Translate

Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Başınıza çalın ekranınızı: Geçmişte bile kalmayacaksınız!

Dinçer Demirkent: İzmir Atatürk Lisesi, İzmir’in göbeğindedir. Alsancak’ta, İzmir Fuarı’nın Lozan kapısının tam karşısında. 1990’lı yılların sonunda bu lisenin kapısında, herkesin gözü önünde korunarak Harun Yahya adıyla Adnan Oktar’ın Evrim Aldatmacısı kitabı dağıtılırdı. Bedava. Okulun kapısında bunları dağıtanlarla kavga ederdik. Fakat okul müdürü de polis de o okulun öğrencilerini, bizleri hedef alırdı. Liseli ufku geniştir, bu dağıtımın kim onu destekliyor ve göz yumuyorsa onlarca organize edildiğini de bilirdik.
Aynı dönemde, aynı okulun içinde binbir emekle çıkardığımız edebiyat dergisi, kapağında Cemal Süreya’nın Dilekçe şiiri olan dergi Oktar’ın kitabının okul önünde dağıtılmasını izleyen müdür tarafından parti broşürü ilan edilmişti. Odasından kovulmuştuk.
Okula kayıt olmak için yasaya aykırı biçimde para toplanırdı, kayıt parası adıyla. Karşı çıkan okula kayıt ettirilmez, ergenlik gururlarıyla oynanırdı. Karşı çıkardık. Katkı payı adı altında toplanan paralara karşı eylem yapardık. Eğitimin paralılaştırılmasına karşıydık. Geleceğimiz satılamazdı.
Terörist ilan edildik tabii. Kapıda Evrim Aldatmacası adlı safsata bizi terörist ilan edenler gözetiminde dağıtılırken, tarikatlara, cemaatlere Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısı ardına kadar aralanmışken. Gülen çetesinin dershanelerinde, kurduğu kamplarda yoksul ve geleceksiz lise öğrencileri kemikleşir, devlet kapsının sahibi olmaya hazırlanırken.
Devlet, okul müdürü ve polisti, devlet Adnan Oktar’ın kitabını dağıttırıyor, yoksul gençleri Gülen çetesinin dershanelerine yönlendiriyordu. Ahlaklı olmak, o kapıya kapılanmamakla birdi gözümüzde o dönem, ahlaklı olmak terörist ilan edilmek demekti.
Ünlü çok mezunu vardır bu lisenin, bir de ünlü mezun olamayanı. İşte o ünlü mezun olamayan Attila İlhan’ın atılmasının nedeni, cebinde yakalattığı Nazım Hikmet şiiridir. Nazım Hikmet şiiri, bilgisi az ufku geniş liseli için ahlaki bir rehberdir.

SAĞCI AYDIN MI?
../Türkiye’de solculuk kapılanmamak demektir, sağcılık da kapılanmak. Kapıkulu kurumu, siyasi tarihimizin en önemli kurumudur. İmparatorluğun cumhuriyet bürokrasisine ve mütefekkirine bıraktığı en önemli mirastır. İşte Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısının önünde olan işin özü de budur.
Yüzeyde ise sağcının bitmek bilmeyen bir öfkesi ve hıncı vardır. Ne kadar kazansa, ne kadar mevki makam sahibi olsa, hatta ne kadar okusa, bilse solcu karşısındaki hıncı tükenmez. Bu da Türkiye için özgül bir tarihsel anlama sahiptir. 12 Eylül öncesinde, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde başlar bu hırs, 12 Eylül sonrasında kemikleşir, bugün SETA gibi kurumlarda, trol örgütlenmelerinde devam eder.

Bütün kavram ve kurumlar gibi aydın kavramı da tarihsel ve mekânsal olarak yapılandırılmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası Türkiye’de sağcı aydından bahsedilemez. Sağcı hınçtan bahsedilebilir. AKP’nin mağduriyet söylemine sarıldığı dönemde de kibir döneminde de maniple ettiği bu hınçtır, sağ için verimli bir kaynaktır ama “aydın”a düşmandır.
12 Eylül rejiminin son kalesi AKP-MHP ittifakı, sıkışmışlığını toplumun her kesimini içine alacak şekilde büyüyen bir terör çemberine alarak aşmaya, 12 Eylül kalesini korumaya çalışmakta, hıncı körüklemektedir. Hakkını arayan emekçiler, öğrenciler, öğretmenler, toprağını savunan köylüler, onurunu savunan kimlikler terörist ilan edilir, çemberin içine alınırken siyasal birliğin her eşikte zayıfladığı bir süreci yaratan da sona gelindiğinin bilincidir.

12 EYLÜL REJİMİ SON BULUYOR, YA SONRASI?
2015 yılından beri aşılan her eşikte sıkılaştırılan bir terör çemberi içine hapsedilmeye çalışılan HDP’ye karşı gelişen hıncı bir de bu yönüyle anlamak gerek. AKP’nin izlediği karanlık siyasetten ayrı düşünülmesi gereken bir nokta var burada. 12 Eylül faşizminde gözünün önündeki işkenceyi meşrulaştıran; 90’larda köy yakmaları, yerinden etmeleri, aydınlara yönelik infazları görmezden gelen; hakları için mücadele eden kim varsa onları devlet düşmanı ve terörist ilan etmekte beis görmeyen bir siyasal-ideolojik hıncı, Türk-İslam sentezi olarak endoktrine edilen toplumsal yeniden inşa dinamiğini anlamadan, Türkiye toplumunu kolaycı seçmen davranışı analizleriyle değerlendiremeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere siyasetin her kesimindeki sağa çekmeyi bu ideolojik-siyasal hıncın şemsiyesinde faşist bir cunta idaresinde inşa edilen toplumun temel yapısından ve ondaki bugünün kaçınılmaz dönüşümün işaretlerinden ayrı düşünemeyiz.
İki kritik olguyla açıklığa kavuşturmak isterim bu söylediğimi.

-Birincisi, 2015 sonrası düzenin kuruluşunun temel motivasyonu. 7 Haziran 2015 seçimleri aslında AKP’yi değil, 12 Eylül faşizminin sağda konsolide ettiği sistemi yıkacak bir darbe vurmuştu. HDP’nin parlamenter sistem içinde hükümete girme olasılığı, bu sistemin kurucu güçlerini ve yarattığı güçleri yerinden etme, kırk yıllık 12 Eylül düzenini yıkma potansiyeli taşıyordu. İstikşafi görüşmeler sürerken AKP ve MHP uzlaşısının ve sol-sosyalist; eşit yurttaşlıktan, demokratik bir siyasal birlikten yana bir partinin yürütme gücünde yer alma olasılığını ortadan kaldırmak üzere kurgulanmış başkanlık fikrinin temeli budur. 12 Eylül faşizmini diri tutma; Türk-İslam sentezine dayalı sağ hegemonyayı ve kolay maniple edilen bir hıncı sürdürme… Baykal ile birlikte bu sistemin muhalefet dayanağı haline gelmiş CHP’nin savrulmaları içinde tutarlı kaldığı tek şey neredeyse budur. İstikşafi görüşmeler örneği bu bakımdan açıklayıcı örnektir.

-İkinci örnek de sıkça tekrarlanan “anayasaya aykırı ama evet” oyuyla parlamentoda kabul edilen anayasa değişiklikleri ile HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve vekillerin cezaevine atılmasıdır. Subjektif olarak alınan tavır ve geliştirilen söylemlerin ötesindeki objektif konum Cumhuriyet Halk Partisi için artık ayakta kalma ihtimali kalmamış 40 yıllık 12 Eylül rejiminin içinde kalma çabası olarak görünmektedir.

Türk-İslam sentezi ideolojik kılıfını lise önlerinde dağıtılan Oktar kitaplarıyla, beslediği tarikat-cemaatlerle, milli eğitim ve emniyetteki ülkücü kadrolaşmayla koruyan bu halk düşmanı, neoliberal sistemin sonu gelmiştir. Gezi bunun ilk işaretiydi, ardından 7 Haziran 2015 geldi. Bu siyasal dönüşümü anlamayan; bu rejimin sahibi olan AKP-MHP ittifakı gibi savaşarak korumaya çalışan ya da kıyısında köşesinde bir yerlerinde yer almaya çabalayan bütün siyasal konumlar da yok olmaya mahkumdur.
Sağa çekme ve hükümet sisteminin geleceği meselesini, gına getiren seçmen davranışı analizlerinde değil, burada aramak gerekir. Siyasal geleceğimiz geri dönülmez biçimde bu kapanmadan çıkıştadır artık, Gezi’nin ve 7 Haziran’ın açtığı kapıdadır. 12 Eylül rejiminin son dayanağı olan AKP-MHP ittifakının koruduğu sistemden çıkış, iktisadi bakımdan da siyasal kurumların organizasyonu bakımından da ancak soldan olabilir, kapılanmaya karşı, kapıkullarıyla mücadele ile olabilir.

Altı milyondan fazla seçmenin oyunu alan bir partinin temsilcilerini ekrana çıkarmayacaklarını söyleyen kapıkullarına, “alın ekranınızı başınıza çalın” demenin hiç de zor olmadığı bir zamandayız. Tabii bu sistemden çıkış programında bir araya gelebilecek siyasal özneler için.

Dinçer Demirkent

gazeteduvar.com.tr

Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı


Ayşe Çavdar

1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.
1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

"Başak Konutları" ve "Hilal Konutları"
İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.
Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.
28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

Liberalleşme vaatleri
Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor
Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.
Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.
17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

"Klostrofobik alanlar"
İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.



