Translate

Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Korona günleri

Ömer Laçiner

“Korona günleri”ni mecburi bir parantez gibi algılayıp, geride kaldığında insani-toplumsal hayatlarımızın önceki “normal”lere geri döneceğini sanan, dahası böyle olması gerektiğini düşünenler şimdilik çoğunlukta olabilir. Fakat bunların yaşanan süreçte zihinlere üşüşen ve ekonomik-siyasal düzenleri olduğu kadar insani-toplumsal ilişkilerin hemen tamamını da ilgilendiren sorular ve ihtimaller karşısında tutunmaları da kesinlikle mümkün değil. Dolayısıyla onlar da kriz dünya ölçeğinde resmen kabul edildiğinden beri gezegenimiz çapında çığ gibi büyüyen “bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmamalı” diyen dalganın içinden konuşmak zorunda olacaklardır.

O halde önümüzde her kıta ve kültürde insanların ister istemez katılmak, en azından kulak vermek zorunda hissedecekleri bir tartışma süreci açılmıştır. Nelerin nasıl ve hangi yönde değişmesi gerektiğine dair tartışmalar karar verme noktasına geldiğinde sonuçları göreceğiz.

Ancak kimileri krizin şu ana kadarki manzarasından, sağlık ve çalışma gibi hayati sorunlarımıza ilişkin olgusal kanıtlardan hareketle bu sonuçların, dünyadaki –pek az istisnayla– tüm ekonomik/sosyal düzenlerin ortak paydası, harcı denilebilecek kapitalizm ve neo-liberal mantığın tam tersi yönünde olacağını, olması gerektiğini hayli güvenli bir dille ileri sürebiliyorlar.

İyimserliklerine, iyi niyetlerine ve bu doğrultuda çaba göstermelerine bir diyeceğimiz yok. Ama olayların akışının kendiliğinden o yöne doğru olacağı varsayılmıyorsa; bunu sağlayacak hareketin kaynağını, sahip olması gereken muazzam enerji ve dinamizmin nasıl oluşabileceği sorusunun cevabı boşlukta bırakılıyor veya geçmişin örneklerinin imasıyla yetiniliyorsa ciddiye alınmalarının gereği de yok demektir.

Eğer “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” derken olabilecek olanı kapitalizmin/neo-liberalizmin aşılma ufkuyla tasarlıyor isek bunun her bakımdan “büyük” sıfatını hak eden bir vizyon, hareket, enerji ve dinamizm gerektirdiğinin de idrakindeyiz demektir.

Ortada kapitalizmin/neo-liberalizmin belli açılardan bakıldığında çöktüğü, en azından meşruiyet iddiasını yitirdiği tesbitini yaptırtan bir durumun olması ne aşılmalarının güvencesidir ne de “küllerinden yeniden ve daha güçlü biçimde doğması”na engeldir. Son iki yüz yılın dünya-kapitalizm tarihi bunu defalarca göstermiştir.

İkinci ve asıl önemli nokta, kapitalizmin aşılmasının onun zıddını gerçekleştirme yoluyla olamayacağının artık kavranılmış olması gerektiğidir. Onu en göze batan ögeleriyle-kurumlarıyla, örneğin üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kişisel çıkar güdüsüyle özetleyip; aşılmasını da bunların zıddı addedilen kamu/devlet mülkiyeti ve kamu çıkarı gözetimi ekseninde düşünmenin kapitalist mantığın içinde kalmanın, ona teslimiyetin bir biçimi olduğunun bilincine varılmadan kapitalizmin alternatifinden konuşmak boşunadır.

Sadece kapitalizm için değil tüm insanlık tarihi için de geçerli olan bir noktaya da işaret etmek gerekiyor: Aşma, alternatif olma iddiası ve potansiyeli olmayıp sadece haklılığa dayanan isyanlar ve krizler kurulu düzenlerin daha da katılaşmasından başka sonuç vermiyor. Burada kapitalizmin istisnai özelliğinin, o isyan ve krizlerden kendine yeni bir güçlenme imkânı yaratabilme becerisi olduğunu da mutlaka belirtmeliyiz. Çünkü az sonra açıklamaya çalışacağımız üzere halen korona tehlikesinin depreştirdiği korku, endişe ve öfkelerle güdümlenen eleştiri ve suçlamalar karşısında kendi pür neo-liberal-mantık ve işleyişinden ciddi tavizler vererek geri çekilen kapitalizm –yaratıcı, alternatif olma özelliği taşımadığı takdirde– sönümlenmeye mahkûm isyan havasının bir noktasında karşı hamlesini kesinlikle yürürlüğe koyacaktır. Eğer bu olursa, şimdiye kadar kapitalizm/neo-liberalizm eleştirilerinin malzemesi olagelmiş göç konusundan çevre tahribatına, iklim değişikliği sorununa kadar birçok konunun kurulu –eşitsizliğe dayalı– düzenin mantığının uç noktalarına vardırılmasının yakıtı olarak kullanılabileceğini de herhalde göreceğiz.

Ancak bu distopinin ya da tersi ihtimallerin olabilirliklerini tartışmadan önce, daha doğrusu gereğince tartışabilmek için, her şeyden önce bu tartışmalara damgasını vuracak olan “korona günleri”nin özgün karakterini mutlaka dikkate almalıyız. İnsanlık tarihinde ilk kez gezegen nüfusunun neredeyse yarısını –ki bu oran artabilir– ölebilme tehdidini yanı başında hissederek karantina koşullarında yaşamaya mecbur eden bir durumla karşı karşıyayız. Bu mecburiyet, içinde yaşanılan düzenle doğrudan ilişkili bir nedenden dolayı değil, “doğal afet” kategorisinde bir nedenden dolayı yaşandığı için onun tetiklediği sorgulama ihtiyacının odağında “düzen”ler değil, bizzat her bireyin kendi varoluş tarzı, varoluş gerçekliği olacaktır. Kendi gerçekliğimizi, varoluş tarzımızı öncelikle bir organizma olarak düşünmemizi empoze eden, bütün ilişkilerimizi, en yakınlarımızı bile tehlike kaynağı gibi görmeye zorlayan bir koşullanma çerçevesinde bu sorgulamayı yapmamız isteniyor. Üstelik bütün ilişkilerimizi, en yakınlarımızı bile organizmamız için tehlike addetme halinin bir defalığına, geçici olacağı da söylenmiyor. Korona tehdidinin sönümleneceği söylenen birkaç ayın sonunda, belki de daha bir yıl geçmeden, benzer bir tehditle yeniden karşılaşma ihtimalimizin kesin olduğu da söyleniyor. Kendi gerçekliğimizi, varoluş tarzımızı bir organizma oluşumuza odaklamaya, gerisini “teferruat” faslına havale etmeye yönlendirme anlamına geliyor bu da.

Bütün alarm zillerinin çalması gerektiği nokta tam da burasıdır: Çünkü o “teferruat”, bizi insan kılan, insani gerçekliğin özgün karakterini oluşturan, onlarsız insani bir varoluş tarzından söz edemeyeceğimiz her şeyi kapsamaktadır.

Eğer bugün yeryüzündeki bütün kurulu düzenler, benzer, hatta daha da ölümcül “doğal afet”lerin yaşandığı zamanlarla kıyas bile edilemeyecek imkân ve araçlara özellikle tıp alanında sahip olduğumuz bu çağda, sıradan bir organizmaya indirgenmemizin ötesinde bir yol gösteremiyorlar ise, insan ve insanlıkla da bağları yok, kopmuş demektir. Dolayısıyla ya bu durumu kabulleneceğiz, ya da kaybımızın bilgi ve bilinciyle onu yeniden ve varoluşumuzun merkezine yerleştirerek sahiplenmenin mücadelesini vereceğiz.

