Arkadaş Z. Özger

..anladım/ nice olsa da denizde kum, büyük balıkta pul/ birleşince/ edemezmiş küçükleri kendine kul🐟🐟🐟
Arkadaş Z. Özger

Translate

Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2026 Pazartesi

Yeni İttihatçılık: Onurlu faşizme davet

Türkiye Yüzyılı ‘kendimize ait’, ‘bize özgü’ bir faşizm teklif ediyor. Bu faşizmin ne kadar doğru ne kadar yararlı olduğu bir yana, ‘bizim için’ ne kadar normal olduğunun altını çiziyor. Çünkü ‘bizim’ geçmişten geleceğe uzanan hakiki ‘özümüz’ bu… Dolayısıyla ‘kendimiz’ olabilmek için söz konusu faşizmi istekle kucaklamamız öneriliyor. Yaşadığımız (ve yaşattığımız) her anımızda gururla taşıyacağımız, onur duyacağımız bir bayrak gibi…

İttihatçılığın yeniden ‘ziyaret edildiğini’, neredeyse kendiliğinden bir geçişle devlet ideolojisi haline geldiğini öne sürdüğüm bir dizi makaleden bu yana altı ay geçti. Konuyu ilk yazdığımda bazı gözlemleri belirli bir akıl yürütme zeminine oturtmaya çalışmaktaydım. Şimdi bu konuda daha ‘iddialı’ olabilirim gibi geliyor. Özellikle iktidarın ‘Türkiye Yüzyılı’ adı ile açıklanan gelecek vizyonu dikkate alındığında… İşin popüler siyaset tarafına bakmak isteyenler Erdoğan’ın İYİ Parti’ye Altılı Masa’dan ayrılmasını hangi akla dayanarak tavsiye ettiğini de böylece anlayabilirler.

Bu detayları aşağıda ele alacağım ama önce ‘Yeni İttihatçılık’ gibi ilk bakışta fazla cesur gözüken bir önermenin niçin aslında en doğal gidişatı temsil ettiğini göstermeye çalışacağım. Altı ay önceki yazılarda öne sürdüğüm akıl yürütme zeminini açmak üzere, maddeler halinde bir ‘kısa tarih’ ile başlıyorum:

  1.  İttihatçılık Osmanlı İmparatorluğunun çözülüş sürecinde ortaya çıkan ‘tutunma’ (beka) ideolojilerinin senteziydi. Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık belirgin bir Batı düşmanlığı ve ‘yeniden ihya’ tahayyülü ile bütünleşmişti.
  2. Cumhuriyet bir kopuştan ziyade sürekliliği ifade etti. İttihatçı devletin personeli, işleyiş kuralları, ideolojisi ve zihniyeti büyük ölçüde yeni rejime aktarıldı. Cumhuriyet’in ilk dönemi Kemalistler ile İttihatçılar arasında zımni bir koalisyondu ve İttihatçı anlayış devletin temel niteliklerini belirleme açısından gücünü sürdürdü, ‘kadim’ bir beka, kimlik ve kamusallık anlayışını ifade etti.  
  3. Tüm Cumhuriyet dönemi boyunca (örneğin tarih ve eğitim gibi) ideolojik ağırlığa sahip alanlarda İttihatçı bakış karar mekanizması üzerinde etkili oldu.
  4. Ancak 1930 sonrası Kemalizm ideolojik popülerliği ele geçirdi ve görünürde rakipsiz kaldı. Sonrasında İttihatçılık sadece devletin ‘derinliğinde’ bir ‘hayalet’ olarak varlığını sürdürmekle yetindi.
  5. Kemalizm ise, konumunu çeşitli darbe ve müdahalelerle bir süre sürdürse bile, 28 Şubat sürecinde yönetim kapasitesini yitirdi ve ideolojik açıdan kadük hale geldi.
  6. Kurulan AK Parti hükümeti önce çok radikal bir değişim projesine yeltendi. AB üyesi olma ve Kürt meselesini çözmeyi hedefledi. Ancak İttihatçı devlet aktörleri ve Kemalistler bu projeyi engellemek için hemen her şeyi denediler.
  7. Aynı süreçte Gülen cemaati kamusal alanda kurumsal ve ideolojik hakimiyet kurmak üzere strateji geliştirdi ve neredeyse tüm devlet organlarının içine sızarak hükümetle iktidar pazarlığına girişti.
  8. 2011-15 aralığı AK Parti iç yapılanması açısından bir deprem dönemi oldu. 2011’de AK Parti ile Cemaat arasında kavga başladı, 2013’te Gezi olayları yaşandı, Mısır’da Sisi darbesine Batı destek verdi, 2015 Haziran seçimleri göreceli bir ‘yenilgi’ ile sonuçlandı ama PKK’nın hendek siyaseti bir anda AK Parti’yi ‘kurtardı’ ve önüne yeni bir sayfa açtı.
  9. Erdoğan bu fırsatı yaygın bir tasfiye amacıyla, kendisini ‘tek adam’ haline getirmek üzere kullandı. Ardından 2016 yılı ortası Gülenci darbe girişiminin başarısız kalmasıyla da sivil siyasette rakipsiz bir konum kazandı.
  10. Bu noktada Bahçeli üzerinden (ama MHP yetkili kurullarından geçmemiş) bir teklif geldi: Cumhurbaşkanlığı sistemi. Benim birinci hipotezim bu konjonktürde devlet adına irade koyma gücüne sahip bir grubun/ağın Bahçeli’yle birlikte (ya da ona telkinle) bu teklifi kotardığıdır.
  11. İkinci hipotezim ise devlet içi aktörlerin şu gerçeği gördükleri ya da o gerçeği ima eden bir akıl yürütme geliştirdikleri: Henüz bir yüzyıl olmadan Cumhuriyet Türkiye’sinin neredeyse bütün ideolojileri çöktü. Ne Kemalizm ne Ulusalcılık ne de (yumuşak bile olsa) İslamcılık bu ülkeyi yönetemez… Elde sadece Cumhuriyet öncesinin ve Cumhuriyet rejiminde ‘derin devletin’ ideolojisini yansıtan İttihatçılık kaldı. Dolayısıyla devletin, ülkenin ve milletin bekası ideolojik ‘köklere’ dönmeyi gerektiriyor.  
  12. Bu bir ‘kazan-kazan-kazan’ teklifiydi. Erdoğan cumhurbaşkanı ve tek yetkili oldu; MHP Gülencilerden boşalan devlet kadrolarını ellerine geçirdi; devlet içindeki inisiyatif sahibi grup iktidara ortak oldu ve ülkenin ideolojik ve siyasi konumlanması üzerinde söz sahibi hale geldi.

Dolayısıyla bugün karşımızda Bahçeli’nin ‘köprü’ (kilit taşı?) işlevi gördüğü bir devlet/AK Parti ya da ‘devlet içi inisiyatif’/Erdoğan iktidarı var. Kritik soru bu iktidarın ideolojik bakışının ne olduğu ve Cumhuriyet döneminin resmi tutumundan nasıl farklılaştığı. Nitekim ‘Yeni İttihatçılık’ türünden bir tanımlamayı anlamlı kılacak ya da kılmayacak olan mukayese de bu…

Söz konusu mukayeseyi 5 kriter üzerinden yapacağım: devlet anlayışı ve devletin toplum karşısında konumu; ulusal kimliğin ve dolayısıyla milliyetçiliğin kimliksel içeriği; dindarlığa yaklaşım ve dolayısıyla laikliğin içeriği; Batı karşısında ideolojik konumlanma; ve Türkiye’nin (geçmişte Osmanlının) dünya içindeki yerine ilişkin tasavvur.  