Ayşe Çavdar/14/05/2020

tr.euronews.com

Kâğıt ve Kaplan


Murat Belge
Vakt-ü zamanında Mao emperyalizmin kâğıttan bir kaplan olduğunu ilan etmişti. Ettiği yıllarda “emperyalizm” dendiğinde artık “Büyük Britanya”yı değil de Amerika Birleşik Devletleri’ni anlar olmuştuk. Buna göre Amerika da kâğıttan kaplandı. Amerika ile Mao’nun Çin’i zaman zaman Kore’de olduğu gibi karşı karşıya geldiler. Ama bu “okazyonlar” Mao’ya Amerika’yı “yırtma” fırsatı tanımadı. Amerika ise yıllar yılı Çin’in Birleşmiş Milletler’e kabulünü, dolayısıyla “Güvenlik Konseyi” içinde yerini almasını engelledi. Amerika’nın ham maddesinde bolca kâğıt bulunduğunu kanıtlamak Vietnam’a kaldı.
Şimdilerde, çoktandır Amerika bağlamında hatıra gelmeyen bu kâğıt meselesi, Koronavirüs vesilesi ile canlandı. “Emperyalizm” kavramı o kadar sık telaffuz edilmiyor (günün modalarına fazla uygun sayılmaz), ama “Dünyanın en güçlü” nitelemesine başvurularak, Amerika’ya nanik yapılıyor: “İçindeki bunca beyler nic’oldu” misali. “Bir basit virüs geldi ve koskoca Amerika devini yere serdi. Bunun öyle çok yanlış bir “durum tesbiti” olduğunu da sanırım söyleyemeyiz. Amerika kısa süre içinde insan kaybı bakımından herkesi sollayıp geçti. Amerika Türkye’den maske yardımı alıyor ve “minnet” mesajı gönderiyor (Bu arada düşmanlarımıza bu tür malzeme yardımı yaptığı da söyleniyor ya, o da başka tartışma konusu).
Hastane, yatak, sosyal yardım, tıbbi yardım konularında da çeşitli “korku hikayeleri” anlatılıyor. Şimdiye kadar olanlar bir yana, bir de bundan böyle olacaklar ya da olabileceklere dair anlatılan dehşet sahneleri var. Trump kendisi “Ölenlerin sayısı 100.000’e çıkabilir” diyor ki o dediğine fazla bir şey kalmadı. Trump bu, “nev-i şahsına münhasır” bir adem. Amerika’da ölenlerin sayısının 100.000’e çıkmasını önlemek üzere çalışmaktan çok bu virüsün Çin’de bir laboratuvarda üretildiğini kanıtlamak ona daha önemli bir hedef gibi görünüyor. Son dönemde dünyanın başına musallat olan neo-popülizmin şaşmaz kuralı. Durum ne olursa olsun, sen onu bir düşman yaratmak ve suçlamak üzere kullanacaksın.
Neyse, Trump’ı geçelim. Trump’lar gelir geçer; daha kalıcı şeyler vardır toplumlarda.
Bu koronavirüsün gelişinde ve hegemonyasını kurmasında Trump gibi, Johnson gibi “sorumsuz” önderlerin önemli bir payı olduğu belli. Ama, bir an durup düşünelim: yönetimde onlar değil de başkaları, isterseniz rakip partilerin önderleri iktidarda oturuyor olsaydı durum ne kadar değişirdi? Ayrıca, salgına karşı böyle şüpheci ve savruk tavır almayan ülkelerde de kötü şeyler oldu, oluyor. Şu somut durumda “dökülüyor” dediğimiz Amerika neden bu kadar “dökülüyor”?
Çünkü Amerika’nın sağlık sistemi zaten dökülüyordu. “Nasıl?” diye bana sormayın. İşin ayrıntılarına ben vakıf değilim. Ta ne zamandır söylenenleri yankılıyorum sadece. Ama işte o söylenenler ortada, duruyor. Tamamen ayrımcı, yani sınıf ayrımı güden bir “sistem”leri vardı—buna “sistem” denebilirse. Hastalanan, parası varsa, öder parasını, iyileşir. Parası yoksa, “vah vah” diyeceğiz. Çünkü parası olmayanı iyileştirmek “sosyal” dediğimiz türden bir yardımlaşma, dayanışma örgütlenmesi gerektiriyor ki, böyle şeylerden söz etmek bile günah. Maazallah, arkasında “sosyalizm” geliverir, ağzından yel alsın.
Amerika’da işler normal, alışıldık biçimde yürürken, tamam, hastalık, ölüm filan oluyordu. Olacağı kadar oluyordu. “Olacak o kadar” oluyordu. “Normal” kabul edilen sınırları aşmadığı için rahatsızlık yaratmıyordu. “American way of life” çerçevesinde yetişmiş insanların “Bu sistem iyi işlemiyor” demesini gerektirecek bir şey olmuyordu.
Şimdi oluyor, çünkü sayılar olağanüstü derecelerde arttı.
Virüs, insan bireylerini zayıf yerlerinden vuruyor—diye yazmıştım. Toplumsal sistemleri de öyle vuruyor. Amerika’yı öyle yakaladı, yakaladığı yerden vurdu.
Dolayısıyla biz şimdi “N’aber, hani güçlüydün? Nerde gücün?” edebiyatı yapıyoruz. Kimilerimizde bunun birikimi var. Çünkü Amerika’yı gördüğümüz gibi güçlü olmak istemişler, olamayınca “früstrasyon” basmış, şimdi seviniyorlar. Bu tür sevinmeye saygım yok.
Amerikan toplumu çaresiz kaldı: doğru mu bu? Doğru. Amma velakin, “çaresiz” kalan “Amerika”dan ibaret değil. Amerika bu sistemini ve bütün sistemlerini “kapitalizm” dediğimiz büyük sisteme göre kurmuş. “Parayı bastıran tedavi görür” kuralını yerleştiren Amerika’dan önce kapitalizm. Şu anda virüsün darbesini yiyen de o ama Amerika’nın çaresizliğine sevinenler “kapitalizm” lafını işin içine karıştırmıyorlar.
Bu günlerin popüler konusu “Bu salgın bitince eskisi gibi olacak mı?”  Ne olacaksa, önceden belirlenmiş bir şemaya göre olmayacak; o anda geçerli olan güçler dengesine göre olacak.
Salgın, bana sorarsanız, kapitalizmin zaaflarını göstermek için elinden geleni yaptı. İnsanlar bunu ne ölçüde izledi, olanlardan ne gibi dersler çıkardı, bu da ayrı konu. “Eskisi gibi” sorusunun cevabı ya da cevapları da buna bağlı.  

Siz bu rejimi ne sanıyorsunuz?

Erol katırcıoğlu:

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin nasıl bir yönetim tarzına denk düştüğü konusunun, son zamanlarda sosyal medyada muhalefet vekillerine yöneltilen eleştiriler çerçevesinde yeniden gündeme gelmesinde yarar var. Çünkü anlaşılan ülkede var olan “parlamenter demokrasi” rejiminde yapılan değişikliklerin aslında neye tekabül ettiği, bildik kavramlar arkasında kaldığından pek de görülemiyor. Kimileri sanki ortada bir “parlamenter demokrasi” varmış gibi düşünmeyi, ağır aksak da olsa siyasetin “Meclis’te” yapıldığı günleri düşünerek tutum almaya devam ediyor. Böyle düşünmelerin sebebi belki de eski ile yeni arasında varolan kurumlarda pek bir değişiklik olmadığı algısı. Çünkü bugün bu sistemde eski sistemde varolan bütün kurumların hepsi var. Cumhurbaşkanı mı? Var. Meclis mi? Var. Hükümet mi? Bakanlar mı? Yargıtay mı? Var, Danıştay mı, Anayasa Mahkemesi mi? Var. Var oğlu var! Hepsi orada Ankara’dalar!

Ama sevgili okuyucu aslında bu kurumların hemen hepsi, rahmetli ünlü sosyolog Ulrich Beck’in kullandığı kavramla ifade edecek olursak “zombi kurumlar”. Yani hem varlar, hem de yoklar! Ölmüşler ama ölmemiş gibi duruyorlar. İçlerinde herhangi bir hayatiyet kalmamış, yalnızca görüntüleri durmakta. Gerçek bu!

Bu sistemde tek var olan, klişe haline gelmiş olsa da yine de kullanalım, “Tek adam”! Bugün Türkiye’yi bu “tek adam” yönetiyor. Tabii ki aklınıza, ortada bir tek kişi, ülkede her ne oluyorsa o biliyor ve gerekli tedbirleri o alıyor gibi bir sahne gelmesin. Ama ülkede her ne oluyorsa ona iletiliyor ve o bu konularla ilgili iradesini etrafındaki küçük bir azınlığa yansıtarak ülkeyi yönetiyor.

Oysa toplumlar farklı durum ve çıkarları olan insanlardan oluşur ve siyaset yapmak dediğimiz eylem de onların aralarındaki farklılıkların ortak bir iradeye dönüşmesi için yapılır. Yani siyaset, farklı çıkarlar arasındaki uyumsuzlukları taraflar arasında kabul edilebilir bir hale getirmek için, bir başka deyişle çelişkiler arasında “uzlaşmalar” üretebilmek için yapılan bir eylemdir. Bu nedenle de siyasetin bir “ikna etme sanatı” olduğunu söylemek bile mümkündür.

Çağımızda “temsili demokrasiler” işte böyle bir mekanizma üzerinden çalışıyorlar. Toplumdaki farklı çıkarlar, farklı partilerde örgütlenerek, farklı partilerin “vekilleri”nden geçerek parlamentoda vücut buluyorlar. Parlamento ise siyasetin yapıldığı, bir başka ifadeyle, çıkarlar arasında var olan çelişkileri çözdüğü ya da çözmeye çalıştığı bir mekan. Kimi zaman “uzlaşma”, kimi zaman “taviz”lerle farklı ve çelişik talepler arasında ortak bir çözümün arandığı bir zemin.

Peki bu basit çerçeveden baktığımızda bizim parlamentomuzun da böyle çalıştığını söylememiz mümkün müdür?

Bin defa hayır!

Her ne kadar bugün Meclis’te bulunan vekiller siyaset yapmak üzere seçilmiş insanlar olsalar da (yukarıda ifade ettiğim anlamıyla) böyle bir eylem içinde değiller. Çünkü Erdoğan, siyaseti Meclis’ten kaçırıp tümüyle kendi eline almış ve küçük bir azınlık vasıtasıyla da saraydan yürütmekte. Siyaseti Meclis’ten kaçırmasını ise, yalnızca muhalefet partilerinden değil kendi partisinden de anlamına kullanıyorum. Bir başka ifadeyle tek adamın kendi partisinin milletvekillerine de Meclis’e de ihtiyacı yok aslında. Ama şimdilik bu “tek adam” yönetiminin aslında bir diktatörlük gibi algılanmasını istemediğinden zombi mombi de olsa Meclis’in varlığı devam ediyor.

Muhalefete eleştirileri olanların var olan bu rejimi bu çıplaklığıyla görüp ona göre eleştirilerini yapmalarında yarar var. Tabii her zaman şu değiştirici olabilir: Muhalefet partileri birlikte davranarak tavır alabilseler bu Cumhurbaşkanlığı rejimini değiştirebilirler. Ama siyasi alanın bu kadar daraltıldığı ve kirletildiği bir dönemde bunu yapabilmek mümkün müdür? Ya da mümkünse nasıl? Herkesin kendine sorması gereken soru bence bu.

Erol katırcıoğlu

http://yeniyasamgazetesi1.com



Demokratlar Bernie Sanders’ı nasıl sabote etti?

Demokratların sol kanat lideri Bernie Sanders, başkanlık yarışından çekildi. Trump'ın karşısında bir önceki rakibi Hillary Clinton'dan daha sağda ve zayıf gözüken Joe Biden kaldı.

ABD'de "aşırı sağın hakkından sosyalizm gelir" diyenlerin tercihi olan Bernie Sanders'ı çekilmeye götüren süreci, Socialist Review dergisinde Lewis Nielsen anlatıyor (Not: bu yazı virüs krizi patlak vermeden önce yayınlanmıştır):

Radikal bir sosyalistin ABD’nin yerleşik sistemine kafa tutması olası görülüyordu. Ancak Sanders kazanmaya hazır gibi göründüğünde siyasi mekanizma harekete geçti.

Ne yazık ki Beyaz Saray’da bir kızıl yer almayacak gibi görünüyor. Fakat, bir süreliğine ABD’deki Demokratik yapılanma atağa geçerken ve Amerikan medyası panik hâlindeyken seyretmek zevkliydi. Bernie Sanders’ın demokratik sosyalizm tarzı bir süre için sandıklarda başı çekti ve eyaletlerdeki ön seçimleri aldı.

