki, bu hikayede gerçek diye bir şey yok. Babamın gerçeği fark etmesinden en çok korktuğum günlerde -çünkü böyle bir şey felaket olurdu- bir dergiyi karıştırdım ve orada Jan Neruda imzalı bir hikaye gördüm. Tam o sıralarda bir şiirimle bir yarışmaya katılmak durumundaydım. o zaman Neruda soyadını seçtim ve ad olarak da Pablo adını aldım. Bu adın bir kaç ay sonra geçip gideceğini sanıyordum…”
    1. Asıl adı nedir?
    Neftalí Ricardo Reyes Baoalto. Şiir yazmaya on yaşında başladı. Babası iyi niyetliydi ama bundan rahatsızdı; ona göre yazmak işe yaramaz bir eylemdi. 1920’de Pablo Neruda adını kullanmaya başladı, böylelikle hayatının ilk savunma tedbirini aldığını söyler. Bu adı 1946’da resmiyete döktü.
    2. Niçin Pablo Neruda?
    Çek yazar Jan Neruda’nın (1834–1891) Povídky malostranské (Küçük Mahallenin Dedikoduları) adlı öykü kitabından etkilenmişti. Kitap, okuru Prag’ın sokaklarına, dükkânlarına, kiliselerine, lokantalarına, evlerine götürüyordu. Kendisini onlardan biri gibi hissetti, Çeklerle bağ kurdu. Böylece Pablo Neruda adını aldı.
    3. Şairler ve siyaset için ne demişti?
    “Yönetici şairler dönemiydi yaşadığımız çağ” diyordu. Leopold Senghor, Senegal devlet başkanıydı. Aimé Césaire, sürrealist bir şair ve Martinique’de Fort-de-France Belediye Başkanı’ydı. Latin Amerika’da Rómulo Gallegos Venezüella Devlet Başkanı’ydı. Ülkesindeki şairlerde devlet başkanı olmamasına karşın siyasetle ilgiliydi. Hayatı boyunca faşizme karşı durdu. 1945’te senatör seçildi, Şili Komünist Partisi’ne katıldı.
    4. Nobel Ödülü hakkında ne demişti?
    “Nobel kime verilirse verilsin onurlu bir edebiyat ödülüdür. Eğer biraz önemi varsa, yazara bir parça saygı bahşettiği içindir. Önemi budur,” demişti. 1971 Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görüldü.
    5. El yazısı mı, daktilo mu?
    Bir kazada parmağı kırıldı. Birkaç ay boyunca daktilo kullanamadığında el yazısıyla yazdığı şiirlerin daha duygusal olduğunu fark etti. Daktilonun en derine erişmesini ve samimiyetini engellediğine karar verdi.
    6. Yazma ritüeli neydi?
    Planlama yapmaz. Genellikle sabahları çalışır. Gün boyu fırtınalarla gelerek şairi memnun, yorgun, dingin ya da bomboş bırakan düşünceler, ifadelerle doludur. Masasında oturup kendisini hayatında, evinde, politika ya da doğada olup bitenlere bırakır. Ancak içten gelerek yazdığında nerede, kimlerle ya da ne kadar kalabalık önemli değildir. Sadece yazar.
    7. Yangından kurtaracağı yazısı neydi?
    “Hiçbiri. Neden gereksin ki. Bir kızı ya da iyi bir dedektif öyküleri koleksiyonunu kurtarırdım belki. Kendi şiirlerimden daha çok eğlendiriyor beni.”
    8. Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı hakkında ne dedi?
    Henüz hayattayken bir milyonuncu kopyanın basıldığı bu kitabının önsözünde, aşk acısı, gönül yarasıyla dolu bu kitabın neden bu kadar okunduğunu anlayamadığını yazmıştı. “Herhalde, gençlikle gelen gizemleri temsil ediyor, belki cevap veriyor, çekiciliği azalmayan değerli bir kitap,” diyordu.


