Translate

15 Şubat 2026 Pazar

Sürekli Devrim Teorisi Nedir?


Sürekli Devrim Teorisini üç temel madde altında özetlemek mümkündür:

1-Geç kapitalistleşmiş ülkelerdeki, demokrasi ve ulusal kurtuluş görevlerini yerine getirebilecek tek sınıf, bu ülkelerdeki köylü kitleleri ile ittifak halinde olan proletaryadır. Bu ülkelerdeki, burjuva demokratik dönüşümlerin burjuvazinin eli ile sağlanması olanaksızdır. Çünkü, bu ülke burjuvazisinin gericilik ile arasında kopmaz bağlar vardır. Bu maddeden, bir ülkedeki demokratik devrimin tek çözümünün proletarya diktatörlüğünde olduğu gibi bir anlam çıkar.

2-Demokratik devrimin görevleri ile iktidara gelen proletarya diktatörlüğü, öyle görevlerle karşı karşıya kalır ki, bu görevlerin yerine getirilmesi ancak burjuva mülkiyetinin kökünün kazınması ile mümkün hale gelir. Bu sayede devrim, sürekli devrim haline gelir.

3-Devrimin bir ülkede başlaması onu tamamlamaz. Devrimin bir ülke sınırları içerisinde başarıya ulaşması mümkün değildir. Bir ülkedeki proletarya diktatörlüğü, devrimin yalnızca başladığı anlamına gelir. “Devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada sürer ve dünya arenasında son bulur.” (Troçki) İster gelişmiş bir kapitalist ülkede isterse de, burjuva dönüşümlerini tamamlamamış olan bir kapitalist ülkede olsun, devrimi sürekli kılan şey budur.

Troçki bu teorisini, ilk olarak 1904-06 yıllarında yazdığı, Sonuçlar ve Olasılıklar adlı kitabında dile getirdi. Bu süre içerisinde Lenin, burjuva demokratik sorunların çözümü için, “İşçi ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” adlı, burjuva mülkiyetini proletaryaya devretmeyi içermeyen bir ara formülü savunmakta idi. Ancak, 1917 yılının Nisan ayında, sürgünden Rusya’ya dönen Lenin, 4 Nisan tezlerinde tüm iktidarın acilen proletarya tarafından ele geçirilmesini savundu.

Bu Bolşevik parti içerisinde oldukça büyük bir tartışmaya yol açtı, çünkü bunun anlamı, demokratik diktatörlük tezinin reddedilmesi idi. Lenin’in sürgünden dönüşünde onu karşılama komitesinin içerisinde yer alan Zalejsky şöyle der: “Lenin’in tezleri patlayan bir bomba etkisi yaptı. O gün (4 Nisan) Lenin tek bir lehte taraftar bulamadı, kendi saflarımızda bile.” Lenin’in, sürekli devrim teorisinin özünü taşıyan tezleri o gün, 13 karşı oyla reddedilse de 18 Nisan’da Lenin’in büyük mücadelesi sonucunda kabul edildi.

Lenin, 10 Mayıs tarihinde, Mejrayonka diye bilinen, Birleşik Sosyal Demokratlar adlı Troçki’nin de içerisinde bulunduğu bir grubun toplantısına bizzat katılıp, Troçki ve tüm Mejrayonka grubu üyelerini kendi partisine çağırdı. Nitelikli bir konuşma yapmasının ardından Troçki, 4000 kişilik grubu ile temmuz ayında Bolşevikler’e katıldı. Böylece Lenin ve Troçki’nin önderliğindeki Ekim Devrimi ve 3. Enternasyonal, Sürekli Devrim mücadelesinin başlıca ifadesi oldular.

Lenin’in ölümünden sonra, Bolşevik Parti içerisinde güçlenen bürokrasinin ortaya attığı Tek Ülkede Sosyalizm teorisi, Sürekli Devrim teorisine kararlı bir şekilde karşı çıkan tek teoridir. Ancak bu teorinin yanlışlığı, boğazlanan 1926 Çin devrimi, 1936 İspanyol devrimi ve işçi devletlerinde yaşanan karşı devrimler ile ispatlanmıştır. Tüm bunlar aynı zamanda, Sürekli Devrim teorisinin tersinden ispatıdır.

