Translate

Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Titanic Kemancıları

 

Kaptan “Çalın” diyordu...

“Kemanlar çaldığına göre gemi batmıyor” diye düşünenler…
…devrilen sancak direklerini sorgulamadılar bile...
Ülkenin yurtseverleri, Atatürkçüleri, cumhuriyete gönül vermiş aydınları...
Bu ülkeyi kuran güç, koca Türk ordusunun komutanları, şerefli subayları...
Bilim adamları, hocalar, gazeteciler, yazarlar alınıp götürüldüğünde...
Kemancılar çaldılar…
Hukuk, eğitim, bürokrasi çöktüğünde...
Üniversiteler, medya, sendikalar, devrimin getirdiği kurumlar çöktüğünde...
Kemancılar çaldılar…
Bu, sıradan bir çarpma değildi...
Buzdağının görünmeyen yanı vardı...


Karanlık bir gecede devletin omurgası parçalanıp, gövdesi gömülürken...
Dinleyin...
Titanic kemancıları çalmaya devam ediyor.

Bir ülkenin neresinde hadise varsa, nerede sorun, nerede acı, nerede isyan, nerede rezalet, nerede kahır...
Oraya yetişmek gibi bir günahın ürünü her bir yazı...
Yazılarım kaybolsun istemedim...
Onları emanet edecek en iyi yeri seçtim.
Kimler için yazdıysam onlara...
Size emanet yazılarım.
                                       
Bekir Coşkun













Kinik Solun Keskin Zekâsı

Sezen Ünlüönen: Gündelik hayatta sıklıkla karşıma çıkan bir çeşit sol akıl var. Bu sol akıl, kağıt üzerinde solun terimlerine, düşünme biçimlerine ve solun sosyal yapı ve iktidar ilişkilerine getirdiği eleştiri çeşitlerine son derece aşina ve görünüşte gündelik hayatın eleştirisini tam da böyle bir yerden kuruyor. Bu sol aklın odağında bugün devletin getirdiği sigara yasakları ve içkiye konan vergiler olabilir, yarın depresyonun antikapitalist bir okuması olabilir, öbür gün salgın tedbirleri nedeniyle getirilen düzenlemeler, iklim değişikliğiyle ilgili olarak alınan önlemler olabilir. İçeriğin kendisi değil burada bahsetmek istediğim.
Zaten, bu sol aklın yöneldiği eleştiri alanlarını yersiz buluyor da değilim. Birazcık mukayese yetisi olan herkes devletin kamu sağlığı söz konusu olduğunda attığı adımların toplamına bakarak, alkollü içki ve tütün ürünlerine getirilen yasak ve düzenlemelerin esas hedefinin halkın sağlığını korumak olmadığını görebilir. Benzer şekilde istediği gibi okumak, iş bulmak, sosyalleşmek, gezmek imkanı bulamamış; kendini gerçekleştirmek yönünde atacağı her adımın önü yasal, sosyal, ekonomik bir engeller silsilesiyle kesilmiş bir insanın çaresiz, çıkışsız hissetmesi sadece farmasotik bir sorun değil elbette.

Benim esas vurgulamak istediğim mesele, solun teşhislerinde değil, burada bahsettiğim türden bir solculuğun sorunun teşhisi ile bu soruna yanıt olarak giriştiği edim arasındaki uyumsuzlukta; solun bir çeşit kinizm ile tam da müdahalesini yapması gerektiği noktada yerini bir tür konformizme bırakmasında. Ne kast ediyorum bununla? Sözgelimi iklim değişikliği ve bu sorun karşısında alınacak tavırları ele alalım. Kendi çapında enerji ve doğal kaynak kullanımını azaltmaya çalışan, et yemeyi bırakıp işe bisikletle gidip gelmeye başlayan bireye, bu sol akıl bu tür bireysel hareketlerin sembolik bir gösteriden öteye gitmediğini, sadece bireyin vicdanını rahatlatmaya yaradığını, iklim değişikliği ile anlamlı bir mücadele için topyekun bir harekâta geçilmesi ve küresel düzende kapitalizmin oluşturduğu tüm üretim ve tüketim ağlarının yeni baştan gözden geçirilmesi gerektiğini söyleyebilir. Tüm bunlarda haksız mıdır sol akıl? Değil elbette. Ama benim burada dikkat çekmeye çalıştığım şey gündelik hayattaki yaygın bu sol aklın, tüm bu kül yutmazlığı, büyük resmi görme becerisini tek tek bireylerin edimleri düzleminden çıkıp yapısal değişikliğe gitmek yönünde bir basamak olarak kullanmaktan ziyade, zaten halihazırda sürdürdüğü üretim ve tüketim alışkanlıklarını (bunların tümden değişmesi gerektiğini ısrarla savunurken dahi) hiçbir değişiklik yapmadan aynı şekilde devam etmeye alet etmesinde. “İklim değişikliğiyle mücadelede bireysel hareketin bir anlamı yok” fikrinin örgütlenme ve yapısal değişikliğe yönelik girişimlerde değil de, son tahlilde iklim değişikliğine inanmayan ya da bunu önemsemeyen herhangi bir insan ne yapıyorduysa, bu sol akla sahip bireyin de tam aynısını yapıyor olmasıyla nihayetlenmesinde.

Kendi eylemini, kendi ilke ve değerleriyle uyumlu hale getirmek, edimlerini dünya üzerinde yarattığı sonuçlar üzerinden değerlendirmek yerine sürekli adı kah devlet, kah iktidar, kah kapitalizm olan bir odağa karşıtlık üzerinden kurulan bir nihilizm: kapitalizm üretkenlik “seviyor” diye işini yarım yamalak yapmayı, devlet tütün sevmiyor diye sigara içmeyi savunan; “bireylerin eylemlerinin bir manası yok” diye geri dönüşüm çöpüne evsel atık atan bir devrimcilik çeşidi. Bütün bunların belki gerçekten anarşik, yıkmak yoluyla dönüştürücülüğü hedefleyen formları teoride mümkün, ama gerçek hayatta çoğunlukla karşılığı kendi rahatıyla, konforuyla ilişkisinde hiçbir değişikliğe gitmemenin kisvesi oluyor bu sol akıl.

Bu sol aklın bir yansıması da, çoğu zaman, bireyi öncelediği için bunun tam tersiymiş gibi yapan, ama sonuçta aynı eylemsizliği ve konformizmi besleyen bir tutum. Yukarıda bahsettiğim türden bir sol akıl bireyi kendisini sadece çeşitli iktidar alanları, baskı kurumları ve kapitalist bir totalitenin “istekleri” üzerinden ve bu isteklere karşıtlıkla tanımlayabilen, de facto etkisiz bir eleman haline getiriyorsa, bu sözünü ettiğim birey düzeyinde özgürleştirme söylemleri de bilakis bireyi sadece kendi tercihlerinden müteşekkil, özerk bir karar alanı olarak kurmak suretiyle iktidar ve baskı çeşitlerini görünmez hale getiriyor. Son yılların tartışılan sloganı “kadının yoksa parası, amıdır kumbarası”na bakalım mesela. Bu sloganı seks işçiliğinin bir tercih de olabileceğini vurguladığı için, seks işçilerinin ahlakçı bir tutumla kınanmasındansa normalleştirilmesine yardımcı olduğu için özgürleştirici olduğunu düşünenler var. Halbuki bireylerin tercihleri üzerinden kurulan bu tür değerlendirmeler, etraflarındaki sömürü ve eşitsizlik ağlarını görünmez kıldıkları ölçüde tehlikeliler. Seks işçiliği (hem kadınlar hem erkekler için) bir tercih olabilir elbette ve seks işçiliğinin yaftalanması bilhassa kadınların pek çok durumda haklarını arayamaması ve mağdur olmasıyla sonuçlanıyor gerçekten, ama tüm bunlar seks işçiliğinin çoğunlukla ataerki ve kadın düşmanlığından beslenen, kadınların kaçırılması, tuzağa düşürülmesi, borçlandırılması, pasaportlarına el konulması, şiddet görmesi gibi baskı yoluyla ayakta tutulan bir sömürü endüstrisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Kadın düşmanlığının bizzat kendisinin aldığı en temel formlardan bir tanesi zaten kadını sadece seks hizmeti sunan bir servis sağlayıcıdan ibaret görmek. Daha geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü’nün adı Kongo’da Ebola salgını esnasında çalışanlarının sağlık hizmeti ya da iş imkanları için yerel kadınlardan seks talep etmeleri nedeniyle bir skandala karıştı. [1] Bu pankartın bir özgürlük biçimi olarak bize sunduğu bireysel tercih de zaten mevcut ve yaygın olan iktidar ve sömürü ilişkilerini bambaşka bir çerçeve üzerinden, ama tam olarak güya hedef aldığı şeyin (ataerki, kadın düşmanlığı) kuracağı şekilde tekrar üretmeye yarıyor. Kadını, işi erkeklere seks sunmak olan canlı bir şişme bebek olarak gören zihniyet dün Kongo’daysa bugün kadın yürüyüşünde bize tam olarak aynı şeyi söylüyor: “kadın yoksulsa, her zaman seksi bir takas unsuru olarak kullanabilir.”

