2 Ağustos Roman Soykırımı: Büyük Yok Oluş bir daha yaşanmasın "Na bisteras. O Porajmos te na avel pale."

Translate

2 Ağustos 2026 Pazar

Gırgır Dergisinin En Kahramanı Rıdvan

Gırgır, yüksek satışlara ulaştıkça çalışma başına ödenen telifleri artırıyor, çizerliği bir meslek olarak cazip hâle getiriyordu. Böylelikle yalnızca dergi kadrosu değil, Oğuz Aral’ın itinayla teşvik ettiği ve ilgilendiği amatör çizerlerin sayısı da günbegün artıyordu. Öyle ki Gırgır, çıkışından beş yıl kadar sonra, bütünüyle yeni ve özgün çizgilerden oluşan, yeni bir çizerin yer bulmakta zorlandığı bir dergiye dönüşmüştü. Yeni bir çizerin kadroya alınması, yeni bir çizgi romanın başlaması, yeni bir isme köşe açılması neredeyse imkânsızdı. Sayıları her geçen gün artan çizerler arasında yoğun bir rekabet yaşanıyordu.

Bu rekabetin iki olumlu sonucu oldu. Birincisi, kendilerine yer bulamayan çizerler Gırgır’dan ayrılmak zorunda kalarak farklı dergiler yayımladılar, bu dergiler sayesinde yeni çizgi romanlar ve yeni yetenekler ortaya çıkabildi. İkincisi, Gırgır’ın yıldız çizerlerinden biri yorulup kısa bir ara verdiğinde devreye giren çizerler ve çizgi romanlar, seleflerini aratmayacak ölçüde nitelikli olmak zorundaydı. Beklemenin baskısı ve mevcut çizgileri aşabilme hedefi iştahı artırıyor, derginin yedeklerini hırslandırıyor, bu da beraberinde nitelikli işleri getiriyordu.

Bu bekleme ve rekabet düzeninin en parlak sonuçlarından biri En Kahraman Rıdvan’dı. Read More

Levent Cantek

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Kalabilmektir özgürlük

Ben o zamanlar ergenliğe yeni adım atmış bir çocuktum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal eden, adaletin ve eşitliğin bir gün gerçekten kurulabileceğine inanan biriydim. O zamanlar faşistler, büyük kalabalıklar hâlinde üzerimize gelirlerdi. Gözlerimizin içine, gözlerinden ateş çıkıyormuşçasına bakar; bağırarak, ellerindeki sopalarla saldırarak aynı sözü tekrarlardı: “Komünistler Moskova’ya!”

Bizim başka bir yere gitmemizi istiyorlardı. Burada doğduğumuz, burada büyüdüğümüz, dedelerimizin gömülü olduğu, sokaklarına anılarımızı bıraktığımız, ırmaklarında ve dağlarında huzur bulduğumuz bu coğrafyadan çekip gitmemizi istiyorlardı. Sanki bu topraklar onların mülküydü de, biz burada ancak onların izniyle bulunabiliyorduk. Sanki doğduğumuz yer bizim yurdumuz değilmiş, burada var olmamız bile bir suçmuş gibi.

Üstelik yalnızca gitmemizi istemiyorlardı. Bizi bu ülkenin hafızasından, coğrafyasından ve tarihinden de silmek istiyorlardı. Biz hiç yaşamamışız, hiç sevmemişiz, hiç mücadele etmemişiz, bu ülkenin taşına, toprağına, diline, şarkısına ve acısına hiç karışmamışız gibi yok olmamızı istiyorlardı. Bizim gitmemiz, yalnızca bedenlerimizin başka bir yere sürülmesi anlamına gelmeyecekti; bizden kalan bütün izlerin de ortadan kaldırılması demekti.

Belki de o zaman anladım: İnsan her zaman gitmek istediği için özgür olmaz. Bazen özgürlük, kendisine ait olan yerde kalabilmektir. Kendisine “Buraya ait değilsin,” diyenlere karşı, “Ben buradayım,” diyebilmektir. Seni yurdundan, hafızandan, çocukluğundan, ölülerinden ve geleceğinden koparmak isteyenlere karşı yerinden kıpırdamamaktır.