Sürekli devrim teorisi, tüm dünya proletaryasın ve yoksul halklarının, kurtuluş yöntemini göstermeye devam etmektedir.

gazetenisan.net

3 Şubat 2026 Salı

Zamanımızın Bir Kahramanı

Modern edebiyatın klasiklerinden Zamanımızın Bir Kahramanı, malûm, aslında bir anti-kahramanı anlatır: Başka insanları istismar eden, bencil bir "lüzumsuz" adam... Bu (anti)kahraman, -yazar Lermontov'un kendisiyle olan dertleriyle beraber-, tüm bir kuşağın, tüm bir dönemin bütün kötülüklerinin, zaaflarının, ahlâkî düşüklüklerinin temsili sayılmıştır.

Gaye Boralıoğlu, son romanlarında, Zamanımızın Bir Kahramanı'nın portrelerini çizmiyor mu? 2018'de yayımlanan Dünyadan Aşağı, Aksu Bora'nın lafı dolandırmayan özetiyle "dünyaya tutunmaya çalışan boktan bir herifi" resmediyordu.[1] İsyan edememiş olmanın hıncıyla kavrulan, "korkak, tembel, rahatına düşkün" -ekleyelim: azamî talepkâr ve dünyadan hep alacaklı-, Hilmi Aydın'ın dünyaya tutunması, hamamböceksi (yoksa planaryen mi demeliydik?!) bir hayatta kalma azmiyle başarılmış bir tutunmaydı.

Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi'deki Arda da, zamanımızın bir kahramanı.[2] Arda, konformizm ortak paydasında buluşabileceği Hilmi Aydın'la aynı soydan bir 'kahraman' değil gerçi. Her şeyden önce, o bir tutunamayan. Hilmi Aydın gemiciğini yürütüyordu, hem de haritada kara görünen yerleri bile kendine kanal yapıp yürütmeyi biliyordu. Arda ise, bizzat en sevdiğinin suratına haykırdığı teşhisle, bir "umutsuz vaka." Umudu "müstehcen bir kelime" sayacak kadar, "Benim hiç umudum olmadı" diyecek kadar umutsuz, hatta umut karşıtı, deyim yerindeyse.

Her Şey Normalmiş Gibi'nin Arda'sını tanımlayacak en sağlam kavram, sinizm. Biliyor-ve -yapmıyor, biliyor-ve-susuyor, zira.[3] Bir yerde, "dünyayı biliyorum," diyor; sahiden de, dönmeye devam ederken gitgide acımasızlaştığının, gitgide kendi "mezarına gömüldüğünün" farkında, dünyanın. ("Belki de gerçek hayat çoktan bitti, tarihî bir filmin modası geçmiş aktörleriyiz hepimiz.") Yapılması gereken hakkında bir fikri, bir sezgisi de var sayılır - ama o fikre, o sezgiye sadakati yok, o fikrin sorumluluğunu almıyor, o sezginin peşinden gitmiyor, bir yararı olacağına inanmıyor. Sevdalandığı kızı, onun tam aksi bir eylemci karakter olan Lora'yı "niye oradan oraya koşturuyorsun" diye sorguluyor bu yüzden.

Bu yüzden, "müzmin çaresizliği" içinde, sevgilisinin tarifiyle "pasifizm, tembellik" içinde, kendi kendini tarifiyle "mecalsizlik, halsizlik" içinde, "küçük kovuğunda" oturup duruyor. Bir dünya kaçağı, o. "Yüzünü yıkar gibi kurtulmak istiyor" dünyadan; "bir an önce yorganın altına girmek, bu dünyayla ilişkimi kesmek istiyor" ve "dünyadan çekilmek istercesine" sarılıyor yorganına; "dünyanın yükünü dışarda bırakıp bir büyük parantezin içinde kayboluyor"... Dünyaya tutunabilmek için, "temel meseleleri sorgulamaktan vazgeçmesi gerektiğini" kabullenmiş; ne çare ki bu da onu mutlu etmiyor - zaten dünyaya tutunmasına da yetmiyor.

***

Her Şey Normalmiş Gibi, adı üstünde, normalleşmemesi gereken, alışılmaması gereken bir rejimin, bir hayat tarzının, bir insanlık halinin, bir dünyanın normalleşmesine dair bir roman. İnsanı insanlığından eksilten bu normalleşmenin zihniyetini, ruh halini teşrih eden bir roman.

Romanın kahramanı, zamanımızın kahramanı yani, "Bu dünya kadar normalim" diyor bir yerde. Başka bir yerde de, "Bu dünyada ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim,” diyor. Yine, sinik bir iyilik hali.