Solun gerçek işlevi bireyi ne her seçimi kendisiyle başlayıp biten, kendi kendini inşa etmiş bağımsız bir tercihler yekunu olarak görmekte, ne de bireyi sadece devletin, iktidarın, kapitalizmin karşısında, bunlar tarafından tamamıyla belirlenmiş ve çaresiz bir özne olarak kurup statükonun sağlamasını yapmakta. Solun gerçek işlevi bireyin içinde bulunduğu yapılar ve ilişkiler ağı içindeki yerini doğru tespit edip bu yapı ve ağları daha özgür, eşit, adil bir dünya istikametinde değiştirmeye çalışmakta.


Not: "kinik= cynical" (alaycı müstehzi)


Sezen Ünlüönen - Birikim

[1]W.H.O. Workers Are Accused of Sex Abuse During Ebola Response in Congo

Sosyalizm, Demokrasi v.b.

Murat Belge - Yirminci yüzyıl boyunca insanları hop oturtup hop kaldıran bir konu ve bir kavram vardı: Komünizm. Onun iyi bir şey olduğunu düşünenler vardı; kötü bir şey olduğunu düşünen, muhtemelen daha çok sayıda kişi de vardı. Ama öyle düşüneni de, böyle düşüneni de, konu karşısında ajite olurdu. Yüzyıl sonuna doğru durum değişti; bu yüzyılın iki onyılını yedik: Komünizm lafından kimse ajite filan olmuyor. Bir alternatif olmaktan çıktı gibi görünüyor. Burada en belirleyici rolü Sovyetler Birliği’nin yeniden Rusya olmaya karar vermesi oynadı. Daha iyi ve daha doğru Komünist olmakta onunla rekabet eden Çin de “en” iyi Komünist olmanın kapitalist olmaktan geçtiğine karar verdi. Bu iki olay bir araya gelince Komünizm tarihte yaşanmış bir paranteze dönüştü.

Bu konuda söylenecek son söz bu mu, yoksa bu belirli bir konjonktürün (“geçici” sayılacak) bir vargısı mı, kesinlikle bilmiyoruz. Sözünü ettiğim iki devlet sosyalizm-komünizm düzeninin bütün potansiyelini kullanıp tükettiler ve bu sonuca vardılar, yoksa hiç el sürülmemiş kaynaklar hâlâ var mı? Bu da ucu açık bir soru. Ben komünizmin iyi bir şey (ama henüz çok uzaklarda bir şey) olduğunu düşünenlerden biriyim; onun için bu “yoksa”ların ikinci ucunda duruyorum. Ancak, Komünizm’i yeniden konuşmaya başladığımız bir gün gelecekse, bu, şimdiye kadar gördüğümüz şekillere hiç benzemeyecektir. Öbür türlü söyleyecek olursak, bildiklerimize benzeyecekse, zaten konuşulmaz.

Komünizm’in ciddi bir alternatif olarak görüldüğü dönemde “iki-kutuplu” dediğimiz bir dünyada yaşıyorduk. Bu dünyaların ikisi de nükleer silaha sahip oldukları için güçlü ve gitgide güçlenen bir anti-nükleer hareket vardı. Yüzbinlerce insanı meydanlarda toplama potansiyeline sahipti bu hareket. Soğuk Savaş koşullarının belirleyici olduğu dünyanın önemli bir demokratik kitle hareketiydi. O koşullar ortadan kalkınca bu hareket de sönümlendi (oysa “nükleer arsenaller” durdukları yerde duruyorlar. Dünya da daha “barışsever” bir dünya olmadı).

Bu konu bana başka bir temayı düşündürtüyor: demin andığım “demokratik kitle hareketlerinin” bir özelliğini. Komünizm bunlardan hiçbirini başlatmadı! İlginç değil mi bu? Hiçbirini başlatmadığı gibi, başlayan direnişlere de iyi gözle bakmadı.

Bu, Türkiye’de, bu gibi hareketlerle haşır neşir olan insanlar arasında iyi bilinen bir konu olmalı. Benim bu gibi demokratik hareketler arasında en fazla önem verdiğim “feminizm”. En fazla önem verdiğim, evet, ama aynı zamanda en fazla olumlu sonuç beklediğim...

Şüphesiz, bunların hepsi önemli. Irkçılığa karşı hareketler örgütlenmesinin önemi ve gereği görmezden gelinebilir mi? Yeşil örgütlenmenin gereği görmezden gelinebilir mi?

Ama gelindi. Sağ-muhafazakâr kesimlerde bunun böyle olmasını yadırgamak için bir neden yok; ama “sol” olduğunu iddia eden belirli kesimlerde bunlara karşı direniş belki daha da güçlüydü.

Neden? Nedeni oldukça basit: Komünist hareket iktidarı ele geçirince bu sorunların hepsi çözülecekti. Kadın-erkek eşitliği mi? Komünizmde elbette bu eşitsizliğe son verilecekti. Komünist rejim elbette “barışçı” olacaktı. Komünizm olunca elbette çevre korunacaktı (“ırkçılık” burada zaten sorun değildi!). Evet, bunları Komünizm gerçekleştirecekti, ama o kadar değil. Zaten Komünizm olmadan bunların hiçbiri tam olmazdı. Belki bazı kısmi başarılar sağlanabilirdi ama bunlar da yarım yamalak iyileştirmelerden öteye geçmezdi.

Tabii daha önemli sorun, böyle hareketlerin sosyalizm-komünizm mücadelesini bölerek ona zarar vermesiydi. Dolayısıyla, bu gibi “demokratik” denen işlerle uğraşanların iyi niyetlerini de bir sınamadan geçirmekte yarar vardı. İyi niyetle, kandırılarak mı asıl mücadelenin uzağına çekiliyorlar, yoksa gerçek mücadeleyi saptırmak isteyen bir planın bilinçli ajanları olarak mı böyle yapıyorlar. İş buraya gelince tavırlar da iyice haşinleşebiliyordu.

Türkiye’nin demokratik mücadeleler tarihinin paradokslarından biri oldu bu. Bu kısa tarih içinde biçimlenmiş malum “fraksiyonlar” militanlarını bu gibi etkinliklerden sakınmayı başardılar. Sözgelişi, işçi Ali yoldaşı harekete kazanmayı istiyorsan Ali yoldaşın ara sıra karısını dövmesine ses çıkarmazsın. “Demokratikleşme”yi sağlayan, böyle bir niyeti hiç olmadığı gibi, bu terimden de en fazla nefret eden “12 Eylül” oldu. Bu faşizan darbe solu ezmeyi gündeminin başına yerleştirmişti. Solu içten içe zayıflatan (yani kendi dinamiğinden gelen) birtakım koşullarla birleşince önemli ölçüde başarılı oldu. X grubundan, Y fraksiyonundan kopan birçok birey aynı zamanda demokratik mücadeleyi de terketmek gereğini duymadı. Özellikle kadınlar yeterince sabretmiş ve artık geri dönemeyecekleri bir noktaya gelmişlerdi.

Peki, böylece terkedilen iktidar stratejisi terkedilmese olumlu bir sonuca ulaşır mıydı? Ulaşacağına inanan çok kişi olduğundan şüphem yok. Ama bu yanlış. Bir kere, deneyimin yaşanması çerçevesinde, bu gibi hedeflere ne kadar yaklaşıldığına bakalım. Rusya’da ve Çin’de sosyalizm bir rejim olarak yaşandı (insanlık tarihinde kısa bir süre belki ama gene de az bir zaman değil). Bu süreç sonunda nereye varıldı? Kadın-erkek eşitliği gerçekleşti mi? Irkçılık silindi mi? İnsanlar arasında eşitlik sağlandı mı? Bunların hepsinin tek garantisi Komünist iktidarın kurulmasıdır, deniyordu. Gerçeklik düzeyinde bu iddia doğrulanmadı.

Kilit kavram “demokrasi”. Komünizm zaten bütün bu mücadelelerin bir arada yapılması ve kazanılmasının sonucudur. Bunun “önce şu, sonra bu” sırası, hesabı yoktur. Rousseau’nun “pedagoji” üstüne söylediği sözü bu alana yöneltip uygulayabiliriz: Rousseau, “Pedagoji, en verimli şekilde vakit kaybetme sanatıdır” demişti. İktidar olunmadan geçen zaman “kayıp” zaman değildir. Komünizm de yalnızca somut bir “iktidar” değil, aynı zamanda insan insana ilişkilerde elde edilecek bir niteliktir, varılacak bir aşamadır.

