Translate

16 Mart 2026 Pazartesi

Furuğ FERRUHZAD / YERYÜZÜ AYETLERİ


O zaman
Güneş soğudu
Ve bereket topraklardan gitti

Ve çöllerde yeşillikler kurudu
Ve balıklar denizlerde kurudu
Ve toprak
Ölülerini kabul etmez oldu artık.

Bütün solgun pencerelerde gece
Belirsiz bir düşünce gibi
Birikiyor durmadan ve taşıyordu
Ve yollar
Sonlarını karanlığa bıraktılar

Kimse aşkı düşünmez oldu.
Kimse düşünmez oldu yengiyi
Kimse
Hiçbir şey düşünmez oldu artık.

Mağaralarında yalnızlığın
Uyumsuzluk doğdu
Afyon ve esrar kokusuyla kan,
Başsız çocuklar doğdu
Gebe kadınlardan.
Koştular mezarlara sığındılar
Beşikler
Utançlarından.

Kötü günler geldi ve karanlık
Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
Tanrı elçiliğinin
Kaçtılar adanmış topraklardan
Aç ve sefil peygamberler.
İnsanın kaybolmuş kuzuları
Çobanın seslenişini duymaz 
oldular
Çöllerin cennetinde.
Aynaların gözlerinde sanki
Tersine yansıyordu renkler
Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler

Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
Başlarında aşağılık soytarıların
Utanmaz yüzlerin orospuların
Tanrının o kutsal ışık çemberi

Bataklıkları alkolün
Ağulu buharlarıyla buruk
Çekti derin köşelerine
Durgun aydınlar yığınını
Kemirdi aç gözlü fareler
Altın yapraklarını kitapların
Eskimiş raflarda, dolaplarda.

Güneş ölmüştü
Güneş ölmüştü ve yarın
Uslarında küçük çocukların
Yitik, belirsiz bir kavramdı.
Defterlerine sıçrayan kapkara
İri bir mürekkep lekesiyle
Anlatıyordu çocuklar
Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.

Zavallı halk
Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
Huzursuz ağırlığı altında ölü
	gövdesinin
Bir yerden bir yere sürünüyordu
Ve önlenmez cinayet isteği
Durmadan büyüyordu ellerinde.

Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
Bu cansız ve sessiz topluluğu
Ta içinden dağıtıyordu birden.
İnsanlar saldırarak birbirlerine
Biri karısının boğazını
Kör bir bıçakla kesiyordu
Bir ana birer birer çocuklarını
Tandırın ateşine atıyordu.

Boğulmuş kendi korkularında
Ürkütücü duygusu suçluluğun
Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
Ve çocukları.

Ne zaman bir tutsak asılırken
Darağacının yağlı halatı
Korkudan kasılan gözlerini
Sıkarak dışarıya fırlatsa
Onlar dalardı içlerine
Şehvetle titreyen bir düşünceden
Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri.

Ama her zaman alanın kıyısında
Bu küçük canileri görürdün
Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.
Ola ki gene de arkasına
Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
Yarı canlı bir küçük şey karışık,
Kalmıştır.
Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
İnanmayı su sesinin doğruluğuna

Ola ki...
Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk...
Güneş ölmüştü
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
	güvercinin
İnanç olduğunu...

Ah tutsağın sesi...
Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
Işığa bir küçük yol açmayacak mı
Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
Ah tutsağın sesi...
Furuğ FERRUHZAD

Çeviri: Onat KUTLAR - Celal HOSROVŞAHİ

26 Şubat 2026 Perşembe

Öğrenilmiş Çaresizlik

Psikolojide öğrenilmiş çaresizlik, kişinin tekrar eden olumsuz deneyimler sonucunda çabasının sonucu değiştirmeyeceğine inanmasıyla ortaya çıkan ruh hâlini tanımlamak için kullanılan iki kavramdır. Özellikle Martin Seligman’ın çalışmalarıyla literatüre giren öğrenilmiş çaresizlik kavramı, bireyin denetleyemediğini düşündüğü durumlar karşısında zamanla deneme ve mücadele etme isteğini yitirmesini açıklar. Kişi, bir konuda sürekli uğraştığı hâlde başarısız olmuş ve bu başarısızlığı değiştiremeyeceğine kendini inandırmışsa, sonucu baştan kabullenmiş demektir. Bu kabullenişin doğal sonucu ise çoğu zaman çaba göstermeyi bırakmaktır.

Örneğin okulda bir öğretmenin kendisiyle uğraştığına ve onu sınıfta bırakmaya çalıştığına inanan bir öğrenci, o derse çalışmayı bırakabilir ve gerçekten sınıfta kalabilir. Böylece başlangıçtaki inancı kendi sonucunu üretmiş olur. Öğrenci bu durumda ailesini öğretmenin kendisiyle uğraştığı konusunda ikna etmeye çalışabilir; hatta bunda başarılı da olabilir. Benzer bir durum iş hayatında da görülebilir. Yöneticisinin kendisiyle uğraştığını düşünen bir çalışan zamanla motivasyonunu kaybeder, performansı düşer ve bu süreç işten çıkarılmasına kadar gidebilir.

Elbette bazı durumlarda gerçekten öğretmenin ya da yöneticinin haksız tutumu söz konusu olabilir. Bu tür örnekler başka bir sorunun, örneğin mobbingin, konusudur. Burada üzerinde durduğumuz mesele, kişinin kendi başarısızlığının nedenini sistemli biçimde dış etkenlere bağlama ve böylece kendi etki alanını göz ardı etme eğilimidir.

Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan kişilerde hayata karşı ilgi kaybı, özgüven eksikliği, karar verme güçlüğü, dikkat ve algı sorunları görülebilir. Uzun süre devam ettiğinde bu tablo depresyonla iç içe geçebilir. Kişi kendi başına bu döngüyü kıramıyorsa psikolojik destek ve terapi önemli bir çıkış yolu olabilir. Çünkü temel mesele, “nasıl olsa değişmez” inancının sorgulanması ve bireyin yeniden etki gücü olduğunu deneyimlemesidir.

Bu durum yalnızca bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde de ortaya çıkabilir. Belirli alanlarda başarısız olan siyasal iktidarlar, bu başarısızlıkları kendi politika tercihlerinde aramak yerine “dış güçler”, “lobiler” ya da başka dış aktörlere bağlayabilirler. Bu açıklama biçimi, öğrencinin başarısızlığını tamamen öğretmenin kötü niyetine bağlamasından özünde çok farklı değildir. Eğer öğrenci ailesini buna ikna etmişse, bir sonraki yıl farklı bir öğretmenle karşılaştığında gerçeklik daha net ortaya çıkabilir. Toplumsal düzeyde ise bu durum çok daha uzun süre fark edilmeyebilir; çünkü algı yönetimi ve siyasal iletişim, bireysel örneklere göre çok daha güçlüdür.

Ekonomide bunun çeşitli örnekleri görülebilir. Enflasyon sorununu çözemeyen bir siyasal iktidar, uyguladığı politikaların doğruluğunu tartışmak yerine sorunu “faiz lobisi” gibi dış bir aktöre bağlamayı tercih edebilir. Toplumun bir kesimi, özellikle ekonomik ilişkilerin karmaşıklığı konusunda yeterli bilgiye sahip değilse, bu açıklamayı benimseyebilir. Daha sonra farklı sorunlar ortaya çıktığında siyasal iktidar bu kez “esnafın açgözlülüğü” gibi yeni gerekçeler öne sürebilir. Oysa ekonomik sorunlar çoğu zaman para politikası tercihleri, hukukun üstünlüğü, kurumsal güven, demokrasi standartları ve beklenti yönetimi gibi çok boyutlu etkenlerin sonucudur. Bu ilişkileri anlatmak ve anlamak zordur; buna karşılık basit ve kişiselleştirilmiş açıklamalar çok daha kolay kabul görür.

Bütün bunların sonucunda, toplumun önemli bir kesiminde sorunların çözülemeyeceğine dair kabullenilmiş bir çaresizlik oluşabilir. “Nasıl olsa değişmez” düşüncesi yaygınlaştığında, hem bireysel hem de kolektif düzeyde çaba azalır. Oysa öğrenilmiş çaresizliğin panzehiri, küçük de olsa değişimin mümkün olduğunu gösteren deneyimlerdir. Birey için bu, yeniden denemek ve sorumluluk alanını genişletmek anlamına gelirken; toplum için şeffaflık, hesap verebilirlik ve eleştirel düşüncenin güçlenmesi anlamına gelir.

İşin en çarpıcı tarafı şudur: Çaresizlikten çıkış yolunu gösterenler en büyük tepkiyi yine çaresizliğe teslim olmuş kesimlerden görür. Çünkü çözüm, konfor alanını bozar. Çözüm, “suçlu dışarıda” masalını bitirir. Çözüm, sorumluluğu içeri taşır.

Sürekli dış güçlerden, lobilerden, gizli odaklardan söz eden bir siyasal dil aslında yalnızca başarısızlığı örtmez; topluma şunu öğretir: “Siz hiçbir şeyi değiştiremezsiniz.” Bu, bir yönetim biçimi hâline gelmiş çaresizliktir. İnsanlara özne olmayı değil, mağdur olmayı öğretir. Mağduriyet ise sorumluluktan daha kolaydır.

Çaresizlik bulaşıcıdır. Önce bireye geçer, sonra topluma. Hata kabul edilmediği her gün, sorun biraz daha derinleşir. Özür dilenmeyen her yanlış, yeni bir yanlışın zeminini hazırlar. Çünkü hesap vermeyen zihin, kendini düzeltme ihtiyacı duymaz.

