Translate

20 Ağustos 2026 Perşembe

İktidara gelmemek avantaj olabilir mi?

Hepimizin aklında çok temel bir varsayım var: “Siyasi partiler iktidarı hedefler.” Bu varsayım kağıt üzerinde mantıklı; o kadar zahmet “ikinci parti” olmak için çekiliyor olamaz. Sağduyumuz da bize bunun saçma olduğunu söyler: Bir siyasi parti gücü neden reddetsin ki? Ama böyle bir tavrın çok haklı gerekçeleri olabilir!

Sağduyu bilimin en sinsi düşmanıdır ve karmaşık sistemleri anlamak konusunda bizi sıklıkla yarı yolda bırakır. Gerçekten de günlük siyasetin sığ tartışmalarından bir adım geri atıp olaya bilim merceğinden baktığımızda, karşımıza son derece irkiltici ama ufuk açıcı bir gerçek çıkıyor: Çok partili sistemlerde uzun dönem “ana muhalefet partisi” olarak kalmak, iktidar olmaktan daha kârlı, daha risksiz ve evrimsel açıdan uyum başarısı daha yüksek (“fit”) bir “hayatta kalma stratejisi” olabilir!

Önce iki kritik noktayı netleştireyim: İlk olarak, bunu derken siyasi partilerin veya liderlerinin canlılar gibi evrimleştiğini söylemiyorum. Buradaki argüman, insan toplumu içerisindeki etkileşimlerin en temelde evrimsel biyoloji, psikoloji ve oyun teorisi gibi bilimsel teorilerle izah edilebileceği argümanı. İkincisi, kastettiğim bir “komplo teorisi” de değil. Mesele, tıpkı biyolojik evrimde gördüğümüz gibi içinde bulunulan çevresel şartların (yasal çerçevenin, seçmen davranışlarının) hangi stratejiyi ödüllendirecek biçimde tasarlandığıyla ilgili olabilir.

Öyleyse gelin, bu “daimi muhalefet” stratejisinin ardındaki mekanizmaları adım adım inceleyelim.

Hayattaki hemen her şeye temel doğa yasaları çerçevesinden bakmak mümkün. Örneğin evrenin en dik kafalı kuralını düşünün: Termodinamiğin İkinci Yasası olarak da bilinen entropinin artışı yasası. Canlı bir organizma veya devlet gibi dışarıyla madde ve enerji alışverişi yapan “açık sistemler”, bu kaçınılmaz entropi artışına karşı koyabilmek (yani hayatta kalabilmek) için durmaksızın enerji harcamak zorundalar. Bunu yapmadıkları anda düzensizliğe, kaosa ve ölüme boyun eğerler.

İktidarda olmanın metabolik yükü

Düşünecek olursanız koca bir ülkeyi yönetmek, yani iktidar olmak, özünde devasa bir mekanizmayı entropiye karşı ayakta tutmaya çalışmakla çok benzer: Ekonomi, dış politika, altyapı, adalet sistemi... Tüm bu kompleks sistemler, eğer ki durmaksızın enerji harcanarak bakımları yapılmazsa dağılmaya ve kaosa sürüklenmeye meyillidir. İşte iktidar partisi, sırf var olan sistemi ayakta tutabilmek ve kendisine yöneltilen tehditleri savuşturabilmek için akılalmaz miktarda enerji (bütçe planlaması, bürokratik mesai, siyasi sermaye) harcamak zorundadır. Siyaset biliminde “İktidarın Bedeli” adı verilen bu “metabolik yük” öylesine ağırdır ki, en ufak bir hata entropinin faturasını doğrudan iktidarın önüne koyabilir.

İşte bu perspektiften bakıldığında muhalefette kalmak, devasa bir “enerji tasarrufu”na karşılık geliyor. Ana görevini sistemin yarattığı hataları işaret etmeye indirgeyerek siyaseten hayatta kalmayı sürdürebilir. Herhangi bir şeyi fiilen tamir etmeden, sadece bozulan şeyleri yüksek sesle dile getirerek varlığını sürdürür. Yönetmenin getirdiği ağır yükten tamamen muaftır; ama sistemin sağladığı kamusal güvencelerin hepsine sahiptir.

Bu enerji tasarrufunun canlılardaki karşılığını görmek için evrimsel biyolojiye bakmamız yeterli. Ekosistemde aslanlar veya kurtlar gibi “tepe yırtıcıları” gözümüze çarpar. Birçoğumuz evrimin nihai hedefinin zirvedeki bu yırtıcıları yaratmak olduğuna inanırız. Halbuki bir tepe yırtıcı olmak riskli bir pozisyondur. Sürekli avlanmak ve bölgenizi savunmak zorundasınızdır; bu inanılmaz miktarda kalori gerektirir. Ekosistemde en ufak bir sarsıntı yaşandığında, açlıktan ölen ilk canlılar hemen her zaman o görkemli tepe yırtıcılar olur.

Öte yandan, biyolojide “Alternatif Üreme Taktikleri” (ART) dediğimiz büyüleyici bir alan var. Örneğin mavi solungaçlı güneş balığı türünde, “baskın erkekler” cüsseli ve saldırgandır. Yuva kurmak ve o yuvayı ölümüne savunmak zorundadırlar. Avlanarak elde ettiği enerjinin çoğunu sınırları korumaya harcar ve bu aşırı efor nedeniyle ömrü çok kısa olur.

Fakat bir de biyologların “sinsi erkekler” veya “uydu erkekler” adını verdiği ikinci bir grup vardır: Bu erkekler ufak tefektir, asla kavga etmezler ve bölgeyi savunmak için enerji harcamazlar. Baskın erkeğin yuvasının çeperinde, güvenli bir mesafede pusuya yatarlar. Baskın erkek bütün o ağır işçiliği yapıp kaynakları sağladığında, uydu erkekler bir anda aradan sıyrılıp kendi spermlerini bırakır ve oradan anında sıvışırlar. Uydu erkek sıfır fiziksel risk alarak hayatta kalmıştır! Read more >

Çağrı Mert Bakırcı / Oksijen

13 Ağustos 2026 Perşembe

Zenginlerin ırkçılık şovu: 2026 Dünya Kupası

Dünya Kupası henüz başlamadan katılan ülkelerden Haiti’nin formasına Fransız sömürgeciliğinden kurtulmalarının simgesi olan Haiti Devrimi’nden bir imge koyması FIFA yönetimi tarafından “savaş sahnesi” yansıttığı gerekçesiyle yasaklandı. 2026 Dünya Kupası yine medyada muazzam kutlamalarla başladı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlara heyecan ve neşe getiren bu devasa organizasyon sayesinde küresel halkları kendi ülkeleri etrafında “sportmence” kenetleyecek zenginle yoksulun, ezilenle ezenin, güneyle kuzeyin, doğuyla batının kalbi aynı anda atıyor. Bu söylem egemenler açısından tam bir sportswashinge (sporla aklama) işaret ediyor. Dünya Kupası bir spor organizasyonu olmanın çok ötesinde devasa bir sömürü ve ırkçılık düzeni üzerinden yükselen, yoksulların yerinden edilmesine yol açan bir şovdan ibaret.

Yoksulların emeği üzerinden yükselen kârlılık
Dünya Kupası etkinliği her zaman işçilerin emeğinin mutlak bir şekilde sömürülmesi üzerinden yapılageldi. Etkinlik milyonları etkisi altına almaya başladıkça da sömürü katlanarak arttı. FIFA’nın sadece 2026 Dünya Kupası’ndan elde etmeyi beklediği gelir 11 milyar dolar. Dünya Kupası’na katılan takım sayısının 48’e, maç sayısının 104’e çıkarılmasıysa daha fazla “çevre” ülkeyi içermeye dönük bir adım değil, tamamen kârları artırmakla ilgili.

Sıradan bir futbol izleyicisinin bir Dünya Kupası maçını canlı olarak stadyumda izlemesi hayal bile edilemeyecek bir şey. Ancak maçlara bilet alabilenler arasında da bir uçurum söz konusu. Es kaza maç için konaklama ve bilet ücretini karşılamanın bir yolunu bulabilmiş biri için ise Dünya Kupası deneyimi elbette krem tabaka ile aynı değil. İzleyiciler için her kategoride devasa sınıfsal duvarlar örülmüş vaziyette. Ultra zenginler için VIP localar, özel restoran hizmetleri, lüks şampanya ikramları, jet-set transfer gibi pek çok hizmet sunuluyor. Stadyumlarda gelir gruplarına göre “maç izleme” deneyimi özelleştirilirken sınıfsal farklar üzerinden “dinamik fiyatlandırma” sistemi kuran FIFA, her adımda kârına kâr katıyor. Read more>

Marksist Org

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Z kuşağının Hamamböceği İsyanı

Narendra Modi iktidarı son on iki yılda birçok kriz atlattı. Çiftçi protestoları, muhalefetin baskısı, ekonomik sıkıntılar ve dini gerilimler hükümeti zaman zaman zorladı. Buna rağmen Modi, kamuoyu karşısında geri adım atan bir lider görüntüsü vermemeye özen gösterdi.

Ancak bu kez tablo farklıydı. Haftalar önce sosyal medyada mizahi bir internet akımı olarak başlayan hareket, ülke çapında kitlesel protestolara dönüştü. Gösterilerin sona ermesi için Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan’ın istifa etmesi gerekti. İlk kez bir bakan doğrudan sokak baskısıyla görevini bıraktı. Bu gelişme, bir bakan değişikliğinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Z kuşağının siyasal ağırlığının arttığını, ekonomik büyüme ile toplumsal beklentiler arasındaki makasın açıldığını ve gençliğin artık seçimlerle sınırlı kalmayıp sokakta da siyaset yapabildiğini gösteriyor. Read More>

Yildız Önen İlke TV

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Hiroşima Barış Anıtı Parkı

Hiroşima Barış Anıtı Parkı, eski Ota Nehri'nin (Honkawa) Motoyasu Nehri'nden ayrıldığı delta bölgesinin en üst kısımlarında yer almaktadır. Atom bombası kurbanlarını anmak ve kalıcı dünya barışı için dua etmek amacıyla kurulmuş bir şehir parkıdır.

Bu bölge, Edo döneminden erken Şova dönemine kadar Hiroşima şehrinin merkezi ticaret bölgesiydi, ancak 6 Ağustos 1945'te insanlığa atılan ilk atom bombasıyla anında yok edildi. Bombalamanın ardından, 6 Ağustos 1949'da ilan edilen "Hiroşima Barış Anıtı Şehri İnşa Yasası"na dayanarak, kalıcı barışın sembolü olarak hiposantr çevresindeki alanı geliştirmek amacıyla Barış Anıtı Parkı ve tesislerinin inşasına 1950 yılında başlandı ve 1955 yılında tamamlandı.

Parkta Atom Bombası Kubbesi, Hiroşima Barış Anıtı Müzesi, barış dilekleriyle dikilmiş çok sayıda anıt ve bombalamadan sağ kurtulan bir Japon şemsiye ağacı bulunmaktadır.

