Translate

31 Aralık 2025 Çarşamba

Ego Tanrı Olduğuna İnanır



  Dünyada yaşayan her insan tanrı olduğu ve reddedildiği inancını taşır. Egonun ilk öğrendiği değişime dirençli bilgisi budur.
Karnı acıkan, çişi gelen, dokunulmak isteyen, üşüyüp –terlemeye sinirlenen ve hemen bunların giderilmesini ve bedensel rahatlığa kavuşmaya istekli bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde, sadece egomuz (özben)* vardır.

Dünya ile ilk tanışıklığımızda algıladığımız kendi bedensel duyumlarımızdır. Bu duyumlardaki haz ve rahatsızlıkların giderilmesi ile hiç bilmediğimiz bir ortamda ilk bilişsel kavramlar oluşur. Bedensel ihtiyaçlarımıza hizmet eden insanların olduğunu anlamamız zaman almaz. O insanlar ki, her çağrımızda- bu çağrı genelde bağırarak ağlama şeklinde olur- istediklerimizi yerine getirirler. 
Bu koşullarda günden güne gelişirken, tanrı olduğumuz inancı yapılanmaya başlar. Her isteğimizi yerine getiren hizmetkarlarımız vardır, sadece istemek yeterlidir. Çevresel koşulları ayarlatırız. Sıcak yaz gününde pencereleri kapattırırız, banyo suyumuz tenimize uyan sıcaklıkta olmalıdır, istediğimizi yapmak için vardır bu kalabalık. Şüphesiz biz tanrıyızdır. Ben tanrıyımdır... 
Elbette kavramları bilmeyen bir bebek için tanrı olma düşüncesi şu şekilde nitelenebilir; Tek kural koyan- emir veren benim, çevremdekiler sadece benim dediklerimi yerine getiren varlıklar, çünkü ben farklı- özel ve önemliyim, ben tekim.

Henüz çevresindeki varlıkların türünü, görünümünü algılamayan bebek için geçen zamanla bazı detaylar değişmeye başlar. Çevresindeki varlık hizmetkarların şekillerini tanıyıp tam memnun olacakken, hizmetkar halkta küçük itaatsizlikler başlar. 
Ağlayışlarında her istediğini yapmadıkları gibi, bazı davranışlarına engel koyar, kulağa hoş gelmeyen tonda sesler çıkarmaya başlarlar. Ardından yemeğini vermeyi bırakıp, bu işi kendinin yapmasını isterler “Bunu tut buraya götür” diye bir şeyler söylerler, sonra çişini altına yapmaması için onu uzun bir yolda farklı yerlere götürürler, tüm bunlar zahmetli işlerdir ve bu konuda becerisi de yoktur, pek başarılı olamaz başlangıçta, siz yapın diye bağırmanın faydası da olmaz, hizmetkarlar direnirler. 
Bebek bu direnişe tam anlam biçecekken yeni isyanlara kalkar çevredeki emektarlar. “İstediğin her şeyi yapamazsın, yemeğini dökmeden ye, şimdi oyun vakti değil, hayır onu yiyemezsin” demeye başlarlar. 

Onlar kimdir ki her istediğini yaptırabilen, özel- farklı kendine isyana başlamışlardır... Açıkça tanrılarına isyana geçmişlerdir. Hemen yola gelmeleri gerekmektedir. Ego tanrılığını unutturmamak için ağlar bağırır, olmadı mı, düşmana dönüşen bu isyankarlara karşı değişik soğuk ve sıcak savaş taktikleri kullanır.
Kendini acındırma, küsme, sevgisini çekme, soğuk davranma... Her yol denenir bu zavallı halkı yola getirmek için... Fakat sonuç aynıdır, değişim olmaz

Bebeklikten ilk çocukluğa geçildiğinde korkunç gerçekle yüzleşilir, onun tanrı olduğu kabul edilmediği gibi tapanlar da azalmıştır. Yıllarla çevresel uyum, yaşam koşulları, davranışlar öğrenildikçe süperego (çevreye uyumlu özben), id (ben- kimlik) oluşur ve her biri aralarında dengelenir. Yaşam çevre içindeki rollerle anlam kazanmaya başlar.
Ancak kimlik edinmeye başlayan, sosyal çevreye uyumu anlayarak gelişen – erginleşen bireyde ilk edinilen bilgi, yani ego hep vardır. En kırılmış hali ile ve isyana hazır bir devrik kral gibi bilincin her köşesinde saklanmış olarak beklemektedir.
Sürekli “Ben tanrıydım, önemsemediler beni” der. Ve kendine tapılması için veya tapılmama kırgınlığı ile ilgili değişik senaryolar yazar...
Bu anlatım masalsı gibi gelse de, kişinin bilinç işleyişi böyledir. Ego kırgın bir tanrıdır, üzgündür, sinirlidir, insan en unuttuğunu sandığı anlarda bile, her an hakimiyeti ele geçirmeye çalışan bu yanını hep taşır;
- Bana bunu yapamazlar...
- Daha çok şeyi hak ediyorum...
- Onlar da kim ki...
- Ben herkesten farklıyım, anlaşılmıyorum...
- Bu insanlar ne kadar akılsız...
- Her şey benim olmalı...
Bu sözleri tüm dünya insanlarının egosu söyler. Ya da bir şeyler yapar- hisseder insanlar;