Ekonomik kriz yaşayan, hukuk düzeni sürekli zayıflayan, demokrasisi ivme kaybeden ve buna karşın politikasını tartışmak yerine düşman listesini güncelleyen bir toplum sorunlarını çözemez. Kader gibi sunulan şey ise çoğu zaman tercihlerden ibarettir.

Sık rastladığımız bir durum algı bozulmasının önderliğinde ortaya çıkan öğrenilmiş çaresizlik için iyi bir örnektir: Geçim sıkıntısında olan bazı kişilere mikrofon tutulduğunda mevcut ekonomik durumu yerden yere vursalar da söyleşinin sonunda “bundan iyisi olmaz” diyerek yine aynı siyasal iktidarı destekleyeceklerini söylüyorlar.

Çaresizlik bir sonuç değildir; çoğu zaman bilinçli olarak beslenen bir alışkanlıktır.

Sizce toplum olarak en çok hangi alanda ‘başka çare yok’ yanılsamasına hapsolmuş durumdayız? Siyasette mi, ekonomide mi, hukukta mı yoksa kendi bireysel gelişimimizde mi?

Mahfi Eğilmez- Kendime yazılar

15 Şubat 2026 Pazar

Sürekli Devrim Teorisi Nedir?


Sürekli Devrim Teorisini üç temel madde altında özetlemek mümkündür:

1-Geç kapitalistleşmiş ülkelerdeki, demokrasi ve ulusal kurtuluş görevlerini yerine getirebilecek tek sınıf, bu ülkelerdeki köylü kitleleri ile ittifak halinde olan proletaryadır. Bu ülkelerdeki, burjuva demokratik dönüşümlerin burjuvazinin eli ile sağlanması olanaksızdır. Çünkü, bu ülke burjuvazisinin gericilik ile arasında kopmaz bağlar vardır. Bu maddeden, bir ülkedeki demokratik devrimin tek çözümünün proletarya diktatörlüğünde olduğu gibi bir anlam çıkar.

2-Demokratik devrimin görevleri ile iktidara gelen proletarya diktatörlüğü, öyle görevlerle karşı karşıya kalır ki, bu görevlerin yerine getirilmesi ancak burjuva mülkiyetinin kökünün kazınması ile mümkün hale gelir. Bu sayede devrim, sürekli devrim haline gelir.

3-Devrimin bir ülkede başlaması onu tamamlamaz. Devrimin bir ülke sınırları içerisinde başarıya ulaşması mümkün değildir. Bir ülkedeki proletarya diktatörlüğü, devrimin yalnızca başladığı anlamına gelir. “Devrim ulusal arenada başlar, uluslararası arenada sürer ve dünya arenasında son bulur.” (Troçki) İster gelişmiş bir kapitalist ülkede isterse de, burjuva dönüşümlerini tamamlamamış olan bir kapitalist ülkede olsun, devrimi sürekli kılan şey budur.

Troçki bu teorisini, ilk olarak 1904-06 yıllarında yazdığı, Sonuçlar ve Olasılıklar adlı kitabında dile getirdi. Bu süre içerisinde Lenin, burjuva demokratik sorunların çözümü için, “İşçi ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü” adlı, burjuva mülkiyetini proletaryaya devretmeyi içermeyen bir ara formülü savunmakta idi. Ancak, 1917 yılının Nisan ayında, sürgünden Rusya’ya dönen Lenin, 4 Nisan tezlerinde tüm iktidarın acilen proletarya tarafından ele geçirilmesini savundu.

Bu Bolşevik parti içerisinde oldukça büyük bir tartışmaya yol açtı, çünkü bunun anlamı, demokratik diktatörlük tezinin reddedilmesi idi. Lenin’in sürgünden dönüşünde onu karşılama komitesinin içerisinde yer alan Zalejsky şöyle der: “Lenin’in tezleri patlayan bir bomba etkisi yaptı. O gün (4 Nisan) Lenin tek bir lehte taraftar bulamadı, kendi saflarımızda bile.” Lenin’in, sürekli devrim teorisinin özünü taşıyan tezleri o gün, 13 karşı oyla reddedilse de 18 Nisan’da Lenin’in büyük mücadelesi sonucunda kabul edildi.

Lenin, 10 Mayıs tarihinde, Mejrayonka diye bilinen, Birleşik Sosyal Demokratlar adlı Troçki’nin de içerisinde bulunduğu bir grubun toplantısına bizzat katılıp, Troçki ve tüm Mejrayonka grubu üyelerini kendi partisine çağırdı. Nitelikli bir konuşma yapmasının ardından Troçki, 4000 kişilik grubu ile temmuz ayında Bolşevikler’e katıldı. Böylece Lenin ve Troçki’nin önderliğindeki Ekim Devrimi ve 3. Enternasyonal, Sürekli Devrim mücadelesinin başlıca ifadesi oldular.

Lenin’in ölümünden sonra, Bolşevik Parti içerisinde güçlenen bürokrasinin ortaya attığı Tek Ülkede Sosyalizm teorisi, Sürekli Devrim teorisine kararlı bir şekilde karşı çıkan tek teoridir. Ancak bu teorinin yanlışlığı, boğazlanan 1926 Çin devrimi, 1936 İspanyol devrimi ve işçi devletlerinde yaşanan karşı devrimler ile ispatlanmıştır. Tüm bunlar aynı zamanda, Sürekli Devrim teorisinin tersinden ispatıdır.

Sürekli devrim teorisi, tüm dünya proletaryasın ve yoksul halklarının, kurtuluş yöntemini göstermeye devam etmektedir.

gazetenisan.net

3 Şubat 2026 Salı

Zamanımızın Bir Kahramanı

Modern edebiyatın klasiklerinden Zamanımızın Bir Kahramanı, malûm, aslında bir anti-kahramanı anlatır: Başka insanları istismar eden, bencil bir "lüzumsuz" adam... Bu (anti)kahraman, -yazar Lermontov'un kendisiyle olan dertleriyle beraber-, tüm bir kuşağın, tüm bir dönemin bütün kötülüklerinin, zaaflarının, ahlâkî düşüklüklerinin temsili sayılmıştır.

Gaye Boralıoğlu, son romanlarında, Zamanımızın Bir Kahramanı'nın portrelerini çizmiyor mu? 2018'de yayımlanan Dünyadan Aşağı, Aksu Bora'nın lafı dolandırmayan özetiyle "dünyaya tutunmaya çalışan boktan bir herifi" resmediyordu.[1] İsyan edememiş olmanın hıncıyla kavrulan, "korkak, tembel, rahatına düşkün" -ekleyelim: azamî talepkâr ve dünyadan hep alacaklı-, Hilmi Aydın'ın dünyaya tutunması, hamamböceksi (yoksa planaryen mi demeliydik?!) bir hayatta kalma azmiyle başarılmış bir tutunmaydı.

Gaye Boralıoğlu'nun yeni romanı Her Şey Normalmiş Gibi'deki Arda da, zamanımızın bir kahramanı.[2] Arda, konformizm ortak paydasında buluşabileceği Hilmi Aydın'la aynı soydan bir 'kahraman' değil gerçi. Her şeyden önce, o bir tutunamayan. Hilmi Aydın gemiciğini yürütüyordu, hem de haritada kara görünen yerleri bile kendine kanal yapıp yürütmeyi biliyordu. Arda ise, bizzat en sevdiğinin suratına haykırdığı teşhisle, bir "umutsuz vaka." Umudu "müstehcen bir kelime" sayacak kadar, "Benim hiç umudum olmadı" diyecek kadar umutsuz, hatta umut karşıtı, deyim yerindeyse.

Her Şey Normalmiş Gibi'nin Arda'sını tanımlayacak en sağlam kavram, sinizm. Biliyor-ve -yapmıyor, biliyor-ve-susuyor, zira.[3] Bir yerde, "dünyayı biliyorum," diyor; sahiden de, dönmeye devam ederken gitgide acımasızlaştığının, gitgide kendi "mezarına gömüldüğünün" farkında, dünyanın. ("Belki de gerçek hayat çoktan bitti, tarihî bir filmin modası geçmiş aktörleriyiz hepimiz.") Yapılması gereken hakkında bir fikri, bir sezgisi de var sayılır - ama o fikre, o sezgiye sadakati yok, o fikrin sorumluluğunu almıyor, o sezginin peşinden gitmiyor, bir yararı olacağına inanmıyor. Sevdalandığı kızı, onun tam aksi bir eylemci karakter olan Lora'yı "niye oradan oraya koşturuyorsun" diye sorguluyor bu yüzden.

Bu yüzden, "müzmin çaresizliği" içinde, sevgilisinin tarifiyle "pasifizm, tembellik" içinde, kendi kendini tarifiyle "mecalsizlik, halsizlik" içinde, "küçük kovuğunda" oturup duruyor. Bir dünya kaçağı, o. "Yüzünü yıkar gibi kurtulmak istiyor" dünyadan; "bir an önce yorganın altına girmek, bu dünyayla ilişkimi kesmek istiyor" ve "dünyadan çekilmek istercesine" sarılıyor yorganına; "dünyanın yükünü dışarda bırakıp bir büyük parantezin içinde kayboluyor"... Dünyaya tutunabilmek için, "temel meseleleri sorgulamaktan vazgeçmesi gerektiğini" kabullenmiş; ne çare ki bu da onu mutlu etmiyor - zaten dünyaya tutunmasına da yetmiyor.

***

Her Şey Normalmiş Gibi, adı üstünde, normalleşmemesi gereken, alışılmaması gereken bir rejimin, bir hayat tarzının, bir insanlık halinin, bir dünyanın normalleşmesine dair bir roman. İnsanı insanlığından eksilten bu normalleşmenin zihniyetini, ruh halini teşrih eden bir roman.