İyi-insanlığı da öyle, Arda'nın. Kimseye bir zararı yok, kötülük düşünmüyor. Hatta uzaktan uzağa, iyiliğini istiyor insanların. Yani, "iyi" çocuk, aslında. Lakin sevgilisi, bir noktada "Sorsalar iyi bir adam olduğunu söyleyeceksin değil mi?" diye çıkışıyor ona. Bu iyi-insanlıktaki sinizmi sorguluyor: "İyilik dediğin şey kendinden menkul soyut bir kavram değil. Fedakârlık var içinde, diğerkâmlık var, empati var, vicdan var. Her şeyden önce bir eylem var. Bir fiil! Bir şey… yapmak… fiil olmadan iyilik de olmaz."

***

Arda, bu halinden, bu eylemsizliğinden, bu dünya kaçaklığından suçluluk duyuyor mu peki? Romanda bir yerde geçiyor, suçluluk. Diyarbakır sokaklarında dolanırken (insanlar "bir şey biliyorlar da söylemiyorlar, sırları var belli etmiyorlar"dır orada), her adımda "kendini daha da yabancı... daha da suçlu" hissettiğini söylüyor. Diyarbakır, Arda'ya bile suçlu hissettiriyor. Usul usul harekete geçme şevkinin içinde mayalanmasında, sanki bu hissin de payı var, değil mi? (Bu kadarcık sürprizbozanı [spoiler] hoşgörün.)

Suçluluk duygusunu, Behçet Çelik'in bir öyküsü üzerinden konuşmuştuk, epey önce.[4] Suçluluk duygusunun zehir gibi işleyişini, halisini ve habisini.

Max Weber'in kadri bilinmemiş eşi Marianne Weber’in, Nazi rejimine dair suçluluk duyup duymadığı sorulduğunda verdiği bilge cevabı aktarasım var - biraz uzunca:

“Evet ve hayır… Başından beri reddettiğim bir gücün cürümlerinden sorumlu değilim. Bir şeyi değiştiremezdim, kenara itilmişlerden biriydim. Birey olarak, ‘ödev/yükümlülük’ fikrine aykırı düşmüş değilim, çünkü gücümü aşan güçlere karşı etkisiz bir saldırıya kalkışarak mahvolmayı kendime ödev kılamazdım.  Fakat halkımın bir parçası olarak kendimi temellendirilemez bir şekilde, ömrümün geri kalanı boyunca taşıyacağım bir kolektif suça karışmış hissediyorum. Hayatımı feda etmedim, susarak hayatımı kurtardım… Bunu duyguların ötesinde kişisel suçum olarak görüyorum, kendime koyduğum yüksek ölçütler [buranın altını ben çizdim - T.B.]  nezdinde bir kusurdur.”[5]

İşte, Her Şey Normalmiş Gibi'deki zamane kahramanı Arda'nın manevî çilesini, kendine o yüksek ölçütleri koymanın/koyamamanın sancısı olarak okuyabilirsiniz. Kendine, Normalmiş Gibi'ye alışmayacak, Normalmiş Gibi'ye rıza göstermeyecek ölçütler koymak... "İyi" olmanın yolu, o.


[1] Oğulluktan Sessizce Çekilmek

[2] Aman diyeyim; Her Şey Normalmiş Gibi'yi "zamanımızın bir kahramanı"nın portre çizimine hapsedemeyiz. Bu, isterseniz, sabırla isyan arasındaki ince çizginin romanıdır. İsterseniz, bir distopya romanı. İsterseniz, bir aşk romanıdır. Benimkisi, olası okumalardan bir okuma.

[3] Alenka Zupančič'in "aklın sapkın bir biçimi" dediği, "Görüyorum, kabul ediyorum ve bu sayede unutabilirim artık" zihniyeti... "Düşünecek kadar aptal değilimdir." (Alenka Zupančič Biliyorum ama yine de... Çev. Barış Engin Aksoy. Metis, 2024, s. 12, 66 ve 74.)

[4] Suçluluk Duygusu

[5] Bärbel Meurer:  Marianne Weber – Leben und Werk. Mohr und Siebeck, Tübingen 2010, s. 581. 

Tanıl Bora - Birikim

15 Ocak 2026 Perşembe

Rosa Luxemburg’un mirası

“Bana kadın hareketi hakkında o uzun mektubu ne zaman yazacaksın? Aslında tek bir küçük mektup için bile sana yalvarabilirim!”