Demokrat Parti seçkinleri, Sanders’ı yenecek bir aday bulmak için altı ay uğraştılar ve sonucunda Joe Biden etrafında birleşme kararı aldılar.

Güney Carolina seçimleri öncesinde, önde gelen Demokratların -Pete Buttigieg, Michael Bloomberg ve Amy Klobuchar’dan, Güneyli kongre üyesi Jim Clyburn gibi adaylara kadar- kararlı bir biçimde adaylıktan çekilmedeki hızları, yalnızca Demokratik mekanizmanın gücünü değil, Sanders’ın adaylığına karşı duyulan korkuyu da gözler önüne serdi.

Korona virüsü sekteye uğratmazsa, büyük bir ihtimalle, Biden Kasım ayında Trump ile yüzleşecek. Bunun neden bir felaket olduğunu söylemek için ise onlarca sebep var.

Biden, Hillary Clinton'ın 2016'da Trump tarafından yenilgisine yol açan siyasetin devamlılığını temsil eden sistemin ta kendisinin adayıdır.

O, sadece Demokrat olmakla kalmayıp, bugün Amerikan toplumunda gelir eşitsizliği yaratan neoliberal statükonun yazarları olan kliğin temsilcisidir. Demokratların ve medyanın bazı kesimleri bunu iyi bir şey, partinin tüm taraflarını birleştirebileceğinin bir işareti olarak görüyor.

Ancak Kasım’da Trump'ı yenmek, Clinton'ın dört yıl önce öğrendiği gibi, Demokrat mekanizmanın desteğini kazanmaya bağlı değil. Zafere giden yol, Obama'dan Trump'a transfer olan ya da sadece Clinton'a oy vermek istemediği için evde kalan seçmenleri kazanmaktan geçiyor.

Bu da cesur, radikal bir görüş ve direnişçi bir kampanya gerektirir. Biden’ın Yeşil Yeni Anlaşma’nın “imkânsız” olduğu, Medicare For All’un (Herkes için Sağlık Sigortası’nın) boş bir hayal olduğu ve kendisinin “devrimi değil sonuçları” (“results not revolution”) savunduğu şeklindeki umut vermeyen açıklamaları, böyle bir kampanyayı gerçekleştirmenin olası olmadığını ve Trump’ın dört yıl daha kalmasına yol açabileceğini düşündürüyor.

Biden başkanlığı kazanacak olursa, sicili, Amerikan işçi sınıfına karşı seçkinlerin tarafında olan bir hükümet kuracağına işaret ediyor.

Kitlesel mahpusluklara yol açan 1994 suç tasarısının mimarı olarak rolüyle veya Irak Savaşı ve Patriot Yasası'na agresif desteğiyle bilinen Biden, büyük iş dünyasının ve kurumsal Amerika'nın çıkarlarını halkın çoğunluğunun üstünde tuttu, sürekli olarak destekledi.

Bu nedenle, belki de en büyük soru, Sanders’ın da oluşmasına yardımcı olduğu, farklı bir politika türüne desteğe ne olduğudur. Bu, gerçek bir değişim için Amerika’da duyulan yoğun isteğe işaret etti. Sadece dört yıl önce Sanders’ın Clinton’a karşı seçimlerde adaylığını koyduğunda ileri sürdüğü Medicare For All (Herkes İçin Sağlık Sigortası), radikal bir Yeşil Yeni Anlaşma ve üniversite eğitim ücretlerinin kaldırılması gibi fikirlerin uç fikirler kabul ediliğini hatırlayalım.

Vermont'tan 78 yaşındaki Senatör, özellikle gençler arasında bu tür fikirlerin popülerleşmesini sağladı ve bu süreçte ABD siyasetinin en üstünde var olan dar konsensüsün parçalanmasına katkıda bulundu.

Bu kısmen, Alexandria Ocasio-Cortez ve Ilhan Omar gibi sol politikacıların popülaritesinin yansımasıdır. Ve tabanda, kısmen Sanders'ın da demokratik sosyalizm unvanını benimsemesinden ilham alan sosyalist fikirlerin ve örgütlenmenin yeniden canlandığını gördük. Bir örnek vermek gerekirse, sandıklar, Teksas Demokrat ön seçimlerinde oy kullananların kapitalizmden çok sosyalizme olumlu baktığını gösteriyor. Son yıllarda bu durum, özellikle de gençler arasında benzer şekilde seyrediyor.

Bunun yanısıra Amerikalı Demokratik Sosyalistler’e (DSA) üyelikte yükseliş görüldü. Son zamanlardaki faaliyetlerinin çoğu, seçmeni Sanders için sandığa getirmeye odaklıydı. Ancak, DSA katılımcılarının çoğunun ırkçı karşıtı ve iklim hareketleri gibi yerel grevler ile ilişkilendiği de doğrudur.

Yani küçük ama önemli bir mücadele düzeyinin yanında radikalleşen bir sol mevcut. Peki bu durum nereye doğru gidiyor, Sanders aday olamayacaksa bu nereye varacak?

Kariyerinin büyük bir kısmında Demokrat Parti yönetiminde bulunan bağımsız bir senatör olmasına rağmen, Sanders, Demokrat Parti’nin yerleşik mekanizmasının peşine takılmak anlamına bile gelse, sadık bir biçimde nihai adayı destekleyeceğini her zaman açıkça belirtti. Bunu 2016’da Clinton ile yaptı ve şimdi Biden ile tekrar yapacak.

Başkan Biden, Sanders'ın radikal değişim ve sosyalist fikirler çağrısından ilham alan milyonların aradığı yanıt değil. Yalnızca Biden’ın geçmişi ve politikası ile değil; delege dağılımı ile de değerlendirdiğimizde Kongre’de kesin bir zafer kazanmak üzere olduğu ve Sanders’ın destekçilerini kendi tarafına çekmek için sola kaymaya ihtiyaç duymadığı sert gerçeği, başkanlık kampanyasını sola çekme konusundaki umutların anlamsız olduğunun kanıtıdır.

Demokratlar, aşağıdan radikal değişim talep eden hareketlere karşı defalarca bir amortisör görevi gördüler.1960'larda sivil haklar, kadın hakları ve eşcinsel özgürlüğü için kitlesel hareketler, Demokratları dönüştürmeye çalışan başkanlık kampanyalarının ardında birleştirilmişti.

1980'lerde benzer şekilde, Jesse Jackson'ın kampanyalarına bağlanan umutlar, Beyaz Saray'da bir cumhuriyetçinin zaferini durdurma baskısı ile daha çok sağ kanat adayının desteklenmesi ile sona erdi.

Buradaki mesele tarih dersi vermek değil ama son birkaç yıldaki gelişmeler –1986'dan bu yana görülen en fazla grev sayısı, sosyalist fikirlerin yükselişi ve sosyalist örgütlerin büyümesi- onlarca yıl boyunca ABD solundaki en önemli değişimi temsil ediyor.

Bunların üzerine bir şeyler inşa etmek ve Demokratların seçim döngüsünün içine sürüklenmek gibi sıkça kullanılmış bir yöntemin ötesine geçmek için gerçek bir potansiyel var. Ancak bu, bu mücadeleleri ve inşayı, seçim hedeflerine göre öncelikli görmek anlamına geliyor.

İlginçtir ki, Amerikalı Demokatik Sosyalistler’in (DSA) Demokrat Parti’ye yaklaşımı, "bir ayak içeride, bir ayak dışarıda" şeklinde. Uygulamada bu, genellikle solcu adayların parti içinden aday gösterilmesi anlamına geldi ve ön seçimlerde Sanders'a oy verilmesi için büyük bir kampanya yürütülmesine yol açtı.

Ancak tarihsel olarak DSA'nın birçok kesimi, örgütü her zaman Demokratların solunda bir parti inşa etme adımı olarak gördü. Son kongrede, Sanders başkanlık adaylığını kazanamazsa, Demokratlardaki diğer adayların desteklenmemesi kararı alındı.

Jacobin dergisinin de kurucusu olan Bhaskar Sunkara, Sosyalist Manifesto adlı son kitabında, eyaletlerde ihtiyaç duyulan şeyin İşçi Partisi çizgisinde bir sosyal demokrat parti olduğunu öne sürdü.

Şu anki durum, Amerikan solunu onlarca yıldır sürükleyen bir soruyu sormayı ve Demokratlardan kararlı bir biçimde ayrılma fırsatını temsil ediyor. Bir “İşçi Partisi” için çağrıda bulunulması memnuniyet verici fakat Jeremy Corbyn’in İngiltere’deki deneyimlerinden gelen uyarılara da kulak vermeliyiz.

Sosyal demokrat kökenli bir partide solcu bir parti liderine sahip olmak seçim başarısını garanti etmez, İngiltere İşçi Partisinde, Keir Starmer'ın gelecek lider olarak beklenilmesi seçim yenilgisinden sonra bu tür kazanımların hızlıca tersine çevrilebileceğini gösteriyor. İngiltere'deki mücadele eksikliği bunun merkezindedir.

Öyleyse ABD'de radikal bir sol inşa etme projesi önemli bir projedir. Son dört yıl bunu yapmak adına büyük olanaklar açmıştır. Kasım seçimleri, modern zamanların en ırkçı, bağnaz başkanının sonunu görmek isteyenler üzerinde Biden’ın arkasına dizilme konusunda büyük bir baskı yaratacak.

Asıl soru, gelişen sosyalist hareketin Amerika'da bunca baskıya karşı yerini koruyup koruyamayacağı, kapitalizm yanlısı iki partili sistemden kurtulma ve yeni bir açılıma doğru yol gösterip gösteremeyeceğidir.

Gelişmekte olan sosyal hareketler ve grev rakamlarındaki küçük yükseliş, Amerika’da Sanders’ı başkanlığa itmekte önemli olan mücadele duygusunu yaratmak için yeterli olmayabilir. Fakat bunlar yeni bir sosyalist örgüt için olasılıkları açık bırakan temellerdir. Potansiyel ise bu noktadadır.

(Socialist Review dergisinden Türkçe’ye Selen Ünal çevirdi)

marksist.org



Korona günleri

Ömer Laçiner


“Korona günleri”ni mecburi bir parantez gibi algılayıp, geride kaldığında insani-toplumsal hayatlarımızın önceki “normal”lere geri döneceğini sanan, dahası böyle olması gerektiğini düşünenler şimdilik çoğunlukta olabilir. Fakat bunların yaşanan süreçte zihinlere üşüşen ve ekonomik-siyasal düzenleri olduğu kadar insani-toplumsal ilişkilerin hemen tamamını da ilgilendiren sorular ve ihtimaller karşısında tutunmaları da kesinlikle mümkün değil. Dolayısıyla onlar da kriz dünya ölçeğinde resmen kabul edildiğinden beri gezegenimiz çapında çığ gibi büyüyen “bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmamalı” diyen dalganın içinden konuşmak zorunda olacaklardır.

O halde önümüzde her kıta ve kültürde insanların ister istemez katılmak, en azından kulak vermek zorunda hissedecekleri bir tartışma süreci açılmıştır. Nelerin nasıl ve hangi yönde değişmesi gerektiğine dair tartışmalar karar verme noktasına geldiğinde sonuçları göreceğiz.