Romanın kahramanı, zamanımızın kahramanı yani, "Bu dünya kadar normalim" diyor bir yerde. Başka bir yerde de, "Bu dünyada ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyiyim,” diyor. Yine, sinik bir iyilik hali.

İyi-insanlığı da öyle, Arda'nın. Kimseye bir zararı yok, kötülük düşünmüyor. Hatta uzaktan uzağa, iyiliğini istiyor insanların. Yani, "iyi" çocuk, aslında. Lakin sevgilisi, bir noktada "Sorsalar iyi bir adam olduğunu söyleyeceksin değil mi?" diye çıkışıyor ona. Bu iyi-insanlıktaki sinizmi sorguluyor: "İyilik dediğin şey kendinden menkul soyut bir kavram değil. Fedakârlık var içinde, diğerkâmlık var, empati var, vicdan var. Her şeyden önce bir eylem var. Bir fiil! Bir şey… yapmak… fiil olmadan iyilik de olmaz."

***

Arda, bu halinden, bu eylemsizliğinden, bu dünya kaçaklığından suçluluk duyuyor mu peki? Romanda bir yerde geçiyor, suçluluk. Diyarbakır sokaklarında dolanırken (insanlar "bir şey biliyorlar da söylemiyorlar, sırları var belli etmiyorlar"dır orada), her adımda "kendini daha da yabancı... daha da suçlu" hissettiğini söylüyor. Diyarbakır, Arda'ya bile suçlu hissettiriyor. Usul usul harekete geçme şevkinin içinde mayalanmasında, sanki bu hissin de payı var, değil mi? (Bu kadarcık sürprizbozanı [spoiler] hoşgörün.)

Suçluluk duygusunu, Behçet Çelik'in bir öyküsü üzerinden konuşmuştuk, epey önce.[4] Suçluluk duygusunun zehir gibi işleyişini, halisini ve habisini.

Max Weber'in kadri bilinmemiş eşi Marianne Weber’in, Nazi rejimine dair suçluluk duyup duymadığı sorulduğunda verdiği bilge cevabı aktarasım var - biraz uzunca:

“Evet ve hayır… Başından beri reddettiğim bir gücün cürümlerinden sorumlu değilim. Bir şeyi değiştiremezdim, kenara itilmişlerden biriydim. Birey olarak, ‘ödev/yükümlülük’ fikrine aykırı düşmüş değilim, çünkü gücümü aşan güçlere karşı etkisiz bir saldırıya kalkışarak mahvolmayı kendime ödev kılamazdım.  Fakat halkımın bir parçası olarak kendimi temellendirilemez bir şekilde, ömrümün geri kalanı boyunca taşıyacağım bir kolektif suça karışmış hissediyorum. Hayatımı feda etmedim, susarak hayatımı kurtardım… Bunu duyguların ötesinde kişisel suçum olarak görüyorum, kendime koyduğum yüksek ölçütler [buranın altını ben çizdim - T.B.]  nezdinde bir kusurdur.”[5]

İşte, Her Şey Normalmiş Gibi'deki zamane kahramanı Arda'nın manevî çilesini, kendine o yüksek ölçütleri koymanın/koyamamanın sancısı olarak okuyabilirsiniz. Kendine, Normalmiş Gibi'ye alışmayacak, Normalmiş Gibi'ye rıza göstermeyecek ölçütler koymak... "İyi" olmanın yolu, o.


[1] Oğulluktan Sessizce Çekilmek

[2] Aman diyeyim; Her Şey Normalmiş Gibi'yi "zamanımızın bir kahramanı"nın portre çizimine hapsedemeyiz. Bu, isterseniz, sabırla isyan arasındaki ince çizginin romanıdır. İsterseniz, bir distopya romanı. İsterseniz, bir aşk romanıdır. Benimkisi, olası okumalardan bir okuma.

[3] Alenka Zupančič'in "aklın sapkın bir biçimi" dediği, "Görüyorum, kabul ediyorum ve bu sayede unutabilirim artık" zihniyeti... "Düşünecek kadar aptal değilimdir." (Alenka Zupančič Biliyorum ama yine de... Çev. Barış Engin Aksoy. Metis, 2024, s. 12, 66 ve 74.)

[4] Suçluluk Duygusu

[5] Bärbel Meurer:  Marianne Weber – Leben und Werk. Mohr und Siebeck, Tübingen 2010, s. 581. 

Tanıl Bora - Birikim

15 Ocak 2026 Perşembe

Rosa Luxemburg’un mirası

“Bana kadın hareketi hakkında o uzun mektubu ne zaman yazacaksın? Aslında tek bir küçük mektup için bile sana yalvarabilirim!”

Bu sözler Rosa Luxemburg’un 1903 yılının ocak ayında Clara Zetkin’e yazdığı bir mektuptan alıntı. Sosyalizme biraz ilgi duyan hemen hemen herkesin bildiği bir isim Rosa Luxemburg. Aynı zamanda kadın hareketinin de sahiplendiği arka çıktığı, 8 Martlarda, 25 Kasımlarda portresi taşınan ve o ünlü “Vardım, varım, var olacağım” sözünün de kadın hareketinin hafızasına kazımış büyük devrimcilerden biri. Döneminde emperyalizme karşı mücadelede ve tartışmalarda adından söz ettirmiş olsa da Luxemburg’u anlatan birçok ikincil kaynak, onun kadın sorunu üzerine çalışmalarının çok sınırlı olduğuna ilişkin bir yorumda bulunuyor. Halbuki Clara Zetkin, Kollontai gibi isimler kadar olmasa da işçi sınıfından kadınların hareketini izleyen ve kadın hareketindeki burjuva akımlarla da mücadele eden bir isim Luxemburg.

“Burjuva akımlarla mücadele” konusu Luxemburg için olduğu kadar Marksist birçok kadının da tartışmalarında odak haline getirdikleri noktalardan biri. Bugün bunu tartışıyor olmamızın temel nedenlerinden biri ise dünyayı değiştirme hedefiyle Marksizme yönelmiş ve bunu kadınların ezilmişliği sorununda kılavuz haline gelmiş kadınların bu mirasının altını çizmek. Çünkü kadın hareketinde dönem dönem hakim olan çeşitli feminist ideolojilerin ortak noktası, bu mirası görmezden gelerek kadınlara ilişkin politika yürütebileceklerin ancak ve ancak feminist olabileceklerini savunması ya da kadınlara dair yürütülen tüm politikaların ancak feminist politika olabileceğini savunması. Bu durum bir yandan Marksist kadınların kadın hareketine etkisini gösterirken bir yandan da Marksizmin ve Marksizmi kuşanmış kadınların düşünce ve pratiklerinin egemen olan tarafından nasıl bozuşturulduğunun bir göstergesi.

Oy sorunu

Şimdi, Rosa Luxemburg’un erişebildiğimiz yazıları ve mektuplarında Marksizmin kadınların ezilmişliği sorununu nasıl ele aldığına ilişkin tartışmalarına bir bakalım.

Luxemburg, kadınların oy hakkına yönelik yürüttüğü tartışmalarda bu hakkın işçi sınıfı açısından nasıl bir öneme sahip olduğunun altını hemen her fırsatta çizdi. Kadınların oy hakkının karşısında alınan tutumları açıkça mahkum eden Luxemburg, kadınların siyasal özgürleşmesinin işçi sınıfının geniş bir parçası olarak mücadeleyi ilerleteceğini söylüyordu. Örneğin, 1902’de Belçika Sosyal Demokratlarının genel oy hakkı çağrısını “bir erkek, bir oy” diye sınırlaması ve liberallerle ittifak uğruna işçi kadınların oy hakkından geçici olarak vazgeçmesi, Rosa Luxemburg açısından kadınların oy hakkının işçi sınıfının oy hakkından ayrılamayacağına dair temel tartışmalardan biriydi:

“Kuşkusuz, Belçikalı yoldaşlarımız kadınlara oy hakkı talebini, erkekler için genel oy hakkını kazandıktan sonra yeniden ileri sürmek üzere ‘şimdilik’ bir yana bıraktıkları konusunda bize güvence verecekler. Ancak, programlarındaki her yemeğin ancak öncekinden sonra yenilebileceği bir yemek listesi olduğu yönündeki anlayış, bütün ülkelerdeki Sosyal Demokrasi için yeni bir şeydir.”

Luxemburg, o dönem Belçika Sosyal Demokratlarının kadınların oy hakkına ilişkin tutumunu “hakkını kullanabilecek toplumsal olgunluğa erişememe” gibi gerekçelendirmesini ise oldukça sert eleştirdi:

“Sanki siyasal olgunluğun hakları kullanmaktan başka bir okulu varmış gibi! Sanki işçi sınıfının erkekleri seçim sandığını sınıf çıkarlarını savunmak için nasıl kullanacaklarını öğrenme sürecinden geçmemişler gibi!”

Luxemburg, kadınların oy hakkına ilişkin yürüttüğü tartışmaları bir cinsiyet karşıtlığına indirgemekten ziyade işçi sınıfının toplamının yönetebilmesinin karşısında gericiliğin örgütlendiği anlardan biri olarak değerlendirdi. Monarşi ve kadınların oy hakkına sahip olmaması sorununu birlikte değerlendiren Luxemburg’a göre bunlar, “halka karşı olan kesimlerin” ya da başka bir ifade ile kapitalist sınıfların en önemli araçlarıydı. Proleter kadınların oy hakkından uzak tutulmaya çalışılması aynı zamanda monarşiye, militarizme, yoksulluğa ve burjuvazinin egemenliğinin kadınlar üzerinde biriktirdiği tüm yüke karşı tehdit olmalarından ileri geliyordu.

