Translate

Üç Cam Kutu…

"Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini 'vatanını ne kadar seviyorsun' sorusunun ardına saklıyor."

Avukat görüşmeleri yan yana dizilmiş cam kutular içinde yapılır hapishanede. Bir avukat görüşünde, sol tarafımdaki kutunun içinde bir seri katil, sağ tarafımdaki kutuda ise bir mafya reisi vardı. Dünyanın herhangi bir “yüksek güvenlikli hapishanesinde” bir seri katille bir mafya reisine rastlayabilirsiniz ama seri katil-romancı-mafya reisi üçlemesine bir arada rastlayabilmek için sanırım bazı özel ülkelere gitmek gerekir. Tabii romancının yerinde bir solcu avukat, bir Kürt politikacı, dindar bir gazeteci, toplumsal sorumluluğunun farkında bir iş adamı, devrimci bir öğrenci de olabilir. Hepsi aynı ilginç üçlemeyi yaratır. Hepsi de aynı tür ülkelerin hapishanesinde bulunur.
“Hapishanemizde” epeyce mafya reisi vardı, avukat görüşünde, revir kuyruğunda rastladıklarımla selamlaşır, uzaktan işaretle hal hatır sorardım. Hapishanede herkes birbirine selam verirdi zaten. Bir kısmımız adam vurmak gibi, bir kısmımız yazı yazmak gibi ağır suçlar işlemiş, sonunda aynı yerde buluşmuş insanlardık, hayatın dışına atılmak gibi ortak bir kaderi paylaşıyorduk, kimse kimseden selamını esirgemezdi. Sadece seri katile selam veren kimseye rastlamadım. O da kimseye bakmazdı zaten.
Babam, insanların genellikle hapishane edebiyatıyla ilgilenmediklerini söylerdi, birkaç istisna dışında bu doğru bir gözlem bence ama bir romancı darbecilere “subliminal mesaj gönderme” suçlamasıyla gözaltına alınıp, askeri bir darbeyi desteklediği iddiasıyla önce ağırlaştırılmış müebbete sonra da on buçuk yıl hapse mahkûm edilince bu maceranın nasıl bir şey olduğuna dair bir merak oluşuyor.
Üç yıl hapis yattıktan sonra “dışarı” çıktım.
Dışarda geçirdiğim birkaç gün içinde yaşananlara, tepkilere, gelişmelere, söylenenlere baktığımda, hayatın hapishaneyle tımarhaneden ibaret olabileceğine dair bir duyguya kapıldım.
“Lumpenizm” diyebileceğimiz garip bir ideoloji çeşitli kılıklar içinde sanki “dışarıya” egemen olmuş, alt düzey bir delilik toplumun dokularına nüfuz etmişti. Toplumda entellektüel “hiyerarşi” altüst edilmiş, en zekâsız ve yeteneksiz olanlar en çok konuşma hakkını ele geçirmişti. Zekâ, yetenek, bilgi, yaratıcılık aşağılanıyordu, insanlığın en korkunç sorularından biri olan “sen vatanını ne kadar çok seviyorsun” sorusu herkesin toplum içindeki yerini belirliyordu. Herkes vatanını çok seviyordu, deli gibi seviyordu, ölesiye seviyordu, bunun kanıtı da “vatanını çok sevdiğini” bağırarak söylemekti. Kimin daha çok vatanını sevdiğine ise iktidar karar veriyordu.
Bu dehşet verici yarışta aklını ve mantığını kaybetmeyenlere yer yoktu.
Mantıklı her itiraz, hukuka ve insanların hakları olduğuna duyulan inanç yarış dışı kalmaya yetiyordu. Edebiyat küçümseniyordu, yetenek küçümseniyordu, yaratıcılık küçümseniyordu, hayat küçümseniyordu, ölüm yüceltiliyordu, cehalet yüceltiliyordu, iktidara sadakat yüceltiliyordu. Lümpenler, bayraklarını her yana dikmişlerdi.
Üstelik işin daha da ürkütücü yanı bunun uluslararası bir düzeye tırmanabilmiş olmasıydı. Birçok ülkede Lümpenist bir çılgınlık dört nala gidiyordu. Entellektüel düzey ve zekâ gerilerken intikam, şiddet ve düşmanlık artıyordu. Yazarlar, sanatçılar, bilimciler, aydınlar, kara gömlekliler kalabalığı içinde bir köşeye doğru itiliyordu. “Vatana” yazar değil, asker lazımdı. Soru sormayan, itiraz etmeyen, emre uyan askerler.
Bu acıklı durumu, teknolojik gelişmeye ayak uyduramayanların öfkesiyle, ekonomik gelişmelerle, yeni bir çağın başlamasında duyulan korkuyla açıklayanlar var, büyük ihtimalle söyledikleri de doğru. Ama ben insanlığın manik depresif bir yapısı olduğunu, dönem dönem bir çıldırma nöbetine girdiğini, ancak böyle nöbetlerden sonra iyileşebildiğini düşünüyorum. İnsanlık, uzaya gidecek bir akılla “milliyetçilik” türünden akılsızlığı aynı bünyede taşımanın zorlayacılığını böyle sinir krizleri geçirerek atlatmaya çalışıyor.
Dünyanın her yanında yazarlar az çok birbirine benzediği gibi dünyanın her yanında milliyetçiler de az çok birbirlerine benziyorlar. Hepsi kendi milletlerinin en değerli millet olduğunu iddia ediyor ve hiçbiri bütün milletlerin aynı anda nasıl “en değerli” olabileceğini hiç sormuyorlar. Sanırım ortak ahmaklık bu soruyu sormamakla başlıyor.
Okuyucularından çok daha yaşlı bir yazar olarak tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki bu yaşanan cinnetin tek panzehiri milliyetçiliğe karşı çok kararlı ortak bir tavır almaktır. Yaşanan cinnetten bunalan herkesin milliyetçiliği reddeden bir çizgide buluşarak,  kendi ülkesinde yüksek sesle milliyetçiliğin insanlığın en büyük zehiri olduğunu, bu zehirden içen toplumların mutlaka hastalanacağını hatırlatması gerekiyor.
Milliyetçilik bir yağ lekesi gibi bütün dünyaya yayılıyor. Yeteneksizlik, adaletsizlik, nefret, düşmanlık, yolsuzluk kendini “vatanını ne kadar seviyorsun” sorusunun ardına saklıyor.
Onlar her yerdeler.
Bazı ülkelerde bu soruyu güvenle ve sertçe soruyorlar, bazı ülkelerde bu soruyu rahatça soracakları günü bekliyorlar. Milliyetçilik bir radyasyon bulutu gibi her ülkeye sızıyor, çoğalıp büyüyor.
“Kumsalda” isimli bir film seyretmiştim, bir atom bombası saldırısından sonra bir kumsalda radyasyonun bulundukları bölgeye gelmesini bekleyen bir grup insanı anlatıyordu. Büyük bir pankart asmışlardı. Üstünde “hâlâ zaman var” yazıyordu. Filmin sonunda herkes öldü sadece pankart kaldı. sahilde
Çevrenize bakarsanız, siz de bu pankartları göreceksiniz.
“Hâlâ zaman var.”
Na kadar zaman var?
Yazarlar, sanatçılar, aydınlar, bilimciler ve özellikle hukukçular, “hâlâ zaman varken” bu lümpen milliyetçilik saldırısına karşı ortak bir direnç göstermezse, milliyetçilik radyasyonu her kumsala ulaşır, hiçbir yerde güvenli bir toprak parçası kalmaz.
Dünyanın her ülkesinde cam kutular bulunuyor.
Bir tarafta bir seri katil, bir tarafta bir mafya reisi olabilir. Ortadaki kutuya bakın. Orada bir yazar görmemenin en güvenli yolunun ne olduğunu kendinize sorun. Bazı dönemlerde ortadaki kutuda sadece yazarlar oturmaz, lümpenizme karşı çıkan her dürüst insan o kutuda oturabilir.
Fransız aydınları başka ülkelerdeki birçok aydınla birlikte bana çok yardım etti. Bu hem bir teşekkür hem de bir daha yardıma muhtaç kalmamak için yapmak zorunda olduklarımızı bir daha kendimize hatırlatma yazısı.
Hâlâ zaman var.
O zamanı iyi kullanmak lazım. Geriye sadece bir pankart kalmasın diye.
Ahmet Altan, 13 Kasım 2019

