Translate

25 Mart 2022 Cuma

Fikrinizi Değiştirmek Bir Zeka İşaretidir

Yeni bilgiler karşısında fikrinizi değiştirecek kadar zihinsel esnekliğe sahipseniz, onu yenilikçi şekillerde kullanırsanız ve onunla zorlu sorunları çözerseniz, zekisinizdir. Fikrinizi Değiştirmek Bir Zeka İşaretidir Fikrinizi değiştirmek bir zeka göstergesi ve düzenli olarak yapmanız gereken bir uygulamadır. Ancak, bunu yapmanın bir inanç ve hatta karakter eksikliğini ortaya çıkardığını düşünenler var. Önemli olanın gururlarını korumak olduğuna ve hatalarını kabul etmek için kendilerini aşağılamamak olduğuna inanırlar.


İnsan zekası ve yaratıcılığı alanındaki uzmanlar, sabah uyandığınızda kendinize bugün hangi fikri, yaklaşımı veya inancı değiştireceğinizi sormanız gerektiğini öne sürüyor. Bunu yapmanın, bilgelik, bilişsel açıklık ve mutluluk kazanmanıza izin veren bir zihinsel esneklik egzersizi olduğunu iddia ediyorlar.
Hayatın akışı, tıpkı zihniniz gibi değişim ve hareket gerektirir. Bu nedenle, zaman zaman herhangi bir fikrinizi değiştirmenize izin vermezseniz, doğru olmayan şeylere inanmaya başlarsınız. Ayrıca belirsizliğin üstesinden gelemeyecek ve hatalarınızı düzeltemeyeceksiniz. Ayrıca, birlikte yaşamanız oldukça zor olacak.

Zeka, kuantum fiziğinde bir dahi olmanın veya matematikte iki doktora sahibi olmanın çok ötesine geçer. Parlak zihin esnek bir zihindir.
Aklınızdan geçen ilk fikirlere sonsuza kadar takılırsanız, hayatın en karmaşık zorluklarıyla yüzleşemezsiniz.

Arkadaşlarınız, partneriniz, iş arkadaşlarınız ve aileniz tarafından paylaşılan aynı fikirleri savunmaktan daha kolay çok az şey vardır. Referans grubunuzla aynı inançlara, ideolojilere ve tutumlara sahip olmak size memnuniyet ve uyum sağlar. Ancak, aniden diğerleriyle aynı fikirde olmadığınızda ve kendi karşıt görüşünüzü savunduğunuzda ne olur?
Olan şey, etrafınızdakilerin zorlandığını hissetmesidir. Ne zaman böyle düşünmeye başladığınızı ve neden birdenbire bu kadar farklı görüşlere sahip olduğunuzu soruyorlar. Birisinin sizin beyninizi yıkamış olabileceğini iddia ediyorlar. Çünkü fikrinizi değiştirmek herkesin anlamadığı veya saygı duymadığı bir şeydir.

Aslında, genellikle çelişkili buluyorlar.
Başkalarının düşündükleriyle tutarlı, alışılmış öngörülebilir yaklaşımlarınızda yerleşik, odaklanmış fikirlerinizle sizi tercih ederler. Yine de, daha önce reddettiğiniz bir fikri savunmanız, sahte, satılmış veya daha az dürüst olduğunuz anlamına gelmez. Aslında diğer yaklaşımlara açık olmak ve onların faydasını görmek, kaçınılmaz bir bilgelik işaretidir.
Bilişsel inatçılık ve yanlış olduğunu bildiğiniz fikirleri kabul etmek sizi daha güçlü yapmaz. Sizi bilgisiz yapar.

İyi liderler fikirlerini değiştirmenin önemini bilir
Daha önce de belirttiğimiz gibi, fikrinizi değiştirmek bir zeka işaretidir, ancak birçoğu bunu yapmanın otoritelerini baltaladığını düşünüyor. Harvard Business School uzmanları Martha Jeong, Leslie K. John, Francesca Gino ve Laura Huang’ın keşfettiği tam da budur. Araştırma çalışmalarında, birçok liderin ve girişimcinin odaklarını değiştirmeye veya fikirlerini reddetmeye isteksiz olduklarını keşfettiler.
Görünüşe göre gerçeklerinden vazgeçmenin veya hataları kabul etmenin bir yanılabilirlik eylemi olduğuna inanıyorlar. Gerçekten de bazıları için ilk konumlarında sağlam durmak, bir güç ve inanç gösterisidir. Ancak, gerçek liderler ve son derece başarılı insanlar, palavracıların fazla uzağa gitmediğini bilirler. Sadece esnek olmalarına izin veren ve zaman zaman bakış açılarını değiştirenler gerçek parlaklığı ortaya çıkarır.

