Translate

Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Aksaçlılar Sesleniyor




* Aksaçlılar, Türkiye'nin bugünü ve geleceği ile ilgili yorumlarını ve endişelerini dile getiriyor,
** İktidarı uyarıyor,
*** Muhalefeti uyarıyor,
**** gençliğe sesleniyor


'Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız.'


Ahmet Türk, Aydın Engin, Baskın Oran, Cengiz Çandar, Cengiz Aktar, Halil Ergün, Müjde Ar, Nadire Mater, Nesrin Nas, Rakel Dink, Orhan Pamuk, Tarık Ziya Ekinci ve Zülfü Livaneli’nin de aralarında olduğu "Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen" gazeteci, yazar, akademisyen, oyuncu ve insan hakları savunucusu 101 isimden iktidarı uyaran gençlere çağrı yapan ortak bildiri hazırlandı.

İktidarı uyaran ve kendilerine "Aksaçlılar" diyen 101 isim, gençlere seslenerek “Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı” ifadelerini kullandı.

Ortak bildiride “Hepimiz tehdit altındayız” denilerek “Kimse, ‘bana dokunmaz, beni ilgilendirmez’ rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor” uyarısı yapılıyor.

101 ismin imza verdiği ortak bildiride şu ifadeler yer aldı:

“Farklı kesimlerden, farklı geçmişlerden, farklı siyasetlerden gelen; uzun yılları arkasında bırakmış biz aksaçlılar, ülkemizin adil ve özgür bir toplumda, sulh sükûn içinde yaşamayı hak eden bütün insanlarına, özellikle de umudumuz olan gençlere sesleniyoruz.

Görüp geçirdiklerimize dayanarak söylüyoruz:

Ülkemiz bugüne kadar böylesine koyu bir karanlık, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, toplumsal doku çürümesi, dünyada yalnızlaşma, itibarsızlaşma yaşamamıştı.
Anayasa fiilen askıya alınmış durumda, bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı Saray’ın emri altında, kolluk güçleri keza. Cumhuriyetin teminatı bütün kurumlar, tek tek işlemez hale getiriliyor.
Tam bir keyfîlik ve baskı ortamında demokrasinin ve hukukun son kırıntıları da süpürülüyor.
Vatandaşın mal ve can güvenliğini tehdit eden, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan, yurttaşlık haklarımızı yok eden, meslekî örgütlenmemizi iktidara tâbi kılan, haber alma hakkımızı kısıtlayan, ifade özgürlüğünü budayan yasa ve uygulamalar tepemize art arda balyoz gibi indiriliyor.
Yayılmacı, fetihçi heveslerle; “yurtta barış, dünyada barış” ilkesinin yerini yedi düvelle savaş, çatışma, düşmanlaşma alıyor.
En önemlisi: cephelere bölünüyoruz. Aramıza nifak sokuluyor ki, dindarı laiki, sünnisi alevisi, sağcısı solcusu, Türkü Kürdü, genci yaşlısı bu gidişata “dur” demesin.
Hepimiz tehdit altındayız: Kimse, “bana dokunmaz, beni ilgilendirmez” rehavetine kapılmasın, hepimiz tehdit altındayız. Bizler ekonomik güçlüklerle, aşımız işimiz için mücadele ederken, iktidardakilerin attığı her adım havamızı biraz daha zehirliyor, toplumu nefes alamaz hale getiriyor. Bizi etkilemez sandığımız yasal kısıtlama ve uygulamalar sadece özgürlüğümüzü değil aşımızı, işimizi de tehdit ediyor.

İktidarı uyarıyoruz:
Elinizde iktidar gücü var. O güce dayanarak, rıza değil dayatmayla yönetmeye çalışıyorsunuz. Geniş kitleler memnuniyetsiz, tedirgin, huzursuz. Sessizlikleri, var olduğunu sandığınız desteğe değil korkuya ve çaresizliğe dayanıyor. Ancak, gün gelir suskun itirazlar büyür, sandığa yansır, seçmen bu gidişata dur der. O günlerin yaklaştığını siz görmeseniz de bizler görüyoruz.

Muhalefete sesleniyoruz: AKP-MHP koalisyonu gücünü muhalefetin dağınıklığından alıyor. Çaresiz ve kararsız insanlarımız; güvenebileceği, dayanacağı sağlam bir seçenek arıyor. Topyekûn tehdit ancak topyekûn karşı koyuşla bertaraf edilir. Çözüm; bütün muhalefet güçlerinin, kendi çizgilerini, kendi varlıklarını koruyarak temel ilkelerde buluşacakları demokrasi ittifakını gecikmeden kurmaktır.

Gençler! Sesimize kulak verin!


Size seslenişimizi akıl vermek, büyüklenmek olarak değil bunca yılın içinden süzülmüş deneyimlerimizin özeti ve size hak ettiğiniz aydınlık ülkeyi bırakamamış olmanın eksiklenmesi olarak kabul edin.

Bizler umudumuzu hiç yitirmedik. Ülkemizin uçuruma sürüklenmesine, gençlerimizin geleceğinin çalınmasına, halkın yoksulluğa mahkûm edilmesine, kaynakların talanına, doğanın tahribine, kadınlara, halklara, gençlere dayatılan bu yaşama dün olduğu gibi bugün de isyan ederken, umudumuzu sizlere bağlıyoruz.

Size dayatılan bölünmeleri, düşmanlıkları, sahte cepheleri aşın, birlik olun, sesinizi yükseltin. Özgürlüklerimize, aşımıza ekmeğimize, yaşam tarzlarımıza sahip çıkma, haklarımızı talep etme zamanıdır.

Yarının aydınlığı sizlerin ellerinde. Ve biz aksaçlılar o aydınlığı yaşarken görmek istiyoruz.”



Bildiride imzası bulunan 101 isim şöyle:

Abdullah Nefes, Abdülbaki Erdoğmuş, Ahmet Aykaç, Ahmet İnsel, Ahmet Telli, Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Ali Sirmen, Altan Öymen, Arif Keskiner, Atilla Dorsay, Aydın Cıngı, Aydın Engin, Ayşe Erzan, Ayşenur Arslan, Baskın Oran, Binnaz Toprak, Bülent Ortaçgil, Canan Arın, Celal Doğan, Cem Toker, Cengiz Aktar, Cengiz Çandar, Cihangir İslam, Coşkun Özdemir, Doğan Bermek, Ercan Karakaş, Erdoğan Aydın, Ersin Kalaycıoğlu, Ersin Salman, Ertuğrul Günay, Ertuğrul Yalçınbayır, Eşber Yağmurdereli, Fatma Gök, Fatmagül Berktay, Fehmi Koru, Fikri Sağlar, Filiz Ali, Genco Erkal, Gençay Gürsoy, Gökhan Akçura, Gürel Tüzün, Hacer Ansal, Halil Ergün, Hasan Cemal, Hayri İnönü, Herkül Milas, İbrahim Betil, İbrahim Sinemillioğlu, İlhan Tekeli, Kazım Güleçyüz, Korkut Boratav, Marta Kalyoncu, Mehmet Hayri Kırbaşoğlu, Melek Ulagay, Meral Tamer, Meryem Koray, Moris Gabbay, Murat Belge, Murat Karayalçın, Müjde Ar, Nadire Mater, Nazar Büyüm, Necmiye Alpay, Nesrin Nas, Nesteren Davutoğlu, Nurettin Sözen, Orhan Pamuk, Orhan Silier, Osman Ulagay, Oya Baydar, Öget Öktem Tanör, Ömer Madra, Peral Bayaz, Rakel Dink, Reşit Canbeyli, Rıza Türmen, Selçuk Erez, Serra Yılmaz, Süleyman Coşkun, Süleyman Çelebi, Şahin Tekgündüz, Şanar Yurdatapan, Şebnem Korur Fincancı, Şevket Pamuk, Şükran Soner, Şükrü Aslan, Tarhan Erdem, Tarık Ziya Ekinci, Tuğrul Eryılmaz, Turhan Günay, Tülin Dursun, Ümit Aktaş, Üstün Ergüder, Vecdi Sayar, Veysi Dündar, Yaşar Okuyan, Yücel Erten, Zeynep Oral, Ziya Halis, Zülfü Livaneli.

Adını koyalım artık: Faşizm

Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Faşizm” kitabıyla COVID-19 salgınının devletlere sağlık önlemi adı altında olağanüstü hâl uygulamaları fırsatı verdiği günlerde kavramlar dünyasına inen sisi dağıtıyor.


Acı
Bir
Rüzgardır
Eser
Dağlardan
Ovalardan
Kapkara
Kanını
Kurutur
Yoksulların
Sonra
Kıtlık
Pahalılık
Ve
Faşizm
Dayan
Ha
Yıkılma…

Enver Gökçe
Macaristan’dan Brezilya’ya kadar dünyanın farklı coğrafyalarında ülkesini demir yumrukla yöneten, yasama ve yargının yetkilerini elinde toplamış, muhalifleri şeytanlaştıran, tanrı katına yükselmiş despotik liderler ortaya çıkarken, bunları adlandırmak için otoriter liberalizm, sağ popülizm, illiberalizm gibi kavramlar türetildi. Faşizm ise modası geçmiş bir kavram muamelesi görmekte. Faşizm kavramından vazgeçilmesinin görünürdeki gerekçesi bugünün dünyası ile 1930’ların Almanya’sı arasında birebir benzerliklerin aranması. Kapitalizm değişebilir, emperyalizm değişebilir ama faşizm 100 sene önceki halinde kalmalı, karşımıza Nazi üniforması içinde gelmeliydi.
Yıldızoğlu faşizmin değişmeyen özünü ortaya koymakla işe başlıyor, sonra kapitalizmin bugün sahip olduğu olanakların muhalefeti etkisizleştirmekte, kitle pasifikasyonunda başka araçlar kullanmaya elverdiğine dikkat çekiyor. İnternette gezdiğimiz sitelerin, yaptığımız alışverişlerin geride bıraktığı big data bile herkesin peşine polis takmayı gereksizleştiriyor. Takip edilmemeniz gözlenmediğiniz anlamına gelmez.

Kitabın ilk bölümleri klasik faşizmi doğuran koşulların, İtalya ve Almanya örneklerinin incelenmesine ayrılmış. Yıldızoğlu iki ülkedeki faşist hareketi de 1. ve 2. dalgalarına ayırarak irdeliyor. Bu sayede faşist hareketin izlediği strateji değişiklikleri, burjuvazinin güvenini kazanmak için yaptığı manevralar, iktidara gelmek için verilen tavizler, yapılan uzlaşmalar ve iktidarın ele geçirildiğinin işareti olan muhalefete yönelik saldırılar bağlamına oturuyor. Bunlardan kalkarak anti faşist güçler için önemli tüyolar veriyor, işte tam o sırada ülkemizin demokrasi güçlerinin liberal virüsün zehirlemesi sonucu düştüğü tuzağı bir kez daha hatırlıyorsunuz.
Yıldızoğlu, iki tipik faşizm örneği (Almanya ve İtalya) arasında bile farkların olduğuna dikkat çekerek faşist sıfatıyla anılan Franco, Salazar rejimleri ve diğer faşist devletler arasında da önemli farklar bulunduğunun altını çizdiğinde bugünün faşizmin geçmişe göre farklılaşmasının normal olduğunu anlamak için fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Liberal, Marksist ve kültürel boyuta odaklanan faşizm tanımlamalarını kısaca verdikten sonra Marksistlerin faşizm tanımının eksikliklerini Poulantzas’a dayanarak eleştiriyor ama ardından Poulantzas’ın zayıf noktasını da gösteriyor. Faşizmin evrensel özelliklerini ortaya koymak için Umberto Eco’yu yardıma çağırıyor. Komintern’in “sosyal faşizm” teorisi de tarihin en büyük hatalarından biri olarak damgayı yiyor.