Kadınların kurtuluşu ve sınıf mücadelesi

Luxemburg, proleter kadınların siyasal haklarını tartıştığı diğer yazısında ise burjuvazi sınıfına mensup kadınlar ile proleter kadınlar arasında net bir ayrım yapıyordu. Proleter kadınların siyasal haklarının bir gereksinme olduğunu şu sözlerle açıklıyordu: “Çünkü erkek proleterlerle aynı ekonomik işlevleri yerine getirmekte, aynı biçimde sermayeye kölelik etmekte, devlet de ona fark gözetmeden davranmakta; kanını emmekte ve ezmektedir. Çıkarları aynıdır ve savunmak için aynı silahları kuşanır. Siyasal talepleri, sömürülen sınıfı sömürücülerinden ayıran toplumsal uçurumun derinliklerine, erkek ile kadın arasındaki karşıtlığa değil, emek ile sermaye arasındaki karşıtlığa kök salmıştır.”

Kadın haklarının burjuva savunucularının, siyasi yaşamda rol üstlenmek için siyasal hakları talep ettiğini söyleyen Luxemburg, proleter kadınların yasal düzenlemelerle yetinemeyeceğini vurguluyordu. Bu kısım özellikle Luxemburg’un burjuva kadınları tanımlarken kullandığı ifadelerle de birleştirince daha anlaşılır oluyor. Luxemburg, kapitalist sistem içinde burjuva kadınların, kendisi işi olan bir azınlığı dışarıda bıraktığını belirtiyor, toplumda birer asalak olduklarını vurguluyordu. Hatta “asalakların asalağı” gibi bir vurgu da yapıyordu. Bunun nedeni, burjuva kadınların burjuva erkeklerinin proleteryanın tamamından sömürerek elde ettiği artık değerin ortaklaşa tüketicisi olmasından ileri geliyordu.

Kadınların oy hakkını savunan belli burjuva kadınlar olsa da burjuva kadınların oy hakkı da dahil olmak üzere sınıf egemenliğini tehdit eden her ileri adıma karşı nasıl tutum almak zorunda olduklarını vurgulayan Luxemburg, Paris Komünü’ne dönük saldırıların burjuva kadınlar tarafından nasıl karşılandığını şöyle anlatıyordu:

“1871' de, Paris' te, Komün'ün kahraman işçileri makineli tüfeklerle yenilgiye uğratılırlarken, burjuvazinin gözü dönmüş kadınları, bastırılan proletaryadan kanlı öç almakta hayvansı erkeklerini bile geride bırakmışlardı. Mülk sahibi sınıfların kadınları, toplumsal olarak işe yaramayan varlıkları için gerekli araçları dolaylı olarak aldıkları emekçilerin sömürülmesini ve köleleştirilmesini hep şiddetle savunageldiler.”

Luxemburg’un burjuva kadınlara dönük tartışmaları, kadının ezilmişliği sorununun temellerine yani üretim ilişkilerine işaret ederken bir yandan da dönemin feminist düşüncesine karşı da eleştirilerini ortaya koyuyordu. Burjuva kadının -burjuva erkeğin de- bırakalım toplumsal imtiyazlarını ya da statüsünü, yaşamının işçi kadınların ve erkeklerin sömürüsünün devamlılığına bağlı olması proleter kadınlarla son kertede birleşebilmesinin imkansız olduğunu ortaya koyuyordu. Keza Luxemburg, dönemin feminist hareketi Sufrajetlere dönük tartışmalarını da bunun üzerinden kurmuştu:

“Rahatı yerinde burjuva kadınları arasında kadınların eşitliği çağrısında bulunanlar da maddi kökleri olmayan güçsüz birtakım kümelerin saf ideolojisi, erkek ile kadın arasındaki karşıtlığın bir hayaleti, bir gariplikten başka bir şey değildir. Yani aslında Sufrajet hareketin doğası, bizatihi maskaralıktır.”

Dünyanın çeşitli ülkelerinde -İngiltere, Amerika gibi- burjuva kadınlar ve proleter kadınlar oy hakkına yönelik birlikte mücadele etmiş olsa da tarih tam da Luxemburg’un tartıştığı gibi bir sonuç ortaya çıkarttı. Burjuva kadınlar sınıfsal pozisyonlarının koşullarını sağladığı siyasal yönetime katılma kabileyetlerini, yani işçi sınıfının sömürüsü üzerinde söz sahibi olabilme kabiliyetini garanti altına aldıktan hemen sonra proleter kadınlara sırtlarını dönerek, soluğu burjuva erkeklerinin yanında aldılar.

Sınıf mücadelesi olmadan eşitlik mümkün mü?

Rosa Luxemburg’un kadınların ezilmişliği sorununa ilişkin yazdığı yazılardan belki de sınırlı bir kısmına erişebiliyoruz. Ancak yine de tüm tartışmaları, Marksizmin bugün içinde yaşadığımız sistemi ve kadınların ezilmişliği sorununun da bu sistemin bir parçası olarak kavranması açısından Luxemburg’un yazıları yeniden okunarak tartışılması gereken nitelikte.

Sonuç olarak, Luxemburg burjuva kadınların sınıfsal pozisyonlarını ve neden işçi sınıfının tamamının karşısında yer aldıklarını açıklarken bir yandan da kadınların toplumsal konumlarına ilişkin açıklamaların ve tartışmaların sınıf perspektifiyle neden yürütülmesi gerektiğini de vurguladı. Kendi hayatını ve mücadelesini de kadın ve erkek işçilerin çıkarlarının ayrı olmadığı, her cinsiyetin eşit ve özgür bir biçimde yaşayabilmesinin tek yolunun da Marksizmden geçtiğini bilerek yaşadı ve yürüttü.

 Sıla Altun -Evrensel


9 Ocak 2026 Cuma

Elde Kalan Ankara

Bir Arunta kabilesi olan Achilpaların geleneklerine göre, tanrısal varlık Numbakula, efsanevi zamanda, gelecekte onların olacak toprakları ‘evrenselleştirmiş’, onların Ata’larını yaratmış ve kurumlarını ihdas etmiştir. Numbakula bir sakız ağacının gövdesinden kutsal direği yapmış ve onu kanla birleştirdikten sonra, bu direğin üstüne çıkmış ve gökyüzünde kaybolmuştur. … [d]irek kozmik bir ekseni temsil etmektedir, çünkü toprak bunun etrafında oturulabilir hale gelmekte, bir ‘dünya’ haline dönüşmektedir. Kutsal direğin oldukça önemli ayinsel işlevi işte bundan kaynaklanmaktadır.
Achilpalar Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Tunalı Hilmi ve Kuğulu Park’ı yalnızca bir mekân ya da cadde olarak değil, bir muhit olarak düşünelim. Tunalı’nın Kennedy ile kesiştiği noktadan aşağıya sallandığımızda, önce Büklüm, ardından Bestekar ardından da Tunus caddeleri gelir. Çankaya Doğan Taşdelen Kültür Merkezi’nin önünü kesen Mustafa Kemal Bulvarı’nı karşıya atladığımızda eski Amerikan konsolosluğunun olduğu sokağa gireriz.ANAP döneminden kaldığını tahmin ettiğimiz Petek Apartmanı’nın köşesinden Meclis duvarını sağımıza alıp yukarı doğru yürüdüğümüzde Kavaklıdere’nin eteklerindeki sokaklara geliriz, Güvenlik, Kuzgun, Meneviş… Meclis duvarını sağımızda bu sokakları solumuzda tutarak Hoşdere Caddesi’ne çıkarız ve aşağıya sallanırsak Meclis’in Komutanlıklar tarafındaki duvarına kadar yürürüz. Böylelikle, Tunalı ile Kennedy’nin kesişiminden başlayan hat bir sınır olarak Meclis duvarının Komutanlıklar tarafındaki köşede sona erer. Bu sınırın üst sınırı ise Çankaya Köşkü’nün Ayrancı tarafındaki duvardır ve neredeyse Tunalı tarafında çizdiğimiz sınırın simetrisi olarak bölgeyi kat eder.

Bu üst ve alt güzergahın sol tarafındaki sınır Esat’ın aşağılarındaki Bülbülderesi hattıyla, sağdaki sınır ise Dikmen’in şimdilerde Polis tesisleri olmuş olan dereleriyle çizilir.

Tunalı, Büklüm, Bestekar, Cinnah, Farabi, Şili Meydan, Seğmenler, Kuğulu Park, Bülten sokak, Kuzgun, Meneviş, GOP, Güvenlik, Yaylagül, Kunanbay, Billur… bu sınırların içinde kalır. Ve tüm bu muhite kabaca eğlenen, hâlâ eğlenebilen Ankara diyebiliriz. Bohemlerin, flanörlerin, meraklıların, tuhafların, dövmelilerin, dövmecilerin, yayaların ve yayarak yaşayanların Ankara’sı.

Burada yoğunluklu olarak orta sınıflar olmak üzere, marjlarda daha yoksullar (örneğin öğrenciler) ve daha tuzukurular da otururlar. Tüm bu sınıfsal katmanları belirli bir çizgide hizalayan şey, çizdiğimiz sınırların yaşam tarzının eğlence ile birlikte düşünülmesidir.