    Birgün



    Madımak, Epizodik İmgeler ve Popüler Bellek

    Göze Orhon 04 Temmuz 2016

    İki görüntü var aklımıza çakılıp kalmış. Belki biri daha baskın. Behçet Aysan, Uğur Kaynar ve Metin Altıok merdivende oturuyorlar. Behçet Aysan’ın elinde yangın söndürme tüpü. Tüm bu yangın, bu pislik, bu ölümler onun yüzündenmiş gibi incecik bir mahcubiyet var sanki yüzünde. Öyle değil elbette. Kaygıdan yorgunluğa, hatta belki umursamazlığa varmış bir yüz. Hemen arkasında Uğur Kaynar. “Ağabeylerine” sorar gibi ne yapacaklarını. O da kaygılı. Onun yanında, Metin Altıok. Üstünde, bunca vahşete, ilkelliğe karşı dururmuşçasına gıcır gıcır takım elbisesi. Elinde fırça benzeri bir şey. Takım elbisesinin kontrastı. Belli ki ellerine ne geçerse onunla savuşturmaya çalıştılar yangını. O ağır, çok ağır yaralı kurtuldu Madımak Oteli’nden. Arkadaşlarını kaybetmesinin üstünden bir hafta geçmişti, yoğun bakımda öldü. Benim yeniyetme yetişkin aklımda Aziz Nesin de Madımak’ta öldürülmüştür. İki sene, dört gün sonra gitti o da. Benim doğum günümdü. Sonralarda şarkılarda ve romanlarda çok sık rastlayacağım “buruk bir sevinç” duygusunu o gün öğrenmiş olabilirim.

    1993 yılında, televizyonun karşısında sadece adını bilsem de, ergen aklımla yaşadığım İç Anadolu kentine benzediğini sezdiğim bir şehirde, bir otelin yanışını izlerken olan bitene pek de anlam verememiştim doğrusu. Orta sınıf, taşrada yaşayan, depolitize, yer yer beyaz, memur bir ailenin çocuğuyum. “Alevi” kelimesini duymamışım bile; vebali benim boynuma değil. Kapanıp gidiyor sonra televizyon. Aradan geçen iki senede solcu oldum. Madımak’ta ne olduğunu, Alevi’nin kime dendiğini, Grup Yorum’u öğrenmiş ve elbette Felsefenin Temel İlkeleri’ni okumuşum. Aziz Nesin’in öldüğü haberini, Sivas’ı hatırlayarak, içimden “Kahrından gitti,” diye kahrolarak karşılamam böylece mümkün olmuş.

    Diğer görüntü bir video kaydı[1]. Camiden çıkan kalabalık Madımak Oteli’nin camlarını indirmiş. Gençten biri otelin birinci katına tırmanıyor. Video kaydında görmediğimiz iki adam konuşuyor. Anlıyoruz ki otelin yakılmasına çok önceden karar verilmiş. Bir kahraman gibi bahsediyorlar otele tırmanan adamdan –hatta belki çocuktan. “Bez olacak ki bez bez,” diyor birisi, İç Anadolu şivesiyle. Bez olacak ki, iyi yanacak, hemen alev alacak. Akıl alacak gibi değil. Bunu söyleyen adamın yüzünü görmedim ama o ses çok tanıdık. Benim yaşadığım kentte liseli halimin arkasından ömrümce duymadığım iğrenç iki çift söz takan dolmuş şoförü. Belediye başkanının elini öpen esnaf. Ağzını açtığında namustan, “anam, bacım, yengem”den azını söylemeyen ama laf aralarından “a.ına koduğumun”u eksik etmeyen oto tamircisi. Tipleştiriyor muyum? Evet, kusura bakmayın, İç Anadolu taşrasında büyüyenlerin ayrıcalığıdır bu. Adına ister dar bir sosyolojik analiz, ister en tumturaklısından “muhafazakâr halkı hakir gören elitist bir bakış” deyin, o adamlar varlar. Bugün o adamların, memleketin ahvaliyle münasebetine dair bir şey söylemeyeceğim. Madımak’ı ateşe vermek için bez arayan da onlar, on bir yaşımda Ramazan’da sakız çiğniyorum diye on bir yaşında çocuğu küfrederek kovalayanlar da.


    Böyle imgelere epizodik bellek deniyor. Ekseriyetle bir toplumsal olaya iliştirilmiş, onu hatırlatan, hatta bazen ezberden çağıran hatırata karşılık geliyor. Bu iki görüntünün Madımak katliamının epizodik imgeleri olduğunu düşünüyorum. Herkesin ilk elden aklına gelen, altına yazıydı, açıklamaydı istemeden ne olduğunu hemen biliverdiğimiz, ezberlediğimiz, hatta görmekten geri düşüp sadece baktığımız imgeler. İlk bakışta belleğin basitçe geçmişin yansıması olduğunu düşünürüz. Bir tür ayna. Fotoğraflara geçmişte nasıl olduğumuzu hatırlamak için bakarız. Ailemizin yahut çocukluk arkadaşlarımızın ortak geçmişimize dair anlattıklarının, geçmişin düpedüz izi olduğunu düşünürüz. Oysa artık malumun ilamı oldu, geçmiş dediğimiz şey biraz da kurgudur. Şimdiki zaman içindeki her harekette yeniden kurulur. Dolayısıyla, her şimdiki zamanda başka kurgulara dönüşür. Bir de travmanın ne olduğunu hatırlayalım. Yine en basit tanımıyla, bellek dizisine yerleştirilememiş, ağır, yakıcı, düzen bozucu olaylara denir travma diye.