- Biri egosu ile kitleleri yok edip işkence yapabilir, güç bende demek için.
- Diğeri egosu ile herkesi dolandırabilir, en akıllı-zengin benim demek için.
- Bir başkası egosu ile iyi işi veya sevgilisi olan arkadaşını kıskanabilir.
- Diğer bir öteki çok sevdiği bir şeyi elde edememekten kırgınlık duyabilir.
Buradaki davranış dereceleri farklı görünse de, temelde yatan inanç aynıdır; Ben tanrıyım, benim olmalı hepsi...

Diğer yanda burada anlatılan ortalama bireyin gelişim portresidir, buna toplumsal- bireysel farklılıklar, gelenekler gibi detaylar eklendiğinde, durum daha da karmaşık bir hal alır. Konumlar, sokağa bırakılmış bir bebek, malikanede doğmuş bir bebek, Doğu Anadolu `da 7 kız çocuğun üstüne dünyaya gelen erkek bebek şeklinde çeşitlenirse tabii ki egodaki tanrı inancı düzeyinde farklılıklar olacaktır. En azından bu inanca duyulan güvenin yoğunluğu ve süresi açısından.
Ancak ortalama göz önüne alındığında, yaşamla ilk tanışıklıktaki ben tanrıyım inancını her birey farklı oranlarda taşıyacaktır, en zor koşuldaki örneğin terk edilmiş bir bebeği bile alıp sarılan, mama veren, altını değiştiren biri- birileri olacaktır. Çok az, az, çok, çok fazla da olsa...
Tüm bunlar dikkate alındığında dünyaya gelen insanın bedensel – zihinsel anlamdaki gelişim sürecinde tanrı olduğuna inanması ve sonra sen sıradansın denmesindeki kızgınlığı kadar doğal bir süreç olamaz gibi görünüyor.
İşte yaşam sürecinde insanlar ellerinden zorla alınan tanrısallığı göstermek için, egolarının yoğunluğu- oranı yönünde daima bir şeyler yaparlar. Kimi daha az, kimi daha göze batıcı, ama bunu her birey yapar. 
En pahalı markayı giymek, en yakışıklı erkek ya da kadın benim olacak demek, ardı ardına erkek çocuk doğurmak, yapılmayanları yapmak, para ile her şeyi satın almayı istemek, başka ülkeleri işgal etmek, yaptırır da yaptır ego... 
Şekli- yaşama yansıması- görüntüsel boyutu ne olursa olsun, gerçekte her bireyin yaptığı tek şey vardır “Unuttunuz ben farklı- özel ve güçlüyüm” deme güdüsü... 

Birbiri arasında okyanuslar kadar fark var gibi görünse de, bir komutana başka bir ülkeyi istila ettiren güdü ile erkek çocuğun önem taşıdığı bir yörede erkek çocuk doğurmayı isteyen kadının güdüsü aynı kaynaktan çıkmaktadır.
Ortada tek durum vardır, o başı boş kalmış kızgın, kırgın ego ya tüm hücrelere sızarak düşman gibi ortaya çıkmayı bekleyerek bir kasırgaya dönüşecek ya da kontrol altına alınıp durgun akan bir su olacaktır. Bu ise kişinin kimliği hakkında bilgi edinmesi, kişisel farkındalığın artması ile paralel gelişmektedir.

İşte egosuyla ilgilenenlerin yaptıkları o çılgın isyankarı ikna etmekten, durgun bir suya dönüştürmekten ibarettir... Ancak bunu uç boyutlara vardıranların da yaptıkları bir hata vardır. “ Egomu yok edeceğim” demek... Egonun tümden yok olması, insan bedeninin ölmesi ile mümkündür, çünkü o bedenin dünya ile tanışıklığı ile oluşan bir yapılanmadır. Bu nedenle ego ehlileştirilebilir, ama yok edilemez. Yontulan ego, yaşamda oluş biçimini yumuşak bir tavırla sergilerken, hiç törpülenmeyen ego illa her şey benim hakimiyetimde olacak diyebilir.
Sonuçta her birimizin tanrı olduğumuza inancımız sonsuzdur, sadece nasıl bir tanrı olunacağı hakkında kendini eğiten veya eğitmeyenler vardır ya da farkında olan ya da olmayanlar. Ego hep ister, hep başkalarından daha çok şeyi olması gerektiğine inanır, çünkü o diğerlerince unutulmuş bir tanrıdır ama kendi tanrı olduğunu hiç unutmaz...

