Translate

Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2026 Perşembe

İktidara gelmemek avantaj olabilir mi?

Hepimizin aklında çok temel bir varsayım var: “Siyasi partiler iktidarı hedefler.” Bu varsayım kağıt üzerinde mantıklı; o kadar zahmet “ikinci parti” olmak için çekiliyor olamaz. Sağduyumuz da bize bunun saçma olduğunu söyler: Bir siyasi parti gücü neden reddetsin ki? Ama böyle bir tavrın çok haklı gerekçeleri olabilir!

Sağduyu bilimin en sinsi düşmanıdır ve karmaşık sistemleri anlamak konusunda bizi sıklıkla yarı yolda bırakır. Gerçekten de günlük siyasetin sığ tartışmalarından bir adım geri atıp olaya bilim merceğinden baktığımızda, karşımıza son derece irkiltici ama ufuk açıcı bir gerçek çıkıyor: Çok partili sistemlerde uzun dönem “ana muhalefet partisi” olarak kalmak, iktidar olmaktan daha kârlı, daha risksiz ve evrimsel açıdan uyum başarısı daha yüksek (“fit”) bir “hayatta kalma stratejisi” olabilir!

Önce iki kritik noktayı netleştireyim: İlk olarak, bunu derken siyasi partilerin veya liderlerinin canlılar gibi evrimleştiğini söylemiyorum. Buradaki argüman, insan toplumu içerisindeki etkileşimlerin en temelde evrimsel biyoloji, psikoloji ve oyun teorisi gibi bilimsel teorilerle izah edilebileceği argümanı. İkincisi, kastettiğim bir “komplo teorisi” de değil. Mesele, tıpkı biyolojik evrimde gördüğümüz gibi içinde bulunulan çevresel şartların (yasal çerçevenin, seçmen davranışlarının) hangi stratejiyi ödüllendirecek biçimde tasarlandığıyla ilgili olabilir.

Öyleyse gelin, bu “daimi muhalefet” stratejisinin ardındaki mekanizmaları adım adım inceleyelim.

Hayattaki hemen her şeye temel doğa yasaları çerçevesinden bakmak mümkün. Örneğin evrenin en dik kafalı kuralını düşünün: Termodinamiğin İkinci Yasası olarak da bilinen entropinin artışı yasası. Canlı bir organizma veya devlet gibi dışarıyla madde ve enerji alışverişi yapan “açık sistemler”, bu kaçınılmaz entropi artışına karşı koyabilmek (yani hayatta kalabilmek) için durmaksızın enerji harcamak zorundalar. Bunu yapmadıkları anda düzensizliğe, kaosa ve ölüme boyun eğerler.

İktidarda olmanın metabolik yükü

Düşünecek olursanız koca bir ülkeyi yönetmek, yani iktidar olmak, özünde devasa bir mekanizmayı entropiye karşı ayakta tutmaya çalışmakla çok benzer: Ekonomi, dış politika, altyapı, adalet sistemi... Tüm bu kompleks sistemler, eğer ki durmaksızın enerji harcanarak bakımları yapılmazsa dağılmaya ve kaosa sürüklenmeye meyillidir. İşte iktidar partisi, sırf var olan sistemi ayakta tutabilmek ve kendisine yöneltilen tehditleri savuşturabilmek için akılalmaz miktarda enerji (bütçe planlaması, bürokratik mesai, siyasi sermaye) harcamak zorundadır. Siyaset biliminde “İktidarın Bedeli” adı verilen bu “metabolik yük” öylesine ağırdır ki, en ufak bir hata entropinin faturasını doğrudan iktidarın önüne koyabilir.

İşte bu perspektiften bakıldığında muhalefette kalmak, devasa bir “enerji tasarrufu”na karşılık geliyor. Ana görevini sistemin yarattığı hataları işaret etmeye indirgeyerek siyaseten hayatta kalmayı sürdürebilir. Herhangi bir şeyi fiilen tamir etmeden, sadece bozulan şeyleri yüksek sesle dile getirerek varlığını sürdürür. Yönetmenin getirdiği ağır yükten tamamen muaftır; ama sistemin sağladığı kamusal güvencelerin hepsine sahiptir.

Bu enerji tasarrufunun canlılardaki karşılığını görmek için evrimsel biyolojiye bakmamız yeterli. Ekosistemde aslanlar veya kurtlar gibi “tepe yırtıcıları” gözümüze çarpar. Birçoğumuz evrimin nihai hedefinin zirvedeki bu yırtıcıları yaratmak olduğuna inanırız. Halbuki bir tepe yırtıcı olmak riskli bir pozisyondur. Sürekli avlanmak ve bölgenizi savunmak zorundasınızdır; bu inanılmaz miktarda kalori gerektirir. Ekosistemde en ufak bir sarsıntı yaşandığında, açlıktan ölen ilk canlılar hemen her zaman o görkemli tepe yırtıcılar olur.

Öte yandan, biyolojide “Alternatif Üreme Taktikleri” (ART) dediğimiz büyüleyici bir alan var. Örneğin mavi solungaçlı güneş balığı türünde, “baskın erkekler” cüsseli ve saldırgandır. Yuva kurmak ve o yuvayı ölümüne savunmak zorundadırlar. Avlanarak elde ettiği enerjinin çoğunu sınırları korumaya harcar ve bu aşırı efor nedeniyle ömrü çok kısa olur.

Fakat bir de biyologların “sinsi erkekler” veya “uydu erkekler” adını verdiği ikinci bir grup vardır: Bu erkekler ufak tefektir, asla kavga etmezler ve bölgeyi savunmak için enerji harcamazlar. Baskın erkeğin yuvasının çeperinde, güvenli bir mesafede pusuya yatarlar. Baskın erkek bütün o ağır işçiliği yapıp kaynakları sağladığında, uydu erkekler bir anda aradan sıyrılıp kendi spermlerini bırakır ve oradan anında sıvışırlar. Uydu erkek sıfır fiziksel risk alarak hayatta kalmıştır! Read more >

Çağrı Mert Bakırcı / Oksijen

22 Haziran 2026 Pazartesi

Maastricht Kriterleri

Maastricht Antlaşması'nda AB'ye üye devletlerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için öngörülmüş bulunan zorunlu koşullar belitilmiştir.




Maastricht Antlaşması'nda üye devletlerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için öngörülmüş bulunan zorunlu koşullar Merkez bankalarının aşamalı olarak bağımsız hale getirilmesi için yasal değişikliklerin yapılması ve "makroekonomik yaklaşım kriterleri"ne uyum olarak iki genel başlık altında toplanabilir:

  • Her üyenin yıllık ortalama enflasyon oranı, fiyat artışını en düşük üç üye devletin yıllık enflasyon oranı ortalamasını en fazla 1.5 puan geçebilecektir.
  • Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu açıklarının gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 3'ü aşmaması gerekmektedir.
  • Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu borç stoklarının, gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 60'ı geçmemesi zorunludur.
  • Her üye devlet, fiyat istikrarı bakımından en iyi sonucu sağlayan üç üye devletin ortalama nominal uzun vadeli faiz oranını en fazla 2 puan aşabilecektir.
  • Üye devletlerin ulusal paraları, Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasının izin verdiği "normal" dalgalanma marjı içinde kalmalıdır. (Şu an için yüzde 15, ancak hemen hemen bütün ülkeler yüzde 2.25 marjı içinde kalmaktadır.)

17 Aralık 2024 Salı

Şeyh Bedrettin Destanı

Nazım Hikmet


1

Sedirde al yeşil, dal dal bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musa'yı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla abdest alarak
Çelebi Sultan Mehmet tahta çıkmış hünkar idi.
Çelebi hünkar idi amma
Al Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgar idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıç şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarümar idi
Velhasıl hünkar idi, timar idi, rüzgar idi
ahüzar idi.


2

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıkların eti yavan olur,
sazlıklardan ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircinin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor 
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı traşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..


3

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp 
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
"- O ateş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim.
Ben gayri zuhur ve huruç edeceğim
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvvetli ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz mülletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptal edeceğiz...

*

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken Simavnalı "Teshil"ini
Torlak Kemalle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırıl çıplak bir kılıç
heybelerinde al yazma bir kitapla çıktilar...

Kitaplarının adı:
"Varidat"dı.

./. Destanın Tamamı...

14 Ekim 2022 Cuma

Diktatörlük Dönemlerinde Kişisel Sorumluluk

Her insani faaliyet iki kısımdan oluşur: Liderin yaptığı “başlangıç” kısmı ve çok sayıda insanın katıldığı “icra” kısmı. Ne kadar güçlü olursa olsun hiçbir lider, başka insanların yardımı olmadan başladığı işi iyi ya da kötü sonuna kadar götüremez. Tayin edici olan, liderin niyetlerini gerçekleştirmek için girdiği yolda ona itaat edenlerin olmasıdır.

Diktatörlük döneminde kişisel sorumluluk
Nazi döneminde milyonlarca insanın nasıl olup da rejimin insanlık dışı eylemlerinin bir parçası haline geldiği, sosyal bilimlerin cevabını aradığı en mühim sorulardan biridir. Hannah Arendt, bir çalışmasında* bu sorunun peşine düşer; bir insanın caniyane suçları işleyen bir düzeni hangi saiklerle desteklediğini ve gözünün önünde cereyan eden korkunç işleri nasıl meşrulaştırdığını izah etmeye çalışır.

Arendt, evvela, modern devletlerde her bir bireyin bir “çarkın dişlisi” olarak iş gördüğünü belirtir. Dev gibi bir bürokrasisi ve muazzam bir emir-kumanda zinciri olan devletin içine giren her bir kişi, bu mekanizmayı harekete geçiren ve işleten bir dişli olarak görülür. Burada en hayati husus, her bir dişlinin yerinin doldurulabilir olmasıdır; sistemin yapısında bir değişikliğe gidilmez ama çalışmayan bir dişli sökülüp onun yerine yeni bir dişli takılabilir.