Bazen haklı olmak için yaklaşımınızı değiştirmeniz gerekir.
Aniden, önceden olduğu gibi kabul ettiğiniz bir şeyin acı verici olabileceğini keşfetmek. Egonuzu, ahlakınızı, özgüveninizi ve hatta kimliğinizi etkileyebilir. Yeni bilgilerin daha önce savunduklarınızla nasıl çeliştiğini görme gerçeği, bilişsel uyumsuzluk olarak bilinen şeyi üretir.
Bu terim, içsel fikir, inanç ve tutum sisteminiz çatıştığında yaşadığınız uyumsuzluğu tanımlar. Fikrinizi değiştirmenin bir zeka işareti olduğunu biliyorsunuz çünkü faydasız fikirleri atmanıza izin veriyor, ancak bunu yapmak ne kolay ne de hızlı. İşin ilginç yanı, bu psikolojik rahatsızlıktan kurtulmak için çoğu zaman inanılmaz bir entelektüel hokkabazlığa başvuruyorsunuz.

İnançlarınızın ötesinde esneklik var
Miguel Servetus, Giordiano Bruno, Copernicus, Galileo Galilei… Tarihimiz, bilim ve din hiçbir zaman pek iyi geçinemediğinden, yeni fikirlerin inanç dogmasına saldırı olarak görüldüğü bir zamanda dünyaya meydan okuyan kişilerle doludur. Gerçekten de, bugün bile , Engizisyon’un inançlarıyla yaptığı gibi inançlarına bağlı kalan pek çok kişi var.
Toplum, açık fikirli olmadan ilerlemez. Bununla birlikte, bugün bile fikirlerinin kum üzerine kurulduğunu fark etmeden fikirlerini şiddetle savunan pek çok kişi var.
Fikrinizi değiştirmek bir zeka işaretidir, ancak aynı zamanda entelektüel tevazu göstermeyi de gerektirir. Sizi siz yapan şeyin inançlarınız olduğu ve onları canınız pahasına savunmanız gerektiği öğretildiğinde, bunu gerçekleştirmeniz kolay değil.

Ne yazık ki, değişimin ilerlemeyi kolaylaştırdığı, gerçeğin ilerlemede saklı olduğu ve bunu kolaylaştırmak için daha iyi argümanlar ve yeni bakış açıları benimsemek için eski fikirlerin atılması gerektiği sıklıkla unutulur. Aklınızda bulundurun. Kendinize bugün hangi fikrinizin veya inancınızın değişmeye değer olduğunu sorun.

www.aklinizikesfedin.com

14 Mart 2022 Pazartesi

Friedrich Engels'in Karl Marx'ın Mezarındaki Konuşması

Highgate Mezarlığı, Londra. 17 Mart 1883 

14 Mart'ta, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan en büyük düşünür düşünmeyi bıraktı. Neredeyse iki dakika yalnız bırakılmıştı ve geri döndüğümüzde onu koltuğunda, huzur içinde uyumuş halde bulduk - ama sonsuza kadar.

Bu adamın ölümünde hem Avrupa ve Amerika'nın militan proletaryası hem de tarih bilimi tarafından ölçülemez bir kayıp sürdürüldü. Bu güçlü ruhun gidişiyle oluşan boşluk, yakında kendini hissettirecek.