Bütün mümkünlerin kıyısında

İlerleyen bölümde bugünün dünyasını analiz eden Yıldızoğlu, iklim, gıda, su krizleri, göç gibi büyük belalar etrafında kapitalizmin yaşadığı yapısal krize bakarken, bu sorunların kitlesel sağ ve sol hareketleri yarattığını vurguluyor. Bir tarafta ırkçı, homofobik, maço hareketler yükselirken bunların temsil ettiği dünyaya karşı yeni bir isyan dalgası da dünyayı dolaşıyor.

Hayatımı yazsam 1984 romanı olurdu…

Bir zamanlar okuduğumuz distopik romanların kuvveden fiile geçtiği günümüzde teknolojik gelişmelerin disiplin ve ceza rejimini nasıl etkilediği, devletler arasında sanal alemde yürütülen soğuk savaş, özel güvenlik şirketleri ile yürütülen hibrit savaşlar ile kapitalizmin elini ateşe sokmadan kestaneleri alabildiği resmediliyor. Trump, Orban ve Bolsonaro’ya özel bir bölüm ayrılarak yeni faşizmin özgünlüğünü gösteriliyor.

Peki Türkiye?

AKP’nin faşist olmadığını kanıtlamak için kendini paralayan kimi sol entelektüeller; her ne kadar iktidarın kazanamadığı belediyelere kayyum atayarak seçimleri anlamsız hale getirmesi, düşman ceza hukukunu acımasız biçimde uygulaması, kendisinden olmayana hayat hakkı tanımayan kindarlığını her fırsatta göstermesi, hoşuna gitmeyen haberlere erişim engeli getirmesi, nepotizmi spor yarışmalarına kadar indirmesi karşısında meleklerin cinsiyetini tartışır duruma düşmüş olsalar bile son olmasını umduğumuz cevap hakkı ile konu noktalanmış oluyor. Kitabın son sayfasına kadar Türkiye’ye değinmeyen yazar, finali AKP’nin, Yeni Faşizmin en tipik örneği olduğunu göstererek yapıyor. Bunu da kitabın ilk bölümlerinde anlatılan faşist hareketlerin 1. ve 2. dalgalarında izlediği stratejiyi, kurduğu ve dağıttığı ittifakları, muhalefeti etkisizleştirmesini somutlayarak yapıyor.
Yeni Faşizm kitabı Türkiye solunun teorik keşmekeşin içinden çıkmasına yardımcı olacak parlak bir çalışma olarak okunmayı, tartışılmayı, tavsiye edilmeyi, favori kitaplar arasına alınmayı hak ediyor.

"Brecht" İnatçı Yazı


Bertold Brecht

Dünya Savaşı yıllarında İtalya'da
Kaçak askerler sarhoşlar ve hırsızlarla dolu
San Carlo hapishanesinde
Sosyalist bir asker kopya kalemiyle iki sözcük yazdı:
Yaşasın Lenin
Ta tepede, yarı karanlık hücrede, incecik soluk çizgilerle,
Ama devasa harflerle.

Gardiyanlar görünce, bir boyacı yolladılar bir kova kireçle.
Bu tehditkâr çizgilerin üstünü uzun fırçasıyla örttü boyacı.
Ama çizgiler boyunca gidip gelen fırçanın altından
Kireçle yazılmış dev bir yazı çıktı:
Yaşasın Lenin

İkinci bir boyacı geldi, tüm duvarı baştan başa boyadı
Geniş bir fırçayla. Kayboldu böylece yazı
Birkaç saat boyunca.
Ama kuruyunca kireç, yazı tekrar belirdi altından:
Yaşasın Lenin

Gardiyanlar bir duvarcı ustası yolladılar, elinde bir keskiyle
Saatler boyunca kazıdı harfleri teker teker.
İşi bitince duvarın tepesinde artık renksiz,
Ama duvara derin derin oyulmuş duruyordu inatçı yazı:
Yaşasın Lenin

Haydi, artık duvarı yıkın, dedi asker.


Bertold Brecht


Başınıza çalın ekranınızı: Geçmişte bile kalmayacaksınız!

Dinçer Demirkent: İzmir Atatürk Lisesi, İzmir’in göbeğindedir. Alsancak’ta, İzmir Fuarı’nın Lozan kapısının tam karşısında. 1990’lı yılların sonunda bu lisenin kapısında, herkesin gözü önünde korunarak Harun Yahya adıyla Adnan Oktar’ın Evrim Aldatmacısı kitabı dağıtılırdı. Bedava. Okulun kapısında bunları dağıtanlarla kavga ederdik. Fakat okul müdürü de polis de o okulun öğrencilerini, bizleri hedef alırdı. Liseli ufku geniştir, bu dağıtımın kim onu destekliyor ve göz yumuyorsa onlarca organize edildiğini de bilirdik.
Aynı dönemde, aynı okulun içinde binbir emekle çıkardığımız edebiyat dergisi, kapağında Cemal Süreya’nın Dilekçe şiiri olan dergi Oktar’ın kitabının okul önünde dağıtılmasını izleyen müdür tarafından parti broşürü ilan edilmişti. Odasından kovulmuştuk.
Okula kayıt olmak için yasaya aykırı biçimde para toplanırdı, kayıt parası adıyla. Karşı çıkan okula kayıt ettirilmez, ergenlik gururlarıyla oynanırdı. Karşı çıkardık. Katkı payı adı altında toplanan paralara karşı eylem yapardık. Eğitimin paralılaştırılmasına karşıydık. Geleceğimiz satılamazdı.
Terörist ilan edildik tabii. Kapıda Evrim Aldatmacası adlı safsata bizi terörist ilan edenler gözetiminde dağıtılırken, tarikatlara, cemaatlere Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısı ardına kadar aralanmışken. Gülen çetesinin dershanelerinde, kurduğu kamplarda yoksul ve geleceksiz lise öğrencileri kemikleşir, devlet kapsının sahibi olmaya hazırlanırken.
Devlet, okul müdürü ve polisti, devlet Adnan Oktar’ın kitabını dağıttırıyor, yoksul gençleri Gülen çetesinin dershanelerine yönlendiriyordu. Ahlaklı olmak, o kapıya kapılanmamakla birdi gözümüzde o dönem, ahlaklı olmak terörist ilan edilmek demekti.
Ünlü çok mezunu vardır bu lisenin, bir de ünlü mezun olamayanı. İşte o ünlü mezun olamayan Attila İlhan’ın atılmasının nedeni, cebinde yakalattığı Nazım Hikmet şiiridir. Nazım Hikmet şiiri, bilgisi az ufku geniş liseli için ahlaki bir rehberdir.

SAĞCI AYDIN MI?
../Türkiye’de solculuk kapılanmamak demektir, sağcılık da kapılanmak. Kapıkulu kurumu, siyasi tarihimizin en önemli kurumudur. İmparatorluğun cumhuriyet bürokrasisine ve mütefekkirine bıraktığı en önemli mirastır. İşte Lozan kapısının karşısındaki devlet kapısının önünde olan işin özü de budur.
Yüzeyde ise sağcının bitmek bilmeyen bir öfkesi ve hıncı vardır. Ne kadar kazansa, ne kadar mevki makam sahibi olsa, hatta ne kadar okusa, bilse solcu karşısındaki hıncı tükenmez. Bu da Türkiye için özgül bir tarihsel anlama sahiptir. 12 Eylül öncesinde, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nde başlar bu hırs, 12 Eylül sonrasında kemikleşir, bugün SETA gibi kurumlarda, trol örgütlenmelerinde devam eder.

Bütün kavram ve kurumlar gibi aydın kavramı da tarihsel ve mekânsal olarak yapılandırılmıştır. Özellikle 12 Eylül sonrası Türkiye’de sağcı aydından bahsedilemez. Sağcı hınçtan bahsedilebilir. AKP’nin mağduriyet söylemine sarıldığı dönemde de kibir döneminde de maniple ettiği bu hınçtır, sağ için verimli bir kaynaktır ama “aydın”a düşmandır.
12 Eylül rejiminin son kalesi AKP-MHP ittifakı, sıkışmışlığını toplumun her kesimini içine alacak şekilde büyüyen bir terör çemberine alarak aşmaya, 12 Eylül kalesini korumaya çalışmakta, hıncı körüklemektedir. Hakkını arayan emekçiler, öğrenciler, öğretmenler, toprağını savunan köylüler, onurunu savunan kimlikler terörist ilan edilir, çemberin içine alınırken siyasal birliğin her eşikte zayıfladığı bir süreci yaratan da sona gelindiğinin bilincidir.

12 EYLÜL REJİMİ SON BULUYOR, YA SONRASI?
2015 yılından beri aşılan her eşikte sıkılaştırılan bir terör çemberi içine hapsedilmeye çalışılan HDP’ye karşı gelişen hıncı bir de bu yönüyle anlamak gerek. AKP’nin izlediği karanlık siyasetten ayrı düşünülmesi gereken bir nokta var burada. 12 Eylül faşizminde gözünün önündeki işkenceyi meşrulaştıran; 90’larda köy yakmaları, yerinden etmeleri, aydınlara yönelik infazları görmezden gelen; hakları için mücadele eden kim varsa onları devlet düşmanı ve terörist ilan etmekte beis görmeyen bir siyasal-ideolojik hıncı, Türk-İslam sentezi olarak endoktrine edilen toplumsal yeniden inşa dinamiğini anlamadan, Türkiye toplumunu kolaycı seçmen davranışı analizleriyle değerlendiremeyiz. Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak üzere siyasetin her kesimindeki sağa çekmeyi bu ideolojik-siyasal hıncın şemsiyesinde faşist bir cunta idaresinde inşa edilen toplumun temel yapısından ve ondaki bugünün kaçınılmaz dönüşümün işaretlerinden ayrı düşünemeyiz.
İki kritik olguyla açıklığa kavuşturmak isterim bu söylediğimi.

-Birincisi, 2015 sonrası düzenin kuruluşunun temel motivasyonu. 7 Haziran 2015 seçimleri aslında AKP’yi değil, 12 Eylül faşizminin sağda konsolide ettiği sistemi yıkacak bir darbe vurmuştu. HDP’nin parlamenter sistem içinde hükümete girme olasılığı, bu sistemin kurucu güçlerini ve yarattığı güçleri yerinden etme, kırk yıllık 12 Eylül düzenini yıkma potansiyeli taşıyordu. İstikşafi görüşmeler sürerken AKP ve MHP uzlaşısının ve sol-sosyalist; eşit yurttaşlıktan, demokratik bir siyasal birlikten yana bir partinin yürütme gücünde yer alma olasılığını ortadan kaldırmak üzere kurgulanmış başkanlık fikrinin temeli budur. 12 Eylül faşizmini diri tutma; Türk-İslam sentezine dayalı sağ hegemonyayı ve kolay maniple edilen bir hıncı sürdürme… Baykal ile birlikte bu sistemin muhalefet dayanağı haline gelmiş CHP’nin savrulmaları içinde tutarlı kaldığı tek şey neredeyse budur. İstikşafi görüşmeler örneği bu bakımdan açıklayıcı örnektir.