Komünizm’in bugünkü ölçüler çerçevesinde yeterince demokratik olmayan birçok özelliğini tesbit edebiliriz. Uygulandığı biçimiyle Komünizm, son kertede, bir 19. yüzyıl ideolojisiydi ve gerçeklik düzeyinde ilk kez olmak üzere deneniyordu. Ama bu Komünistler’in demokrat olmadıkları, olmamaları gerektiği anlamına da gelmez. “Bileşik kaplar” olgusunun gereği, Komünistler’in demokratikleşme dereceleri de, mücadele ettikleri toplumun demokratik kültürünce belirlenir. Onun için, diyelim Laos’taki Komünist’in demokrasi anlayışıyla Fransa’dakinin anlayışı arasında çok büyük mesafe olabilir. Bunlar hep sorunlar. Ama sonuç olarak, demokrasinin olmadığı bir yerde sosyalizmin, komünizmin de olmayacağı olgusu yokmuş gibi davranamayız.


Murat Belge - BİRİKİM

Diktatörlük Sendromu

Barış Özkul- Ala El-Aswani, Mısır’ın önemli yazarlarından biri. Batı’da, daha çok edebiyat yapıtlarıyla, özellikle ikinci romanı Chicago ile tanınıyor. Arap dünyasında ve Türkiye’de ise esas olarak Yakupyan Apartmanı'yla tanınıyor. Aswani ayrıca 2000’lerin ortasında Mübarek'e karşı serbest seçimler, temiz toplum, demokrasi talep eden Kefaya partisinin kurucularından. Bu, Mübarek'e karşı muhalefette İslâmcı olmayan en önemli siyasal hareketlerden biri idi. 2011’de Tahrir ayaklanması sırasında da Aswani ön saflarda idi. Şimdi kitapları Mısır’da yasak. Ama Aswani hem Mısır hem de Ortadoğu’daki siyasi gelişmeleri yakından izlemeye ve bu coğrafyada baş gösteren diktatörlük semptomları üzerine düşünmeye devam ediyor.

Aswani’nin büyük bölümünü Mısır’da yazıp çantasında diş macunu ile tıraş kremi arasına saklayarak ülkeden çıkarttığı Diktatörlük Sendromu 2019’da İngilizceye çevrildi.[1]  Aswani bu kitabında diktatörlüğü halkları pençesine alan bir hastalık olarak teşhis ettikten sonra diktatörlüğün semptomlarını bir bir tetkik ediyor: Tetkik büyük ölçüde, Ortadoğu ve Afrika ile, gelişkin bir demokrasi geleneği oluşturamamış toplumlarla sınırlı. Türkiye, Almanya, İtalya gibi demokrasiden diktatörlüğe geçiş örnekleri Aswani’nin radarına girmiyor. Buna rağmen saptadığı semptomlar 2020 Türkiye’si ile kimi benzerlikler taşıyor. Üç semptom üzerinden bu benzerliklerden söz edebiliriz.

Diktatörlüğün ilk semptomu “iyi vatandaş”ın ortaya çıkışı. Diktatörün toplumda yarattığı korku bariyerinin doğallaşması sonucu suya sabuna dokunmayan “iyi vatandaş” tipi gitgide yaygınlaşıyor. İyi vatandaş tüm hayatı işi ve ailesinden ibaret olan, korkak ve sıradan insan. Siyasî değişimin doğurabileceği belirsizliğe karşılık o daima “istikrar”ı tercih ediyor. Çevresindeki haksızlık ve adaletsizliğe rağmen kendi hayatının normal akışında devam etmesini istiyor. Sarsılmaz kronik itaatiyle varolurken ülkede yapılan her şeyin diktatörün kontrolünde olduğunu, herhangi bir şeyi değiştirmeye kalktığında kendisi ve ailesinin başına büyük felaketler geleceğini biliyor – cezaevi, işkence, hatta ölüm. Bu yüzden kendi güvenli mikro-kozmosunda şüphe çekmeden yaşamayı tercih ediyor. Çocuğunu kazançlı bir işe sokabildiğinde mutlu oluyor. Yeni bir anayasa talebinden ziyade cinsel gücü arttırıcı yeni bir ilacın piyasaya sürülmesi onu heyecanlandırıyor. Gerektiğinde diktatörün zulmüne ortak olabiliyor. İyi vatandaş akıllı birisinin demokrasi ve özgürlük gibi içeriği belirsiz kavramlar uğruna meslek hayatını riske atabileceğine, cezaevini ve işkenceyi göze alabileceğine inanmadığı için devrimcileri, demokratları ahmak yerine koyuyor. Bu dört dörtlük sinik tip diktatörlüğün normalleşme aşamalarından birini temsil ediyor.

Diktatörlüğün ikinci semptomu ise komplo teorisi. Modern çağda komplo teorileri alanındaki başyapıtın Siyon Büyüklerinin Protokolleri olduğu söylenebilir. Bu düzmece metin, Çar II. Nikolay’ın gizli polis teşkilatı tarafından komünistlere karşı mücadelede anti-Semitist duyguları seferber etmek için yazılmıştı. En basit kavrayış düzeyine sahip birinin dahi düzmece olduğunu kolaylıkla anlayabileceği bu metin ne kadar ilkel ve banal da olsa Nazi öncesi Almanya’da bir kuşağı etkilemiş, Hitler’in iktidar olmasıyla birlikte iyice popülerleşmişti. 1930’lar ve 40’larda Bolşevik-Yahudi ortak komplosundan söz ettiği birçok konuşmasında Hitler bu metne doğrudan atıflar yapmıştır. Aswani, Arap dünyasında da Protokoller’in hâlâ gerçek bir metin gibi görüldüğünü ve bilgi yarışmalarında genel kültür sorusu olarak sorulduğunu anlatıyor.

Böyle uydurma ve çöp metinlerin bu kadar hızla yayılması komplo teorilerinin toplumsal anlamını küçümsememek, etki kabiliyetlerini yabana atmamak gerektiğini gösteriyor. Komplo teorileri diktatörlüklerde ikili bir işlev üstlenip bir yandan liderin karizmasını pekiştirirken öte yandan halkın varolan sıkıntıları bir komploya bağlayıp çaresizlik hissinden kurtulmasını sağlıyor.

Rejimin işleyişinde bir güvenlik supabı olan komplo teorileri sayesinde ilkin olayların kendi doğal seyrinde gerçekleşmek yerine gizlice tasarlanmış bir komplonun sonuçları olduğu telkin ediliyor. Bu varsayım bir diktatörün düşünce tarzına gayet uygun zira diktatör kendisinin herhangi bir yanlış yapabileceğini, ortaya çıkan olumsuzlukların ondan kaynaklanmış olabileceğini asla kabul etmez. Komplo teorilerinin yayılıp korku ikliminin yaratılması, gerçekten büyük bir komplonun hazırlandığı ve ülkenin çok yakında kaosa ve iç savaşa sürükleneceği hissinin yerleştirilmesi, “iyi vatandaş”ı koruyucu liderine daha sıkı bağlıyor. Babacan çoban ile evlat sürüsü arasındaki iletişim komplo teorisiyle sağlanıyor.

Komplo teorileri aynı zamanda diktatöre demokrasiyi sürekli erteleme imkânı veriyor. Hiçbir diktatör otokrat veya baskıcı olduğunu kabul etmez. Diktatörler genellikle ülkenin geçtiği zor koşullardan, “beka kavgaları”ndan bahsedip demokrasinin gerçekleşmesinin önündeki temel engel olarak bunu gösterirler. Komplo boşa çıkartılıp komplocular yenildikten sonra diktatör sahneden çekilecek ve gerçek bir demokratik rekabete izin verilecektir. Ne var ki komplocular anavatana saldırmak maksadıyla pusuda bekledikleri için bu şimdilik mümkün değildir. Ülke, büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğundan, diktatör “olağanüstü tedbirler” almak zorundadır. Komplocu mantık olağanüstü tedbirlerin tanımını alabildiğine belirsiz bırakıp korku atmosferinin toplumun tüm katmanlarına yayılmasını ister. Böylece kolektif akıl komplo teorileriyle bulandırılırken gerçekliğin temel referansları ortadan kaybolur.

Komplo teorisi diktatörün bekasında faydalı bir araç olduğu gibi “iyi vatandaş”ın da işine gelir. İyi vatandaş komplocu düşünce sayesinde kendi hatalarını kabul etmek yerine başkalarını suçlama imkânına kavuşur. Güncel olayları büyük bir komplonun parçası olarak yorumlamak konforlu bir varoluş tarzına dönüşür.