Darwin'in gelişme ya da organik doğa yasasını keşfettiği gibi, Marx da insanlık tarihinin gelişme yasasını keşfetti: Şimdiye kadar aşırı bir ideoloji tarafından gizlenen basit gerçek, insanlığın her şeyden önce yemesi, içmesi, barınması ve giyinmesi gerektiği, siyaset, bilim, sanat, din vb. ile uğraşmadan önce; bu nedenle, dolaysız maddi araçların üretiminin ve dolayısıyla belirli bir halk tarafından veya belirli bir çağda erişilen ekonomik gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, yasal kavramların, sanatın ve hatta din hakkındaki fikirlerin dayandığı temeli oluşturduğunu, ilgili insanların çoğu evrimleşmiştir ve bu nedenle, şimdiye kadar olduğu gibi, bunun tersi yerine, bunların ışığında açıklanmalıdır.

Ama hepsi bu kadar değil. Marx ayrıca günümüz kapitalist üretim tarzını yöneten özel hareket yasasını ve bu üretim tarzının yarattığı burjuva toplumunu da keşfetti. Artı değerin keşfi, hem burjuva iktisatçılarının hem de sosyalist eleştirmenlerin önceki tüm araştırmalarının karanlıkta el yordamıyla araştırdığı sorunu çözmeye çalışırken birdenbire soruna ışık tuttu.

Böyle iki keşif bir ömür için yeterli olacaktır. Böyle bir keşif yapma hakkının verildiği adama ne mutlu. Ama Marx'ın araştırdığı her bir alanda -ve hiçbirini yüzeysel olarak pek çok alanı araştırdı- her alanda, hatta matematiğin alanında bile bağımsız keşifler yaptı.

Bilim adamı böyleydi. Ama bu adamın yarısı bile değildi. Bilim, Marx için tarihsel olarak dinamik, devrimci bir güçtü. Bazı teorik bilimlerde, pratik uygulaması belki de henüz tasavvur edilmesi oldukça imkansız olan yeni bir keşfi memnuniyetle karşılarken duyduğu sevinç ne kadar büyük olursa olsun, bu keşif endüstride ve endüstrideki tarihsel gelişmede ani devrimci değişiklikleri içerdiğinde oldukça farklı bir neşe yaşadı. Genel. Örneğin, elektrik alanında yapılan keşiflerin ve son zamanlarda Marcel Deprez'in keşiflerinin gelişimini yakından takip etti.

Çünkü Marx her şeyden önce bir devrimciydi. Hayattaki gerçek görevi, şu ya da bu şekilde, kapitalist toplumun ve onun ortaya çıkardığı devlet kurumlarının yıkılmasına katkıda bulunmak, modern proletaryanın kurtuluşuna katkıda bulunmaktı. kendi konumunun ve ihtiyaçlarının bilincinde, kurtuluşunun koşullarının bilincinde. Mücadele onun unsuruydu. Ve çok azının rakip olabileceği bir tutku, azim ve başarı ile savaştı. İlk  Rheinische Zeitung  (1842), Paris  Vorwarts  (1844),  Deutsche Brusseler Zeitung  (1847),  Neue Rheinische Zeitung  (1848-49),  New York Tribune üzerindeki çalışmaları (1852-61) ve bunlara ek olarak, Paris, Brüksel ve Londra'daki örgütlerde çalışan bir dizi militan broşür ve nihayet, hepsini taçlandıran, büyük  Uluslararası İşçi Birliği'nin oluşumu  - bu gerçekten de bir başka hiçbir şey yapmamış olsa bile kurucusunun gurur duyabileceği bir başarı.

Ve sonuç olarak, Marx, zamanının en nefret edilen ve en çok karalanan adamıydı. Hem mutlakiyetçi hem de cumhuriyetçi hükümetler onu topraklarından sürdüler. Burjuva, ister muhafazakar ister aşırı demokratik olsun, ona iftiralar yığmak için birbirleriyle yarıştı. Bütün bunları sanki bir örümcek ağıymış gibi bir kenara attı, görmezden geldi ve yalnızca aşırı zorunluluk onu mecbur ettiğinde yanıt verdi. Ve o, Sibirya'daki madenlerden Kaliforniya'ya, Avrupa ve Amerika'nın her yerindeki milyonlarca devrimci işçi arkadaşı tarafından sevilerek, saygı duyularak ve yas tutularak öldü. neredeyse tek bir kişisel düşmanı yoktu.

Adı çağlar boyunca yaşayacak, eserleri de öyle kalacak.