Ancak kimileri krizin şu ana kadarki manzarasından, sağlık ve çalışma gibi hayati sorunlarımıza ilişkin olgusal kanıtlardan hareketle bu sonuçların, dünyadaki –pek az istisnayla– tüm ekonomik/sosyal düzenlerin ortak paydası, harcı denilebilecek kapitalizm ve neo-liberal mantığın tam tersi yönünde olacağını, olması gerektiğini hayli güvenli bir dille ileri sürebiliyorlar.

İyimserliklerine, iyi niyetlerine ve bu doğrultuda çaba göstermelerine bir diyeceğimiz yok. Ama olayların akışının kendiliğinden o yöne doğru olacağı varsayılmıyorsa; bunu sağlayacak hareketin kaynağını, sahip olması gereken muazzam enerji ve dinamizmin nasıl oluşabileceği sorusunun cevabı boşlukta bırakılıyor veya geçmişin örneklerinin imasıyla yetiniliyorsa ciddiye alınmalarının gereği de yok demektir.

Eğer “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken olabilecek olanı kapitalizmin/neo-liberalizmin aşılma ufkuyla tasarlıyor isek bunun her bakımdan “büyük” sıfatını hak eden bir vizyon, hareket, enerji ve dinamizm gerektirdiğinin de idrakindeyiz demektir.

Ortada kapitalizmin/neo-liberalizmin belli açılardan bakıldığında çöktüğü, en azından meşruiyet iddiasını yitirdiği tesbitini yaptırtan bir durumun olması ne aşılmalarının güvencesidir ne de “küllerinden yeniden ve daha güçlü biçimde doğması”na engeldir. Son iki yüz yılın dünya-kapitalizm tarihi bunu defalarca göstermiştir.

İkinci ve asıl önemli nokta, kapitalizmin aşılmasının onun zıddını gerçekleştirme yoluyla olamayacağının artık kavranılmış olması gerektiğidir. Onu en göze batan ögeleriyle-kurumlarıyla, örneğin üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kişisel çıkar güdüsüyle özetleyip; aşılmasını da bunların zıddı addedilen kamu/devlet mülkiyeti ve kamu çıkarı gözetimi ekseninde düşünmenin kapitalist mantığın içinde kalmanın, ona teslimiyetin bir biçimi olduğunun bilincine varılmadan kapitalizmin alternatifinden konuşmak boşunadır.

Sadece kapitalizm için değil tüm insanlık tarihi için de geçerli olan bir noktaya da işaret etmek gerekiyor: Aşma, alternatif olma iddiası ve potansiyeli olmayıp sadece haklılığa dayanan isyanlar ve krizler kurulu düzenlerin daha da katılaşmasından başka sonuç vermiyor. Burada kapitalizmin istisnai özelliğinin, o isyan ve krizlerden kendine yeni bir güçlenme imkânı yaratabilme becerisi olduğunu da mutlaka belirtmeliyiz. Çünkü az sonra açıklamaya çalışacağımız üzere halen korona tehlikesinin depreştirdiği korku, endişe ve öfkelerle güdümlenen eleştiri ve suçlamalar karşısında kendi pür neo-liberal-mantık ve işleyişinden ciddi tavizler vererek geri çekilen kapitalizm –yaratıcı, alternatif olma özelliği taşımadığı takdirde– sönümlenmeye mahkûm isyan havasının bir noktasında karşı hamlesini kesinlikle yürürlüğe koyacaktır. Eğer bu olursa, şimdiye kadar kapitalizm/neo-liberalizm eleştirilerinin malzemesi olagelmiş göç konusundan çevre tahribatına, iklim değişikliği sorununa kadar birçok konunun kurulu –eşitsizliğe dayalı– düzenin mantığının uç noktalarına vardırılmasının yakıtı olarak kullanılabileceğini de herhalde göreceğiz.

Ancak bu distopinin ya da tersi ihtimallerin olabilirliklerini tartışmadan önce, daha doğrusu gereğince tartışabilmek için, her şeyden önce bu tartışmalara damgasını vuracak olan “korona günleri”nin özgün karakterini mutlaka dikkate almalıyız. İnsanlık tarihinde ilk kez gezegen nüfusunun neredeyse yarısını –ki bu oran artabilir– ölebilme tehdidini yanı başında hissederek karantina koşullarında yaşamaya mecbur eden bir durumla karşı karşıyayız. Bu mecburiyet, içinde yaşanılan düzenle doğrudan ilişkili bir nedenden dolayı değil, “doğal afet” kategorisinde bir nedenden dolayı yaşandığı için onun tetiklediği sorgulama ihtiyacının odağında “düzen”ler değil, bizzat her bireyin kendi varoluş tarzı, varoluş gerçekliği olacaktır. Kendi gerçekliğimizi, varoluş tarzımızı öncelikle bir organizma olarak düşünmemizi empoze eden, bütün ilişkilerimizi, en yakınlarımızı bile tehlike kaynağı gibi görmeye zorlayan bir koşullanma çerçevesinde bu sorgulamayı yapmamız isteniyor. Üstelik bütün ilişkilerimizi, en yakınlarımızı bile organizmamız için tehlike addetme halinin bir defalığına, geçici olacağı da söylenmiyor. Korona tehdidinin sönümleneceği söylenen birkaç ayın sonunda, belki de daha bir yıl geçmeden, benzer bir tehditle yeniden karşılaşma ihtimalimizin kesin olduğu da söyleniyor. Kendi gerçekliğimizi, varoluş tarzımızı bir organizma oluşumuza odaklamaya, gerisini “teferruat” faslına havale etmeye yönlendirme anlamına geliyor bu da.

Bütün alarm zillerinin çalması gerektiği nokta tam da burasıdır: Çünkü o “teferruat”, bizi insan kılan, insani gerçekliğin özgün karakterini oluşturan, onlarsız insani bir varoluş tarzından söz edemeyeceğimiz her şeyi kapsamaktadır.

Eğer bugün yeryüzündeki bütün kurulu düzenler, benzer, hatta daha da ölümcül “doğal afet”lerin yaşandığı zamanlarla kıyas bile edilemeyecek imkân ve araçlara özellikle tıp alanında sahip olduğumuz bu çağda, sıradan bir organizmaya indirgenmemizin ötesinde bir yol gösteremiyorlar ise, insan ve insanlıkla da bağları yok, kopmuş demektir. Dolayısıyla ya bu durumu kabulleneceğiz, ya da kaybımızın bilgi ve bilinciyle onu yeniden ve varoluşumuzun merkezine yerleştirerek sahiplenmenin mücadelesini vereceğiz.

İnsan olmaya has özelliklere ve “insanlık” dediğimiz değer ve erdemlere sahip çıkma ve bunları birey ve topluluklar temelinde güçlendirme uğraşı, mücadelesi, 21. yüzyıl koşul ve imkânları çerçevesinde ancak ve sadece dünyasal/global ölçekte düşünülebilir ve hayata geçirilebilir. Bu bakımdan kimilerinin kapitalizm/neo-liberalizm eleştirilerinde globalleşmeye netameli bir anlam ve içerik vermesi kabul edilemez. Çünkü globalleşme, bu düzenin pekâlâ engelleyebileceği bir olgu değil, çağımızın bilimsel teknolojik imkânlarının mümkün hatta zorunlu kıldığı bir çerçevedir. Şimdiye kadar kurulu düzen egemenlerinin bu imkânı kendi çıkarları doğrultusunda çok çeşitli biçimlerde tepe tepe kullandıkları ne denli doğruysa, aynı imkânların onların saltanatlarına karşı kullanılabileceği gerçeği de o kadar doğrudur.

Bu noktaya özellikle değinmemizin nedeni şu: Korona günlerinin geleceğe etkilerini konu edinen ve bunu kapitalizm/neo-liberalizm karşıtlığı görüntüsüyle yapmaya çalışan kimileri, yaşananların globalleşmenin kötülüğünü açıkça kanıtladığını ve globalleşmeyle “aşınan” ulus-devlet ve milli sınırların yeniden değer kazanması gibi “hayırlara vesile” olduğunu bilhassa belirtiyorlar.

Korona günlerinde ilk tepkilerin, mevcut ulus-devlet mekanizmalarının bu yönde işlediği doğrudur. Fakat korona günlerinin az önce özetle belirttiğimiz varoluşsal güdülendirmesinin o milli sınırların çok daha gerilere çekilmesi eğilimini beslediği dikkate alınmalıdır. Orta vade bile beklenmeden milli sınırlar içinde de giderek daha gerilere çekilen fiilî sınırlar teşekkül edebilecektir. Toplumun atomize olması anlamına gelecek bu süreç belirginleşirse hâlâ “insan öncelikle toplumsal bir varlıktır” diyebilecek miyiz?

İnsani varoluşa odaklı bir düşünme perspektifi ve mücadele öyle bir sürecin şunları da mümkün kılacağını hesaba katmalıdır: Kapitalizmin neo-liberal evresine girdiğimizden beri acınan “işsizler” olmaktan “kaybedenler” kategorisine inen, çok geçmeden ise “gereksiz nüfus” olduklarını hissettiren horlayıcı ortamlarda yaşamak zorunda kalanlar şimdi artık “virüs gibi” de görülmeyecekler midir? Bu durumda onların temel, doğal ihtiyaçları için harcanan kamusal kaynaklara “israf” diye bakılmayacak mıdır? Anayurtlarındaki sefaletten veya dayanılmaz koşullardan bir nebze kurtulmak için o “gereksiz nüfus”larıyla zaten “sorunlu” ülkelerin sınırlarına dayananlara bundan böyle nasıl davranılabileceğini tasavvur etmek bile tüyler ürpertici. Kurulu düzen egemenlerinin o mülteci yığınlarının kaynağı olan “aşırı nüfuslu” ve kendileri açısından tüketici değeri de pek olmayan ülkeler için bir “kaynağı kapatma” projesi tasarlamaları olmayacak şey midir?

Her insanın şahsında insanlığımızı sorgulamayı, insanlığımızla yüzleşmeyi ve varoluşumuza dair hayati kararı vermemizi zorunlu, kaçınılmaz kılan bir zaman var önümüzde.

BİRİKİM



Termik santrallar kapatılsın

Nuran Yüce:

Kahramanmaraş’ın Afiş-Elbistan ilçesindeki iki kömürlü termik santral yıllardan beri havayı kirletiyor. Türkiye’nin hava kalitesine ilişkin açıklanan 2018 yılı raporunda da bu gerçek bir kez daha teyit edilmiş, Kahramanmaraş Türkiye’nin hava kalitesi en kötü ili olarak yer almıştı.

Kasım ayından itibaren ise Afşin-Elbistan termik santrali dahil 15 termik santralin 2022’ye kadar filtresiz çalışmasına izin verecek Madde 50 gündemimize girdi, 21 Kasım’da TBMM’de onaylandı. Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği için bu düzenleme şimdilik askıya alındı. Şimdi yasayı veto etmesinden dolayı Cumhurbaşkanı’na övgüler düzülüyor, kahraman ilan ediliyor ama Madde 50’nin hazırlanmasından veto edilmesine kadar olan süreçte yaşananlar tam bir rezalet. Örneğin Kahramanmaraş Ak Parti milletvekili Habibe Öcal, Tayyip Erdoğan’ın termik santralların filtresiz çalışmasını düzenleyen yasayı veto etmesinden sonra “Milletvekillerimizin çabaları ve aziz milletimizin beklentilerini göz ardı etmeyen Cumhurbaşkanımız ‘önce insan’ diyerek Afşin-Elbistan Termik Santralleri’nin bacalarına filtre takılmasını erteleyen düzenlemeyi veto etti” diyen bir tweet attı. Sonra bu tweeti sildi. Bu silinen mesajda yer alan tek doğru şey “aziz milletin beklentisi”ydi, diğerlerinin gerçekle hiçbir ilgisi yok.