Aswani’nin izini sürdüğü üçüncü diktatörlük semptomu ise “faşist zihniyet”in yayılması. Aswani bu bağlamda bir rejimin yapısal olarak faşist özellikler sergilemesinden ziyade tekçi bir iktidarın gündelik hayatta faşizan uygulamalara yönelmesini kastediyor. Dikta rejimlerinde halkın tek bir görüş ve vizyon etrafında birleşmesi istenirken “herkes için geçerli tek görüş” toplumsal bir dayatma haline geliyor. Tek görüş, tek vizyon dayatmasında uç örnekleri 20. yüzyılda Nazi Almanyası ve Stalin Rusyası vermişti: Nazi Öğrenci Birliği’nin 10 Mayıs 1933’te Berlin’de düzenlediği törende 25 bin kitap yakılmış; Stalin Rusyası’nda “yeni Sovyet insanı”nı yaratmak için yazarlar ve sinemacılardan resmî sosyalist fikirleri ifade etmeleri istenmişti.

21. yüzyılda ise diktatörler öncelikle kitaplar veya sinemayla değil medyayla meşguller. Tüm medya kuruluşlarının bir çırpıda (Nasır’ın Mısır’ı) ya da zamanla (Erdoğan’ın Türkiyesi) ele geçirilip bağımsız haber kaynaklarının ortadan kaldırılması; sosyal medya platformlarının kontrol ya da bloke edilmesi; gazetecilerin hapse atılıp muhalif seslerin susturulması öncelikli hedef. “Post-truth” çağının alternatif gerçekliği sayesinde diktatörler medya kanalıyla kitleleri kendi kahramanlıklarına inandırabileceklerini; yanlış politikaları ve baskıcı uygulamalarından dolayı yaşanan ciddi sorunların görünmez kılınabileceğini hesaplıyorlar – bu hesap birçok toplumda tutuyor da.

Aswani’in çağdaş diktatörlüklerle ilgili analizi epey karamsar. Aswani, eğitim, kültür ve medya alanında tüm kontrolü elinde tutan diktatörün sonunda istediğini elde edeceğini ve sürekli beyni yıkanan kitlelerin her şeyi diktatörün istediği gibi gören yeni nesiller yetiştireceğini; toplumun güçlü liderin iradesine boyun eğmek dışında hiçbir şey bilmeyen, hiçbir farklı düşünce ifade edemeyen bir yığına dönüşeceğini düşünüyor.

Bu düşüncesini “faşizan zihniyet”i toplumun tüm katmanlarını saran bir mikrop gibi kavrayan bir hastalık terminolojisiyle ifade ediyor. Diktatörlük olgusunun tıptan önce “beşeriyat”ın konusu olması bir yana, tıpta da bir hastalık tetkik edilirken hastalığın doğasının anlaşılabilmesi için sağlıklı dokudan alınan örneklerle hastalıklı dokudan alınan örnekler karşılaştırılır. Hastalıklı doku kendi başına tüm tabloyu göstermez. Aswani’nin “tetkik”inde Mısır gibi ülkelerde toplumsal dokunun kolaylıkla tahrip olmasından kaynaklı anlaşılır bir karamsarlık ve bunun verdiği bir yılgınlık sözkonusu. Ancak toplumda her zaman –Aswani’nin terminolojisiyle söylersek– hastalıklı dokuyla sağlıklı doku yan yana varolduğu için diktatörlük semptomlarını üreten toplumun aynı hastalığın panzehrini de üretebileceği unutulmamalı.

Aswani’nin kitabında saptanan diktatörlük semptomları bugün Mısır ve Türkiye gibi ülkelerde tüm çıplaklığıyla gözleniyor. Bunun yarattığı karamsarlıktan kurtulup yeni demokratik mücadele yolları bulmanın zamanı çoktandır geldi.


1 The Dictatorship Syndrome, Haus Publishing, 2019.


Barış Özkul

İslamofobya

Murat Belge - Başlığa koyduğum bu kelime Türkiye’de yeri olan bir tavır anlamı taşıyacak şekilde kullanılmıyor. Başka ülkelerde, Müslüman olmayan ülkelerde, özellikle de “Batılı” ülkelerde görülen, ırkçılığa benzer bir tavır olarak biliniyor. Bunlar büsbütün yanlış şeyler değil, özellikle Batılı ülkelerde görüldüğü doğru (ancak, bir çeşit İslamcılığın Batı’ya ölümüne savaş açtığı da doğru). Ayrım gözetmeyen, toptancı, dolayısıyla yanlış bir ideoloji olduğu da doğru. Ama bu tavrın belirli serpintilerinin Türkiye’de de bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu ayakta tutan çevrelerin Batı’dan “İslamofobik” bir muameleyle karşılaştıkları zaman kızıp parladıklarını, böyle davrananı ayıpladıklarını, ama kendilerinin içeride veya dışarıda İslam karşısında benzer tavır aldıkları da görülüyor.

Bir süreden beri devam eden “Yetmez ama evet” kampanyası bunun başlıca göstergelerinden biri. Bu kampanyayı yürütenlerin iddiası “liberal” v.b. sıfatlar taktıkları birileri referanduma “evet” dedikleri için AKP iktidarını pekiştirdi ve halen de ensemizde boza pişiriyor. İddia bu ama gerçek sorunları referandumla sınırlı değil. AKP gibi bir partiye diş gösterme politikası dışında herhangi bir tavır alınmasını hazmedemiyorlar. Bu, AKP üstüne bir inceleme yaparak varılmış bir sonuç değil. Zaten böyle bir incelemeye gerek de görmüyorlar. Hayatın bir olgusuyla karşı karşıyayız: Bu adamlar kötüdür. Nokta.

Kendi hesabıma konuşayım: AKP’nin ve Erdoğan’ın bugün yürüttüğü politika beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, yaklaşık Gezi Direnişi’ne kadar, bunu yürütmemesi oldu. Herhalde kendini gerçekten “iktidar” olmuş gibi göremiyordu, endişeleri vardı, “takiye” diye bildiğimiz şeyi yaparak zaman kazanmaya karar vermişti. Onun için de, bayağı uzun bir süre, içinde bir “şeriat” özlemi taşıdığını belli etmeden gitti. Gezi’yi kendisine karşı kurulmasını beklediği uluslararası komplo olarak görünce, o zamana kadar eriştiği gücü de hesaplayarak, savaşını başlattı. O noktadan sonra yaptıkları beklenmedik şeyler değil. İdamdan Ayasofya’ya, şeriat ideolojisiyle yetişmiş biri için bilinen şeyler.

Sözünü ettiğim “sol” kesim, kendini solda gören kesim,  2002’de AKP seçimi kazandığı gün, şiddetli bir muhalefet düzenine girmişti. Bayrak mitingleri v.b. ile temel stratejisi askere darbe yolu açmak olan bir muhalefetti bu. 28 Şubat olmuş, Erbakan boyunun ölçüsünü almış, ama şimdi onun devamı yeniden seçim kazanmıştı. Buna kızıp köpürmemek elde değildi. Bunların belini iyice kırmak gerekiyordu. Bu gerilim kapatma davasının açılmasına kadar artarak devam etti. Kapatma kararı alınamadan ve Kanadoğlu hesaplarına rağmen Abdullah Gül sonunda Cumhurbaşkanı olunca dengeler değişmeye başladı. Ergenekon davaları ile darbeci olabilecek çevreler üzerinde baskı kuruldu. Böylece bu sefer Tayyip Erdoğan önderliğinde İslamcı bir diktatörlüğün yolu açıldı, yolun taşları döşenmeye başladı.

Bu “Ergenekon davaları”nı ayrıca ele almak gerekiyor. İşin bir aşamasında bunun için yetkilendirilen Gülenciler’in kendi programlarını uygulamaya başladıkları besbelli, ama ortada fol yok, yumurta yokken icat edilmiş bir cunta hikayesi sözkonusu değildi.

Bir kısa not daha: Bu aşamadan sonra “Bayrak Mitingi” ya da “Ordu Göreve” mitingi yapılmaz oldu. Güç dengesinin değişmeye başlamasının bunda payı olmalı. Buna karşılık, Gezi patlak verdi. Çok bakımdan anlamlı olan bu hareketi başlatanlar “Bayrak Mitingi” yapanlar değildi. Olay başladıktan sonra onlar da geldiler, ama hareketi kendi tekellerine alamadılar. Gezi protestoları boyunca Taksim Meydanı’nda birbirleriyle fazlaca alışverişi olmayan iki grup yer aldı. Bunun böyle olması Tayyip Erdoğan’ın da işine gelmiyordu ve o bu olayın darbe kışkırtmak isteyenler tarafından çıkarıldığına inanmak istedi. Yandaşlarına da böyle inanmalarını telkin etti. Çünkü Erdoğan için kendisine karşı yapılan protestonun “sivil” bir kaynağı olmasına inanmak ciddi bir puan kaybı demekti. Bu işi yapanlar camide bira içen serseriler olmalıydı: çapulcular.