Buranın eğlencesi öncelikle, Angaralı değildir, yeni nesil meyhanelerde sahneye dansözler ve çengiler çıkar ama Amsterdam-vari bir ambiyansıyla mutenalaştırılmış sahnelerdir buralar. Eğlence mekânı semtin komşusudur ve semtin sakinleri de eğlenmek için ayrıca bir mekâna ihtiyaç duymayabilirler, eğlence kapıda ve sokaktadır. Dolayısıyla burada eğlence Angaralı olmadığı gibi illaki piyasalaşmak zorunda da değildir (örneğin her sandalyesi piyasa tarafından teslim alınmış İstiklal-Beyoğlu’nu düşünelim). Yeni nesil meyhaneler, nostaljik meyhaneler, ağır başlı meyhaneler, publar, cafeler, lokantalar, dürümcüler, nevzuhur Uzakdoğu mutfağı ve elbette kendi imkânlarıyla müzik yapan (dijital ya da canlı) ve bir evin istinat duvarında piizlenen gençler… Üstelik günün ya da gecenin herhangi bir saatinde, bir bakış, bir söz ile taciz edilmeden piizlenebilen gençler.

Bu Ankara’nın meşhur tabelasını da muhtemelen bu piizci, sinyalcı gençler meşhur etmişlerdir.

Çünkü bu tabela, benim piiz sokağı dediğim, kısa bir süre önce taşınmadan üç yıl yaşadığım Büklüm’ün Kennedy Sokağı ikiye böldükten sonra Kızılay tarafında değil de Tunalı tarafında kalan parçasının hemen altındadır.

Alkollü mekânlar, Bestekar ve Tunus’ta yoğunlaşır ama piiz Büklüm’de, Bülten’de ve yer yer Tunus’ta yoğunlaşır. Geç vakitlere kadar içen gençler, tükettikleri şişeleri ve plastik bardaklarını, istinat duvarlarının üzerine muhtemelen ‘bak abijim bu bardağı şişeyi usturuplu bir şekilde dizebiliyorum, öyleyse sarhoş değilim’ diyerek koymuşlar ve alkolizmin en büyük ritüeli olan sarhoş değilim performansını icra etmişler gibidir. İşte bu piiz muhabbetleri, Büklüm ile tabelanın kesiştiği binanın önünden başlayarak içeriye doğru büyür gider, ki bu sokaklar aynı zamanda bütün binaların grafiti tarafından teslim alındığı sokaklardır.

Dolayısıyla, bu tabelanın meşhur olması ve muhtemelen bu piizci, sinyalci, dalgacı, bohem, tuhaf, neşeli gençler tarafından meşhur edilmiş olması hiç şaşırtıcı değil. Tabela artık, bir sosyal medya fenomeni ve ona asılmak bir ritüel, fakat neden? Ya da o tabela henüz bir tabula rasa iken ona asılıp fotoğraf çektiren ve o fotoğrafı viral kılan duygulanım ne olabilir?

Bence burası, işte yazının en başında anlatmaya çalıştığım eğlenen Ankara ile Angara arasındaki fark ve bu tabela bu farkın sınır taşı.

Benim hatırlayabildiğim kadarıyla eskiden eğlencenin anlamı ve içeriği farklı olmakla birlikte, şimdi Tunalı civarını mesken tutmuş (yaklaşık) orta sınıflar için eğlence Sakarya’dan ve spesifik olarak da SGK işhanındaki türkü barlardan başlardı. Karanfil, Yüksel daha kültür merkezli olmak üzere, kafelerin yeme içme mekânlarının, Ankaralı okur-yazarların, orta sınıfların boş zaman mekânlarıydı. Onlarca kitapçı, kafe, sağda solda şunu bunu tartışanlar, Yüksel’de eylem yapmaya çalışanlar… Tüm bu temaşa içerisinde Olgunlar Sokağı bir tür son durak gibi hem sahafları hem de dürümcüleriyle kollarını açmış beklerdi ve o yılların orta-sınıfları için eğlencenin ve kültürlenmenin sınırları SGK işhanında başlar, Olgunlar’da biterdi, Tunalı henüz yalnızca tuzukuruların yaşadığı, meclise arkabahçe  bir yerdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte, değişen her şey gibi Ankara da değişti, Angara hapsedildiği Hacıbayram-Ulus civarından yavaş yavaş yukarıya yürüdü, yürüyor. Sakarya caddesi meyhane görünümlü pavyonlar tarafından ele geçirilmiş durumda, Yüksel-Karanfil ise hadi terör demeyelim ama bir yanda ASPAVA diğer yanda güya kültür markalarının endüstriyel yeme içme mekânlarının kolonizasyonuna teslim olmuş durumda, Olgunlar’da hâlâ birkaç iyi sahaf var ama kahir ekseriyeti, test-ders kitabı ve (Chat gpt bile değil) Google’a yazdırılmış ‘Reis Çatlı’ türü komplo bestsellerları tarafından teslim alınmış durumda. Mülkiyeliler gibi bir şekilde kurumsallık kazanmış ve yıllara rağmen varlığını sürdürübilen birkaç nostaljik mekân hariç, Kennedy’nin Kızılay tarafından aşağıya doğru eğlence ve boş zaman anlayışı tümüyle değişmiş durumda. Özellikle, her sokağa birer ikişer serpiştirilmiş gece kulübü adıyla faaliyet gösteren pavyonlar, onlara bitişik ‘güzellik merkezleri’ onlara bitişik ‘dürümcü’ (fedailerin tespih sallayıp zaman öldürüp, sokağı kestikleri) ve gene buralara hizmet veren ‘pansiyonlar’ ve bu mekânları tamamlayan iskambil masalı kahvehaneler… Kızılay’dan Kennedy’ye kadar bütün semtin çehresini dönüştürmüş durumda.

Dolayısıyla ben burada olan şeyin bir sınır belirlemesi, bir sınır işaretlemesi olduğunu düşünüyorum. Belirli bir beden formuyla, artık sitilize olmuş hareketlerle, (eğlenen, eğlenebilen) Ankara’da yaşayanlar, kendi bedenlerini sınırın karşısında, Hacı Bayram-Ulus’tan Kennedy’ye karşı girdiği her sokağı pavyonlaştırmış, zombileştirmiş Angara’ya karşı, karabüyüyü bozacak, zombilerin yürüyüşünü durduracak bir muska gibi gösteriyorlar.

Toprağın verimini berekete dönüştüremeyen öfkenin kamışa dönüşmesi gibi, gençler de ağaçları keserek, toprağı betona boğarak yürüyen Angara’ya karşı (muhayyel çocuklukta ağaçlara tırmandıkları gibi) ağaçlara tırmanarak, kentin ortasında bir cangıl değilse bile birkaç ağaç arzu ettiklerini ima ediyorlar (Ama belediyemiz elbette bunu yanlış yorumlayıp, papağan tüneğine benzer bir barfiks direği dikecekti, teessüfler Çankaya Belediyesi)…Bülten’de, Büklüm’de, Güniz’de kalmış birkaç ağacın dalından, elma erik yiyebilme ihtimalini, yağmur yağdığında osuruk ağacı da olsa tabiat kokma ihtimalini takdis ediyorlar...  

Biraz daha antropolojik bakmak gerekirse, aslında karşı karşıya olduğumuz şey bir tabela değil bir totem; mekânı kutsallaştırmaya yarayan, sınırı çizmeye yarayan, dünyanın merkezini belirleyip o merkezden gökyüzüne uzanmayan çalışanlar için bir dünya direği, axis mundi, bir kayın ağacı, bir sakız ağacı.

Buradan devam edersek, neden o tabela kırılıyor, sökülüyor, gençler dövme yaptırıyorlar ve tabelanın parçalarını yanlarında götürüyorlar? Çankaya Belediyemizin göremediğini Achilpalar bize söylüyor:

Achilpalar yolculukları sırasında bu direği beraberlerinde götürmekte ve izlenecek yönü onun eğimine göre seçmektedirler. Bu durum onlara ‘dünyalarında’ olmaya ara vermeksizin ve aynı zamanda, Numbakula’nın içinde kaybolduğu gökyüzüyle iletişimi kesmeksizin, sürekli olarak yer değiştirmelerine izin vermektedir. Eğer direk kırılırsa, bu bir felakettir; bir cins ‘dünyanın sonu’, Kaos’a geri dönmedir. Spencer ve Gillen, bir efsaneye göre direğin kırılmasıyla kabilenin tümünün korkunç bir endişeye düştüğünü kaydetmektedirler: Kabile üyeleri bir süre başıboş dolaştıktan sonra, yere oturmuşlar ve kendilerini ölüme terk etmişlerdir.

Mircae Eliade, Kutsal ve Dindışı

Osman Özarslan -Birikim

31 Aralık 2025 Çarşamba

Ego Tanrı Olduğuna İnanır



  Dünyada yaşayan her insan tanrı olduğu ve reddedildiği inancını taşır. Egonun ilk öğrendiği değişime dirençli bilgisi budur.
Karnı acıkan, çişi gelen, dokunulmak isteyen, üşüyüp –terlemeye sinirlenen ve hemen bunların giderilmesini ve bedensel rahatlığa kavuşmaya istekli bir bebek olarak dünyaya geldiğimizde, sadece egomuz (özben)* vardır.