Yıllardır şirketleri korudular
İlk olarak 2013 yılında özelleştirilen kömürlü termik santrallerin çevre yatırımlarını tamamlamaları için 6446 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu Geçici 8’inci Maddesi ile 2018 yılına kadar süre tanıdılar. 2014 yılında Anayasa Mahkemesi çevre yatırımlarının bu kadar ertelenmesinin anayasaya aykırı olduğu kararı ile Geçici 8’inci Madde’yi iptal etti. Peki Hükümet Anayasa Mahkemesi’nin kararını hayata geçirdi mi? Tabi ki geçirmedi. 2017 yılında Anayasa Mahkemesi bu sefer iki kez, Türkiye’nin en kirli termik santrallerinin 2019 yılının sonuna kadar çevre yatırımlarını tamamlamalarını mecburi kılınmasına karar verdi. Mahkeme’nin bu kararı karşısında hükümet ne yaptı? Şubat 2019’da Madde 45 ile söz konusu santrallere iki yıl daha süre tanınmasını içeren bir düzenlemeyi Meclis’e getirdi. Kamuoyunun yoğun baskısı ile 45. Madde kanun teklifinden çıkarılarak komisyona geri çekildi. Ama iddia edildiği gibi karşımızda ne “önce insan” diyen ne de mahkeme kararlarını tanıyan bir hükümet var. Tek derdi şirketlerin çevresel yatırımlar için katlanacağı maliyet olan Hükümet son olarak 21 Kasım’da Madde 50 ile termik santrallerin filtresiz çalışmasına 2022’ye kadar izin veren düzenlemeyi tekrar TBMM’nin gündemine getirdi. Bu arada CNN Türk’te, Türkiye’nin dört bir yanında termik santral gerçeğini bizzat yaşanlarda ve genel olarak kamuoyunda termik santrallere karşı oluşan tepkiyi sindirmek için yalanlara dayalı bir yayın yapıldı. Yayında açık açık ‘çevrenin korunması, halk sağlığı diyorsunuz’ ama ‘şirketler çevresel yatırımlar için büyük paralar harcamak zorundalar kalacaklar, işten çıkarmalar olacak, günlerce elektriksiz kalacağız, hiç bunları düşünmüyorsunuz’ denilebildi.

Sonunda Madde 50 217 kabul, 36 red oyuyla Meclis’ten geçti. Termik santraller filtresiz çalışsın diye evet oyu verenler arasında Kahramanmaraş milletvekili Habibe Öcal da vardı. Şimdi bu evet oyu verenler Cumhurbaşkanının Madde 50’yi veto etmesini alkışlıyorlar. Söz konusu termik santraller hala filtresiz çalışıyor. 2019’un bitmesine günler kaldı ama bu şirketler yılsonuna kadar filtre takmamaları halinde herhangi bir ceza ile karşılaşmayacaklar. Çünkü Cumhurbaşkanı da veto ederken şirketlere ek altı ay süre tanındı.

Ortada alkışlanacak hiçbir şey yok. Türkiye’nin öldüren kömür gerçeği ise var olmaya devam ediyor. Kömürlü termik santrallerin hava, su ve toprağı kirlettiğine, kanser, astım, KOAH, erken doğum, otizm gibi daha bir çok hastalığı tetiklediğine ilişkin çok sayıda bilimsel tespit var. Bir başka gerçek ise kömürün ister filtreli ister filtresiz kullanılsın iklim krizine olan fosil yakıtlardan biri olması. Cumhurbaşkanına Madde 50’yi veto ettiren gücün içinde kömüre karşı oluşan tepkinin payı büyük. Şimdi bu tepkiyi “tüm kömürlü termik santrallerin kapatılması, kömürlü termik santrallerde çalışanların hiçbir hak kaybına uğramadan iklim dostu işlerde istihdam edilmesi” talebiyle büyütme zamanı. Kömürlü termik santraller olmaz ise elektriksiz, işsiz kalırız söylemi doğru değil. Şirketlerin sözcülüğünü yapan, kendisi de şirket gibi davranan AK Parti ve hükümet de Madde 50 sürecinde bir kez daha bunu sergilemiş oldular.

***

11 termik santrale 11 ayda 1,36 milyar TL kapasite desteği ödemesi yapıldı
Madde 50 ile 15 santrale çevre yatırımlarını yapmaları için 2022’ye kadar ek süre verilecekti. Kapasite Mekanizması Ödeme Listesi’nde bir başka gerçek daha açığa çıktı. Bu 15 termik santralden 11’inin 2018-2019’un ilk 11 aylık döneminde devletten 1,36 milyar destek aldığı görünüyor. Şirketler insani ve çevresel yıkımlara yol açacak kirli faaliyetlerini sonsuza kadar devam ettirmenin yollarını ararken bizden alınan vergilerle oluşan bütçeden de faydalanmışlar. Hükümet programlarıyla yıllardır para yok denilerek; sağlık, eğitim, sığınmaevi gibi kamusal hizmet alanlarına yapılan yatırımlar, ayrılan bütçeler azalırken şirketlere yapmadıkları çevresel yatırımlar için destekler sağlanmış.

***

Başta Kahramanmaraş ve Manisa olmak üzere bu tesislerin faaliyet gösterdiği illerde kanser nedeni ile yaşamını yitirenlerin sayısı arttı.

- Türkiye’de 2017 yılında hava kirliliği trafik kazalarından 7 kat fazla ölüme yol açtı (Temiz Hava Hakkı Platformu)

- 2018 yılında hava kalitesi, ulusal sınır değerlerine göre değerlendirildiğinde; 81 ilin yarısından fazlası (%56) kirli hava soludu.

- 2017 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği kılavuz değerler kabul edilse Türkiye’de yaşanan ölümlerin yaklaşık %13’u önlenebilirdi.(Temiz Hava Hakkı Platformu, ‘Kara Rapor’a göre)


Nuran Yüce

nuranyu@gmail.com
(Sosyalist İşçi)

www.marksist.org

Kemalizm yeniden şahlanırken

Muhalefeti ve iktidarıyla, sağıyla ve soluyla hemen her kesim Atatürk’ü sahiplenmede birbiriyle yarışıyor. Resmi törenlere sivil katılım artıyor. Devlet kuruluşlarının ve özel şirketlerin reklam kampanyalarında muazzam bir Kemalizm güzellemesi yapılıyor. Anıtkabir’e kitleler sel halinde akıyor. Sosyal medyada Atatürk’ün sözleri ve görselleri her tarafı kaplıyor. Dış görünüşü Atatürk’e benzeyen bir şahsa “Paşa” muamelesi yapılıyor ve insanlar ona sarılıp geçmişe duydukları hasreti dile getiriyor.

Evet, Kemalizmin bu ülkede her daim geçer akçe olduğuna şüphe yok. Lâkin bugünlerde hangi parametreye bakılırsa bakılsın Kemalizmin şaha kalktığı görülebilir. Göz gözü görmüyor ve aykırı ya da aykırı olması muhtemel her ses Kemalist sloganlarla bastırılıyor. Tozun dumana karıştığı bir vasatta sakin bir şekilde konuşmak güç ama yine de Kemalizmin düşünsel temellerini tartışmak faydalı olabilir.

Milliyetçilik ve laiklik

Kemalizm iki temel ilke üzerine inşa edilmiştir: Milliyetçilik ve laiklik. Milliyetçiliğin gayesi, Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi olan ve tabiatı gereği çok sayıda farklılığı içeren bir coğrafyada tek bir (Türk) kimliğe dayalı bir ulus-devlet yaratmaktı. Laiklikten murat edilen ise, gerilemenin müsebbibi olarak görülen dinin kamusal ağırlığını azaltmaktı. Hedef bellenen çağdaş uygarlığa ancak bu yolla varılabilirdi.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu, toplumsal hayatın her alanını bu kodlar dâhilinde tanzim etmeye soyundu. Siyasetten kültüre, bilimden spora, eğitimden sanata kadar bütün sahalar, milliyetçi ve laikçi umdeler doğrultusunda biçimlendirilmeye çalışıldı. Özelikle Cumhuriyetin ilânından 1950’ye kadar geçen sürede, Kemalist proje, örgütlü bir muhalefete izin vermeden, sert bir şekilde uygulandı. Projenin kesin hatlarla belirlenmiş bir çerçevesi vardı; bunun dışına çıkan bireyler ve gruplar dışlandı ve ağır baskılara maruz kaldı.

Kendisine çizdiği hedefler gözetildiğinde Kemalizmin önemli “kazanım”lara imza attığı teslim edilmelidir. Örneğin yüzyıllardır bu toprakların sakinlerinden olan gayrimüslimler tasfiye edildi; varlıkları rejim için “tehlike” arz etmeyecek bir seviyeye indirildi. Dindar-muhafazakâr kitleler uzunca bir süre iktidardan uzak tutuldu. Etnik olarak Türk olmayan birçok Müslüman grup ise Türklük dairesinin içine alındı. En büyük tehdit olarak görülen Kürtlerin bir kısmı sistemin içine çekildi, sistem dışında kalanların talepleri ise bastırıldı.

“Cumhuriyetin en muhkem ezberi”

Cumhuriyetçi söylemde, Cumhuriyetin bu şekilde demokrasiyi paranteze alarak kurulmasının bir zorunluluk olduğu ifade edilir. Gerek ülkenin tarihsel arka planının, insani ve iktisadi kalkınmışlık düzeyinin ve gerekse o vakitler Avrupa’da esen sert totaliter rüzgârların, demokrasiyi imkânsız kıldığı belirtilir.

Oysa bu, Alper Görmüş’ün ifadesiyle, “Cumhuriyetin en muhkem ezberidir.” Tarihi olgular, demokrasisiz bir Cumhuriyeti meşrulaştırmak için ileri sürülen her iki argümanı da doğrulamaz. Çünkü hem Osmanlı, kısa süreli de olsa parlamentarizmi ve çoğulculuğu içeren bir modernleşme süreci yaşadı. Hem de Cumhuriyetin ilan edildiği dönemde Avrupa’nın birçok ülkesinde demokratik yönetimler işbaşındaydı. Dolayısıyla Cumhuriyetin demokratik bir temelde kurulmaması bir mecburiyet değildi, bir tercihti.

Bu tercihin elde ettiği bazı “başarı”lara rağmen, tasavvur ettiği gibi milliyetçi ve laikçi ilkeleri şiar edinmiş kaynaşmış bir kitle yaratamadığı da belirtilmelidir. İki büyük sorun alanı vardı: Kürtler ve nüfusun büyük bir çoğunluğuna tekabül eden dindar-muhafazakârlar. Kürtler tekçi bir kimliği kabullenmedi. Muhafazakârlar geri çekildi ama olanak bulduklarında çoğunluklarına dayanarak Kemalizm ile arasına mesafe koyan anlayışları iktidara taşıdı.