Bunları daha yazacağız. Ben baştaki “İslamofobya” konusuna döneyim. Türkiye’yi en kapsamlı biçimde, en uzun süre meşgul eden, hatta taciz ve tedirgin eden düşünsel sorun (tabii pratiği de var) Batılılaşma sorunu olmuştur. Bugün hala gırtlağımıza kadar bu sorunun içindeyiz. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Batılılaşmacı bir intelicensiya oluşuyor ve entelektüel dünyanın öncülğünü yapıyordu. Bu fikirden hoşlanmayanlar elbette vardı ama çok uyarlı bir ideolojileri oluşmamıştı. Zaman içinde direnişlerini İslam omurgasına oturttular. 19. yüzyılda Japonya’da da olduğu gibi iki temel görüş biçimlendi: 1) Batılılaşalım; 2) Batılılaşmayalım. Süreç devam ettikçe, özellikle birinci kesim kendi içinde başka “izm”lere bölünmeye başladı. Erken bir zamanda Prens Sabahaddin “liberalizm” demişti. Derken “Türkçülük” çıktı; ardından “Sosyalizm/Komünizm” çıktı. Ama bu ayrımlara rağmen bunlar hepsi “Batı”dan yanaydı. Karşılarında “Batılılaşmayalım” diyenler İslamcı bir “blok” olarak duruyordu.

Dolayısıyla laik olan sağda da öyle fazla İslam düşkünlüğü bulamazsınız. Örneğin AP türü sağcı, MSP tipi sağcıdan hazzetmez, ona güvenmez de. Buna karşılık, milliyetçi/faşist sağla daha kolay anlaşır.

Bu çekişmelerin yeni başladığı zamanlardan beri “pozisyonlar” değişti. Değişim yaratan başlıca “ayraç” demokrasiydi. Demokrat olmadan Batılı olunamayacağı anlaşılınca bir kesim Atatürkçü (Atatürkçülüğün birinci özelliği “Batı”dan yana olmasıdır, diyebiliriz) Batı’yı düşman ilan etti. Gerekçe, Batı’nın “emperyalist” olmasıydı. Turancılar için de Batı’yı reddetmek zor olmadı.

Yani ideolojilerin sıralanmasında İslamcılık ayrımın bir yanında, orayı tek başına doldurarak duruyor. “Tek başına” diyorum, çünkü “İslamcı ideoloji” deyince bu bir hayat tarzını da kapsıyor. Bu da Atatürkçü’nün, liberalin v.b. kabul etmeye hazırlıklı olmadığı bir tarz.

Türkiye’de genel düzenin topluma empoze ettiği ideoloji Kemalizm’dir. Kemalizm’den sosyalizme de, Turancılığa da geçmek görece kolaydır. “Sağ Kemalizm”, “Sol Kemalizm” terimleri bununla ilgili zaten. İslamcılık öyle değil. O “karşı taraf”. Bu koşullarda bu ülkede sosyalist olan kişi en zorlu ideolojik mücadeleyi dine karşı, yani İslamiyet’e karşı veriyor. Bu en ciddi adım olduğu için de, kendini orada bulunca, “İslamofobik” bir tavra kolayca girebiliyor.

Bir zamanlar “Ne Amerika, ne Rusya” diye bağırılırdı. Bizim bu koşullarda da “Ne İslamofaşizm, ne İslamofobya” demek yerinde olur.


Başınıza çalın ekranınızı: Geçmişte bile kalmayacaksınız!

Dinçer Demirkent: İzmir Atatürk Lisesi, İzmir’in göbeğindedir. Alsancak’ta, İzmir Fuarı’nın Lozan kapısının tam karşısında. 1990’lı yılların sonunda bu lisenin kapısında, herkesin gözü önünde korunarak Harun Yahya adıyla Adnan Oktar’ın Evrim Aldatmacısı kitabı dağıtılırdı. Bedava. Okulun kapısında bunları dağıtanlarla kavga ederdik. Fakat okul müdürü de polis de o okulun öğrencilerini, bizleri hedef alırdı. Liseli ufku geniştir, bu dağıtımın kim onu destekliyor ve göz yumuyorsa onlarca organize edildiğini de bilirdik.
Aynı dönemde, aynı okulun içinde binbir emekle çıkardığımız edebiyat dergisi, kapağında Cemal Süreya’nın Dilekçe şiiri olan dergi Oktar’ın kitabının okul önünde dağıtılmasını izleyen müdür tarafından parti broşürü ilan edilmişti. Odasından kovulmuştuk.
Okula kayıt olmak için yasaya aykırı biçimde para toplanırdı, kayıt parası adıyla. Karşı çıkan okula kayıt ettirilmez, ergenlik gururlarıyla oynanırdı. Karşı çıkardık. Katkı payı adı altında toplanan paralara karşı eylem yapardık. Eğitimin paralılaştırılmasına karşıydık. Geleceğimiz satılamazdı.
Terörist ilan edildik tabii. Kapıda Evrim Aldatmacası adlı safsata bizi terörist ilan edenler gözetiminde dağıtılırken, tarikatlara, cemaatlere Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısı ardına kadar aralanmışken. Gülen çetesinin dershanelerinde, kurduğu kamplarda yoksul ve geleceksiz lise öğrencileri kemikleşir, devlet kapsının sahibi olmaya hazırlanırken.
Devlet, okul müdürü ve polisti, devlet Adnan Oktar’ın kitabını dağıttırıyor, yoksul gençleri Gülen çetesinin dershanelerine yönlendiriyordu. Ahlaklı olmak, o kapıya kapılanmamakla birdi gözümüzde o dönem, ahlaklı olmak terörist ilan edilmek demekti.
Ünlü çok mezunu vardır bu lisenin, bir de ünlü mezun olamayanı. İşte o ünlü mezun olamayan Attila İlhan’ın atılmasının nedeni, cebinde yakalattığı Nazım Hikmet şiiridir. Nazım Hikmet şiiri, bilgisi az ufku geniş liseli için ahlaki bir rehberdir.

SAĞCI AYDIN MI?
../Türkiye’de solculuk kapılanmamak demektir, sağcılık da kapılanmak. Kapıkulu kurumu, siyasi tarihimizin en önemli kurumudur. İmparatorluğun cumhuriyet bürokrasisine ve mütefekkirine bıraktığı en önemli mirastır. İşte Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısının önünde olan işin özü de budur.
Yüzeyde ise sağcının bitmek bilmeyen bir öfkesi ve hıncı vardır. Ne kadar kazansa, ne kadar mevki makam sahibi olsa, hatta ne kadar okusa, bilse solcu karşısındaki hıncı tükenmez. Bu da Türkiye için özgül bir tarihsel anlama sahiptir. 12 Eylül öncesinde, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde başlar bu hırs, 12 Eylül sonrasında kemikleşir, bugün SETA gibi kurumlarda, trol örgütlenmelerinde devam eder.

Bütün kavram ve kurumlar gibi aydın kavramı da tarihsel ve mekânsal olarak yapılandırılmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası Türkiye’de sağcı aydından bahsedilemez. Sağcı hınçtan bahsedilebilir. AKP’nin mağduriyet söylemine sarıldığı dönemde de kibir döneminde de maniple ettiği bu hınçtır, sağ için verimli bir kaynaktır ama “aydın”a düşmandır.
12 Eylül rejiminin son kalesi AKP-MHP ittifakı, sıkışmışlığını toplumun her kesimini içine alacak şekilde büyüyen bir terör çemberine alarak aşmaya, 12 Eylül kalesini korumaya çalışmakta, hıncı körüklemektedir. Hakkını arayan emekçiler, öğrenciler, öğretmenler, toprağını savunan köylüler, onurunu savunan kimlikler terörist ilan edilir, çemberin içine alınırken siyasal birliğin her eşikte zayıfladığı bir süreci yaratan da sona gelindiğinin bilincidir.

12 EYLÜL REJİMİ SON BULUYOR, YA SONRASI?
2015 yılından beri aşılan her eşikte sıkılaştırılan bir terör çemberi içine hapsedilmeye çalışılan HDP’ye karşı gelişen hıncı bir de bu yönüyle anlamak gerek. AKP’nin izlediği karanlık siyasetten ayrı düşünülmesi gereken bir nokta var burada. 12 Eylül faşizminde gözünün önündeki işkenceyi meşrulaştıran; 90’larda köy yakmaları, yerinden etmeleri, aydınlara yönelik infazları görmezden gelen; hakları için mücadele eden kim varsa onları devlet düşmanı ve terörist ilan etmekte beis görmeyen bir siyasal-ideolojik hıncı, Türk-İslam sentezi olarak endoktrine edilen toplumsal yeniden inşa dinamiğini anlamadan, Türkiye toplumunu kolaycı seçmen davranışı analizleriyle değerlendiremeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere siyasetin her kesimindeki sağa çekmeyi bu ideolojik-siyasal hıncın şemsiyesinde faşist bir cunta idaresinde inşa edilen toplumun temel yapısından ve ondaki bugünün kaçınılmaz dönüşümün işaretlerinden ayrı düşünemeyiz.
İki kritik olguyla açıklığa kavuşturmak isterim bu söylediğimi.