Dünya ile ilk tanışıklığımızda algıladığımız kendi bedensel duyumlarımızdır. Bu duyumlardaki haz ve rahatsızlıkların giderilmesi ile hiç bilmediğimiz bir ortamda ilk bilişsel kavramlar oluşur. Bedensel ihtiyaçlarımıza hizmet eden insanların olduğunu anlamamız zaman almaz. O insanlar ki, her çağrımızda- bu çağrı genelde bağırarak ağlama şeklinde olur- istediklerimizi yerine getirirler. 
Bu koşullarda günden güne gelişirken, tanrı olduğumuz inancı yapılanmaya başlar. Her isteğimizi yerine getiren hizmetkarlarımız vardır, sadece istemek yeterlidir. Çevresel koşulları ayarlatırız. Sıcak yaz gününde pencereleri kapattırırız, banyo suyumuz tenimize uyan sıcaklıkta olmalıdır, istediğimizi yapmak için vardır bu kalabalık. Şüphesiz biz tanrıyızdır. Ben tanrıyımdır... 
Elbette kavramları bilmeyen bir bebek için tanrı olma düşüncesi şu şekilde nitelenebilir; Tek kural koyan- emir veren benim, çevremdekiler sadece benim dediklerimi yerine getiren varlıklar, çünkü ben farklı- özel ve önemliyim, ben tekim.

Henüz çevresindeki varlıkların türünü, görünümünü algılamayan bebek için geçen zamanla bazı detaylar değişmeye başlar. Çevresindeki varlık hizmetkarların şekillerini tanıyıp tam memnun olacakken, hizmetkar halkta küçük itaatsizlikler başlar. 
Ağlayışlarında her istediğini yapmadıkları gibi, bazı davranışlarına engel koyar, kulağa hoş gelmeyen tonda sesler çıkarmaya başlarlar. Ardından yemeğini vermeyi bırakıp, bu işi kendinin yapmasını isterler “Bunu tut buraya götür” diye bir şeyler söylerler, sonra çişini altına yapmaması için onu uzun bir yolda farklı yerlere götürürler, tüm bunlar zahmetli işlerdir ve bu konuda becerisi de yoktur, pek başarılı olamaz başlangıçta, siz yapın diye bağırmanın faydası da olmaz, hizmetkarlar direnirler. 
Bebek bu direnişe tam anlam biçecekken yeni isyanlara kalkar çevredeki emektarlar. “İstediğin her şeyi yapamazsın, yemeğini dökmeden ye, şimdi oyun vakti değil, hayır onu yiyemezsin” demeye başlarlar. 

Onlar kimdir ki her istediğini yaptırabilen, özel- farklı kendine isyana başlamışlardır... Açıkça tanrılarına isyana geçmişlerdir. Hemen yola gelmeleri gerekmektedir. Ego tanrılığını unutturmamak için ağlar bağırır, olmadı mı, düşmana dönüşen bu isyankarlara karşı değişik soğuk ve sıcak savaş taktikleri kullanır.
Kendini acındırma, küsme, sevgisini çekme, soğuk davranma... Her yol denenir bu zavallı halkı yola getirmek için... Fakat sonuç aynıdır, değişim olmaz

Bebeklikten ilk çocukluğa geçildiğinde korkunç gerçekle yüzleşilir, onun tanrı olduğu kabul edilmediği gibi tapanlar da azalmıştır. Yıllarla çevresel uyum, yaşam koşulları, davranışlar öğrenildikçe süperego (çevreye uyumlu özben), id (ben- kimlik) oluşur ve her biri aralarında dengelenir. Yaşam çevre içindeki rollerle anlam kazanmaya başlar.
Ancak kimlik edinmeye başlayan, sosyal çevreye uyumu anlayarak gelişen – erginleşen bireyde ilk edinilen bilgi, yani ego hep vardır. En kırılmış hali ile ve isyana hazır bir devrik kral gibi bilincin her köşesinde saklanmış olarak beklemektedir.
Sürekli “Ben tanrıydım, önemsemediler beni” der. Ve kendine tapılması için veya tapılmama kırgınlığı ile ilgili değişik senaryolar yazar...
Bu anlatım masalsı gibi gelse de, kişinin bilinç işleyişi böyledir. Ego kırgın bir tanrıdır, üzgündür, sinirlidir, insan en unuttuğunu sandığı anlarda bile, her an hakimiyeti ele geçirmeye çalışan bu yanını hep taşır;
- Bana bunu yapamazlar...
- Daha çok şeyi hak ediyorum...
- Onlar da kim ki...
- Ben herkesten farklıyım, anlaşılmıyorum...
- Bu insanlar ne kadar akılsız...
- Her şey benim olmalı...
Bu sözleri tüm dünya insanlarının egosu söyler. Ya da bir şeyler yapar- hisseder insanlar;

- Biri egosu ile kitleleri yok edip işkence yapabilir, güç bende demek için.
- Diğeri egosu ile herkesi dolandırabilir, en akıllı-zengin benim demek için.
- Bir başkası egosu ile iyi işi veya sevgilisi olan arkadaşını kıskanabilir.
- Diğer bir öteki çok sevdiği bir şeyi elde edememekten kırgınlık duyabilir.
Buradaki davranış dereceleri farklı görünse de, temelde yatan inanç aynıdır; Ben tanrıyım, benim olmalı hepsi...

Diğer yanda burada anlatılan ortalama bireyin gelişim portresidir, buna toplumsal- bireysel farklılıklar, gelenekler gibi detaylar eklendiğinde, durum daha da karmaşık bir hal alır. Konumlar, sokağa bırakılmış bir bebek, malikanede doğmuş bir bebek, Doğu Anadolu `da 7 kız çocuğun üstüne dünyaya gelen erkek bebek şeklinde çeşitlenirse tabii ki egodaki tanrı inancı düzeyinde farklılıklar olacaktır. En azından bu inanca duyulan güvenin yoğunluğu ve süresi açısından.
Ancak ortalama göz önüne alındığında, yaşamla ilk tanışıklıktaki ben tanrıyım inancını her birey farklı oranlarda taşıyacaktır, en zor koşuldaki örneğin terk edilmiş bir bebeği bile alıp sarılan, mama veren, altını değiştiren biri- birileri olacaktır. Çok az, az, çok, çok fazla da olsa...
Tüm bunlar dikkate alındığında dünyaya gelen insanın bedensel – zihinsel anlamdaki gelişim sürecinde tanrı olduğuna inanması ve sonra sen sıradansın denmesindeki kızgınlığı kadar doğal bir süreç olamaz gibi görünüyor.
İşte yaşam sürecinde insanlar ellerinden zorla alınan tanrısallığı göstermek için, egolarının yoğunluğu- oranı yönünde daima bir şeyler yaparlar. Kimi daha az, kimi daha göze batıcı, ama bunu her birey yapar. 
En pahalı markayı giymek, en yakışıklı erkek ya da kadın benim olacak demek, ardı ardına erkek çocuk doğurmak, yapılmayanları yapmak, para ile her şeyi satın almayı istemek, başka ülkeleri işgal etmek, yaptırır da yaptır ego... 
Şekli- yaşama yansıması- görüntüsel boyutu ne olursa olsun, gerçekte her bireyin yaptığı tek şey vardır “Unuttunuz ben farklı- özel ve güçlüyüm” deme güdüsü... 

Birbiri arasında okyanuslar kadar fark var gibi görünse de, bir komutana başka bir ülkeyi istila ettiren güdü ile erkek çocuğun önem taşıdığı bir yörede erkek çocuk doğurmayı isteyen kadının güdüsü aynı kaynaktan çıkmaktadır.
Ortada tek durum vardır, o başı boş kalmış kızgın, kırgın ego ya tüm hücrelere sızarak düşman gibi ortaya çıkmayı bekleyerek bir kasırgaya dönüşecek ya da kontrol altına alınıp durgun akan bir su olacaktır. Bu ise kişinin kimliği hakkında bilgi edinmesi, kişisel farkındalığın artması ile paralel gelişmektedir.

İşte egosuyla ilgilenenlerin yaptıkları o çılgın isyankarı ikna etmekten, durgun bir suya dönüştürmekten ibarettir... Ancak bunu uç boyutlara vardıranların da yaptıkları bir hata vardır. “ Egomu yok edeceğim” demek... Egonun tümden yok olması, insan bedeninin ölmesi ile mümkündür, çünkü o bedenin dünya ile tanışıklığı ile oluşan bir yapılanmadır. Bu nedenle ego ehlileştirilebilir, ama yok edilemez. Yontulan ego, yaşamda oluş biçimini yumuşak bir tavırla sergilerken, hiç törpülenmeyen ego illa her şey benim hakimiyetimde olacak diyebilir.
Sonuçta her birimizin tanrı olduğumuza inancımız sonsuzdur, sadece nasıl bir tanrı olunacağı hakkında kendini eğiten veya eğitmeyenler vardır ya da farkında olan ya da olmayanlar. Ego hep ister, hep başkalarından daha çok şeyi olması gerektiğine inanır, çünkü o diğerlerince unutulmuş bir tanrıdır ama kendi tanrı olduğunu hiç unutmaz...

Uzm.Psk.Bahar Turunç 

 

27 Aralık 2025 Cumartesi

Leyla Zana

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Leyla Zana’yı 6 Kasım 1991 günü çıkan “yemin krizi”yle bildik asıl. Siyah tayyörü, başında kırmızı yeşil-sarı örgüsüyle kürsüye çıktı, yeminini okudu, sonra dedi ki, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”. Bu cümleyi Kürtçe söyledi ve bütün o kravatlı erkekler topluluğunu delirtti! 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları için partiden ihraç edilen SHP milletvekilleri tarafından kurulan Halkın Emek Partisi, 1991 yılında SHP ile seçim ittifakı yapmış ve 18 milletvekiliyle meclise girmişti.

Leyla Zana’nın 12 Eylül darbesi sırasında Diyarbakır belediye başkanı olan Mehdi Zana’nın eşi olması dolayısıyla politikleştiği yolundaki kanaat, Kürt kadınlarına bakışı yansıtır: Ezik, cahil ve yoksul. Oysa Zana’nın seçildiği 1991 meclisinde kadın milletvekili oranı hepi topu %1,8’di zaten! Türk kadınlarının durumu da pek parlak değildi.