Zamanla Cumhuriyetteki demokrasi açığı daha fazla göze batar oldu. Dünyada farklı kimliklerin daha fazla siyaset alanına girmesine paralel olarak Türkiye’de de 1990’lı yıllardan itibaren Kemalist projeye muhalefetin dozu arttı. Etnik, dini, mezhebi veya cinsel kimliğinden ötürü kendini “makbul vatandaş” içinde görmeyen kesimlerin taleplerini yoğunlaştırması, Kemalizmin hem fikri hem de fiili olarak kuvvet kaybetmesi sonucunu doğurdu.

Kemalizme demir atmak

AK Parti, böyle bir ortamda iktidara geldi. İddialıydı; geçmişten günümüze uzanan sorunları demokrasiyi tahkim ederek aşacak, herkesin kendisini eşit vatandaşı sayacağı yeni bir Türkiye yaratacaktı. Bu perspektif, Kemalizmin aşılmasını imliyordu. İlk başlarda bu hedefe uygun adımlar da atıldı.

Ne var ki bugün, bu yoldan çok keskin bir şekilde dönülmüş durumda. AK Parti demokraside geri vitese taktı, hukuku etkisizleştirdi ve iktidarı kişiselleştirdi. Yeni Türkiye iddiasından vazgeçince, geçmişte radikal bir şekilde karşı çıktığı davranışları sergilemeye başladı ve en güvenilir liman olarak gidip Kemalizme demir attı. Artık CHP’den bile daha Atatürkçü olduğunu savunan bir AK Parti var.

Birçok yüzü olan Kemalizm şimdi de biraz dini ve muhafazakâr değerlerle bulanmış yüzüyle hâkimiyet kuruyor. Kemalistler ne kadar sevinse azdır!

– Vahap Coşkun 15.11.2019


24 Nisan Nedir?

Hüseyin Şengül
İstanbul - BİA Haber Merkezi

24 Nisan 2012

Ermeni, Yahudi, Süryani, Rum, Türk, Müslüman , karaderili, Kızılderili, Kürt; her kim zulme uğramışsa kimlik ayrıt etmeksizim mazlumun yanında, zalimin karşısında olmayı bir düşünün. Bir 24 Nisan daha geldi! İnsan olan beri gelsin!




24 Nisan 1915, İttihatçı hükümetin Osmanlı'daki Ermeni tebaasını tehcir yoluyla yok etme planlarının uygulamaya konulduğu tarihtir. Ve bu tarih, 1890'lardan bu yana Ermeni tebaasına zaman zaman uygulanan bölgesel kırımlardan kapsam olarak farklıdır.

24 Nisan'da İstanbul'daki Ermeni cemaatinin ileri gelenlerinin Çankırı ve Ayaş taraflarına sürgünüdür. Bu bir başlangıçtır! Asıl oyun, Haziran 1915'te sahnelenir.

..devamı >>

12 Eylül Davası’nın örtbas edildiği duruşmadan tarihe notlar



Baskın Oran

Karar okundu: Kamu davasının ölüm nedeniyle ortadan kaldırılmasına; Sanıkların TSK’yle ilişkilerinin kesilmesine yer olmadığına. Müebbet hapis isteminden bu noktaya. Nasıl oluyor?
Arşivlere kalması için biraz ayrıntılı yazacağım. Ama önce davanın geçmişini özetleyelim:
Darbeyi yapan “Beşibiyerde” generaller, 82 Anayasası Geçici Md. 15’le yargılanmaya karşı kendilerini korumaya almışlardı. Bu madde, “Yetmez Ama Evet” sloganının öne çıktığı 2010 Referandumu’yla kaldırılınca çok sayıda suç duyurusu geldi ve Ocak 2012’de tarihimizde ilk kez darbecilere dava açıldı. Çok sayıda kuruluş ve benim de aralarında bulunduğum 12 Eylül mağduru davaya müdahil olarak katıldı.
Beş generalden o sırada hayatta bulunan ikisi (Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya) “Anayasayı ve TBMM’yi cebren ortadan kaldırmak” suçundan yargı önüne çıkarıldı. TV’den hatırlarsanız, sorgulara yatağa yatıp cevap verdiler. Ankara 10. Ağır Ceza bu ikisini Haziran 2014’te müebbet hapse çarptırdı ve rütbelerinin sökülmesine karar verdi.
Dosyanın temyizde olduğu yıllarda iki darbeci ölünce, Yargıtay 16. Ceza Dairesi davayı düşürdü. Yerel mahkeme bu karara uydu. Dosyanın tekrar gittiği Yargıtay kararı bu sefer usulden bozdu. Dava yine Ankara 10. Ağır Ceza’ya döndü ve 12.04.2019’a gün verildi.
***
O gün duruşma, müdahillerin esas hakkında beyanlarıyla başladı. Bunların yaklaşık tamamı, 12 Eylül işkencecilerinin tezgâhından geçmiş mazlumlardan veya öldürülenlerin yakın akrabalarından oluşuyordu.
Örneğin, “Berfo Ana” diye tanıdığımız ve oğlu Cemil Kırbayır’ın mezarını göremeden ölen Cumartesi Annesi’nin kızı Fatma Gülmez şöyle dedi: “Abimi sapasağlam götürdüler. Sonra kaçtı kayboldu dediler. Ne ölüsünü verdiler ne dirisini. Abimin mezarını istiyorum”. Cemil’in abisi Mikail Kırbayır olayı daha ayrıntılı anlattı:
“Kardeşimi götürdüler. İşyerimden rapor alıp gittim, komutanlar Cemil’in Emniyet’çe sorguya götürüldüğünü söylediler. Emniyet’e gittim, böyle birini almadık dediler. Gözetime gittim, bir rütbeli Cemil’in Kars Siyasi Şube tarafından alındığına dair kayıtları gösterdi; Cemil’in isminin karşısında kırmızı kalemle ‘getirilmedi’ yazılıydı. Emniyet’e tekrar gittim, firar etti dediler. Sonunda Cemil’in görevliler tarafından katledildiğine karar verilip 2011’de Kars Cumhuriyet Savcılığı’na bildirildi ama şu âna kadar bir iddianame hazırlanmadı”.
Gözaltında işkenceden ölen Osman Mehmet Önsoy’un kardeşi A. İ. Önsoy kendisinin de işkenceden sağ ayağının sakat kaldığını ve bütün ailesine yapılanları anlattı.
Ocak 83’te idam edilen Ramazan Yukarıgöz’ün kardeşi Yılmaz Yukarıgöz, bu kararı veren yargıç Eyüp Menteş’in başka bir davada rüşvet alırken yakalandığını ve mahkûm olduğunu hatırlattıktan sonra, bu idamların dosyaya cinayet olarak girmesini talep etti.
Hüseyin Esertürk üniversite öğrencisiyken yıllarca işkence gördüğünü söyledi ve “Mahkeme ne karar verirse versin sağlığım elverirse peşlerini bırakmayacağım, elvermezse çocuklarım, dostlarım ve yoldaşlarım devam edecektir” dedi.
Cumhur Yavuz, Aralık 80’den Ağustos 91’e kadar içerde sürekli işkence gördüğünü ve açtığı davaların zaman aşımından kapatıldığını söyleyerek, “Günlerce hücremde asılmayı bekletildim; bana bu psikolojiyi yaşatanlardan hesap sorulmasını istiyorum. Darbe kültürü devam etmektedir, bunun en iyi örneği de son seçimde mazbataların verilmemesidir” dedi.
Gözaltında kaybolanlardan Mustafa Asım Hayrullahoğlu’nun eşi Aynur, “Bana eşimin gözü önünde işkence yapılmasın diye yurt dışına çıktım. Ailesi beş ay aradı, sonunda sekiz saat sürekli işkence yapıldığını ve Kasımpaşa’da kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü öğrendik. İşkenceci polisler mahkûm oldu, Yargıtay bozdu, ceza veren hâkimler görevden alındı, işkenceciler terfi etti. Bu dava iki generale dayandırılmış, onların ekibi yargılanmamıştır” dedi.
Rahmi Yıldırım üçlü kararnameyle TSK’den atıldığını, tutukluyken işkenceye tabi tutulduğunu, üç yıl yattıktan sonra beraat ettiğini söyledi. Protesto için sıkıyönetim duruşmasına don-gömlekle çıktıklarının fotosu kapağında yer alan “Kışlada Sol Kırım” isimli kitabını heyete verdi.
***
Bana da soruldu. Şöyle dedim: “Sadece beş general yargılanamaz. Onları klonlayan kamu personeli de yaptı bu yapılanları. Örneğin ben YÖK yasasının yürürlüğe girdiği 06.11.1982’de yrd. doç. olduğum halde görevden sarı zarfla atıldım. Bugünkü durumun aksine o zaman dava açılabiliyordu; açtım. Temmuz 83’te iki telgraf birden aldım. Birincisi, davayı kazandığım için göreve çağırıyordu; imza: Dekan Prof. Necdet Serin. On dakika sonra çekildiği görülen telgraf ise 1402 s. Sıkıyönetim Kanunu tarafından görevden alındığımı bildiriyordu; imza yine Dekan Prof. Necdet Serin; bu kişi ardından mükafaten rektör yapılmıştır. İşte bunlar beş darbeci generalin klonlanmış sivilleri. Bunlar da yargılanmalıdır.
“Bugün OHAL kalkınca dava açılamıyor ama, o zaman sıkıyönetim kalkınca dava açılabiliyordu. Açtım ve sekiz yıl sonra göreve döndüm. Doçent ve profesör oldum o yaştan sonra; hatta profluk jürimdeki proflardan biri de eski bir öğrencim idi”.
***
Av. Ömer Kavili söz alarak özetle şunları söyledi: “Duruşmada usul kuralları ihlal edilmektedir. Dosyaya gelen belgeler okunması gerektiği halde okunmamıştır. 12 Eylül Bayrak Harekât Planı’nın ekinde bulunan ve sanıkların eğitip besledikleri kişileri içeren “Sivil İşler Koordinasyon Grubu Listesi” başlıklı belge dosyaya girmemiştir”.
Kavili taleplerini sıraladı: “Sanıkların 1982 ve 83 yıllarında kol saati ve maaşla taltif ettiklerinin listesi getirtilmelidir çünkü bunlar bunları halka karşı suç işledikleri için almışlardır. İşkencelerin raporlanabilenlerinin kayıtları getirtilmelidir. Aramızda bulunan Cumhurbaşkanlığı vekilinin yetki belgesini talep etmiştik, oysa kendisinin sunduğu A4 kağıt sadece 703 s. KHK Md. 218’i içeren bir yazıcı çıktısından ibarettir, mahkemenize hitaben yazılmamıştır, tarihsiz ve imzasızdır, Cumhurbaşkanlığı makamından çıktığı da belli değildir. Bu kağıt bile okunmadan dosyaya konmuştur; yollayana iade edilmelidir”.
Av. Arif Ali Cangı söz aldı: “Ölüm sonucu hapis cezasının düştüğü kuralını bilmekteyiz. Fakat bu dosya, davanın düşürülmesi şeklinde kısa bir metinle bitirilecek dava değildir. Sizleri de bizleri de tarih önünde mahkûm eder.”
TÖB-DER adına Av. İsmail Çevik söz aldı: “K. Evren’in rütbelerinin sökülmesini ve naaşının devlet mezarlığından çıkarılmasını, sanıkların yasal mirasçılarına intikal eden mal varlıklarının müsaderesini [el koyma], MASAK’tan [Mali Suçları Araştırma Kurulu] ilgili kayıtların getirtilmesini, ihbar yaptığımız Hazine’den gelecek cevabın beklenmesini talep ediyorum”. Muğla Barosu vekili Av. Kaan Çabuk da kendisine katıldı.
***
Şimdi mahkeme heyetine geçelim.
Müdahillerin ve avukatların tümü, esas hakkında mütalaa verebilmek için süre istediler. Heyet, “davanın geldiği aşama gözetilerek” deyip reddetti.
Avukatım Oya Aydın Göktaş tahkikatın genişletilmesini talep etti. Heyet, “tahkikatın yeterli olması nedeniyle” deyip reddetti.
“Maliye Hazinesi'ne mahkememizce bir ihbar yapılmamıştır” gerekçesiyle, Hazine’nin cevabının beklenmesi reddedildi.
Sivil İşler Koordinasyon Grubu ve taltif edilenler listeleri ile işkenceye ilişkin kayıt ve raporların getirtilmesi talepleri, “Mahkememizce talep edilmemiş olduğu için” denilerek reddedildi.
Duruşmaya son verildi. Karar okundu:
1) K. Evren ve T. Şahinkaya’ya açılan kamu davasının ölüm nedeniyle ortadan kaldırılmasına;
2) Sanıkların mirasçılarına bıraktıkları malların müsaderesine yer olmadığına;
3) Sanıkların TSK’yle ilişkilerinin kesilmesine yer olmadığına.
***
Bu notları, duruşmadan şu satırlarla bitireyim:
Katılan Başbakanlık (mülga) Cumhurbaşkanlığı vekili Av. Mehmed Faruk Öztürk'ten esas hakkındaki beyanı soruldu. ‘Bugün burada güzel bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu görüyorum. Burada bir yargılama yapılıyorsa, katılanlar ve katılan vekilleri özgürce beyanda bulunabiliyorlarsa, bunu bu devlete ve demokrasiye borçluyuz’, dedi”.
***
Müebbet hapis isteminden bu noktaya. Nasıl oluyor?
Bilmem. Belki iktidar taktik değiştirmiştir ve hiçbir ilgisi yok ama, her zaman yazdığım bir formüle gelip varmıştır, “Mahşerin Dört Atlısı” dediğim:
Dinci AKP + Irkçı MHP + Ergenekoncu askerler + Aydınlıkçı Ulusalcılar.