Read More>

2 Ağustos 2026 Pazar

Gırgır Dergisinin En Kahramanı Rıdvan

Gırgır, yüksek satışlara ulaştıkça çalışma başına ödenen telifleri artırıyor, çizerliği bir meslek olarak cazip hâle getiriyordu. Böylelikle yalnızca dergi kadrosu değil, Oğuz Aral’ın itinayla teşvik ettiği ve ilgilendiği amatör çizerlerin sayısı da günbegün artıyordu. Öyle ki Gırgır, çıkışından beş yıl kadar sonra, bütünüyle yeni ve özgün çizgilerden oluşan, yeni bir çizerin yer bulmakta zorlandığı bir dergiye dönüşmüştü. Yeni bir çizerin kadroya alınması, yeni bir çizgi romanın başlaması, yeni bir isme köşe açılması neredeyse imkânsızdı. Sayıları her geçen gün artan çizerler arasında yoğun bir rekabet yaşanıyordu.

Bu rekabetin iki olumlu sonucu oldu. Birincisi, kendilerine yer bulamayan çizerler Gırgır’dan ayrılmak zorunda kalarak farklı dergiler yayımladılar, bu dergiler sayesinde yeni çizgi romanlar ve yeni yetenekler ortaya çıkabildi. İkincisi, Gırgır’ın yıldız çizerlerinden biri yorulup kısa bir ara verdiğinde devreye giren çizerler ve çizgi romanlar, seleflerini aratmayacak ölçüde nitelikli olmak zorundaydı. Beklemenin baskısı ve mevcut çizgileri aşabilme hedefi iştahı artırıyor, derginin yedeklerini hırslandırıyor, bu da beraberinde nitelikli işleri getiriyordu.

Bu bekleme ve rekabet düzeninin en parlak sonuçlarından biri En Kahraman Rıdvan’dı. Read More

Levent Cantek

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Kalabilmektir özgürlük

Ben o zamanlar ergenliğe yeni adım atmış bir çocuktum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal eden, adaletin ve eşitliğin bir gün gerçekten kurulabileceğine inanan biriydim. O zamanlar faşistler, büyük kalabalıklar hâlinde üzerimize gelirlerdi. Gözlerimizin içine, gözlerinden ateş çıkıyormuşçasına bakar; bağırarak, ellerindeki sopalarla saldırarak aynı sözü tekrarlardı: “Komünistler Moskova’ya!”

Bizim başka bir yere gitmemizi istiyorlardı. Burada doğduğumuz, burada büyüdüğümüz, dedelerimizin gömülü olduğu, sokaklarına anılarımızı bıraktığımız, ırmaklarında ve dağlarında huzur bulduğumuz bu coğrafyadan çekip gitmemizi istiyorlardı. Sanki bu topraklar onların mülküydü de, biz burada ancak onların izniyle bulunabiliyorduk. Sanki doğduğumuz yer bizim yurdumuz değilmiş, burada var olmamız bile bir suçmuş gibi.

Üstelik yalnızca gitmemizi istemiyorlardı. Bizi bu ülkenin hafızasından, coğrafyasından ve tarihinden de silmek istiyorlardı. Biz hiç yaşamamışız, hiç sevmemişiz, hiç mücadele etmemişiz, bu ülkenin taşına, toprağına, diline, şarkısına ve acısına hiç karışmamışız gibi yok olmamızı istiyorlardı. Bizim gitmemiz, yalnızca bedenlerimizin başka bir yere sürülmesi anlamına gelmeyecekti; bizden kalan bütün izlerin de ortadan kaldırılması demekti.

Belki de o zaman anladım: İnsan her zaman gitmek istediği için özgür olmaz. Bazen özgürlük, kendisine ait olan yerde kalabilmektir. Kendisine “Buraya ait değilsin,” diyenlere karşı, “Ben buradayım,” diyebilmektir. Seni yurdundan, hafızandan, çocukluğundan, ölülerinden ve geleceğinden koparmak isteyenlere karşı yerinden kıpırdamamaktır. Read More>

Şahap Erarslan - Artı Gerçek

21 Temmuz 2026 Salı

Şehrin Kara Çocukları

 Yusuf Arslantaş’ın İletişim Yayınları’ndan henüz çıkan öyküleri, Şehrin Kara Çocukları - Bad line dünyanın derisini kaldırıp, birbiriyle kesişmekten artık nerede başladığının izini süremediğiniz o yaralara dikkat kesilmeyi öğretmiyor mu? Sert, bıçkın, tekinsiz ama içinde yaşandıkça karşınızda daha da küçülen bir dünyanın damarlarında yürüyor. O baş belası sokaklardan, o ıssız patikalardan, o gecenin karanlığından sizin elinizi bırakmadan geçiyor. Sesini kısarak, sesini kendi içinde boğarak, dünyayı karşısına alıp tüm ufunetiyle ona bağırarak. Siz onu okurken, dünya, bir anlığına küçülüyor; siz onu okurken, dünya, bir anlığına büyüyor.

Brezilyalı yazar Jorge Amado’nun Bahia romanlarının erken dönem eserlerinden biri, Kum Kaptanları gibi. Orada, Brezilya’nın Salvador kentinde, terk edilmiş bir liman deposunda yüz kadar sokak çocuğu dünyaya kafa tutuyordu. Şehir, onlara “kum kaptanları” diyordu; emniyetin, hâkimin, gazetecilerin gözünde birer suç istatistiğinden öteye gitmeyen şehrin belası  çocuklar. Ama Amado, sizi o depoya sokuyordu, dışardaki kara çocukların içindeki insanlara bakıyordu. Dünyanın derisini soymuyordu belki ama çocukların o ilk derisini kaldırıyordu. Babası bir grevde vurulmuş liman işçisi olan, grubun sarışın, yüzü façalı lideri Pedro Bala; hırsızlık yaptığı evlerden kitap çalıp diğer çocuklara okuyan, yoksulluğun nasıl edebiyatın bahanesi değil, tanıklığı olabileceğini gösteren Profesör; ilk kez anne şefkati gördüğü zengin bir aileyi, gruba ihanet etmemek için bırakan Sem-Pernas…

Yusuf Arslantaş’ın, sizi o ev denen kara kutunun dışına çıkarmasıyla, Kum Kaptanları’nın “yıldızları gören çatısız ev” olarak gördüğü depoları arasında, şehrin kime ait olduğuyla ilgili ipince bir bağ da var. Şöyle diyor Amado:

Bu izmarit tüttüren, eski püskü paçavralar giymiş, yarı aç yarı tok, küfürbaz ve pis çocuklar aslında şehrin efendileriydi. Şehri avucunun içi gibi bilen, her şeyiyle seven onlardı. Bu şehrin şairleriydi onlar.

Şehrin Kara Çocukları: Badline ne anlatıyor? Yoksulluğu taklit etmeden, içinden geçilen dünyayı, sarsılmaları, acıyı sadece edebiyatın bahanesi olarak görmeden, içinden geçtiği şey her neyse onun kabuklarını soyuyor. Siz, özgürlüğün sadece hissi bir şey değil, fiziksel bir duygu da olduğunu anlıyorsunuz. Kesik kesik damarlardan, bütün hızıyla dünyaya çarpsın diye sürülen arabalardan, kan çanaklarından…

Kurtuluş diye sunulan hikâyelerin, aydınlık diye sunulan sarı ampullerin göz yaktığı bir yer burası. Göz yaktığı için de yine aynı karanlığa dönmekten imtina etmeyen bir yer. Başkası olsa, belki karanlık, belki yeraltı der buna ama; Arslantaş öyle demiyor: “Bir kez daha kazanmak istemeden ama aynı zamanda kaybetmenin o karşı konulmaz acısıyla paramparça bir gecenin kafa kâğıdına ismimi kazıyarak…”

Kum Kaptanları’nda bir kent olan Salvador, Arslantaş’ta nefret edilen bir çizgi roman oluyor tabii çünkü Salvador, Maria’yı hep yeniden kurtarıyor ama bizim kahramanımız Badline’da yaşıyor ve bedeni bir genç kız ve bir deliyle aynı sokaktayken; ismi, bir suça daha karışıyor. Diyordu ki, “Çağın o uzun ve çatallı dilinden yoksunsa halkımız, bizi kim anlatacak?” Ama onun yaşadığı yerde, hiçbir karanlık, O kadının kirpiklerini ıslatmaya da yetmiyor; kime ait olduğu belli olmayan ucu kaçmış hikâyeler yaşanıyor ama bu öykülerde elini kanayan yaraya götürmek, elinizi asla kanatmıyor. Çünkü yazarı, bir şekilde okurunun elinden “korkma” diyerek tutuyor, “korkma, çünkü bildiğim bir yolda yürüyoruz”.

Hafızanın tutulabilir bir şey olduğunu kim söylemişti? Yasın tutulabilen bir şey olduğunu? Bunların, ele avuca sığmaz, tutulamaz, aynı öykülerdeki gibi ucu sonu birbirine değmeyen, değmediği noktalarda dünyayı başka yerinden tutan ya da tutamayan şeyler olduğunu okuyordunuz bir yandan. Söylediği ve söylenen hiçbir şeyi hatırlamayan yaşlı bir adama, her seferinde başka şekillere bürünerek birilerine ulaşsın diye öyküler anlatmakla; sizin çalmadığınız, ama sizden çalınan şeylerin hesabını tutmak arasında sadece sokakta görülebilecek bir bağ olduğu için biraz da. Nasılsa Selvi’ye dediği gibi: “Bir cümlede bile geçmiyorsun bu kitapta. Ama tüm kitap seni anlatıyor.”

Ne diyordu Amado? “Bu şehri, her şeyiyle seven onlardı.” Ne diyordu Şehrin Kara Çocukları? “Bu şehri, suçlayamayacak kadar çok seviyorduk. Ama bu kadar üşümeseydik, farklı olurdu.” Öyküleri okudukça, şehrin belki gitmekten korktuğunuz çeperi, sizin sınırlarınıza doğru uzanıyordu. Şehir küçülürken, sizin iç çeperiniz genişliyordu. Diyarbakır şivesiyle ölen anneler, adı “şehreküstü” olanlar, sakat bir inançla bakan engelliler, karambole hayat yaşayan ablalar, sokağa kadınlığını ve bedenini her seferinde kendisine ait olmayan kirlerle paramparça ederek çıkan kadınlar… Bunları duyabilmek için, ancak o iç çeperinizin sınırlarıyla oynamanız gerekiyordu. O iç çeperiniz, iç savaşınıza da dönüşebiliyordu tabii. Çünkü burada sizi savaş halinde bırakan Arslantaş, bir başka öyküde elinizi başka bir yerinden tutuyordu: “Bu karanlıkta her şeyi duyuyorum. Çünkü garip bir şekilde bu karanlıkta her şey duyuluyor.”

Ama en son öyküde, tüm bu karanlıklardan bir kuş uçuruyor Arslantaş. O kuşu, o ele avuca sığmaz, o toplanamaz, pek yama-tutmaz öykülerinin üzerinden geçiriyor. Ve bana sorarsanız o kuş, kitap boyunca en çok sınırlarda dolaşıyor. Çünkü Arslantaş’ın öyküleri, çeperlerde dolaşmayı, afaki ve farazi bir sınır çizgisiyle yapmıyor. Erkekliğin sınırlarında, kadınlığın sınırlarında, deliliğin sınırlarında, cinselliğin sınırlarında, şehrin ve suçun sınırlarında, şehre küsmenin sınırlarında dolaşıyor. Bütün bu sınırların üzerinde yükselen o kocaman duvarları görüyor, ama o duvarları aşabilmek için bir kuş-uçumu da yetiyor.

Işıl Kurnaz

Yusuf Arslantaş’ın öykülerini okumadan önce Yusuf Arslantaş’ın öyküsünü bilmelisiniz...