Dünya Felsefe Günü 22 Kasım 2019

Dünya Felsefe Günü’nde Prof. Dr. İoanna Kuçuradi ile söyleşi
https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0oanna_Ku%C3%A7uradi



Prof. Dr. İoanna Kuçuradi'nin önerisi ile Unesco'nun kabul ve ilan ettiği "Dünya Feelsefe günü" 2002 den beri her yıl Kasım ayının 3ncü perşembe günü kutlanıyor.


*Anything Goes-Frank Sinatra

Tüm rolleri bir kişinin oynaması imkansız.

Hayatınızda eksik olan güven ve ilham kaynağını bulmak istiyorsanız, kendinizi destekleyici insanlarla kuşatmanız gerekir.
Herşeyden önce, etrafınız kötümser ve şüphecilerle dolu olmadan bile olumsuzluklardan kaçınmak tek başına zordur. Pozitiflik çemberinize kimlerin dahil edeceğini düşünürken, göz önünde bulundurmanız gereken altı kişilik türü vardır.

-Birincisi Katalizör. Bu, sizi saklı kalabilecek heyecan verici fikirler ve fırsatlar ile tanıştırarak hayatınızı değiştirebilecek olan göz açıcı kişidir. Bu, ilham almak için her zaman mükemmel bir kitabı önerebilecek, yaratıcı veya çok okuyan bir arkadaşınız olabilir.

-İkincisi Oyuncu. Bu, kendinize acımanıza izin vermeyi reddeden ve her zaman size hayatta iyi ve güzel olan herşeyi hatırlatan bir gülümsemeye sahip olan eğlenceli arkadaşınızdır.

-Bundan sonra şefkatli var. Ağlamak için bir omuza veya yataktan kalkamayacak kadar hasta olduğunuzda tavuk çorbası getirecek birine ihtiyacınız olursa, şefkatli sizin için oradadır, hiçbir soru sormaz.

-İlham veren, cesaretlendirip destekleyen, bilgelik ve umut dolu olan arkadaşınızdır. Ne zaman bir ilham verici ile tanışırsanız, hayatın imkanları üzerine güven ve heyecanla dolup taşarsınız.

-Meydan okuyan, insanları yeni bir ışıkta görmek istediğinizde gideceğiniz kişidir. Meydan okuyanlara bu ismin verilmesinin nedeni statükoya meydan okumalarıdır. Sıradan küçük konuşmalarda harika olmayabilirler, ancak onların benzersiz bakış açıları ve akıllara durgunluk veren tartışmaları için onlara değer verirsiniz.

-Altı numara Sevgilidir. Şimdi, bu illa ki aşık olduğunuz kişi değil, koşulsuz sevgi sunan ve yargılanmadan rahatça konuşabileceğiniz kişidir. Bu kişi çocukluk arkadaşı veya ebeveyn olabilir, ancak ne olursa olsun, en kötü anınızda yanınızdadır.

Ayrıca iç çemberinizin bir bonus üyesi de var: Yapıcı, tabii ki, romantik partneriniz bu kişidir. Önceden eşinizin sıralanan her şey olması gerekmediğini anlamak önemlidir.
Pek çok ilişki, bir eşin başka her özelliğin yanısıra şefkatli, ilham verici, zorlayıcı ve eğlenceli olmasını beklemek şeklindeki gerçekçi olmayan talepler yüzünden başarısız olur. Dolayısıyla, bu rollerin çoğunun genellikle başkaları tarafından yerine getirildiğini unutmayın.

Ken Robinson
http://sirkenrobinson.com/

Ermeniler göçmen mi?