Bahaettin Şakir’in Ermenilerin imhasına dair mektupları

Taner Akçam:
Aram Andonian 1921 yılında Naim Efendi adlı, Halep Sevkiyat Ofisi’nde çalışan bir Osmanlı bürokratının anılarını yayımlamıştı. Aslında bu klasik bir anı kitabı değildi; Naim Efendi’nin el yazısı ile kopya ettiği, Ermenilerin imha edilmeleri emirlerini de içeren 52 civarında Osmanlı belgesi idi.

Naim Efendi, Andonian’a ayrıca 26 civarıda orijinal belge de vermişti. Andonian bunların 14 adedinin resimlerini kitabında yayımlamıştı. Bu belgelerden iki tanesi Bahaettin Şakir’e ait mektuplardı ve Adana Murahhası Cemal Bey’e yazılmıştı.

Birinci mektup 3 Mart 1915 tarihlidir. Şakir mektubunda, “Cemiyet, vatanı bu lanetlenmiş kavmin [Ermenilerin] ihtirasından kurtarmaya ve bu konuda Osmanlı tarihine sürülecek lekenin sorumluluğunu milli onura sahip omuzlarına almaya karar vermiştir. Birbiri ardı sıra gelen intikam duygusu ile ağzına kadar dolu, uğursuz ve acı geçmişi unutamayan cemiyet, gelecekten ümitli olarak Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri, bir tanesi kalmayıncaya kadar mahvetmeye karar, bu hususta da hükümete geniş yetki vermiştir.Hükümet Katledip yok etmenin nasıl gerçekleşeceği konusunda, vali ve ordu kumandanlarına gerekli izahatı verecektir. İttihat ve Terakki’nin bütün delegeleri bulundukları yerlerde bu konunun takibiyle ilgilenecek, hiçbir Ermeni’nin korunmasına ve yardım görmesine meydan vermeyeceklerdir, (koyu harfler bana aittir).”[1]


İkinci mektup 7 Nisan 1915 tarihlidir ve Bahaettin Şakir aynı ifadeyi tekrar edecektir: “18 Şubat 330 [3 Mart 1915] tarihli mektupta da yazıldığı üzere cemiyet, çalışmalarında bundan sonra izleyeceği yol ile yıllardan beri çarpıştığı çeşitli güçleri bugün artık temelinden söküp imhaya karar vermiş ve yazık ki bu konuda çok kanlı tedbirler almaya mecbur kalmıştır. Emin olunuz ki bu tedbirlerin korkunç olmasından biz de üzgünüz. Fakat cemiyet varlık göstermek için bundan başka çare göremiyor (koyu harfler bana aittir).”[2]

Andonian imzaların Şakir’e ait olduklarını bilmiyordu

Andonian’ın, İsviçre’de yaşayan Mary Terzian isimli bir Ermeni arkadaşına 1937’de yazdığı bir mektuptan anlıyoruz ki, Andonian, Şakir’in mektuplarını yayımladığında, bunların Bahaettin Şakir’e ait olduklarını bilmiyordu. Terzian Andonian’a, “Cemal Bey’e yazılmış iki mektupta imzası bulunan kişi olarak Bahaddin Şakir Bey’in adını” niye belirtmediğini sorar. Andonian, “Kitabımın yayınlanması esnasında bu mektupların Bahaddin Şakir Bey’e ait olduklarını bilmiyordum,” cevabını verir.[3] Bu nedenle kitabında “[mektuplar], basma kalıp bir rumuzla (muhtemelen komitenin İstanbul merkezinden birinin rümuzu ile) imzalanmıştı”, diyecektir. İmzanın Şakir’e ait olduğunu, kitabın yayımlanmasından aylar sonra, Berlin’e Talat Paşa cinayeti davasına gittiğinde öğrenir. Orada kendisine verilen gazete kupürleri arasında Sabah gazetesinden yapılmış bir çeviri vardır. Sabah, kitaptaki mektupların Bahaettin Şakir’e ait olduğunu söylemiş ve yeniden basmıştır. İstanbul’a Sabah gazetesine mektup yazan Andonian, onlardan mektup altındaki imzanın Şakir’e ait olduğu bilgisini elde edecektir.

Şakir’e ait iki mektup, Talat Paşa’ya ait bazı telgrafların asılları ile birlikte Tehlirian davası dosyasına dahil edilirler. Andonian, “Paris’e dönüşümden sonra onları alabilmek için iki girişimde bulundum, ama netice elde edemedim,” der; “hala orada olmaları gerekir,” diye de ekler. Ama ilerleyen yıllarda benim de aralarında bulunduğum bir çok araştırmacı Tehlirian dava dosyalarında bu belgeleri boşuna arayacaklardır. Görünmez bir el bu belgeleri oradan uzaklaştırmıştır.

Türk Tarih Kurumu 1983 yılında yayımladığı bir kitapta, ilk bakışta oldukça inandırıcı gözüken bazı argümanlarla hem Naim Efendi hatıratının hem de Şakir’e ait mektupların sahte olduklarını ileri sürdü.[4]Şakir’in mektuplarının sahte oldukları konusunda ileri sürülen tezlerin içinde en önemli olanı ise, Adana’ya yazılmış bir mektubun Halep’te Naim Efendi’nin çalıştığı iddia edilen bir ofiste ne aradığı idi.[5] Yapılan itirazların mantıki ve inandırıcı gözüküyor olmaları nedeniyle araştırmacılar ne Şakir’in mektuplarını ne de diğer belgeleri kullanmayı tercih ettiler. Şakir’in, 3 Mart 1915 tarihinde Ermenilerin imhası kararlaştırılmıştır, ifadesi yok sayıldı.

İmzalar Bahaettin Şakir’e aittir

Artık Şakir’in mektuplarına yeni bir gözle bakmak gerekmektedir. Ben son çalışmamla Andonian tarafından yayımlan Naim Efendi hatıratının ve de belgelerin orijinal olduğu göstermiş bulunuyorum.[6] Araştırmalarım sırasında bulduğum fakat bugüne kadar yayımlamadığım bir başka bulgu, mektuplardaki Bahaettin Şakir imzalarının orijinal olduklarıdır.

Bu imzaların Bahaettin Şakir’e ait olduğunu iki ayrı kaynaktan kanıtlamak mümkündür. Birincisi Şurayı Ümmet gazetesidir. Şakir’in gazetede yayımlanan köşe yazıları altında imzası vardır ve bu imzalar, mektuplardaki imzalar ile aynıdır.[7] İkinci önemli kaynak, İttihat ve Terakki Paris Defterleridir. 2017 yılında bu defterler Türkçeleştirdi ve orijinalleri kitaba ek CD olarak kondu.[8] Defterlerde, Bahaettin Şakir’e ait 100’ün üzerinde imza bulunmaktadır. Şakir’in defterlerdeki imzalar ile mektuptaki imzalar aynıdır.

İmzaların orijinal olduklarının kanıtlamanın ötesinde, mektupların orijinal olmadıkları konusunda ileri sürülen en önemli tezlerden birisinin, (Adana Murahhası Cemal’e ait bir mektubun Halep’te ne aradığı iddiasının) geçersizliğini de artık göstermemiz mümkün. Andonian kitabında, Murahhas Cemal Bey’in mektupları aldıktan sonra Adana’dan Halep’e gittiğini ve orada Ermeni kırımları planının uygulanması için büyük bir gayretle çalıştığını söylemektedir. Andonian’a göre Cemal Bey, İstanbul’dan sürgün ve imhaları organize etmek için gönderilen ve Halep İskân-ı Aşâir ve Muhâcirîn Müdürü olarak görev yapan Şükrü Bey’in en büyük destekçisidir.[9]

Elimizdeki bir Osmanlı Arşiv belgesi bize Andonian’ın verdiği bu bilginin doğru olduğunu gösteriyor. Cemal Bey, gerçekten de Halep’e İttihat ve Terakki Murahhası olarak atanmıştır. Cemal Bey hakkında Ermeni sürgün ve imhalarında oynadığı rol nedeniyle savaştan sonra soruşturma açılmıştır.[10]

Bahaettin Şakir’in mektubunda önemli bir bilgi daha vardır. Şakir, Hükümetin ordu komutanları ve valilere katledip yok etmenin nasıl gerçekleşeceği konusunda gerekli açıklamayı yapacağını söylemektedir. Başbakanlık arşivinde, Şakir’in mektubundan 11 gün sonra Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ ve Diyarbakır vilayetlerine çekilen iki ayrı telgrafta bu bilginin gerçeğe tekabül ettiğini gösterir bazı ifadeler yer almaktadır. Telgrafta “Ermeni harekatına ve alınması gereken acil tedbirler hususunda Üçüncü Ordu Kumandanlığına müracaat edilmesi” gerektiği bildirilmektedir.[11]

Orijinal olduğu kuşku götürmez bu mektupların bize gösterdiği gerçek şudur: İttihat ve Terakki Merkez Komitesi Ermenilerin imhasına ilişkin kesin bir karar almıştır ve bu karar 3 Mart 1915 tarihinden önce alınmıştır.