İnsan olmaya has özelliklere ve “insanlık” dediğimiz değer ve erdemlere sahip çıkma ve bunları birey ve topluluklar temelinde güçlendirme uğraşı, mücadelesi, 21. yüzyıl koşul ve imkânları çerçevesinde ancak ve sadece dünyasal/global ölçekte düşünülebilir ve hayata geçirilebilir. Bu bakımdan kimilerinin kapitalizm/neo-liberalizm eleştirilerinde globalleşmeye netameli bir anlam ve içerik vermesi kabul edilemez. Çünkü globalleşme, bu düzenin pekâlâ engelleyebileceği bir olgu değil, çağımızın bilimsel teknolojik imkânlarının mümkün hatta zorunlu kıldığı bir çerçevedir. Şimdiye kadar kurulu düzen egemenlerinin bu imkânı kendi çıkarları doğrultusunda çok çeşitli biçimlerde tepe tepe kullandıkları ne denli doğruysa, aynı imkânların onların saltanatlarına karşı kullanılabileceği gerçeği de o kadar doğrudur.

Bu noktaya özellikle değinmemizin nedeni şu: Korona günlerinin geleceğe etkilerini konu edinen ve bunu kapitalizm/neo-liberalizm karşıtlığı görüntüsüyle yapmaya çalışan kimileri, yaşananların globalleşmenin kötülüğünü açıkça kanıtladığını ve globalleşmeyle “aşınan” ulus-devlet ve milli sınırların yeniden değer kazanması gibi “hayırlara vesile” olduğunu bilhassa belirtiyorlar.

Korona günlerinde ilk tepkilerin, mevcut ulus-devlet mekanizmalarının bu yönde işlediği doğrudur. Fakat korona günlerinin az önce özetle belirttiğimiz varoluşsal güdülendirmesinin o milli sınırların çok daha gerilere çekilmesi eğilimini beslediği dikkate alınmalıdır. Orta vade bile beklenmeden milli sınırlar içinde de giderek daha gerilere çekilen fiilî sınırlar teşekkül edebilecektir. Toplumun atomize olması anlamına gelecek bu süreç belirginleşirse hâlâ “insan öncelikle toplumsal bir varlıktır” diyebilecek miyiz?

İnsani varoluşa odaklı bir düşünme perspektifi ve mücadele öyle bir sürecin şunları da mümkün kılacağını hesaba katmalıdır: Kapitalizmin neo-liberal evresine girdiğimizden beri acınan “işsizler” olmaktan “kaybedenler” kategorisine inen, çok geçmeden ise “gereksiz nüfus” olduklarını hissettiren horlayıcı ortamlarda yaşamak zorunda kalanlar şimdi artık “virüs gibi” de görülmeyecekler midir? Bu durumda onların temel, doğal ihtiyaçları için harcanan kamusal kaynaklara “israf” diye bakılmayacak mıdır? Anayurtlarındaki sefaletten veya dayanılmaz koşullardan bir nebze kurtulmak için o “gereksiz nüfus”larıyla zaten “sorunlu” ülkelerin sınırlarına dayananlara bundan böyle nasıl davranılabileceğini tasavvur etmek bile tüyler ürpertici. Kurulu düzen egemenlerinin o mülteci yığınlarının kaynağı olan “aşırı nüfuslu” ve kendileri açısından tüketici değeri de pek olmayan ülkeler için bir “kaynağı kapatma” projesi tasarlamaları olmayacak şey midir?

Her insanın şahsında insanlığımızı sorgulamayı, insanlığımızla yüzleşmeyi ve varoluşumuza dair hayati kararı vermemizi zorunlu, kaçınılmaz kılan bir zaman var önümüzde.
BİRİKİM



Triyaj


Triyaj Fransızca seçmek, ayırmak anlamına gelmektedir?
Türkçe Wikipedi’de “Triyaj, savaş alanlarında ve acil servislerde tıbbi müdahale önceliklerini belirleme sistemi. Bu öncelikler; hastanın yaşama şansı, durumunun aciliyeti gibi unsurlara dayanarak belirlenir.” diye açıklanmış.
Peki kim seçilecek? Hangi ölçülere göre seçilecek? Ne için seçilecek?
Yaklaşan ve giderek engellenemez hale gelen yaşlı ve hastaların soykırımını görmek ve asgari ölçüde de olsa engellemek bu soruların cevabında gizlidir.
*
Triyaj kavramı bugünkü kullanımıyla modern devletler ve savaşlarla ortaya çıkıp gelişmiştir.
Triyaj ciddi bir sorun olarak Fransız devriminden sonraki savaşlarda eşit yurttaşların genel silah altına alınmasıyla ortaya çıktı. Hiyerarşik bir toplumda triyajı elbette toplumsal hiyerarşi belirler ve örneğin soyluların önceliği olurdu.


Fransız ordusunda Larrey adlı bir askeri doktor, hızlı bir sınıflama ve seçim sistemiyle, yani triyajla bacak kesmelerde diğer doktorlara göre daha çok oranda askeri yaşatmayı başarıyor (%75-80) oranında. Bu konunun ilk başlangcı oluyor.
Daha sonra bir Rus doktor, Kırım ve Kafkasya savaşlarında öncelikli olarak tedavi görecekler için seçme ilkelerini belirliyor ilk kez. Bunu Prusya ordusu da benimsiyor Ve sonra da bütün dünya ordularına yayılıyor. Modern tıpta özellikle acil servislerde büyük önem kazanıyor.

Örneğin gemilerin batışında, “önce kadınlar ve çocuklar” “en son kaptan” bir triyaj ilkesidir.
Yani büyük felaketler, savaşlar ve pandemilerde kimin öncelikle tedaviye alınacağı, kimin önce kurtarılacağı, yani “yangında ilk kurtarılacak” olanı seçmek, bunun ilkelerini belirlemek zorunludur.

Triyajda çeşitli ülkeler ayrıntıda farklılıklar gösteren standartlara sahipse de, esas olarak beş aşamalı bir triyaj kabul görmüştür ve uygulanmaktadır ve bu aşamaları sembolize eden renkler vardır:
Kırmızı: hayati tehlike, derhal müdahale
Sarı: Ağır yaralı
Yeşil: Sonra müdahale
Mavi: yaşama şansı yok
Siyah: Ölü

*

Peki ya binlerce kırmızı, yani acil müdahale bir anda gelirse ne olacak?

Önümüzdeki günlerde hastanelere binlerce “hayati tehlike”, yani kırmızı hasta yığılacak, eldeki yoğun bakım yatakları binlerin yüzde veya binde birine bile yetmeyecek ve bu muhtemelen bu böyle, en iyi ihtimalle yaz ortasına kadar, birkaç ay sürecek, (ertesi yıla uzama olasılığı bile var).
Yani acil müdahale gerektiren ağır hastalar içinde de seçim yapılmak zorunda kalınacak. Durumları eşit derecede acil olanlar veya daha yaşlı ama daha umutvar olmakla birlikte daha genç ama daha az umutvar olan arasında yaşaması ve suni solunum aygıtına bağlanması için kim seçilecek?
Doktorları kimin yaşayacağına karar verme ahlaki yükünden ve sorumluluğundan kurtarmak için, olabildiğince nesnel kriterler belirlenmiştir. Ancak gelecek hasta sayısı, zaman kısıtlılığı personelin yorgunluğu ve sınırlılığı nedeniyle bu “nesnel” kriterler bile işe yaramayacaktır.

Kaldı ki, bu hastalıkta henüz böyle ölçütler de yoktur ve belirlenmiş değildir.
Bu durumların nesnel bir kriteri o kadar zordur ki.
Bu gibi durumlarda seçim yapmak zorunda kalan doktor ve diğer personel genellikle travma sonrası rahatsızlıklar gösterir.
Bu durumda ne olacak?