“Soruna bu şekilde yaklaşıldığında, sistemi bir bütün olarak ayakta tutan insanların birey olarak sorumlulukları ancak ikincil dereceden bir önem taşır ve savaş sonrası davalarda sanıkların ‘Ben yapmasam başkası yapacaktı’ biçiminde ifade etmeye çalıştıkları mazeret haksız değildir.” (s. 173)

Ancak Arendt, Kudüs’te izlediği Eichmann Davası’nın kendisini meseleye farklı bir açıdan bakmaya zorladığını söyler. Davaya bakan hâkimlerin “bir duruşma salonunda bir sistem, tarihsel bir eğilim, anti-Semitizm gibi herhangi bir ‘izm’ değil bir insan yargılanır” yaklaşımını paylaşır. İnsanın “bir çarkın dişlisi” olarak değerlendirilmesini safsata olarak niteler. Sanıkların “bunları yapan birey olarak ben değildim, ben çarkın yeri başkasıyla doldurulması mümkün olan basit bir dişlisiydim, benim yerimde kim olsa aynısını yapardı” şeklindeki savunmalarının mahkeme tarafından kabul edilmemesini doğru bulur.

“Ehven-i şer denilerek bazı kötülüklerin sineye çekilmesi bilinçli olarak kötülüğün kendisinin kabul ettirilmesinin bir aracı olarak kullanılabiliyor. Verilebilecek birçok örnekten birisi, Yahudilere yönelik imha politikasıdır. Yahudilerin imhasına başlanmadan önce bir dizi anti-Yahudi önlem alınmıştır. Bu münferit önlemlere, her şeyin berbat olacağı endişesiyle rıza gösterilmiş ve böylelikle sonunda artık daha kötüsünün olamayacağı bir aşamaya ulaşılmıştır. Burada, insanın kendi değerler sistemine tümüyle ters düşen gelişmeleri fark etmek konusunda basiretinin nasıl bağlandığını görüyoruz.”

Yazının Tamamı

12 Mart 2022 Cumartesi

Öncesi ve sonrasıyla 12 Mart Muhtırası

Yarım yüzyıl önce, bugün, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, parlamentoya ve hükümete karşı ortak imzalı bir ‘muhtıra'(1) yayınladı.

Komutanlar, parlamento ve hükümetin tutumunun ülkeyi anarşi, kardeş kavgası ve ekonomik ve sosyal huzursuzluk içine soktuğunu ileri sürüyor ve buna bir önlem olarak ‘partilerüstü anlayış ve Atatürkçü görüşle, anayasanın öngördüğü reformları ele alacak yeni bir hükümetin’ kurulmasını istiyorlardı. 

Üç maddelik kısa muhtıranın son maddesine göre, “bu husus tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri idareyi doğrudan doğruya almaya kararlı” idi. 

Muhtıra, öğle ajansında radyolardan okundu. (O zaman Türkiye’de televizyon henüz deneme yayınları yapıyordu). Akşam 17.30’da Başbakan Süleyman Demirel, muhtıranın anayasa ve hukuk devleti kurallarına aykırı olduğunu belirterek görevinden istifa etti. 

Meclis’te sessizlikle karşılanan muhtıranın, parlamentoyu itham eden cümlelerine Başkan Tekin Arıburun Senato’yu açış konuşmasında karşı çıktı. Ancak muhalefetin çoğunluğu muhtırayı destekliyordu. Milli Birlik Grubundan(2) Mucip Ataklı, “Silahlı Kuvvetlerin devrimci isteklerini parlamentonun basiretle değerlendireceğini umduklarını” söyledi. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türk Hukuk Kurumu, Devrimci Gençlik Federasyonu, Türk İş, Disk muhtırayı olumlu karşılayanlar arasındaydı.

Üniversite öğretim üyelerinden bazıları muhtırayı destekleyen açıklamalar yaptı. Cumhuriyet’te İlhan Selçuk, 14 Mart tarihli yazısında muhtırayı ‘devrimci çizgide olumlu bir adım’ olarak niteliyor; Devrim Dergisinde Uğur Mumcu, “Erkekseniz Karşı Çıkın” başlıklı yazısında Meclisteki sessizliği alaya alıyordu.

Sol yanda yer alanlardan sadece iki deneyimli isim muhtıraya temkinli yaklaştı. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran, demokrasi açısından kaygılarını belirten bir açıklama yaptı. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 15 Mart’ta partisinin ortak grup toplantısında, komutanların hükümete ne yapmalarını takdir ve zorunlu bir tedbir olarak teklif ve ısrar etmesini doğru bulmadığını söyledi. 

Muhalefetin büyük çoğunluğu, kısa sürede pişman olacakları bir yanılgı içindeydi.

Bu yanılgının perde arkasında, son hafta içinde Silahlı Kuvvetlerde yaşananlar hakkındaki bilgisizlik yatıyordu. 

12 Mart Muhtırası, aslında 9 Mart’ta yapılması planlanan radikal bir darbeyi önleyen ve kısa sürede planlayanların aleyhine dönüştüren bir karşı hamleydi. 

Gerçekten, ordu içinde aralarında general rütbesinde olanların da bulunduğu bir grup subay ve onlarla fikir birliği içinde olan bir grup -maceracı- siyasetçi ve yazar, 9 Mart’ta TBMM’ye ve hükümete son veren bir darbe yapacak, yönetime kalıcı biçimde el koyacak, Milli Demokratik Devrim’i (MDD) gerçekleştirecek, -iddialarına göre- Türkiye’yi bu yoldan kalkındıracaklardı. 

9 Mart darbesini planlayanlara göre, Türkiye’nin çok partili sistem ve seçimlerle gelişmesi mümkün değildi. MDD’cilere göre, 1960’da 27 Mayıs Darbesi yapılmış, DP kapatılmış, milletvekilleri ve bakanları cezalandırılmıştı; fakat 10 yıl içinde DP’nin devamı olduğu belli bir parti yine iktidardaydı. Onlara göre DP de, AP de tutuculuktan öte gerici partilerdi ve hep onların kazandığı demokrasi, Türkiye için çıkmaz bir yoldu.

MDD’ciler bir süredir sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları ile gençlik arasında taban oluşturmuşlar, bu örgütlerde ‘demokrasiyi vazgeçilmez yöntem olarak benimseyenleri’ büyük ölçüde tasfiye etmişler, etkisizleştirmişlerdi. Gazete ve dergilerde önemli yazarlar darbenin fikri temellerini atıyordu. Örneğin, tanınmış bir yazar, bazı gençlerin örgütsel propoganda için -kimliklerini gizlemeden- yaptıkları bir banka soygununu, “banka soymak, banka kurmaktan daha büyük suç değildir,” diye cesaretlendirebiliyordu.

9 Martçılar, askerler ve siviller arasında yeterince örgütlendiklerine inanarak, Ordu üst kademesinden destek bulmaya çalıştılar. Bir süre sonra, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ‘Selim Bey’, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ‘Yavuz Bey’, Korgeneral Atıf Erçıkan ‘Erçil Bey’ kod adlarıyla ‘kendilerindendi’. ‘Nuri Bey’ kod adıyla Tümgeneral Celil Gürkan zaten harekatın merkezindeydi.

1971 Mart’ının ilk haftası Ankara’nın komuta merkezlerinde olağanüstü toplantılarla doluydu. Ancak, darbe planının içinde bulunmayan Genelkurmay, bütün hazırlıklardan haberdardı. Sonrada ortaya çıktığına göre, Korgeneral ‘Erçil Bey’ bütün çalışmaları yukarıya bildiriyordu. 

Genelkurmay’ın 9 Mart planından haberdar olması Kuvvet Komutanlarının duraksamasına yol açtı. 9 Mart akşamı Hava Kuvvetleri Karargahında yapılan toplantı karara varılmadan dağıldı. 10 Mart’ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, kuvvet komutanlarının yanısıra bütün ordu komutanlarını topladı. 11 Mart’ta Yüksek Askeri Şura toplandı. Toplantı sonrası Tağmaç, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la görüşmeye gitti.

Ertesi gün öğle ajansında radyolarda, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının ortak imzasıyla ‘muhtıra’ okundu. Kara ve Hava Kuvvetleri Komutanları, 9 Mart darbesinden vazgeçmişler, buna karşılık komuta kademesiyle hükümetin istifasının istenmesi ve yeni bir hükümetin kurulmasında anlaşmışlardı. 

12 Mart’ın ilk günlerinde birtakım ‘sol’ çevrelerin destekçi tutumu, muhtırada anayasanın öngördüğü reformlardan söz edilmesinden ve metnin altında Kara ve Hava Kuvvetleri komutanlarının adlarını görmekten kaynaklanıyordu.  

Ancak, aldananlar sadece onlar değildi. Bir dolu heyecanlı ‘devrimci’ genç, darbecilerin yolunu açmak için ortamın hazırlanmasına çalışıyor, gösteri niteliğinde banka soyuyor, yabancı askerleri kaçırıyorlardı. 16 Mart’ta, bu tür suçlardan aranan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan (ve kısa bir süre sonra  Hüseyin İnan) yakalandı. Aynı gün, içlerinde Mahir Çayan’ın da bulunduğu ileri sürülen bir grup İstanbul Erenköy’de banka soyuyordu. 

17 Mart’ta, 9 Mart darbe hazırlığıyla ilgisi olduğu ileri sürülen 4 general, 1 amiral, 8’i kurmay olmak üzere 35 albay emekliye sevk edildi. Taraflar belli olmuş, muhtıracılar sol gösterip sağ vurmuştu. Emekliye sevk kararnamesini, henüz yenisi kurulamadığından, istifa eden hükümet üyeleri  imzaladı. 