Bu sözler Rosa Luxemburg’un 1903 yılının ocak ayında Clara Zetkin’e yazdığı bir mektuptan alıntı. Sosyalizme biraz ilgi duyan hemen hemen herkesin bildiği bir isim Rosa Luxemburg. Aynı zamanda kadın hareketinin de sahiplendiği arka çıktığı, 8 Martlarda, 25 Kasımlarda portresi taşınan ve o ünlü “Vardım, varım, var olacağım” sözünün de kadın hareketinin hafızasına kazımış büyük devrimcilerden biri. Döneminde emperyalizme karşı mücadelede ve tartışmalarda adından söz ettirmiş olsa da Luxemburg’u anlatan birçok ikincil kaynak, onun kadın sorunu üzerine çalışmalarının çok sınırlı olduğuna ilişkin bir yorumda bulunuyor. Halbuki Clara Zetkin, Kollontai gibi isimler kadar olmasa da işçi sınıfından kadınların hareketini izleyen ve kadın hareketindeki burjuva akımlarla da mücadele eden bir isim Luxemburg.

“Burjuva akımlarla mücadele” konusu Luxemburg için olduğu kadar Marksist birçok kadının da tartışmalarında odak haline getirdikleri noktalardan biri. Bugün bunu tartışıyor olmamızın temel nedenlerinden biri ise dünyayı değiştirme hedefiyle Marksizme yönelmiş ve bunu kadınların ezilmişliği sorununda kılavuz haline gelmiş kadınların bu mirasının altını çizmek. Çünkü kadın hareketinde dönem dönem hakim olan çeşitli feminist ideolojilerin ortak noktası, bu mirası görmezden gelerek kadınlara ilişkin politika yürütebileceklerin ancak ve ancak feminist olabileceklerini savunması ya da kadınlara dair yürütülen tüm politikaların ancak feminist politika olabileceğini savunması. Bu durum bir yandan Marksist kadınların kadın hareketine etkisini gösterirken bir yandan da Marksizmin ve Marksizmi kuşanmış kadınların düşünce ve pratiklerinin egemen olan tarafından nasıl bozuşturulduğunun bir göstergesi.

Oy sorunu

Şimdi, Rosa Luxemburg’un erişebildiğimiz yazıları ve mektuplarında Marksizmin kadınların ezilmişliği sorununu nasıl ele aldığına ilişkin tartışmalarına bir bakalım.

Luxemburg, kadınların oy hakkına yönelik yürüttüğü tartışmalarda bu hakkın işçi sınıfı açısından nasıl bir öneme sahip olduğunun altını hemen her fırsatta çizdi. Kadınların oy hakkının karşısında alınan tutumları açıkça mahkum eden Luxemburg, kadınların siyasal özgürleşmesinin işçi sınıfının geniş bir parçası olarak mücadeleyi ilerleteceğini söylüyordu. Örneğin, 1902’de Belçika Sosyal Demokratlarının genel oy hakkı çağrısını “bir erkek, bir oy” diye sınırlaması ve liberallerle ittifak uğruna işçi kadınların oy hakkından geçici olarak vazgeçmesi, Rosa Luxemburg açısından kadınların oy hakkının işçi sınıfının oy hakkından ayrılamayacağına dair temel tartışmalardan biriydi:

“Kuşkusuz, Belçikalı yoldaşlarımız kadınlara oy hakkı talebini, erkekler için genel oy hakkını kazandıktan sonra yeniden ileri sürmek üzere ‘şimdilik’ bir yana bıraktıkları konusunda bize güvence verecekler. Ancak, programlarındaki her yemeğin ancak öncekinden sonra yenilebileceği bir yemek listesi olduğu yönündeki anlayış, bütün ülkelerdeki Sosyal Demokrasi için yeni bir şeydir.”

Luxemburg, o dönem Belçika Sosyal Demokratlarının kadınların oy hakkına ilişkin tutumunu “hakkını kullanabilecek toplumsal olgunluğa erişememe” gibi gerekçelendirmesini ise oldukça sert eleştirdi:

“Sanki siyasal olgunluğun hakları kullanmaktan başka bir okulu varmış gibi! Sanki işçi sınıfının erkekleri seçim sandığını sınıf çıkarlarını savunmak için nasıl kullanacaklarını öğrenme sürecinden geçmemişler gibi!”

Luxemburg, kadınların oy hakkına ilişkin yürüttüğü tartışmaları bir cinsiyet karşıtlığına indirgemekten ziyade işçi sınıfının toplamının yönetebilmesinin karşısında gericiliğin örgütlendiği anlardan biri olarak değerlendirdi. Monarşi ve kadınların oy hakkına sahip olmaması sorununu birlikte değerlendiren Luxemburg’a göre bunlar, “halka karşı olan kesimlerin” ya da başka bir ifade ile kapitalist sınıfların en önemli araçlarıydı. Proleter kadınların oy hakkından uzak tutulmaya çalışılması aynı zamanda monarşiye, militarizme, yoksulluğa ve burjuvazinin egemenliğinin kadınlar üzerinde biriktirdiği tüm yüke karşı tehdit olmalarından ileri geliyordu.