Zamanında sokağa çıkma yasağı ilen etmeyerek, hastalığın yayılma hızını yavaşlatmak için elinden geleni yapmayarak, yoğun bakım ve suni solunum cihazlarını, bunları kullanacak personeli azami düzeye çıkarmayarak, sayıları gizleyerek ve az göstererek, sorunun hastalığı yavaşlatma ve kapasiteyi aşmama olduğunu gizleyerek bizzat virüs aracılığıyla hükümet bir triyaj (ayıklama, seçim) yapıyor. Yani önceliği daha genç ve sağlıklı olanlara veriyor.
Bu “büyük triyaj”.
Böylece yaşlı nüfusu ölüme terk etmiş oluyor.
Bir de hastaneye gidenler içinde de ikici bir triyaj olacak. Bu da “küçük triyaj”
Büyük bir olasılıkla gençlere vs. öncelik tanınarak, birinci triyajda virüsün gözünden kaçanlar, bu ikinci triyajda eleneceklerdir.

*

Bu geleceği apaçık olan yığılmayı engellemek için hiçbir şey yapmayan, sorunu bu yığılmayı engellemek ve hastalığın yayılışını yavaşlatıp zamana yaymak gibi bir strateji izlemeyen hükümet apaçık olarak yaşlı nüfusun büyük ölçüde soykırıma uğratmayı planlamış bulunmaktadır.
Muhalefet de sorunun bu olduğunu hiçbir şekilde öne çıkarmayarak hükümete fiilen destek olmuştur ve olmaktadır.

Daha önceleri insanlar dillerinden, dinlerinden, “ırklarından”, siyasi görüşlerinden dolayı defalarca soykırımlara uğramışlardır.
Bunun benzerini saf ve sağlıklı olanı seçmeyi kısmen öjenikler, naziler savunurdu bir zamanlar.
Ama şimdi ilk kez hasta ve yaşlıların soykırımı karşısındayız.

İngiltere’nin uygulayacağını söylediği “sürü bağışıklığı” tamı tamına bir yaşlı ve hasta soykırımıdır.
Ve başlangıçta buna hiç tepki vermeyen İngilizler sonra tepki verince hükümet geri adım atmak sorunda kaldı ama tedbirleri hala fiilen bu yaşlı ve hasta soykırımını engelleyecek durumda değildir.

Türkiye’de ise hükümet resmen bunu istedi ve bütün stratejisini, bunun gizlenmesi üzerine, dikkatleri başka noktaya çekme ve bunu açıklayanları bastırıp susturma ve tüm toplumu fiilen bu soykırımdan habersiz bırakma üzerine kurdu.
Şu ana kadar da bunu başardı,
Erdoğan ve damadının gülmelerinin nedeni budur. Güzel günlerden, ekonomik başarılardan söz etmelerinin nedeni budur.

Eğer toplumdan ses çıkmaz ve sıkı durup on binlerce hasta ve yaşlı insanın boğulurak ölümünü “solunum yetmezliği” ve “zatürre” raporlarıyla gizler ve bu soykırımı kişisel ve ailevi trajediler olarak topluma kabul ettirebilirse kendi açısından başarıya da ulaşmış olacak ve kendisiyle suç ortağı ve iyice çürümüş bir toplum yaratacaktır.
Çünkü yaşayanlar tıpkı Ermeni mallarına konmuş Müslümanlar gibi bu suç ortaklığından maddi bakımdan kazançlı olarak çıkacaklardır. Ölen yaşlı ve hastaların masrafının azalması sosyal sigortaların hastalık ve emeklilik sigortalarının örneğin soluklanmasına yol açacaktır. Buradan küçük ödülleri kalanlara dağıtmak memnuniyetsizlikleri bastırmaya yarayabilir.

*

Yaşlı ve hastaların bu soykırımı yepyeni bir olgudur.
Herkes bu salgının yol açacağı sosyolojik değişmelerden söz ediyor.
Böyle tahminlerde bulunmak entelektüel bir spor haline geldi. Ama bu sporu yapanlar gerçek bir olgu karşısında susuyorlar.
Kimseden çıt çıkmıyor.
Yaptığım paylaşımları çok az insan paylaşıyor.
Sadece korku değil bunun nedeni. Haydi benim dilim sivri, önermelerim keskin köşeli ama yumuşak ve yuvarlak da olsa konuyu öne çıkaran yok.
Ezop dili veya başka olanaklarla da başkaları aynı şeyleri söylemeyi deneyebilir.
Bu bile yapılmıyor.
Ortada bu soykırımı sessizce bir kabullenme de var.
Bu korkunç bir durumdur. İnsanlığın, toplumun sonudur.
*
Peki neler yapılabilir?
Oyunun kuralları değişmiş bulunuyor.
Bu artık bildiğimiz dünya değil.
Hayatın ve toplumsal yaşamın en temel sorunları karşısındayız.
Örneğin böylesine bir soykırım söz konusuyken işçilerin durumundan söz etmek gibi şeyler nesnel olarak bu soykırıma onay vermek anlamına gelmektedir.
Bu satırların yazarı bir Marksisttir.
Marksizm de gerçekliğin somut olduğunu, her şeyin her an kendi zıddına dönebileceğini söyler.
İşte böyle bir anda bir Marksistin görevi bu değişimi görmek ve ona uygun bir strateji ve program uygulamak ve geliştirmektir.
Nasıl “Bugün sosyalistlerin, demokratların, HDP'nin hükümetin tedbirlerini eleştirirken emekçilerden, fakirlerden söz etmesi, gerçek sorunu anlamadığını gösterir. Bugün sorun emekçilerin değil, çoğu hasta ve yaşlı olanların YAŞAMA HAKKINI savunmaktır.” diyorsak, bununla bilinen bütün ezberleri bozuyorsak, şimdi de acil olarak yine ezber bozan tedbirler önereceğiz.
*
Türkiye’de acil görev Hükümet’in bu gizleme ve soykırım stratejisin ve planını bozabilmek için her şeyi yapmaktır.
Aşağıda bu bağlamda en acil ve somut öneriler yer alıyor.

Bunları bir, en temel bir yerde bulunma hakkı üzerinden sivil direniş önerileri yapan bir Marksistin şimdi derhal ve kesin olarak sokağa çıkma yasağı önermesi kimseyi şaşırtmamalıdır.
Çünkü soykırımı biraz olsun engellemenin ve hükümetin oyununu bozmanın tek yolu budur.