19 Mart’ta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, TBMM’deki parti genel başkanları ile görüşerek CHP Kocaeli Milletvekili Prof. Nihat Erim’i -partisinden ayrılması koşuluyla- hükümeti kurmakla görevlendirdi. Nihat Erim, tanınmış, önde gelen bir CHP’liydi.

21 Mart’ta CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, CHP’nin hükümete bakan vermesine karşı çıkarak ve bu konuda İsmet İnönü ile görüş ayrılığına düştüklerini söyleyerek görevinden istifa etti. Ecevit haklıydı; 1957 seçimde %41’e çıkan CHP’nin oy oranı , 27 Mayıs darbesinden sonra, 1961’de  %36’ya gerilemiş, CHP, darbenin yanında görünmenin bedelini ödemişti. Ecevit, benzer bir görüntünün CHP’yi yine gerileteceğini düşünüyordu.

Nihat Erim, “reformları gerçekleştirecek bir teknokratlar kabinesi” kurduğu iddasıyla yola çıktı. Ancak asayiş olayları, banka soygunları, fidye için insan kaçırmalar durmak bilmiyor, gündemi işgale devam ediyordu. Dönemin tanınmış yazarlarından Ali Gevgilili’nin deyimiyle “1971 Türkiyesinde küçük burjuva ilericiliği, bir gün tarihin ancak çılgınlık yargısını verebileceği her çeşit serüveni deniyordu.” 
 
17 Mayıs’ta İsrail Konsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması ve -faili tartışmalı- öldürülmesi, büyük güvenlik operasyonlarına ve hükümetin -reformlar yerine- tümüyle bu olayları önlemeye odaklanmasına yol açtı.

Aslında, muhtırada ve hükümetin söyleminde yer alan ‘anayasanın öngördüğü reformlar’ ifadesi de oldukça tartışmalı ve inandırıcılıktan uzaktı. Muhtıranın birinci imza sahibi olan Orgeneral Tağmaç, uzunca bir süredir anayasadan şikayetçiydi. Kısa süre sonra olaylar, anayasanın öngördüğü reformların yapılması değil, anayasanın öngördüğü özgürlüklerin kısıtlanması doğrultusunda ilerledi.(3) 

12 Mart dönemi, ülkeye her açıdan büyük zarar verdi. Asılsız suçlamalarla öğretim üyeleri, yazarlar, aydınlar tutuklandı. Üç genç insan -kimseyi öldürmememişlerdi- siyasi bir hırs ve öfkenin kurbanı olarak idam edildi. Nice insan, sonu baştan belli, anlamsız çatışmalarda canını yitirdi.

Ama, 12 Mart’a giden yolu 9 Mart girişiminin açtığı gerçeği hiçbir zaman yeterince tartışılmadı. 9 Mart darbe girişimi olmasa, 12 Mart muhtırası olmayacaktı. MDD’cilerin demokrasiyi beğenmeyen, halk oyunun sağduyusuna inanmayan ve gelenekçi-liberal siyasi partileri bile ‘gerici’ sayan tutumu ve darbe girişimi, Türkiye’ye ağır bedeller ödetmekle sonuçlandı.

9 Mart girişiminin önderlerinden iki kuvvet komutanı 1972’de ve 1980’de sıra ile cumhurbaşkanı adayı oldular. Generaller, albaylar ve yazarlar, -en azından 12 Eylül darbesine kadar- oldukça konforlu yaşadılar. Onlara inanan bir dolu ‘devrimci’ genç, inanç, heyecan ve hayallerinin bedelini canlarıyla ödediler. 

Türkiye sosyalist hareketinin demokrasiye inançla bağlı, en saygın isimlerinden Mehmet Ali Aybar’ın TBMM kürsüsünde söylediği gibi, tarihin tecrübesi, bir kez daha şiddetin ve anarşinin hep sağcılaşmanın, otoriterleşmenin işine yaradığını göstermişti.

1980 12 Eylül darbesinden yıllar sonra anılarını yazan Orgeneral Muhsin Batur’un bir saptaması da oldukça çarpıcıdır: “Gariptir, bazan hem aşırı solcular, hem iş çevreleri askeri müdahaleyi ister. Tabii sonuçta solcular kaybeder, iş çevreleri kazanır.”(4)

9 Mart darbe girişiminden de, 12 Mart darbesinden de çıkaracağımız çok ders var.

Ancak Türkiye siyaseti hiçbir zaman bu derslerden ibret almayı, daha da önemlisi, hiçbir darbe yahut darbe girişim ile yüzleşmeyi başaramadı. 

artigercek.com - Ertuğrul Günay



18 Eylül 2021 Cumartesi

‘En az’ ile ‘en çok’un ötesinde


Siyasal ve toplumsal mücadelelerde başrol üstlenen güçler yürüyüşlerinin belli bir aşamasında kaçınılmazca bir yol seçimi sorunuyla karşı karşıya kalırlar. Tutmaları mümkün birçok yol ve doğrultu vardır ama daha önce hiç o yollardan geçmemişler, varacaklarını düşündükleri yeri de hiç deneyimlememişlerdir. Böyle bir anda geleceği ancak akılla görebilirler. Öyle akılcı kararlar vermeleri gerekir ki, seçilen yol boyunca hem öncüyü takip eden büyük kitlenin moralini, mücadele azmini, zafere inancını ayakta tutabilsinler; hem mücadele alanına en büyük güçle ve en elverişli konumda girebilsinler; hem de karşıt ve rakiplerinin yürüyüşlerini bozarken kendilerini karşı hamlelerden koruyabilsinler.

“Ortak duyu”, halka ve önderlere her zaman ve her şeyde olduğu gibi “en kolay yol”u empoze eder. Doğanın ve toplumun işleyişinden edinilen gündelik yaşam deneyimi milyonlara değişik kalıplar içinde hep bunu söyler. Onlar, “genel çekim yasası”nı hiç duymuş olmasalar da bilirler: “Su akar, yolunu bulur”, “Her çıkışın bir inişi vardır,” “Yükselen her şey düşer…” vb. “Enerjinin sakınımı” ilkesinin bu folklorik yorumu çok basit fiziksel görüngüleri ya da gündelik yaşamda basit insan davranışlarını açıklamakta işe yarar görünür.
Türkçe'de “en kolay yol” diye geldiğimiz bu buluşsallık, Batı dillerine “en az direnç yolu” [“the path of least resistance”] olarak yerleşmiş, fizikten siyasete kadar gücün konu edildiği pek çok durumda dile pelesenk olmuştur.

Ne var ki, olaylar ve süreçler karmaşıklaştıkça, güçler büyüyüp çeşitlendikçe fizikçiler ya da siyasal önderlerin “en kolay yol”dan ya da “en az direnç yolu”ndan bir hakikate varamadıkları ortaya çıkar. Gündelik bilinç, elektrik akımının ya da sınıf mücadelesinin neden “en kolay yol”dan değil de “daha zor” görünen ama tarihsel ya da maddi gerçeklikte mümkün “biricik yol”dan ilerlediğini açıklayamaz olur. 20. yüzyıl başlarında siyasal sınıf mücadelesinin başlıca sorunsallarından biri olan kendiliğindenlik ile bilinç arasındaki ikilik de “en kolay yol” bağlamında bir tartışmanın konusu olmuştu. Sınıf mücadelesinin “en kolay yol”unun kendiliğindenliğe iltica etmekten geçtiğini savunan “işçici” ve “halkçı”lara devrimci sosyalistler şöyle yanıt vermişlerdi: “Bu, ezilenlerin] bilinçsizliğine boyun eğmektir.” Ezilenlere bilinç taşımak, onların öncü kesimlerini aydınlatmak, “aydın”ın bilgisini temellük etmelerine yardımcı olmak yerine, kitlelerin kendiliğinden ekonomik mücadelelerine müracaatla “en kısa yol”u tutanlar, “ortak duyu” gereğince doğru yolda yürüdüklerine kendilerini de inandırmış olabilirler.

Ancak, bu “yol”dan ileriye gidildiği genellikle pek vaki olmaz. Kitleler, “Komünizme karşıdırlar,” kitlelerin “Batıl itikatları vardır,” kitleler “Devletin yenilmezliğine inanır...” Egemen bilinç biçimlerinin kucağında yoğrulan bu kitleselliğin bütün emekçi aksanına karşın egemen sınıfın ideolojik dilini yeniden üretmeksizin edemeyeceğine dair devrimci teorinin 19. yüzyılda ulaştığı çıkarsama 20. yüzyıl devrimlerince yeniden ve yeniden doğrulandı: “Egemen bilinç her zaman egemen sınıfın bilincidir.”
Kendiliğindenliği yüceltenler esasen bir maddi hakikate dayanmıyor sayılmazlar. Kitleler, sömürüye, baskıya, şiddete, haksızlığa elbette kendiliğinden tepki gösterirler. Ancak, bir toplumsal ve politik dönüşüm programına bağlanmış olmayan kendiliğindenliğe tapınarak onu saçmalığa indirgemek de kurtuluş mücadelesi saflarında tepki doğurur. “Bilinç” kutbunda toplananların bir bölümü -bu bilincin bulanıklığı nispetinde- kurtuluşun böylesine sıradanlaştırılmasına ve gündelik bilinçle ikamesine “iradeci” ve “öznelci” bir tepkiyle karşılık vermeksizin edemez. Bu eğilim de uluslararası literatürde -Türkçeye “en çokçu” diye çevirebileceğimiz “maksimalizm” terimiyle anılıyor. Her iki eğilimin de kurtuluş mücadelelerinin henüz doğrultu kazanamadığı ya da nispî duraksama gösterdikleri, büyük baskılar altında tutuldukları, bilinçli kadrolarının kıyıma uğratıldıkları dönemlerde uç verdiğine ve hareketin politik bilinç ve örgütlenme açısından nispeten geri kesimlerinin zihniyetini yansıttığına işaret eden Antonio Gramsci “maksimalizm”i “Marx’ın öğretisinin kaderci ve mekanik bir yorumu” olarak nitelemişti. Gramsci, partisindeki “maksimalist”lerin “oportünist” olmaktan çok “uzlaşmaz” olduklarını kaydetmekle birlikte, onları günbegün taktik mücadelelerle uğraşmaktansa, kollarını kavuşturup nesnel koşulların eninde sonunda kitleleri devrime sürüklemesini beklemeyi siyaset saymakla suçluyordu.