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdogan´ın ABD gezisi esnasında yaptığı konuşmada; ”Ermeniler bundan önce değişik yerlerde göçmen olarak dolaşırlardı, Türkiye’de de aynı şekilde göçmen olarak yaşarlarken zorunlu tehcir yaşandı.“ konuşması Ermeniler arasında şaşkınlığa ve yeni tartışmalara neden oldu.
Ermeniler gerçekten göçmen mi ? Göçmen ve Göçebe arasında fark var mı? Ve biz bu farkı anlıyormuyuz?
Göçmen ne demek; Bir ülkeden başka bir ülkeye yerleşmek amacıyla göç eden, kişi, aile veya topluluklara denir.
Göçebe ne demek; Hayvancılıkla ya da sürekli olmayan işlerle uğraştıkları için belli bir yerde oturmayıp, değişik koşullara bağlı olarak, bir yöre içinde hayvanları, çadırları ve öteki araçlarıyla birlikte yer değiştirerek yaşayan (kimse ya da topluluk).
Ben bu yazımda işin siyasi boyutundan çok Ermeniler kimdir? Asıl vatanları neresidir? ve Anadolu´daki varlıkları hangi tarihler arasında gerçekleşmiş ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetine neler katmışlar bunun üzerinde durmak istiyorum.
Malesef siyasi ve politik nedenlerle Ermeniler´in varlıkları, ürettikleri, katkıları ve tarihleri hakkında var olan hafıza yok edildigi için, 1915’de yaşanan büyük felaket ve tehcir’den günümüze devamlı nefret söylemi yürütüldüğü için, Anadolu’nun kadim halklarından olan Ermenileri tanımıyoruz veyahut çok yanlış tanıyoruz.
Tarihin babası olarak adlandırılan Hellen tarihçisi Heredot, Ermenilerin Trakya kökenli bir halk olan Frigler’in (Frigyalilar), Urartu bölgesinde yaşayann bir kolu olduğunu söyler.
Ermeniler kendilerine Hay ve ülkelerine Hayastan veya Hayk adını verirler. Yabancılar ise Ermeni ülkesine Armina veya Arminiya demişler ve farsça Bisutun kayıtlarda M.Ö. 510 tarihinde bu isme ilk kez rastlıyoruz. Eski Pers İmparatorluğunun Arminiya eyaleti (satrapligi) Van Gölü havzası merkez olmak üzere Ağrı Dağı yöresi ve Aras, Arpaçay vadileri ile en Batıda Elazığ ve Erzincan yöresini içerecek şekilde Yukarı Fırat havzasını kapsardı.
Aynı bölge Antik Çağ boyunca Eski Yunan ve Latin kaynaklarında Armenia, İslamiyet dönemine ait Arap kaynaklarında ise Armaniyya/Ermeniyye olarak geçer.
Türkçe metinlerde ise o bölgenin adı, 15. yüzyılın başlarına kadar, Ermeniyye olarak geçer. Urartu Krallığı ve Uygarlığı M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren zayıflayarak çökünce aynı bölgede birbirinden bağımsız olarak hareket eden çeşitli Ermeni beyleri güçlenerek Antik Ermeni Krallığını kurarlar.
Malazgirt 993’te, Ardanus ve Yusufeli 1000’de, Ardzruni Krallığı 1020’de, Ani 1045’te, Kars 1064’te Bizansa boyun eğer ve yenilgiye uğrayan Ermeni beyleri Fırat’ın batısındaki eski Rum topraklarına göç ettirilerek Sivas, Kayseri, Maraş, Antep ve Kilikya bölgelerine yerleşir.
Dönemin çeşitli zamanlarında Bizanslıların, Perslerin, Arapların, Selçukluların saldırıları ve Ermeni beyliklerini ve kraliyetini ele geçirmesiyle Ermeniler, İç Anadoluya göç etmek zorunda kalırlar. Ermenilerin bulunduğu coğrafyanın, Doğu Roma İmparatorluğu ile Sasani İmparatorluğu arasında bulunmasından dolayı iki devlet arasındaki savaş ve çatışmalardan en çok etkilenen Ermeniler oldu.
Özellikle 5. yüzyılda Ermeniler ile Sasaniler arasında yaşanan uzun savaş döneminde başta asilzadeler olmak üzere büyük bir Ermeni nüfusu Istanbul’a göç etti. 5.ve 6. yüzyılda göçler hızla devam ettiğinden 572 yılına varıldığında İstanbul´da kalabalık ve teşkilâtlı bir Ermeni cemaatinden söz edilebilirdi.
Yine Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, şehir kuşatma altında tamamen viraneye dönmüş olduğundan, şehri eski haşmetli günlerine döndürmeye kararlı olan Fatih Sultan Mehmet, büyük bir imar hareketine girişir.
Şehrin nüfusu fetihten sonra 30 bin ile 50 bin arası tahmin edilmektedir.
Şehir nüfusunu arttırmak amacı ile önce gönül rızası ile sonrasında zorunlu göçle Subaşı Süleyman Bey görevlendirilir, Anadolu’dan aileler getirilir ve bu ailelerin içinde Ermeniler de vardır.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’da büyük bir imar hareketi başlattığı için şehre getirilenlerin çoğunluğu mimar, kalfa, işçilerden oluşuyordu. Zanaatkar, tüccar ve meslek sahibi olanlar şehre yerleştiriliyor, diğerleri etraftaki köylerde iskan ediliyordu. Fatih Sultan Mehmet’in şehre getirdiği ilk Ermeni kafilesi, 1461’de Bursa Basepikposu Hovagimín önderliğinde şehre gelen Bursa Ermenileridir.
Böylece Orhan Gazi döneminden bu yana Bursa’da bulunan Ermeni piskoposluğu da İstanbul’a taşınmış oldu.
Burada Ermenilerin tarihçesini ve İç Anadolu ve İstanbul’a göç etme nedenlerini kısaca anlatmaya çalıştım. Burdan da anlaşılıyor ki, Ermeniler göçebe veya göçmen bir halk değiller, kendi öz anavatanları olarak bilinen coğrafya, dönemin büyük imparatorlukları tarafından istilaya ve saldırıya uğradığı için politik sebeplerden ve savaşlardan etkilenerek göç etmek zorunda bırakılmış olmaları onların göçebe veya göçmen bir halk olduğunu göstermez.
Ayrıca yukarıda Ermenilerin anavatanının da yukarı Fırat havzası olduğu ve batıya o dönemin Rum bölgesine (bugünkü iç Anadolu ve Türkiye’nin batısı) göçleri ve İç Anadolu’ya göçleri de 5. ve 6. yüzyıllarda olduğuna göre Türklerden daha önce bu şehirlere, kasabalara, köylere yerleşmiş bir halktır. İstanbul’a gelişleri de Türklerden daha önceki bir tarihe dayandığı gibi Fatih Sultan Mehmet´in arzusu ve hatta zorlaması ile şehrin fetih tarihi ile aynı döneme rastlayan göçlerle oluşmuştur.
Bu durumda Ermeniler için göçmen demek çok doğru bir tarih bilgisini içermemektedir.
Aksine Ermeniler Anadolu’da binlerce yıldır yerleşik hayata geçmiş, krallıklar, beylikler kurmuş ve medeniyet oluşturmuşlardır.
Bir zamanlar yayıncılık´ın kurucusu ve yayın yönetmeni Osman Köker, Ermenilerin Muğla ve Kırklareli dışında tüm Anadolu şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde yaşadıklarını anlattı.
Osmanlı’nın savaş öncesi 1914´deki nüfus kayıtlarında ‘1 milyon 300 bin’ Ermeninin olduğu kayıtlara geçmiştir.
Osmanlı’da nüfus millet sistemine göre sayıldığı için bağlı bulundukları kilise kayıtlarından ”Ermeni” olarak adlandırılan Osmanlı vatandaşlarının sayısı kayıtlara geçmiştir. Trakya’nın diğer şehir ve kasabalarında, Ege sahillerinde, İç Ege’de, Orta Anadolu’daki hemen bütün kasabalarda Ermeni halkının varlığından söz edebiliriz. Karadeniz kıyılarında Samsun’dan Rize’ye kadar olan hat üzerindeki şehir ve kasabalarda Ermeni kilisesi ve okullarının olmadığı hiçbir kasaba yoktu.
Doğu’da yer yer nüfusun tamamını Ermenilerin oluşturduğu kasaba ve köyler vardı. Silifke’den başlayarak Hakkari’ye kadar uzanan bütün güney ve güneydoğuda da önemli Ermeni cemaatleri vardı.