Leyla Zana, meclis kürsüsünde bu bakışı ters yüz etti. Yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin gözünde de bir direniş sembolüne dönüştü. On yıllık hapishane döneminde iki kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü aldı.

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Bu bakımdan Leyla Zana’nın hikâyesini daha büyük bir hikâyenin, Kürt kadın politikacıların hikâyesinin giriş noktalarından biri gibi düşünmek mümkün. Acıyla ve direnişle yoğrulmuş bir geleneğe doğup onu başka bir şeye dönüştürme hikâyesinin.

3 Mayıs 1961 günü doğdu, 14 yaşındayken kuzeniyle evlendirildi. 19 yaşında, biri kucağında biri karnında iki çocuklu bir kadındı, 12 Eylül darbesi oldu. Eşi Mehdi Zana, Diyarbakır belediye başkanıydı, tutuklandı ve 10 yıl hapis yattı. Leyla Zana bu süreçte okuma yazmayı öğrendi, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kurucularından biriydi, Yeni Ülke gazetesinde gazetecilik yaptı. 1991’de milletvekili seçildiğinde, arkasında on yıllık bir politik tecrübe vardı. Tutuklu yakını tecrübesi, insan hakları mücadelesi tecrübesi, gazetecilik tecrübesi. JİTEM’in saldırılarına direnme vardı, Vedat Aydın cinayeti vardı. Kürsüde taktığı üç renkli örgüyü ona hediye eden Bismilli kadına verdiği söz vardı.

Kahramanın yolculuğu, başladığı yerde son bulur. Pek de hevesli olmadığı, zorunluluklar sebebiyle girdiği uzun yolda, değişir ve dönüşür. Evine döndüğünde, o artık başka biridir. Bu yolculuğu mümkün kılan, evdir. O sabit kalmalıdır ki kahramanın dönüşümünü anlayabilelim, yol haritasını izleyebilelim. Leyla Zana için böyle olmadı, yakılıp yıkılmış bir evden başladı, boşaltılmış bir köyde soluklandı. Efsanelerle, söylentilerle, dedikodularla karışmış bu hikâyenin aslını anlatma imkânı pek olmadı. Ama bir şey var, en başından beri tekrarladığı bir şey: O bu yolda yalnızca politik iklimi, Kürt kadınlarına dair imgeleri değiştirmekle kalmadı, kendini, “kendi küçük dünyasını” da alt üst etmeye cesaret etti.

İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kahramanın evi, belki de anadiliydi. Başladığı ve döndüğü yer. (AB/TY)

Aksu Bora

Aksu Bora-Birikim
İletişim Yayınları/BiaMag                                   


10 Aralık 2025 Çarşamba

İmralı Zabıtları (2013)

(28 Şubat 2013 tarihinde Milliyet'te yayınlanmış) 

HDK bileşenlerinden'de biri olan, BDP vekillerinden oluşan Barış çözüm heyetinin,İmralı'da Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.
görüşmenin tutanakları özetle şöyle:
Abdullah Öcalan'ın, İmralı'da BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Milletvekili Altan Tan'la yaptığı, bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları özetle şöyle:

"Hepimizin hayatı söz konusu"
"Kandil'e BDP'ye ve Avrupa'ya üç nüsha mektup yazdım. Heyet ile dünden beri yoğun olarak tartışıyoruz. Özal'dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim (akamete uğradı, kesintiye uğradı) kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türklerde bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadelelerini bir kenara atmaları lazım.
Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete... Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya'nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi idi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi bu yönde PKK'yi hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım. Demokratik kurtuluş ve demokratik yaşam süreci. ben bu deyimi rastgele seçmedim. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; "Apo'yu bitirdik" dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon'u saptırdılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP'ye anlatmalısınız. AKP'lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis'tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı.

"Metiner kendini düzene satmış"
- Metiner saçmalıyor, "Apo sıkıştı" diyor. Propaganda ile oyunu karıştırıyor. Kendisini düzene satmış, kendisini rezil etmiş, AKP'yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Derhal bu söylemi terk etmesi lazım. Biz AKP'yi çıkartan gücüz.

"Ha biz ha Sakine"
- Sırrı: Bize gelen bilgide, "Sakine'nin tutumunun ve katılımının iyi olduğu, dağ adına Avrupa'da görevli olduğu, işini tamamlayıp geri dönüş için Paris'e gittiğinde bu olayın olduğu... Tutumunun ve katılımının iyi olduğu" bildirildi.
- Öcalan: Ha bizi vurmuş, ha Sakine'yi vurmuşlar. Çok karanlık bir olay. Ankara'ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya'da büro tutmuş. Sterk "MİT kaynaklı" demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.
(Sırrı'ya dönerek) Sinop olayı rastgele mi organize mi?
- Sırrı: Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe Araştırma Komisyonunun görevi bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz'i deşifre eden bilgiler geldi. Burada Karadeniz'de gladyonun yaptığı işler başlığı altında TAYAD'lı ailelere dönük linç girişimi de vardı. Orada anlatılan, yapılan ve biçimler ne ise hepsini Karadeniz'de gördük. Bu yönüyle örgütlü ve organizeydi.
- Öcalan: Siz de muallaktasınız. Tıpkı Sakine gibi. Bir daha kendini öz savunmanın hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksınız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk'ü iki kez vurdular, bir Samsun'da, bir İzmir'de... Sakine'ye yapılan hepimize yapılabilir. Bu özel harbe ayrıca geleceğiz.
- Öcalan: Hükümet kesin vesayetten kurtuldu mu hesaplaşma tam olarak yapıldı mı? Tayyip'in Hükümet mekaniği, Kürt hareketine vurduğu kadar kendisine izin veriliyor, alan açılıyor vesayet kurumu, güç odakları tarafından. Sayın Başbakan zekice bu mekaniği teşhis etmiş ve iyi kullanıyor. Komplonun bir parçası değil. Danışıklı demiyorum ama Başbakan komplonun parçasıdır demiyor ama, bu yöntemi bir iktidar aracı olarak görüyor. PKK'ye vurarak yerini sağlamlaştırıyor. Kendime kızıyorum, 2001-2004'te biz eylemi 'tak' diye kestik. Hükümet anlamadı, 'terör bitti' dediler. (Altan Tan'a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP'ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP...
Türkiye'nin ihtiyacı olan tam evrensel demokratik kriterlere uymazsan, PKK'ye karışmam dedim. Bunu PKK hareketinin zorluklarını bilerek söyledim. Hegemonya kurmak istediler, biz bu hegemonyaya karşı çıktık. AKP, iktidarı gökten inmiş sandı. Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyordu. Ben Deniz Baykal'ın taktiğini boşa çıkardım. AKP hegemonya istiyor. CHP'nin yerine geçmek istiyor. İzin vermeyiz. AKP'ye korkunç rant imkanı çıkar. Ben buna alet olmam. Tek şartım hegemonik olmaması. Biz eskisine doyduk, yeni kambur istemeyiz.

"Başbakan vatana ihanetten tutuklanacaktı"
AKP'nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011'de) PKK'yi bitireceğiz' dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT'e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, 'bu darbedir' dedim. Ergenekon'dan farkı yok. Başbakan MİT'e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ'u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş 'darbe' dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.

"Florida kontrgerilla merkezidir"
Türkiye'de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote etmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD'de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3'ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP'ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT'i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
Florida kontrgerilla merkezidir. Abdullah Çatlı iki kez gitti. Papa, Palme... Sakine bu tür grupların işidir. Yeni gladyo tam anlaşılamıyor. Çözüm adına yapılan her şeyi sabote ettiler. Sakine olayı bende düşük bir tereddüt uyandırdı. Net değil. Sakine Avrupa'da barışı temsil ediyordu. Hala aydınlatılamadı.

Tamamı >>

30 Kasım 2025 Pazar

Marx’ın kavramları: Yabancılaşma

Yabancılaşma, Marx’ın Hegel ve Feurbach’tan devraldığı bir kavram olup bu kavram onun ellerinde kapitalizmin bütüncül eleştirisini anti-hümanist bir sistem olarak teorize etmeyi mümkün kılan bir araca dönüştü. Marx, yabancılaşma teorisini ilk olarak erken dönem eserlerinden 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda geliştirmiş olsa da bu teoriyi Kapital dahil tüm iktisadî yazınının merkezine oturttu.

Yabancılaşma kelimesinin sözlük anlamına bakılırsa bir dizi anlam ve kullanıma sahip olduğu görülecektir. Bu tanımların hem günlük dilde hem sosyal bilimler içinde en yaygını yabancılaşmayı öznel bir “izolasyon ve uzaklaşma durumu” olarak tarif eder. Hegel ve diğer filozoflarda yabancılaşma bütün insanlığın durumunu tarif eden daha genel bir anlama sahipti. İnsanların “tinsel olarak kaybolmuş” olmaları, “kendi gerçek özbenliklerine yabancılaşmaları” ve “hayatın anlamını yitirmeleri” bu kullanımı örneklendirir. Ortaçağa gidildiğinde bu kavramın başka bir kullanımı ile daha karşılaşırız. O dönemde “satmak”, “bir başkasına devretmek”, “başka birine teslim olmak” gibi anlamları vardı.

Marx yabancılaşmayı tüm bu anlamları kapsayacak şekilde kullanır. Ama Marx’la birlikte bu kavram daha net, daha ayakları yere basan ve insanların gündelik hayatlarının maddî gerçekliklerine dayanan bir kullanıma bürünmüştür. Kavram derinliğinden ve evrensel geçerliliğinden bir şey kaybetmemiştir. Bunun nedeni, Marx için yabancılaşmanın temelinde insanların emekleriyle varettiği ürünlerle ve bizzat kendi emekleriyle kurduğu ilişkinin yatmasıdır.