Pandemi’nin yayılma hızını yavaşlatmak ve ölümcül tehlike içindeki hastaları bakım kapasitesinin altına çekebilmek için acilen şunlar yapılmalıdır.
1) Derhal, acilen, hiçbir gevşetmeye mahal vermeden, kesin ve istisnasız sokağa çıkma yasağı. Tüm sivil nüfusun evlerine kapanması, evsizlere barınak bulunması.
2) Hapishaneler, yatılı okullar vs.’de yaşayanların birbirine virüsün bulaşmayacağı ölçüde mesafeli yaşayabilmeleri için evlerine yollanmaları veya evleri olmayanlara kalacakları yerler sağlanması.
3) Tüm nüfusun evde kaldığı sürece temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için, ilk elde tüm ordu, polis, bekçi ve diyanetten maaş alanları görevlendirmek. Yani ordu ve polisin ve bekçilerin vs. asli görevi evine kapatılmış yurttaşların alışverişi, iaşe ve ibadesi gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamak olmalıdır. Şu anki durumla baş edebilecek tek kullanılabilir güç bunlardır. Bunun için başka ülkelerde bulunan tüm güçlerin ülke içine çekilerek ihtiyaç olan yerlerde görevlendirilmesi
4) Tüm ödemeler, borçlar, dondurulmalı, ihtiyacı olan her yurttaşa, eşit miktarda olmak üzere temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir para verilmelidir. Yurttaşlara bu paraları vermek, bu paralarla ihtiyaçlarını alıp onlara getirmek tüm ordu, polis vs. gibi personelin temel görevi olmalıdır.
5) Ülke yönetimini Türkiye Büyük Millet Meclisi ele almalı ve sürekli toplantı halinde bulunmalıdır. Meclis tıpkı Birinci Büyük Millet Meclisinde olduğu gibi, kendisine karşı sorumlu bakanları ve diğer komisyonları görevlendirmelidir.
6) Yurttaşlar birbirinden izole olacağı için, büyük önem kazanacak tüm medya organları, sendikalar, meslek kuruluşları, odalar vs. gibi sivil toplum örgütlerinin kontrolüne verilmelidir.
7) Tüm hastaneler ve sağlık kurumları derhal kamulaştırılmalıdır. Tüm sağlık kurumlarının yönetimi, efektif bir çalışma ve koordinasyon için, tam sağlık kurumlarının yönetimi sağlık personelinin kontrolüne verilmelidir.
8) Ancak tarihte görülmemiş, devletin şiddet araçlarını yurttaşların ihtiyaçlarını karşılamakla görevlendiren ve onların yaşamlarını en az kayıpla sürdürmesinin aracı kılan böyle tedbirlerle uçuruma doğru giden arabaya ani fren yaptırıldıktan ve uçuruma yuvarlanmak engellendikten sonra, neyin nasıl yapılacağına yine halk karar verebilir.
9) Tarihte daha önce görülmemiş tüm ezberleri bozan bu pandemi ve sonuçlarıyla yine tarihte benzeri görülmemiş ezber bozan tedbirlerle baş edilebilir.

21 Mart 2020 Cumartesi
Demir Küçükaydın

Gençler, Yetişkinler ve Yaşlılar… Bir de Özgürlükler


Özgür Arun
20 Mart 2020 Cuma

Korona virüsünün küresel düzeyde bir halk sağlığı sorunu olduğunu anladığımızda, Çin, Güney Kore ve İtalya’da vakaların sayısı hızla artmıştı. Süreç içinde elde edilen verilerde salgından en çok etkilenerek yaşamını yitirenlerin yaş gruplarına göre dağılımları da sıkça sunuluyordu. Çin’den gelen güncel verilere dayanarak birçok uzman ölüm oranlarının en fazla 80 yaşın üzerindeki insanlarda görüldüğünü vurguluyordu. Önce Çin, sonra Güney Kore’den gelen ilk bilgiler, 80 yaş üzerindeki kişilere ilişkin bu tespitlerin benzerliğini ortaya koymuştu. Nitekim Asya’da Çin ve Güney Kore’den sonra, dünyanın başka bir yanında, İtalya’da da ölüm oranlarının yüksek olmasının nedenini, İtalya’nın Avrupa’nın en yaşlı ülkesi olduğuna bağlıyorlardı. Salgının ilk duyulduğu günden bu yana okuduğum tüm yazılarda sunulan bilgilerin tamamı yaş gruplarına göre verilmekteydi. Güney Kore’den yapılan bir açıklamada, 30 yaşın altındaki hasta sayısı verildikten hemen sonra bu yaş grubunda hiç ölüm olmadığı, ama 80 yaşın üzerindekilerde ölümlerin daha sık gözlemlendiği belirtiliyordu. Uluslararası basında çıkan diğer yazılarda da benzer olarak 80 yaşın üzerindeki kimselerin salgından daha fazla olumsuz etkilendiği vurgulanıyordu.

Matematiği seven bir sosyolog olarak sayılar her zaman ilgimi çekmişti. Üniversite birinci sınıftayken cebir dersi almak istediğimde danışmanım kendisiyle eğlendiğimi sanmış, o da bu şakaya katılıp beni odasından kovmuştu. Öyle ya, bir sosyoloğun sayılarla ne işi olabilirdi ki?! Bu şakada ne kadar ciddi olduğumu bir türlü anlatamamıştım. Sonraki yıllarda, sayıların nasıl sunulduğunu, onlara yüklenen anlamları, az ile çoğun nasıl tarif edildiğini, mukaddes, mümtaz ve makbul olanı nitelendirmek üzere sayıların nasıl kullanıldığını kavramaya çalıştım. Şimdi salgından etkilenen insanlara dair sayıların sunuluş biçimine baktığımda çok etkileniyorum. Yaşamını yitiren insanlara ilişkin sunulan veriler her gün güncelleniyor, yeni bir anlam dünyası oluşturuyor. Sunulan tüm verilerde yaş grupları birbiriyle kıyaslanıyor. Hangi yaş grubunda kaç kişinin yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Ardından bu verileri yorumlayan uzmanlar, yaşlıların sokağa çıkmamasını, çarşıya, pazara, alış veriş merkezine, hastaneye ya da benzeri mekânlara gitmemesini üstüne basa basa dile getiriyor. Sadece uzmanlar mı? Görebildiğim kadarıyla kendini yaşlıların dışında tutan hemen herkes… Peki kim bu yaşlılar? Bu süreçte okuduğum yazıların tamamında, dinlediğim konuşmaların hepsinde 60 yaş, yaşlı sayılmak için temel sınır. Zaten yaşlılık çalışmalarında da 60 (ya da 65) yaş yaşlanmanın sınırı olarak kabul ediliyor. Türkiye’de gerçekleştirilen güncel bir yaşlanma çalışmasında da, kime yaşlı denilir sorusunun yanıtı bu tespitlerle örtüşüyor: Toplumumuzdaki yetişkinlerin verdikleri yanıtlara göre ortalama 64 yaşından büyüklere yaşlı deniliyor. Sonuç olarak şu günlerde hakim bir söylem kendini gösteriyor, 60 yaşın üzerindeyseniz risk grubundasınız ve evden dışarı çıkmamalısınız!

Geçen gün konuştuğum bir arkadaşım da bu görüşlere benzer olarak, yaşlıların büyük risk taşıdığını ve buna rağmen neden ısrarla dışarıya çıktıklarını, çarşıya, pazara, hastaneye gittiklerini anlamadığını söylüyordu. Konuşmamız sırasında biraz şaşırmıştım zira kendisi de yaşlıydı! Bana sıkça söylemiyor ama 60 yaşın üzerinde! Benim kısa pantolonla gezdiğim halimi bilir! İşte bunu bana sıkça söylüyor. Öte yandan, benim de kısa pantolonlu halini bildiğim bir tanıdığım, bu sırada dışarı çıkıp kitapçıya gittiği için babasına çok kızıyordu "Hiç lafımızı dinlemiyor, ne işi var bu yaşta sokakta!?” Bunları duyduktan sonra biraz daha dikkat kesildim tartışmalara. Neredeyse dinlediğim herkes, yani hemen herkes demeliyim zira kendini yaşlı saymayan herkes, yaşlıların ne yapması (ve neleri de yapmaması) gerektiğini vurguluyordu. Vaziyet çok ciddiydi! Nasıl sokağa çıkarlardı ki? Otursunlardı evlerinde dayılar ve teyzeler! Hasta sayılarının kamuoyuyla paylaşılmasıyla hızla büyüyen bu tepki nasıl oldu da yaşlılara yöneldi bir anda? Hastalığı daha fazla yaydıkları düşünüldüğü için mi? Yoksa çok daha fazla öldükleri vurgulandığı için mi? Sanırım yaşından dolayı insanlara karşı ayrımcı tutumların ortaya çıkmasında her iki kaygı da etkiliydi.