Kadınların kurtuluşu ve sınıf mücadelesi

Luxemburg, proleter kadınların siyasal haklarını tartıştığı diğer yazısında ise burjuvazi sınıfına mensup kadınlar ile proleter kadınlar arasında net bir ayrım yapıyordu. Proleter kadınların siyasal haklarının bir gereksinme olduğunu şu sözlerle açıklıyordu: “Çünkü erkek proleterlerle aynı ekonomik işlevleri yerine getirmekte, aynı biçimde sermayeye kölelik etmekte, devlet de ona fark gözetmeden davranmakta; kanını emmekte ve ezmektedir. Çıkarları aynıdır ve savunmak için aynı silahları kuşanır. Siyasal talepleri, sömürülen sınıfı sömürücülerinden ayıran toplumsal uçurumun derinliklerine, erkek ile kadın arasındaki karşıtlığa değil, emek ile sermaye arasındaki karşıtlığa kök salmıştır.”

Kadın haklarının burjuva savunucularının, siyasi yaşamda rol üstlenmek için siyasal hakları talep ettiğini söyleyen Luxemburg, proleter kadınların yasal düzenlemelerle yetinemeyeceğini vurguluyordu. Bu kısım özellikle Luxemburg’un burjuva kadınları tanımlarken kullandığı ifadelerle de birleştirince daha anlaşılır oluyor. Luxemburg, kapitalist sistem içinde burjuva kadınların, kendisi işi olan bir azınlığı dışarıda bıraktığını belirtiyor, toplumda birer asalak olduklarını vurguluyordu. Hatta “asalakların asalağı” gibi bir vurgu da yapıyordu. Bunun nedeni, burjuva kadınların burjuva erkeklerinin proleteryanın tamamından sömürerek elde ettiği artık değerin ortaklaşa tüketicisi olmasından ileri geliyordu.

Kadınların oy hakkını savunan belli burjuva kadınlar olsa da burjuva kadınların oy hakkı da dahil olmak üzere sınıf egemenliğini tehdit eden her ileri adıma karşı nasıl tutum almak zorunda olduklarını vurgulayan Luxemburg, Paris Komünü’ne dönük saldırıların burjuva kadınlar tarafından nasıl karşılandığını şöyle anlatıyordu:

“1871' de, Paris' te, Komün'ün kahraman işçileri makineli tüfeklerle yenilgiye uğratılırlarken, burjuvazinin gözü dönmüş kadınları, bastırılan proletaryadan kanlı öç almakta hayvansı erkeklerini bile geride bırakmışlardı. Mülk sahibi sınıfların kadınları, toplumsal olarak işe yaramayan varlıkları için gerekli araçları dolaylı olarak aldıkları emekçilerin sömürülmesini ve köleleştirilmesini hep şiddetle savunageldiler.”

Luxemburg’un burjuva kadınlara dönük tartışmaları, kadının ezilmişliği sorununun temellerine yani üretim ilişkilerine işaret ederken bir yandan da dönemin feminist düşüncesine karşı da eleştirilerini ortaya koyuyordu. Burjuva kadının -burjuva erkeğin de- bırakalım toplumsal imtiyazlarını ya da statüsünü, yaşamının işçi kadınların ve erkeklerin sömürüsünün devamlılığına bağlı olması proleter kadınlarla son kertede birleşebilmesinin imkansız olduğunu ortaya koyuyordu. Keza Luxemburg, dönemin feminist hareketi Sufrajetlere dönük tartışmalarını da bunun üzerinden kurmuştu:

“Rahatı yerinde burjuva kadınları arasında kadınların eşitliği çağrısında bulunanlar da maddi kökleri olmayan güçsüz birtakım kümelerin saf ideolojisi, erkek ile kadın arasındaki karşıtlığın bir hayaleti, bir gariplikten başka bir şey değildir. Yani aslında Sufrajet hareketin doğası, bizatihi maskaralıktır.”

Dünyanın çeşitli ülkelerinde -İngiltere, Amerika gibi- burjuva kadınlar ve proleter kadınlar oy hakkına yönelik birlikte mücadele etmiş olsa da tarih tam da Luxemburg’un tartıştığı gibi bir sonuç ortaya çıkarttı. Burjuva kadınlar sınıfsal pozisyonlarının koşullarını sağladığı siyasal yönetime katılma kabileyetlerini, yani işçi sınıfının sömürüsü üzerinde söz sahibi olabilme kabiliyetini garanti altına aldıktan hemen sonra proleter kadınlara sırtlarını dönerek, soluğu burjuva erkeklerinin yanında aldılar.