Bu mukayeseyi yaparken her akımın kendi içindeki çeşitliliği, zaman içinde muhtemel dalgalanmasını, kazandığı veya kaybettiği nüansları es geçiyorum. Kalın hatlarıyla ele alındığında İttihatçılıkla başlayan ideolojik serüvenin Kemalizm ve Ulusalcılıktan geçerek yeniden İttihatçılığa döndüğünü savunuyorum.

Söz konusu 5 kriter açısından ele alındığında ideolojik konumlanmaları şöyle görüyorum:

İttihatçılık: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türk kimliğini dışlayıcı bir ölçüt olarak kullanan, diğer etnik kimliklere müsamahasız ancak Sünni Müslümanlığı kuşatan bir milliyetçilik; 3) Dindarlığı gündelik hayatta özgür bırakan, dini kimliğe giriş çıkışı ve her türlü Müslüman inanç sentezini doğal ama ‘siyaset dışı’ kabul eden bir laiklik; 4) Batının son kertede ezeli ve ebedi bir hasım olarak tanımlanmasından, amacının Türk varlığını ortadan kaldırmak olduğu inancından beslenen bir Batı düşmanlığı; 5) Türklüğün haksızlığa uğramış olduğu ve hakkını geri alması gerektiğine dayanan yayılmacı bir dış politika.

Kemalizm: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türklük dışında bütün etnik kimlikleri ezmeye çalışan ama teoride kuşatıcı bir ‘birey milliyetçiliği’ (“ne mutlu Türk’üm diyene”); 3) Dindarlığı kamusal alandan dışlayan katı bir laiklik; 4) Batı dünyasının parçası olma ve (onlar tarafından) kabullenilme arzusu; 5) Coğrafi konumla (elindeki toprakla) yetinme ve onu korumayı temel amaç edinen bir dış politika (“yurtta sulh, cihanda sulh”).  

Ulusalcılık: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türklüğü merkeze alan bir milliyetçilik (“ne mutlu Türk olana”); 3) Dindarlığı bir tehlike ve tehdit olarak gören ve proaktif önlemleri savunan bir laiklik; 4) Batının son kertede ezeli ve ebedi bir hasım olarak tanımlanmasından, amacının Türk varlığını ortadan kaldırmak olduğu inancından beslenen bir Batı düşmanlığı; 5) Coğrafi konumunu korumaya öncelik veren, küresel konumlanmada ‘tam bağımsızlıkçı’ bir dış politika arayışı.

Bu noktada birkaç tespit yapabiliriz… Birincisi ilk maddenin değişmemesi. ‘Devlette süreklilik’ diye bir şey varsa, bunun devletin toplum karşısındaki ayrıcalıklı konumu ve onu meşru kılan (otoriterlikle ataerkilliği harmanlayan) zihniyet olduğunu düşünüyorum. Başka hiçbir özellik devlet aktörleri tarafından bu denli kıskançlıkla korunmadı ve savunulmadı.

İkinci tespit Kemalizmin ilk madde dışında İttihatçılıktan uzaklaşan bir çizgi izlediği. Daha yumuşak bir milliyetçilikle daha katı bir laikliğin birleşmesi; statükoyu temel alan, dünya ile barışık, Batı medeniyetinin parçası olmayı hedefleyen bir vizyon.

Üçüncü tespit Kemalizmin yetersiz kaldığı bir siyasi konjonktürde ortaya çıkan Ulusalcılığın Kemalizmin milliyetçilik/laiklik eksenindeki tutumunu daha da radikalleştirmekle yetindiği, ama iş Batı, Dünya, dış politikaya geldiğinde ihtiraslı bir sapma gösterdiği.

Dördüncü tespit Ulusalcılığın söz konusu sapmasının İttihatçılığa çok yakın düşmesi. Batı düşmanlığı zaten veri… Tam bağımsızlığın ancak sınırlarınızın ötesine taşarak mümkün olabileceği bir dünyada yaşadığınız varsayıldığında, yayılmacılık bağımsızlık hedefi ile bütünleşip meşru bir hak olarak görülebiliyor.

Eğer bu tespitlerde bir gerçeklik varsa, Yeni İttihatçılığın tohumlarının (ideolojik olarak) daha 1990’larda atıldığını söyleyebiliriz. Ancak Ulusalcılar vahim bir yanlış yaptılar: Laiklik meselesini Türkiye sosyolojisinin taşıyamayacağı kadar uca çektiler. Oysa daha yumuşak bir laiklikle Sünni Müslümanların yeniden (millilik üzerinden) ‘Türkleştirilmesi’ mümkündü. Nitekim Yeni İttihatçılığın yaptığı da bu… Ulusalcılar Kemalizmin ‘dışa bakışını’ zaten tersyüz etmişlerdi. Yeni İttihatçılık tersyüz edilen ‘dışa bakışı’ aldı ve kendisinin tersyüz ettiği ‘içe bakışla’ birleştirdi.

Böylece kolay ve kendiliğinden bir geçiş sağlandı: Ulusalcılık bir tür Kemalizm olarak kabul gördüğü ölçüde Yeni İttihatçılık Kemalizmi de ‘içeren’ (örneğin Atatürk’ü benimseyen) bir niteliğe kavuştu. Öyle bir algı oluştu ki sanki Kemalizm (resmi ideoloji) ‘dışa bakışta’ zaten günün gereklerine uyup strateji değiştirmiş; ‘içe bakışta’ ise laikliği fazla zorlamış, milli kimlik konusunda da (Kürt meselesinin gösterdiği üzere) biraz naif kalmıştı. Şimdi ‘yeniden millileşme’ zamanıydı ve iç/dış koşullar bu ‘millileşmeyi’ destekliyordu.

Nitekim bugün iktidarın zihinsel konumlanmasına baktığımızda bunu görüyoruz… İttihatçılığın tüm ideolojik nitelikleri aynen mevcut, tekrar tekrar söyleniyor, sahipleniliyor ve topluma bir ‘yükseliş reçetesi’ olarak sunuluyor.

Erdoğan’ın geçenlerde açıkladığı ‘Türkiye Yüzyılı’ bu vizyonun stratejik belgesi. Devlet açısından bir ‘taahhüt’ ve nihayette topluma sunulan bir ‘sözleşme’ teklifi niteliğinde.

Birçok yorumcu bu belgeyi ‘pragmatik’ bir seçim manifestosu olarak ele aldı ve iktidarın vaatlerine yoğunlaşıp, seçmeni yakalaması beklenen söylemin yetersiz kaldığını vurguladı. Ama belki de söz konusu belgenin asıl ‘sırrı’ vaatlerin dışında, birçoğumuza ‘palavra’ gelen önermelerde gizliydi.

‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu (benim okumamla) iki temel ayak üzerinde oturuyor: 1) Türklerin tarihsel macerası geçmişten geleceğe uzanan tek bir milli damardır. Devlet (milletinin tek meşru taşıyıcısı olarak) bu damarın proaktif öznesidir. Milletin arzu ve hayalleri devlette cisimleşmiştir. Siyaset milleti devletle bütünleştiren bir köprü oluşturur ve böylece milleti devletin doğal uzantısı kılar. Nihayette millet ve devlet (siyasetin aracılığıyla) ‘organik bir bütünlük arz eder ve ‘milli’ olanı tanımlar. 2) Milletin ‘özü’ Türklükten beslenir ve bu Türklük (esas olarak Sünni) İslamiyetle iç içe geçmiştir. Devletin rehberliğini ve söz konusu Türklüğün belirleyici niteliğini kabullenen herkes vatandaşlığı hak ederek milletin parçası haline gelir. Devlet vatandaşlarına insani açıdan, sosyal ihtiyaçlarını önemseyerek yaklaşır, onları kuşatır, kucaklar ve ‘şefkatle’ bağrına basar. Devletin milliliği tek tek her sıradan kişiyi milli damarın içinde tutarken, sıradan kişiler de devletin milliliğini benimsedikleri ölçüde vatandaş haline gelirler.

Buradan ne tür bir çıkarsama yapılacağı açık ve Erdoğan ile Bahçeli’nin bütün konuşmaları buna işaret ediyor: Devletin rehberliğini ve devlet-millet-vatandaş arasındaki ‘organik’ bütünleşmeyi reddeden herkes ve her siyaset gayrı millidir. Devletin kol kanat geren, kişiyi ‘yoğuran’ yaklaşımına olumlu cevap vermeyen her kişi ve her siyaset yabancıdır, münafıktır ve son kertede haindir.

Böylece birçoklarına ‘çelişkili’ gelen uygulamaları anlama şansımız artıyor: Bir yandan Demirtaş’ın hasta babasını görmesi için uçak yollamak, HDP’yi Mecliste ‘grubu olan parti’ niteliği ile ziyaret etmek, diğer yandan (bir siyasi özne olarak) Demirtaş’ın hapiste kalmasını ve HDP’nin kapatılmasını savunmak… Ya da bir yandan Alevilere sosyal haklar dağıtmak, hatta cemevlerini ibadet yeri olarak kabullenmeye yakınlaşmak, diğer yandan cemevlerini kontrol altında tutmak ve Kılıçdaroğlu’nu ‘Dersim isyanının’ uzantısı ilan etmek…

‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu Türkiye vatandaşlarını siyasi kimliklerinden sıyırarak ele alıyor. ‘Siyaseti biz devlet olarak yaparız’ diyor. ‘Siyaset yapmadığınız, siyaseti bize bıraktığınız sürece bütün halkımıza kucağımız açık’ deniyor. ‘Milli siyaset uygulanmaya çalışırken buna karşı çıkanlar, hatta katılmayanlar bile kendiliğinden gayrı milli hale gelir ve en ağır şekilde cezalandırılmayı hak eder’ diye uyarıyor.

Açıkçası Türkiye Yüzyılı ‘kendimize ait’, ‘bize özgü’ bir faşizm teklif ediyor. Bu faşizmin ne kadar doğru ne kadar yararlı olduğu bir yana, ‘bizim için’ ne kadar normal olduğunun altını çiziyor. Çünkü ‘bizim’ geçmişten geleceğe uzanan hakiki ‘özümüz’ bu… Dolayısıyla ‘kendimiz’ olabilmek için söz konusu faşizmi istekle kucaklamamız öneriliyor. Yaşadığımız (ve yaşattığımız) her anımızda gururla taşıyacağımız, onur duyacağımız bir bayrak gibi…

Yeni İttihatçılığın ideolojik zemini üzerinde doğal, kendiliğinden, fıtratımıza uygun bir siyaset vizyonu inşa edilmekte. Buradan hareketle önümüzdeki dönemin milli ile gayrı milli arasındaki bir çatışmayı ima ettiğine ve yaklaşan seçimlerin anlamının bu olduğuna inanılıyor. (Bu öyle bir haklılık duygusu ki, Erdoğan’a İYİ Partiye Altılı Masa’dan ayrılma tavsiyesi yaptırabiliyor, siyasi hataya sevk eden bir özgüvene neden oluyor.)

‘İnanılıyor’ kelimesi bir gerçekliği ifade etmekte. Yeni İttihatçılık ve Türkiye Yüzyılı sadece bir seçim kazanma stratejisi değil. Uzun vadeli bir perspektifi, inanılan, sahiplenilen ve ne pahasına olursa olsun savunulması gereken bir duruşu ifade ediyor. Bu nedenle seçimi kaybetse bile (devleti de içeren) bu iktidarın mücadeleyi bırakmayacağını öngörmekte yarar var.

Seçimi kazanarak birçok iyileşme sağlanabilir ama Yeni İttihatçılığı karşısına almayan ve ona alternatif vizyon üretemeyen bir muhalefetin kısa sürede devlete fazlasıyla ‘uyum’ sağlamak zorunda kalması, zaman içinde rehin düşmesi şaşırtıcı olmaz.

Bunu becerebilecek entelektüel derinliğe ve cesarete sahip bir siyasi işbirliğinin ise demokrasi anlayışını sandığın ötesine taşıyarak özgürlükler ve sorumluluklar üzerinde kurumsallaştırma, devleti ve devlet/toplum ilişkisini ideolojik hiyerarşiden kurtararak normalleştirme şansı var.

Bu şansın kalıcı olabilmesi toplumun ikna edilmesini gerektiriyor… Ama belki de farkında olmadan zaten bu demokrat vizyonun henüz adı konmamış siyasetini ve onun sözcülerini beklemekteyiz. Çünkü sezgisel olarak biliyoruz ki, aksi halde özgürleşemeyecek, ergenliği aşamayacak ve zihinsel sağlığımıza kavuşamayacağız.     

Etyen Mahcupyan - Serbestiyet - Yayın Tarihi: 22.11.2022

10 Aralık 2025 Çarşamba

İmralı Zabıtları (2013)

(28 Şubat 2013 tarihinde Milliyet'te yayınlanmış) 

HDK bileşenlerinden'de biri olan, BDP vekillerinden oluşan Barış çözüm heyetinin,İmralı'da Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.
görüşmenin tutanakları özetle şöyle:
Abdullah Öcalan'ın, İmralı'da BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Milletvekili Altan Tan'la yaptığı, bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları özetle şöyle:

"Hepimizin hayatı söz konusu"
"Kandil'e BDP'ye ve Avrupa'ya üç nüsha mektup yazdım. Heyet ile dünden beri yoğun olarak tartışıyoruz. Özal'dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim (akamete uğradı, kesintiye uğradı) kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türklerde bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadelelerini bir kenara atmaları lazım.
Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete... Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya'nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi idi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi bu yönde PKK'yi hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım. Demokratik kurtuluş ve demokratik yaşam süreci. ben bu deyimi rastgele seçmedim. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; "Apo'yu bitirdik" dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon'u saptırdılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP'ye anlatmalısınız. AKP'lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis'tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı.

"Metiner kendini düzene satmış"
- Metiner saçmalıyor, "Apo sıkıştı" diyor. Propaganda ile oyunu karıştırıyor. Kendisini düzene satmış, kendisini rezil etmiş, AKP'yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Derhal bu söylemi terk etmesi lazım. Biz AKP'yi çıkartan gücüz.