Batı da Ermenilerin şaşılacak şekilde yoğun olduğu bölge olan Güney Marmara havzasıydı. Özellikle Bursa-İzmit arasında yaşamaktadır. Ermeniler burada sadece şehir ve kasabalarda yaşamıyordu, bölgede 50 kadar da Ermeni köyü bulunuyordu.
Osmanlı döneminde en önemli meslekler olan tarım, devlet yönetimi ve askerlik Müslümanların elindeydi. Getirdiği itibar ve gelir bakımından en önemli sektörler bunlardı.
Zanaatkârlığın, ticaretin, sanatın vb. işler gayrimüslimlere bırakılmıştı. Ermeniler, Osmanlı´da ticaretin, sanayinin, edebiyatın, müziğin  (klasik batı müziğinin, Türk sanat musikisinin) tiyatronun, yazılı basının, tarımın, mimarın, halı ve kilimciliğin, ithalatın ve ihracatın, kuyumculuğun, demirciliğin, bakırcılığın vb… gibi mesleklerin en önemli icraatcılarıydılar ve birçok alanda etkin ve hatta önemli öncü rol oynamaktaydılar.
Ermeni tehcirinden sonra kuşaktan kuşağa aktarılan iş alışkanlıkları, yetenekler ve ilişkiler bir anda kesintiye uğradı.
Erzurum mebusu Hoca Raif Efendi anılarında şehirde çeşmelerin musluğunu tamir edecek tek bir usta kalmadığını yazar. Bugün İstanbul’da en önemli mimari eserler arasında görülen Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi, Çırağan Sarayları, Valide Sultanlar ve Abdülhamit Han´ın yaptırdığı camiler, Valide Bendi gibi su tesisleri ve yeni kiliseler, Balyanlar ailesi gibi Ermeni mimarların 19. yüzyılda yapmış oldukları eserlerden sadece birkaçıdır. Fatih Çarşamba´da eski Darüşşafaka Lise binası da Ohannes kalfanın eseridir.
Osmanlı’da ilk tiyatro kurucularından olan Güllü Agop, pek çok Türk sanatçısının sahneye çıkmasını ve çok önemli eserlerin Türkçeye çevrilerek sergilenmesini sağlamıştır. Osmanlı Ermenileri Türk müziğinde önemli bir yeri olan Türk sanat musikisine de çok önemli katkılar sağlamışlardır. Örneğin: Hampartsum Limonciyan 1813’te Türk ve Ermeni klasik sanat müziği için özel bir nota sistemi geliştirmiştir. Türk müziğinde 100 bestekardan 40’ı Ermeni bestecilerdir. Türk müziğine önemli katkılar sağlamıştır. Müzikologlar; Apet Mısırlıyan, Tatyos Efendi, Bimen Şen gibi bestekarlar olmasa fasıl olmazdı diyor.
150. doğum yılı kutlanan ve dünya çapında tanınan Gomidas, 1869 yılında Kütahya’da doğmuş, önemli bir Ermeni müzikologdur. Gomidas geçmişten günümüze Ermeni, Türk, Kürt ayrımı yapmadan, kim ne söylüyorsa kayıt altına almak için şehir-şehir, köy-köy dolaşan ve 4 binin üzerinde derleme yapan önemli bir müzik insanıdır.
Türklerin ve Kürtlerin yazılı olarak kayıt edemedikleri birçok önemli halk türkülerini günümüze taşıdığı için hem kürt halk ezgileri, hem de Türk halk ezgileri açısından da önemli bir yeri vardır. Gomidas’ın derlediği 4 bin eserden günümüze malesef sadece 200 kadarı ulaşmıştır.
Ermeni alfabesi M.S. 405 yılında Mesrop Mashtots sayesinde geliştirildikten sonra din, tarih, bilim ve felsefe alanında eserler, basılı kitaplardan oluşan bir kültür hazinesi yarattılar ve bu kültür birikimini Osmanlı da ilk gazete çıkaranlar olarak da devam ettirdiler. Erzurum, Van, Diyarbakır, Sivas, Trabzon’da Ermeniler nüfus olarak oldukça yoğundu. Buralar ekonomik ve sosyal olarak 1950’lere hatta 1970’lere göre oldukça ileriydi.
Buralarda okullaşma ve kız çocukların okula gitme oranı oldukça yüksekti. Sinama, tiyatro ve benzeri kültür yerleri kurulmuştu. Klasik batı müziği yapan orkestralar, bando takımları vardı. Günlük ve haftalık Ermenice gazeteler, dergiler yayımlanıyordu.
19. yüzyıl sonlarında Sivas, Hüdavendigâr (Bursa) ve Diyarbakır valiliklerinin resmi gazeteleri Osmanlıcanın yanı sıra Ermenice ya da Ermeni harfleriyle Türkçe olarak da yayınlanıyordu. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Ermeni harfleriyle Türkçe basılan çok fazla gazete vardır.
Bu gazetelerin yazdıklarını merak eden Türk okuyucuların Ermeni harflerini öğrendikleri dahi vakidir. Osmanlı´nın ilk sivil eğitim kurumu Cemiyet-i ilmiyye-i Osmaniye´nin (bir çeşit bilim üreten üniversite) kurucular listesindeki 33 daimi üyeden 9’nu Ermeniler oluşturmuştur.
1567´de Tokatlı Abgar ilk Ermeni matbaasını İstanbul´da kurmuştur.
Osmanlı´nın ilk kadın doktoru olan Adapazar´lı Ermeni Zaruhi Kavalcıyan, Boston Tıp Fakültesi´nden 1875 yılında mezun olan Serope Kavalcıyan’ın 1877 yılında dünyaya gelen kızı Zaruhi’dir.
Kavalcıyan 1898’de Adapazarı Amerikan Kız Koleji’nden mezun olduktan sonra aynı yıl Osmanlı’da kadınların tıp okuması yasaklanmasından dolayı Amerika’ya gider ve ABD’nin İllinois Tıp Fakültesi’nden 1903’te mezun olarak tekrar Adapazarı’na döner.
Burada bir dönem babasının yanında hekimlik yapan ve aynı zamanda Amerikan Koleji’nde biyoloji dersleri veren Kavalciyan Birinci Dünya Savaşı yıllarında aktif olarak hekimlik yaparak, yardım ve bakım kuruluşlarında görev alır daha sonraları İstanbul’a taşınır.
Ermeni dilbilimcilerinin kendi dilleri Ermenice dışında Osmanlıca ve Türkçe diline de çok önemli katkıları olmuştur.
Bugün birçok Atatürk severin arabalarının arkasına çıkartma olarak yapıştırdığı veya dövme olarak koluna yaptırdığı Atatürk imzasının da tasarlayıcısı Robert Koleji’nde matematik ve kaligrafi dersleri veren Hagop Vahram Çerçiyan’dır.
Atatürk´ün Türkçeye verdiği hizmetlerden ötürü kendisine „Dilacar“ soyadını verdiği Agop Martayan´da bu önemli şahsiyetlerden biridir.
Bedros Zeki Garabedyan, Reteos Krikoryan ve Bedros Keresteciyan da, Osmanlıca adına önemli çalışmalarda bulunmuşlar. Günümüzde ismini birçok kişinin değişik vesilelerle tanıdığı Sevan Nişanyan ise Türkçenin Etimolojisi üzerine ilk kapsamlı bilimsel çalışma olan „Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü’nü çıkardı.
İthalat ve ihracat da olduğu kadar tarım sektöründe de deneyimleri olan Ermenilerin Osmanlı´dan Cumhuriyet´e kalan borçların ödenmesinde önemli bir yerlerinin olduğunu „Osmanlı borçlarının ödenmesi“ adlı kaynakta, bir dip not olarak, karşımıza çıkar diye belirten Osman Köker sadece bir tek tarım ürünü ile bu borçların kapatıldığını söylüyor. Giresun´lu ve Ordu´lu Ermeni çiftçilerin ürettikleri Fındık ile ödenir borçlar.
Anadolu´da yaşayan kadim halklar olan Süryani´ler, Kürtler, Asur´lar, Ezidi´ler, Rum’lar ve Laz’lar gibi Ermenilerin sadece bilimde, sanatda, mimaride, müzikte değil mutfak kültürümüzde de önemli yerleri vardır. Sözün kısası halaylarımızdan, türkülerimize, yemeklerimize kadar zengin bir kültüre sahip olmamızda ve gelişmemizde büyük katkıları ve emekleri olan Ermenileri saygıyla anıyorum ve aramızda artık çok az kalmış olan (Türkiye´de tahmini 50 bin yaşıyor) bu kadim halkın bize kattıklarından dolayı onlara teşekkür ediyorum.
Birlikte barış içinde yaşamak mümkün, yeter ki birbirimizi dinleyelim ve ön yargılarımızdan kurtulalım.
Barış ve Sevgi dolu günler hepimizin olsun!