Türkiye’nin demokratik muhalefet güçleri faşizmin kurumsallaşmasını durdurma mücadelesinde gelinen yeni evrede sonuç alıcı yeni bir yol tutmak üzere büyük maddi ve manevi çaba gösteriyor. Bunun için elde hazır bir reçete olmayabilir, ancak, 20. yüzyıl devrimlerinin uluslararası deneyimi, özgürlük mücadelesinin hangi yolları tutmaması gerektiğine ilişkin güçlü bir kılavuzluk sunuyor. Bu deneyime dayanarak matematiksel bir kesinlikle söyleyebiliriz ki, Kürtlerin özgürlük mücadelesinin Türkiye’nin toplumsal ve demokratik muhalefet güçleriyle tarihsel ittifakının ifadesi olan “üçüncü yol”, asla iki “çıkmaz yol”un -“en azcılık” ile “en çokçuluk”un- ortasından değil, ötesinden geçecektir.
Gramsci, 1925’te İtalya’da faşist partinin iktidar yürüyüşüne karşı mücadelenin gereklerini değerlendirirken şuna işaret etmişti: “[Halklarımızın düşmanları] güçlüdür, ellerinde pek çok araç ve ihtiyat kuvvet vardır [...] Onları yenmek için [...] onların cephesindeki her bir çatlaktan yararlanmamız, ne kadar kararsız, ne kadar sallantılı ve ne kadar geçici de olsalar mümkün her müttefiki değerlendirmemiz gerekir [...] Tüm devrim öncesi dönem esasen [...] yeni müttefikler kazanmaya, karşıtımızın saldırısını ve savunma yapılarını dağıtmaya ve ihtiyatlarını tüketmeye yönelik bir taktik etkinlik dönemidir [...]”
Demokratik özgürlük güçlerinin tarihsel ittifakı, faşizmin iktidarını kurumsallaştırma hamlesiyle hesaplaşmanın yeni evresine özgü taktiğini şekillendirmeye zihnini “en azcılık”tan da “en çokçuluk”tan da özgürleştirerek başlamalıdır.

Ertuğrul Kürkçü Yeni Yaşam, 16 Eylül 2021

12 Ocak 2021 Salı

Annesiz Kızlar

MODERN BABALARIN MODERN KIZLARI 

Aksu Bora

Geçmiş, hem kişisel hem de toplumsal tarih, bitmiş ve geride kalmış bir “şey” değildir. Tersine, geçmişin tortusu, bugün de, bizimle birlikte yaşar. Geçmiş, hem kişisel hem de toplumsal tarih, çeşitli biçimlerde kurduğumuz bir anlatıdır. Her anlatı gibi, bazı şeyleri kapsar, başkalarını dışarıda bırakır, kapsadıklarını belirli bir perspektif içinde düzenler. Bu bakımdan, bu “geçmeyen geçmiş”e hep yeniden bakmak, yeniden anlamlandırmak, özellikle de ortak belleğin gerisine itilmiş anılarla yüzleşmek, sağlıklı bireyler ve toplumlar için bir zorunluluktur.

Bireysel boyutta hafıza, psikolog ve psikanalistlerin ilgi alanı olmasının yanı sıra, özellikle sözlü tarih, yaşam öyküsü anlatımı gibi tekniklerin gelişimiyle birlikte, tarihçiler ve sosyal bilimciler için de önemli bir bilgi kaynağı haline gelmiştir. Maurice Halbwacs’ın 1920’li yıllarda yaptığı çalışmalar ve “toplumsal bellek” kavramını ortaya atmasından bu yana ise, bireysel belleğin ne derece bireyin nörolojik yapısı ve kişisel yaşamıyla, ne derece toplumsal ilişkiler ve tarih ile bağlantılı olduğu tartışılmaktadır(Assmann 2001: 38-39). Halbwacs, bireysel belleğin toplumsal koşullara bağlı olduğunu ileri sürer ve “Bu çerçevenin dışında toplumda yaşayan insanların hatıralarını sabitleştirecekleri ve yeniden bulabilecekleri bir başka bellek olmaz” der (akt. Assmann:29). Ona göre, hafıza bireysel toplumsallaşma süreci içinde oluşur. Bu nedenle de toplumsal çevre tarafından belirlenir. Yani, “hafıza da tıpkı dil gibi, iletişimsel süreçlerde, yani hatıraların anlatılması, alımlanması ve sahiplenilmesi yoluyla oluşur” (Sancar 2007:41). Dolayısıyla, birey ancak yaşadığı toplumsal çevrenin ortak hafızası içine yerleştirebildiği, bu anlatı içinde kendine yer bulabilen şeyleri hatırlayabilir. Bu nedenle de bireysel hafıza ile toplumsal olan arasında yakın bir ilişki vardır.

Bu yazıda konu ettiğim anne-kız ilişkisi, bireysel hafıza ile toplumsal olan arasındaki ilişkiyi tartışabilmek için son derece uygun bir araştırma alanıdır; çünkü Türk modernleşmesi kapsamında yaratılan “yeni kadın” idealinin somut kişiler, kadınlar tarafından üstlenilmesi süreci, bir yandan son derece kişisel bir boyut taşırken, aynı zamanda toplumsal ve politik bir olgu olarak da ele alınabilir.
Bu yazıda “Cumhuriyet kızı” imgesinin nasıl bir “babanın kızı” anlatısı içinde kurulduğunu, bu anlatının anneyi ve onun temsil ettiklerini dışarıda bırakmaya dayalı olduğunu göstermeye çalışacağım. “Baba” ve “Anne”nin neleri temsil ettiğini, dolayısıyla da dışarıda bırakılanın ve içerilenin neler olduğunu anlamaya çalışmak, modern eşitlik idealinin kadınlar için kişisel ve toplumsal bedelini de görmemizi kolaylaştıracaktır. Anadil başta olmak üzere “fark”ın geride bırakılarak “ileri”ye, eşitliğe doğru yönelme hem stratejik bir tercih olarak görülebilir, hem de çeşitli ideolojik ve politik araçlarla dayatılmıştır. Böyle bir tercihin nedenlerini anlamaya çalışmak kadar, bedelini de tartmak, günümüzde kadınların eşitliği ve özgürlüğüne ilişkin tartışmalara yeni bir ufuk kazandıracaktır.

Geçmişin Cinsiyeti
Geçmişle hesaplaşma, hatırlama/unutma ikilisini çağırır, bu ikisiyle ilişkilidir. Çünkü Marc Augê’nin “Unutma Biçimleri” isimli kitabında (Augê 1999: 59) dediği gibi, “anılar, tıpkı kıyı çizgisinin deniz tarafından şekillendirilmesi gibi, unutma yoluyla şekillendirilmiştir”. Demek ki, hatırladıklarımız kadar, unuttuklarımız da önemlidir, bugünümüzü kuran bilgiler arasındadır.
Hesaplaşma, “hesabını görme”, “hesap kesme” gibi çağrışımlarıyla, geçmiş travmalarla bir “üstesinden gelme” ilişkisini düşündürür. Özellikle kendi öznelliğimizin yapı taşlarını oluşturan travmalar söz konusu olduğunda, söz konusu ilişkinin üstesinden gelmeden çok, “barışma” boyutunu vurgulamanın önemini hatırlatmak gerekir. Çünkü geçmişle böyle bir bağlamda ilişkilenmenin hedefi, asıl olarak, kişisel ve toplumsal bir sağaltımdır. Böyle bir barışma için, her şeyden önce, kavgalı olunan gerçekliğin doğasını, bizim bu gerçekliğin kurulmasındaki yerimizi ve bu gerçekliğin öznelliğimizin biçimlenmesindeki etkisini görebilmemiz, kabul edebilmemiz gerekir. Bu nedenle, geçmişle ilişkimizin bilinçli olarak simgelenen geçmiş kadar, “içimizde yaşayan geçmiş”i de içeren, kapsamlı bir ilişki olarak yeniden tanımlanması önemlidir.