 


www.marxists.org

12 Mart 2022 Cumartesi

Öncesi ve sonrasıyla 12 Mart Muhtırası

Yarım yüzyıl önce, bugün, Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri komutanları, parlamentoya ve hükümete karşı ortak imzalı bir ‘muhtıra'(1) yayınladı.

Komutanlar, parlamento ve hükümetin tutumunun ülkeyi anarşi, kardeş kavgası ve ekonomik ve sosyal huzursuzluk içine soktuğunu ileri sürüyor ve buna bir önlem olarak ‘partilerüstü anlayış ve Atatürkçü görüşle, anayasanın öngördüğü reformları ele alacak yeni bir hükümetin’ kurulmasını istiyorlardı. 

Üç maddelik kısa muhtıranın son maddesine göre, “bu husus tahakkuk ettirilmediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri idareyi doğrudan doğruya almaya kararlı” idi. 

Muhtıra, öğle ajansında radyolardan okundu. (O zaman Türkiye’de televizyon henüz deneme yayınları yapıyordu). Akşam 17.30’da Başbakan Süleyman Demirel, muhtıranın anayasa ve hukuk devleti kurallarına aykırı olduğunu belirterek görevinden istifa etti. 

Meclis’te sessizlikle karşılanan muhtıranın, parlamentoyu itham eden cümlelerine Başkan Tekin Arıburun Senato’yu açış konuşmasında karşı çıktı. Ancak muhalefetin çoğunluğu muhtırayı destekliyordu. Milli Birlik Grubundan(2) Mucip Ataklı, “Silahlı Kuvvetlerin devrimci isteklerini parlamentonun basiretle değerlendireceğini umduklarını” söyledi. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS), Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT), Türk Hukuk Kurumu, Devrimci Gençlik Federasyonu, Türk İş, Disk muhtırayı olumlu karşılayanlar arasındaydı.

Üniversite öğretim üyelerinden bazıları muhtırayı destekleyen açıklamalar yaptı. Cumhuriyet’te İlhan Selçuk, 14 Mart tarihli yazısında muhtırayı ‘devrimci çizgide olumlu bir adım’ olarak niteliyor; Devrim Dergisinde Uğur Mumcu, “Erkekseniz Karşı Çıkın” başlıklı yazısında Meclisteki sessizliği alaya alıyordu.

Sol yanda yer alanlardan sadece iki deneyimli isim muhtıraya temkinli yaklaştı. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran, demokrasi açısından kaygılarını belirten bir açıklama yaptı. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, 15 Mart’ta partisinin ortak grup toplantısında, komutanların hükümete ne yapmalarını takdir ve zorunlu bir tedbir olarak teklif ve ısrar etmesini doğru bulmadığını söyledi. 

Muhalefetin büyük çoğunluğu, kısa sürede pişman olacakları bir yanılgı içindeydi.

Bu yanılgının perde arkasında, son hafta içinde Silahlı Kuvvetlerde yaşananlar hakkındaki bilgisizlik yatıyordu. 

12 Mart Muhtırası, aslında 9 Mart’ta yapılması planlanan radikal bir darbeyi önleyen ve kısa sürede planlayanların aleyhine dönüştüren bir karşı hamleydi. 

Gerçekten, ordu içinde aralarında general rütbesinde olanların da bulunduğu bir grup subay ve onlarla fikir birliği içinde olan bir grup -maceracı- siyasetçi ve yazar, 9 Mart’ta TBMM’ye ve hükümete son veren bir darbe yapacak, yönetime kalıcı biçimde el koyacak, Milli Demokratik Devrim’i (MDD) gerçekleştirecek, -iddialarına göre- Türkiye’yi bu yoldan kalkındıracaklardı. 

9 Mart darbesini planlayanlara göre, Türkiye’nin çok partili sistem ve seçimlerle gelişmesi mümkün değildi. MDD’cilere göre, 1960’da 27 Mayıs Darbesi yapılmış, DP kapatılmış, milletvekilleri ve bakanları cezalandırılmıştı; fakat 10 yıl içinde DP’nin devamı olduğu belli bir parti yine iktidardaydı. Onlara göre DP de, AP de tutuculuktan öte gerici partilerdi ve hep onların kazandığı demokrasi, Türkiye için çıkmaz bir yoldu.