32 yaşında ölen insanların ülkesi

Dünyanın en kısa süre yaşanan yeri burası... Güney Afrika'nın en uç noktalarından birinde minik bir ülke; Swaziland... Cennete benzeyen bu ülkede temiz hava, şifalı sular, yeşillik hepsi bir arada. Uzun yaşamanın anahtarı olarak gösterilen bütün imkanlara sahipler ama ortalama yaşam süresi 32'ye kadar düştü. On yıl önce 41 olan yaş süresi giderek düşüyor ve artık buradaki insanlar 32 yaşında ölüyorlar. Bu ülkenin yeni virüsler nedeniyle yok olması içten bile değil. Swaziland aslında küçücük bir ülke. Kuzey ve Güney mesafesi 200 kilometre. Ülkenin başında 11 eşi bulunan bir kral bulunuyor. Filmlere konu olan kral Mswati bakire kızlar içinden kendine eş seçiyor, kabilesinin bütün ritüelini hala sürdürüyor.



BU ÜLKE HASTALIKTAN YOK OLABİLİR

Swaziland fakirlikten çok çeken klasik Afrika ülkelerinden biri değil. Tarım var, turizm var, madencilik bile var. Masmavi gökyüzü, sıcacık iklimi var. Hatta Avrupa sosyetesinin safari merkezi. "Burası cennet, hastalık asla uğramaz" diyenlerin aksine tüberküloz oranlarının en fazla görüldüğü yer burası, HIV nedeniyle yok olma tehdidi altında. Ülkedeki enfeksiyon oranının bir benzeri dünyanın başka bir yerinde görülmemiş. 20'li yaşlardaki yetişkinlerin yarısında enfeksiyon var. Bu dünyadaki en yüksek oran olarak kabul ediliyor. Bu minik ülkenin büyümesi HIV yani bildiğiniz AIDS nedeniyle büyük tehlike altına girmiş. Tehlikenin boyutu o kadar büyümüş ki Birleşmiş Milletler Gelişme Programı bu durumun devam etmesi halinde Swaziland'ın ülke olarak daha uzun süre varlığının ciddi olarak tehlikeye gireceğini açıklamış.

HIV MİLLİ FELAKET
Kral Mswati tarafından burda HIV milli felaket ilan edilmiş. Bu edenle HIV konusunda ilk savaş vermeye başlayan üklerden biri olmuş aslında. Ancak yine de her dört evden birinde HIV pozitif var. Nerden nasıl kaptıklarını bile artık bilmiyorlar, minicik bebeklere bile test yapılıyor, burada doğan herkes potansiyel riskli olarak bakılıyor. Bu küçücük ülkeyi hastalıktan kurtarmak için dünya seferber oldu. Kızılhaç 8 bin kişi görevlendirdi. En ücra köşelerdeki hastalara bile ilaç götürülüyor. Ancak ilaç onları yaşatmak için yetmiyor yiyecek yardımı da gerekiyor. 20 kuruluş bir araya geldi. Onların tedavisi için çaba harcıyor. Lilly burada çoklu ilaca dirençli tüberkoloz için destek veriyor. Kendilerinin tüberkoloz ilaçları yok ama beş kıtada yirmiden fazla kamu ve özel sektörle birlikte burayı hastalıktan temizlemek için uğraşıyor. Dünya Sağlık Örgütü'nden Harvard Üniversitesi'ne kadar pek çok kuruluş bu yardım kuruluşları arasında bulunuyor. Bu sorunlar, hastalıklar artık yalnızca Afrika'nın Swaziland'ın sorunları değil. Ordan kolaylıkla dünyaya yayıldığı için bu noktada hapsedilip yok edilmeye çalışılıyor.



SON YAŞLILARINDAN
Mbhaceki Romanı 67 yaşında. Burada yaşlanan ender insanlardan biri. Hastalıklardan korunduğu için övünüyor. Burada çoğunluk hasta olduğu halde önyargılar nedeniyle hastalık hâlâ ayıplanıyor. Bu nedenle insanlar hasta olduklarını saklıyor.

BÜYÜCÜLER ARTIK GÖNÜLLÜ
Bu ülkenin şifacıları da artık hastalıklarla savaş için eğitiliyor. Önce yöre halkı büyücülerden şifa adamış. Ancak hastalık kutsal saydıkları büyücüleri de etkilemiş. Kızılhaç da bunun üzerine büyücüleri ve şifacıları gönüllü olarak eğitmiş. Şimdi bazı bölgelerde HIV ve tüberküloz ilaçları onlar tarafından hastalara uygulanıyor.

TÜRK DOKTOR DA VAR

Türk doktor Aylin Jaspersen de Kızılhaç Program Kordinatörü olarak bu bölgedeki kampanyaları katılıyor. İsviçre Bern'de çalışıyor ancak ocak ayından beri bu bölgedeki proje için Afrika'da bulunuyor. Tek tek evlere gidip hastaların tedavisi için gönüllü olan ekip arasında yer alıyor. Kralın emri gereği bu bölgede çalışan gönüllü doktorlar bile yerel kıyafetleri giymek zorunda.

Esra Tüzün
Dünya


Her kadının kendi gücünün farkına varması gerekiyor

Emine Ebru ile söyleşi:

-Son Gemi okurlarına kendinizden ve “La Frida” adlı biyografik romanınızdan bahseder misiniz? Okuru neler bekliyor?
-Çocukluğu hayaller kurarak geçen biriyim öncelikle; akranlarımdan farklı değildim ama farklı düşünürdüm. Bunu kimseye belli etmezdim. Daha çok okur, daha çok oynar, daha çok gezerdim. Her şeyin normali bana az gelirdi, yorulana kadar, bayılana kadar, gücümün son damlasına kadar yaşardım her şeyi. Küçüklüğüm pek çok şehirde geçti, okuma alışkanlığını ailemden kazandım, özellikle babamdan. Kütüphanede çalıştım, buğday ambarına düşen aç tavuk gibiydim orada. Okumak yetmiyordu artık, yazmalıydım. Çok okudum, çok yazdım ama hala istediğim gibi yazamıyorum.
La Frida, Freud ve Thoreau’dan sonraki üçüncü biyografi kitabım. Fakat bu daha farklı, okurun kendini Frida Kahlo’nun hayatının içine yerleştiren, onun acılarına ortak eden bir yapısı var, derleme, araştırma ve belgelere dayanan bilgilerden öte empati yapabileceğiniz duygulara ve anlatıya sahip.
-Aşk, acı ve resim üçgeni ile duyguları arasında gidip gelen bir kadın aslında Frida. Peki Frida, sanatı, acısı ve sonsuz aşkı Diego olmasaydı yine de Frida olabilir miydi?
Bence Frida doğuştan isyankar, aşık, duygusal bir yapıya sahipti. Bu onun genlerinde var, öğrenmeye duyduğu açlığı fark eden ve bunu destekleyen babasıyla, annesinin katı tutumu arasında kalması, hayatının geri kalanında onu derinden etkiledi. Acıyla altı yaşındayken tanıştı, ilk gençlik yıllarında geçirdiği kaza sonucunda uzun süre yatağa bağlı kalması onu resim yapmaya itti. Yataktan çıkacak kadar kendini güçlü hissettiğinde ise resimlerini alıp daha önce okulunda görerek hayranlık duyduğu Diego’ya koştu. Diego, onun yeteneğine hayran kalarak o kadar yüreklendirdi ki, sanırım Diego olmasaydı Frida bu kadar ünlü bir ressam olmazdı, belki de devrimci yanı öne geçerdi ve onu günümüzde yine biliyor, konuşuyor olurduk.
-“Bir kadın ardı sıra gelen büyük acılarla nasıl baş edebilir?”i yaşamıyla anlatan nadir örneklerden sadece biridir Frida. Onda öne çıkan bu özellikler üzerinden kadın söylemi ve acılara, engellere Frida gibi büyük bir direnişle göğüs geren günümüz kadınları için neler söylemek istersiniz?
Kadın güçlü bir varlıktır, her şeyden önce duygularıyla hareket etmeleri onları güçlü kılar. Acılarıyla başa çıkmasını bilir, her kadının kendi gücünün farkına varması gerekiyor. Erkek egemen bir toplumda yaşadığımızı varsayarsak kadın olmanın zorluklarını anlayabiliriz. Kendisiyle yüzleşen ve kendi değerini bilen bir kadının bu zorlukları çoktan aştığını da görebiliriz.
Frida’nın kendine duyduğu öz saygısından yola çıkarak tüm kadınların bilmesi gereken şeylerden biri de kendilerine acımaktan vazgeçmeleridir. Bu, gücün ve gururun yansıması gibidir. Frida, resimlerinde ideal ölçülere sahip çekici ve güzel kadın tipi yaratmamıştır. Aksine kalın kaşlarını, yüz kıllarını ve bazı resimlerinde ise erkeksi duruşunu öne çıkarmıştır. Tek dostunun yine kendisi olduğu gerçeğini resmetmiştir. İç dünyasında fırtınalar koptuğu halde metanet havasının sezildiği tablolarıyla tüm dünya kadınlarına örnek olmuştır.
-Frida’nın biyografisi bana acımızı ve öfkemizi yazarak yahut çizerek dışa vurmayı öğretti. Bence Frida, bir kadının eğer isterse her şeyin üstesinden gelebileceğinin en büyük örneklerinden biri. Böyle güçlü bir kadının biyografisini yazmış olmak size neler hissettiriyor?
Frida hakkında yazılmış, çizilmiş, konuşulmuş bunca şey varken neden Frida diye sormadan, sorgulamadan, büyük bir heyecanla yazdığım bir biyografiydi. Hakkında kitaplar okudum, belgesel ve filmini izledim, araştırmalar yaptım, pek çok makale taradım. Resimlerini uzun uzun inceledim, fotoğraflarına bakmaktan kendimi alamadım. Onun yerinde olsam ne yapardım diye düşündüm, o kadar acıya dayanabilir miydim? Sadece bedeninin acımadığı, ruhunun da sürekli kanadığı bu kadın tüm olumsuzluklara rağmen kendine nefes alma alanları yaratıyordu. Yaşama sıkı sıkıya bağlanıyordu. En ufacık bir sıkıntıda kendimizi düşmekten alıkoyamadığımız anları düşünerek utandım. Eksik ve yetersiz hissettim, neden Frida olduğunu, neden bu kadar hayran olunduğunu anladım. Onunla çıktığım bu yolculuktan hem çok şey öğrendim hem büyük keyif aldım.
-Şimdilerde bir moda ikonu olarak da karşımıza çıkan Kahlo’nun popülerliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Popüler oluşu hayatının önüne geçebilir mi? Ondan bize neler getirip neler götürmektedir?
Frida Kahlo’nun metalaştırılması hızlı ve acımasız oldu. Ölümünden sonra popülerlik kazanan sanatçılar arasına girdi. Çoraplardan çantalara kadar her yerde yüzünün basılı olduğu eşyalar üretildi. Kapitalist rejimin dayattığı bir pazarlama aracı olarak kullanıldı. Halbuki o kapitalizmden nefret eden ateşli bir devrimciydi. Frida’yı sadece imajı, görüntüsü üzerinden konuşmak ona yapılan en büyük haksızlık gibi geliyor bana. Onu, o yapan her şeyi zayıflatıyor. Frida’yı ikon yapan şey sıradışı giyimi, kalın kaşları, cinsel tercihleri olmamalı, onun kırılganlığı, cesareti ve sağlam ahlakının yanında hafif kalıyor çünkü.
-Büyük aşık Frida’yı önemli kılan birçok nitelik sıralanabilir. Peki sizin gözünüzde Frida’da öne çıkan ve onu Frida yapan özelliği nedir?
Frida, hayatımızı aşkın acısıyla yaşamanın mümkün olduğunu öğretmiştir. Diego ile olan alışılmadık ve tutkulu ilişkisi tüm çalkantılara rağmen ölene kadar devam etmiştir. Çektiği acıya karşılık sevmekten vazgeçmemiştir, ne kendini ne Diego’yu. Onu Frida yapan özelliklerden biri budur; çok sevmesi. Dünyayı sevgi kurtaracak sözünün en güzel örneğidir.
-Frida bence öncesiz ve sonrasız bir sanatçı. Onun sanatının karşılık bulmadığı bir dönemin olmadığını düşünüyorum. Zira Frida, yaşadığı dönemle beraber geçmişin de geleceğin de aşkını, sancısını, duygu yüklerini sanatıyla kapsamıştır. Dolayısıyla sanatının zamansız olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Bu bağlamda günümüz dünyasında yaşayan biri olarak siz Frida’nın hangi eserinde kendinizden bir parça buldunuz?
Frida, yaptığı resimlerin sürrealist olmadığını, kendi gerçekliğini resmettiğini söylemiştir. Yaptığı resimlerde kendi biyografisine, anı defterine rastlayabiliriz aslında. Onun eserlerini anlamak için hayatına bakmamız gerekir. Frida, büyük aşkı Diego ile boşandıktan sonra yaptığı “İki Frida” adlı tablosunda iki yönünü birbirine bağlı olarak çizmiştir. Biri Diego’nun en sevdiği hali, diğeri ise elinde yarılmış bir kalp tutarak Diego’nun terk ettiği hali. Arka plana yaptığı bulutlu hava görünümü insana huzursuzluk veren bir duruma sahip. Bu karmaşayı, bu ikilemi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Sürreal özelliklere sahip bu tablonun aslında onun yaşadıklarından ortaya çıktığını bildiğinizde ise hayranlığınız daha da artıyor. Ben en çok bu tablosunu seviyorum. Sanırım benim de iki tarafımdan özellikler taşıdığı için.
-Sizi Frida’nın biyografisini yazmaya iten şey nedir? Neden Frida?
Bundan önce yazdığım biyografilerin ilkinde Freud’la psikanalizin etrafında dolanmış, Henry David Thoreau ile Walden Gölü’nde inzivaya çekilerek sistemin zulmettiği acılar karşısında özgürlük arayışına girmiştik. Frida bambaşkaydı. Son derece güçlü, ilham verici bu kadının yaşamının içine girmek onu anlayabilmek adına çıktığım bu yol öncelikle yayıncımın düşüncesiydi. Zaten kendisi bana yolu gösterir, o yolu ben tek başıma göğüslerim, yolun sonunda ortaya çıkan şeyin de içimize sinmesi gerekir.
Beni heyecanlandıran tarafı ise Frida’nın yol boyunca neler öğrettiğiyle ilgiliydi. Yaşadığı hayatın zorluğuna rağmen her şeyin üstesinden cesurca gelmesi, bu arada aşkına, sanatına sahip çıkması, kuralları yıkan zevkleri ve sıradışılığıyla etrafında bu kadar hayran biriktirmesi oldukça doğaldır. Zira böylesi tarihte nadir görülür.
-Frida Kahlo kitaplarına baktığımızda sizin yazdığınız kitabın diğerlerinden farkı nedir?
Bir kadın olarak Frida’yı anlamak ve onun duyguları üzerinden giderek yazmaya çalıştım öncelikle. Yaşamına dair teorik bilgilerden öte neler hissettiğini, nasıl mücadele ettiğini, aşkını, acısını, sanatını vermeye çabaladım; yaptığı resimleri inceleyerek anlatmak istediklerini yazmam gerektiğini düşündüm. Düşünmeye, üretmeye, ayakta durmaya, ilham almaya, başarmaya, acılarla baş etmeye, yaşama bağlı kalmaya iten bu kadının hayatını bir kez daha gözler önüne sermek istedim naçizane. Fakat ne yazılırsa yazılsın Frida için az olacaktır. Onu her haliyle anlamaya yetmeyecektir.
-Sayenizde Frida Kahlo’yu her yönüyle bir kez daha yaşatmanın sevincini yaşıyoruz. Bu güzel sohbetimiz adına teşekkürlerimizi sunarız.   