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Falkland Savaşı

Falkland Savaşı, Arjantin ve İngiltere arasında 2 Nisan-14 Haziran 1982 tarihleri ​​arasında yaşanan kısa süreli, ilan edilmemiş bir savaştı.

Bu savaş, Falkland Adaları ( Arjantin'de Islas Malvinas olarak bilinir), Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nın egemenliği için yapıldı.

2 Nisan 1982'de Arjantin kuvvetleri, İngiliz denizaşırı toprağı Falkland Adaları'nı işgal etti, ardından Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nı da hedef aldı. 8000 mil uzakta olmasına rağmen, İngiltere Güney Atlantik'e bir savaş gemisi görev gücü gönderdi ve ticaret gemilerini hızla yeniden donattı.

Havada, denizde ve karada yaşanan şiddetli çatışmalar, Arjantin güçlerinin 26 Nisan 1982'de Güney Georgia'da ve 14 Haziran 1982'de Falkland Adaları'nda teslim olmasıyla sonuçlandı.

Çatışma 74 gün sürdü ve 900'den fazla can kaybına yol açtı.

Çatışmanın sonucu, tartışmasız bir şekilde Margaret Thatcher'ın liderliği ve Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri için bir dönüm noktası oldu; Galtieri, yenilginin ardından kendi hükümeti tarafından görevden alındı.

Falkland Adalar
Adalar , Britanya'ya 8.000 mil uzaklıkta, Güney Atlantik'te bulunan Britanya'ya ait denizaşırı topraklardır.

devam 1833'ten beri adalar üzerindeki egemenlik Arjantin tarafından tartışılıyor.

Falkland Adaları sakinlerinin çoğu İngiliz kökenliydi ve Arjantin'in adalar üzerindeki hak iddiasına karşıydı. 1982'de Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri , adaları zorla ele geçirmeye karar verdi.

Arjantin'in İşgali
Arjantin, 1976'da Güney Sandviç Adaları'nda izinsiz ancak herhangi bir direnişle karşılaşmadan bir varlık kurmuştu. Arjantin güçlerinin 2 Nisan'da Falkland Adaları'nı ve 3 Nisan'da Güney Georgia'yı işgal etmesi Birleşmiş Milletler tarafından kınanmıştı. İngiliz Vali Sir Rex Hunt sınır dışı edildi ve adaları savunan, ancak daha sonra teslim olmaya zorlanan küçük bir Kraliyet Deniz Piyadesi birliği olan 8901 numaralı Deniz Birliği ile birlikte İngiltere'ye geri gönderildi.

Başkan Galtieri, General Mario Menéndez'i adaların valisi ve adaları savunmak üzere görevlendirilen Arjantin kuvvetlerinin komutanı olarak atadı.

Bunu takip eden haftalarda, ada sakinlerine birçok kısıtlama getirildi. Bazıları zorla sınır dışı edildi, diğerleri ise haftalarca hapsedildi.

İngiliz Görev Gücü
İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher, adaları geri almak için Corporate kod adlı bir askeri operasyona yetki verdi.
Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana İngiliz silahlı kuvvetlerinin tüm kollarının aynı anda konuşlandırıldığı ilk seferdi.

Birkaç gün içinde, asker, uçak ve teçhizat taşıyan 127 savaş gemisi, denizaltı ve el konulmuş ticaret gemisinden oluşan bir İngiliz görev gücü Güney Atlantik'e doğru yola çıktı.

Paraquet Operasyonu, 25 Nisan'da Güney Georgia'yı İngiliz kontrolüne geri verdi.

Görev gücü daha sonra dikkatini Falkland Adaları'nın geri alınmasına çevirdi.

30 Nisan'da Görev Gücü, Falkland Adaları çevresinde 200 mil (yaklaşık 320 km) çapında bir Tam Yasak Bölge ilan ederek, herhangi bir ülkeye ait tüm uçak ve gemilerin girişini yasakladı. İngiliz özel kuvvetleri, Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Filo Hava Kuvvetleri, Arjantin gemilerine ve savunma sistemlerine saldırdı.

İki gün sonra, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Conqueror denizaltısı , Arjantin kruvazörü ARA General Belgrano'yu batırdı ve geminin 300'den fazla mürettebatı hayatını kaybetti.

Arjantin hızla karşılık verdi. 4 Mayıs'ta, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Sheffield destroyer gemisi, Arjantin'e ait Super Éntendard savaş uçağından ateşlenen bir AM39 Exocet seyir füzesiyle vuruldu. Patlama ve ardından çıkan yangında yirmi kişi hayatını kaybetti ve gemi tamamen yandı.

Arjantin Hava Kuvvetleri, Exocet füzeleri ve bombalarla İngiliz gemilerine saldırmaya devam ederek birçok kayıba neden oldu. Çatışma sırasında toplam yedi gemi kaybedildi ve diğerleri ciddi şekilde hasar gördü. Özellikle 24 Mayıs'ta RFA Sir Galahad ve RFA Sir Tristram adlı lojistik çıkarma gemilerine ve 25 Mayıs'ta SS Atlantic Conveyor adlı ticari konteyner gemisine yapılan saldırılar yıkıcı oldu.Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı

Çatışmanın en ünlü görüntülerinden biri, Kraliyet Deniz Piyadeleri fotoğrafçısı Astsubay Peter Holdgate tarafından çekilmiş olup, Onbaşı Peter Robinson'ın telsiz antenine bağlı bir Birleşik Krallık bayrağıyla Port Stanley'e doğru "yürüdüğünü" göstermektedir.

Savaşla ilgili medya haberleri, Kraliyet Deniz Piyadeleri jargonunda tam teçhizatla uzun mesafeli yürüyüş anlamına gelen 'yomp' terimini popülerleştirdi.

Port Stanley'i çevreleyen dağlarda yaşanan şiddetli çatışmaların ardından Arjantin kuvvetleri 14 Haziran'da teslim oldu.

İngiliz birlikleri aynı gün Port Stanley'e vardılar ve ada halkı tarafından coşkulu bir şekilde karşılandılar.

11.000'den fazla Arjantinli asker silahsızlandırılarak Arjantin'e geri gönderildi. İngilizler ayrıca Güney Sandviç Adaları'nın kontrolünü de yeniden ele geçirdi.

Çatışma sırasında 907 kişi hayatını kaybetti: 649 Arjantinli, 255 İngiliz ve üç Falkland Adalı.

Günümüzde adalar, İngiliz Güney Atlantik Adaları Kuvvetleri'nin koruması altındaki İngiliz denizaşırı topraklarıdır.
Arjantin ile olan anlaşmazlık hâlâ çözüme kavuşmadı..

Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı .

ivm.org.uk

9 Temmuz 2026 Perşembe

Yaşanmazla Yaşamak

Schopenhauer’dan Dört Ders
Zor zamanlarda, bir umut filozofuna başvurulacağı düşünülür. Buna karşılık, yüzümüzü, umutsuzluğun nihai filozofu olan Arthur Schopenhauer’ya (1788-1860) döndürürken bulduk. Bu, onun tuhaf denecek kadar karanlık olan aşırı kötümserliğinin durumumuzu aydınlatmak için bize yardım edebilmesinden kaynaklanmıyordu. Tam aksine, tüm filozoflar arasında bizi aniden endişelendiren can sıkıntısı, tek başınalık, yalnızlık ve imkânsız görünen mutluluk gibi zihin durumlarına ilişkin kendini en çok düşünmeye vakfeden Schopenhauer’dır. Schopenhauer’nın bu durumlarla ilgili içgörüleri, içinde bulunduğumuz bu yeni sıra dışı şartlarda kendimizle yüzleşip uzlaşmamızı sağlayabilir.

Can sıkıntısı: Hafifletme. Diren.
Hiç kimsenin, can sıkıntısının sana iyi geldiğini söylemesine izin verme. Aşırıya kaçıldığında, can sıkıntısı, bir cezaya mahkûm edilmek kadar kötüdür. Schopenhauer, “yalnızlık ve hareketsizlikle” yalnız kalan mahkûmların, can sıkıntısına düştüklerini, “o kadar korkunç ki mahkûmları intihara bile sürüklüyor” diyerek hatırlatıyor. Can sıkıntısı, ölümcül olabilecek şekilde, son derece ciddidir.

Acıyla birlikte can sıkıntısı, yaşamımızda kaçınamadığımız ızdırabın iki şeklinden biridir. Schopenhauer, bununla ilgili olarak “hayat; acı ve can sıkıntısı arasında, bir sarkaç gibi bir ileri bir geri sallanır ve aslında bunlar, onu oluşturan bileşenlerdir” der. Arzularımızın nesnesinden mahrum kalmak bize acı verir. Buna karşın, arzulanacak bir nesne olmadığındaysa bunalırız. Genelde, arzularımızın bizi meşgul etmesine bel bağlarız; onlar, dikkatimizi dağıtacak bir şeylerin olmadığı boş bir hayattan bizi kurtarır. Arzunun yokluğunda, varlığımızın merkezinde bir boşluk açılır ya da daha doğrusu sonunda kendini fark ettirir. Salt varoluş katlanılamaz bir yük halini alır.

Canımız sıkıldığında, uyarılmak için can atarız. Can sıkıntısı, eylemin itici gücüdür. Bu yüzden, biraz da olsa can sıkıntısının size iyi geldiğini söyleyenler olacaktır. Ancak can sıkıntısı, önemsiz işlere ilham verir, bunlarla ilgili Schopenhauer şunları söyleyebilirdi: kart oyunu, grafiti, şakalaşma ve sataşma gibi her ne olursa. Ya da daha kötüsü can sıkıntısı; taşkınlık, bağımlılık, şatafat ve tantana gibi yozlaşmalara ilham verir. Biz, ihtiyaçlarımızı çeşitlendirerek zevklerimizi çoğaltırız. Görünürde, can sıkıntısı olan bir yaşam, faal lüks bir yaşamdan ayırt edilemeyebilir. (Nitekim, tüm bunlar gerçekleşmeden çok daha önce, kronik bir can sıkıntısından muzdarip olabiliriz.)

Ancak can sıkıntısı ve yaratıcı düşünce arasında özgün bir bağlantı vardır. Schopenhauer’ya göre dâhinin zihni “başka bir amaç olmaksızın devamlı olarak çalışır ve böylece onun için sürekli akan bir zevk ırmağı olur. Öyle ki can sıkıntısı, sıradanlığın bu ısrarcı evcil iblisi, onun yanına bile yaklaşamaz.” Zengin içsel kaynaklarla beslenen zihinsel faaliyet, can sıkıntısını hafifletecek tarzda bir etkinlik değildir; o, can sıkıntısına direnir. Faal bir zihin, arzuların döngüsünden değil, bizzat düşünme eyleminden zevk alır.

O halde birkaç dikkat dağıtıcı şeyin olduğu bir ortam, gelişen bir zihinsel yaşam için ideal koşuldur. Eğer biri, en başta doğru zihinsel güçlere sahipse az da olsa uyarılma, daha yüksek bir zihinsel faaliyeti mümkün kılar:

Hayal gücünün gücü ne kadar aktif olursa bize duyular tarafından, daha az dış sezgi yönlendirilir. Hapishanede veya hasta odasında uzun süre tek başınalık; sessizlik, alacakaranlık ve karanlık hayal gücünün etkinliği için faydalıdır ve onların etkisi altında kendiliğinden oyununa başlar.