    Bu iki epizodik imge de çokça dönüştü bana kalırsa. Onlarda değişen bir şey yok. Yine merdivenlerde ölümü bekleyen iki şair ve bir ozan. Otel nasıl çabucak yakılır diye fikir (!) yürüten, kulun yaktığı ateşi Allah’ın kâfire ihsan eylediği cehennem ateşi sayan iki adam. Çoklarının aksine, ben içinde bulunduğumuz zamanın, dönüşen geçmiş kurgusunun, travmaya dokunan, onun karmakarışık olmuş yumağından bir ip ucu çeken, onu çözmeyeyazan bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Travmadan çıkış, onu açımlamakla ve yukarıda da söylediğim gibi, onu hatırlama düzeninin içine çekmekle, ona orada bir yer verip yerli yerine yerleştirmekle mümkün. Elbette bu çözülmenin hemen yanı başında devasa bir gedik duruyor: Yüzleşme ve hemen akabinde tanınma. Yaranın, ağrının, belleği delip geçen sertliğin, şiddetin tanınması. Bu gerçek olmadı. Uzunca bir süre de olacağa benzemiyor. Ama o çözülmenin, Madımak katliamının bir hatırlama düzeninin içine yerleşmesinin müspet bir şey olduğunu düşünüyorum. Elbette o bellek dizisi yepyeni acılarla yüklü. 10 Ekim’le, Sur’la, Lice’yle, naaşı buzdolabının içinde bekletilen Cemile’yle, Berkin Elvan’ın annesinin yüzündeki acıyla… Saymakla bitmez son birkaç yılın acı yükü. Bu yük gelip popüler belleğin ortasına çöktü. Çökmez olaydı elbette. Ancak bu yük Madımak’ı, o akıl almaz yangını, diğerlerini de yanına katıp popüler belleğin ortasına yerleştirdi. Bu yangının bağlamı, belki de şimdiye kadar hiç olmadığı kadar ayan beyan bugün. Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, 1994 yerel seçimlerinde 28 ilde seçim kazanan Refah Partisi, onun içinden ilkin liberal saiklerle çıkıp şimdi malum totaliteryenizmin öznesi olan parti, onların yakıp yıktıkları, Gezi’den sonra en “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cının bile vicdanına değen ölü çocuk yüzleri, şehirlerin ortasında patlayan bombalar, IŞİD, mülteci kamplarında dikilen kamuflajlar[2], Antep’teki hücre evleri… O günden bugüne akan tarihte, bir aralık yakalayıp yerleşti Sivas Katliamı.


    Geçmiş üzerine yürütülen mücadele, namı diğer bellek mücadelesi, öznelerle mümkün elbette. Ama bütün ağırlığına karşın tarihsel akışın dönüştürücü kuvvetini de kim inkâr edebilir? O iki epizodik imge, vaktiyle gerçeklemiş kötü bir olayın, devlet ağzıyla “münferit bir vaka”nın imgelerinden fazlası artık. Bir milat. Habis tarihselliğin bugün yeniden idrak edilen bir uğrağı. Kötümser olmak için hiçbir zaman sahip olmadığımız kadar çok nedenimiz var. Ama şimdi o tarihselliğin içinde bir hat daha önce hiç olmadığı kadar belirgin. Bedeni saran nöral ağdaki bütünlükten ötürü, kimi zaman bir yerimize aldığımız darbenin bedenimizin bambaşka bir yerini acıtması gibi. Hâsılı, insanlar anlıyor hanımlar, beyler… Popüler bellek ürkütücü düzeyde politize oldu. Travmatik moment bellekte yer buldu. Yakında değil, hatta uzundur iyiden iyiye naif bir dilekten fazlası değil belki ama, söylemekten geri durmamak lazım. Yüzleşeceğiz de.



    [1] https://www.dailymotion.com/video/x7caie0



    [2] https://www.youtube.com/watch?v=tA0zJ9u3ZrU&sns=fb




    www.birikimdergisi.com