-Birincisi, 2015 sonrası düzenin kuruluşunun temel motivasyonu. 7 Haziran 2015 seçimleri aslında AKP’yi değil, 12 Eylül faşizminin sağda konsolide ettiği sistemi yıkacak bir darbe vurmuştu. HDP’nin parlamenter sistem içinde hükümete girme olasılığı, bu sistemin kurucu güçlerini ve yarattığı güçleri yerinden etme, kırk yıllık 12 Eylül düzenini yıkma potansiyeli taşıyordu. İstikşafi görüşmeler sürerken AKP ve MHP uzlaşısının ve sol-sosyalist; eşit yurttaşlıktan, demokratik bir siyasal birlikten yana bir partinin yürütme gücünde yer alma olasılığını ortadan kaldırmak üzere kurgulanmış başkanlık fikrinin temeli budur. 12 Eylül faşizmini diri tutma; Türk-İslam sentezine dayalı sağ hegemonyayı ve kolay maniple edilen bir hıncı sürdürme… Baykal ile birlikte bu sistemin muhalefet dayanağı haline gelmiş CHP’nin savrulmaları içinde tutarlı kaldığı tek şey neredeyse budur. İstikşafi görüşmeler örneği bu bakımdan açıklayıcı örnektir.

-İkinci örnek de sıkça tekrarlanan “anayasaya aykırı ama evet” oyuyla parlamentoda kabul edilen anayasa değişiklikleri ile HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve vekillerin cezaevine atılmasıdır. Subjektif olarak alınan tavır ve geliştirilen söylemlerin ötesindeki objektif konum Cumhuriyet Halk Partisi için artık ayakta kalma ihtimali kalmamış 40 yıllık 12 Eylül rejiminin içinde kalma çabası olarak görünmektedir.

Türk-İslam sentezi ideolojik kılıfını lise önlerinde dağıtılan Oktar kitaplarıyla, beslediği tarikat-cemaatlerle, milli eğitim ve emniyetteki ülkücü kadrolaşmayla koruyan bu halk düşmanı, neoliberal sistemin sonu gelmiştir. Gezi bunun ilk işaretiydi, ardından 7 Haziran 2015 geldi. Bu siyasal dönüşümü anlamayan; bu rejimin sahibi olan AKP-MHP ittifakı gibi savaşarak korumaya çalışan ya da kıyısında köşesinde bir yerlerinde yer almaya çabalayan bütün siyasal konumlar da yok olmaya mahkumdur.
Sağa çekme ve hükümet sisteminin geleceği meselesini, gına getiren seçmen davranışı analizlerinde değil, burada aramak gerekir. Siyasal geleceğimiz geri dönülmez biçimde bu kapanmadan çıkıştadır artık, Gezi’nin ve 7 Haziran’ın açtığı kapıdadır. 12 Eylül rejiminin son dayanağı olan AKP-MHP ittifakının koruduğu sistemden çıkış, iktisadi bakımdan da siyasal kurumların organizasyonu bakımından da ancak soldan olabilir, kapılanmaya karşı, kapıkullarıyla mücadele ile olabilir.

Altı milyondan fazla seçmenin oyunu alan bir partinin temsilcilerini ekrana çıkarmayacaklarını söyleyen kapıkullarına, “alın ekranınızı başınıza çalın” demenin hiç de zor olmadığı bir zamandayız. Tabii bu sistemden çıkış programında bir araya gelebilecek siyasal özneler için.

Dinçer Demirkent

gazeteduvar.com.tr

Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı


Ayşe Çavdar

1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.
1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

"Başak Konutları" ve "Hilal Konutları"
İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.
Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.
28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

Liberalleşme vaatleri
Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor
Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.
Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.
17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

"Klostrofobik alanlar"
İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.



Ayşe Çavdar/14/05/2020

tr.euronews.com

Kâğıt ve Kaplan


Murat Belge
Vakt-ü zamanında Mao emperyalizmin kâğıttan bir kaplan olduğunu ilan etmişti. Ettiği yıllarda “emperyalizm” dendiğinde artık “Büyük Britanya”yı değil de Amerika Birleşik Devletleri’ni anlar olmuştuk. Buna göre Amerika da kâğıttan kaplandı. Amerika ile Mao’nun Çin’i zaman zaman Kore’de olduğu gibi karşı karşıya geldiler. Ama bu “okazyonlar” Mao’ya Amerika’yı “yırtma” fırsatı tanımadı. Amerika ise yıllar yılı Çin’in Birleşmiş Milletler’e kabulünü, dolayısıyla “Güvenlik Konseyi” içinde yerini almasını engelledi. Amerika’nın ham maddesinde bolca kâğıt bulunduğunu kanıtlamak Vietnam’a kaldı.
Şimdilerde, çoktandır Amerika bağlamında hatıra gelmeyen bu kâğıt meselesi, Koronavirüs vesilesi ile canlandı. “Emperyalizm” kavramı o kadar sık telaffuz edilmiyor (günün modalarına fazla uygun sayılmaz), ama “Dünyanın en güçlü” nitelemesine başvurularak, Amerika’ya nanik yapılıyor: “İçindeki bunca beyler nic’oldu” misali. “Bir basit virüs geldi ve koskoca Amerika devini yere serdi. Bunun öyle çok yanlış bir “durum tesbiti” olduğunu da sanırım söyleyemeyiz. Amerika kısa süre içinde insan kaybı bakımından herkesi sollayıp geçti. Amerika Türkye’den maske yardımı alıyor ve “minnet” mesajı gönderiyor (Bu arada düşmanlarımıza bu tür malzeme yardımı yaptığı da söyleniyor ya, o da başka tartışma konusu).
Hastane, yatak, sosyal yardım, tıbbi yardım konularında da çeşitli “korku hikayeleri” anlatılıyor. Şimdiye kadar olanlar bir yana, bir de bundan böyle olacaklar ya da olabileceklere dair anlatılan dehşet sahneleri var. Trump kendisi “Ölenlerin sayısı 100.000’e çıkabilir” diyor ki o dediğine fazla bir şey kalmadı. Trump bu, “nev-i şahsına münhasır” bir adem. Amerika’da ölenlerin sayısının 100.000’e çıkmasını önlemek üzere çalışmaktan çok bu virüsün Çin’de bir laboratuvarda üretildiğini kanıtlamak ona daha önemli bir hedef gibi görünüyor. Son dönemde dünyanın başına musallat olan neo-popülizmin şaşmaz kuralı. Durum ne olursa olsun, sen onu bir düşman yaratmak ve suçlamak üzere kullanacaksın.
Neyse, Trump’ı geçelim. Trump’lar gelir geçer; daha kalıcı şeyler vardır toplumlarda.
Bu koronavirüsün gelişinde ve hegemonyasını kurmasında Trump gibi, Johnson gibi “sorumsuz” önderlerin önemli bir payı olduğu belli. Ama, bir an durup düşünelim: yönetimde onlar değil de başkaları, isterseniz rakip partilerin önderleri iktidarda oturuyor olsaydı durum ne kadar değişirdi? Ayrıca, salgına karşı böyle şüpheci ve savruk tavır almayan ülkelerde de kötü şeyler oldu, oluyor. Şu somut durumda “dökülüyor” dediğimiz Amerika neden bu kadar “dökülüyor”?
Çünkü Amerika’nın sağlık sistemi zaten dökülüyordu. “Nasıl?” diye bana sormayın. İşin ayrıntılarına ben vakıf değilim. Ta ne zamandır söylenenleri yankılıyorum sadece. Ama işte o söylenenler ortada, duruyor. Tamamen ayrımcı, yani sınıf ayrımı güden bir “sistem”leri vardı—buna “sistem” denebilirse. Hastalanan, parası varsa, öder parasını, iyileşir. Parası yoksa, “vah vah” diyeceğiz. Çünkü parası olmayanı iyileştirmek “sosyal” dediğimiz türden bir yardımlaşma, dayanışma örgütlenmesi gerektiriyor ki, böyle şeylerden söz etmek bile günah. Maazallah, arkasında “sosyalizm” geliverir, ağzından yel alsın.
Amerika’da işler normal, alışıldık biçimde yürürken, tamam, hastalık, ölüm filan oluyordu. Olacağı kadar oluyordu. “Olacak o kadar” oluyordu. “Normal” kabul edilen sınırları aşmadığı için rahatsızlık yaratmıyordu. “American way of life” çerçevesinde yetişmiş insanların “Bu sistem iyi işlemiyor” demesini gerektirecek bir şey olmuyordu.
Şimdi oluyor, çünkü sayılar olağanüstü derecelerde arttı.
Virüs, insan bireylerini zayıf yerlerinden vuruyor—diye yazmıştım. Toplumsal sistemleri de öyle vuruyor. Amerika’yı öyle yakaladı, yakaladığı yerden vurdu.
Dolayısıyla biz şimdi “N’aber, hani güçlüydün? Nerde gücün?” edebiyatı yapıyoruz. Kimilerimizde bunun birikimi var. Çünkü Amerika’yı gördüğümüz gibi güçlü olmak istemişler, olamayınca “früstrasyon” basmış, şimdi seviniyorlar. Bu tür sevinmeye saygım yok.
Amerikan toplumu çaresiz kaldı: doğru mu bu? Doğru. Amma velakin, “çaresiz” kalan “Amerika”dan ibaret değil. Amerika bu sistemini ve bütün sistemlerini “kapitalizm” dediğimiz büyük sisteme göre kurmuş. “Parayı bastıran tedavi görür” kuralını yerleştiren Amerika’dan önce kapitalizm. Şu anda virüsün darbesini yiyen de o ama Amerika’nın çaresizliğine sevinenler “kapitalizm” lafını işin içine karıştırmıyorlar.
Bu günlerin popüler konusu “Bu salgın bitince eskisi gibi olacak mı?”  Ne olacaksa, önceden belirlenmiş bir şemaya göre olmayacak; o anda geçerli olan güçler dengesine göre olacak.
Salgın, bana sorarsanız, kapitalizmin zaaflarını göstermek için elinden geleni yaptı. İnsanlar bunu ne ölçüde izledi, olanlardan ne gibi dersler çıkardı, bu da ayrı konu. “Eskisi gibi” sorusunun cevabı ya da cevapları da buna bağlı.  