Tek Başınalık: Yalnız Olmanın Erdemi
Schopenhauer’ya göre, can sıkıntısına direndikten sonra gelen zihinsel liyakatin ikinci bir işareti ise tek başınalığın kapasitesidir: “herkesin sosyalliği, kendi zihinsel ederiyle neredeyse ters orantılıdır.” Bununla birlikte, tek başınalığı bu kadar erdemli yapan şey ise başlangıçta net değildir.

Öncelikle, Schopenhauer’ya göre, dâhinin zihinsel güçleri çok kuvvetliyse o zaman neden en ufak bir sosyal rahatsızlıkta onların dikkati darmadağın olur? Gürültücü bir gruba karşı gösterilen aşırı tahammül, onların dayanıklılığının daha iyi bir işareti olmaz mıydı? Çok güçlü olan zihinlerinin, tek başınalığa ya da başka bir şeye ihtiyaç duyması zorunlu mudur?

Çözüm, her ne kadar güçlü veya yetenekli olursa olsun hiçbir zihnin, dış dünyadan gelen en ufak müdahaleler tarafından bile kendi dışına çekilmemesi gibi görünüyor:

Sezgiye; yolculuklarda, dünyanın karmaşasında ya da güpegündüz dışarıdan çok fazla gerçek malzeme verildiğinde, o zaman hayal gücü çalışmayı bırakır ve aktif olmaz, hatta kışkırtıldığı zaman bile vaktinin gelmediğini düşünür.

Kaos sırasında konsantrasyonu sürdürebilmek, herkes için çok zor olmalıdır. Asıl sınavsa en başta konsantrasyonu sağlayabilmektir. Rahatsız edici şeylere karşı yüksek derece hassasiyet, aslında zihnin çalıştığına işaret etmektedir; aksi takdirde rahatsız edecek bir şey olmazdı.

İkinci olarak; Schopenhauer, nasıl olur da tek başınalığı bir yandan zihinsel bir erdem olarak yüceltirken, diğer yandan da bilmeye değer herhangi bir şeyin doğrudan dünyadan, hayattan ve deneyimden edinilebileceğini savunabilir? Bu konuyla ilgili şunu söylemektedir:

Diğer taraftan Schopenhauer, can sıkıntısı ve sosyalliğin tetiklediği bu tür önemsiz şeyler arasında kesinlikle seyahat etme dürtüsünü sayar. (İroni üstüne ironi: çok gezmiş olmasının yanında Schopenhauer, aynı zamanda çok da bilgili olmasıyla ünlüydü. Hem bu kadar kitap kurdu olan hem de kitaplardan öğrenme konusunda bu kadar olumsuz düşünen bir başkasını bulmak zor olsa gerek.) Schopenhauer’nın düşüncelerini bir araya getirmek bir hayli kafa karıştırıcı bir iştir. Büyük düşünürler, nasıl olurlar da bir yandan bu kadar dünyevi, diğer yandan bu kadar tek başına olabilirler? Onlar gerçekten de dünyaya daha az açılarak mı onu daha iyi bilmektedirler?

Bu kafa karıştırıcı durumun ardında, aslında bir temel düşünce yatar: Kendini düşün. Tek başınalık, bu dünyadan uzaklaşmayı gerektiriyor olabilir ancak aynı zamanda, zihinsel bir özgürlük de sunmaktadır:

Sadece tamamen tek başımıza olduğumuzda, kendimiz olabiliriz; dolayısıyla, tek başınalığı sevmeyen kimse, aynı zamanda özgürlüğü de sevmemektedir; zira sadece yalnız olduğumuzda özgürüzdür.

Schopenhauer’nın önerdiği fiilî bir yolculuk değil, kendi zihnimize ve düşüncelerimize doğru bir yolculuktur. Bu da başkalarının kendi içsel zihinsel yolculuklarının üretimi olan haritalara bakmanın bir alternatifidir.

Yalnızlık: Tek başınalığın Karanlık Tarafı
Burada, Schopenhauer’nın kalpsizmiş gibi görünme riski vardır. Can sıkıntısına duyarlılıkla tek başınalığa tahammülsüzlüğün, zayıf bir zihnin ürünü olduğu çıkarımı yapılabilir. Sosyal izolasyondan en çok muzdarip olanlara sempati duymayı tercih etmez miyiz? Yalnız olmayı çok kolaymış gibi göstererek onları küçümsemiş olmuyor muyuz?

Doğru, Schopenhauer devamlı birilerinin varlığına ve oyalanmaya ihtiyaç duyan birine çok az sempati göstermekteydi. Ancak bu demek değildir ki o, can sıkıntısı ve yalnızlığın pençesine düşmüş herkes için hiçbir şey hissetmiyor olsun. Nihayetinde, can sıkıntısının bir ızdırap biçimi olarak acı çekmek kadar ciddi bir şey olduğunu bize hatırlatan, Schopenhauer’dan başkası değildir. Can sıkıntısının açtığı yara, çok içeride olduğu için hiçbir zaman çok ciddi gözükmez ancak bu sadece, ızdırabın tespitini zorlaştırmaktadır.

Üstelik Schopenhauer’ya göre, “yalnızlık ve hareketsizlik”ten dolayı sıkılmaktan ölen mahkumları hatırlayın. Burada “yalnızlık” diye çevrilen sözcük, Einsamkeit, Schopenhauer’nın tek başınalık için kullandığı sözcükle aynıdır. Fiziksel olarak, ikisi de sosyal izolasyonla aynı durumdur ancak psikolojik olarak, yalnızlık ve tek başınalık birbirlerinden daha farklı olamazdı.

Ne de olsa yalnızlık, istenmeyen bir sosyal izolasyondur. Ve yalnız olan için rahatsız edici olabilecek şey, kişinin sadece sosyal durumu değildir. Schopenhauer, sosyal izolasyonun yüksek düzeyde zihinsel faaliyete ve özellikle hayal gücüne yardımcı olabileceğini öne sürmektedir. Ancak aşırı aktif bir hayal gücü de her zaman istenen bir şey değildir. Düşünceler de istenmeyen şeyler olabilir ve başka insanların aracılığı olmadan, birinin düşünceleriyle dünya arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlayabilir.

Schopenhauer’ya göre tek başınalığı yalnızlıktan ayıran şey, can sıkıntısına direnmenin derecesidir. Ancak bazı koşullar altında, örneğin sosyal izolasyonun uzadığı ve kaçınılmaz olduğu zamanlarda, can sıkıntısı ve dolayısıyla yalnızlık dayanılmaz bir hâl almaktadır. Dolayısıyla tek başınalıktan yalnızlığa geçmeye karşı tetikte olmamız gerekir.

Mutluluk: Nimetlerinizi Sayın
Schopenhauer’nın mutluluğun varoluşunu ya da ona ulaşma imkanını reddettiğine dair bir mit vardır. Ancak durum hiç de öyle değildir. Schopenhauer sadece, mutluluk dediğimiz şeyin sandığımız şey olmadığını ifade eder.

Schopenhauer’nın iddiasına göre “genel olarak mutluluk diye adlandırılan şey, aslında ve esasen asla olumsuz ve hiçbir zaman mutlak olarak olumlu değildir.” Daha net bir biçimde söylemek gerekirse: mutluluk, bir arzunun tatmini sonucu olumsuzluğudur. Mutluluk, tatmin olmanın kendisinden çok, arzulamanın sebep olduğu ızdırabın rahatlamasından ibarettir.

Bununla Schopenhauer, mutluluğun hiç hissedilmediğini söylememekte ancak sadece, mutluluğun hissedilmesiyle acının hissedilmesi arasında bir dengesizlik olduğunu ortaya koymaktadır. Kötü şeyler, kendilerini acı ve ızdırap şeklinde göstermede nadiren başarısız olurlar, bizi mutlu etmesi beklenen şeylerse sıklıkla gözden kaçırılabilmektedir. Schopenhauer, “Vücudumuzun tamamının sağlıklı oluşunu hissetmeyiz ancak ayakkabının vurduğu ufacık bir noktayı hissederiz” der.

Schopenhauer’ya göre mutluluk, eğer hissedilirse ve hissedildiğinde, daha önceki veya muhtemel istek durumlarının yansımasından kaynaklanır: “Tatmin ve haz bilişimiz, sadece dolaylı bir biçimde olmaktadır.” Izdırap duygusal bir biçimde doğrudan ortaya çıkarken, mutluluk ise bilişsel ve dolaylı olarak belirmektedir.

Bu yüzden sahip olduklarımızın değerini, elimizde oldukları sırada bilemeyiz ancak onları kaybettiğimizde ve onlara tekrar ihtiyaç duyduğumuzda önemini anlarız. Ve eğer yakın zamanda yaşadığımız birtakım olaylar, bize bir şeyi gösterdiyse o da hafife aldığımız şeylerin nasıl çabucak gözden kaçırıldığı ve onları ne kadar geç fark ettiğimizdir. Aynı zamanda bu, bizi daha minnettar olmaya cesaretlendirirken alışılmış minnettarlığı ifade etmeyi beceremediğimizi de göstermekte ve gelecekteki nimetlerimizi saymak için şu anda kendimize verdiğimiz sözleri tutabilme yeteneğimizi de şüpheye düşürmektedir. Ancak en azından, onlar en sonunda geri döndüğünde, biz de büyük bir rahatlama hissini dört gözle bekleyebiliriz.

Dolayısıyla, “biz; bizi kurtaran ihtiyaçları, hastalıkları, istekleri ve benzer şeyleri hatırlamaktan zevk alırız. Çünkü bu, hâlihazırda sahip olduklarımızı sevmemiz için tek yoldur.” Senin için umut var.

©® Düşünbil (2022)
Yazar: David Bather Woods
Çeviren: İrem Elçi-Bozkurt

22 Haziran 2026 Pazartesi

Maastricht Kriterleri

Maastricht Antlaşması'nda AB'ye üye devletlerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için öngörülmüş bulunan zorunlu koşullar belitilmiştir.




Maastricht Antlaşması'nda üye devletlerin Ekonomik ve Parasal Birliğe katılımı için öngörülmüş bulunan zorunlu koşullar Merkez bankalarının aşamalı olarak bağımsız hale getirilmesi için yasal değişikliklerin yapılması ve "makroekonomik yaklaşım kriterleri"ne uyum olarak iki genel başlık altında toplanabilir:

  • Her üyenin yıllık ortalama enflasyon oranı, fiyat artışını en düşük üç üye devletin yıllık enflasyon oranı ortalamasını en fazla 1.5 puan geçebilecektir.
  • Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu açıklarının gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 3'ü aşmaması gerekmektedir.
  • Üye devletlerin planlanan, ya da fiili kamu borç stoklarının, gayri safi yurtiçi hasılalarına oranının yüzde 60'ı geçmemesi zorunludur.
  • Her üye devlet, fiyat istikrarı bakımından en iyi sonucu sağlayan üç üye devletin ortalama nominal uzun vadeli faiz oranını en fazla 2 puan aşabilecektir.
  • Üye devletlerin ulusal paraları, Avrupa Döviz Kuru Mekanizmasının izin verdiği "normal" dalgalanma marjı içinde kalmalıdır. (Şu an için yüzde 15, ancak hemen hemen bütün ülkeler yüzde 2.25 marjı içinde kalmaktadır.)