"Ha biz ha Sakine"
- Sırrı: Bize gelen bilgide, "Sakine'nin tutumunun ve katılımının iyi olduğu, dağ adına Avrupa'da görevli olduğu, işini tamamlayıp geri dönüş için Paris'e gittiğinde bu olayın olduğu... Tutumunun ve katılımının iyi olduğu" bildirildi.
- Öcalan: Ha bizi vurmuş, ha Sakine'yi vurmuşlar. Çok karanlık bir olay. Ankara'ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya'da büro tutmuş. Sterk "MİT kaynaklı" demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.
(Sırrı'ya dönerek) Sinop olayı rastgele mi organize mi?
- Sırrı: Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe Araştırma Komisyonunun görevi bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz'i deşifre eden bilgiler geldi. Burada Karadeniz'de gladyonun yaptığı işler başlığı altında TAYAD'lı ailelere dönük linç girişimi de vardı. Orada anlatılan, yapılan ve biçimler ne ise hepsini Karadeniz'de gördük. Bu yönüyle örgütlü ve organizeydi.
- Öcalan: Siz de muallaktasınız. Tıpkı Sakine gibi. Bir daha kendini öz savunmanın hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksınız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk'ü iki kez vurdular, bir Samsun'da, bir İzmir'de... Sakine'ye yapılan hepimize yapılabilir. Bu özel harbe ayrıca geleceğiz.
- Öcalan: Hükümet kesin vesayetten kurtuldu mu hesaplaşma tam olarak yapıldı mı? Tayyip'in Hükümet mekaniği, Kürt hareketine vurduğu kadar kendisine izin veriliyor, alan açılıyor vesayet kurumu, güç odakları tarafından. Sayın Başbakan zekice bu mekaniği teşhis etmiş ve iyi kullanıyor. Komplonun bir parçası değil. Danışıklı demiyorum ama Başbakan komplonun parçasıdır demiyor ama, bu yöntemi bir iktidar aracı olarak görüyor. PKK'ye vurarak yerini sağlamlaştırıyor. Kendime kızıyorum, 2001-2004'te biz eylemi 'tak' diye kestik. Hükümet anlamadı, 'terör bitti' dediler. (Altan Tan'a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP'ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP...
Türkiye'nin ihtiyacı olan tam evrensel demokratik kriterlere uymazsan, PKK'ye karışmam dedim. Bunu PKK hareketinin zorluklarını bilerek söyledim. Hegemonya kurmak istediler, biz bu hegemonyaya karşı çıktık. AKP, iktidarı gökten inmiş sandı. Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyordu. Ben Deniz Baykal'ın taktiğini boşa çıkardım. AKP hegemonya istiyor. CHP'nin yerine geçmek istiyor. İzin vermeyiz. AKP'ye korkunç rant imkanı çıkar. Ben buna alet olmam. Tek şartım hegemonik olmaması. Biz eskisine doyduk, yeni kambur istemeyiz.

"Başbakan vatana ihanetten tutuklanacaktı"
AKP'nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011'de) PKK'yi bitireceğiz' dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT'e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, 'bu darbedir' dedim. Ergenekon'dan farkı yok. Başbakan MİT'e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ'u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş 'darbe' dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.

"Florida kontrgerilla merkezidir"
Türkiye'de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote etmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD'de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3'ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP'ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT'i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
Florida kontrgerilla merkezidir. Abdullah Çatlı iki kez gitti. Papa, Palme... Sakine bu tür grupların işidir. Yeni gladyo tam anlaşılamıyor. Çözüm adına yapılan her şeyi sabote ettiler. Sakine olayı bende düşük bir tereddüt uyandırdı. Net değil. Sakine Avrupa'da barışı temsil ediyordu. Hala aydınlatılamadı.

Tamamı >>

30 Nisan 2024 Salı

Rutinin Dışında

Derin devlet, Türkiye’de siyaseti anlamak için en çok müracaat edilen kavramlardan biridir. Bu kavram, devletin ikili bir yapısı olduğuna işaret eder. Buna göre, bir tarafta hukukla işleyen ve görünen bir devlet, diğer tarafta ise kendini kurallarla bağlı saymayan ve gizli faaliyetlerde bulunan derin bir devlet vardır. Devlet yüzeyde kaidelerle işler ama derine inildikçe rutinin dışına çıkar.

Bu rutin dışına çıkma hali, en sarih ifadesini Süleyman Demirel’de bulur. Türkiye, 1990’lı yıllarda bir korku tünelinden geçer. 1996’da meydana gelen ve emniyet-mafya-siyaset üçgenini tevil götürmez bir biçimde ifşa eden Susurluk Kazası, bu korku tünelinde yaşanan kötülüklerin bir kısmını açığa çıkarır. Kayıp Silahlar Davası da bunlardan biridir. Batman’da kurulan Karma Özel Harekât Birliği adlı özel birlik için Valiliğin yurt dışından ithal ettiği ağır makineli tüfekler, roketatarlar ve benzeri silahların bir kısmı Hizbullah’ın silah depolarında çıkar.

12 Şubat 2000’de, bu konuyla alakalı bir soruya dönemin Cumhurbaşkanı Demirel, tarihe geçen bir cevap verir: “Devlet rutin dışına çıkabilir” der ve bir nevi mevzuyu ayan beyan ortaya koyar:

“Devlet halin icabına göre hareket eder. Yani her zaman rutini takip etmek zorunda değildir. Devletin yüksek menfaatleri -ki bunu takdir etmek hükümetlere aittir- icap ettirdiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir. Yani kanunsuzluk yapma manasında söylemiyorum. Rutinin dışına çıkma payı vardır.”

Elbette bu söz, büyük bir tartışma koparır. Farklı kesimler Demirel’i eleştirirler. Barolar Birliği sert bir tepki gösterir. Demirel, bunun üzerine, iki gün sonra bu açıklamasını düzeltme mecburiyetinde kalır. Rutin dışına çıkmayı “yasaları aşmama koşuluna” bağladığını “devletin hangi gerekçelerle olursa olsun kanunsuz hareketleri himaye etmeyeceğini” söyler (Tanıl Bora, Demirel, İletişim Yayınları, 2023, s. 444).

Hurdacıya Düşen Büyük Sır
İşte Demirel’in tarif ettiği bu rutin dışına çıkma halinin belgesi, yıllar sonra bir kâğıt hurdacısında bulundu. Eski Cumhurbaşkanı Özal’ın İstanbul-Balmumcu’daki evinden çıkan ve yolu kâğıt hurdacısına düşen bir belge, Cumhuriyet tarihin en karanlık dönemlerinden birinin üzerindeki perdeyi araladı.

10 Haber’den Masum Gök’ün ulaştığı bu belge; Millî Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği tarafından 20 Aralık 1992 tarihinde hazırlanmış. Kırmızı kapla ciltlenmiş belge, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın başyaverince “Sayın Cumhurbaşkanına sunulmak üzere”’ 22 Ocak 1993’te imza karşılığı teslim alınmış.

“Psikolojik Etkinlik Çalışmaları-Sonuç Raporu” adını taşıyan ve ekleri hariç 67 sayfa tutan bu belge, devletin PKK ile mücadelede başvurması gereken psikolojik harekâtları tanımlıyor ve gereğinin yerine getirilmesi için devletin ilgili birimlerinin bir “psikolojik harekât birimi” kurmalarını emrediyor. Psikolojik harekâta ise şu misyon biçiliyor:

“Yapılan çalışmanın amacı devletin PKK silahlı bölücü terör örgütü ile mücadelesinde psikolojik güç birliğini sağlamak, karşı propaganda ile PKK’nın yurt içinde ve dışında her alanda yaptığı propagandasını etkisiz kılmak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkının devlete güven ve bağlılık duygularını tazelemek ve pekiştirmek ve bunların neticesi olarak da psikolojik üstünlük mücadelesini kazanmaktır.”