Sınıf mücadelesi olmadan eşitlik mümkün mü?

Rosa Luxemburg’un kadınların ezilmişliği sorununa ilişkin yazdığı yazılardan belki de sınırlı bir kısmına erişebiliyoruz. Ancak yine de tüm tartışmaları, Marksizmin bugün içinde yaşadığımız sistemi ve kadınların ezilmişliği sorununun da bu sistemin bir parçası olarak kavranması açısından Luxemburg’un yazıları yeniden okunarak tartışılması gereken nitelikte.

Sonuç olarak, Luxemburg burjuva kadınların sınıfsal pozisyonlarını ve neden işçi sınıfının tamamının karşısında yer aldıklarını açıklarken bir yandan da kadınların toplumsal konumlarına ilişkin açıklamaların ve tartışmaların sınıf perspektifiyle neden yürütülmesi gerektiğini de vurguladı. Kendi hayatını ve mücadelesini de kadın ve erkek işçilerin çıkarlarının ayrı olmadığı, her cinsiyetin eşit ve özgür bir biçimde yaşayabilmesinin tek yolunun da Marksizmden geçtiğini bilerek yaşadı ve yürüttü.

 Sıla Altun -Evrensel


9 Ocak 2026 Cuma

Elde Kalan Ankara

Bir Arunta kabilesi olan Achilpaların geleneklerine göre, tanrısal varlık Numbakula, efsanevi zamanda, gelecekte onların olacak toprakları ‘evrenselleştirmiş’, onların Ata’larını yaratmış ve kurumlarını ihdas etmiştir. Numbakula bir sakız ağacının gövdesinden kutsal direği yapmış ve onu kanla birleştirdikten sonra, bu direğin üstüne çıkmış ve gökyüzünde kaybolmuştur. … [d]irek kozmik bir ekseni temsil etmektedir, çünkü toprak bunun etrafında oturulabilir hale gelmekte, bir ‘dünya’ haline dönüşmektedir. Kutsal direğin oldukça önemli ayinsel işlevi işte bundan kaynaklanmaktadır.
Achilpalar Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Tunalı Hilmi ve Kuğulu Park’ı yalnızca bir mekân ya da cadde olarak değil, bir muhit olarak düşünelim. Tunalı’nın Kennedy ile kesiştiği noktadan aşağıya sallandığımızda, önce Büklüm, ardından Bestekar ardından da Tunus caddeleri gelir. Çankaya Doğan Taşdelen Kültür Merkezi’nin önünü kesen Mustafa Kemal Bulvarı’nı karşıya atladığımızda eski Amerikan konsolosluğunun olduğu sokağa gireriz.ANAP döneminden kaldığını tahmin ettiğimiz Petek Apartmanı’nın köşesinden Meclis duvarını sağımıza alıp yukarı doğru yürüdüğümüzde Kavaklıdere’nin eteklerindeki sokaklara geliriz, Güvenlik, Kuzgun, Meneviş… Meclis duvarını sağımızda bu sokakları solumuzda tutarak Hoşdere Caddesi’ne çıkarız ve aşağıya sallanırsak Meclis’in Komutanlıklar tarafındaki duvarına kadar yürürüz. Böylelikle, Tunalı ile Kennedy’nin kesişiminden başlayan hat bir sınır olarak Meclis duvarının Komutanlıklar tarafındaki köşede sona erer. Bu sınırın üst sınırı ise Çankaya Köşkü’nün Ayrancı tarafındaki duvardır ve neredeyse Tunalı tarafında çizdiğimiz sınırın simetrisi olarak bölgeyi kat eder.

Bu üst ve alt güzergahın sol tarafındaki sınır Esat’ın aşağılarındaki Bülbülderesi hattıyla, sağdaki sınır ise Dikmen’in şimdilerde Polis tesisleri olmuş olan dereleriyle çizilir.

Tunalı, Büklüm, Bestekar, Cinnah, Farabi, Şili Meydan, Seğmenler, Kuğulu Park, Bülten sokak, Kuzgun, Meneviş, GOP, Güvenlik, Yaylagül, Kunanbay, Billur… bu sınırların içinde kalır. Ve tüm bu muhite kabaca eğlenen, hâlâ eğlenebilen Ankara diyebiliriz. Bohemlerin, flanörlerin, meraklıların, tuhafların, dövmelilerin, dövmecilerin, yayaların ve yayarak yaşayanların Ankara’sı.