26 Mayıs 2026 Salı

“Aydınlanma nedir?” sorusuna yanıt

Immanuel Kant (1724-1804);

"Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır."


Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.
İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır; Sapare Aude! “Aklını kullanma cesaretini göster!” Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır.
Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.
Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar.
Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler.
Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar. Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır.

Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da’ insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır.
Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları ‘boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar.
Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir ‘baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar: Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .

Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır?
Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz.
Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum.
İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve ‘hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir.
Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu.
Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir.
Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olarak onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz.
Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir.
Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz.
Yine aynı şekilde bir papaz da hizmetinde bulunduğu kilisenin öğretileri ile uygunluk ve uyum içinde işi gereği kilisenin inançlarını cemaatine ve halkına öğretmekle yükümlüdür. Fakat bir din bilgini olarak o, bu inançları pekâla eleştirebilme özgürlüğüne ve daha fazlasına sahiptir: büyük bir itina ve dikkatle ölçülüp-biçilmiş ve tartılmış düşüncelerini, çok iyi bir biçimde yönlendirilmiş eğilimlerini kamuya iletmek sorumluluğuna sahiptir; bunlar, sözü geçen dinsel öğretilerin yanlış yönleri üzerinde alabileceği gibi, dinin ve kilise işlerinin düzeltilmesine ilişkin de ola;bilir; ve bunu yaparken de vicdanını rahatsız edecek hiç bir şey söz konusu olamaz. Kilisenin sadık bir hizmetkârı olarak görev ve yükümlülüklerine uygun bir biçimde vaaz verirken o, kendi kişisel kanılarına göre bunu yapmak özgürlüğüne sahip değildir; ama, kendisinin yükümlü olduğu şekilde ve başka bir otorite adına dinsel telkinde bulunmak zorundadır.
O şöyle söyleyecektir: Kilisemiz bunları ya da şunları öğretir; işte kullandığı kanıtlar da bunlardır. Cemaati yani dinsel topluluğu için kendisinin bile tam bir inançla bağlı olmadığı din- sel kuralların pratik yaranlarını ve avantajlarını gösterirken o, bunlar içinde saklı bir hakikatin bulunmasının olanaksız olmadığını ve içsel dine karşı çıkan hiç bir şeyin bulunmadığını söylemek durumunda kalır. (Bu gibi dinsel öğretilerde, her durum ve olayda dinin özüne hiç bir şey karşı gelmemiştir, gelemez) . Papaz eğer, bunlardan hiç birini öğretilerde bulamadığını düşünecek olursa, işte o zaman resmi görevlerini vicdanı rahat olarak yürütemeyecek ve görevinden ayrılması gerekecektir.
Sonuç olarak din adamının cemaatinin önünde bir eğitimci imiş gibi aklı kullanması yalnızca aklın özel kullanımı olmaktadır, çünkü burada cemaat ne kadar büyük ve kalabalık olursa olsun bir aile toplantısı söz konusudur ve papaz olarak o kişi özgür değildir ve olmamalıdır; çünkü o kendisine dışardan yüklenen bir görev ile bağımlıdır. Buna. karşın, alanının bir bilgini olarak din adamı yazılarıyla halka hitap ederken, dünyaya seslenirken, yani rahip olarak aklını kamu hizmetinde kullanırken, aklın herkes için kullanımının ve kendi adına konuşmanın sınırsız özgürlüğünden yararlanır. Zira halkın ruhani yani tinsel işleriyle ilgileneceklerin kendilerinin de ergin olmamaları gerektiğini sanmâk yakışık almayan ve saçmalıkları sürekli kılan bir saçmalıktır. Fakat bir kilise meclisinde ya da Presbiteryen kiliselerindeki kutsal yönetim kurulunda (Hollanda’dıların böyle söylediği gibi) görüldüğü üzere, ruhbanlar sınıfı değişmez kesin bir dinsel öğretiler manzumesini, hem kendi üyelerinin her biri üzerinde, hem de onların aracılığıyla halk üzerinde, her zaman için değişmeyen bir koruyuculuğu güvenle sürdürmek amacıyla, bir yemine dayanarak ortaya koymak hakkını kendilerinde bulmamalı mıdırlar? Hemen yanıt vereyim bu kesinlikle olanaksızdır.

Şöyle ki, insan soyunun gelecekteki her yeni aydınlanmasına engel olacak ‘böyle bir anlaşma kesin olarak bir hiçtir, mutlak olarak boş ve gelecekten yoksundur; kaldı ki böyle bir sözleşme, en üstün bir yetke ya da parlamentolar veya en gösterişli ve görkemli barış antlaşmaları tarafından onanmış olsa bir de. Çünkü hiç bir çağ bir, yemine dayanarak kendisinden sonra gelen dönemlerin, hem de pek önemli konularda, bilgilerini genişletmemesi ve yanılgılarını düzeltmemesi ya da aydınlanmada ileri gitmemesi için herhangi bir anlaşmaya yönelemez.
Böyle bir şey insan doğasına karşı işlenmiş bir kıyım olur; çünkü sözü geçen bu durum, insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkelerinden biri olan ilerlemeye aykırıdır, ve bundan dolayı daha sonraki kuşaklar da bu gibi anlaşmaları yetkisiz ve suçlu bularak bir kenara bırakmakta tamamiyle haklıdırlar. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde,’bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. Şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya . giden yoldaki engeller,

İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır ya da Friedrich’in yüzyılıdır.
Bir prens din konularında, halkına herhangi bir emir vermemeyi ya da yükümlülük yüklememeyi kendi görevi bakımından bir küçüklük ya da bir gerilik olarak görmez ve halkını tüm bir özgürlüğe doğru yöneltirse, hatta bu prens hoşgörülü gibi kibirli bir sıfatı kabul ederek bir zayıflık da gösterse, o aydınlanmış bir kimsedir.
İşte böyle bir kimse çağdaşlarınca ve kendisine borçlu olacak daha sonra gelenlerce; insanlığı ergin olmayıştan ilk kez kurtaran, hükümeti ilgilendirdiği oranda ve bütün insanları vicdanları ile ilgili tüm konularda akıllarını kullanmada özgür bırakan bir insan olarak onurlandırılmayı hak eder. Onun yönetimi altında kilise ileri gelenleri kendi resmi görevlerinin yapılmasını gerekli gördüğü konularda önyargılı davranmaksızın ve fazla ayak diretip karşı koymaksızın bir bilim adamı gibi kendi güçleri ve olanakları elverdiği ölçüde özgür bir biçimde ve halka açık olarak kendi kanılarını, düşüncelerini ve kararlarını dünyanın yargısına, oyuna ve onayına sunabilirler, hatta bu tutum yer yer, şurda burda ortodoks öğretiden sapmaları da beraberinde getirse bile; işte bu durum herhangi resmi bir görevle sınırlandırılmamış diğer kimselere de uygulanır. Bu özgürlük ruhu dışarıya doğru da bir açılma ve yayılma gösterir, öyle: ki kendi işlevini yanlış anlayan, görevini kötüye kullanan ve rolünü başarıyla oynayamayan hükümetlerce empoze edilen dış engellemelerle bile sataşmak zorunda kalır.
Bu gibi hükümetler, en azın.dan ulusun birliğini ve halkın uyumunu tehlikeye düşürmeksizin özgürlüğün böyle bir ortamda. nasıl varolabildiğini gösteren parlak birer örnektirler. Artık insanlar kendi rızalarıyla yollarının üstünden barbarizmin, bir ‘tür büyüklük kompleksinin yavaş yavaş kaldırılması için çalışacaklar ve bu da benimsenmiş, yapma ve uydurma birtakım ölçülerin insanları bunların içinde tutmasının ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşecektir.

Burada aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odâk noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü bilimler ve, sanatlarla ilgili olarak yöneticilerimizin bu konular üzerinde söz sahibi olma ve koruyuculuk yapma rolü oynamaları çıkarlarına uygun düşmez; ikinci olarak din bakımından ergin olmayış her şeyden daha çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır. Fakat bilimlerde ve sanatlarda özgürlüğe öncelik tanıyan bir devlet başkanının düşünme biçimi daha ileri bir yayılım gösterir ve kendi yasası açısından bile vatandaşlarının kendi akıllarını serbestçe ve herkese açık olarak kullanmasına izin vermesinde hiç bir tehlikenin bulunmadığını bilir, herkesin önünde daha iyi bir yasanın yapılması için onların düşüncelerini alır; bu durum yürürlükteki yasanın doğru, içten ve açık bir eleştirisini getirse bile; önümüzde bu türe uygun çok parlak bir örnek vardır, hiç bir yönetici bizim kendisini onurlandırdığımız bu kimseyi şimdiye değin aşamamıştır. [Büyük Friedrich, ç.]
Ama kendisi aydınlanmış, hayaletlerden korkmayan bir yönetici elinde iyi örgütlenmiş ve kalabalık bir orduyu toplumun güvenliğini sağlayabilme için bulundursa da, devletin cesaret edemediği şu sözü söylemek yürekliliğini kendinde bulabilir: “İstediğiniz ,kadar ve istediğiniz konular üzerinde düşünün, ama itaat edin! Bu durum ise insansal konularla ilgili olması nedeniyle karşımıza tuhaf ve umulmadık bir durum olarak , çıkar, tıpkı herşeyin hemen hemen paradoksal olduğunu geniş anlamda aldığımızda buna benzer bir sonuca varmamız gibi bir şeydir bu. Yüksek düzeye ulaşmış bir toplum özgürlüğüdür kuşkusuz halkın zihinsel özgürlüğü yanında bir önceliği vardır ve onun önüne aşamayacağı sınırlar koyar: Buna karşın toplum özgürlüğünün daha aşağı bir düzeyde olması demek, onun zihin özgürlüğüne kendi gücünü gösterebilmesi için yeteri kadar yer sağlaması demektir.

Doğa bir defalığına. sert kabuğu altındaki tohumu özgürlüğüne kavuşturmuş, bütün yumuşaklığı ile onu kollamış, yani özgür düşünmeye yönelik bir eğilim ve hizmet sonunda giderek halkın zihniyetine, onda yerleşmiş bulunan inançlara tepki göstermiş ve yavaş yavaş özgür eyleyebilme aşamasına, gelmiştir. Bu durum yani özgür düşünme ve eyleme, yönetimlerin yani hükümetlerin ilkelerini de etkileyecek ve kendilerine göre insanı kullanarak onu sömürebilecekleri ya da ondan yararlanabilecekleri düşüncesi, makinadan fazla bir şey olan insanın’ insansal onuruna uygun davranma düşüncesine dönüşecektir.

Immanuel Kant, Felsefe Yazıları
Türkçesi: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları.
https://mkaymak.wordpress.com/aydinlanma-nedir-sorusuna-yanit-2/ 08.11.2015
http://www.allmendeberlin.de/Aydinlanma_Nedir_Kant.pdf 08.11.2015

17 Mayıs 2026 Pazar

İslâm, Kemalizm ve Sol

Kemalist hareket, daha “Kemalizm” adı icat olunmadan çok önce, daha işin başındayken, İslâmiyet’le değilse de İslâmcılık’la çekişme halindeydi. Çünkü zaten bütün o “amorf” Batıcılık/Milliyetçilik hareketi böyleydi. Ancak o “amorf Batıcılık” henüz “Cumhuriyet” gibi daha somut siyasi hedefler düşünmez ve Osmanlı devletini ve Hanedan-ı Âl-i Osman’ı bağrına basmaya devam ederken, aradaki gerilim, “çekişme” gibi kelimelerin anlattığının çok ötesine geçmiyordu. “İslâmcı” Said Halim Paşa, İttihat ve Terakki’nin Sadrazam’ı olabiliyordu.