Siz bu rejimi ne sanıyorsunuz?

Erol katırcıoğlu:

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin nasıl bir yönetim tarzına denk düştüğü konusunun, son zamanlarda sosyal medyada muhalefet vekillerine yöneltilen eleştiriler çerçevesinde yeniden gündeme gelmesinde yarar var. Çünkü anlaşılan ülkede var olan “parlamenter demokrasi” rejiminde yapılan değişikliklerin aslında neye tekabül ettiği, bildik kavramlar arkasında kaldığından pek de görülemiyor. Kimileri sanki ortada bir “parlamenter demokrasi” varmış gibi düşünmeyi, ağır aksak da olsa siyasetin “Meclis’te” yapıldığı günleri düşünerek tutum almaya devam ediyor. Böyle düşünmelerin sebebi belki de eski ile yeni arasında varolan kurumlarda pek bir değişiklik olmadığı algısı. Çünkü bugün bu sistemde eski sistemde varolan bütün kurumların hepsi var. Cumhurbaşkanı mı? Var. Meclis mi? Var. Hükümet mi? Bakanlar mı? Yargıtay mı? Var, Danıştay mı, Anayasa Mahkemesi mi? Var. Var oğlu var! Hepsi orada Ankara’dalar!

Ama sevgili okuyucu aslında bu kurumların hemen hepsi, rahmetli ünlü sosyolog Ulrich Beck’in kullandığı kavramla ifade edecek olursak “zombi kurumlar”. Yani hem varlar, hem de yoklar! Ölmüşler ama ölmemiş gibi duruyorlar. İçlerinde herhangi bir hayatiyet kalmamış, yalnızca görüntüleri durmakta. Gerçek bu!

Bu sistemde tek var olan, klişe haline gelmiş olsa da yine de kullanalım, “Tek adam”! Bugün Türkiye’yi bu “tek adam” yönetiyor. Tabii ki aklınıza, ortada bir tek kişi, ülkede her ne oluyorsa o biliyor ve gerekli tedbirleri o alıyor gibi bir sahne gelmesin. Ama ülkede her ne oluyorsa ona iletiliyor ve o bu konularla ilgili iradesini etrafındaki küçük bir azınlığa yansıtarak ülkeyi yönetiyor.

Oysa toplumlar farklı durum ve çıkarları olan insanlardan oluşur ve siyaset yapmak dediğimiz eylem de onların aralarındaki farklılıkların ortak bir iradeye dönüşmesi için yapılır. Yani siyaset, farklı çıkarlar arasındaki uyumsuzlukları taraflar arasında kabul edilebilir bir hale getirmek için, bir başka deyişle çelişkiler arasında “uzlaşmalar” üretebilmek için yapılan bir eylemdir. Bu nedenle de siyasetin bir “ikna etme sanatı” olduğunu söylemek bile mümkündür.

Çağımızda “temsili demokrasiler” işte böyle bir mekanizma üzerinden çalışıyorlar. Toplumdaki farklı çıkarlar, farklı partilerde örgütlenerek, farklı partilerin “vekilleri”nden geçerek parlamentoda vücut buluyorlar. Parlamento ise siyasetin yapıldığı, bir başka ifadeyle, çıkarlar arasında var olan çelişkileri çözdüğü ya da çözmeye çalıştığı bir mekan. Kimi zaman “uzlaşma”, kimi zaman “taviz”lerle farklı ve çelişik talepler arasında ortak bir çözümün arandığı bir zemin.

Peki bu basit çerçeveden baktığımızda bizim parlamentomuzun da böyle çalıştığını söylememiz mümkün müdür?

Bin defa hayır!

Her ne kadar bugün Meclis’te bulunan vekiller siyaset yapmak üzere seçilmiş insanlar olsalar da (yukarıda ifade ettiğim anlamıyla) böyle bir eylem içinde değiller. Çünkü Erdoğan, siyaseti Meclis’ten kaçırıp tümüyle kendi eline almış ve küçük bir azınlık vasıtasıyla da saraydan yürütmekte. Siyaseti Meclis’ten kaçırmasını ise, yalnızca muhalefet partilerinden değil kendi partisinden de anlamına kullanıyorum. Bir başka ifadeyle tek adamın kendi partisinin milletvekillerine de Meclis’e de ihtiyacı yok aslında. Ama şimdilik bu “tek adam” yönetiminin aslında bir diktatörlük gibi algılanmasını istemediğinden zombi mombi de olsa Meclis’in varlığı devam ediyor.

Muhalefete eleştirileri olanların var olan bu rejimi bu çıplaklığıyla görüp ona göre eleştirilerini yapmalarında yarar var. Tabii her zaman şu değiştirici olabilir: Muhalefet partileri birlikte davranarak tavır alabilseler bu Cumhurbaşkanlığı rejimini değiştirebilirler. Ama siyasi alanın bu kadar daraltıldığı ve kirletildiği bir dönemde bunu yapabilmek mümkün müdür? Ya da mümkünse nasıl? Herkesin kendine sorması gereken soru bence bu.

Erol katırcıoğlu

http://yeniyasamgazetesi1.com



Demokratlar Bernie Sanders’ı nasıl sabote etti?

Demokratların sol kanat lideri Bernie Sanders, başkanlık yarışından çekildi. Trump'ın karşısında bir önceki rakibi Hillary Clinton'dan daha sağda ve zayıf gözüken Joe Biden kaldı.

ABD'de "aşırı sağın hakkından sosyalizm gelir" diyenlerin tercihi olan Bernie Sanders'ı çekilmeye götüren süreci, Socialist Review dergisinde Lewis Nielsen anlatıyor (Not: bu yazı virüs krizi patlak vermeden önce yayınlanmıştır):

Radikal bir sosyalistin ABD’nin yerleşik sistemine kafa tutması olası görülüyordu. Ancak Sanders kazanmaya hazır gibi göründüğünde siyasi mekanizma harekete geçti.

Ne yazık ki Beyaz Saray’da bir kızıl yer almayacak gibi görünüyor. Fakat, bir süreliğine ABD’deki Demokratik yapılanma atağa geçerken ve Amerikan medyası panik hâlindeyken seyretmek zevkliydi. Bernie Sanders’ın demokratik sosyalizm tarzı bir süre için sandıklarda başı çekti ve eyaletlerdeki ön seçimleri aldı.

Demokrat Parti seçkinleri, Sanders’ı yenecek bir aday bulmak için altı ay uğraştılar ve sonucunda Joe Biden etrafında birleşme kararı aldılar.

Güney Carolina seçimleri öncesinde, önde gelen Demokratların -Pete Buttigieg, Michael Bloomberg ve Amy Klobuchar’dan, Güneyli kongre üyesi Jim Clyburn gibi adaylara kadar- kararlı bir biçimde adaylıktan çekilmedeki hızları, yalnızca Demokratik mekanizmanın gücünü değil, Sanders’ın adaylığına karşı duyulan korkuyu da gözler önüne serdi.

Korona virüsü sekteye uğratmazsa, büyük bir ihtimalle, Biden Kasım ayında Trump ile yüzleşecek. Bunun neden bir felaket olduğunu söylemek için ise onlarca sebep var.

Biden, Hillary Clinton'ın 2016'da Trump tarafından yenilgisine yol açan siyasetin devamlılığını temsil eden sistemin ta kendisinin adayıdır.

O, sadece Demokrat olmakla kalmayıp, bugün Amerikan toplumunda gelir eşitsizliği yaratan neoliberal statükonun yazarları olan kliğin temsilcisidir. Demokratların ve medyanın bazı kesimleri bunu iyi bir şey, partinin tüm taraflarını birleştirebileceğinin bir işareti olarak görüyor.