Belgenin giriş kısmında, devletin PKK ile bugüne kadar “demokratik hukuk devleti kurallarıyla mücadele ettiği” belirtiliyor. Fakat alınan bütün tedbirlere rağmen beklenen neticeye ulaşılamadığından, terör eylemleri ve terör söyleminin hızla yayılmaya devam ettiğinden yakınıyor. Dolayısıyla belge, hukuk içinde kalmanın artık devlete yetmediğini ima eden bir söyleme yaslanıyor.

O halde, mücadeleyi derinleştirmek ve arzulanan sonuca varmak için ne yapılmalıdır? Cevap bellidir: Hukuki sınırları aşmak, yani rutinin dışına çıkmak! Bu meyanda, belgede özellikle jandarmaya verilen görevleri vurgulamak gerekir. Jandarmaya birçok görev veriliyor ama en çok “Örgüte destek sağladığı bilinen işadamlarına özel tedbirler uygulamak” görevi dikkat çekiyor.

Tabiatıyla sormak icap ediyor: Acaba jandarma, işadamlarına ne gibi bir özel tedbir uygulayabilir? Neden olması gerektiği gibi devletin mali ve iktisadi işlerine bakan birimleri değil de bu işle jandarma vazifelendiriliyor?

Jandarmanın işadamları için -hem de özel tedbirler uygulamakla– görevlendirilmesi, akla hemen o dönemde çok sayıda Kürt işadamının ve kanaat önderinin faili meçhul cinayetlerde katledilmelerini getiriyor.

“Her biçimde”
Zira bu belgenin hazırlanmasından yaklaşık bir yıl sonra, 4 Kasım 1993’te dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İstanbul’da gazetecilere çok mühim bir açıklama yapar. “Elimizde PKK’ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var” der Çiller ve ardından ekler: “Listede 60 kadar isim bulunuyor. Devlet PKK’yla olduğu gibi PKK’ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir.”

Çiller’in her biçimde vurgusunun altını çizmek lazımdır. Zira bu açıklamanın yapılmasından 70 gün sonra, ilk olarak Behçet Cantürk öldürülür. Daha sonra bir cinayet serisi başlar. Kürt kimlikleriyle maruf işadamları, avukatlar ve bürokratlar katledilirler. Yusuf Ziya Ekinci, Savaş Buldan, Hacı Karay, Adnan Yıldırım, Namık Erdoğan, Medet Serhat, Faik Candan, Fevzi Arslan, Şahin Arslan ve Mecit Baskın gibi isimler faili meçhul cinayetler dalgasının kurbanı olurlar.

Gök’ün ele geçirdiği bu belgeden hareketler hem dünümüz hem de bugünümüz için geçerli iki noktaya temas edilebilir:

Evvelen, bu belge, Türkiye’de gayrihukuki, anti-demokratik ve özgürlük karşıtı dil ve pratiklerin büyük bir kısmının kaynağının Kürt meselesi olduğunu bir kez daha teyit ediyor. Kürt meselesinde siyasetten uzaklaşıp sopaya tutundukça, devletin hukuk dışına çıkması, suça batması ve devlet içinde çetelerin oluşması engellenemez.

Demokratik ve hukuki bir çerçeve içinde çözülmediği müddetçe bu mesele, her zaman hak ve hürriyetlerin altını oyar, hukuksuzluk üretir, siyasi ve iktisadi krizlere yol açar. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle ve muhtemel yarın da böyle olacak.

Saniyen, devlet yetkisini kullanan kişileri hukuktan azade kılmak; Susurluk Çetesi benzeri yapıların devlet içinde yuvalanmasını sağlamış, memleketi bir yargısız infazlar çukuruna ve faili meçhul cinayetler mezarlığına döndürmüştür. Devletin rutin dışına çıkmasına cevaz vermek, bu kara tabloya onay vermekten başka bir mana taşımaz. Zira hukukla bağı kopmuş bir devletin çürümesi, yozlaşması ve çeteleşmesi kaçınılmazdır. Devlet demek, rutin demektir. Devlet demek, hukuk demektir.

Devleti devlet yapan hukuktur; hukuk yoksa devlet çeteden başka bir şey değildir.

Vahap Coşkun - www.perspektif.online

28 Mayıs 2023 Pazar

27 Mayıs Darbesi


Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan 1946 yılına kadar ideolojik ve örgütsel olarak liberal demokratik geleneğe daha yakın tek parti rejimiyle yönetilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisinin otoriter bir anlayışla yönettiği ülkede Atatürk inkılaplarının başarıya ulaşması tek parti sisteminin uzun süreli meşruluğunu zayıflatmış ve herhangi bir siyasal şiddet olmadan anayasal düzen içerisinde çok partili demokratik sisteme geçiş sürecini başlatmıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası politikada ortaya çıkan galip devletlerin yeni dünya düzeni oluşturma çabaları, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ilkeleri ve onaylanması, Sovyet yayılmacılığının Türkiye’yi de tehdit etmesi gibi gelişmeler, kuruluşundan itibaren çağdaş uygarlık değerlerini benimsemiş demokratik, uygar batılı devletler arasında yer almaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün “…millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum.” şeklindeki veciz sözüne uygun olarak çok partili demokratik yaşama geçme sürecini hızlandırması gerektiğini ortaya koymuştur.

Nuri Demirağ tarafından 18 Eylül 1945 tarihinde kurulan Millî Kalkınma Partisi ile Dörtlü Takrir sürecinin ardından 7 Ocak 1946’da Celal Bayar’ın liderliğinde kurulmuş olan Demokrat Parti, ikinci çok partili sisteme geçiş çabalarının ilk partileri idi. Tek dereceli seçim usulüyle ve gerçek anlamda bir yarışma ile ilk kez 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan seçimlerde DP 61, CHP 397 ve bağımsızlar 7 milletvekili çıkarmıştı.

Demokratikleşmede önemli bir basamak oluşturan bu seçimlerin ardından Türk parlamento ve demokrasi tarihinde yeni bir süreç başlamış, devletin rolü, özel girişimcilik, köylülerin siyasete katılmasına ilişkin tutum, bürokrasi ve yerel öncelik gibi konularda aralarında ideolojik farklılıklar bulunan CHP ve DP, çok partili dönemin en güçlü iki siyasi partisi olarak iktidar için mücadele etmişlerdir. Bu süreçte CHP, vesayetçi ağırlıklı bir gelişim kavramını benimseyip küçük, Batılılaşmış, eğitimli ve elit kesim üzerinde yoğunlaşırken DP, köylü kitlelerin desteğini sağlamaya ve yerel beklentilerin karşılanmasına öncelik vermiştir.

1946 seçimlerindeki hile iddialarının sonraki seçimlerde tekrarlanmaması amacıyla 1950 Şubat'ında daha demokratik, gizli oy, açık sayım ve tasnif esasına dayalı bir seçim yasası hazırlanmış ve 14 Mayıs 1950 milletvekili genel seçimleri bu yeni yasaya göre yapılmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarının ortaya çıkardığı enflasyon, darlık, karaborsa gibi olumsuzluklar, tek parti dönemindeki devletçilik uygulamasının birleştiricilik ve bütünleyicilikten uzaklaşması, köylülerin mağduriyeti, enflasyon nedeniyle yaşam standartları oldukça gerileyen sabit gelirlilerin hoşnutsuzluğu, Cumhuriyet'in reformlarından ve laiklik uygulamalarından tedirgin olan gelenekçi çevrelerin huzursuzluğunun yarattığı tepkiler, bu seçiminin sonuçlarına yansımış, DP %53,3 oy oranıyla parlamentoda %83,57’lik (408 milletvekili), CHP %39,78’lik oy oranıyla %14,4’lük (69 milletvekili) temsil gücüne erişmiştir.