MDD’ciler bir süredir sivil toplum örgütleri ve meslek kuruluşları ile gençlik arasında taban oluşturmuşlar, bu örgütlerde ‘demokrasiyi vazgeçilmez yöntem olarak benimseyenleri’ büyük ölçüde tasfiye etmişler, etkisizleştirmişlerdi. Gazete ve dergilerde önemli yazarlar darbenin fikri temellerini atıyordu. Örneğin, tanınmış bir yazar, bazı gençlerin örgütsel propoganda için -kimliklerini gizlemeden- yaptıkları bir banka soygununu, “banka soymak, banka kurmaktan daha büyük suç değildir,” diye cesaretlendirebiliyordu.

9 Martçılar, askerler ve siviller arasında yeterince örgütlendiklerine inanarak, Ordu üst kademesinden destek bulmaya çalıştılar. Bir süre sonra, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler ‘Selim Bey’, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ‘Yavuz Bey’, Korgeneral Atıf Erçıkan ‘Erçil Bey’ kod adlarıyla ‘kendilerindendi’. ‘Nuri Bey’ kod adıyla Tümgeneral Celil Gürkan zaten harekatın merkezindeydi.

1971 Mart’ının ilk haftası Ankara’nın komuta merkezlerinde olağanüstü toplantılarla doluydu. Ancak, darbe planının içinde bulunmayan Genelkurmay, bütün hazırlıklardan haberdardı. Sonrada ortaya çıktığına göre, Korgeneral ‘Erçil Bey’ bütün çalışmaları yukarıya bildiriyordu. 

Genelkurmay’ın 9 Mart planından haberdar olması Kuvvet Komutanlarının duraksamasına yol açtı. 9 Mart akşamı Hava Kuvvetleri Karargahında yapılan toplantı karara varılmadan dağıldı. 10 Mart’ta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, kuvvet komutanlarının yanısıra bütün ordu komutanlarını topladı. 11 Mart’ta Yüksek Askeri Şura toplandı. Toplantı sonrası Tağmaç, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la görüşmeye gitti.

Ertesi gün öğle ajansında radyolarda, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının ortak imzasıyla ‘muhtıra’ okundu. Kara ve Hava Kuvvetleri Komutanları, 9 Mart darbesinden vazgeçmişler, buna karşılık komuta kademesiyle hükümetin istifasının istenmesi ve yeni bir hükümetin kurulmasında anlaşmışlardı. 

12 Mart’ın ilk günlerinde birtakım ‘sol’ çevrelerin destekçi tutumu, muhtırada anayasanın öngördüğü reformlardan söz edilmesinden ve metnin altında Kara ve Hava Kuvvetleri komutanlarının adlarını görmekten kaynaklanıyordu.  

Ancak, aldananlar sadece onlar değildi. Bir dolu heyecanlı ‘devrimci’ genç, darbecilerin yolunu açmak için ortamın hazırlanmasına çalışıyor, gösteri niteliğinde banka soyuyor, yabancı askerleri kaçırıyorlardı. 16 Mart’ta, bu tür suçlardan aranan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan (ve kısa bir süre sonra  Hüseyin İnan) yakalandı. Aynı gün, içlerinde Mahir Çayan’ın da bulunduğu ileri sürülen bir grup İstanbul Erenköy’de banka soyuyordu. 

17 Mart’ta, 9 Mart darbe hazırlığıyla ilgisi olduğu ileri sürülen 4 general, 1 amiral, 8’i kurmay olmak üzere 35 albay emekliye sevk edildi. Taraflar belli olmuş, muhtıracılar sol gösterip sağ vurmuştu. Emekliye sevk kararnamesini, henüz yenisi kurulamadığından, istifa eden hükümet üyeleri  imzaladı. 

19 Mart’ta Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, TBMM’deki parti genel başkanları ile görüşerek CHP Kocaeli Milletvekili Prof. Nihat Erim’i -partisinden ayrılması koşuluyla- hükümeti kurmakla görevlendirdi. Nihat Erim, tanınmış, önde gelen bir CHP’liydi.