Söyleşi: Kübra Yüca    (songemidergisi.com)



Kemalizm yeniden şahlanırken

Muhalefeti ve iktidarıyla, sağıyla ve soluyla hemen her kesim Atatürk’ü sahiplenmede birbiriyle yarışıyor. Resmi törenlere sivil katılım artıyor. Devlet kuruluşlarının ve özel şirketlerin reklam kampanyalarında muazzam bir Kemalizm güzellemesi yapılıyor. Anıtkabir’e kitleler sel halinde akıyor. Sosyal medyada Atatürk’ün sözleri ve görselleri her tarafı kaplıyor. Dış görünüşü Atatürk’e benzeyen bir şahsa “Paşa” muamelesi yapılıyor ve insanlar ona sarılıp geçmişe duydukları hasreti dile getiriyor.


Evet, Kemalizmin bu ülkede her daim geçer akçe olduğuna şüphe yok. Lâkin bugünlerde hangi parametreye bakılırsa bakılsın Kemalizmin şaha kalktığı görülebilir. Göz gözü görmüyor ve aykırı ya da aykırı olması muhtemel her ses Kemalist sloganlarla bastırılıyor. Tozun dumana karıştığı bir vasatta sakin bir şekilde konuşmak güç ama yine de Kemalizmin düşünsel temellerini tartışmak faydalı olabilir.

Milliyetçilik ve laiklik

Kemalizm iki temel ilke üzerine inşa edilmiştir: Milliyetçilik ve laiklik. Milliyetçiliğin gayesi, Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi olan ve tabiatı gereği çok sayıda farklılığı içeren bir coğrafyada tek bir (Türk) kimliğe dayalı bir ulus-devlet yaratmaktı. Laiklikten murat edilen ise, gerilemenin müsebbibi olarak görülen dinin kamusal ağırlığını azaltmaktı. Hedef bellenen çağdaş uygarlığa ancak bu yolla varılabilirdi.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu, toplumsal hayatın her alanını bu kodlar dâhilinde tanzim etmeye soyundu. Siyasetten kültüre, bilimden spora, eğitimden sanata kadar bütün sahalar, milliyetçi ve laikçi umdeler doğrultusunda biçimlendirilmeye çalışıldı. Özelikle Cumhuriyetin ilânından 1950’ye kadar geçen sürede, Kemalist proje, örgütlü bir muhalefete izin vermeden, sert bir şekilde uygulandı. Projenin kesin hatlarla belirlenmiş bir çerçevesi vardı; bunun dışına çıkan bireyler ve gruplar dışlandı ve ağır baskılara maruz kaldı.

Kendisine çizdiği hedefler gözetildiğinde Kemalizmin önemli “kazanım”lara imza attığı teslim edilmelidir. Örneğin yüzyıllardır bu toprakların sakinlerinden olan gayrimüslimler tasfiye edildi; varlıkları rejim için “tehlike” arz etmeyecek bir seviyeye indirildi. Dindar-muhafazakâr kitleler uzunca bir süre iktidardan uzak tutuldu. Etnik olarak Türk olmayan birçok Müslüman grup ise Türklük dairesinin içine alındı. En büyük tehdit olarak görülen Kürtlerin bir kısmı sistemin içine çekildi, sistem dışında kalanların talepleri ise bastırıldı.

“Cumhuriyetin en muhkem ezberi”

Cumhuriyetçi söylemde, Cumhuriyetin bu şekilde demokrasiyi paranteze alarak kurulmasının bir zorunluluk olduğu ifade edilir. Gerek ülkenin tarihsel arka planının, insani ve iktisadi kalkınmışlık düzeyinin ve gerekse o vakitler Avrupa’da esen sert totaliter rüzgârların, demokrasiyi imkânsız kıldığı belirtilir.

Oysa bu, Alper Görmüş’ün ifadesiyle, “Cumhuriyetin en muhkem ezberidir.” Tarihi olgular, demokrasisiz bir Cumhuriyeti meşrulaştırmak için ileri sürülen her iki argümanı da doğrulamaz. Çünkü hem Osmanlı, kısa süreli de olsa parlamentarizmi ve çoğulculuğu içeren bir modernleşme süreci yaşadı. Hem de Cumhuriyetin ilan edildiği dönemde Avrupa’nın birçok ülkesinde demokratik yönetimler işbaşındaydı. Dolayısıyla Cumhuriyetin demokratik bir temelde kurulmaması bir mecburiyet değildi, bir tercihti.

Bu tercihin elde ettiği bazı “başarı”lara rağmen, tasavvur ettiği gibi milliyetçi ve laikçi ilkeleri şiar edinmiş kaynaşmış bir kitle yaratamadığı da belirtilmelidir. İki büyük sorun alanı vardı: Kürtler ve nüfusun büyük bir çoğunluğuna tekabül eden dindar-muhafazakârlar. Kürtler tekçi bir kimliği kabullenmedi. Muhafazakârlar geri çekildi ama olanak bulduklarında çoğunluklarına dayanarak Kemalizm ile arasına mesafe koyan anlayışları iktidara taşıdı.

Zamanla Cumhuriyetteki demokrasi açığı daha fazla göze batar oldu. Dünyada farklı kimliklerin daha fazla siyaset alanına girmesine paralel olarak Türkiye’de de 1990’lı yıllardan itibaren Kemalist projeye muhalefetin dozu arttı. Etnik, dini, mezhebi veya cinsel kimliğinden ötürü kendini “makbul vatandaş” içinde görmeyen kesimlerin taleplerini yoğunlaştırması, Kemalizmin hem fikri hem de fiili olarak kuvvet kaybetmesi sonucunu doğurdu.

Kemalizme demir atmak

AK Parti, böyle bir ortamda iktidara geldi. İddialıydı; geçmişten günümüze uzanan sorunları demokrasiyi tahkim ederek aşacak, herkesin kendisini eşit vatandaşı sayacağı yeni bir Türkiye yaratacaktı. Bu perspektif, Kemalizmin aşılmasını imliyordu. İlk başlarda bu hedefe uygun adımlar da atıldı.

Ne var ki bugün, bu yoldan çok keskin bir şekilde dönülmüş durumda. AK Parti demokraside geri vitese taktı, hukuku etkisizleştirdi ve iktidarı kişiselleştirdi. Yeni Türkiye iddiasından vazgeçince, geçmişte radikal bir şekilde karşı çıktığı davranışları sergilemeye başladı ve en güvenilir liman olarak gidip Kemalizme demir attı. Artık CHP’den bile daha Atatürkçü olduğunu savunan bir AK Parti var.

Birçok yüzü olan Kemalizm şimdi de biraz dini ve muhafazakâr değerlerle bulanmış yüzüyle hâkimiyet kuruyor. Kemalistler ne kadar sevinse azdır!

– Vahap Coşkun 15.11.2019


Ahmet Altan nefreti, nefret sahipleri hakkında neler söylüyor?