-İkinci örnek de sıkça tekrarlanan “anayasaya aykırı ama evet” oyuyla parlamentoda kabul edilen anayasa değişiklikleri ile HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, Figen Yüksekdağ’ın ve vekillerin cezaevine atılmasıdır. Subjektif olarak alınan tavır ve geliştirilen söylemlerin ötesindeki objektif konum Cumhuriyet Halk Partisi için artık ayakta kalma ihtimali kalmamış 40 yıllık 12 Eylül rejiminin içinde kalma çabası olarak görünmektedir.

Türk-İslam sentezi ideolojik kılıfını lise önlerinde dağıtılan Oktar kitaplarıyla, beslediği tarikat-cemaatlerle, milli eğitim ve emniyetteki ülkücü kadrolaşmayla koruyan bu halk düşmanı, neoliberal sistemin sonu gelmiştir. Gezi bunun ilk işaretiydi, ardından 7 Haziran 2015 geldi. Bu siyasal dönüşümü anlamayan; bu rejimin sahibi olan AKP-MHP ittifakı gibi savaşarak korumaya çalışan ya da kıyısında köşesinde bir yerlerinde yer almaya çabalayan bütün siyasal konumlar da yok olmaya mahkumdur.
Sağa çekme ve hükümet sisteminin geleceği meselesini, gına getiren seçmen davranışı analizlerinde değil, burada aramak gerekir. Siyasal geleceğimiz geri dönülmez biçimde bu kapanmadan çıkıştadır artık, Gezi’nin ve 7 Haziran’ın açtığı kapıdadır. 12 Eylül rejiminin son dayanağı olan AKP-MHP ittifakının koruduğu sistemden çıkış, iktisadi bakımdan da siyasal kurumların organizasyonu bakımından da ancak soldan olabilir, kapılanmaya karşı, kapıkullarıyla mücadele ile olabilir.

Altı milyondan fazla seçmenin oyunu alan bir partinin temsilcilerini ekrana çıkarmayacaklarını söyleyen kapıkullarına, “alın ekranınızı başınıza çalın” demenin hiç de zor olmadığı bir zamandayız. Tabii bu sistemden çıkış programında bir araya gelebilecek siyasal özneler için.

Dinçer Demirkent

gazeteduvar.com.tr

50. yılında 15-16 Haziran 1970

2020-06-15

Ertuğrul KÜRKÇÜ yazdı - 15-16 Haziran da bütün öteki büyük tarihsel olaylar gibi tekrar edilemeyecek. Ama onun değeri zaten tekrar edilebilir olmasında değil, bütün büyük devrimci mücadeleler gibi en önemli derslerinin kendinden sonraki mücadeleleri öngörmek, onlara katılmak ve onları anlayarak aşmak için bir imkan içermesinde.
50. yılında 15-16 Haziran

15 Haziran 1970 sabahı İstanbul'un sanayi bölgelerinde işçiler iş başı yapmadı. Ankara asfaltı üzerindeki Otosan Fabrikası’ndan çıkan 2 bin 700 işçi Gebze'ye doğru yürüyüşe başladı. Cevizli'deki Singer Fabrikası’ndan çıkan işçiler de onlara doğru yürüyüşe geçti. Ellerindeki pankartlarda “Yaşasın işçi sınıfı", "AP iktidarı bizim iktidarımız değildir", "Tüm gericiler ve faşizm kahrolsun" ve "Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok" yazıyordu. Aynı saatlerde Avrupa yakasında, Silahtarağa ve Alibeyköy'de de 5 bin işçi yürūyūşe başladı. Polis dört işçiyi gözaltına aldı. İşçiler Eyüp Karakolu’nu kuşatıp arkadaşlarını geri aldılar ve yürüyüşe devam ettiler. İşçiler merkezde Taksim ve Gümüşsuyu'nda da toplanmaya başlarken aynı saatlerde İzmit'e fabrika semtlerinden yolan çıkan iki grup da İzmit kent merkezine doğru yürüyüşe geçti.
İstanbul, Anadolu yakasındaki yürüyüşler Ankara asfaltına taştı. İşçiler, Kartal kavşağında karşılarına çıkan bir tabur asker ve üç tankı aşıp geçti. Soğanlı'da Başbakan Süleyman Demirel'in kardeşi Haci Ali Demirel'in ortağı olduğu Haymak Döküm Fabrikası'nın büroları işçilerin öfkesinden payını aldı. Gün boyunca Ankara asfaltı üzerindeki fabrikalardan çıkarak birbirlerine doğru akan işçi kolları gün batarken Göztepe kavşağında buluştular. Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Basın Temsilcisi 15 Haziran 1970 günü boyunca İstanbul'da "115 işyerinde 75 bin işçinin yürüyüşe katıldığını” açıkladı.
16 Haziran sabahı, Anadolu yakasında toplanan işçiler Ankara asfaltı üzerinden Üsküdar'a doğru yürüyüşe başladı. Kuzguncuk-Beylerbeyi üzerinden Üsküdar’a doğru yürüyüşe geçen işçilerle Kartal-Yakacık bölgesinden gelen binlerce işçi birleşti. Üsküdar-Kadıköy kavşağında önleri deniz kuvvetlerine bağlı birliklerce kesildi. Deniz ulaşımı yasaklandı. Barikatı aşamayan işçiler bir koldan Paşabahçe ve Beykoz’a, bir koldan Kadıköy’e doğru yürüyüşü sürdürdüler.
er1
Aynı saatlerde Otomarsan işçileri Ankara asfaltından Haydarpaşa’ya yürüyüşe başladı. Üç arkadaşları gözaltına alınınca Kartal polis karakolunu bastılar; iki polis otobüsünü tahrip ettiler. Kartal'dan yola çıkan işçiler Ankara asfaltında Gebze yönünden gelen işçilerle birleşti. Yürüyüşçülerin sayısı 15 bini geçti. Önleri Haydarpaşa kavşağında polis barikatıyla kesildi. İşçilerle polis arasında, yolun açılması için çıkan tartışma çatışmaya dönüştü. İşçiler, yol kenarındaki tepelerden topladıkları taşlarla polise karşı koydu. Polis, silahla karşılık vererek geri çekilirken işçiler Kadıköy’e yürüyüşlerini sürdürdü.
Avrupa yakasında da Levent'teki fabrikalardan çıkan işçiler, İstinye'den gelen Kavel işçileriyle birleşip Şişli üzerinden Taksim'e yürümeye başladı. Tekfen fabrikası önünde “toplum polisi” en önde yürüyen kadınları coplayınca çatışma başladı. Polis ateş açtı. İki işçi öldürüldü.
Anadolu yakasında AEG, Çivi ve Tırpan işçileri yürümeye başlayıp Gebze çarşısından Ankara asfaltına çıktılar. Arçelik, Demir Döküm, Timaş, Demirçekmece işçileri yürüyüşe katıldı. 10 bin işçi iki koldan yürüyüşü sürdürdü. 2. Zırhlı Tümen’e bağlı bir tank taburu, İstanbul-Ankara yolunu kapattı. İşçiler barikatı geçtiler. Öğle saatlerinde Kadıköy’de 15 bin işçi toplandı. Vapur ve motorlar işçilerin Avrupa yakasına geçmemeleri için iskelelerden uzaklaştırıldı. Tuğgeneral Vahit Güneri Kadıköy İskele Meydanı’nda işçilere “fabrikalarınıza dönün” çağrısı yaptı. İşçiler, dağılmadı. Sokak aralarından yürüyerek Yoğurtçu Parkı'nda toplandılar. 14.30’da parktan çıkarak yeniden iskele meydanına doğru yürüyüşe geçtiler. Askerler Kızıltoprak üzerinden gelen işçilerin önünü kesti. Yeniden çatışma çıktı. İşçiler yeniden iskele meydanına yöneldi. Fenerbahçe Stadyumu yakınlarında işçilerin önünü toplum polisleri kesti. Çatışma çıktı, işçiler bir polis aracını ateşe verdi.