Öncelikle hastalığı yaydıklarına ilişkin düşünceler keskin bir önyargı olabilir. Çünkü, Japonya’da toplum sağlığı komitesi başkanı profesör Omi yaptığı açıklamada, hafif belirtilerle hastalığı atlatan ve hasta olduğunu fark etmeyen insanların bunu salgına dönüştürdüğünü bildirmişti. Bu kişilerin hastalığı daha fazla kişiye bulaştırdığını söyledikten sonra gençlerin toplum için büyük tehlike olduğunu belirtiyordu.[4] Nereden çıktı şimdi gençler? Profesör Omi ve ekibinin çalışmalarına göre gençlerin hastalığı daha kolay atlattığı görülmüş. Nitekim diğer ülkelerden gelen veriler de benzer bir eğilimi gösteriyordu. İddialara göre, gençler korona virüs kaynaklı hastalığı daha kolay atlatıyorlardı. O zaman gençler evlerinden çıkmasındı! Ne işleri vardı gençlerin sokakta, çarşıda, pazarda, alışveriş merkezinde, hastanede ya da benzeri mekanlarda?! Dünyanın en yaşlı ülkesinden, yaşlıların oranının %30’u aşmış olduğu ve süper yaşlı toplum olarak tanımlanan ülkesinden gelen bu çarpıcı açıklamayı duysalar “gençlerin” ne tepki vereceğini merak ediyordum. O nedenle etrafımdaki bir kaç genç bireye anlattım bu açıklamayı. Tepkileri gecikmedi: "Ne demek sokağa çıkmamak! Bu büyükler de kendilerini ne sanıyorlardı! Her işimize karışıyorlardı!” Haksız değiller, değil mi? Toplumumuzda büyüklerimiz kime ne yapacağını, nasıl davranacağını, kimin nasıl oturup kalkacağını, ne giyip neyi giyemeyeceğini mütemadiyen söylüyorlar. Kime? Gözlemlediğim kadarıyla sıkça çocuklara, bir de kadınlara. Sürekli neyi yapmaları (ya da yapmamaları) gerektiği söyleniyor. Son günlerde ise bir o kadar sıkça yaşlılara! Her üçünde de kaygılar farklı ama.

Öte yandan, verilerde sunulan ölüm oranlarına bakıp, yaşlılar için kaygılanan iyi niyetli insanlar (gençler?) bambaşka bir yerden sesleniyorlar, ebeveynleri adına endişe ediyorlardı. Nitekim, Bussiness Insider yazarlarından Hilary Hoffower güncel bir yazısında annesiyle yaşadığı diyaloğu şöyle anlatıyordu[5]: “Bugün attığı mesajda annem saçını kestirmek için kuaföre gittiğini, oradan da bankaya geçtiğini yazdığında deliye döndüm. Hemen şöyle yanıt verdim: Sen 60 yaşın üstündesin!!! Bankalar pis yerler!!! Nereden çıktı şimdi saç kestirmek!!! Ya hastalanırsan!!!”

Hoffower ve arkadaşlarının, ki hepsi 20 ile 30’lu yaşlarda olan kişilerdi, en büyük endişesi hastalığa yakalanmaktan ziyade ebeveynlerinin hastalığa yakalanmasıydı. Verilere bakıp, tıpkı profesör Omi’nin açıklamasında olduğu gibi, gençlerin virüsü yaşlılara bulaştıracaklarından endişe ediyorlardı. Sanırım bu süreçte bir anda ebeveynlerinin yaşlandığını fark etmişlerdi. Milenyum kuşağı olarak tarif edilen insanlar içindeki bir kesim, anne ve/ya babalarının yaşlandıklarını şimdi fark ediyordu. Dahası yaşlanmak ya da yaşlı olmak, bilhassa bu zamanda, korkunçtu!

Yaşlanma korkusu ve buna bağlı olarak kaçınma, yaş ayrımcılığının da önemli boyutunu oluşturuyor. Yaş ayrımcılığı (ageism) çok sinsi, kendi içinde üç tarafı olan bir ayrımcılık türü. Yaşlanma korkusu, kaçınma ve yaşlılığa ilişkin kalıp yargılar gündelik yaşamda kuşaklararası etkileşime olumsuz şekilde yansıyor.

Bunlardan birisi bebek konuşması. Bebek konuşması, ya basitleştirilmiş biçimde ve abartılı mimiklerle konuşmak ya da aşırı samimi tarzda seslenmek, karşısındaki kişinin sosyal statüsünü olumsuz etkileyen bir davranış tarzı. Bununla birlikte aşırı şefkat, aşırı ilgi de bu tip ilişkinin bir yanı. Bunlar anaç ayrımcılar!

Bir diğer yandan yaşlı kabul edilen kişinin konuşmasına ya da fikirlerine karşı dışlayıcı yorumlar, kınama, tartışmayı/konuşmayı kontrol etme, ilişkinin şiddet içeren, olumsuz görünen diğer tarafı. Bunlar kibirli ayrımcılar!

Her iki ilişki biçimine de son günlerde sıkça rastlamak mümkün. Bununla birlikte, bir diğer ilişki kurma biçimi aşırı bağdaşma olarak kendini gösteriyor. Yaşlı kabul edilen kişinin yapamayacağı önyargısıyla işlerini onun adına yapmak da yaş ayrımcılığının göstergesi. Bu kişiler yardımsever ayrımcılar!

Ne olursa olsun her biri belirli bir yaşın üzerindeki kimseleri homojenleştiren, hep birbirine benzeyen biçimde tarif eden, kurbanlaştıran, topluma yük olarak algılanmasına neden olan yaklaşımlar. Belirli bir yaşın üzerindeki kimselerin, yaşlıların, diğer kuşaklardan farklı olarak, hep birbirine benzediğini varsaymak, tüm yaşlıları düşkün, hasta, işsiz güçsüz ve topluma yük olarak görmek büyük bir yanılgı. Oysa, tıpkı çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi yaşamın diğer dönemleri ne kadar olağansa, yaşlılık dönemi de yaşamın o denli olağan bir evresi. Bu evrenin nasıl geçirileceği ise yaşamın ilk dönemlerinde verilen kararlardan ve yapısal eksiklerden etkileniyor. Yaptığım araştırmalar, saha çalışmalarım ve kişisel gözlemlerim, yaşlıların türdeş bir toplumsal grup olmadığını, kimliklerin ve yaşam tarzlarının yaşamın bu evresini çeşitlendirdiğini gösteriyor. Türkiye’de yaşlanma harikulade bir serüven olabileceği gibi, bir ıstırap da olabiliyor. Toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf bu süreçte çok çok belirleyici.

Niyetleri ne olursa olsun, yaşlılara ne yapması (ve yapmaması) gerektiğini söyleyenleri bugünlerde sıkça duymaya devam edeceğiz gibi. Benim en büyük korkum, hastalığın daha fazla insana bulaştığı duyulduğunda ayrımcı tutumların da daha fazla davranışa dönüşmesi. Yıllar önce okuduğum satırları tekrar anımsıyorum: Hasta olduğumuz için özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Yasalara boyun eğdik oysa (Jack London, Diriliş).

BİRİKİM

Naomi Klein I İmkânsız görünen aniden mümkün hale gelir



“Bu fikirlerin çoğu daha bir hafta önce fazla radikal bulunup dışlanıyordu. Şimdiyse, bu krizden çıkmanın ve gelecekte yeni krizler yaşanmasını önlemenin tek makûl yolu olarak görünüyorlar.”
2007 tarihli Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi’nin yazarı, şimdilerde Bernie Sanders kampanyasının militanı Naomi Klein’ın The Intercept’te yayınlanan “Koronavirüs kapitalizmini mağlup etmenin yolu” başlıklı konuşmasını huzurlarınıza getiriyoruz.


BirartıBir Forum & Express

Buzullarda saklı hastalıklar yeniden canlanıyor

Yüzyıllardır buzullar ve donmuş toprak tabakası içinde etkisiz duran bakteri ve virüsler, iklim değişikliği ile ısınan yeryüzünde yeniden tehdit oluşturabilir.