Şakir Merkez Komite toplantısına katıldı mı?

Eğer 3 Mart 1915 öncesi alınmış bir imha kararının olduğu doğru bir bilgi ise, açığa çıkartılması gereken bir husus var. Bahaettin Şakir’in, sözünü ettiği Merkez Komitesi toplantısına katılması imkansızdır. Şakir, 1914 Ağustos’tan başından beri İstanbul’da değildir. Teşkilat-ı Mahsusa eylemlerini koordine etmek üzere Erzurum’a gitmiş ve ama orada da kalmayarak Kafkaslar’daki askeri hareketlerin başında, bölgeyi gezerek görev yapmaktadır.[12] III. Ordu Komutanı Hafız Hakkı Paşa’nın tifüsten ölmesi üzerine ise Erzurum Valisi Tahsin tarafından 14 Şubat tarihinde çok acele Erzurum’a çağırılır.[13] Yani, mektubun yazıldığı 3 Mart 1915 tarihinde Şakir Erzurum’da bulunuyordu.

O halde Şakir’in sözünü ettiği Merkez Komitesi toplantısının telgraf başında gerçekleşmiş olması gerekiyor. İstanbul Merkez Komitesi’nin Erzurum’da bulunan Şakir ile sık sık telgraf başı görüşmeler yaptığına ilişin elimizde yeteri kadar kanıt vardır. Örneğin Talat Paşa, 26 Kasım 1914’de Erzurum’a “mahrem” koduyla çektiği bir telgrafta, “merkez-i umumi ile … muhabere etmek üzere Bahaeddin Şakir Bey’in karargahından Erzurum’a” çağrılmasını istemektedir.[14] Şakir, bu istek üzerine 29 Kasım 1914’de Erzurum’a gelmiş ve “emre hazır” olduğunu bildirmiştir.[15] İmha kararının bu tür görüşmelerin birisinde alınmış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Naim Efendi’nin hatıratı ve Talat Paşa telgraflarının orijinal olduklarını gösterdiğimde söylediğimi tekrar etmek isterim. Artık 1915’e ait yalan mızrağının çuvala girmesinin imkanı kalmamıştır. Sağcısı, solcusu, milliyetçisi ve liberali ile tüm siyasetin artık yalanların arkasına saklanmaya son vermesi, “evet kardeşim olmuş böyle kötü şeyler bu tarihte” demeye başlaması şart. Tarih hakkında söylenecek söz “evet, olmuş böyle şeyler”, ile başlamak zorunda.

Ve bu böyle başlandığında görülecektir ki, bugün ülkenin sorunlarının en büyük nedeni yalan duvarının arkasına saklanmaktan kaynaklanmaktadır. Ülkenin yarınının aydınlığı geçmişin karanlığının aydınlanmasından geçiyor.

Bahaettin Şakir Ermenilerin imhasında merkezi bir rol oynamıştır

Bahaettin Şakir, Ermeni Soykırımının hem kararının alınmasının hem de uygulanmasının en büyük mimarlarından birisi. Onun, 4 Temmuz 1915 tarihinde, İttihat ve Terakki Elâzığ (Harput) Müfettişi Nazım Bey’e çektiği bir telgrafı vardır. Telgrafın amacı Ermenilerin sürgün ve imhalarını koordine etmektir. Telgrafta Şakir şunları söyler: “Oradan sevk olunan Ermeniler tasfiye olunuyor mu? Nefy ü tagrîb [sürgün edilerek uzaklaştırılmış] olduğunu bildirdiğiniz eşhas-ı muzırra [zararlı unsurlar] imha ediliyor mu yoksa yalnızca sevk ve i’zâm mı [gönderilme] olunuyor muvazzahan [açık olarak] bildiriniz kardeşim.”
Bu telgraf, İstanbul duruşmaları sırasında okundu ve Bahaettin Şakir’in gıyabında idam cezasına çarptırılmasına etkin oldu.

Bahaettin Şakir, Teşkilat-ı Mahsusa Reisi sıfatıyla, bu örgütün eylemlerini organize etmek için Ağustos 1914’te Erzurum’a gitti. Kısa sürede bölgede yaptığı gözlemlere dayanarak Ermenilerin imha edilmesi kanaatine sahip oldu ve değişik tarihlerde İstanbul’a, “kağıt üzerine yazılma imkanı olmayan mütâla’a ve taleplerimi daha faydalı bir biçimde ifade edebilmem… için kesin olarak İstanbul’a gelme ihtiyacı duyuyorum”, biçiminde telgraflar çekti.
Bu yönde çektiği çeşitli telgraflara rağmen, 1914 Aralık ortasından 1915 Şubat ortasına kadar Kafkasya’da, Artvin-Ardahan bölgesinde kaldı ve Teşkilat-ı Mahsusa birlikleri başında çatışmaları doğrudan yönetti. En son Şubat 1915 ortasında Erzurum’a gelen Şakir, burada telgraf başında yaptığı görüşmelerle, yayınladığımız mektuplardan da anlaşıldığı gibi, İstanbul Merkez Komitesini Ermenilerin imhası kararını almaya ikna etmiş gözüküyor.

1915 Martı’nın ikinci yarısında İstanbul’a gelen Şakir, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi ile, imha kararının nasıl hayata geçirileceğini tartışmış ve yapılan bir dizi toplantı ile, soykırımın detaylarına ilişkin ek bazı kararlar alınmıştır. En yakın çalışma arkadaşlarından, Arif Cemil’in ifadesiyle, Bahaettin Şakir Nisan başında Erzurum’a geldiğinde, yeni durum tamamıyla belirlenmiş “tehcir kararı” alınmış idi.

Şakir’in önemi ve etkisi sadece Ermenilerin imhasına yönelik İstanbul merkezli bir kararın alınması ile sınırlı değildir. Elimizdeki belgelerden, Aralık 1914 başında, Bahaettin Şakir önderliğinde Teşkilat-ı Mahsusa Merkez Komitesinin Van ve Bitlis yöresindeki belli bir grup Ermeninin imhası kararının aldığını anlıyoruz. Erzurum’da alınan ve İstanbul’a bildirilen kararda aynen şunlar söylenir: “gerek merkezde ve gerek çevre yörelerde ihtilale önderlik edebilecek veyahut İslamlara tasallut edeceklerinden şüphelenilen Ermenilerin şimdiden tutuklanarak İslamlara saldırıları görüldüğü takdirde imha edilmek üzere hemen Bitlis’e sevkleri, [koyular bana aittir]…” Bu belgeye dayanarak, Bitlis ve Van civarındaki şüpheli Ermenilerin imha edilmelerine ilişkin bir kararın Aralık 1914 başında Bahaettin Şakir önderliğinde, Teşkilat-ı Mahsusa Erzurum Merkez Komitesi tarafından alınmış olduğunu söyleyebiliriz.
Özetle söyleyebileceğimiz, Bahaettin Şakir’in rolü anlaşılmadan Ermeni soykırımını anlamak mümkün değildir.

Taner Akçam
(Agos)

Bahattin Şakir, Türk doktor ve siyasetçi.
II. Meşrutiyet döneminde, mebus veya nazır unvanı taşımamış olmakla birlikte, İttihat ve Terakkî’nin Kâtib-i Mes’ullerinden biri olarak devrin önde gelen siyasetçileri arasında yer almıştır. Vikipedi

[1] Andonian, Medz Vocirı, [Büyük Cinayet], (Boston: Bahag Printing House, 1921)., s.116-117.

[2] a.g.e., s. 144-145

[3] Bakınız, Taner Akçam, Killing Orders: Talat Pasha’s Telegrams and Armenian Genocide (Cham, Switzerland: Palgrave Macmillan, 2018), s. 229-238.

[4] Şinasi Oral, Süreyya Yuca, Ermenilerce Talat Paşa’ya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü, (Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1983)

[5] a.g.e., s. 34-5; 40-41.

[6] Taner Akçam, Naim Efendi ve Talat Paşa’nın Telgrafları (İstanbul: İletişim yayınları, 2016); Taner Akçam, Killing Orders: Talat Pasha’s Telegrams and the Armenian Genocide.

[7] İmzalar için bakınız: Şurayı Ümmet 30 Ekim 1909, no: 192 ve 30 Aralık 1909, no: 201. Aslında Şurayı Ümmet’deki ve mektuplardaki imzaların aynı olduklarını 1996-7 yıllarında bulmuştum. Fakat Naim-Andonian belgeleri üzerindeki kuşkular nedeniyle bu bilgiyi hiçbir zaman kullanmadım.

[8] Kudret Emiroğlu, Çiğdem Önal Emiroğlu, Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti Paris Merkezi Yazışmaları Kopya Defterleri (1906-1908), (İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 2017)

[9] Andonian’ın ilgili sözleri için bakınız, Medz Vocirı, s. 146 ve 22. (dikkat Cingöz buraya)

[10] BOA.DH.ŞFR., 98/168, Dahiliye Nezaretinden Konya Vilayetine, 15 Nisan 1919 tarihli şifre tel: “Vilâyet Sıhhiye Müdürü Yunus Vasfi ve Halep İttihat ve Terakki Murahhası Cemal Beyler hakkında orada kaldığı anlaşılan evrak-ı tahkikiye divan-ı harpten talep ediliyor.”

[11] BOA.DH.ŞFR., 51/15, Dahiliye Nazırı Talat’tan Erzurum, Van, Bitlis ve Diyarbakır vilayetlerine 14 Mart 1915 tarihli şifre tel. Aynı telgraf, aynı gün Mamüretülaziz Vilayetine de gönderilecektir, (BOA.DH.ŞFR., 51/17).

[12] Bahaettin Şakir, 22 Ağustos 1915’tarihinde çektiği bir telgrafla, Erzurum’a gelmiş olduğunu bildirir, (BOA.DH.ŞFR., 483/32).

[13] BOA.DH.ŞFR., DH.ŞFR. 461/060, Bahaettin Şakir’den, Dahiliye Nazır’ı Talat’a “bizzat açılacaktır, müstaceldir”, notuyla 13-14 Şubat 1915 tarihli şifre tel.

[14] BOA.DH.ŞFR., DH.ŞFR. 47/187, Dahiliye Nazırı Talat’tan Erzurum Vilayetine 26 Kasım 1914 tarihli şifre tel.

[15] BOA.DH.ŞFR., 451/12, Erzurum Valisi Tahsin’den, Dahiliye Nazırı Talat’a 28/29 Kasım 1914 tarihli şifre tel.