Kartal'dan kamyonlarla gelen işçiler Kadıköy İskele Meydanı'nda kaymakamlık binası önünde toplandı. Bir kadın işçi konuşma yaparken, polis tarafından kaçırılarak gözaltına alındı. Binlerce işçi kaymakamlık binası içindeki emniyet amirliğini bastı. Binadaki sivil polisler, işçilere ateş açtı. İşçiler iki polis aracını ateşe verdi. Yangın, kaymakamlık binasına sıçradı. Gün batarken çatışmalar hala sürüyordu. Kaymakamlık civarına takviye polis birlikleri sevk edildi. İşçiler üzerlerine ateş açan polislere molotof kokteyli, taş ve sopalarla karşılık verdi. Kadıköy’deki çatışmalarda da bir işçi öldürüldü. Karanlık çökerken sıkıyönetim ilan edildi. Ordu İstanbul ve İzmit'in yönetimine el koydu
Çatışmalar son bulduğunda üç işçi Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak, bir toplum polisi Yusuf Kahraman ve Kadıköy’de olayları izleyen esnaf Abdurrahman Bozkurt hayatlarını kaybetmiş, 200'ü aşkın işçi, polis ve asker yaralanmış; 162 işçi ve sendikacı tutuklanarak sıkıyönetim mahkemelerine sevk edilmiş ilk elde 422 işçi işlerinden çıkarılmıştı.
er2
Bir işçi sınıfı kazanımı olarak 15-16 Haziran
15-16 Haziran'dan işçi sınıfının bir “kazanım”ı olarak söz etmek ilk bakışta bir paradoks olarak görünebilir. İki gün süren bir protesto yürüyüşü ve direnişin sıkıyönetimle bastırılması, işçi önderlerinin kıyıma uğratılması, öldürülmesi, hapsedilmesi, işten atılması “neden işçi sınıfının kazanç hanesine yazılsın”; bütün bunların üzerinden 50 yıl geçtikten sonra işçilerin sendikaları, sendikal hakları, sosyal hakları, ücretleri, milli gelirden aldıkları pay bunca gerilemiş, toplumsal konumları, toplumsal kültür ve politik söylemde işgal ettikleri yer bunca daralmış ve aşınmışken, hala bir “bir kazanımdan söz etmek mümkün mü” diye sorulabilir.
Yanıt iki bağlamda da “evet”tir. Evet, 1970'te de 15-16 Haziran bir işçi sınıfı kazanımıydı, bugün de öyledir. 15-16 Haziran 1970'te dar anlamda ve kendi sınırları içinde de olsa aktüel toplumsal ve politik imaları ve etkileri itibariyle bir kazanımdı. Bugün de toplumsal mücadeleler tarihinde bıraktığı silinmez ayak izleriyle işçi sınıfı bilinci ve kimliğinin inşasında edindiği yapı taşı özelliği dolayısıyla mücadele mirasının vazgeçilmez, eşsiz cevheri olarak bir sınıf kazanımıdır ve hep öyle kalacaktır.
er9
Dar anlamda 15-16 Haziran ve DİSK
15-16 Haziran, dar anlamda, DİSK'te ifadesini bulan sınıf sendikacılığını tasfiyeye yönelik devlet ve sermaye saldırısına karşı işçilerin siyasi direnişiydi ve işçiler 17 Haziran günü değilse de sonunda kazandılar. Ne mücadeleleri 15 Haziran sabahı başlamıştı ne de 16 Haziran gecesi bitti. Kurulduğu 1967'den sadece üç yıl sonra DİSK'in Türkiye'yi sarsan büyük direnişin öncüsü haline gelişi aşağıda, ekonomik ve toplumsal yaşamda meydana gelen büyük sarsıntıları bir sismograf gibi yansıtır.
İşçi hareketinin ve sendikal mücadelenin zemini DİSK'in üzerinde yeşerdiği 27 Mayıs sonrası koşullarda -1963 ile 1971 arasında- sanayide çalışmaya başlayan ve sendikalara katılan işçi sayısındaki büyük sıçramalarla birlikte genişlemişti: 1963'te 2 milyon 745 bin olan işçi sayısı 1971'de 4 milyon 55 bine yükselmişti. 1963'te 296 bin olan sendikalı işçi sayısı ise 1971'de 1 milyon 200 bindi. Aynı dönemde sendikalaşma oranı üç kat artışla yüzde 10.8'den yüzde 29.6'ya yükseldi. 1963'de imalat sanayinde ücretlilerin büyük bir kesimi 10 kişiden az işçi çalıştıran iş yerlerinde çalışıyordu. Toplam 354 bin işçi 158 bin işyerine dağılmıştı; 1968'deyse 100'den fazla işçi istihdam eden işyerlerinde çalışan işçilerin sayısı 1963'e göre yüzde 50 artarak 252 binden 360 bine çıktı.
Sermayenin üretim maliyetlerini yükselttiğinden sürekli o]arak yakındığı ücretlerin maliyet içindeki oranı yalnızca yüzde 10,53'tü. Aynı dönemde iş kazalarıyla kaybolan işgünü sayısı grev ve direnişlerin yol açtığı kayıpların 8 katıydı.
Resmi sayılara göre 1963'te 7 olan grev sayısı 1969'da 82'ye 1970'de 111'e yükselirken, greve katılan işçi sayısı 1963'te 1374 iken 1970'de 27 bine yükseldi.
er10
1960'lar sonu ve ‘70'ler başındaki yoğun mücadele döneminde işçiler “kendisi için sınıf” olma yolunda hızlı ve büyük adımlarla ilerledi. Sendikalaşma çabalarında başvurulan yöntemlerin radikalliği mücadelelerin sertliğiyle doğrudan bağlantılıydı. Fabrika işgalleri ve grevler, bu direnişlerde uygulanan mücadele yöntemleri salt ekonomik mücadeleler olarak kalmadı. İşçiler yeni koşullarda bir yandan eski geleneksel kavga yöntemlerini dönüştürüyor, öte yandan 1960'lar başından beri sürüp giden fabrika dışındaki toplumsal mücadelelerden, antiemperyalist mücadelelerden edinilen yordamlara da baş vurmaktan geri durmuyorlardı. Gerçi, durmaksızın kabaran ve gelişen kendiliğinden mücadeleleri daha yüksek bir bağlama oturtabilecek devrimci dönüşüm perspektifine sahip sendikal kadrolar henüz ortada yoktu. Uluslararası deneyim ve mücadele bilgisi sendikaların uzağındaydı. Buna karşın işçiler ve işyerlerindeki sendikacılar yaratıcılıklarına sınır koymuyorlardı.
1968'de İstanbul'da Derby Lastik Fabrikası işgali, Türkiye sendika hareketi için bir ilkti. İşçiler fabrikayı DİSK'e kapatan sermaye sahiplerine kendilerini fabrikaya kapatarak yanıt verdiler; onların başarısı, başka fabrikalara da örnek oldu.
Öte yandan 1963'teki Kavel direnişiyle başlayan bir başka gelenek Demir-Döküm'de, Sungurlar'da, Singer'deki işgallerde yeniden doğdu. Fabrikalar çevresindeki yerleşmelerde, mahallelerde yaşayanlar direnişin içinde yer aldılar; işçilerle dayanıştılar. İşçilerin kardeşleri ve eşleri de mücadelenin içine girdiler. 1969 Demir-Döküm işgalini kırmak üzere fabrikaya saldıran polis güçlerine çevredeki gecekondu halkı işçilerle birleşerek karşı koydu.
Devrimci gençlik örgütleri için de de mücadelenin gelişmesine katkıda bulunmak, işçi grevlerine ve işgallere destek vermek bir siyasal sorumluluk göstergesi sayılmaya başladı.
er5
1970 yazına gelirken İstanbul 2 milyon 849 bin nüfusuyla 35 milyon nüfuslu Türkiye'nin en büyük kentiydi. Ülkede üretilen toplam toplumsal sermayenin yüzde 50'si, büyük ölçekli sanayi işletmelerinin yüzde 43'ü, sanayi işçilerinin yüzde 35'i İstanbul'da yoğunlaşmıştı. Madeni eşya, kimya, konfeksiyon ve elektrikli aletler sanayiinin de yüzde 50'den fazlası İstanbul'daydı. DİSK'in kaçınılmazca İstanbul'daki işçi hareketinin merkezinde yer alacağı örgütlenmesinin ilk üç yılında belli olmuştu.
1970 yazında 20'den fazla işçi istihdam eden 700 büyük işletmede 116 bin 605 işçi çalışıyordu. 4 büyük işletmede 3'er bin, 26 büyük işletmede 3 bin dolayında işçi istihdam ediliyor; 250 kadar işletmedeyse 100 ile 500 arasında işçi çalışıyordu. İstanbul'daki merkezileşmiş ve yoğunlaşmış büyük ölçekli modern sanayi işletmeleri bu yapılarıyla Türkiye'nin modern sanayi işçilerinin ve onların sınıf mücadelelerinin döl yatağıydılar. Bu işletmelerin büyük bir bölümünün işçileri burjuvaziyle mücadelede DİSK'i kendi örgütleri olarak benimsemişler, onu bizzat kendileri çağırarak, ekonomik mücadelelerinin merkezi örgütü haline getirinceye kadar sermayeye karşı kavga vermişlerdi. 
DİSK 1966'dan 1970'e kadar özellikle İstanbul-İzmit metropolü çevresindeki
büyük ölçekli özel sanayi işletmelerinde son derece zor mücadelelerden geçerek örgütlenmiş, işçilerin güvenini kazanmış, Türk-İş'in hükümetler ve patronlarla uyum içindeki Amerikan usulü “sarı sendikacılık”ından yaka silken işçi kitlelerinin gözünde yeni sendikal seçenek olarak belirmeye başlamıştı.
1961 Anayasası’nın sendika seçme özgürlüğüne ilişkin hükümlerinin kağıt üzerinden pratiğe aktarılabilmesi uğruna işçilerin DİSK çevresinde yürüttükleri mücadeleler işçi hareketinin devlet sendikasının denetiminden çıkarak burjuvazinin hegemonyasından bağımsızlaşabilmesinin ön önemli imkânlarından biri oldu.
er6
Hegemonya blokunun çözülüşü
İşçilerin ekonomik mücadelelerinin de katkısıyla 1965-68 arasında nisbi olarak artan gerçek gelirleri 1969'dan başlayarak gerilemeye başlamıştı. İktidardaki Adalet Partisi (AP) işçilerin ekonomik taleplerinin daha da güçleneceği bir dönemin arifesinde bir yandan sanayi sermayesinin desteğini korumak için işçi hareketi karşısında git gide sertleşmek, öte yandan politik hegemonyasını sürdürmek için daha geniş kesimlere yaslanmak zorundaydı. Ne var ki, sanayicilere kaynak transferi sağlamak üzere toprak rantının vergilendirilmesi için meclise sevkedilen yasalar büyük arazi ve emlak sahiplerini isyan ettirmiş; 41 AP milletvekili 1970 bütçesine karşı oy kullanarak hükümetin düşmesine yol açmıştı. Aynı şekilde ticaret gelirlerine yüklenen ek vergiler de tüccar ve esnafı ayağa kaldırmış; taşra sermayesiyle mali-sermaye arasındaki çıkar çatışması Odalar Birliği’ni bölmüştü. AP'nin Odalar Birliği başkan adayı, daha sonra Milli Nizam Partisi’ni kurarak başına geçecek olan Necmettin Erbakan karşısında seçimleri kaybetmiş, AP büyük toprak sahiplerinden sonra taşra sermayesinin de desteğini kaybetmişti. Demirel'in iktidarını koruması, mali sermayenin, özellikle büyük sanayi burjuvazisinin desteğini korumakla sıkı sıkıya bağlanmıştı. Hükümetin 1970 gündeminin birinci maddesi büyük sanayinin yani, Koçların, Sabancıların, Ezcacıbaşıların ve onların uluslararası iştiraklerinin çıkarlarının korunmasıydı. Demirel sermayenin diğer kesimleriyle kozlarını paylaşmayı bitirir bitirmez sırtını büyük sermayeye yaslayarak işçi sınıfıyla cepheleşmeye yöneldi.
Demirel hükümeti DİSK'i tasfiye için tasarlandığını saklamaya gerek görmediği yeni sendikalar kanunu tasarısını ilkbaharla birlikte TBMM gündemine ve kamuoyuna açtı. Maksat, bütün işkollarında Türk-İş'i yetkili kılarak, işçi hareketinin bir "sarı" sendikalar ağıyla denetim altına alınabileceği bir düzenlemeydi. Tasarının başlıca hedefleri şunlardı:

  1. İşçinin sendikaya üye olabilmesi için başvuru yeterli değildi, sendikanın yetkili organının bu başvuruyu kabul etmesi gerekiyordu.
  2. Üyelikten ayrılma, istifaların noter kanalından geçmesi şartına bağlanıyordu.
  3. Tasarı, sendikaların Türkiye çapında çalışabilmesi için kurulu bulunduğu işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini üye yazmış olmasını öngörüyordu.
  4. Federasyonların kurulmasında ise; aynı işkolunda kurulmuş sendikalardan en az ikisinin bir araya gelmeleri ve o işkolunda çalışan sigortalı işçilerin en az üçte birini bir araya getirmesi şartı aranıyordu.
  5. Konfederasyonlar ise; yukarıda belirtilen şartlara uygun olarak kurulan sendika veya federasyonlardan en az üçte birinin kararı ve Türkiye'deki sendikalı işçilerin yine en az üçte birinin bir araya getirilmesiyle kurulabiliyordu.
  6. İşçi sendikası kurüacak işçilerin o işkolunda en az üç yıl çalışmış olması koşulu getiriliyordu.
  7. Sendikaların, uluslararası federasyonların kurucusu olmaları Türk-iş'in iznine bırakılıyordu.
  8. Sendikaların kooperatifler kurması ve sanayi girişimlerinde bulunmaları Türk-İş'in olur şartına bağlanıyordu.
  9. Anayasal bir hak olmayan lokavtın yasada yer almasına olanak tanınıyordu
er7
DİSK yöneticileri, tasarının kanunlaşmaması için, TİP ve CHP'yi ve Senato'daki “Milli Birlik Grubu”nu uyardılar, Başbakan Demirel ve Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'la da görüşmeye çalıştılar. Demirel görüşmeyi reddetti. Sunay yasayı veto etmesini öneren TİP'in sendikacı vekili Rıza Kuas'ı azarladı: “Neyi veto edeceğimi neyi etmeyeceğimi senden soracak değilim.”
Olağan mücadele yolları kapatılan DİSK'in bütün yöneticileri, işyeri temsilcileri ve işçileri 13-14 Haziran 'da Lastik-İş Sendikası’nın İstanbul Merter'deki genel merkezinde bir araya gelerek kendilerine meydan okuyanlara meydan okudular. Türkiye tarihinin en büyük işçi direnişi kararını aldılar, hayata geçirdiler, dünyayı ve Türkiye'yi ayağa kaldırdılar.
274-75 sayılı sendika yasalarında da TBMM'nin sağcı çoğunluğunca yapılan değişiklikler CHP, TİP ve Birlik Partisi'nin aykırılık başvurularını değerlendiren Anayasa Mahkemesi'nin 8-9 Şubat 1971 tarihinde aldığı kararla iptal edildi. İşçiler 1970'in uzun sıcak yazında Ankara asfaltında başlayan kavgayı 1971'in kışında Ankara'da kazandılar. 15-16 Haziran'da dünyayı ayağa kaldırmasalar ne çiğnenen haklarını geri alabilirler ne de Türkiye'nin en büyük çaplı sınıf mücadelelerinin içinde yer alacağı ‘70'lerin ikinci yarısını kuşatan halk mücadelelerine esin kaynağı olabilirlerdi. Türkiye 15-16 Haziranla işçi sınıfı çağına girmişti. Bu çağı sona erdirmeye 12 Mart yarı-darbesi de yetmeyecek, 1974-80 arasındaki faşist iç savaş dayatmasını 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin takip etmesi gerekecek ve cunta lideri Kenan Evren işçi sınıfının kazanımlarına olan öfkesini şu çimçiğ ifadeyle dile getirecekti: “Bir aşçıbaşı benden daha çok maaş alıyordu.”
er8
Geniş anlamda 15-16 Haziran ve Türkiye solu
15-16 Haziran Türkiye'nin işçi sınıfı çağını açarken, Türkiye sosyalist hareketinde bir zihniyet devrinin, bir paradigmanın da sonunu ilan ediyordu. Kapitalizme geç giren Türkiye, modem sosyalizmin ve sosyalist mücadelenin gelişme tarihi bakımından da Batı’dan farklı bir doğrultu izledi. Sosyalist mücadele Anadolu'da dünyanın hiçbir ülkesinde eşine rastlanmış olmayan bir trajediyle başladı. Henüz emperyalist devletlerin işgali altındaki Osmanlı Devleti yıkılıp, Cumhuriyet kurulmamış, işçi sınıfının kendisi tam olarak şekillenmemişken Ankara'daki “asî” burjuva hükümeti eliyle resmi (=sahte) Komünist Partisi kurulmuştu. Bunu, Ankara Hükümeti’ne biat etmeyerek, kurtuluş savaşının önderliğini üstlenme iddiasını hissettiren, Rusya'daki Türk savaş esirlerinin kurduğu Türkiye Komünist Partisi öncülerinin Karadeniz'de boğdurulması izledi. Sosyalizmin Türkiye'deki trajedisi, daha burjuvazi ile proletarya sınıf mücadelesi alanında olgunlaşmadan uluslararası alanın dinamiklerini yüklenmesiyle, gelişme eğiliminin Sovyet Devleti ile Türk Devleti arasındaki ilişkiler tarafından kıskaca alınmasıyla başladı. Bunun sonucu, sosyalist hareketin bir toplumsal güç haline gelmesinin imkanları doğmadan önce, amansız bir devlet baskısı ile karşılaşması, gelişmesinin sakatlanması, toplumun kıyısına, gizliliğe itilmesi, siyasal bir kitle hareketi halinde örgütlenemeden kalmasıydı. Beri yandan, esas olarak Avrupa kültürünün ve Avrupa sınıf mücadeleleri tarihinin ürünü olan modern sosyalizm düşüncesini, nüfusun çoğunluğu için geleneksel kültürün ve yaşama biçimlerinin 500 yıl boyunca neredeyse hiç değişmeksizin kaldığı bir ülkede yeniden üretmek daha başlangıcından itibaren; Komünistler için inanılmaz güçlüklerle doluydu. Komünizmin kendi gücüyle gelişme olanaklarından yoksun oluşunun doğurduğu güçlüğün üstesinden gelebilmek için onu İslamiyet'le bütünleyerek “halka yaklaştırmak”, Kemalizmle bütünleyerek devletten güç almasını sağlamak, ya da Kemalist diktatörlük karşısında parlamenter muhalefetle ilişkilendirerek “meşrulaştırmak” gibi tasarımlar da teorinin daha doğarken sakatlanıp parçalanmasına yol açtı. Türkiye'de sosyalizmin aktif politika sahnesine ikinci çıkışı, 27 Mayıs 1960'tan sonra gerçekleşti. Aradan geçen kırk yıl içinde modem işçi sınıfı kapitalizmi, kapitalizm modem işçi sınıfının doğurmuş, modern sosyalizmi benimsemeye hazır bir aydınlar katmanı oluşmuş, metropollere öğrenime gelen Kürt gençleri bir sosyalist Kürt aydınlan çevresi oluşturmuş, kentlerin nüfusu süratle artmış, kadınlar geleneksel toplum çerçevesini parçalayarak toplum ve çalışma hayatına girmişlerdi. 27 Mayıs rejiminin Anayasal güvencelere bağladığı düşünce ve örgütlenme özgürlüklerinin sınırlılığına karşın Türkiye bir anda modern düşünce tarihine de adımlarını attı ve sosyalizm düşüncesi kırk yılda alamadığı yolu 4 yılda katetti.
er3
Bununla birlikte Türkiye sosyalist (Komünist) hareketi 15-16 Haziran 1970'e gelinceye kadar önceki 40-50 (Osmanlı'yı da sayarsak 100) yılın gölgesi altında hep şu sorunsal etrafında tartıştı: Türkiye'de işçi sınıfının nesnel bir varlığı var mı? İkincisi bu varlık toplumsal bir hareket yeteneğine tekabül ediyor mu? Bu tezler lehinde, aleyhinde konuşanlar; tezlerini ekonomik istatistikler, sosyolojik araştırmalar, teorik ilkeler üzerinden ispatlamaya ya da yadsımaya çalışadursunlar 15-16 Haziran tartışmayı sona erdiren son derece net, nesnel, toplumsal bir gösterge sundu ya da felsefecilerin çokça başvurduğu bir aforizmayı pratikleştirdi: “Muhallebinin kanıtı yenmesindedir.”
Evet! 15-16 Haziran 1970 direnişi gösterdi ki, Türkiye'de işçi hareketinin bir sosyal gerçekliği ve maddi gücü vardır, kendi çıkarları için ve sendikal düzeyi aşan bir mücadele yeteneğine sahiptir. Bunu, üstelik egemen sınıfı çok korkutan bir tarzda gerçekleştirmektedir. Böylece “işçi sınıfının mevcut olmadığı”, ya da “varlığının toplumsal değişimin itici gücü olmasına elvermediği” varsayımına dayanan bütün politik değişim projelerinin gerçeklik iddiaları yerle bir oldu.
15-16 Haziran'ın bir başka önemi öte yandan egemen güçlerin, yani Türkiye'yi yönetenlerin, sermayenin, düzen partilerinin, askerlerin, bürokrasinin aşağıdan gelen bir toplumsal hareket karşısında ne kadar kırılgan olduklarını göstermesiydi. Bunu o zamanki Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç bir cümleyle özetlemişti: "Toplumsal gelişme iktisadi gelişmeyi aştı". Kapitalizmin “kâr oranlarının düşmesi eğilimi”nin askerlerin de anlayacağı kadar yalınlaştırılmış bu ifadesiyle Tağmaç "işçilerin taleplerini karşılamaya ne devletin ne sermayenin niyeti var” demiş ve açık sınıf mücadelesi çığrının sonunun getirileceği bir olağanüstü rejim arayışı içinde olduklarını ilan etmişti.
Üçüncüsü; 15-16 Haziran BAAS tarzında, "parlamento dışından bir askeri müdahaleyle bir tür devrimci dönüşüm mümkündür" diye düşünenlerin kararlarını revize etmelerine yol açtı. Kendi öngörülerinden çok daha kompleks, sola açık bir toplumsal zemin oluştuğunu gören ordu üst kademelerinde ciddi tereddütler oluştu ve ayrılıklar baş gösterdi. İşçi hareketi ima ettiği sosyal gelecek çerçevesiyle Türkiye'de sınırlı reformlar öngören bir askeri müdahale peşinde koşanlara üzerinde hareket edecekleri zeminin sandıklarından çok daha sert olabileceğini, kolayca kontrol edilemeyecek bir toplumsal hareketlilik zemini oluştuğunu gösterdi. Projelerini akamete uğrattı ve onları yeniden Genelkurmay'ın kanatları altına sokulmaya yöneltti.
er11
Öte yandan 15-16 Haziran devrimci harekette bir “halk savaşı” yoluyla devrim stratejisi takip etmeye hazırlananlar açısından da iki farklı sonuç doğurdu.
Birincisi göreli olarak işçi hareketinin önemini azımsayanların işçi hareketiyle daha yakın bağlar kurma arzularını çoğalttı ya da o akımlar içerisinde işçileri merkeze alan eğilimleri güçlendirdi. Fakat daha önemlisi işçi hareketinin önemi üzerine ne düşünürse düşünsün, devrimci kanatta yer alanların tümünün Türkiye'de bir devrimci kriz doğduğuna dair bir saptamada bulunmalarına yol açtı. Türkiye'de konvansiyonel yollarla rejimin kendisini sürdürme olanaklarının sonuna gelindiği, “yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği” bir otoriter müdahale zemininin oluştuğu, devrimci hareketin sürekliliğini sağlamak üzere yeraltına giden yollar döşemesi gerekliliği konusunda çok yaygın bir fikir birliği meydana geldi.
Bu çıkarsamalar, devrimci hareket açısından stratejik sonuçlara yol açtı. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi'nin fizyonomisi 1970 yazı ve sonbaharında şekillenmeye başladı. Bu hareketlerin o dönemdeki tercihlerinin Türkiye sosyalist hareketi üzerindeki etkisi, izleri azalarak da olsa bugün hala sürüyor.
Öte yandan süreç Türkiye İşçi Partisi gibi esasen parlamenter siyaseti tercih eden politik akımlar için de sosyal ve politik mücadele olanaklarını daraltmış oldu. Tercihlerini gerçekleştirebilmeleri buna kapı açan bir anayasal çerçevenin mevcudiyetini gerektiriyordu. Ancak, Anayasa Mahkemesi TİP'i “Kürt Meselesi”ne atıfları dolayısıyla 1971'de kapatarak tartışmayı parantez içine almış oldu.
Bir şey daha: 15-16 Haziran özellikle öğrenci hareketinden gelenler için nispeten daha soyut olan işçi ve öğrenci kardeşliği ilkesinin somutlaşmasına çok büyük katkıda bulundu.
İşçilere, işçiler dışından tek toplumsal destek o sırada hala açık olan ve yıl sonu sınavlarının sürdüğü Ortadoğu Teknik Üniversitesi öğrencilerinden geldi. 16 Haziran günü ODTÜ'de yüzlerce öğrenci yıl sonu sınavlarını tehlikeye atma pahasına bir gün boykot ilan ettiler. Ardından sanayi çarşısında sendikacılarla birlikte yürüyüşe çıktılar. İşçi hareketi ile öğrenci hareketi arasındaki tarihsel yakınlaşma 12 Eylül 1980 sonrasına ve Özal dönemine kadar güçlü bir eğilim olarak varlığını sürdürdü.
Bu çerçeveden bakıldığında 15-16 Haziran, hem dar hem geniş anlamda işçi merkezli bir siyasal ve entelektüel paradigmaya değer ve içerik kazandırarak uzun bir dönem boyunca hem işçilerin öz çıkarlarının toplumsal ve politik ilgiye mazhar olmasını, hem de aydınların işçi sınıfının tarihsel özne rolü üzerine daha derinlemesine düşünmesini sağladı ve işçi sınıfı adına önemli bir tarihsel sıçrama tahtası oluşturdu.
er4
Kürselleşme ve neo-liberal ekonomik politikalarla ithal ikameci sermaye birikim döneminin kapanması ve Sovyetler Birliği'nin yıkılması sonrasında sosyal devletin çöküşü işçi hareketinin ve sendikal hareketin eski tarzda sürdürülmesini olanaksızlaştırdı. Üniversitenin uğradığı yapısal dönüşüm ve akademi üzerindeki devlet vesayeti (YÖK) de hem işçiler ve öğrenciler arasındaki ortaklık zeminini ağır tahribata uğrattı, hem de düşünsel üretim zeminlerinin de çoraklaşmasına yol açtı.
“Her şey akar, aynı ırmakta iki kere yıkanılamaz.” 15-16 Haziran da bütün öteki büyük tarihsel olaylar gibi tekrar edilemeyecek. Ama onun değeri zaten tekrar edilebilir olmasında değil, bütün büyük devrimci mücadeleler gibi en önemli derslerinin kendinden sonraki mücadeleleri öngörmek, onlara katılmak ve onları anlayarak aşmak için bir imkan içermesinde.
Marx'ın Birinci Enternasyonal Tüzüğü’nün girişinde yazdığı gibi: “Emeğin kurtuluşu yerel ya da ulusal değil modern bir toplumun var olduğu bütün ülkeleri bir arada bağrına alan toplumsal bir meseledir [...] ve Avrupa'nın en çok sanayileşmiş ülkelerinde işçi sınıflarının bugünkü uyanışı bir yandan yeni umutları ayağa kaldırırken hem bir kez daha eski hatalara düşülmesine karşı ciddi bir uyarı gönderiyor hem de hala bir birinden kopuk duran hareketleri derhal bir araya gelmeye davet ediyor.”