Burada yoğunluklu olarak orta sınıflar olmak üzere, marjlarda daha yoksullar (örneğin öğrenciler) ve daha tuzukurular da otururlar. Tüm bu sınıfsal katmanları belirli bir çizgide hizalayan şey, çizdiğimiz sınırların yaşam tarzının eğlence ile birlikte düşünülmesidir.

Buranın eğlencesi öncelikle, Angaralı değildir, yeni nesil meyhanelerde sahneye dansözler ve çengiler çıkar ama Amsterdam-vari bir ambiyansıyla mutenalaştırılmış sahnelerdir buralar. Eğlence mekânı semtin komşusudur ve semtin sakinleri de eğlenmek için ayrıca bir mekâna ihtiyaç duymayabilirler, eğlence kapıda ve sokaktadır. Dolayısıyla burada eğlence Angaralı olmadığı gibi illaki piyasalaşmak zorunda da değildir (örneğin her sandalyesi piyasa tarafından teslim alınmış İstiklal-Beyoğlu’nu düşünelim). Yeni nesil meyhaneler, nostaljik meyhaneler, ağır başlı meyhaneler, publar, cafeler, lokantalar, dürümcüler, nevzuhur Uzakdoğu mutfağı ve elbette kendi imkânlarıyla müzik yapan (dijital ya da canlı) ve bir evin istinat duvarında piizlenen gençler… Üstelik günün ya da gecenin herhangi bir saatinde, bir bakış, bir söz ile taciz edilmeden piizlenebilen gençler.

Bu Ankara’nın meşhur tabelasını da muhtemelen bu piizci, sinyalcı gençler meşhur etmişlerdir.

Çünkü bu tabela, benim piiz sokağı dediğim, kısa bir süre önce taşınmadan üç yıl yaşadığım Büklüm’ün Kennedy Sokağı ikiye böldükten sonra Kızılay tarafında değil de Tunalı tarafında kalan parçasının hemen altındadır.

Alkollü mekânlar, Bestekar ve Tunus’ta yoğunlaşır ama piiz Büklüm’de, Bülten’de ve yer yer Tunus’ta yoğunlaşır. Geç vakitlere kadar içen gençler, tükettikleri şişeleri ve plastik bardaklarını, istinat duvarlarının üzerine muhtemelen ‘bak abijim bu bardağı şişeyi usturuplu bir şekilde dizebiliyorum, öyleyse sarhoş değilim’ diyerek koymuşlar ve alkolizmin en büyük ritüeli olan sarhoş değilim performansını icra etmişler gibidir. İşte bu piiz muhabbetleri, Büklüm ile tabelanın kesiştiği binanın önünden başlayarak içeriye doğru büyür gider, ki bu sokaklar aynı zamanda bütün binaların grafiti tarafından teslim alındığı sokaklardır.

Dolayısıyla, bu tabelanın meşhur olması ve muhtemelen bu piizci, sinyalci, dalgacı, bohem, tuhaf, neşeli gençler tarafından meşhur edilmiş olması hiç şaşırtıcı değil. Tabela artık, bir sosyal medya fenomeni ve ona asılmak bir ritüel, fakat neden? Ya da o tabela henüz bir tabula rasa iken ona asılıp fotoğraf çektiren ve o fotoğrafı viral kılan duygulanım ne olabilir?

Bence burası, işte yazının en başında anlatmaya çalıştığım eğlenen Ankara ile Angara arasındaki fark ve bu tabela bu farkın sınır taşı.