Türkiye’nin yakın tarihi, çeşitli açılardan bir modernleşme tarihi olarak okunabilir: İmparatorluktan ulus-devlete, tebadan vatandaşa geçiş. Bu geçişin hem sembolik hem de maddi anlamda önemli bir veçhesinin kadın-erkek eşitliğinin desteklenmesi olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan, yakın tarihimizle hesaplaşma (ya da barışma) girişimlerinin cinsiyet meselesini kapsam dışı bırakması (ya da “unutması”) pek kolay olmamalıdır. Üstelik, böyle bir “unutma”nın gerekçesi bu konuda yeterli araştırmanın ve çalışmanın yapılmamış olması olamaz, bilindiği gibi, son on-on beş yıl içinde modernleşmenin cinsiyet boyutuna ilişkin çok sayıda önemli çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar, kadın-erkek eşitliği fikrinin ve bu fikrin bir devlet politikası olarak yürürlüğe konmasının modernlik ile bağlantısını ortaya koymuş, “devlet feminizmi”nin kadınlar için ne türden sonuçları olduğunu tartışmıştır.
Yalnızca Osmanlı İmparatorluğu/Türkiye Cumhuriyeti bağlamında değil, “üçüncü dünya milliyetçiliği” diye adlandırılan bağlamda da modernleşme ve aynı zamanda “ulusal karakter”ini koruma ikileminin bir çözümü olarak kadınların ulusun simgeleri olarak kullanıldıkları, yani kadınların aidiyet ve kimlik politikalarında önemli bir araç oldukları gösterilmiştir.
Bu araçsallaştırma, kadınların Tanzimat döneminden itibaren yükselttikleri eşitlik ve hak taleplerinin yeni bir bağlam, Kemalizm bağlamı içinde anlamlandırılmasında kendini göstermiştir. Bu “yeniden anlamlandırma” bir dizi unutuşun ilkini yaratmıştır: Bu topraklarda kadınların verdikleri hak mücadelesinin unutuluşu. Böylece, kadınların eşitliği fikrinin Mustafa Kemal’in zihninde yaratılmış ve yine onun tarafından yürürlüğe konmuş bir fikir olduğu inancı yaygın ve güçlü bir inanç haline gelebilmiştir. Bir başka unutuş, Tanzimat’tan başlayarak modernleşmeci elitlerin düşünce ve eylemlerini belirleyen geleneksel/modern ikiliğinin bir kurgudan ibaret olduğunun unutulmasıdır. “Geleneksel” hanelerin ve bu hanelerde yaşananların cehalet, gerilik, yobazlık ve karanlıkla nitelendirilmesi, dolayısıyla kurgusal bu “gelenek”e kurtulunması gereken bir gerçeklik muamelesi yapılması, bu hanelerin gerçekliğinin de unutulanlar arasına katılmasına yol açmıştır. Ancak çok yakın bir dönemde, Duben ve Behar’ın (1996) çalışması türünden bazı çalışmalarla bu unutuşun tozları silinip gerçekliğe bir başka perspektiften bakma imkanı bulunabilmiştir. Bu unutuş, kadınların hak mücadelelerine ilişkin ilk unutuşu destekleyici niteliktedir: Babanın despotlukla, annenin ise cehalet ve dar kafalılıkla malul olduğu bu hanelerden nasıl bir kadınlık çıkabilirdi ki?

Türk Modernleşmesinde Hatırlananlar ve Unutulanlar
Nükhet Sirman (2002), Tanzimatla gelen büyük değişimin yarattığı yeni bürokratik yapıların nasıl bir yeni orta sınıfın doğuşuna yol açtığını anlatırken, iktidarın yeniden bölüşüm mekanizması içinde yer alamayan genç erkeklerin kendilerine yeni söz söyleme alanları bulduklarını, bu alanların gazeteler, romanlar, sahne oyunları, yeni edebi tarzlar olduğunu söyler. “İktidarla evler iç içe geçtiği için ortada kalanlar, bir yandan farklı ev kurma biçimlerini tahayyül etmeye girişmişler, diğer yandan da mülkün halk adı verilmeye başlanan yeni oluşturulmakta olan hayali bir kitleye danışarak yönetilmesini talep etmişlerdir”. Bu erkekler, Türk milliyetçiliğinin kurucuları, modernleşme projesinin sahipleri ve yürütücüleridirler. Despot babanın yönetiminden kurtulup kardeşlik temelinde yeniden bir siyasi örgütlenme yaratacaklardır. Fatmagül Berktay’ın(2003) belirttiği gibi, yenilik, ataerkinin babamerkezli biçiminden kardeşlik merkezli olanına geçiştir. Kardeşlik merkezli bu yeni ataerkide kadınların yeri ne olacaktır? Bu sorunun tek bir yanıtı yoktur. Tek bir yanıt yoktur, çünkü erkeklerin gözlerindeki kadın modelleri tek çeşit değildir, onların bu kadınlarla ilgili duyguları da öyle. Bütün değişim dönemlerinde olduğu gibi, değişimi istemek, ama aynı zamanda onun getireceklerinden korkmak, Türk modernleşmesinin erkek elitlerindeki temel duygu örüntüsünü oluşturur. Arzunun ve korkunun bu bileşimi, kendini edebi metinlerde ve bu metinlerden çıkarak yaygınlaşan kadın tiplerinde gösterir. Fatmagül Berktay’ın belirttiği gibi, “Yeni koşulların zorladığı yeni bir kimlik arayışı içindeki Türk aydını, çevresindeki bildik dünyanın değişiyor olmasının yarattığı yersiz yurtsuzluk duygusuyla ve geleneği temsil eden babanın artık var olmamasından kaynaklanan, gerektiğinde sığınabileceği güvenli bir korunaktan yoksunluğun yol açtığı paranoyayla başetmek durumundadır. Ayaklarının altındaki zemin kayganlaşırken, “tutunduğu dal” ise, Batıdaki modernleşmeci kardeşinin yaptığı gibi, kendi denetiminde bir yeni kadın imgesi yaratmak ve yeni koşullar altında bile değişmeyen bir şeyler olduğunu kanıtlamak üzere eski ataerkil ideolojiyi yeni koşullara uygun biçimde yeniden üretmektir”. Bu yeni kadın imgesi, iki başka imgeyle zıtlık içinde kurulur: Geleneksel kadın ve tango kadın. İlki, modern erkeğin kurtulmaya çalıştığı eski hanenin hem kurbanı hem de sürdürücüsüdür. Bu kadın cehaleti ve dar kafalılığıyla evin çocuklarına hayatı zindan eden babanın destekçisi ve aynı zamanda da kurbanıdır. İkincisi ise, geleneksel kadından farklı olarak eğitimli ve moderndir, yine ondan farklı olarak, bencil ve güvenilmezdir. Yeni kadın, bu ikisinin iyi yanlarını (ilkinin fedakarlığını ve sadakatini, ikincisinin eğitimini ve modernliğini) birleştiren bir kadındır.
Bu kadınla ilgili modern tahayyül, Yeşim Arat’ın “Türkiye’de Modernleşme Projesi ve Kadınlar” başlıklı yazısında (1998) sözünü ettiği 1908 tarihli bir karikatürde gösterilir: Geleceğin Türkiyesi isimli bu karikatürde, modern çok katlı binalar arasında çarşaflı bir kadın, tek kişilik bir uçakla fesli erkeklerin şaşkın ve korkmuş bakışları altında göğe doğru yükselmektedir. Arat, bu karikatürü yorumlarken, buradaki öngörünün Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in dünyanın ilk kadın savaş pilotu olmasıyla gerçeğe dönüştüğünü hatırlatır ve “Atatürk’ün de aralarında bulunduğu erkek izleyicilerin saygıyla baktığı, havacı üniforması içindeki Sabiha Gökçen, en azından Türkiye’nin okumuş kentlilerin ortak bilincine kazınmış bir görüntüdür” diye ekler. Bu yanıt, aynı zamanda, “devlet feminizmi” dediğimiz yaklaşımın da temelini oluşturur; Hamide Topçuoğlu’nun veciz ifadesiyle: “Atatürk kadını görevli kılmak yoluyla kurtarmıştı. Kadın meslektaşın karşısında, geleneksel saplantılarından kurtulmamış yarı aydın bir zümre ile cehaletinden sorumlu tutulamayacak olan halk kitleleri bulunsa da, arkasında koskoca bir modern devlet kudreti vardır.” (akt. Durakbaşa 1998:48) Bu görev, yalnızca mesleki çalışma değil, onu da içeren çok geniş bir varoluş alanıydı- yeni kurulan ulusun tarihinin ve bedeninin simgesi olmak.
Anlaşılan o ki, modernleşme projesi içinde kadınlara verilen rol ve yüklenen anlamlar birden fazladır: Kurtarılması gereken kurbanlar, cezalandırılması gereken fettan kadınlar, gurur duyulacak kız evlatlar. “Yeni kadın”ın eş ya da kızkardeş değil de kız evlat oluşu, bu kadının tanımı gereği modern erkeğin eseri olmasındandır. Nitekim, Ayşe Durakbaşa’nın derinlikli analizinde belirttiği gibi, Cumhuriyet kızı denilen modern kadın, Kemalist erkeklerin mükemmeliyetçi eğitiminden geçmiş, bu babaların kızlarıdır.
“Kemalist aile reisleri bir yandan aile şerefleri konusunda son derece titizdirler, ailedeki kadınların giyim ve davranışlarının geleneksel cinsel ahlak kurallarını gözetmesini isterler; bir yandan özellikle kızlarının modern bir eğitim almasını ve iki cinsin birlikte sosyalleştiği, eğlendiği ortamlara kendi karıları ve kızlarıyla katılabilmek, onların bu ortamlara uyum sağlayabilmesini isterler.
Semiha Berksoy’la babasının mektuplaşmasında da görüldüğü gibi, bir bakıma babalarla kızları arasında gizli bir anlaşma vardır.
Genç kadınlar eğitim, meslek ve çalışma hayatına katılma haklarını genellikle babalarının desteğiyle elde etmektedirler; ancak özellikle erkeklerle ilişkilerinde son derece dikkatli davranmak ve kendilerine uygun eşler bulup evlenene kadar cinselliklerini bastırmak zorundadırlar.”
(Durakbaşa 1998:47) Partha Chatterjee’nin (2002) belirttiği gibi, babalarla kızları arasındaki gizli anlaşma, Batılılaşmaya rağmen kültürel kimliğin korunması için stratejik bir araçtır.
Osmanlı/Ortadoğu bağlamı, bu bakımdan özgül bir bileşen de içerir: modernleşmeci erkek elitin kendine bakışının oryantalist perspektifin ışığında kırılmış olması. Bu göz ne görür? Her şeyden önce, oryantalist ressamların, Ingres’in, Delacroix’nun gördüğünü: Sereserpe uzanmış onlara bakan çıplak kadınlar. Gizemli ama ulaşılabilir. Bütün bir coğrafyanın böyle bir arzu nesnesi olarak tasarlanmasına, bir anlamda kadınlaştırılmasına karşı, bu coğrafyanın kadınlarını gizemlerinden arındırıp tayyörlerle zırhlandırmak, yalnızca namus kodlarına ilişkin bir titizlenmeyi değil, aynı zamanda erkekliği yeniden elde etme arzusunu da gösterir. Her ne kadar bu strateji bir eşitlik söylemi içinde uygulanmışsa da, kadınların “açılması” ve eşit yurttaşlar olarak yeniden tanımlanması, sömürgeci fantezilerin anlattığı “Kadın”dan kurtulma arzusunu da içerir. Bu anlamda, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin yalnızca iktidarı babadan alan oğulların değil, aynı zamanda “düveli muazzama”ya karşı savaşan askerlerin hikayesi de olduğunu unutmamak gerekir.
Bu arzunun kız evlatlardaki karşılığı nedir? Atatürk’ün “vazifelendirerek kurtardığı” ve “karşısında geleneksel saplantılarından kurtulmamış yarı aydın bir zümre ile cehaletinden sorumlu tutulamayacak halk kitleleri bulunsa da, arkasında koskoca devletin kudreti”ni hisseden kızlar, modern erkeklerin kurtulmayı arzuladıkları bu Kadın hakkında ne hissetmektedirler?
Hem kişisel hem de toplumsal tarihin unutuşlarla şekillendiğini hatırlayarak, bu sorunun yanıtının da “unutulanlar” arasında sayılması gerektiğini söylemeliyiz. Ayşe Durakbaşa ve Aynur İlyasoğlu, modernleşme tarihini kadın anlatıları üzerinden takip edebilmek, bu anlamda, unutulanları hatırlamak amacıyla yaptıkları sözlü tarih çalışmasına ilişkin değerlendirmelerinde (Durakbaşa ve İlyasoğlu 2001), kız evlatların bu unutuşuna dikkat çekiyorlar: “Anlatıların modernleşmeye ilişkin kamusal söylemi izlediği görüşmelerde, annelerin hikayelerinin bastırıldığını, bunun yerine “yeni kadın” denilen kızlarınınkinin geçtiğini fark ettik. En az dört görüşmede (…), kendilerinin modernist görünümlerinde ve kişiliklerinde babalarının ne kadar etkili olduğunu açıkça vurgulamalarına karşın, annelerine ilişkin söyleyecek bir şey bulamadılar”. Annelerine ilişkin söyleyecek bir şey bulamama hali, kamusal söylemin anlatabileceği hikayeler içinde, kadınlarınkine yer olmamasıyla ilişkilidir kanımca.
Aynı zamanda, aralarında Afet İnan ve Sabiha Gökçen’in de bulunduğu bir dizi kızı evlat edinen ama tam da bu kız evlatlar için bir rol modeli olabilecek nitelikteki Latife Hanım’a hayatında yer bulamayan Atatürk’ün simgelediği bir soruna da işaret eder: Anlatabilecek hikayesi olan yetişkin bir kadını sonsuz bir sessizliğe mahkum ederken, her biri babayla teke tek ilişki kuran bir dizi kız evlada yeni bir hikaye yazmak isteğine.