Jasmin Fox-Skelly 

Tarih boyunca insanlar bakteri ve virüslerle yan yana yaşadı. Biz bazı hastalıklara yol açanlarına karşı direnç geliştirirken, onlar da yeni bulaşma yöntemleri geliştirdi.
Yüz yıl kadar önce Alexander Fleming penisilini bulduğundan beri antibiyotik kullanıyoruz. Buna karşılık bakteriler de antibiyotiğe karşı direnç geliştirecek şekilde evrildi. Aradaki mücadele devam ediyor.
Peki yüzlerce, hatta binlerce yıldır ortalıkta olmayan veya daha önce hiç karşılaşmadığımız ölümcül bir bakteri ya da virüsle karşılaşsak ne olur?
İklim değişikliği sonucu binlerce yıldır donmuş topraklar ve buzullar erimeye başladığı için bugün eski virüs ve bakterilerin yeniden canlanması ihtimali oldukça yüksek.
Göç eden ren geyikleri
Telif hakkıNPL
Image captionGöç eden ren geyikleri

Ağustos 2016'da Sibirya'daki Yamal Yarımadası'nda 12 yaşında bir çocuk ölmüş, en az 20 kişi de şarbon nedeniyle hastanelik olmuştu.
Bu durum, 75 yıl önce şarbondan ölen bir geyik cesedinin çözülen buzlar nedeniyle yüzeye çıkmasına bağlandı. Şarbon bakterisi toprağa ve suya karışmış, bölgedeki iki bin geyiğe hastalık bulaşmıştı.
Normal koşullarda, her yaz 50 cm derinliğe ulaşan yüzeysel donmuş topraklar çözülür. Fakat dünya giderek ısındığı için daha derin tabakalarda da çözülme gözleniyor. Dolayısıyla bu tür vakalarda artış olabilir.
Zira donmuş topraklar bakterilerin uzun süre, belki de milyonlarca yıl canlı kalması için ideal ortam sağlıyor. Bu durumda bazı hastalıkların yeniden gündeme gelmesi söz konusu olabilir.


Kuzey Kutup Dairesi'nde ısı artışı diğer bölgelerden üç kat daha hızlı.
Soğuk, karanlık ve oksijensiz ortamdan dolayı donmuş topraklar mikrop ve virüsler için iyi bir koruyucu. İnsanlara ve hayvanlara hastalık bulaştırabilecek virüsler, geçmişte salgın hastalıklara yol açmış olanlar da dahil, bu tabakada canlı kalmış olabilir.
20. yüzyılda bir milyonu aşkın geyik şarbondan öldü. Bunlara derin mezarlar kazmak mümkün olmadığından cesetleri yüzeye yakın. Rusya'nın kuzeyinde bu şekilde 7 bin toplu gömüt bulunuyor.
Ancak donmuş toprak altında başka nelerin bizi beklediği bilinmiyor. Örneğin araştırmacılar Alaska'nın tundralarında 1918 İspanyol gribi virüsünün kalıntılarını buldu. Bubonik veba ve çiçek virüslerinin de Sibirya'da gömülü olma ihtimali var.

Bu, buzda donmuş halde duran bakterilerin hayata dönmesinin ilk örneği değildi.
NASA araştırmacıları 2005'te Alaska'da 32 bin yıldır donmuş olan bir bakteriyi canlandırmayı başarmıştı. Mamutlar döneminde hayatta olan bu bakteriler buzlar çözülünce yeniden hareket etmeye başlamıştı.
Bundan iki yıl sonra ise Antarktika'da buzulların altında donmuş, 8 milyon yıllık bir bakteri yeniden hayata döndürüldü. Aynı çalışmada 100 bin yıllık bakteri de canlandırıldı.
Ancak donmuş haldeki her bakteri canlandırılamaz. Şarbon bakterisi spor ürettiği için ve bunlar çok dayanıklı olduğundan 100 yıldan fazla donmuş halde kalabilir.
Aynı şekilde tetanoz bakterisi, felce ve ölüme yol açan botulizm bakterisi ve bazı mantarlar da uzun süre buzda donmuş halde canlılığını koruyabilir.

10 Mayıs 2017

makalenin TAMAMI



"Türkiye'de Corona Testi Yaygın Yapılmadığı İçin Yeni Saptandı"



İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof. Dr. Pınar Saip, corona virüsünün Türkiye’de yeni saptanmasının sebebinin, testin yaygın yapılmamasından kaynaklandığını söyledi. Saip, ayrıca halkın salgına karşı gerçekten hazırlıklı olup olmadığını Türk Tabipler Birliği gibi bağımsız kurumlar aracılığıyla teyit etmek istediğini, bu durumun Türkiye’nin kritik zamanlarda iyi sınav verememesinden kaynaklandığını ifade etti.

Prof. Dr. Saip, “Büyük bir ihtimalle yaşlıların çok ortada olmaması ve daha çok evlerde günlerini geçiriyor olmaları, onlara hastalığın bulaşmamasını sağladı. Hafif seyreden vakaları da çok saptayamadık. Türkiye’de testin yaygın yapılışı da söz konusu değil. Bu nedenlerle Türkiye’de virüs, beklenenden daha geç saptanmış oldu” diye konuştu.

“Havaların ısınmasıyla virüsün etkisi azalacaktır”

Corona virüslerinin sıcağa dayanıksız virüsler olduğunu ifade eden Prof. Dr. Pınar Saip, “Havalar ısındıkça mutlaka etkinliği azalacaktır. Sadece COVID-19 denilen yeni tip corona virüsle ilgili seyirin nasıl olacağı konusunda henüz net bilgilerimiz yok. Virüs kendi içinde mutasyonlar geçirebiliyor. Bu nedenle ancak bütün süreç tamamlandıktan sonra her şeyi çok net ve kesin konuşabilir bilim dünyası. Ama şu an için havaların ısınmasıyla etkisinin azalacağını öngörebiliriz” diye konuştu.

“Sosyal Medya Paylaşımlarına soruşturma açılması bir şeyler saklanıyormuş imajı yaratıyor”

Sosyal medyada yapılan paylaşımlarla ilgili soruşturmaların başlatılmış olmasının çok gereksiz bir uygulama olduğunu belirten Saip, “Siz doğrusunu verirsiniz ama birtakım şeylere soruşturma açmaya başladığınızda sanki bazı bilgiler gizleniyormuş imajı yaratıyor. Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. İstanbul Tabip Odası ve Türk Tabipler Birliği olarak bizimle de iletişim içinde olunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü emir komuta zincirindeki açıklamalar, ast-üst ilişkisi içindeki açıklamalar millete güven telkin etmiyor. O yüzden de halktan, bizim gibi bağımsız bakabilen kurumlara çok fazla sorular geliyor. Gerçekten vaka var mı yok mu? Hakikaten hazırlıklı mıyız diye teyit etmek istiyorlar. Bunlar şüpheyle karşılanıyor. Bu durum, ülkemizin şimdiye kadar iyi sınav verememesinden kaynaklanıyor. Domuz gribi olayında, Çernobil faciası sonrası televizyonlarda içilen çaylar sanki bize bir şey olmaz gibi bir izlenim verilmesi halkta bir birikim yapmış durumda. Bu yüzden Türk Tabipler Birliği’yle sağlık bakanlığının iletişim halinde olması ve süreci insanları da bilgilendirerek yürütmesi gerekli ki toplumdaki bu panik havası azalsın” dedi.