21 Mart’ta CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit, CHP’nin hükümete bakan vermesine karşı çıkarak ve bu konuda İsmet İnönü ile görüş ayrılığına düştüklerini söyleyerek görevinden istifa etti. Ecevit haklıydı; 1957 seçimde %41’e çıkan CHP’nin oy oranı , 27 Mayıs darbesinden sonra, 1961’de  %36’ya gerilemiş, CHP, darbenin yanında görünmenin bedelini ödemişti. Ecevit, benzer bir görüntünün CHP’yi yine gerileteceğini düşünüyordu.

Nihat Erim, “reformları gerçekleştirecek bir teknokratlar kabinesi” kurduğu iddasıyla yola çıktı. Ancak asayiş olayları, banka soygunları, fidye için insan kaçırmalar durmak bilmiyor, gündemi işgale devam ediyordu. Dönemin tanınmış yazarlarından Ali Gevgilili’nin deyimiyle “1971 Türkiyesinde küçük burjuva ilericiliği, bir gün tarihin ancak çılgınlık yargısını verebileceği her çeşit serüveni deniyordu.” 
 
17 Mayıs’ta İsrail Konsolosu Efraim Elrom’un Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması ve -faili tartışmalı- öldürülmesi, büyük güvenlik operasyonlarına ve hükümetin -reformlar yerine- tümüyle bu olayları önlemeye odaklanmasına yol açtı.

Aslında, muhtırada ve hükümetin söyleminde yer alan ‘anayasanın öngördüğü reformlar’ ifadesi de oldukça tartışmalı ve inandırıcılıktan uzaktı. Muhtıranın birinci imza sahibi olan Orgeneral Tağmaç, uzunca bir süredir anayasadan şikayetçiydi. Kısa süre sonra olaylar, anayasanın öngördüğü reformların yapılması değil, anayasanın öngördüğü özgürlüklerin kısıtlanması doğrultusunda ilerledi.(3) 

12 Mart dönemi, ülkeye her açıdan büyük zarar verdi. Asılsız suçlamalarla öğretim üyeleri, yazarlar, aydınlar tutuklandı. Üç genç insan -kimseyi öldürmememişlerdi- siyasi bir hırs ve öfkenin kurbanı olarak idam edildi. Nice insan, sonu baştan belli, anlamsız çatışmalarda canını yitirdi.

Ama, 12 Mart’a giden yolu 9 Mart girişiminin açtığı gerçeği hiçbir zaman yeterince tartışılmadı. 9 Mart darbe girişimi olmasa, 12 Mart muhtırası olmayacaktı. MDD’cilerin demokrasiyi beğenmeyen, halk oyunun sağduyusuna inanmayan ve gelenekçi-liberal siyasi partileri bile ‘gerici’ sayan tutumu ve darbe girişimi, Türkiye’ye ağır bedeller ödetmekle sonuçlandı.

9 Mart girişiminin önderlerinden iki kuvvet komutanı 1972’de ve 1980’de sıra ile cumhurbaşkanı adayı oldular. Generaller, albaylar ve yazarlar, -en azından 12 Eylül darbesine kadar- oldukça konforlu yaşadılar. Onlara inanan bir dolu ‘devrimci’ genç, inanç, heyecan ve hayallerinin bedelini canlarıyla ödediler. 

Türkiye sosyalist hareketinin demokrasiye inançla bağlı, en saygın isimlerinden Mehmet Ali Aybar’ın TBMM kürsüsünde söylediği gibi, tarihin tecrübesi, bir kez daha şiddetin ve anarşinin hep sağcılaşmanın, otoriterleşmenin işine yaradığını göstermişti.

1980 12 Eylül darbesinden yıllar sonra anılarını yazan Orgeneral Muhsin Batur’un bir saptaması da oldukça çarpıcıdır: “Gariptir, bazan hem aşırı solcular, hem iş çevreleri askeri müdahaleyi ister. Tabii sonuçta solcular kaybeder, iş çevreleri kazanır.”(4)

9 Mart darbe girişiminden de, 12 Mart darbesinden de çıkaracağımız çok ders var.

Ancak Türkiye siyaseti hiçbir zaman bu derslerden ibret almayı, daha da önemlisi, hiçbir darbe yahut darbe girişim ile yüzleşmeyi başaramadı. 

artigercek.com - Ertuğrul Günay