Annesizlik, Çocukluğa Kaçış
Hülya Adak da (2007) 1918-1935 tarihlerinde yazılmış kadın özyaşam öykülerini incelediği ufuk açıcı yazısında, benzer bir unutuştan söz etmektedir: “Cumhuriyetin kuruluş yıllarına, yani 1920 ve 1930’lara odaklanan kadın otobiyografilerinde, (…) özel ve kamusal benlik arasında keskin bir ayrım yapılıyor ve kamusal benlik, özel olan pahasına aşırı derece öne çıkarılıyor”… Bunun anlamı nedir? Her şeyden önce, bize “özel” olan ile “kamusal” olan arasındaki ayrımın çizilmesinde, kadınların bu anlatılarının çok kritik bir yerde durduğunu hatırlatır.
Bahsedilen dönem, yani modern ulusun, devletin ve yaşamın inşa edildiği bu tarih parçası, neyin özel hayat neyin kamusal olduğunun da ayırt edildiği bir zamandır. Ve bu ayrım, modern cinsiyet ilişkileri rejiminin üretiminde temel önemdedir. Hülya Adak, az önce bahsettiğim yazısında, kadınların bu hikayelerde kendilerini çocuksulaştırdıklarını, bu çocuksulaştırmanın stratejik bir yol olarak benimsendiğini anlatır ve ekler: “Bu yalnızca hikayeyi kurgulamanın ya da ataerkil tabuların yetişkin bir kadının anlatısı etrafında oluşturabileceği krizlerle başa çıkmanın bir aracı değildir. Tersine, kendini çocuklaştırma, daimi bir kadınlık durumu olarak çocukluğu içselleştirme eyleminin kendini ifadesidir de”. Kadınların birer yetişkin haline gelebilmeleri, kendilerinden önceki kadın kuşaklarıyla kuracakları süreklilik ilişkisine bağlıdır- kadınlık, her şeyden önce, anneden öğrenilir çünkü. Babası Zeus’un başından zırhını kuşanmış olarak dünyaya fırlayan Athena gibi, varoluşunu babası üzerinden tanımlayan bu kız evlatlar için de geçmiş, bir karanlık ve unutuş alemidir. Bu nedenle bu kızlar için kendilerinden önceki kadın kuşağının hak mücadelesi, unutulmuştur.
Yeni cinsiyet rejiminin kurulmasında bu unutuşun stratejik bir araç haline geldiğine tanıklık ediyoruz. Bu stratejinin can alıcı noktası, “kadın sorunu”nun siyasetin terimleriyle değil, “kültür”ünkilerle ele alınması ve buna bağlı olarak yeni kadınlığın inşasının eski ilişkileri, bu arada eski kadınlık tarzlarını (ve anneyi) karşısına alarak gerçekleştirilmesidir. Yeni kadınlığın kamusal görünümleri yanında, ev de yeniden şekillendirilmiştir; yeni kadının evi, artık annesininkinden farklıdır; kız enstitülü bir kadının ifadesindeki gibi: “Enstitüler ailenin, Türk ailesinin her yerine girdiler. Mutfağa, yatak odasına, banyoya, gardroba, bu gardroplara girdiler. Temizlik, düzenleme, intizam…” (Akşit 2007).
Osmanlı’da feminist dergilerde yayınlanan yazılara rengini veren “hak” kavramı, 1930’lardan sonra tamamen görünmez olmuş, bunun yerini bir “aydınlatma” dili almıştır. İlkinde kurulan hikayede, konuşan özne, “kadınlar” adına ve siyasal bir dille konuşuyordu. İkincisinde ise artık çıkarlardan ve haklardan değil, doğru ve yanlıştan, aydınlık ve karanlıktan söz etmektedir ve konuşan ses bir kadın sesi olsa da, kadınları değil, aydınlanmış bir bakışı, babanın bakışını temsil eder.

Elif Akşit’in Kız Enstitülerinden yetişen kadınların hikayelerini anlattığı kitabındaki sözleri, unutulanların birinci dalga feministlerinden ibaret olmadığını hatırlatıyor. İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kitle ve bu kitleye yol göstermesi için özenle yetiştirilen kızlara dair kamusal hikayenin Kadın ile birlikte farklılıkları da barındıran koskoca bir “özel alan”ı unutuşun kollarına bırakmaktan başka çareleri olmadığına da işaret ediyor: “Kız enstitüsü mezunlarının doğrudan ve yaygın bir şekilde üyeleri olduğu Cumhuriyet Kızı kategorisi, diğer ilk kuşak kızların sadece geçmişlerine net bir perde çekebildikleri sürece parçası oldukları bir gruptu. Yani ya Balkan milliyetçiliğiyle başlayan ama mübadele sonrası artarak Anadolu’ya gelen ve geçmişlerine ister istemez perde çeken göçmenler, ya da çoğu milliyetçi ekonomik politikalar sonucunda Osmanlı Devleti’nin dünya sistemine dahil olma sürecinde zenginleşen gayrimüslim topluluklarının ayrılmasıyla onların yerlerini alarak yeni kurulan cumhuriyetin seçkin sınıfını oluşturan ailelerin kızlarının mensup oldukları bir grup. (…)
Böylece, bir kuşak sonra Osmanlı İmparatorluğunun karmaşık dil ve etnik yapısı unutulmuş, Türkiye’de bir çok coğrafyada yaşayan farklı bireyler ve topluluklar, kendi geçmişlerini Türkik bir geçmişle doğrudan ilişkilendirebilmeye başlamıştı.”
Bir ulusun kurulması ve bu ulusun tarihinin yazılmasında bazı stratejik seçimler yapılır, dışarıda bırakılacaklar ve içeri alınacaklar, hatırlanacaklar ve unutulacaklar, anlatılacaklar ve susulacaklar… Geçmişle yüzleşme, yalnızca açıkça travmatik olan savaş, göç, soykırım gibi olayları değil, bu seçimleri de içermelidir. Çünkü kadınlar çok iyi bilir ki tarih, erkeklerin görmeyi tercih ettiği türden kahramanlık anlarından ibaret değildir, tersine, gündelik olanın içinde, sıradan insanlar tarafından dokunup durur.
Aynı zamanda, bireysel geçmişle hesaplaşma ile toplumsal olan arasındaki farklılıklar kadar, bence daha da fazla, süreklilikleri görmek gerekir. Çünkü acılar, tek tek her birimizin bedenimize, zihnimize ve kalbimize işlenir, o soyut “toplum”unkine değil.