Uzm.Psk.Bahar Turunç 

 

27 Aralık 2025 Cumartesi

Leyla Zana

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Leyla Zana’yı 6 Kasım 1991 günü çıkan “yemin krizi”yle bildik asıl. Siyah tayyörü, başında kırmızı yeşil-sarı örgüsüyle kürsüye çıktı, yeminini okudu, sonra dedi ki, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”. Bu cümleyi Kürtçe söyledi ve bütün o kravatlı erkekler topluluğunu delirtti! 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları için partiden ihraç edilen SHP milletvekilleri tarafından kurulan Halkın Emek Partisi, 1991 yılında SHP ile seçim ittifakı yapmış ve 18 milletvekiliyle meclise girmişti.

Leyla Zana’nın 12 Eylül darbesi sırasında Diyarbakır belediye başkanı olan Mehdi Zana’nın eşi olması dolayısıyla politikleştiği yolundaki kanaat, Kürt kadınlarına bakışı yansıtır: Ezik, cahil ve yoksul. Oysa Zana’nın seçildiği 1991 meclisinde kadın milletvekili oranı hepi topu %1,8’di zaten! Türk kadınlarının durumu da pek parlak değildi.

Leyla Zana, meclis kürsüsünde bu bakışı ters yüz etti. Yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin gözünde de bir direniş sembolüne dönüştü. On yıllık hapishane döneminde iki kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü aldı.

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Bu bakımdan Leyla Zana’nın hikâyesini daha büyük bir hikâyenin, Kürt kadın politikacıların hikâyesinin giriş noktalarından biri gibi düşünmek mümkün. Acıyla ve direnişle yoğrulmuş bir geleneğe doğup onu başka bir şeye dönüştürme hikâyesinin.

3 Mayıs 1961 günü doğdu, 14 yaşındayken kuzeniyle evlendirildi. 19 yaşında, biri kucağında biri karnında iki çocuklu bir kadındı, 12 Eylül darbesi oldu. Eşi Mehdi Zana, Diyarbakır belediye başkanıydı, tutuklandı ve 10 yıl hapis yattı. Leyla Zana bu süreçte okuma yazmayı öğrendi, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kurucularından biriydi, Yeni Ülke gazetesinde gazetecilik yaptı. 1991’de milletvekili seçildiğinde, arkasında on yıllık bir politik tecrübe vardı. Tutuklu yakını tecrübesi, insan hakları mücadelesi tecrübesi, gazetecilik tecrübesi. JİTEM’in saldırılarına direnme vardı, Vedat Aydın cinayeti vardı. Kürsüde taktığı üç renkli örgüyü ona hediye eden Bismilli kadına verdiği söz vardı.

Kahramanın yolculuğu, başladığı yerde son bulur. Pek de hevesli olmadığı, zorunluluklar sebebiyle girdiği uzun yolda, değişir ve dönüşür. Evine döndüğünde, o artık başka biridir. Bu yolculuğu mümkün kılan, evdir. O sabit kalmalıdır ki kahramanın dönüşümünü anlayabilelim, yol haritasını izleyebilelim. Leyla Zana için böyle olmadı, yakılıp yıkılmış bir evden başladı, boşaltılmış bir köyde soluklandı. Efsanelerle, söylentilerle, dedikodularla karışmış bu hikâyenin aslını anlatma imkânı pek olmadı. Ama bir şey var, en başından beri tekrarladığı bir şey: O bu yolda yalnızca politik iklimi, Kürt kadınlarına dair imgeleri değiştirmekle kalmadı, kendini, “kendi küçük dünyasını” da alt üst etmeye cesaret etti.

İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kahramanın evi, belki de anadiliydi. Başladığı ve döndüğü yer. (AB/TY)

Aksu Bora

Aksu Bora-Birikim
İletişim Yayınları/BiaMag                                   


10 Aralık 2025 Çarşamba

İmralı Zabıtları (2013)

(28 Şubat 2013 tarihinde Milliyet'te yayınlanmış) 

HDK bileşenlerinden'de biri olan, BDP vekillerinden oluşan Barış çözüm heyetinin,İmralı'da Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.
görüşmenin tutanakları özetle şöyle:
Abdullah Öcalan'ın, İmralı'da BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Milletvekili Altan Tan'la yaptığı, bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları özetle şöyle:

"Hepimizin hayatı söz konusu"
"Kandil'e BDP'ye ve Avrupa'ya üç nüsha mektup yazdım. Heyet ile dünden beri yoğun olarak tartışıyoruz. Özal'dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim (akamete uğradı, kesintiye uğradı) kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türklerde bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadelelerini bir kenara atmaları lazım.
Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete... Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya'nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi idi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi bu yönde PKK'yi hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım. Demokratik kurtuluş ve demokratik yaşam süreci. ben bu deyimi rastgele seçmedim. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; "Apo'yu bitirdik" dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon'u saptırdılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP'ye anlatmalısınız. AKP'lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis'tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı.