Kurtuluş Savaşı boyunca mesafe büyüdü; Cumhuriyet iyice köprüleri attı. Bir yanda Mustafa Kemal, Diyanet İşleri gibi projeleri (ve devlet gücüyle), bir yanda İslâmcılar bütün geleneksel araçları ve imkânlarıyla, Müslüman toplumu kendi İslâmlarının izleyicisi olmaya çağırdılar. Bu mücadelenin bugün de devam ettiği besbelli. AKP’nin sandık başarılarına bakıldığında, aradan geçen bunca yıldan sonra, İslâmcılığın beklendiği ve özlendiği gibi yok olmaya yüz tutmadığı, tersine, bir “İslâmofaşist düzen” kurmaya yaklaşacak kadar güçlendiği de görülüyor. Tabii AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın nereye kadar “İslâmcı” olduğu da sorulabilir ve sorulmalı, ama o apayrı bir konu.

Şu özet bütün şematizmine rağmen genel olarak doğruysa, Kemalizm ile İslâmcılık arasında niçin bir kan davası olduğu sorusu da cevabını bulmuş olur.

Bu beni çok yakından ilgilendiren bir sorun değil aslında. Ben kendini “Sosyalist”, “Marksist” olarak tanımlayanların bu kavgada Kemalizm safında yer almalarının nedenleriyle ilgileniyorum.

Bunun birinci nedeni bu “sol”un aslında Kemalizm’in içinden çıkmasıdır. Kemalizm’e karşı ve Kemalizm’in dışında kendini tanımlamayı başaramamış olmasıdır. “Başarmak” bir yana, böyle bir şey yapmaya gerçek anlamda teşebbüs de etmemiştir. “Ben Sosyalist’im” diyen ortalama TC yurttaşına göre Kemalizm aslında Sosyalizm yolunda atılmış, ama arkası getirilememiş bir adımdır. Peki, Sosyalizm ne? O da Kemalizm’in yarı yolda bıraktığı işleri sonuna getirmektir. Örnek? Kemalizm “devletçilik” yaptı, ama yarım yamalak yaptı. Biz mülkiyeti de yasak edip tam devletçilik yapacağız. Kemalizm bağımsızlık siyaseti izledi. Ama onu da tam izleyemedi. Biz “tam bağımsız” olacağız v.b.

Dolayısıyla 12 Mart öncesinin “Ankara’ya gitmek/Bolu’ya gitmek” metaforu konuyu çok iyi özetliyordu. “Biz Marksistler Ankara’ya gidiyoruz. Yanımızda Kemalist yol arkadaşlarımız var; onlar Bolu’ya gitmek istiyor. İyi ya, Bolu’ya kadar birlikte gideriz, sonra biz yolumuza devam ederiz.”

“Sol Kemalistler’le ittifak”, “Sol cuntaya yolu açmak” gibi siyasi formülasyonları açıklayan bir genel mantık.

Ama bir de “reel-politik” bilinçaltı hesap var. Biz öyle Bolu, yarı yolla yetinen adamlar değiliz; onun için manevi üstünlük bizde. Ama iş maddî hayata gelince, onlar, o “yarı yolcular” olmasa, bizim Pendik’i de bulacağımız yok. Onun için de bu hesaba sıkı tutunmamız gerekiyor.

Bunlara ek, Marksizm’in Kâbe’si olan Moskova’da ne denmiş? Komintern vakt-ı zamanında ne analizi yapmış?

Türkiye Cumhuriyeti ne burjuvazisi, ne de proletaryası olan bir azgelişmiş toplumdur. İyi bir şans eseri bu ülkenin başında şimdi ilerici (bu “Batıcı”yı da içeriyor) ve anti-emperyalist bir kadronun yönetimi var. O ülkedeki Komünistler her şeyden önce bu yönetimi ve onun yaptığı reformları desteklemelidir.

Komintern lağvedildi ama bu zihniyet o çevrede devam etti. Komünist Mustafa Suphi’yi öldüren “anti-emperyalist” kadroyu, “reel-politik” gerekçelerle desteklemeye devam!

Bu durumda biz de Mustafa Suphi’yi dilimize dolamadan katı gerçeklerin gösterdiği yoldan ilerlemeliyiz.

İlerledik.

Üzerine daha çok şey söylenecek bir “yakınsaklık” bu. Bir “ittifak”tan öte, bir “akrabalık”. Ama bence “Sosyalist Sol”un İslâm konusunda Kemalizm’in yanında saf tutmasının daha içkin, daha köklü bir nedeni daha var.

Bu toplum yüzyıllarca “Müslüman bir toplum” olarak yaşamış, bunun dışında herhangi bir düşünce biçimiyle karşılaşmamış. Müslümanlık içinde “Katolik/Protestan” kavgası gibi büyük bir entelektüel kavgayla karşılaşmamış (Sünni/Şii kavgası böyle bir şey değildir ve Osmanlı toplumunda herhangi bir entelektüel kıvılcım çaktırmayacak kadar eskide kalmıştır), “hümanizm”e benzer bir anlayış yaratamamış (13. yüzyılda buna benzeyen çıkışlar olsa da sonunda “Zahid İslâm” kazandı) bir toplumdur. Tabii ki “Aydınlanma” gibi bir hareket de burada sözkonusu değildir. Burada monolitik bir gerçeklik olarak İslâmiyet her türlü tekelini sürdürmüştür. Ta ki, arka arkaya yenilgiler, devletin tepesinde olan, ama hiç yaygın olmayan bir çevrede “Bu iş böyle olmuyor” duygu ve düşüncesini yaratana kadar.

O zaman, tek “alternatif” düşünce biçimi olarak “Batıcılık” başlar.

Kocaman genellemelerle ilerleyeceğim: bu Batıcılık, daha en başta, “Batı”nın ne olduğuna, niçin güçlü olduğuna v.b. doğru dürüst bir teşhis koymuş bir düşünce biçimi değildir. Bunu bugün bile çözdüğü söylenemez. İlhan Selçuk, Kemalizm’i “Anadolu Aydınlanması” gibi deyimler kullanarak kucaklıyordu. Kant’ın Aydınlanma üstüne ünlü yazısını herhalde hiç okumamıştı ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” pozitivizmini Aydınlanma sanıyordu.

Zaman içinde Batıcılık, ister istemez, kendi kompartmanlarını oluşturmaya başladı. Ancak Türkiye’de Batıcılık, Batı’nın kendisinde görülen çizgilerden çok farklı örüntüler çizdi. Örneğin Batı, Fransız Devrimi ile birlikte “Millet” kavramını keşif ve icat etti. Yaklaşık bir yüz yıl sonra, biraz da farklı kökenlerden, “ırkçılık” doğdu. Burada ise milliyetçilik ırkçılıkla birlikte doğdu. Burada milliyetçiliğin bir Renan’ı olamadı.

Batı’da daha 17. yüzyılda, İngiliz İç Savaşı’nın belirleyici olduğu bir ortamda Liberalizm düşüncesi biçimlendi (Locke v.b.). Burada liberalizm bugün bile kendine sağlam bir temel bulmuş değil.

Herkesin çöken imparatorlukta (sonradan da sorunlu, zayıf cumhuriyette) “kurtuluş formülü” aradığı ortamda, milliyetçiliğini sosyalizme vardıranlar bile oldu. Sermaye birikimi olmayan toplumda, “ulusal kalkınma” ancak sosyalizmle olur diye inananlardı bunlar.

Burada bu sol, sözgelişi, “Lâle Devri’nde yobazlar matbaayı yıktılar” diye öğrendiler tarihi. “Lâle Devri’nde hayatını hattatlık yaparak kazanan kaç kişi vardı?” sorusunu sormayı akıl edemeyen bir “sol”.

Her şeyin bir “bize özgü” olanı var ya, “milli ve yerli”. Bu da “bize özgü sol”.

Batıcılık’ta bunlar olurken İslâmcılık da kendi içinde bazı dönüşümler geçiriyordu (tersi, “sosyoloji”ye meydan okumak olur); ama “dışa karşı”, yekpâre (monolitik) görünümünü koruyordu. Daha doğrusu, dönüşümler o cephenin çok yaygın olmayan aydınları arasında cereyan ediyor ama toplumun büyük çoğunluğu, bunlardan habersiz ve ilgisiz, kendi monolitik hayatını, hayat tarzını, sürdürüyordu.

Dolayısıyla altmışlarda Türkiye’de Sosyalizm çokça lafı edilir bir ideoloji karakteri edindiğinde, bunu akla yakın bulan, kurtuluş umudunu orada gören, büyük çoğunluğu genç insanlar, bütün hayatlarını düzenleyen İslâm’a (büyük ölçüde “folk İslâm” diyebiliriz) başkaldırarak Sosyalist oldular. Bunu yaparken İslâm’ı, yani dini, yani bu toplumda en yaygın yaşama tarzının kurallarını, değerlerini düzenleyen düşünce sistemini (ya da “sistemsizliği”ni) her şeye, evrensel medeniyete ve sosyalizme en büyük engel olarak gördüler.

Örneğin Harun Karadeniz, erken yıllarında İslâmcı’ydı. Doğduğu ve durduğu yerin değerleriyle boğuşarak Sosyalist oldu. Olunca da, Kemalizm’den çıkarak oraya gelen birinden (örneğin Mahir Çayan) çok fazla farkı kalmadı. “Kalmadı” derken o geçiş anını kastediyorum. Geçtikten sonra izlenen siyasi rota elbette önemli. Harun gibi halkın içinden gelen bir sosyalist normal olarak, bildiği yerdeki insanların duyarlıklarını daha yakından tanır, onlara daha hoşgörülü bakar.

Türkiye’de (veya başka Müslüman toplumlarda) varolduğu ve egemen olduğu biçimleriyle İslâm bir hayli formelleşmiş, bir hayli dışsal, daha çok yasaklarıyla varlığını belli eden bir düşünce sistemidir. Düşünceden çok hayat tarzını düzenler. Bu, dinin kendisinden olduğu kadar dini benimsemiş toplumun entelektüel ufkunun dikte ettiği bir durumdur. İslâm’ın erken dönemlerinin büyük düşünürlerinin, İbn-i Haldun’un, İbn-i Rüşd’ün gölgesi kalmamıştır v.b.

Onun için yeni bir düşünce biçiminin gelip sıradan Müslüman yurttaşın “fikrini çelmesi” çok zor bir şey değildir. Daha ciddi sorun, önceki ideolojik formasyonun biraz da kaçınılmaz kıldığı entelektüel sığlığın yeni benimsenen düşünce sisteminin kavranışını da belirlemesi, biçimlendirmesidir. İslâm’ın beş şartından tarihî maddeciliğin beş aşaması anlayışına geçmek çok büyük bir entelektüel çaba gerektirmiyor. Gene önceki ideolojik yapıdan gelen “merkezî otorite saygısı”, “tartışma-eleştiri kültürü eksikliği ya da yokluğu” gibi alışkanlıklar yeni ideolojik formasyonda da devam edebilir, genellikle de ederler.