Sonuç
Cumhuriyet kızlarının hikayesine ve cumhuriyet kızı imgesine “cumhuriyetin kuruluşunda ve modernleşme sürecinde orta sınıf kadınlara verilen rol” gibi bir kalıpla yaklaşmak, öncelikle bu kadınların kendilerine haksızlık olur. Çünkü böyle bir anlatı, onların öznelik kapasitelerini, bu kapasiteyi oluşturan gücü, iradeyi, arzu ve hayalleri, seçimleri yok saymak anlamına gelir. Cumhuriyetin ilk kuşağından kadınlara ilişkin yapılan sözlü tarih çalışmaları son derece sınırlı ve az sayıda da olsa, bize akıllı, azimli, çalışkan ve fedakâr bir kadın kuşağının resmini vermektedir. Aynı zamanda bu genç kadınların bir tür can havliyle tutundukları modern ideallerin onlar tarafından nasıl içselleştirildiği ve deneyimlendiğine ilişkin ipuçlarını da taşıyor. Bu ipuçları, modern kadın idealinin yalnızca bu idealin kurucu kuşağı için değil, sonraki kadın kuşakları için de travmatik vazgeçişler ve unutuşlarla dolu olduğunu gösteriyor. Anadil başta olmak üzere “fark”ın geride bırakılarak ileriye, eşitliğe doğru yönelme, stratejik bir tercih olarak görülebilir ancak bu tercihin bedellerinin hatırlanması, bunlarla yüzleşilmesi ve bugünkü cinsiyet rejiminin kuruluşunda ve yeniden üretiminde unutmanın temel bir bileşen olduğunun altının çizilmesi çok önemli görünüyor.

https://dergipark.org.tr


Kaynakça: Adak H. (2007) “Suffragettes of the empire daughters of the Republic: Women auto/biographers narrate national history (1918-1935)”, New Perspectives on Turkey 36 s.27-51. Akşit E.E. (2007) Kızların Sessizliği, İstanbul: İletişim Yayınları. Arat Y. (1998) “Türkiye’de Modernleşme Projesi ve Kadınlar” Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik içinde der. Sibel Bozdoğan, Reşat Kasaba. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları. Assmann J. (2001) Kültürel Bellek/ Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik. İstanbul: Ayrıntı Yayınları Auge M. (1999) Unutma Biçimleri, İstanbul: Om Yayınevi. Berktay F. (2003) “Osmanlıdan Cumhuriyete Feminizm” Tarihin Cinsiyeti içinde, ed. Fatmagül Berktay. İstanbul: Metis Yayınları. Chatterjee P. (2002) Ulus ve Parçaları. İstanbul: İletişim Yayınları. Duben A., Behar C. (1996) İstanbul Haneleri- Evlilik, Aile ve Doğurganlık 1880-1940. İstanbul: İletişim Yayınları. Durakbaşa A. (1998) “Cumhuriyet Döneminde Modern Kadın ve Erkek Kimliklerinin Oluşumu: Kemalist Kadın Kimliği ve ‘Münevver Erkekler’”, 75 Yılda Kadın ve Erkekler içinde, ed.Ayşe Berktay Hacımirzaoğlu, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları. Durakbaşa A. ve İlyasoğlu A. (2001) “Formation of Gender Identities in Republican Turkey and Women’s Narratives as Transmitters of ‘Herstory’ of Modernization”, Journal of History 35.1 s.195-203. Sancar M. (2007) Geçmişle Hesaplaşma/Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne. İstanbul: İletişim Yayınları. Sirman N. (2002) “Kadınların Milliyeti” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi C4 Milliyetçilik içinde, ed. Tanıl Bora. İstanbul: İletişim Yayınları.
Özet Geçmişle hesaplaşma, son yıllarda yaygınlıkla gündeme gelen bir konu olmakla birlikte, geçmişle bu sağaltıcı ilişkilenmenin cinsiyet boyutu genellikle dikkatlerden kaçmaktadır. Oysa, özellikle kişisel hafıza ile toplumsal olan arasındaki ilişkilerin analizini de içerecek bir geçmişe bakış, cinsiyet boyutu hesaba katılmadan yapılamaz. Bu yazıda, Türk Modernleşmesinin yarattığı “Yeni Kadın” idealinin annesizlikle malûl olduğu, annenin temsil ettiği “fark”ın geride bırakılmasının bedelinin ise eşitlik fikrinin ancak erkeklerin/babanın çizdiği normlar çerçevesinde anlaşılır hale gelmesi olduğu ileri sürülmektedir. Anahtar Sözcükler: Hafıza, Toplumsal Cinsiyet, Modernleşme.

Abstract
Girls Without Mothers: Modern Daughters of Modern Fathers
Although questioning the past has widely been on the agenda lately, the gender perspective of this therapeutic connection with the past is often neglected. But one has to recognize that, a retrospective questioning of the past, that encounters the analyses of the relationship between the personal and the collective memories, cannot be actualized without taking the gender dimension into account.
This article expounds that, the ‘new woman’ typology created by modernization invalidates ‘the mother’ and the ‘difference’ that the mother represents. This neglegance in return, leads to an understanding of equality which confines itself into the norms defined by the father only. Key words: Memory, Gender, Modernization

2 Kasım 2020 Pazartesi

Karanlığı Yırtan Ses

Gebze’den bir işçi

Gebze’de binlerce fabrika. Çalışıyor tek bir fabrikaymış gibi. Bir fabrika düşünün, çalışma gün ağarmadan başlar ve gece yarılarına kadar sürer. Gözlerde uyku lütuftur, çocuklar hemen her gece anne babalarının yollarını gözlerken uyuyakalırlar. Bir fabrika düşünün, alın yazısını demir, asit, ateş yazar. Genç işçi kadınlar yirmi ikisinde yaşlanır, genç erkek işçiler evlenme hayallerini karın tokluğuna satarlar.

Hemen hemen tüm işçilerin beli sakat, ciğerleri hasta, yetmezmiş gibi peşimizde korona, preslerde kopan parmaklar, işçi cinayetlerinde yitip giden askıda hayatlar. Bir fabrika düşünün, takvim yaprakları 21. yüzyılı gösterirken hâlâ 18. yüzyıl koşulları sürsün. Bu fabrika çok uzakta değil, hemen yanı başımızda, hepimizin çalıştığı fabrikadır. Bugün ülkenin her bir köşesinde, nerede alın teri, göz nuru, emek varsa orada paraya feda edilmiş işçi hayatları vardır. Hangi fabrikanın iş diye kapısını çalsanız, taşeron sistemiyle, sözleşmeli-geçici işçilikle karşılaşırsınız. Kağıt üzerinde 8 saat gözüken iş günü her fabrikada zorunlu fazla mesailerle yok edilir. İş saati esnek, çalışma düzeni kuralsız ama sömürü mutlak ve esastır. Maaş bordrolarımız her zaman karın tokluğunu yazar, vergiler sırtımızdaki kırbaç gibidir. Bu ülkede işçi cinayetleri, emek sömürüsü serbest, sendikalaşmak, hak aramak suçtur. Bu ülkede adalet dedikleri minareyi çalanların elinde bir kılıf ve mahkeme salonlarındaki adalet patron sınıfı için adalettir. Bakın Soma’ya, Ermenek’e, Torunlar’a, Systemair HSK, Özer Elektrik işçilerine, hak, hukuk, adalet kimden yana?

Üç kuruşluk ekmek parasını kazanmak için her birimiz sarılıyoruz iş diye bir şeylere. Ama patronlar bizim sırtımızdan kazandıklarını daha da çoğaltmak için doymak bilmez bir iştahla abanıyorlar üstümüze. Tek amaçları daha fazla para daha fazla kâr. Sicili bozuk bir avuç parazade dünyanın her yerinde emeğimizi ve canımızı tarumar ederken ne sınır tanıyorlar ne de dur durak biliyorlar.

Unutmak yenilgiyi de kabullenmektir, unutmayacağız. Bu kadar paranın döndüğü, bu kadar kömürün çıktığı madenlerde işçi hayatının hiçe sayıldığını unutmayacağız. Soma’da madenci cesetlerinin köle gibi çıkarıldığını, Soma’lı bir maden işçisinin eşinin “Eşimin cenazesini Kırkağaç’ta aldım. Bana bilgisayar mönitöründen 236 cenaze yüzünü gösterdiler. O yüzleri tek tek görmek zorunda kaldım. Yüzleri karıştıranlar oldu. Hani kurban kesersin de pay edilir ya, bu şekilde teslim edildi bize eşlerimiz. Ben kıyameti yaşadım orada” Siz bilir misiniz ama babası işçi cinayetlerinde ölen çocuklar bilir, o gün büyür insan, öyle birdenbire, büyümek zorunda kalır. Bütün bunları unutmayacağız. Elle tutulur, zerre kadar güneş ışığının sızmadığı bir karanlığa mahkum olmak. Yaşayabilmek için mecbur bırakıldıkları bir zorunlulukla ekmek parası için tüm hayatlarını bir karanlığa mahkum etmek zorunda bırakılanlar, madene inerken her günü sanki ömrünün son günü olan maden işçileri. Unutmayacağız.

Unutmayalım ki Soma-Ermenek maden işçileri, Systemair HSK, Özer Elektrik işçileri direnişleriyle tüm ezilen ve sömürülenleri mücadele birliğine çağırıyorlar. Yarın biz işçi sınıfının tarihinde nasıl bir yer tutacağız? Madende, metalde, inşaatta, petrokimyada, tarlalarda patronlar daha çok kazansın diye canımıza kasteden bu sömürü düzenine, işçi cinayetlerine bilip gördükleri halde seyirci kalıp sustular mı denecek? Ya da “Artık yeter” diyeceğiz. Biz işçiler hep birlikte patronların bitmeyecek sandıkları saltanatlarına vuracağız kara saplı kazmayı. Maden işçilerinin kara saplı kazması diyoruz. Sermaye değil, emek kazansın diye şimdi bize dayatılan açlığa, yoksulluğa, ölüme karşı hep birlikte direnme ve mücadele etme zamanı.