“Hastanelere aşırı yığılma var. Bu durum gerçek hastaların erişiminde sıkıntı yaratabilir”

Türkiye’nin sağlık alt yapısı olan bir ülke olduğunu belirten İstanbul Tabip Odası Başkanı Prof.Dr. Saip, yaşanabilecek olası sıkıntıları da sıraladı.
Prof. Dr. Saip, “Hastanelere genel olarak aşırı bir yığılma var. Biz de çok kışkırtılmış bir sağlık talebi olduğu için günde 3 milyona yakın poliklinik yapılmakta. Hekimlerin baktığı hasta sayısı çok fazla. Bütün bunlar gerçek hastaların erişimine de engel teşkil edebilir. Bu yüzden çok gerekli olmadıkça bu dönemde hastanelere başvuruların fazla olmamasına dikkat etmek lazım. En yoğun ve iç içe olunacak yerler hastane koridorları olacağı için kişilerin korunmak adına da oralara gitmemesi lazım. Başkalarına yaymama adına da yoğun yerlerde bulunulmamasında yarar var” diye konuştu.

“Devletin birinci basamak hizmetlere yeterli materyalleri göndermesi gerekiyor”

Prof. Dr. Saip, “Birinci basamak çok önemli. Aslında devletin birinci basamağa büyük yatırım yapması gerekiyor. Aile hekimi arkadaşlar şu anda maske ve edevat dağıtımının çok yeterli olmadığını söylüyor. Buralara bir an önce yeterli materyallerin gönderilmesi gerekiyor” dedi.

VOA


Depremde nerede durmalı ?


Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslar arası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.
875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket 'azaltma' uzmanıydım. 1985'ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.
1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar.
İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket 'çömel ve korun' metodunu uygularken, 10 maket 'hayat üçgeni' metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dahilinde direk olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film 'çömelip korunan/saklanan' kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu.
Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu. Bu film Türkiye'de ve Avrupa'nın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerika'da RealTV programında izlendi.
Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu. Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu 'ayıptı, gereksizdi' ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an, çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.
Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim 'hayat üçgeni' dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.
Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.
Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfuslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür. Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:
'Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında 70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin yanında oluşan 'hayat üçgeni' içinde hayatta kaldım.
Yataklarının veya sıraların, masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb detayları anlatıyor). Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım 'çömel ve korun' örnekleridir.
DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ ;
1) 'Binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenliyapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.
4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..
6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!
7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.
Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini
keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.

Dip not: Neden Deprem düdüğü?
-İnsan birkaç saat bile bağıramaz çünkü sesi kısılır. bağırsa bile iş makinelerinin sesi insan sesini bastırır. Oysa düdükle günlerce ses çıkartabilirsiniz.

Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız

Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız.

Hem kendinizle, hem karşınızdaki ile ve hem de tüm evrenle!
Bir insan gelecekte ne yaşayacağını merak ediyorsa
Bugün ne konuştuğuna baksın.
*Sadece OLMASINI İSTEDİĞİNİZ şeyleri söyleyin.*
"Hasta olmak istemiyorum" yerine,
*”Sağlıklıyım."*
"Yaşlanmak istemiyorum" yerine
*"Her daim genç kalacağım.."*
*Öyle ki beyin negatifi algılamaz. Söylenen her sözü gerçek kabul eder.*
Mesela siz, *"Unutma"* dediğinizde onu *"unut"* olarak algılar. *"Aklında tut"* demek daha doğrudur.
Birisine, *“Panik yapma”*
Dediğinizde daha fazla panik olacaktır. Bunun yerine *"sakin ol"* demek daha uygundur.
Bu yüzden, *ne istiyorsak onu söylemeliyiz!*
Birisi sizi gördüğünde *"hasta gibi görünüyorsun"* derse ve siz buna inanır, onaylarsanız, anında anlaşmayı imzalamış olur ve hastalanırsınız.
Bazı insanlar hastalıklarına sıkı sıkı sahip çıkarlar.
*"Benim şekerim var!"*
*"Benim tansiyonum var!"*
*”Benim kolestrolüm yüksek!”*...
*BENİM..!!!* diyerek sahip çıkarsanız o hastalık da sizi hayatta bırakmaz!
*"BEN" diye başlayan her cümleyi bilinçaltınız sahiplenir ve emir kabul eder.*
*FARKINDALIĞI OLAN KİŞİ İSE; bedeninin kendine verdiği mesajdan ders çıkarır* Ve şu soruların cevabını arar;
*"Bilmem gereken şey ne?”*
*”Hayatımda neyi değiştirmem gerekiyor?"*
*"Nerede hata yaptım ki; hastalıkla bedenim beni uyarıyor?"*
Büyüklerin çok söylediği bir söz vardır:
*"Bir şeyi kırk kere söylersen olur."*
Hiç düşündünüz mü neden acaba?
*Çünkü dil neyi çok söylerse, bilinçaltı onu gerçek kabul eder ve beyin gerçekleştirmek için harekete geçer.*
*OLUMLU KONUŞMAK ve OLUMLU DÜŞÜNMEK işte bu yüzden çok önemlidir.*
*Ağzınızdan çıkan cümleleri değiştirin, hayatınız değişsin..*
Sözlerinizle birlikte, düşünceleriniz değişmeye başlar. Düşünceleriniz değiştikçe de; davranışlarınız değişir ve siz başka birisi olursunuz.
*Bir bakarsınız ki yaşamınız, söyledikleriniz ve düşündükleriniz, davranışlarınız olmuş..*
Şimdi şu iki cümleye bakın. Ve iki cümlenin de ayrı ayrı size ne hissettirdiğini düşünün..
- “Bugün hava çok güzel ama yarın yağmur yağacak.”
- “Yarın yağmur yağacak olsa bile bugün hava çok güzel!”
Sadece iki kelime <AMA> ve <OLSA BİLE> kelimeleri cümledeki ifadeyi ne kadar değiştiriyor değil mi? İlkinde olumsuz bir duygu durumu ikincide ise her şeye rağmen mutlu olma durumu.
*Biz sade düşüncelerimizden değil, duygularımızdan da sorumluyuz.*
*İçimizdeki kinden, nefretten, intikam duygusundan yükselen eksi elektrik, dünyadaki bütün zerreleri ürpertiyor,*
*Veya içimizden yükselen ve içine yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün nebatatı, bütün eşyayı alan hayırlı bir dua, güzel bir dilek dalga dalga bütün zerrelere, iyinin, güzelin, temiz, asil ve yüce olanın ışınlarını yayıyor.*
*Ne olur kalbimizi, kafamızı hep sevgiyle, saygı ile, edep ile, incelikle ve güzel duygularla dolduralım."*

* Şems-i Tebrîzî der ki;*
* Eğer hala KIZIYORSAN* Kendin ile olan kavgan bitmemiş
*Eğer hala KIRILIYORSAN* Gönül evinin tuğlaları pekişmemiş
*Eğer hala KINIYORSAN*
Af makamına ulaşmamışsın; öfke ve kin seni cayır cayır yakıyor
*Eğer hala ”BEN” demekten vazgeçmiyorsan*
Dizginlerin hala nefsinin elinde ve sen bu esarete boyun eğiyorsun
*Eğer hala musibetlere ÜZÜLÜYORSAN*
Gerçeği bilmiyorsun
*Eğer hala ŞİKAYET ediyorsan*
Hakikatı göremiyorsun.
Ve Hz. MEVLANA ile yazımızı süsleyelim. Hz. Mevlana der ki;
*”Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. Ondan başka neyin varsa, kemiktir, ettir. Eğer düşüncen, manevi varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken isen küllüğe atılacak odun gibisin.”*
Huzurlu, mutlu, güzel günler yaşamanız dileğiyle.

Doç.dr Süleyman Coşkuner

Yaşama ve Yaşatma Hakkının Saygınlığını Tartışıyoruz!

Emel Derbend Üner
📍
FAYTONCULUĞU KALDIRIP KALDIRMAMAYI DEĞİL ,   YAŞAMA VE YAŞATMA HAKKININ
SAYGINLIĞINI TARTIŞIYORUZ .
YASA VE GENELGELERİ
AÇIKLIYORUZ ....