Çoğunluk sisteminin ortaya çıkarmış olduğu bu dengesiz dağılım 1954 ve 1957 seçimlerinin sonuçlarına da yansımış, 1954 seçimlerinde DP %56,6 oy oranına karşılık parlamentoda %93 (503 milletvekili), 1957 seçimlerinde %47,7 oy oranıyla %69,5'lik temsil gücüne (424 milletvekili); CHP ise 1954 seçimlerinde %34,8 oy oranıyla %5,7 (31 milletvekili), 1957 seçimlerinde %40,8 oy oranıyla %292'lik temsil gücüne (178 milletvekili) erişebilmiştir.

Türk siyasi hayatında 1946 yılından itibaren tek dereceli seçim usulüne ve çok partili döneme geçilmiş olmasına rağmen 1924 Anayasası'nda seçilmiş çoğunluğun (parlamento) gücünü kontrol edecek etkili bir kontrol ve dengeleme sisteminin olmayışı anayasanın otoriter bir hükûmet aracı olarak kullanılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. 1924 Anayasası'nda, egemenliğin tek kullanıcısı olarak kabul edilen TBMM’deki çoğunluğa siyasal yaşam, demokratik ve eşitlikçi bir işleyiş anlamında sınırlama getirilmemiş, yargı bağımsızlığı ve denetimi konusu zayıf kalmış, temel hak ve özgürlükler açık anayasal güvencelere kavuşturulmamıştır. Anayasa çoğulcu, özgürlükçü ve katılımcı demokrasi yerine çoğunlukçu bir demokrasiyi öngördüğü için tek parti dönemi ile başlayan iktidarların parlamentoyu ve seçimleri etkili bir şekilde kontrol etme geleneği belirgin bir şekilde bu dönemde de devam etmiştir. Temsilde adalet anlayışı yerine, yönetimde istikrarı sağlamaya yönelik olan sistemin Cumhuriyet'in ilk yıllarında parlamentonun etkin ve hızlı çalışarak ülkenin çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemesine katkıda bulunması düşünülmüştü. Ancak temel hakların etkili yasal garantisinin ve yasama tarafından çıkarılan kanunların anayasallığının yargı denetiminin olmaması sebebiyle DP iktidarının ilk döneminde muhalefet haklarını önemli ölçüde kısıtlayıcı yasalar çıkarılmıştır.

1953 yılından itibaren üniversite öğretim üyelerinin siyasi kuruluşlarda görev almalarının, siyasi yayın ve beyanda bulunmalarının yasaklanması CHP’nin mal varlığına el konularak hazineye devredilmesi, Millet Partisinin kapatılması, CHP ve Cumhuriyetçi Millet Partisine 1954 seçimlerinde çoğunluk sağlayan bazı il ve ilçelerin statüsünün değiştirilmesi (1950 seçimlerinde CHP’nin daha çok oy aldığı Abana ilçesinin ilçe merkezi olmaktan çıkarılması, 1954 seçimlerinde CHP’ye çoğunluk sağlayan Malatya’dan Adıyaman ilçesinin ayrılarak il yapılması, Cumhuriyetçi Millet Partisine çoğunluk sağlayan Kırşehir’in ilçe statüsüne indirilmesi) partilerin faaliyetlerine sınırlama getirilmesi, radyonun partizanlaştırılması, parlamentonun denetim görevinin zorlaştırılması, dokunulmazlıkların kaldırılmasının kolaylaştırılması, basına ve basın mensuplarına yönelik ağır yaptırımları içeren yasal düzenlemeler, sendikaların ve gazetelerin kapatılması, memur tasfiye yasasının çıkarılması gibi anti demokratik düzenleme ve uygulamaların başlaması, iktidar-muhalefet ilişkilerini gittikçe sertleştirdiği gibi, muhalefetin ve parlamentoda temsil edilmeyen kesimlerin iktidar karşısında sert politika ve tavır izlemesine sebep olmuş, anayasa değişikliği isteklerini gündeme getirmiştir. Böylece tek partili dönemin otoriter ve vesayet partisi anlayışının yerine çoğunluk egemenliğini, parti içi katı disiplini, parti içi demokrasi yerine lider egemenliğini esas alan, meclisin hükûmet üzerindeki denetimini kaldıran, meclisi ve ülkeyi tek elden hükmetmeyi sağlayan, siyasal çoğunluğun muhalefeti ezmesinin yollarını açan, fiilî bir yürütme üstünlüğü veya parti oligarşisi yaratan anlayış ve uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Kuvvetler birliği ve millî egemenlik anlayışını esas alan anayasa ve çoğunluk sisteminin iktidara alternatif olabilecek, güçlü ve etkili bir şekilde denetim görevi yapabilecek muhalefetin oluşmasına imkân sağlamaması, az gelişmiş demokrasilerde parlamentoya temsilci gönderememiş kesimlerin hürriyet ve eşit muamele haklarının göz ardı edilmesine yol açmış, iradeleri parlamentoya yansımayan kesimlerin haklarının korunma ve savunmasının da zayıf muhalefete düştüğünü göstermiştir. Güçlü iktidarla zayıf muhalefetin parlamento içi ve dışı ilişkilerinde ortaya çıkardığı sertlik, muhalefeti yok sayma veya muhalefete karşı devlet gücüyle hareket etme gibi demokrasi dışı tutum ve yaklaşımlar 1954 seçimlerinden sonra artmıştır.

DP’nin üçüncü iktidarı döneminde vatanın çıkarlarının korunmasının DP’nin iktidarıyla devam edebileceğine inananların bir çatı altında toplanması gerekçesiyle Vatan Cephesi’nin kurulması, parlamentonun denetim görevini zorlaştıran ve dokunulmazlıkların kaldırılmasını kolaylaştıran iç tüzüğün kabul edilmesi, DP iktidarı baskısına karşı millî muhalefet cephesi kurularak güç birliği oluşturulması parlamento çalışmalarını istikrarsızlaştırmış, iktidar-muhalefet kavgasını daha da şiddetlendirmiştir. Muhalefetin güç birliği ve iktidarın vatan cephesi toplumdaki gerginlik ve kutuplaşmayı da artırmış, karşılıklı siyasi söylem ve suçlamalar her geçen gün sertleşmiştir. Gerginlik sürecinde Menderes, CHP’yi meclis içi ve dışı manevralarla demokratik idareyi felce uğratmak ve çoğunluğun üzerinde azınlığın tahakkümünü tesis etmek, orduyu hükûmete karşı kışkırtarak ihtilal tahrikçiliği yapmak, ülkeyi ihtilale ve kardeş kavgasına sürüklemek, taraftarlarını silahlandırmak, hükûmetin meşruiyetini tartışmak, halkı yasa dışı yollarla hükûmete ve devlete karşı kışkırtmak, hücre örgütüyle çalışan gizli kollar kurmaya çalışmak ve orduyu siyasete karıştırmakla suçlamıştır. CHP de DP iktidarını antidemokratik yasalar çıkararak demokrasi rejiminden uzaklaşmak, dini siyasete alet etmek, anayasaya sadakat göstermemek, antilaik uygulamalarla Cumhuriyet rejimini tehlikeye düşürmekle suçlamıştır.