"Evrensel"

18 Ekim 2020 Pazar

"Brecht" İnatçı Yazı


Bertold Brecht

Dünya Savaşı yıllarında İtalya'da
Kaçak askerler sarhoşlar ve hırsızlarla dolu
San Carlo hapishanesinde
Sosyalist bir asker kopya kalemiyle iki sözcük yazdı:
Yaşasın Lenin
Ta tepede, yarı karanlık hücrede, incecik soluk çizgilerle,
Ama devasa harflerle.

Gardiyanlar görünce, bir boyacı yolladılar bir kova kireçle.
Bu tehditkâr çizgilerin üstünü uzun fırçasıyla örttü boyacı.
Ama çizgiler boyunca gidip gelen fırçanın altından
Kireçle yazılmış dev bir yazı çıktı:
Yaşasın Lenin

İkinci bir boyacı geldi, tüm duvarı baştan başa boyadı
Geniş bir fırçayla. Kayboldu böylece yazı
Birkaç saat boyunca.
Ama kuruyunca kireç, yazı tekrar belirdi altından:
Yaşasın Lenin

Gardiyanlar bir duvarcı ustası yolladılar, elinde bir keskiyle
Saatler boyunca kazıdı harfleri teker teker.
İşi bitince duvarın tepesinde artık renksiz,
Ama duvara derin derin oyulmuş duruyordu inatçı yazı:
Yaşasın Lenin

Haydi, artık duvarı yıkın, dedi asker.


Bertold Brecht


15 Eylül 2020 Salı

İslamofobya

Murat Belge - Başlığa koyduğum bu kelime Türkiye’de yeri olan bir tavır anlamı taşıyacak şekilde kullanılmıyor. Başka ülkelerde, Müslüman olmayan ülkelerde, özellikle de “Batılı” ülkelerde görülen, ırkçılığa benzer bir tavır olarak biliniyor. Bunlar büsbütün yanlış şeyler değil, özellikle Batılı ülkelerde görüldüğü doğru (ancak, bir çeşit İslamcılığın Batı’ya ölümüne savaş açtığı da doğru). Ayrım gözetmeyen, toptancı, dolayısıyla yanlış bir ideoloji olduğu da doğru. Ama bu tavrın belirli serpintilerinin Türkiye’de de bulunduğunu görmemiz gerekiyor. Bunu ayakta tutan çevrelerin Batı’dan “İslamofobik” bir muameleyle karşılaştıkları zaman kızıp parladıklarını, böyle davrananı ayıpladıklarını, ama kendilerinin içeride veya dışarıda İslam karşısında benzer tavır aldıkları da görülüyor.

Bir süreden beri devam eden “Yetmez ama evet” kampanyası bunun başlıca göstergelerinden biri. Bu kampanyayı yürütenlerin iddiası “liberal” v.b. sıfatlar taktıkları birileri referanduma “evet” dedikleri için AKP iktidarını pekiştirdi ve halen de ensemizde boza pişiriyor. İddia bu ama gerçek sorunları referandumla sınırlı değil. AKP gibi bir partiye diş gösterme politikası dışında herhangi bir tavır alınmasını hazmedemiyorlar. Bu, AKP üstüne bir inceleme yaparak varılmış bir sonuç değil. Zaten böyle bir incelemeye gerek de görmüyorlar. Hayatın bir olgusuyla karşı karşıyayız: Bu adamlar kötüdür. Nokta.

Kendi hesabıma konuşayım: AKP’nin ve Erdoğan’ın bugün yürüttüğü politika beni şaşırtmıyor. Beni şaşırtan, yaklaşık Gezi Direnişi’ne kadar, bunu yürütmemesi oldu. Herhalde kendini gerçekten “iktidar” olmuş gibi göremiyordu, endişeleri vardı, “takiye” diye bildiğimiz şeyi yaparak zaman kazanmaya karar vermişti. Onun için de, bayağı uzun bir süre, içinde bir “şeriat” özlemi taşıdığını belli etmeden gitti. Gezi’yi kendisine karşı kurulmasını beklediği uluslararası komplo olarak görünce, o zamana kadar eriştiği gücü de hesaplayarak, savaşını başlattı. O noktadan sonra yaptıkları beklenmedik şeyler değil. İdamdan Ayasofya’ya, şeriat ideolojisiyle yetişmiş biri için bilinen şeyler.

Sözünü ettiğim “sol” kesim, kendini solda gören kesim,  2002’de AKP seçimi kazandığı gün, şiddetli bir muhalefet düzenine girmişti. Bayrak mitingleri v.b. ile temel stratejisi askere darbe yolu açmak olan bir muhalefetti bu. 28 Şubat olmuş, Erbakan boyunun ölçüsünü almış, ama şimdi onun devamı yeniden seçim kazanmıştı. Buna kızıp köpürmemek elde değildi. Bunların belini iyice kırmak gerekiyordu. Bu gerilim kapatma davasının açılmasına kadar artarak devam etti. Kapatma kararı alınamadan ve Kanadoğlu hesaplarına rağmen Abdullah Gül sonunda Cumhurbaşkanı olunca dengeler değişmeye başladı. Ergenekon davaları ile darbeci olabilecek çevreler üzerinde baskı kuruldu. Böylece bu sefer Tayyip Erdoğan önderliğinde İslamcı bir diktatörlüğün yolu açıldı, yolun taşları döşenmeye başladı.

Bu “Ergenekon davaları”nı ayrıca ele almak gerekiyor. İşin bir aşamasında bunun için yetkilendirilen Gülenciler’in kendi programlarını uygulamaya başladıkları besbelli, ama ortada fol yok, yumurta yokken icat edilmiş bir cunta hikayesi sözkonusu değildi.

Bir kısa not daha: Bu aşamadan sonra “Bayrak Mitingi” ya da “Ordu Göreve” mitingi yapılmaz oldu. Güç dengesinin değişmeye başlamasının bunda payı olmalı. Buna karşılık, Gezi patlak verdi. Çok bakımdan anlamlı olan bu hareketi başlatanlar “Bayrak Mitingi” yapanlar değildi. Olay başladıktan sonra onlar da geldiler, ama hareketi kendi tekellerine alamadılar. Gezi protestoları boyunca Taksim Meydanı’nda birbirleriyle fazlaca alışverişi olmayan iki grup yer aldı. Bunun böyle olması Tayyip Erdoğan’ın da işine gelmiyordu ve o bu olayın darbe kışkırtmak isteyenler tarafından çıkarıldığına inanmak istedi. Yandaşlarına da böyle inanmalarını telkin etti. Çünkü Erdoğan için kendisine karşı yapılan protestonun “sivil” bir kaynağı olmasına inanmak ciddi bir puan kaybı demekti. Bu işi yapanlar camide bira içen serseriler olmalıydı: çapulcular.

Bunları daha yazacağız. Ben baştaki “İslamofobya” konusuna döneyim. Türkiye’yi en kapsamlı biçimde, en uzun süre meşgul eden, hatta taciz ve tedirgin eden düşünsel sorun (tabii pratiği de var) Batılılaşma sorunu olmuştur. Bugün hala gırtlağımıza kadar bu sorunun içindeyiz. Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Batılılaşmacı bir intelicensiya oluşuyor ve entelektüel dünyanın öncülğünü yapıyordu. Bu fikirden hoşlanmayanlar elbette vardı ama çok uyarlı bir ideolojileri oluşmamıştı. Zaman içinde direnişlerini İslam omurgasına oturttular. 19. yüzyılda Japonya’da da olduğu gibi iki temel görüş biçimlendi: 1) Batılılaşalım; 2) Batılılaşmayalım. Süreç devam ettikçe, özellikle birinci kesim kendi içinde başka “izm”lere bölünmeye başladı. Erken bir zamanda Prens Sabahaddin “liberalizm” demişti. Derken “Türkçülük” çıktı; ardından “Sosyalizm/Komünizm” çıktı. Ama bu ayrımlara rağmen bunlar hepsi “Batı”dan yanaydı. Karşılarında “Batılılaşmayalım” diyenler İslamcı bir “blok” olarak duruyordu.

Dolayısıyla laik olan sağda da öyle fazla İslam düşkünlüğü bulamazsınız. Örneğin AP türü sağcı, MSP tipi sağcıdan hazzetmez, ona güvenmez de. Buna karşılık, milliyetçi/faşist sağla daha kolay anlaşır.

Bu çekişmelerin yeni başladığı zamanlardan beri “pozisyonlar” değişti. Değişim yaratan başlıca “ayraç” demokrasiydi. Demokrat olmadan Batılı olunamayacağı anlaşılınca bir kesim Atatürkçü (Atatürkçülüğün birinci özelliği “Batı”dan yana olmasıdır, diyebiliriz) Batı’yı düşman ilan etti. Gerekçe, Batı’nın “emperyalist” olmasıydı. Turancılar için de Batı’yı reddetmek zor olmadı.

Yani ideolojilerin sıralanmasında İslamcılık ayrımın bir yanında, orayı tek başına doldurarak duruyor. “Tek başına” diyorum, çünkü “İslamcı ideoloji” deyince bu bir hayat tarzını da kapsıyor. Bu da Atatürkçü’nün, liberalin v.b. kabul etmeye hazırlıklı olmadığı bir tarz.

Türkiye’de genel düzenin topluma empoze ettiği ideoloji Kemalizm’dir. Kemalizm’den sosyalizme de, Turancılığa da geçmek görece kolaydır. “Sağ Kemalizm”, “Sol Kemalizm” terimleri bununla ilgili zaten. İslamcılık öyle değil. O “karşı taraf”. Bu koşullarda bu ülkede sosyalist olan kişi en zorlu ideolojik mücadeleyi dine karşı, yani İslamiyet’e karşı veriyor. Bu en ciddi adım olduğu için de, kendini orada bulunca, “İslamofobik” bir tavra kolayca girebiliyor.

Bir zamanlar “Ne Amerika, ne Rusya” diye bağırılırdı. Bizim bu koşullarda da “Ne İslamofaşizm, ne İslamofobya” demek yerinde olur.


Yukarı