Ahmet Altan nefreti, demokrasiyi laiklikten ibaret gören ve o kadarını da sadece “Türk”ün hakkı olarak gören kesimler için darbe davalarından çok önce başlamıştı. Yani nefret, iddia edildiği gibi darbe davaları sürecinde ortaya çıkan insani acılarla değil, Ahmet Altan’ın darbecilikle mücadele azmiyle ve kararlılığıyla bağlantılı... Bu kesimler, davalar boyunca ortaya çıkan insani acıları, nefretlerinin ideolojilerinden kaynaklandığını örtmek için ustalıkla kullandılar ve bunda son derece başarılı oldular.


Derin ve yaygın toplumsal duygular, toplumlar / toplumsal kesimler hakkında çok şey anlatır. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyelerini izleyen nefret kusma partisi de bu fasıldan bir duygu hali olarak incelenmeye değer. Bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım.
Her şeyden önce genel olarak nefret duygusuna bakalım... Nefret öyle bir duygudur ki tıpkı kendi mutlaklığı gibi, mutlaklaştırılmış düşünme ve davranma biçimlerinden gayrısına izin vermez. Oysa bu bir cenderedir ve o cenderenin izin verdiği ölçüler içinde hareket etmek, istisnalar dışında her zaman nefret sahiplerinin aleyhine işler.
Nefret sahipleri, kendilerini analitik düşünme, parça-bütün ilişkisini gözetme gibi yeteneklerden yoksun bırakan öfkeleriyle, ayağa kalktıktan bir süre sonra meşhur atasözünde denildiği gibi zararla otururlar ama nefret o kadar yoğun bir duygudur ki, uğradıkları zararın farkına bile varmazlar.

Duygunun aklı devreden çıkarması ve Ahmet Altan nefreti
Duygunun aklı devreden çıkardığı, nefret sahibinin gözünün nefretini tatmin dışında bir şey görmediği koşullarda ortaya çıkacak sonuçları görebilmek için Ahmet Altan nefreti güzel bir örnek teşkil ediyor.
Bu nefret her şeyden önce nefret sahiplerinin, çıplak olguyu algılamalarını bile engelleyen bir rol oynadı. Çıplak olgu; yani Ahmet Altan’ın yargılanıp ceza aldığı ve geçtiğimiz pazartesi tahliye edildiği davanın konusu...

Bu kesimin kanaat önderlerinin yazılarına, konuşmalarına ve sosyal medyadaki paylaşımlarına bakan biri, Ahmet Altan’ın, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Taraf gazetesindeki haberler nedeniyle yargılanıp ceza aldığını sanır. Oysa Altan, siyasi iktidarı eleştirmekten çok desteklediği bu döneme dair tutumu dolayısıyla değil, iktidarla arasının tamamen açıldıktan ve ona karşı çok sert bir muhalefet yürütmeye başlamasından sonraki tutumu nedeniyle yargılandı ve cezalandırıldı.
İnsanı çıplak olguyu bile algılamaktan mahrum bırakan bir duygu, gömleğin yanlış düğümlenmiş ilk düğmesidir; devamı çorap söküğü gibi gelir.

Örneğimizden devam edelim... Bu kesimler nefretlerini biraz seyreltebilselerdi (ki bunu yapabilenleri de görüyoruz) ve bu sayede Ahmet Altan’ın, gerçekte kendilerinin bir numaralı politik muarızlarına karşı çok etkili bir muhalefet yürüttüğü için üç buçuk yıl boyunca hukuksuz bir şekilde cezaevine kapatıldığını anlayabilseydiler, kendi politik mücadelelerinin yararının nerede olduğunu belki kavrayabilirlerdi. Belki ancak o zaman, Ahmet Altan nefretinin bugünkü politik mücadelede en çok kimin işine geldiğini idrak edebilirlerdi.

Bu kadar derin bir nefret ancak ideolojik kökenli olabilir
Ahmet Altan nefretinin yaygınlığı ve derinliği, bizi bu nefretin kökenleri hakkında da düşünmeye sevk etmeli.
Bu nefret görünüşte, Ahmet Altan’ın, yakın geçmişteki darbe davaları sürecinde yaşanan insani acılardaki iddia edilen sorumluluğuna bağlanıyor. Ne var ki nefretin, Altan’ın yönettiği gazetenin ciddi darbe iddialarını ortaya sürmesinden hemen sonra başladığını, davaların ve acıların daha sonra geldiğini göz önünde bulundurursak, nefretin insani acılardan değil ideolojiden kaynaklandığını anlayabiliriz.
Yani Ahmet Altan nefreti, demokrasiyi laiklikten ibaret gören ve o kadarını da sadece kendini “Türk” sayanın hakkı olarak gören kesimler için darbe davalarından çok önce başlamıştı. Yani nefret, darbe davaları sürecinde ortaya çıkan insani acılarla değil, Ahmet Altan’ın darbecilikle mücadele azmiyle ve kararlılığıyla bağlantılı...

Bu kesimler, davalar boyunca ortaya çıkan insani acıları, nefretlerinin ideolojiden kaynaklandığını örtmek için ustalıkla kullandılar ve bunda son derece başarılı oldular.
Sevan Nişanyan, nefretin başlangıcını Altan’ın 17 Nisan 1995’te yayımlanan “Atakürt” başlıklı yazısına tarihliyor ki ben de katılabilirim bu tespite.


"Liberalin “kahramanlığı”

Ahmet Altan nefretinin psikolojik bir boyutu da var mı? Bence var ve bunu “Liberalin ‘kahramanlığından’ duyulan rahatsızlık” diye özetleyebiliriz...
Bu boyut kendini en çok “Ahmet Altan’ın kahramanlaştırılması”ndan duyulan rahatsızlığa yapılan vurgularda kendini belli ediyor.
Bunu biraz açalım...

Ahmet Altan nefretini paylaşanların bir bölümü onun daha uzun seneler hapiste kalması gerektiğini savunuyor. Mesela dün gece (5 Kasım) Habertürk’teki bir tartışma programında eski savcı Ahmet Zeki Üçok, Altan’ın müebbetle yargılanması, ceza alması ve ömür boyu yatması gerektiğini savundu.
Ahmet Altan nefretini paylaşanların öbür bölümü ise cezayı yetersiz bulsa da “daha daha” diye tempo tutmuyor.
Fakat her iki kesimin de birleştiği nokta şu: Öyle veya böyle, daha yatsın veya yatmasın, fakat kimse onun sisteme nasıl direndiğinden söz edip takdir etmesin, kahramanlaştırmasın!
Bu ortak duygu, bu kesimlerin bireysel direnişleri ve “kahramanlıkları” yüceltme konusunda ne kadar hevesli olduklarını düşününce daha da ilginç bir görünüme bürünüyor. Benim sezebildiğim kadarıyla, onların rahatsızığı, bu hasletin sadece kendileri gibi düşünüp hissedenlerde bulunduğu yönündeki kuruntularından kaynaklanıyor.

“Vatan ve millet sevgisinden nasipsiz, kişisel çıkarlarından ve keyfinden başkasını düşünmeyen” bir liberale mi kalmış konforunu kaybetmesine aldırmadan koskoca devlete kafa tutmak?

Özetle: Ahmet Altan nefreti sadece Ahmet Altan nefreti değildir. Bunu turnusol kâğıdı gibi kullanarak sahipleri hakkında esaslı bir fikir edinebilirsiniz.

07.11.2019
Alper-Görmüş/Serbestiyet

DANS o zaman...

Tazminatlarını alamadıkları için Ankara'ya doğru yürüyüşe geçen, yolları kesilince de direnişe başlayan Somalı madenciler bakanlıkla yaptıkları görüşme sonrası direnişin zaferle sonuçlandığını açıkladılar. Somalı madenciler kazandı!

O zaman dans! 😎