"Metiner kendini düzene satmış"
- Metiner saçmalıyor, "Apo sıkıştı" diyor. Propaganda ile oyunu karıştırıyor. Kendisini düzene satmış, kendisini rezil etmiş, AKP'yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Derhal bu söylemi terk etmesi lazım. Biz AKP'yi çıkartan gücüz.

"Ha biz ha Sakine"
- Sırrı: Bize gelen bilgide, "Sakine'nin tutumunun ve katılımının iyi olduğu, dağ adına Avrupa'da görevli olduğu, işini tamamlayıp geri dönüş için Paris'e gittiğinde bu olayın olduğu... Tutumunun ve katılımının iyi olduğu" bildirildi.
- Öcalan: Ha bizi vurmuş, ha Sakine'yi vurmuşlar. Çok karanlık bir olay. Ankara'ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya'da büro tutmuş. Sterk "MİT kaynaklı" demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.
(Sırrı'ya dönerek) Sinop olayı rastgele mi organize mi?
- Sırrı: Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe Araştırma Komisyonunun görevi bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz'i deşifre eden bilgiler geldi. Burada Karadeniz'de gladyonun yaptığı işler başlığı altında TAYAD'lı ailelere dönük linç girişimi de vardı. Orada anlatılan, yapılan ve biçimler ne ise hepsini Karadeniz'de gördük. Bu yönüyle örgütlü ve organizeydi.
- Öcalan: Siz de muallaktasınız. Tıpkı Sakine gibi. Bir daha kendini öz savunmanın hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksınız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk'ü iki kez vurdular, bir Samsun'da, bir İzmir'de... Sakine'ye yapılan hepimize yapılabilir. Bu özel harbe ayrıca geleceğiz.
- Öcalan: Hükümet kesin vesayetten kurtuldu mu hesaplaşma tam olarak yapıldı mı? Tayyip'in Hükümet mekaniği, Kürt hareketine vurduğu kadar kendisine izin veriliyor, alan açılıyor vesayet kurumu, güç odakları tarafından. Sayın Başbakan zekice bu mekaniği teşhis etmiş ve iyi kullanıyor. Komplonun bir parçası değil. Danışıklı demiyorum ama Başbakan komplonun parçasıdır demiyor ama, bu yöntemi bir iktidar aracı olarak görüyor. PKK'ye vurarak yerini sağlamlaştırıyor. Kendime kızıyorum, 2001-2004'te biz eylemi 'tak' diye kestik. Hükümet anlamadı, 'terör bitti' dediler. (Altan Tan'a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP'ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP...
Türkiye'nin ihtiyacı olan tam evrensel demokratik kriterlere uymazsan, PKK'ye karışmam dedim. Bunu PKK hareketinin zorluklarını bilerek söyledim. Hegemonya kurmak istediler, biz bu hegemonyaya karşı çıktık. AKP, iktidarı gökten inmiş sandı. Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyordu. Ben Deniz Baykal'ın taktiğini boşa çıkardım. AKP hegemonya istiyor. CHP'nin yerine geçmek istiyor. İzin vermeyiz. AKP'ye korkunç rant imkanı çıkar. Ben buna alet olmam. Tek şartım hegemonik olmaması. Biz eskisine doyduk, yeni kambur istemeyiz.

"Başbakan vatana ihanetten tutuklanacaktı"
AKP'nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011'de) PKK'yi bitireceğiz' dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT'e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, 'bu darbedir' dedim. Ergenekon'dan farkı yok. Başbakan MİT'e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ'u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş 'darbe' dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.

"Florida kontrgerilla merkezidir"
Türkiye'de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote etmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD'de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3'ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP'ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT'i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
Florida kontrgerilla merkezidir. Abdullah Çatlı iki kez gitti. Papa, Palme... Sakine bu tür grupların işidir. Yeni gladyo tam anlaşılamıyor. Çözüm adına yapılan her şeyi sabote ettiler. Sakine olayı bende düşük bir tereddüt uyandırdı. Net değil. Sakine Avrupa'da barışı temsil ediyordu. Hala aydınlatılamadı.

Tamamı >>