Bu arada sosyalist olmuş yurttaş geride bıraktığı arkadaşlarının da bir düşünsel özgürleşmeye ihtiyacı olduğunu genellikle unutur. Örneğin Harun Karadeniz onlarla bir diyaloğun hep sürmesi gerektiğine inanmıştı – ama o Harun Karadeniz’di.

Entelektüel dönüşüm geçiren insanlar –sigarayı bırakıp sigaraya düşman olanlar gibi– kendi eski konumlarını kötü duygularla anarlar. Bunu, hâlen o konumda bulunanlara da yayarlar.

Dolayısıyla “Sosyalist” ya da “Marksist sol”da da, Kemalizm’de olana benzer, eleştirellikten uzak, anlama çabasını baştan reddeden bir “İslâm fobisi” olagelmiştir.

Murat Belge - Birikim 16 Mayıs 2016

Virüs kâbusu geri döndü "Hantavirüs"

Kuş gözlemciliği yapmak adına dünyanın bir ucundaki atık depolarına gitmek, kuş beyinlilik değilse nedir?

Hayatta hiç başka sıkıntısı olmayan tuzu kuru Hollandalı bir çift.
Ülkelerinde asla göremeyecekleri üçüncü dünyanın uçsuz bucaksız bir atık alanında, “yaban hayatı” izlemek uğruna yerkürenin en dip noktasındaki şehir (Arjantin’deki) Ushuaia’ya gidiyorlar. Heyecan ve de macera tutkularını tatmin ettikten sonra, akabinde 5 yıldızlı otel konforunda turistik MV Hondius gemisine atlıyorlar.

Gemi, 1 Nisan da Ushuaia’dan Cabo Verde’ye doğru yola çıkıyor.
Kuş tutkunu Hollandalı erkek yolcu 6 Nisan’da hastalanıyor. 11 Nisan’da sizlere ömür, ölüyor.

Ölen yolcunun eşi, kocasının naaşını Hollanda’ya geri götürmek amacıyla, Atlantiğin ortasındaki Napolyon’un sürgün adası kuş uçmaz kervan geçmez Saint Helena’da, “Bunca macera yeter” diyen 23 yolcuyla beraber iniyor ve onlarla ayrı gayrı olmadan Johannesburg’a uçuyor. 
Ama Hollanda’ya dönemiyor. 26 Nisan’da zira kadın da (bulaşın başlangıcı bağlamında kullanılan) “sıfır yolcu”nun arkasından Johannesburg’da ölüyor.

Okyanusun ortasında, MV Hondius gemisinde, Hantavirüs(*) kâbusunun tam nasıl başladığı gerçekte belli değil. En yaygın açıklama bu: Bu çift gitti ve bu lanet virüsü çöplükten alıp medeniyetin bağrına taşıdı!

VEBA DA TAŞIYABİLİRLERDİ
Veba taşımadıklarına şükretmek gerekir. Çöplükte hepatitten koleraya dek her şey olur.
Üstüne para verilse ayak basılmayacak, sağlık açısından türlü çeşitli sakıncalar barındıran bir alanı “kuş turizmine” açmak, nasıl bir başıboşluk?
Devasa sağlık riskleri üzerinde hiç mi kontrol yok? Uluslararası/yerel hiç mi denetim mekanizması bulunmuyor?
Birinci dünya zenginlik ve doyumsuzluk, hırs, iddia, sınırsızlık duygularının sarhoşluğu altında gezegeni resmen oyun alanına çevirdi.

Yedikleri önünde, yemedikleri arkalarında; örneğin beş İtalyan dalgıç bu hafta ortasında, Maldivlerin Mercan Takımadaları’nda, kimsenin aklının ermediği 60 metre derinlikteki bir mağaraya indiler ve bir daha okyanus yüzüne çıkamadılar.
Başka insanlar kendi hayatlarını riske sokmak pahasına, “kurbanların” cesetlerini o derinlikten şimdi çıkartmaya çalışacak.

Hatırlarsanız eğer iki yıl önce de -misal- “Ocean Gate/Okyanus Kapısı” isimli ve orasından burasından kablolar sarkan dandik mi dandik “yaptım oldu” ev yapımı bir denizaltı da okyanus dibindeki “Titanik”e turistik geziler tertiplemeye kalkışmış, 14. gezide su yüzüne çıkamamıştı.
Adam başı 250 bin dolar ödeyen yolcuların cesetlerini denizin altından toplayabilmek için milyon dolarlar harcanmıştı. “

Oceanwide Expeditions/Okyanus’u Boydan Boya Keşif” şirketine ait “Hondius gemisi”nde de yolcular, kişi başına 16-25 bin dolar arası ücretler ödemiş.
Düşünün: Antartika foklarını, mavi balinaları, kutup tilkilerini görmek için böyle bir maliyete giriyorsunuz; çöplük martıları ve akbabalara meraklı aklıevvel bir çift yüzünden tedavisi, aşısı olmayan bir hastalık kâbusu ile gemiden ayrılıyorsunuz!
Gelsin karantinalar (6 hafta!), biyolojik tecritler, tepeden tırnağa kapalı “hazmat giysileri” olmadan yanınıza yaklaşmayan sağlık görevlileri...

İKİ DOKTOR DA HASTANELİK
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) avaz avaz, “Yeni bir Covid19 salgını olmayacak!” açıklamaları yapıyor.
O zaman bu gördüklerimiz ne? Bir film mi çevriliyor?
Geminin (“mahremiyet” adına) ismi açıklanmayan kendi doktoru, pozitif, Johannesburg’da hastanelik.
Onun yerine gemide hasbelkader bulunan ve virüse yenik düşen doktorun yerini özveriyle üstlenen Amerikalı onkolog doktor da keza, pozitif çıktığı için bir süre biyolojik tecrit ünitesine alındı.
Toplam 147 yolcusu olan gemiden 3 yolcu “ex” oldu. Kimi ağır konumdaki 11 yolcu pozitif ve gözetimde.
Türkiye de dahil olmak üzere farklı ülkelere dağılan yolcuların gerisi, ülkelere göre değişen gönüllü ve zorunlu 6 haftalık karantina sürecinde.
Altı haftalık karantina takibi, 4-5 günlük Covid19 karantinasına kıyasla çok zor, neredeyse olanaksız.

OLAĞANDIŞILIK ‘NORM’ OLDU
Bunlar dünyanın başına, başlı başına kendisi bir tehdit olan Trump döneminde geliyor.
2020 pandemisinin ilk döneminde absürt “Dezenfektan için!” geyiğiyle hatırlanan Trump, ABD’yi 2026 başında DSÖ’den çıkardı, sağlık bakanlığına da aşı karşıtlığıyla bilinen Robert J. Kennedy’yi getirdi.
Kennedy “mikroplardan korkmadığını kanıtlamak adına”, “klozet kapaklarından kokain çektiğini” dahi itiraf eden, alabildiğine dengesiz bir eski uyuşturucu bağımlısı.
Dünya bu insanların elinde.

Şimdi bize “Korkmayın!” diyorlar. Ama kâbusun gerçek boyutunu Hondius gemisinden çıkan yolcuların 42 günlük karantina dönemleri sona erdiğinde anlayacağız.

Ölüm oranları yüzde 30-50 arası değiştiği söylenen virüsten tam olarak kaç kişi hastalanacak, kaçı yaşamını yitirecek? İkincil bulaşlar nereye dek uzanacak?

Covid19’un anıları hâlâ çok yakın, o nedenle fazla üstelenmiyor ama dünya diken üstünde ve bunlar yanıt bekleyen sorular.
Kuralsızlığın, olağandışılığın “norm” haline geldiği, kavranması zor, deli manyak zamanlarda yaşıyoruz

Nilgün Cerrahoğlu - Cumhuriyet


* Hantavirüs, temel olarak fare ve sıçan gibi kemirgenlerin idrar, dışkı ve salyaları yoluyla insanlara bulaşan, nadir fakat ölümcül olabilen viral bir enfeksiyondur. Virüs bulaşmış kemirgenlerin çıkartıları ile kirlenen havanın solunması en yaygın bulaşma yoludur.

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Ulrike Meinhof (1934-1976)

Ulrike M. Meinhof (7 Ekim 1934 -9.5.1976), Alman devrimci teorisyendir. Sosyalizmin kitlelerin kendi eylemiyle kurulabileceğine inanan Meinhof, halk adına mücadele eden öncülerin, sosyalizm yolunu açabileceğini savunmuştur.

İçinde bulunduğu hareket, Benno Ohnesorg isimli öğrencinin 2 Haziran 1967'de ve öğrenci lideri Rudi Dutschke'nin hayatını kaybetmesiyle birlikte daha radikal bir hal almıştır. Meinhof, 14 Mayıs 1970 tarihinde Andreas Baader'in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof, RAF'ın kurulmasını da sağlayan bu eylemden sonra, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve başkalarıyla birlikte gerilla eğitimi almak üzere Ürdün'deki Filistin kamplarına gitti. Burjuva geçmişinden kurtulmak isteyen Ulrike, kızlarını El Fetih örgütünün yetim kamplarından birine vermek niyetindeydi, ancak gazeteci Stefan Aust onu bu kararından vazgeçirdi.

Bir yer altı örgütü kurmak için gereken parayı sağlamak maksadıyla RAF üyeleri 29 Eylül 1970'de Berlin'de 10 dakika içinde üç banka soydular. Ulrike Meinhof, RAF'ın siyasi hedeflerini anlattığı "Silahlı Mücadele" başlıklı yazılarını bu süreçte kaleme aldı. 1972 yılında 'çok sayıda banka soygunu, 5 bombalı saldırı ve 4 kişinin öldürülmesinden' sorumlu tutularak, hakkında arama kararı çıkartıldı.

Raf'ın Beyni
Ulrike Meinhof artık RAF'ın üç önderinden biri olarak anılmaya başlanmıştı. Andreas Baader örgütün gövdesi, Ulrike Meinhof da beyniydi. Yazılarında sıradan insanın sömürülmesini eleştiriyor ve kapitalist sistemi suçluyordu.

Meinhof 15 Haziran 1972'de yakalandı. Almanya'nın en iyi korunan Stammheim hapishanesinde tam 4 yıl boyunca tecrit hücresinde tutuldu. Ön duruşmalarda 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 9 Mayıs 1976'da hücresinde ölü bulunduğunda, birkaç kez ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu. Diğer RAF üyelerinin de bir kısmı sonradan hücrelerinde ölü bulundu. Uluslararası bir araştırma komisyonu ölüm nedenlerini araştırdı. Araştırma sonucu, Alman devletinin iddia ettiği gibi Ulrike Meinhof'un intihar ettiği tezi oldukça kuşkulu bulundu, infaz fikri öne çıktı.