Tek parti döneminin ana eksenlerinden birini oluşturan kamu bürokrasisinin DP ile çatışması ve çok partili dönemde de CHP’ye olan bağlılığını sürdürmesi, DP’nin dinî faaliyetlere karşı gösterdiği geniş hoşgörünün bu bürokrasi tarafından laiklik ilkesine ihanet olarak görülmesi, asker ve sivil tüm bürokrasi gruplarının DP döneminde politik etki ve sosyal statü kaybına maruz kalması, DP’nin dış borçlanmaya ve enflasyona dayalı finansman kanalıyla ithal ikameci sanayi ve tarım politikalarının ücretliler üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin tepkiye dönüşmesi de demokratik rejimin çöküşünde etkili olmuştur.

Çok partili yaşama geçilmesinden sonra ordu içinde oluşan bazı gizli örgütlenmeler de DP politikalarından duyulan hoşnutsuzluk karşısında güçlenerek dayanışmaya dönüşmüştür. 1908’de Meşrutiyet’e geçişe önderlik eden ordu, Millî Mücadele’de başarı kazanılmasında, Cumhuriyet’in kurulmasında ve Atatürk devrimlerinin hayata geçirilmesinde etkili bir rol oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar üstlendiği rolün gereklerini yerine getirmede tereddüt göstermeyen orduda, savaş öncesinde rejim hakkında bazı görüş ayrılıkları baş göstermiştir. Atatürk’ün ölümünün ardından İsmet İnönü’nün ordunun da desteğini alarak cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaklaşan dünya savaşı tehlikesi ordunun rejim sorunu hakkında düşünmesine biraz ara vermiş, ancak savaş yıllarında ordu karargâhlarında cunta toplantıları yapılmaya başlanmış ve askerî birliklerde gizli faaliyetler ivme kazanmıştır

Tek parti döneminde, Atatürk dönemindeki yapılanmadan sapmaya bir tepki olarak CHP’nin tarafsız bir idare kuramayacağı fikrinden hareketle ordudaki kurmay subaylar arasında bir müdahale fikri belirmeye başlamış, ancak DP’nin seçimleri kazanmasıyla bu endişeler dağılmıştır. Daha sonra 1955 yılında genç kurmay subaylardan oluşan ilk gizli teşkilat kurulmuş, düzenli toplantılarla yapılan teşkilatlanma hareketi başlangıçta orduda yapılacak ıslahatları ve zaman zaman da siyasi gelişmeleri ele almıştır. 1956’da teşkilata DP’nin Atatürk devrimlerinden verdiği tavizlere bir tepki olarak Atatürkçüler Cemiyeti adı verilmiş, örgütlenme İttihat ve Terakki Cemiyetine benzer şekilde hücre sistemi ile yapılmıştır. Bu sırada İstanbul’da teşkilatlanan bu gruptan başka Ankara’da iki ayrı yerde birbirinden habersiz teşkilatlanan gruplar bulunmaktadır. Bir süre sonra bu iki grup birleşerek bazı hedefler saptamış, buna göre teşkilat üye sayısının yirmi beşi aşmayacağı, güvenlik konusuna dikkat edilmesi, askerî merkezlerin bulunduğu büyük şehirler ve tayinlerin yapıldığı Erkân Dairesinin öncelikle kontrol altına alınması gerektiği vs. üzerinde durulmuştur. 1957 yılında Yıldız Harp Akademisinden mezun olan subaylar tayin oldukları yerlerde teşkilatlarına yeni isimleri eklemişlerdir. 1957 yılı sonlarına doğru ülkedeki siyasi havanın müdahaleyi gerektirdiği düşünülerek “ihtilal” fikri doğmuştur. Bir süre sonra “9 Subay Olayı” olarak adlandırılan olayın yaşanması üzerine iki yıldır faaliyette bulunan teşkilat dağılmıştır. Samet Kuşçu adlı bir kurmay binbaşının 20 Aralık 1957’de askerî müdahale planlayan gizli teşkilat mensuplarını ihbar etmesiyle dokuz subay tutuklanmış, soruşturma sonucu yeterli delil bulunamaması sebebiyle altı ay süren mahkeme sonucunda subaylar beraat etmiş, sadece Binbaşı Kuşçu “orduyu isyana teşvik etmek” suçundan iki yıl hapse mahkûm olmuştur.

Dağılan teşkilat 1959 yılı başlarında yeniden toparlanmış ve Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’e liderlik teklif edilmiş, Gürsel’in teklifi kabul etmesiyle çeşitli yerlere dağıtılmış hâlde bulunan subayların planlı bir şekilde merkezlere tayinleri yapılmaya başlanmıştır. 1959 yılı sonlarında gizli teşkilat oldukça genişlemiş, önemli bir gelişme olarak Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığına Albay Osman Köksal, Erkân Şubesi Müdürlüğüne Yarbay Suphi Karaman getirilerek ordu içindeki iki kritik noktaya hâkim olunmuştur. Bazı ileri gelenlerinin başka noktalara sevkiyle en kıdemli Albay sıfatıyla Alparslan Türkeş’in başkanlık ettiği toplantılarda idarenin nasıl olması gerektiği tartışılmıştır. Ankara’daki bu teşkilatlanma sürerken İstanbul’da Yarbay Orhan Kabibay ve Binbaşı Orhan Erkanlı tarafından teşkilatın İstanbul kanadı oluşturulmuştur. Bir yandan askerî müdahaleyi planlayan teşkilat genişlerken diğer yandan ülkedeki siyasi gerginlik artmış, Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiştir.

Hükûmetin sıkıyönetimle birlikte orduya yüklediği sorumluluk, darbeci subayların harekete geçmesine sebep olmuştur. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’e daha önce istediği yıllık izin verilmiş, sonrasında yaş haddinden emekliye ayrılması gerekmiştir. Başsız kalma endişesi yaşayan darbeci subayları yatıştıran Gürsel, orduya ve hükûmete son mesajlarını vererek görevinden ayrılmıştır. Bunun üzerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Başkanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu liderliğe getirilerek 18 Mayıs’ta darbe gününün belirlenmesi için bir toplantı yapılmıştır. Askerî müdahalenin 26 Mayıs’a kadar yapılması kararlaştırılmış ve burada askerî hareket planının temel noktaları tespit edilmiştir. Başbakan Adnan Menderes’in 26 Mayıs’ta Atina’ya yapacağı geziyi iptal ederek Eskişehir’e gitmesi üzerine darbe bir gün sonrasına 27 Mayıs’a ertelenmiştir. 1960 yılının Mayıs ayına doğru ülkede hızla yayılan kargaşa, terör, sokak gösterileri ve güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırılar, hükûmetin asayişle ilgili daha güçlü önlemler almasını gerektirmiştir. 28-29 Nisan'da meydana gelen öğrenci olaylarına müdahale için gönderilen subay ve askerlerin öğrencilere katılmasının yanı sıra, Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs'taki protestoları da üniversite ve bazı ordu mensuplarının hükûmeti meşru görmemeye başladığını ortaya koyduğu gibi, askerî darbeyi planlayan gizli teşkilatın müdahalenin gün ve şeklinin kesinleştirilmesinde sona yaklaştığını göstermişti.

CHP’nin ülke genelinde gayrimeşru faaliyetlerinin bulunup bulunmadığını araştırmak için TBMM İç Tüzüğü'nün 177. maddesi gereğince 18 Nisan 1960 tarihinde kurulan Tahkikat Komisyonu’nun gayrimeşru faaliyetlerin var olduğu ön kabulüyle niteliğini ve içeriğini araştırmayı amaçlaması, komisyonun işlev ve amacının geniş tutulması, Meclis içindeki ve dışındaki gerginlik ile çatışmayı artırmış, böylece ihtilale giden süreç başlamıştır.