Ertuğrul Kürkçü

Umutsuzluğa Kapılmayın

Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gazeteci ve Yazar Ahmet Altan, koronavirüs salgınıyla ilgili Washington Post gazetesi için bir makale yazdı.

Bugünlerde herkes evlerine hapsolmuşken gerçek bir hapishanede bulunmak, okyanusun dibindeki bir akvaryumda bulunmak gibi hissettiriyor.

Endişeden kendinizi yiyip bitirdiğinizi (gardiyanların bize verdiği eski gazeteleri okuyarak ve izin verilen bazı kanalları izleyerek) görebiliyorum. Ben 70 yaşındayım ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hükümetine ‘subliminal mesajlarla’ karşı koymak suçlamasıyla, Covid-19 vakalarının hızla yayıldığı bir cezaevindeyim. Okyanusun dibinde oturmak ve ölümün herkesten çok hedefi olmak konusunda daha fazla şey bilen biri olarak, size şunu söylemek isterim: Umutsuzluğa kapılmayın.

İNSANLIK YENİ BİR ÇAĞA ULAŞACAK
Tarihin, hayatın kendisini sarsan devasa bir fay hattı boyunca kırılmasına tanıklık etmekteyiz. Bu kırılma bize umut dolu bir gelecek vaat ediyor.

Herkesin deneyimlemekte olduğu dehşetin farkındayım. Timsahlarla dolu bir nehri geçmek zorunda kalan milyarlarca antilop gibi, hayatta kalmak ve karşı kıyıya ulaşmak için çılgınca mücadele ediyoruz. Fakat felaket birkaç ay içinde son bulacak ve insanlık yeni bir çağa ulaşacak.

Bu tuhaf gezegenin düzeni bu. Daha iyi koşullara ancak felaketlerle ulaşılabiliyor. Savaşlarda ve pandemilerde yara alarak ilerleme sağlıyoruz.

21’İNCİ YÜZYIL PANDEMİDEN SONRA BAŞLAYACAK
Bu felaket bize, uzun zamandır göz ardı ettiğimiz çok sayıda gerçeği gösterdi; bize aynı zamanda varış noktamıza ulaşmamız için yol gösterdi. 21’inci yüzyılın, bu pandemi bittikten sonra başlayacağına inanıyorum. Kısa bir süreliğine geriye gidiyor gibi görünebiliriz ama bu uzun sürmeyecek.

DEVLET SİSTEMİ SON BULACAK
Bu pandemi bize, ‘devlet’ adı verilen kurguların beş para etmez olduğunu gösterdi. Devletlerin yapısının miadının dolduğu açık. Posta arabalarını atların çektiği bir dönemden kalmış idari bir sistemin hâlâ var olması doğanın kanunlarına aykırı. Devletler insan ilerlemesini engeller. Pandemi, devletlerin ve yöneticilerinin iktidar hırsı yüzünden yaptıkları hatalar nedeniyle kontrolden çıktı. Çin ilk başta yalan söylemeseydi ve diğer ülkelerin liderleri kayıtsız kalmasaydı, zarar bu kadar büyük bir boyutta olmayacaktı.

Çok uzak olmayan bir gelecekte, dünya bir şehir devletler federasyonu haline gelecek – başka bir seçeneği olmadığını anlayacak. Devletler, sınırlar ve bayraklar, bu krizde deneyimlediğimiz gibi, ortak felaketler sırasında insanlığın iyiliğinin aleyhine işliyor.

SEÇİM KAZANMAK VE LİDERLİK FARKLI ŞEYLER
Bir diğer gerçeği daha gördük: Seçimleri kazanma ve bir topluma liderlik edebilme yetenekleri, tamamen farklı beceriler – birbirleriyle savaş halinde olan beceriler. Seçimler genellikle en fazla yalan söyleyen, epik film müziğini diğerlerinden daha yüksek sesle çalanlar tarafından kazanılıyor. Fakat o aynı kişiler bilgelikle yönetemiyor. Bu fenomenin birçok örneğini gördük.

İŞ TANIMI DEĞİŞECEK
Bu felaket aynı zamanda, tarihteki büyük bir değişimin kıyafet provası oldu: İşçiler, üretim zincirindeki geleneksel yerlerinden çıktı. İnternet sayesinde, insanların üretime zihinsel katkısı artarken, fiziksel rolleri önemli ölçüde azaldı. 21’inci yüzyılda, insanlar fiziksel çalışmayla sınırlandırılmayacak. Bu dönemi yaşarken değişimin kaçınılmazlığını kavrıyor, yeni bir ekonomik düzeni keşfediyoruz.

ÇİN’DEKİ PAZARCIYI KURTARAMAZSANIZ, İNGİLTERE BAŞBAKANINI DA KURTARAMAZSINIZ
Bazı insanlar harcayabileceklerinden fazla paraya sahipken diğerlerinin bir kuruşunun ve sığınacak bir yerlerinin olmamasının, ‘ortak’ bir felakete yol açabileceğini öğreniyoruz. Eğer Çin’deki bir pazar çalışanının kurtaramazsanız, İngiltere’de başbakanı da kurtaramazsınız.

BENCİLLİK ÖLDÜRÜR
Bu durum, büyük bir mutasyona yol açabilir. Eğer kendinizi korumak istiyorsanız, başkalarını da korumanız gerekir. Bencilce davranışlar sizi öldürür. İnsanlar belki de ilk defa böylesine net bir bilinçle, insanlık adı verilen büyük bir akıntının parçası olduklarının farkına vardı.

YAŞLI FİKİRLERİ DE ÖLDÜRÜYOR
Bu virüs benim gibi yaşlı adamları değil, aynı zamanda her tür yaşlanmış kavramı, inancı ve fikri de deviriyor. Yeni bir dünyanın ve daha önemlisi yeni bir tür insanın eşiğini acı çekerek geçiyoruz.

Bu büyük travmanın ortasında, gelecek hakkında iyimserim. Burada sözünü ettiğim şey, ütopya değil. Bir aptalın iyimserliği değil. Söylediklerimin gerçekleşeceğine inanıyorum ve bunu göremeyeceğimi biliyorum. Bu satırları, benim yaşımdaki insanları öldüren bir virüsün şiddetli saldırısını bir cezaevi hücresinde beklerken yazıyorum. Kendim için değil, parçası olduğum insanlık için iyimserim.

BİR TURPTAN DAHA UMUTSUZ OLMAYALIM
Kasım ayında bize öğle yemeklerinde turp verilmişti. Hücre arkadaşım o turbu karton bir bardağa koyup, penceredeki demir parmaklıkların yanında bıraktı. Turp çürümeye başladı. Yakın zamandaysa, ondan yeşil bir filiz çıkmaya başladı. Büyüdü ve büyüdü. Filizin ucunda küçük beyaz çiçekler açtı. Her sabah kalkıp o çiçeklere bakıyorum. O büyük klişeye tanıklık ediyorum: Turp ölüyor ve aynı zamanda canlanıyor. Zavallı bir turp, kendi yok oluşundan çiçekler yaratıyor. İyimserliğinden vazgeçmeden, ölürken geleceğe uzanıyor.

Bunu okuduğunuzda belki hastalanmış olacağım. Fakat bu ne fark ettirir? Eğer bir karton bardakta ölmekte olan bir turp çiçek açabiliyorsa, cezaevindeki yaşlı bir adam da iyimser olabilir.

Bir turptan daha umutsuz olmayacağız, değil mi?

Mehmet Altan
Gazeteci
www.evrensel.net - Washington Post

Mahalle olmayan mahallerde huzursuzluğun iktidarı


Ayşe Çavdar

1990’larda Refah Partisi’nin (RP) neden ansızın yükseldiği konusunda klişe bir teori vardı. Parti olanca gücüyle dönemin sağcı-solcu iktidar ortaklarının görmezden geldiği, ihtiyaçlarını karşılamaktan vazgeçtiği işçi mahallelerinde örgütlenmişti. Bu klişede bahsedilen mahalleler planlı şehrin orta sınıf yaşam alanları değil, çoğu onun kıyısında konuşlanmış gecekondu mahalleleri, ya da merkezdeki yıpranmış semtlerdi.
1970’lerde sol örgütlerin filizlendiği bu mahalleler, 1980 darbesinin ardından adeta kimsesiz kalmışlardı. RP’yi oluşturan İslamcı çevreler de bu iktidar boşluğunu görmüş, örgütledikleri türlü çeşit dayanışma pratiğine İslami bir zarf üretmiş ve arzu ettikleri dinamiği yakalamışlardı. Recep Tayyip Erdoğan bu dinamiğin yanı sıra, seküler sağ ve sol merkezlerin zahmet edip kendilerini yenilemektense her anlamda muhafazakârlaşmalarının yarattığı hayal kırıklığının üzerinde yükselip İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu.

"Başak Konutları" ve "Hilal Konutları"
İlk iş belediyenin işlevsiz kalmış şirketlerinden biri olan KİPTAŞ’ı etkinleştirdi. Ardından, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Başak Konutları ve Anadolu yakasındaki Hilal Konutlarının temellerini attı. Site formunda planlanan bu iki konut kompleksi onun bugün de sürmekte olan siyasal projesinin laboratuvarı oldular. Başak Konutları, kendisinden önceki dönemde şekillendirilmiş ama hayata geçirilmemiş gecekondu önleme projesinin uygulamadaki adıydı ve alt sınıflara sesleniyordu. Hilal Konutları ise RP’nin elit kesimlerine, zenginlerine ev sahipliği yapacaktı.
Başlangıçtaki amaç bu değildi, ama RP’li belediyelerin —bugün HDP’ye AKP ve diğer partilerin yaptığı gibi— olağan şüpheli olarak görülüp her vasıtayla sınırlanmaya çalışıldığı dönemin siyasi koşullarında bu konut projeleri tuhaf bir işlev gördüler. İstanbul’un her yerindeki mahallelerde yaşayan RP’ye gönül vermiş ya da sadece yakın kesimleri ekonomik güçleri ölçüsünde o mahallelerden kopardılar.