Ancak Kasım’da Trump'ı yenmek, Clinton'ın dört yıl önce öğrendiği gibi, Demokrat mekanizmanın desteğini kazanmaya bağlı değil. Zafere giden yol, Obama'dan Trump'a transfer olan ya da sadece Clinton'a oy vermek istemediği için evde kalan seçmenleri kazanmaktan geçiyor.

Bu da cesur, radikal bir görüş ve direnişçi bir kampanya gerektirir. Biden’ın Yeşil Yeni Anlaşma’nın “imkânsız” olduğu, Medicare For All’un (Herkes için Sağlık Sigortası’nın) boş bir hayal olduğu ve kendisinin “devrimi değil sonuçları” (“results not revolution”) savunduğu şeklindeki umut vermeyen açıklamaları, böyle bir kampanyayı gerçekleştirmenin olası olmadığını ve Trump’ın dört yıl daha kalmasına yol açabileceğini düşündürüyor.

Biden başkanlığı kazanacak olursa, sicili, Amerikan işçi sınıfına karşı seçkinlerin tarafında olan bir hükümet kuracağına işaret ediyor.

Kitlesel mahpusluklara yol açan 1994 suç tasarısının mimarı olarak rolüyle veya Irak Savaşı ve Patriot Yasası'na agresif desteğiyle bilinen Biden, büyük iş dünyasının ve kurumsal Amerika'nın çıkarlarını halkın çoğunluğunun üstünde tuttu, sürekli olarak destekledi.

Bu nedenle, belki de en büyük soru, Sanders’ın da oluşmasına yardımcı olduğu, farklı bir politika türüne desteğe ne olduğudur. Bu, gerçek bir değişim için Amerika’da duyulan yoğun isteğe işaret etti. Sadece dört yıl önce Sanders’ın Clinton’a karşı seçimlerde adaylığını koyduğunda ileri sürdüğü Medicare For All (Herkes İçin Sağlık Sigortası), radikal bir Yeşil Yeni Anlaşma ve üniversite eğitim ücretlerinin kaldırılması gibi fikirlerin uç fikirler kabul ediliğini hatırlayalım.

Vermont'tan 78 yaşındaki Senatör, özellikle gençler arasında bu tür fikirlerin popülerleşmesini sağladı ve bu süreçte ABD siyasetinin en üstünde var olan dar konsensüsün parçalanmasına katkıda bulundu.

Bu kısmen, Alexandria Ocasio-Cortez ve Ilhan Omar gibi sol politikacıların popülaritesinin yansımasıdır. Ve tabanda, kısmen Sanders'ın da demokratik sosyalizm unvanını benimsemesinden ilham alan sosyalist fikirlerin ve örgütlenmenin yeniden canlandığını gördük. Bir örnek vermek gerekirse, sandıklar, Teksas Demokrat ön seçimlerinde oy kullananların kapitalizmden çok sosyalizme olumlu baktığını gösteriyor. Son yıllarda bu durum, özellikle de gençler arasında benzer şekilde seyrediyor.

Bunun yanısıra Amerikalı Demokratik Sosyalistler’e (DSA) üyelikte yükseliş görüldü. Son zamanlardaki faaliyetlerinin çoğu, seçmeni Sanders için sandığa getirmeye odaklıydı. Ancak, DSA katılımcılarının çoğunun ırkçı karşıtı ve iklim hareketleri gibi yerel grevler ile ilişkilendiği de doğrudur.

Yani küçük ama önemli bir mücadele düzeyinin yanında radikalleşen bir sol mevcut. Peki bu durum nereye doğru gidiyor, Sanders aday olamayacaksa bu nereye varacak?

Kariyerinin büyük bir kısmında Demokrat Parti yönetiminde bulunan bağımsız bir senatör olmasına rağmen, Sanders, Demokrat Parti’nin yerleşik mekanizmasının peşine takılmak anlamına bile gelse, sadık bir biçimde nihai adayı destekleyeceğini her zaman açıkça belirtti. Bunu 2016’da Clinton ile yaptı ve şimdi Biden ile tekrar yapacak.

Başkan Biden, Sanders'ın radikal değişim ve sosyalist fikirler çağrısından ilham alan milyonların aradığı yanıt değil. Yalnızca Biden’ın geçmişi ve politikası ile değil; delege dağılımı ile de değerlendirdiğimizde Kongre’de kesin bir zafer kazanmak üzere olduğu ve Sanders’ın destekçilerini kendi tarafına çekmek için sola kaymaya ihtiyaç duymadığı sert gerçeği, başkanlık kampanyasını sola çekme konusundaki umutların anlamsız olduğunun kanıtıdır.

Demokratlar, aşağıdan radikal değişim talep eden hareketlere karşı defalarca bir amortisör görevi gördüler.1960'larda sivil haklar, kadın hakları ve eşcinsel özgürlüğü için kitlesel hareketler, Demokratları dönüştürmeye çalışan başkanlık kampanyalarının ardında birleştirilmişti.

1980'lerde benzer şekilde, Jesse Jackson'ın kampanyalarına bağlanan umutlar, Beyaz Saray'da bir cumhuriyetçinin zaferini durdurma baskısı ile daha çok sağ kanat adayının desteklenmesi ile sona erdi.

Buradaki mesele tarih dersi vermek değil ama son birkaç yıldaki gelişmeler –1986'dan bu yana görülen en fazla grev sayısı, sosyalist fikirlerin yükselişi ve sosyalist örgütlerin büyümesi- onlarca yıl boyunca ABD solundaki en önemli değişimi temsil ediyor.

Bunların üzerine bir şeyler inşa etmek ve Demokratların seçim döngüsünün içine sürüklenmek gibi sıkça kullanılmış bir yöntemin ötesine geçmek için gerçek bir potansiyel var. Ancak bu, bu mücadeleleri ve inşayı, seçim hedeflerine göre öncelikli görmek anlamına geliyor.

İlginçtir ki, Amerikalı Demokatik Sosyalistler’in (DSA) Demokrat Parti’ye yaklaşımı, "bir ayak içeride, bir ayak dışarıda" şeklinde. Uygulamada bu, genellikle solcu adayların parti içinden aday gösterilmesi anlamına geldi ve ön seçimlerde Sanders'a oy verilmesi için büyük bir kampanya yürütülmesine yol açtı.

Ancak tarihsel olarak DSA'nın birçok kesimi, örgütü her zaman Demokratların solunda bir parti inşa etme adımı olarak gördü. Son kongrede, Sanders başkanlık adaylığını kazanamazsa, Demokratlardaki diğer adayların desteklenmemesi kararı alındı.

Jacobin dergisinin de kurucusu olan Bhaskar Sunkara, Sosyalist Manifesto adlı son kitabında, eyaletlerde ihtiyaç duyulan şeyin İşçi Partisi çizgisinde bir sosyal demokrat parti olduğunu öne sürdü.

Şu anki durum, Amerikan solunu onlarca yıldır sürükleyen bir soruyu sormayı ve Demokratlardan kararlı bir biçimde ayrılma fırsatını temsil ediyor. Bir “İşçi Partisi” için çağrıda bulunulması memnuniyet verici fakat Jeremy Corbyn’in İngiltere’deki deneyimlerinden gelen uyarılara da kulak vermeliyiz.

Sosyal demokrat kökenli bir partide solcu bir parti liderine sahip olmak seçim başarısını garanti etmez, İngiltere İşçi Partisinde, Keir Starmer'ın gelecek lider olarak beklenilmesi seçim yenilgisinden sonra bu tür kazanımların hızlıca tersine çevrilebileceğini gösteriyor. İngiltere'deki mücadele eksikliği bunun merkezindedir.

Öyleyse ABD'de radikal bir sol inşa etme projesi önemli bir projedir. Son dört yıl bunu yapmak adına büyük olanaklar açmıştır. Kasım seçimleri, modern zamanların en ırkçı, bağnaz başkanının sonunu görmek isteyenler üzerinde Biden’ın arkasına dizilme konusunda büyük bir baskı yaratacak.

Asıl soru, gelişen sosyalist hareketin Amerika'da bunca baskıya karşı yerini koruyup koruyamayacağı, kapitalizm yanlısı iki partili sistemden kurtulma ve yeni bir açılıma doğru yol gösterip gösteremeyeceğidir.

Gelişmekte olan sosyal hareketler ve grev rakamlarındaki küçük yükseliş, Amerika’da Sanders’ı başkanlığa itmekte önemli olan mücadele duygusunu yaratmak için yeterli olmayabilir. Fakat bunlar yeni bir sosyalist örgüt için olasılıkları açık bırakan temellerdir. Potansiyel ise bu noktadadır.

(Socialist Review dergisinden Türkçe’ye Selen Ünal çevirdi)

marksist.org