HEYBELİADA'DAN
SESLENİYORUZ...
🌎 Adalarda korkunç olaylar yaşıyoruz .
Ruam çığlıkları ile insanlar ajite ediliyor
Faytonların kaldırılması adına atlar ,yasa ve Genelgelere aykırı şekilde öldürülüyor.
1800 atın yaşadığı adalarda
19.aralık gecesi 81 can yok edildi
Diğerlerine sıranın ne zaman geleceğini bekliyoruz .
🌎 Atların ruamlı olduğu kabul edilerek sahiplerinden gizlenen raporlar ile yapılan vahşetin benimseneceğini düşünmek mümkün değil.
Adada atlar ile ilgili tek bir veteriner yok biliyor musunuz ?
🌎Kedi köpekler için bile ilâç ve ameliyat malzemesi zor bulunur adalarda ...
Çoğunlukla bu malzemeleri kendimiz alır götürürüz.
🌎 Senede iki defa yapılması gereken testlerin sonuçları da sahiplerine verilmez.
🌎 Devlet ve Belediye adaya at girişlerini çıkışlarını kontrol etmez .Bu konuda kadrolar oluşturmaz
🌎 1800 atın yaşadığı adalarda, ruam dedikleri olayın ,81 ata kadar ulaşması , eğer bu hastalık söz konusu ise devlet ve belediyenin sorumluluğundadır.
🌎 Ruam testi özel bir testtir.
Bu konuda Belediyenin ilacı getirmek için ihale açması belli süreler vermesi ve testleri usulüne uygun şartlarda yaparak raporlarını at sahiplerine vermesi şarttır.
🌎 Ruam hastalığına karşı korunma ve mücadele Yönetmeliği 21/11/2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmış ve yapılacak işlerin çerçevesini belirlenmiştir .
İNTRADERMAL MALLEİN testi yapıldıktan sonra ,reaksiyon 72 saat sonra okunur .
Değerlendirme MALLEİN enjekte edilen yerdeki kalınlaşma 5 mm
den fazla ise pozitif ,3.5 mm ise şüpheli ,0-29 mm ise negatif kabul edilir .
Ancak 2 ay sonra serolojik muayeneler yapılır.
81 can öldürülmesine rağmen hayvan sahiplerinin ellerinde hiçbir test sonucu yetkili veterinerin imzasını taşıyan bir belge yoktur .
🌎 Eğer at ruam taşıyor ise, dünya sağlık örgütünden bir hekimin de olayın başında olması öldürme yönteminin saptanması gerekir .
🌎 Devlet at ve ruam konusundan anlayan veteriner icin kadro açmak zorundadır .
🌎 Ruama ilişkin raporların at sahibi tarafından denetlenebilir şekilde kendilerine teslim edilmesi şarttır.
🌎Şu anda ahırlardan onların yanından , ruamlı dediklerinizin arasından geliyorum .
Korkmuyorum.
Kaçmıyorum .
Onlara neler yapıldığını anlamaya ve herkese anlatmaya çalışıyorum
🌎 Gerek Büyükada gerekse Heybeliada'da yüzlerce at 3- 5 metrekarelik karanlık ahırlarda hareketsiz bekletilerek ayrı bir cinayet işleniyor.
Biliyor musunuz ?
🌎 300-400 kg ağırlığındaki bir atın 3 ay boyunca Ahırdan çıkmamak koşulu ile Karantina adı altında bekletilmesi ne büyük vahşettir biliyor musunuz ?
Bu durumun sürdürülmesi halinde atlarımızın Felç olmalarına kesin gözü ile bakılmaktadır.
Yanlarından geliyorum
Küçücük yerlerde inliyorlar.
Başlarında ise dışarı çıkmamaları için vardiyalı polis arabaları beklemekte .
🌎 Ruam testinin yapılması, raporları ,karantina yöntemleri ve at konusundaki uzman hekimin kadrolu çalıştırılması ilkeleri yasa, ve Yönetmelikler ile birlikte
düzenlenmiştir.
🌎 Öncelikle öldürülen 81 ata ilişkin tahlil ve raporlarının öldürülmeden önce, sahiplerine verilmesi yasal zorunluluktur
Heybeliadadaki atlarımız ile ilgili olarak geçen hafta yapılan tahlillerde bir sorun olmadığı söylenmesine rağmen , halen at sahiplerine isteklerine rağmen bu rapor verilmemektedir .
🌎 Adalar ölüm kokuyor hepimiz soluyoruz bu kokuyu ve bekliyoruz .
Ruam ile ilgili yasa usul ve Yönetmelikler uygulanmadan çukurlar kazılarak öldürmek veya 3 ay hareketsiz bırakarak felç ederek öldürmek arasında ,hiçbir fark olmadığını savunuyorum.
Öldürülüyorlar. ...
🌎 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu kapsamında ,yük hayvanları barınması ile ilgili , ilçe belediyelerinin yetkisi yoktur.
🌎 Büyükşehir belediyeleri ise ancak bahçeli geçici hayvan bakım merkezlerinde kısa süre onları barındırabilir.
Aylarca veya ömür boyu orada tutamaz .
Belediyelerde çok sayıda atı barındıracak tavla ve alanlar da mevcut değildir
Belediyeler,onların bakımları ile ilgili bilgiye sahip değiller.
Bu yüzden 400 kg lık bir atın 3 ay hareketsiz bırakılması ve hapsedilmesi hâlinde ne olacağının bilincinde bile değiller .
🌎. Hiç bir belediyenin yük hayvanları ile alakalı ehil hekimi olmadığı gibi ruam hastalığının bırakın teşhisini, testini bile uygulayacak hekimi yoktur..
Yukarıda değindiğim özel bir bilgi ve yetki gerektirir bir iştir bu konu ..
🌎 Ruam testi maliyetli bir testtir, karma aşı bile aldıramadığımız belediye, il veya ilçe tarım müdürlüğü'nün ruam testi almış olduğu iddiası kanıtlanmalıdır.
🌎K aldı ki, belediyeler bir alımı ihalesiz ve belediye meclisi kararı olmadan yapamaz ve bunu sayfasından kamuya bildirmekle yükümlüdür.
🌎 Yani Belediyenin ruam testi alabilmesi için önce talep etmesi gerekir .
Sonra belediye meclis onayı ve kararı ardından en az 1 aylık ihale ve devamında alım yapılacak firmanın belirlenmesi ve alımının yapılması gerekir .
🌎 İş bununla da bitmez yük hayvanları hakkında yetki belgesi olan ehil hekimleri de bulup kadrosuna almalı bunlar içinde ayrı bir talep onay ve karar olması ve bir aylık bir ilan açması gerekir.
🌎 81 can öldürülürken bu gereklerin yerine getirildiğinin kanıtlanması gerekir .
🌎 5199 sayılı hayvanları koruma kanunu yük hayvanları barınması hakkındaki maddeyi ve rehabilitasyon merkezlerinin işlev maddelerini de değiştirmesi gerekmektedir .
🌎 İlgili Kuruluşların, yasa tüzük ve Genelgelere uymak suretiyle ruamlı atın varlığını tespit etmesi halinde ; elbette insan sağlığı ve diğer canlılar için gereği, yerine getirilecektir.
Ancak o gerek yerine getirilirken de bir cana duyulması gereken saygı ve saygınlık içinde bu hazin işlem yapılacaktır
Okuduğuruz savunma, yaşama ve Yaşatma hakkının korunması ve Atlarımıza adına yapılmıştır.
Saygı ile
Av.Emel Derbend Üner
Alıntı bir arkadaşımın "Facebook Sayfasından" 

Bu Blogda Ara