Ülkenin içinde bulunduğu durumdan kaygı duyan Türk Silahlı Kuvvetleri 3 Mayıs 1960 tarihinde Millî Savunma Bakanı'na hükûmette değişiklik yapılmasını, İstanbul ve Ankara valileriyle emniyet müdürlerinin değiştirilmesini, Tahkikat Komisyonları kuran kanun da dâhil olmak üzere antidemokratik tüm kanunların yürürlükten kaldırılmasını, vatandaşların hürriyet ve eşit muamele hakkına riayet edilmesini, tutuklu gazetecilerin çıkarılacak bir af yasasıyla salıverilmesini içeren bir muhtıra vermiştir.

1960 yılının Mayıs ayının ikinci haftasından itibaren yurt içi gezilere ağırlık veren Başbakan Adnan Menderes, ziyaret ettiği il ve ilçelerde halka hitaben yaptığı konuşmalarda CHP’yi ve onun gençlik örgütünü isyan, fitne, fesat ve anarşik olayların tahrikçisi ve sorumlusu olarak gördüğünü, CHP’nin seçimsiz ve kural dışı yöntemlerle iktidara gelmeye çalıştığını, millet iradesiyle iktidara gelenlerin seçim dışı yöntemlerle iktidardan uzaklaştırılamayacağını ifade etmiştir.

27 Mayıs 1960 gecesi gerçekleştirilen askerî darbenin hemen ardından radyodan yayımlanan bildiriyle demokrasinin içine düştüğü buhran ve üzüntü verici son hadiseler sebebiyle kardeş kavgasına meydan vermemek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin memleketin idaresini ele aldığı duyurulmuştur.

Bildirinin devamında, partiler üstü tarafsız bir yönetimin nezareti altında, adil ve serbest seçimlerin yapılarak idarenin seçimi kazananlara devir ve teslim edileceği, hangi partiden olursa olsun her vatandaşın kanunlar ve hukuk ilkeleri esaslarına göre muamele göreceği, Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine riayet edileceği, bütün ittifaklara ve taahhütlere, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı kalınacağı belirtilmiştir.

Darbe sabahı Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleri, DP Milletvekilleri gözaltına alınarak Harp Okulu binasına götürülmüş, siyasal partilerin faaliyetlerine son verildiği duyurulmuş, Başbakan Adnan Menderes de Kütahya’da gözetim altına alınmıştır. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, üst rütbeli bazı asker ve bürokratlar, emniyet görevlileri de tutuklanmış ve yargılanmak üzere Yassıada’ya götürülmüşlerdir.

Darbenin ardından 12 Haziran 1960 tarihinde kabul edilen 27 maddelik “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanununun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında 1 nolu geçici kanun” ile Millî Birlik Komitesi ve Yüksek Adalet Divanı oluşturulmuştur. Darbenin gerekçesinin de açıklandığı Kanun'un giriş kısmında iktidar partisi yöneticileri tarafından anayasanın çiğnendiği, Türk milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve dokunulmazlıklarının ortadan kaldırıldığı, muhalefet denetiminin işlemez hâle getirilip tek parti diktatoryası kurularak TBMM’nin fiilen bir parti grubu durumuna düşürüldüğü ve meşruluğunu kaybettiği belirtildikten sonra, silahlı kuvvetlerin,Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 34'üncü maddesi uyarınca Türk yurdunu ve Türk Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumak, hukuk devletini yeniden kurmak amacıyla Türk milleti adına harekete geçerek milleti temsil vasfını kaybetmiş Meclis'i dağıtıp iktidarı geçici olarak Millî Birlik Komitesine emanet ettiği ifade edilmiştir.

Kanun'a göre Millî Birlik Komitesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na göre sahip olduğu bütün hak ve yetkilere sahip bulunacak, Yüksek Adalet Divanı da sakıt cumhurbaşkanını, başvekili, vekilleri, eski iktidar mensuplarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamakla yetkili olacaktır.

Millî Birlik Komitesinin başkanlığına Orgeneral Cemal Gürsel getirilmiş, Gürsel aynı zamanda Başbakan, Millî Savunma Bakanı ve Başkomutanlık görevlerini de üstlenmiştir. MBK'de 6 Ekim 1960 tarihinde yargılamaları yapacak olan Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı'na Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol’u, Yüksek Adalet Divanı Başsavcılığı'na da Yüksek Soruşturma Kurulu Üyesi Altay Ömer Egesel’i getirmiştir.

Yassıada’da 14 Ekim 1960’ta başlayıp 15 Eylül 1961’de sona eren yargılamalarda tutuklu sanıklar, anayasayı ihlal, vatana ihanet, Meclis İç Tüzüğü'nün değiştirilmesi, Kırşehir’in ilçe yapılması, CHP’nin mallarına el konulması, haksız kredi tahsisi vs. gibi suçlardan hüküm giymişlerdir. Duruşmalarda 592 sanıktan 288’i için idam istenmiş; ancak 15 sanığa idam, 31’ine müebbet, 418 sanığa çeşitli cezalar verilmiştir. Haklarındaki idam kararları oy birliği ile alınan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın cezaları 16 Eylül’de, Başbakan Adnan Menderes’inki de 17 Eylül’de infaz edilmiş; Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ınki ise yaş haddi sebebiyle müebbet hapse çevrilmiştir.

Millî Birlik Komitesi ile Temsilciler Meclisinden oluşan anayasa hazırlamakla görevli Kurucu Meclisin hazırlamış olduğu anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde yapılan halk oylamasıyla %61,7 oy oranıyla kabul edilip yürürlüğe girmiştir.

Bu anayasa ile Meclis en yüksek karar mercii olmaktan çıkarılmış, egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağı ilkesi dâhilinde seçilmiş organların gücünü sınırlandırmak amacıyla Anayasa Mahkemesi, ikinci meclis (senato) gibi kontrol ve dengeleme sistemleri getirilmiş; idari mahkemeler güçlendirilmiş; oluşturulan Millî Güvenlik Kurulu ile askerî bürokrasinin sistem içindeki etkinliği anayasal bir kural hâline getirilmiş; üniversiteler, radyo ve televizyon kurumu yönetsel özerklik kapsamına alınmış; yasama ve yargı hem görev hem yetki olarak kabul edilirken yürütme sadece görev olarak tanımlanmış; tam yargı bağımsızlığı sağlanmış; temel hak ve özgürlükler genişletilmiştir.

Ancak bu düzenlemeler demokrasi ve uzlaşma kültürünün gelişmemesi, toplumun demokrasiyi bir yaşam tarzı olarak içselleştiren bireylerden oluşmaması, siyasal sistemin işleyişine özgür iradesiyle ve kararlılıkla katkı sağlayacak nitelikli eğitimle yetişmiş, örgütlü, bilinçli ve entelektüel seçmen kitlesinden yoksun olunması, siyasal partilerin antidemokratik ve oligarşik usullerle yönetilmeye devam edilmesi gibi sebeplerle gerçek ve ileri demokrasiye ulaşılması, ilerleyen yıllarda yeni askeri ve sivil darbelerin yaşanmaması için yeterli olmamıştır.

Atatürk Ansiklopedisi
Yazarlar: Mehmet Temel, Yasemin Doğaner

Yukarı