Böylece RP’nin içine doğduğu gecekondu mahallelerinde ve şehrin merkezindeki bakımsız ve kaotik, kozmopolit semtlerde yaşayan geniş halk kesimleri için geliştirdiği vaad şekillenmiş oldu. Onlara mahallelerini terk edip gidebilecekleri yeni menziller sunacaktı. Bu taşınma sınıfsal bir yükselişin hem zemini hem göstergesi olacaktı. 1990’ların ikinci yarısındaki fırtınalı siyasi atmosferde söz konusu sınıfsal yükseliş ve taşınma hali AKP’nin bugün de sık sık tekrar ettiği “dava”nın somut/mekânsal ifadesiydi.
28 Şubat sürecinin ardından RP ve onun yerine kullanılan Fazilet Partisi kapatıldı. Türkiye 1999’da iki büyük depremle sarsıldı, ardından 2001 kriziyle adeta yıkıldı. O esnada RP’nin “yenilikçiler”i, bugün kanlı düşman oldukları Fethullahçıların yanı sıra, merkez sağın ve liberal siyasetin dönemin sivil-askeri-yargı bürokrasisinin de güven duyabilecekleri kimi elitleriyle ittifak halinde AKP’yi kurdular.

Liberalleşme vaatleri
Toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecekleri bir liberalleşme vaadiyle ortaya çıkmışlardı. 2004 yılında hazırladıkları Kamu Reformu Yasa Tasarısı bir taşla bir kaç kuş vurmayı hedefliyordu. Yerel yönetimleri güçlendirecek, Türkiye’nin idari yapısını AB standartlarına yaklaştıracak, bu arada her an darbe korkusuyla yaşayan dönemin AKP’si için, başlarına böyle bir iş gelse bile güçlendirilmiş belediyelerde yerel iktidarı ve kaynakları ellerinde tutabilecekleri bir zemin oluşturacaktı. Dönemin CHP’si, ülkenin birlik ve bütünlüğüne, üniter yapısına zeval vereceği gerekçesiyle can hıraş karşı çıktı bu yasa tasarısına. Dönemin cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de veto etti. Böylece Türkiye de, AKP de idari yetkilerin yerele yayılabileceği çok önemli bir olanaktan mahrum kaldılar. Bugün muhalefet partilerinin kazandığı belediyelerle merkezi idare arasındaki gerilime, Kamu Reformu Yasa Tasarısı’nın tartışıldığı süreci hatırlayarak bakmak doğrusu hayli öğretici.

Öte yandan AKP, RP’li belediyelerin geliştirdiği konut merkezli kalkınma ve kendisine gönül verenleri sınıf atlatma, sınıf atlatma vaadiyle gönül kazanma, projesinin ne kadar önemli bir siyasi ve ekonomik araç olduğunu gayet iyi biliyordu. Merkezi idarenin elinde de KİPTAŞ’a benzer, görece atıl kalmış bir “şirket” vardı. 2005 yılından itibaren TOKİ’yi defalarca yaptıkları yasa değişiklikleriyle alabildiğine güçlendirdiler. Öyle ki, TOKİ devlet adına Türkiye’deki tüm mülklerin, arazilerin ayrıcalıklı mutasarrıfı haline geldi. Hatta belediyelerin planlama yetkilerinin büyük çoğunluğunu ya devraldı ya onların üzerine çıkan yetkileriyle işlemez hale getirdi. KİPTAŞ’ın İstanbul’da (RP’li belediyelerin Kayseri, Çorum gibi şehirlerde) uyguladığı kapılı ve duvarlı site modeli, TOKİ eliyle yurttaşların ödeme güçlerini temel alan binlerce projeyle ülke sathına yayıldı. Bu modelin nasıl yaygın ve karşı konulması zor bir özelleştirme ve mülkiyet transferi süreci yarattığı ayrı bir tartışma konusu. Tüm Türkiye’de 700 binden fazla konut üreten, bunun yanı sıra kapılı ve duvarlı site modelinin inşaat şirketleri eliyle yaygınlaşmasını, adeta kural haline gelmesini sağlayan TOKİ’nin bir numaralı kurbanı ise mahalle tecrübesi oldu.

Görece dinliyle görece dinsizi, görece zenginle görece yoksulu, farklı şehirlerden göç etmiş, büyük şehirlere farklı yöntem ve becerilerle tutunmuş ailelerin yaşadıkları mahalleler bizzat TOKİ’nin ya da onu model alan özel inşaat şirketlerinin ürettikleri kapılı ve duvarlı sitelere doğru dağılmaya başladı. Bu model kentsel mekânda kesif bir sınıfsal ayrımı dayatıyordu. Çünkü taşınılacak yer seçiminde ilk değişken satın alma gücüydü ve zengin zenginle yoksul yoksulla parasının satın alabileceği kadar konfora rıza göstererek taşınıyordu. İkinci değişken ise yaşam tarzı oldu. Yapabilenler yaşam tarzı itibariyle kendilerine benzer insanlarla daha rahat edeceklerini düşünerek, mahallenin denetlenmesi zor kozmopolit atmosferinden duvarlarla çevrilip kapılarla sabitlenmiş standart yaşam alanlarına yöneldiler. Bu da şehirlerin yüzeyinde yaşam tarzı eksenli ikinci bir parçalanma hattı meydana getirdi.

Toplumsal ilişkiler standartlaşıyor
Duvarlı ve kapılı bu yaşam alanlarında bir araya gelen aileler hikâyelerini de geride bırakıyor, kendilerini yaşam tarzı, mensubu oldukları cemaat ve taahhütte bulundukları siyaset (parti) üzerinden yeniden tarif ediyorlardı. Bunun en önemli gerekçesi bu yerlerde toplumsal ilişkilerin çeşitliliğinin azalması, standartlaşması (dini sohbetler, kermesler, siteye yakın kültür merkezindeki paneller, komşuluk ilişkilerinin bile ancak cemaat etkinlikleri dolayımıyla yürütülmesi) çoğu zaman çarşı-pazar mevzuunun bile siteye yakın AVM’de halledilmesiydi. Eski tanışıklıkların, tecrübelerin, onları kendilerine benzemeyen başkalarıyla temas ve müzakere halinde olmaya mecbur bırakan mekanizmaların ağırlığından kurtulmuş ancak gündelik hayatın üzerine yayılabileceği zemini de daraltmışlardı. Dini cemaatler, gruplar da şehrin kalabalığından, ayartıcı çoğulluğundan, ayrıca eleştiri yüklü bakışlardan uzaklaşıp bu gönüllü temerküz alanlarında kendi elitlerini oluşturdular.

Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı.
Fakat beklenmedik bir sonuç çıktı ortaya. Kendi aralarındaki rekabet de şehrin yüzeyinde değil, bu duvarlı ve kapılı yaşam ünitelerinin sınırları içinde vuku buluyordu. Duvarın ve kapının dışı muhtemel genişlemenin, piyasanın, yatırımın; içi ise takva performansında rekabetin sahasıydı. Takvanın içeriği yalnızca dini vecibeler ve çoğu nevzuhur adetlerle cilalanmış davranış ve ibadet kalıplarından ibaret değildi elbette. Bütün bu imkânları ve değişimi sağlayan siyasi otoriteye sadakat de listeye eklenmişti çoktan. Dolayısıyla bu yerler ibadette ve sadakatte radikalleşmenin alanlarına dönüştüler zamanla.

Her bir hanenin velinimetin gören gözüne ve duyan kulağına dönüştüğü aşama ise AKP ile Gülenciler arasındaki kavganın patlak vermesiyle başladı. O kavganın tevellüdü sanıldığı gibi 17-25 Aralık skandallar serisi değil. AKP kurulduğu andan itibaren, merkezdeki yerini sağlamlaştırdığı her adımda yalnız Gülencilerle AKP ittifakını oluşturan diğer cemaat ve gruplar arasında değil, her bir grubun ve cemaatin arasında ve içinde de elde edilen güçten faydalanma uğrunda giderek kızışan bir rekabet başlamıştı zaten. Sadakati merkezli takva, velinimeti memnun ederek ödül kazanmak üzere girişilen bu rekabetin başlıca performans konusuydu. AKP’nin sınıf atlatmak ve mahallelerinden, özgün öykülerinden koparmak suretiyle hiç yoksa alım gücü itibariyle orta sınıflaştırdığı dindar-muhafazakâr kesimleri, merkezinde kendisinin olduğu bir dava etrafında radikalleştirdiği süreç böyle şekillendi.

AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler.
17-25 Aralık’la başlayan, 15 Temmuz’da gerçekleşen talihsiz darbe girişimiyle kanlı bir ayyuka çıkan ve ondan beridir memleketteki siyasi tartışmanın bağımsız değişkeni haline gelen olağanüstü gerginliğin gölgesi en çok da birbirlerine olan benzerliklerinde huzur bulabileceklerini zanneden dindar elitlerin üzerine düştü. AKP etrafında, onun dağıttığı nimetler için birbirleriyle canhıraş rekabet eden dindar elitler, velinimet adına birbirlerini gözetleyen ve dinleyen panoptik cihazlara dönüştüler. Tabii bu vaziyetin kişisel çıkarlar ve arzularla birleşmesi kaçınılmazdı. Komşunun çocukları çok gürültü yaptığı ya da çöpü, ayakkabılarını apartmanın ortak alanında unuttuğu için polise “şu sitenin şu numaralı dairesinde oturan kişi Fetöcüdür” diye ihbarlar yapıldığına dair haberler yayıldı bir dönem.

"Klostrofobik alanlar"
İktidarın “Fetöcü” tarifini alabildiğine geniş tutması site içi rekabette bu türlü hilelere başvurulmasını kolaylaştırıyordu. Derken, ismini anmak istemediğim kimileri komşularını listeledikleri, yeni bir darbe girişimini (Allah yazdıysa bozsun) velinimete sadakatlerini en radikal şekilde gösterecekleri bir performans fırsatı olarak bekledikleri yolunda talihsiz açıklamalar yaptılar. Demek ki, şehrin kozmopolit mahallelerinin günahkâr atmosferinden kaçarak sığındıkları bu klostrofobik alanlar artık kimseye huzur vermiyordu. İmkânların ama daha çok paydaşların azaldığı, velinimetin ödül dağıtırken her zamankinden seçici ve tedbirli olduğu, dolayısıyla yarışmacıların takva/sadakat performanslarından beklentilerin arttığı bu ortamda korkarım dindar dindarın, AKP’li AKP’linin kurdu haline geldi. Bu hiç de “birbirlerinden bulsunlar” denilebilecek bir durum değil. Çünkü merkezi iktidarın hem en güçlü hem en zayıf yönünü kendisinin dağıttığı nimetler için rekabet edenler arasındaki bu huzursuzluk oluşturuyor. O iktidar, her zamankinden daha merkezi olduğu için de sonuçları söz konusu rekabetin taraflarının karşı karşıya gelecekleri bir hatta sınırlanabilirmiş gibi durmuyor. Memleket sathında bir huzursuzluğun kara habercisi olarak gözlerimizin önünde salınıyor.

Bu huzursuz rekabetin dışında kalmak, onun ürkütücü sonuçlarından korunmanın bir yolu değil. Fakat etkisini sınırlamanın yollarını, şehirlilik ve mahalle tecrübesinin ürettiği en geniş anlamlı siyasi müzakereyi canlandırmak suretiyle bulmak mümkün. Nitekim, içinden geçtiğimiz korona krizi esnasında gerek yerel yönetimler gerekse yurttaş inisiyatifleriyle üretilen dayanışma pratikleri, merkezi iktidar eliyle şu ya da bu şekilde sınırlandırılsalar da, o huzursuzluğun yerini alabilecek bir hayat tecrübesi üretme yetisinin capcanlı olduğunun da göstergeleri.