O yıllarda biz kalabilmeyi özgürlük bellemiştik. Direnebilmeyi, kalabilmek için direnebilmeyi özgürlük sanmıştık. Çünkü bizim için gitmek bir tercih değil, bize yöneltilmiş bir tehditti. Gitmek, yeni bir hayata açılmak değil; varlığımızdan, tarihimizden ve ait olduğumuz dünyadan sürülmek demekti.

Bize “Moskova’ya gidin” diyenler, aslında yalnızca siyasi düşüncemizi hedef almıyorlardı. Bize, bu topraklarda yaşamaya hakkımız olmadığını söylüyorlardı. Oysa biz başka bir yere gitmek istemiyorduk. Başka bir dünyayı düşlüyorduk, evet; ama onu bu topraklardan kaçarak değil, bu topraklarda kalarak kurmak istiyorduk. Daha adil, daha eşit, daha özgür bir hayatı uzak bir coğrafyada değil, doğduğumuz yerde mümkün kılmaya inanıyorduk.

Şimdi yıllar sonra, Elon Musk’ın Mars’a gitme hayalini ve ayrıcalıklıların kendilerine başka dünyalarda yeni yaşam alanları kurma arzusunu düşündüğümde, çocukluğumdan kalan o ses yeniden kulağımda çınlıyor: “Komünistler Moskova’ya!” Bir zamanlar bizi bu dünyadan, kendi yurdumuzdan sürmek isteyenler vardı; bugün ise dünyayı yaşanamaz hâle getirenler kendileri gitmek, geride kalanları yıkımın içinde bırakmak istiyorlar.

Fakat iki durumda da aynı şey gerçekleşiyor: Birileri, kimin nerede yaşama hakkına sahip olduğuna karar verme yetkisini kendinde görüyor. Birileri kendisini mekânın sahibi, başkalarını ise kovulabilir, terk edilebilir ya da gözden çıkarılabilir insanlar olarak konumlandırıyor.

İşte bu yüzden kalabilme özgürlüğü benim için soyut bir düşünce değildir. Kalabilmek, kovulmaya karşı koymaktır. Silinmeye, yok sayılmaya, kendi yurdunda yabancı ilan edilmeye direnmek demektir. Kalabilmek, yalnızca bir yerde yaşamaya devam etmek değil; o yerin hafızasında, tarihinde ve geleceğinde söz hakkına sahip olduğunu savunmaktır.

Bazen özgürlük gitmek değildir.

Bazen özgürlük, sana “git” diyenlerin karşısında kalabilmektir.

Kovma Hakkını Kendinde Görenler

Bazen bu ülkenin öfkeli insanları, kendilerini bu ülkenin gerçek ve tek sahibi sananlar, yaşadıkları coğrafyanın tapusunu kendi üzerlerine çıkarmış gibi davranırlar. Kimin burada kalabileceğine, kimin buraya ait olmadığına, kimin gönderilmesi gerektiğine karar verme hakkını kendilerinde görürler. Bir insanı yaşadığı yerden, alıştığı sokaklardan, anılarının biriktiği şehirden, ölülerinin gömülü olduğu topraklardan kovabilmeyi, kendi özgürlüklerinin ve güçlerinin bir göstergesi sayarlar.

Bu, tanrısal bir narsizmdir. Cennetin sahibi olan Tanrı’nın insanı cennetten kovması gibi, onlar da kendilerini ülkenin mutlak sahibi yerine koyarak başkalarını bu coğrafyadan çıkarabileceklerine inanırlar. “Burası bizim; burada ancak bizim izin verdiklerimiz yaşayabilir,” der gibidirler. Öfkelendiklerinde Müslümanları Suudi Arabistan’a, komünistleri Moskova’ya, ülkeyi eleştirenleri Avrupa’ya gönderme hakkını kendilerinde görürler. Çünkü onlara göre bu ülkede kalmanın koşulu, onların kimliğine, inancına, siyasal görüşüne ve hayat anlayışına boyun eğmektir. Read More(...)

Şahap Erarslan - Artı Gerçek
Yukarı