Gazete Duvar

*Ulrike Meinhof Sözleri:

  • -Beni Öldüremeyeceksiniz!
  • -Herkes havalardan bahsediyor, biz hariç.
  • -Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.
  • -Sonunda dünyayı mutlaka değiştireceğiz.
  • -Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok.
  • -Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin.
  • -Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin…
  • -Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefet.
  • -Gönüllü köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Devletin bize attığı taşları gidip ayağına atmaya karar verdik.
  • -Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…
  • -Yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın bir anlamı yok.
  • -Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum.
  • -Özgürlük ancak kurtuluş uğruna mücadele içinde mümkündür.
  • -Kapitalizmin son demlerinin keyfini sür, nasıl olsa sosyalizm yakın…
  • 30 Nisan 2026 Perşembe

    1 Mayıs (1977)

    (BİRİKİM Haziran 1977) Sosyalist hareketimizin en acı günlerinden biri olan 1 Mayıs'ı geride bıraktık, Somut kayıplarımıza karşılık, bilinçienme anlamında, ne kazandırdı bize bu acı olay? Sosyalist harekete önder olabilmek için çabalayan bütün gruplar, birbirlerine karşı kullandıkları suçiama cephanelerine yeni silâhlar eklediler.
    Grupların arası, daha geri dönülmezcesine açıldı, intikam duyguları daha kökleşti.
    Kırka yakın ölünün anısıyla birlikte, koca bir meydanı dolduran ve «Faşizme geçit yok» diyen büyük bir kalabalığın bir panikle nasıl korkunç bir biçimde dağıtılabildiği olgusu, zihnimize yerleşti.

    Şimdi, daha da yaklaşan seçimlerin bekleyişi içinde, 1 Mayıs'ın anısı küllenir gibi oldu. Bütün gruplar,, açıklamalarını yaptılar. Olay, böylece, açıklanmış oldu. Şimdiye kadarki bütün olayların açıklandığı gibi...
    Alıştığımız, hattâ iyice kanıksadığımız bu açıklama tarzı üstünde biraz durmak gerekiyor.
    Başlangıçta, olay henüz tazeyken, grupların bildiri veya demeçlerinde «sosyalistler arası çatışma» motifi ağır basıyordu. Bu, egemen ideolojiyi oluşturan çevrelerin haberi verişi biçimiyle çakıştı. Sosyalistler kısa sürede toparlandılar, yayımladıkları daha soğukkanlı bildirilerde, dıştan gelen güçlerce hazırlanmış provokasyon konusuna ağırlık verdiler. Böylece, klasik «açıklama modeli»ne dönüldü. İşte bu «model» hakkında biraz konuşmak istiyoruz.

    Değişik gruplar, değişik sözlerle olayı açıklıyorlar. Ne var ki, bütün bu değişik görünen açıklamaların ardında ortak bir yapı kendini gösteriyor. Her zaman olduğu gibi, olayın «gerçek suçluluları» CIA - MIT ile onları kullanan dış ve iç güçlerdir. Ancak, suclulukları bunlardan aşağı kalmayan «yardımcı suclular» da vardır.
    İşte, değişik görünüşlü açıklama tarzlarının hepsinde ortak olan yapı.
    «Yardımcı suçlular» konusunda her grubun yorumu farklılaşır. Her birine göre bunlar, kar şıt kutbu oluşturan gruplardır. Bu gruplar arasında da, «birincil sorumlu», «ikincil sorumlu» gibi ayrımlar yapılabilir, Şaşılacak bir uyum halinde, bu birincil ve ikincil sorumluların, sözkonusu grubun Sosyalist harekete önderlik mücadelesi icinde birincil ve ikincil rakip saydığı gruplar olduğu görülür.
    Şu kısa açıklama da gösteriyor ki, tamamen statik bir yapı karşısındayız. Olay ne olur. sa olsun, olayın açıklaması değişmiyor. Bu öyle bir açıklama ki, bir kere, gerçekte olanı açıklaması mümkün değil; ikincisi, öznel olarak, gruplar arasında zaten varolan düşmanlığı pekiştirmekten başka bir şey yapmıyor.
    Öyleyse, belki de asıl amacı bu. Pamuk Prenses masalındaki aynanın, biraz daha diplomat olanı; her sorana, «en güzel sensin» diyor.

    Siyasal-toplumsal olaylara önceden tesbit edilmiş bir açıklama «modeli» içinde baktığımızda, yaptığımız şey aslında olayın kendisini anlamak değil, kendimizi o olayda doğrulamaktır. Çünkü kullandığımız modeli, olayın başlıca ögelerinin neler olduğunu, bunların özelliklerini, aralarındaki illşkileri istediğimiz gibi gösterecek bir biçimde kurmuşuzdur; bütün bunlar önceden tesbit edildiğine göre <Modelin değişmezliğini kabul eden bakış, önündeki gerçeklikte modelinin şemasını görmeye çalışır. Böylece, «bu olayı anladım» demek, aslında, gerçekliği modelin içine sokabilmek anlamına gelir. Bu durumda, modelin önceden verilmiş şeması, somut gerçekliği örter ve modeli kullanan, ikisinin birbirini doğruladığı kanısına varır.
    Modelin yapısına baktığımızda, bunun «iki düşmanlı» bir formüle dayandığını görmüştük: dış düşman (CIA - MIT v.b.) ve iç düşman (sosyalist hareket içindeki rakip gruplar).
    Bu statik formül, gerçekte, sanıldığı gibi şu veya bu somut olayı değil, doğrudan doğruya, ülkemizde sosyalist hareketin kendi statikleşmiş yapısını göstermektedir.
    Bir politika anlayışını yansıtmaktadır ki bu anlayış kendisi apolitiktir. Ya da, en azından, Marksist anlamda politik değildir.

    Bu konuyu şöylece özetleyelim.
    Uzun bir süreden beri, sosyalist siyasal mücadele, siyasal iktidarı ele geçirmek hedefiyle eşanlamlı oldu. Bu, Marksist siyaset anlayışının alabildiğine daraltılması demektir. Çünkü bu anlayışta «kitleler»in görevi, iktidar mücadelesinin fiziksel gücü olarak sınırlanır. Bu kitlelerin hangi yollardan, hangi hedeflere yöneltileceği, yukarıdan belirlenir.
    Böyle bir aniayışla, hiçbir zaman başarı kazanılamayacağını söyleyemeyiz, Çok derin krizlerde, ya da, asgari burjuva demokratik hakların kazanılamadığı yerlerde, başarı mümkündür. Ama bu başarı zaten kendi hedeflyle sınırlıdır; yani, iktidar ele geçirilir. Ama kitlelerin gerçek anlamda sosyalist bilince erişmeleri, ülke kaderini gercekten denetlemeleri ve belirlemeleri, bilinmeyen bir tarihe ertelenmiştir. Kitlenin gerçek politikleşmesi sağlanmayınca, yukarıda saydığımız elverişli koşullar dışında, aslında iktidarın ele geçirilmesi de güçleşir. Bu durumda, gene aynı sınırlar içinde, iktidarın ele geçirilmesini kolaylaştıracak yöntem tartışmaları başlar. 12 Mart öncesindeki hararetli «strateji/taktik» tartışmaları bunun somut bir örneğiydi. Böylece, Marksizmin bütünsel anlamı yavaş yavaş kaybolmaya başlar, Marksizm, askeri bir yönteme indirğenir. Böylece, Marksizmin yaratıcı 'dehası da, şu strateji yerine bu stratejiyi formülleştirmek gibi kısır bir alıştırmaya dönüşür. Kısır, çünkü bu dışsai yaklaşımlar aslında sınırlıdır; kolayca paylaşılır.
    Biri şehirlerden. kırlara, öbürü kırlardan şehirlere der. Bir başkası da çıkıp aynı anda hem kırda hem şehirde derse, alternatifler tüketilmiş olur.
    Görülüyor ki model aynıdır, yalnız model içinde varyasyon yapma imkânı doğmuştur.
    Ama her varyasyon, bir önceki formülasyondan umut keserek yeni bir alternatife bel bağ lamış yeni bir grup, dolayısıyla, sosyalist potansiyel içinde bir bölünme ve genelde bir zayıflama demektir. Ayrışmalar kemikleşince, yukarıda sözünü ettiğimiz «iki düşmanlı» formülde son buluruz. Gruplar çoğaldıkça düşman sayısı artabilir, bunlar, < «Açıklama modeli» mize dönecek olursak, buradaki ögeleri dinamik ve statik dive de avırabiliriz. Bu. 12 Mart öncesi sınif analizlerimize benzer. O zaman da MDD-SD E ve alt-nüansları tartışılırken, her analizde sı nıfları mevzílendirir ve en başa «proletaryay» koyardık. Ama bu konuda herkes aynı şeyi söylerdi ve proletarya bu analizlerin dinamik ögesi haline bir türlü gelemezdi.
    Nitekim, proletarya, 16 Haziran'da, «analiz içinde değil somut gerçeklik içinde dinamikleşti. Buna karsılık, «kücük burjuvazi» kategorisi bu analizlerin en «dinamik» ögesiydi, çünkü ana tartışma bu kategori üzerinde esiyordu.
    Şimdi de, asıl düşman olması gereken «burjuvazi ve kuruluşları» ögesi açıklama modelimizin statik ögesi oluyor; buna karşılık, sosyalist hareket içindeki düşmanımız analizlerimizde alabildiğine dinamikleşiyor. Çünkü hareketimiz içe-dönüktür: sol-ici iktidar mücadelesi somut sorun, proletaryanın iktidarı soyut sorundur.

    MARKSİST AÇIKLAMANIN ÖZELLİKLERİ
    Bu, sosyalistler için, apolitik olmak anlamına gelir. Çelişik bir yapı içine girmişizdir. Bu değişik yapıda, ilerlemek için attığımız her adımda aslında gerileriz.
    Sosyalizmi, kitlenin bilinçlenmesine ağırlık vererek tanımlıyorsak, şu yukarıdan beri anlatmaya, çalıştığımız model kendisi, çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor. Çünkü, kitleyi sürüklemek için öne sürdüğümüz formül, kitlenin bilinçlenmesini engelliyor, bir olayı, gercekten anlamasını önlüyor.
    Model gerçek tarih dışında kurulduğu için, tarihi geriden izlemekten başka bir şey yapamıyor. Marksist bir açıklama ise, geleceğe dönüklüğüyle karakterize olunur. Geçmiş bir dönemi bile analiz ederken, yalnızca bu yaşanan gerçekliğin nesnel yapısını değil, bu yaşanan gerçekliğin de dönüştürülmesini amaçladığımız bir geleceğin ölçülerini de hesaba katmamiz gerekir ekir.
    Bundan dolayı, bir gerçeklik, yal nız yaşanan ana kadarki gelişimiyle tanımlanmaz. Geleceği şimdiki duruma göre tasarlamayız, şimdiyi, tasarladığımız geleceğe göre yorumlarız.
    Marksist açıklama, varolan gerçekliğin dönüştürülerek varacağı noktadan bakılarak, bu dönüştürülmüş gerçekliğin yeni ölçüleri içinde yapılır.
    Dönüştürmek ise, bilinçli insan eylemiyle mümkündür; yani, ken diliğinden gelişim içinde ancak bir potansiyel imkân olarak sezilebilen şeyi, olgunun bütününü belirleyen bir nitelik haline getirmeye yönelik devrimci etkinliktir dönüştürme.
    İşte bu nedenle, şimdi 1 Mayıs olayına bakarken, olayın ampirik seyrini olayın mutlak çerçevesi haline getirmeyeceğiz, Bütün grupların yaptığı şeye bu gruplar dışında bakarak, kimin ne derece haklı, kimin ne derece haksız olduğunu tesbit etmeye çalışmayacağız.
    Bizce önemli olan bütün bu karşılıklı «haklılıklar» dan önce, olayın, sosyalist hareketin tümü açısından anlamıdır.

    ***Yazının devamı:1 MAYIS'TA NE TÜR BİR PROVOKASYONLA KARŞILAŞTIK?

    BİRİKİM (Haziran 1977)

    Yukarı