Ayşe Çavdar/14/05/2020

tr.euronews.com

Kâğıt ve Kaplan


Murat Belge
Vakt-ü zamanında Mao emperyalizmin kâğıttan bir kaplan olduğunu ilan etmişti. Ettiği yıllarda “emperyalizm” dendiğinde artık “Büyük Britanya”yı değil de Amerika Birleşik Devletleri’ni anlar olmuştuk. Buna göre Amerika da kâğıttan kaplandı. Amerika ile Mao’nun Çin’i zaman zaman Kore’de olduğu gibi karşı karşıya geldiler. Ama bu “okazyonlar” Mao’ya Amerika’yı “yırtma” fırsatı tanımadı. Amerika ise yıllar yılı Çin’in Birleşmiş Milletler’e kabulünü, dolayısıyla “Güvenlik Konseyi” içinde yerini almasını engelledi. Amerika’nın ham maddesinde bolca kâğıt bulunduğunu kanıtlamak Vietnam’a kaldı.
Şimdilerde, çoktandır Amerika bağlamında hatıra gelmeyen bu kâğıt meselesi, Koronavirüs vesilesi ile canlandı. “Emperyalizm” kavramı o kadar sık telaffuz edilmiyor (günün modalarına fazla uygun sayılmaz), ama “Dünyanın en güçlü” nitelemesine başvurularak, Amerika’ya nanik yapılıyor: “İçindeki bunca beyler nic’oldu” misali. “Bir basit virüs geldi ve koskoca Amerika devini yere serdi. Bunun öyle çok yanlış bir “durum tesbiti” olduğunu da sanırım söyleyemeyiz. Amerika kısa süre içinde insan kaybı bakımından herkesi sollayıp geçti. Amerika Türkye’den maske yardımı alıyor ve “minnet” mesajı gönderiyor (Bu arada düşmanlarımıza bu tür malzeme yardımı yaptığı da söyleniyor ya, o da başka tartışma konusu).
Hastane, yatak, sosyal yardım, tıbbi yardım konularında da çeşitli “korku hikayeleri” anlatılıyor. Şimdiye kadar olanlar bir yana, bir de bundan böyle olacaklar ya da olabileceklere dair anlatılan dehşet sahneleri var. Trump kendisi “Ölenlerin sayısı 100.000’e çıkabilir” diyor ki o dediğine fazla bir şey kalmadı. Trump bu, “nev-i şahsına münhasır” bir adem. Amerika’da ölenlerin sayısının 100.000’e çıkmasını önlemek üzere çalışmaktan çok bu virüsün Çin’de bir laboratuvarda üretildiğini kanıtlamak ona daha önemli bir hedef gibi görünüyor. Son dönemde dünyanın başına musallat olan neo-popülizmin şaşmaz kuralı. Durum ne olursa olsun, sen onu bir düşman yaratmak ve suçlamak üzere kullanacaksın.
Neyse, Trump’ı geçelim. Trump’lar gelir geçer; daha kalıcı şeyler vardır toplumlarda.
Bu koronavirüsün gelişinde ve hegemonyasını kurmasında Trump gibi, Johnson gibi “sorumsuz” önderlerin önemli bir payı olduğu belli. Ama, bir an durup düşünelim: yönetimde onlar değil de başkaları, isterseniz rakip partilerin önderleri iktidarda oturuyor olsaydı durum ne kadar değişirdi? Ayrıca, salgına karşı böyle şüpheci ve savruk tavır almayan ülkelerde de kötü şeyler oldu, oluyor. Şu somut durumda “dökülüyor” dediğimiz Amerika neden bu kadar “dökülüyor”?
Çünkü Amerika’nın sağlık sistemi zaten dökülüyordu. “Nasıl?” diye bana sormayın. İşin ayrıntılarına ben vakıf değilim. Ta ne zamandır söylenenleri yankılıyorum sadece. Ama işte o söylenenler ortada, duruyor. Tamamen ayrımcı, yani sınıf ayrımı güden bir “sistem”leri vardı—buna “sistem” denebilirse. Hastalanan, parası varsa, öder parasını, iyileşir. Parası yoksa, “vah vah” diyeceğiz. Çünkü parası olmayanı iyileştirmek “sosyal” dediğimiz türden bir yardımlaşma, dayanışma örgütlenmesi gerektiriyor ki, böyle şeylerden söz etmek bile günah. Maazallah, arkasında “sosyalizm” geliverir, ağzından yel alsın.
Amerika’da işler normal, alışıldık biçimde yürürken, tamam, hastalık, ölüm filan oluyordu. Olacağı kadar oluyordu. “Olacak o kadar” oluyordu. “Normal” kabul edilen sınırları aşmadığı için rahatsızlık yaratmıyordu. “American way of life” çerçevesinde yetişmiş insanların “Bu sistem iyi işlemiyor” demesini gerektirecek bir şey olmuyordu.
Şimdi oluyor, çünkü sayılar olağanüstü derecelerde arttı.
Virüs, insan bireylerini zayıf yerlerinden vuruyor—diye yazmıştım. Toplumsal sistemleri de öyle vuruyor. Amerika’yı öyle yakaladı, yakaladığı yerden vurdu.
Dolayısıyla biz şimdi “N’aber, hani güçlüydün? Nerde gücün?” edebiyatı yapıyoruz. Kimilerimizde bunun birikimi var. Çünkü Amerika’yı gördüğümüz gibi güçlü olmak istemişler, olamayınca “früstrasyon” basmış, şimdi seviniyorlar. Bu tür sevinmeye saygım yok.
Amerikan toplumu çaresiz kaldı: doğru mu bu? Doğru. Amma velakin, “çaresiz” kalan “Amerika”dan ibaret değil. Amerika bu sistemini ve bütün sistemlerini “kapitalizm” dediğimiz büyük sisteme göre kurmuş. “Parayı bastıran tedavi görür” kuralını yerleştiren Amerika’dan önce kapitalizm. Şu anda virüsün darbesini yiyen de o ama Amerika’nın çaresizliğine sevinenler “kapitalizm” lafını işin içine karıştırmıyorlar.
Bu günlerin popüler konusu “Bu salgın bitince eskisi gibi olacak mı?”  Ne olacaksa, önceden belirlenmiş bir şemaya göre olmayacak; o anda geçerli olan güçler dengesine göre olacak.
Salgın, bana sorarsanız, kapitalizmin zaaflarını göstermek için elinden geleni yaptı. İnsanlar bunu ne ölçüde izledi, olanlardan ne gibi dersler çıkardı, bu da ayrı konu. “Eskisi gibi” sorusunun cevabı ya da cevapları da buna bağlı.  

Siz bu rejimi ne sanıyorsunuz?

Erol katırcıoğlu:

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin nasıl bir yönetim tarzına denk düştüğü konusunun, son zamanlarda sosyal medyada muhalefet vekillerine yöneltilen eleştiriler çerçevesinde yeniden gündeme gelmesinde yarar var. Çünkü anlaşılan ülkede var olan “parlamenter demokrasi” rejiminde yapılan değişikliklerin aslında neye tekabül ettiği, bildik kavramlar arkasında kaldığından pek de görülemiyor. Kimileri sanki ortada bir “parlamenter demokrasi” varmış gibi düşünmeyi, ağır aksak da olsa siyasetin “Meclis’te” yapıldığı günleri düşünerek tutum almaya devam ediyor. Böyle düşünmelerin sebebi belki de eski ile yeni arasında varolan kurumlarda pek bir değişiklik olmadığı algısı. Çünkü bugün bu sistemde eski sistemde varolan bütün kurumların hepsi var. Cumhurbaşkanı mı? Var. Meclis mi? Var. Hükümet mi? Bakanlar mı? Yargıtay mı? Var, Danıştay mı, Anayasa Mahkemesi mi? Var. Var oğlu var! Hepsi orada Ankara’dalar!

Ama sevgili okuyucu aslında bu kurumların hemen hepsi, rahmetli ünlü sosyolog Ulrich Beck’in kullandığı kavramla ifade edecek olursak “zombi kurumlar”. Yani hem varlar, hem de yoklar! Ölmüşler ama ölmemiş gibi duruyorlar. İçlerinde herhangi bir hayatiyet kalmamış, yalnızca görüntüleri durmakta. Gerçek bu!

Bu sistemde tek var olan, klişe haline gelmiş olsa da yine de kullanalım, “Tek adam”! Bugün Türkiye’yi bu “tek adam” yönetiyor. Tabii ki aklınıza, ortada bir tek kişi, ülkede her ne oluyorsa o biliyor ve gerekli tedbirleri o alıyor gibi bir sahne gelmesin. Ama ülkede her ne oluyorsa ona iletiliyor ve o bu konularla ilgili iradesini etrafındaki küçük bir azınlığa yansıtarak ülkeyi yönetiyor.

Oysa toplumlar farklı durum ve çıkarları olan insanlardan oluşur ve siyaset yapmak dediğimiz eylem de onların aralarındaki farklılıkların ortak bir iradeye dönüşmesi için yapılır. Yani siyaset, farklı çıkarlar arasındaki uyumsuzlukları taraflar arasında kabul edilebilir bir hale getirmek için, bir başka deyişle çelişkiler arasında “uzlaşmalar” üretebilmek için yapılan bir eylemdir. Bu nedenle de siyasetin bir “ikna etme sanatı” olduğunu söylemek bile mümkündür.

Çağımızda “temsili demokrasiler” işte böyle bir mekanizma üzerinden çalışıyorlar. Toplumdaki farklı çıkarlar, farklı partilerde örgütlenerek, farklı partilerin “vekilleri”nden geçerek parlamentoda vücut buluyorlar. Parlamento ise siyasetin yapıldığı, bir başka ifadeyle, çıkarlar arasında var olan çelişkileri çözdüğü ya da çözmeye çalıştığı bir mekan. Kimi zaman “uzlaşma”, kimi zaman “taviz”lerle farklı ve çelişik talepler arasında ortak bir çözümün arandığı bir zemin.

Peki bu basit çerçeveden baktığımızda bizim parlamentomuzun da böyle çalıştığını söylememiz mümkün müdür?

Bin defa hayır!

Her ne kadar bugün Meclis’te bulunan vekiller siyaset yapmak üzere seçilmiş insanlar olsalar da (yukarıda ifade ettiğim anlamıyla) böyle bir eylem içinde değiller. Çünkü Erdoğan, siyaseti Meclis’ten kaçırıp tümüyle kendi eline almış ve küçük bir azınlık vasıtasıyla da saraydan yürütmekte. Siyaseti Meclis’ten kaçırmasını ise, yalnızca muhalefet partilerinden değil kendi partisinden de anlamına kullanıyorum. Bir başka ifadeyle tek adamın kendi partisinin milletvekillerine de Meclis’e de ihtiyacı yok aslında. Ama şimdilik bu “tek adam” yönetiminin aslında bir diktatörlük gibi algılanmasını istemediğinden zombi mombi de olsa Meclis’in varlığı devam ediyor.

Muhalefete eleştirileri olanların var olan bu rejimi bu çıplaklığıyla görüp ona göre eleştirilerini yapmalarında yarar var. Tabii her zaman şu değiştirici olabilir: Muhalefet partileri birlikte davranarak tavır alabilseler bu Cumhurbaşkanlığı rejimini değiştirebilirler. Ama siyasi alanın bu kadar daraltıldığı ve kirletildiği bir dönemde bunu yapabilmek mümkün müdür? Ya da mümkünse nasıl? Herkesin kendine sorması gereken soru bence bu.

Erol katırcıoğlu

http://yeniyasamgazetesi1.com