Benim hatırlayabildiğim kadarıyla eskiden eğlencenin anlamı ve içeriği farklı olmakla birlikte, şimdi Tunalı civarını mesken tutmuş (yaklaşık) orta sınıflar için eğlence Sakarya’dan ve spesifik olarak da SGK işhanındaki türkü barlardan başlardı. Karanfil, Yüksel daha kültür merkezli olmak üzere, kafelerin yeme içme mekânlarının, Ankaralı okur-yazarların, orta sınıfların boş zaman mekânlarıydı. Onlarca kitapçı, kafe, sağda solda şunu bunu tartışanlar, Yüksel’de eylem yapmaya çalışanlar… Tüm bu temaşa içerisinde Olgunlar Sokağı bir tür son durak gibi hem sahafları hem de dürümcüleriyle kollarını açmış beklerdi ve o yılların orta-sınıfları için eğlencenin ve kültürlenmenin sınırları SGK işhanında başlar, Olgunlar’da biterdi, Tunalı henüz yalnızca tuzukuruların yaşadığı, meclise arkabahçe  bir yerdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, değişen her şey gibi Ankara da değişti, Angara hapsedildiği Hacıbayram-Ulus civarından yavaş yavaş yukarıya yürüdü, yürüyor. Sakarya caddesi meyhane görünümlü pavyonlar tarafından ele geçirilmiş durumda, Yüksel-Karanfil ise hadi terör demeyelim ama bir yanda ASPAVA diğer yanda güya kültür markalarının endüstriyel yeme içme mekânlarının kolonizasyonuna teslim olmuş durumda, Olgunlar’da hâlâ birkaç iyi sahaf var ama kahir ekseriyeti, test-ders kitabı ve (Chat gpt bile değil) Google’a yazdırılmış ‘Reis Çatlı’ türü komplo bestsellerları tarafından teslim alınmış durumda. Mülkiyeliler gibi bir şekilde kurumsallık kazanmış ve yıllara rağmen varlığını sürdürübilen birkaç nostaljik mekân hariç, Kennedy’nin Kızılay tarafından aşağıya doğru eğlence ve boş zaman anlayışı tümüyle değişmiş durumda. Özellikle, her sokağa birer ikişer serpiştirilmiş gece kulübü adıyla faaliyet gösteren pavyonlar, onlara bitişik ‘güzellik merkezleri’ onlara bitişik ‘dürümcü’ (fedailerin tespih sallayıp zaman öldürüp, sokağı kestikleri) ve gene buralara hizmet veren ‘pansiyonlar’ ve bu mekânları tamamlayan iskambil masalı kahvehaneler… Kızılay’dan Kennedy’ye kadar bütün semtin çehresini dönüştürmüş durumda.

Dolayısıyla ben burada olan şeyin bir sınır belirlemesi, bir sınır işaretlemesi olduğunu düşünüyorum. Belirli bir beden formuyla, artık sitilize olmuş hareketlerle, (eğlenen, eğlenebilen) Ankara’da yaşayanlar, kendi bedenlerini sınırın karşısında, Hacı Bayram-Ulus’tan Kennedy’ye karşı girdiği her sokağı pavyonlaştırmış, zombileştirmiş Angara’ya karşı, karabüyüyü bozacak, zombilerin yürüyüşünü durduracak bir muska gibi gösteriyorlar.

Toprağın verimini berekete dönüştüremeyen öfkenin kamışa dönüşmesi gibi, gençler de ağaçları keserek, toprağı betona boğarak yürüyen Angara’ya karşı (muhayyel çocuklukta ağaçlara tırmandıkları gibi) ağaçlara tırmanarak, kentin ortasında bir cangıl değilse bile birkaç ağaç arzu ettiklerini ima ediyorlar (Ama belediyemiz elbette bunu yanlış yorumlayıp, papağan tüneğine benzer bir barfiks direği dikecekti, teessüfler Çankaya Belediyesi)…Bülten’de, Büklüm’de, Güniz’de kalmış birkaç ağacın dalından, elma erik yiyebilme ihtimalini, yağmur yağdığında osuruk ağacı da olsa tabiat kokma ihtimalini takdis ediyorlar...  

Biraz daha antropolojik bakmak gerekirse, aslında karşı karşıya olduğumuz şey bir tabela değil bir totem; mekânı kutsallaştırmaya yarayan, sınırı çizmeye yarayan, dünyanın merkezini belirleyip o merkezden gökyüzüne uzanmayan çalışanlar için bir dünya direği, axis mundi, bir kayın ağacı, bir sakız ağacı.

Buradan devam edersek, neden o tabela kırılıyor, sökülüyor, gençler dövme yaptırıyorlar ve tabelanın parçalarını yanlarında götürüyorlar? Çankaya Belediyemizin göremediğini Achilpalar bize söylüyor:

Achilpalar yolculukları sırasında bu direği beraberlerinde götürmekte ve izlenecek yönü onun eğimine göre seçmektedirler. Bu durum onlara ‘dünyalarında’ olmaya ara vermeksizin ve aynı zamanda, Numbakula’nın içinde kaybolduğu gökyüzüyle iletişimi kesmeksizin, sürekli olarak yer değiştirmelerine izin vermektedir. Eğer direk kırılırsa, bu bir felakettir; bir cins ‘dünyanın sonu’, Kaos’a geri dönmedir. Spencer ve Gillen, bir efsaneye göre direğin kırılmasıyla kabilenin tümünün korkunç bir endişeye düştüğünü kaydetmektedirler: Kabile üyeleri bir süre başıboş dolaştıktan sonra, yere oturmuşlar ve kendilerini ölüme terk etmişlerdir.

Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Osman Özarslan -Birikim