İşçilerin kendi emeklerinin ürünlerine yabancılaşmaları, yani onlardan koparılmış olmaları ve üretim sürecini kendilerinin yönetmiyor oluşu o denli basit ve “ortada” bir durumdur ki, üzerine yorum yapma gereği bile duyulmaz. Bu verili durum adeta bir doğa yasası gibi algılanır. Ford ya da Hyundai’da çalışan işçiler otomobil üretir ve bu otomobiller işçilere değil bu şirketlere aittir. Kömür madenlerinden çıkardıkları kömür maden sahibinin, dokudukları kumaş ise tekstil fabrikasının sahibinindir. Bu “doğanın kanunudur”. Marx bu durumu farketmekle kalmamış, kökenini ve sonuçlarını sorgulamıştır. Şöyle der:

Bu durum [yabancılaşma] basitçe emek tarafından üretilen nesnenin, yani emeğin kendi ürününün, yabancı bir varlık olarak emeğin karşısına dikilmesi anlamına gelir. Nesne üreticiden bağımsız bir güç gibi görünür.

Bizzat kendi emeklerinin ürünleri işçilere hükmetmektedir:

…ve işçi daha çok emek harcadıkça kendi yarattığı nesnelerin dünyası işçinin gözünde daha güçlü hale gelir, aynı şekilde yeni dünyasında işçi daha da fakirleşir ve artık daha az kendine aittir.

Emek elbette zenginler için harikalar yaratır ama işçi için yoksunluk (mahrumiyet) üretir. Zenginler için saraylar, işçiler için mezbelelik üretir.

Marx, yabancılaşma analizini bu noktadan daha ileriye ve derine taşır. Marx’a göre, işçiler kendi emeklerinin ürünlerine yabancılaşmışsa bunun sebebi üretim sürecindeki yabancılaşmada yani üretim eyleminin bizzat içinde yatar:

Ürün gerçekte üretim eyleminin devamıdır. Yani emeğin ürünü yabancılaşmışsa, üretimin kendisi de aktif bir yabancılaşma süreci olmak zorundadır. Emeğin nesnesinin yabancılaşması sadece işin barındırdığı yabancılaşmanın özetidir.

Akademik sosyologlar arasında, Marx’ın söylediklerini birçok işçinin endüstriyel kapitalizmde pis, monoton, sıkıcı, yorucu ve tehlikeli işler yaptığı şeklinde bir gözleme indirgeme eğilimi vardır. Hatta yabancılaşmış emek, işin fiziksel şartlarına ya da işçinin sahip olduğu öznel duygulara indirgenir. Bu bakış açısı yabancılaşmanın tamamen ortadan kaldırılamasa bile yapılan iş daha az monoton ya da daha ilginç hâle getirilerek hafifletilebileceği sonucuna yol açar. Oysa Marx bundan daha fazlasını kastediyordu. Marx için belirleyici olan işçinin işiyle kurduğu toplumsal ilişkiydi. İşçinin çalışma yeteneğini bir başkasına (işveren/kapitalist patron) satması ve bu sebeple işin amacı ve yöntemleri üzerindeki kontrolünü yitirmiş olması yabancılaşmanın kökenini oluşturuyordu. Kapitalizmde emek, ne bireysel ne de kollektif olarak işçiler içindir; başka biri içindir:

Emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur? İlk olarak, yaptığı iş… gönüllü değil zorunludur, angaryadır. Bir ihtiyacın doğrudan tatmini için değil başka ihtiyaçları tatmin etmenin dolaylı bir aracıdır… İşin bu dışsal karakterini en basitinden işin işçiye ait olmamasından anlarız. İşçi başka biri için çalışır, yani işyerindeyken işçi kendisine değil patrona aittir.[i]

Dolayısıyla ücretli emek yabancılaşmış emektir ve yabancılaşmayı ortadan kaldırmak ancak ücretli emeği yani kapitalizmi kaldırmakla mümkündür.

Marx’ın yabancılaşmanın kökenini işçinin işi ile ilişkisinde görüyor olması bu kavramın sadece işyerinde geçerli olan dar ekonomik bir kavram olduğu anlamına gelmez. Aksine, Marx’a göre emek insan varoluşunun her yönü için temel önemdedir. Marx insanın hayvanlardan emek yoluyla ayrıldığını ve insan olduğunu ifade eder. Ayrıca, insanlar çevrelerini ve kendilerini emek aracılığıyla biçimlendirir. Emek tarihin ve toplumun temelidir.

İnsan hayvanlardan, sahip olduğu bilinç, dinsel inanç ve benzeri şeylerle ayrıştırılabilir. İnsanlar geçim araçlarını üretmeye başladığı andan itibaren kendilerini hemen hayvanlardan ayrıştırmaya başlamıştır. Bunun koşullarını insanın sahip olduğu fiziksel özellikler yaratır. Geçim araçlarını üretirken insan dolaylı olarak gerçek maddî hayatı da üretmiş olur… Bu üretim biçimi basitçe bireylerin fiziksel varlığının üretimi olarak düşünülmemelidir. Daha ziyade bireylerin belirli bir eylem biçimi olarak görülmelidir. Bu belirli eylem biçimi bireylerin hayatlarının, yani belirli bir hayat biçiminin onlar bakımından ifadesini oluşturur. Bireyler hayatlarını ifade ettikçe, kendileri olurlar. Dolayısıyla, oldukları şey üretim faaliyeti ile çakışır. Hem ne ürettikleri hem nasıl ürettikleri insanların ne olduğu ile örtüşür.

Emek bu temel işleve sahip olduğu için emeğin yabancılaşması insanın toplumsal ilişkilerinin bütünlüğünü bozar. Marx bunun sonuçlarını inceler:

Yabancılaşmış emek: (1) insanı doğaya yabancılaştırır ve (2) insanı kendine, kendi aktif işlevine, kendi hayat eylemliliğine yabancılaştırır, böylece de insanı kendi türüne yabancılaştırır… (3) Yabancılaşmış emek insanı kendi vücuduna, doğaya, zihinsel hayatına ve kendi insanî hayatına yabancılaştırır. (4) Emeğinin ürününe, kendi yaşam faaliyetine ve kendi türsel hayatına yabancılaşmasının doğrudan sonucu, insanın diğer insanlara yabancılaşmasıdır.[ii]

Bu farklı yabancılaşma örnekleri günümüz dünyasında bolca var. Doğaya yabancılaşmamızı sadece iklim değişikliğinde değil aynı zamanda kapitalist sanayinin çevreyi kirletip imha etmesinde de görebiliriz. Bedenlerimize yabancılaşmamız kronik obezite ve anoreksi rahatsızlıklarında açık bir biçimde görülebilir. Medyanın sürekli bombardıman yaptığı metalaşmış cinsellik biçimleri de keza bedenimize yabancılaşmamızın örneği. Diğer insanlara yabancılaşmamızı ise yaygın ırkçılıkta ve yabancı düşmanlığında görebiliriz. Bu tutumların egemenler tarafından teşvik edildiği söylenebilir ama ancak yabancılaşma sayesinde işçi sınıfının çeşitli kesimleri tarafından kabul görür ve içselleştirilir.

Marx yabancılaşmayı sınıf sorunuyla ilişkilendirir. “Eğer emeğin ürünü işçiye ait değilse… bunun sebebi ürünün işçi dışında başka bir insana ait olmasındadır”. Bu “başka adam” “çalışmayan ve üretim sürecinin dışında olan” kapitalistten başkası değildir.

Kapitalist ve işçi, Marx’a göre, yabancılaşma madalyonunun iki tarafıdır, ama arada ciddi bir fark vardır:

Mülk sahibi sınıf ve işçi sınıfı günümüzde aynı kendine-yabancılaşmadan muzdariptir. Ama bunların ilki yabancılaşmada kendinin onayını, kendi çıkarını ve kendi gücünü görür. Bu yabancılaşma kapitalist için insanî varoluşunun bir suretine sahiptir. İşçi sınıfı ise yaşadığı yabancılaşma içinde yok edildiğini hisseder; kendi güçsüzlüğünü ve insanlık dışı bir varoluşun gerçekliğini görür… Bu antitezin içinde, dolayısıyla, mülk sahipleri tutucu tarafı, proletarya ise yıkıcı tarafı teşkil eder.

Yabancılaşmış emek bu yüzden yabancılaşmış bir toplum yaratır: Kontrolden çıkmış, aşırı zenginlik ve yoksullukla kutuplaşmış, insanların kendi ürettikleri tarafından tehdit edildiği, insanların birbirlerinden bireysel olarak ayrıştığı, sınıf, ulus, ırkçılık, cinsiyetçilik ve dinî nefret tarafından bölündüğü bir dünya. Ekmekten suya, seksten sanata, sağlıktan eğitime her şeyin milyonlarca insanın almaya gücünün yetemeyeceği metalara dönüştüğü bir dünya.

Özetle, yabancılaşma günümüzün dünyasını üretir – eğer insanlık hayatta kalacak ve insan hayatları özgürleşecekse değiştirilmesi zorunlu olan bu dünyayı.

Yabancılaşmış emek dünyayı anlama yeteneğimizi temelden etkiler, çünkü üretenlerin üzerinde ürettikleri nesnelerin hakimiyet kurması dünyayı başaşağı görmemize yol açar. Ürünlerin insandan önce geldiğini ve insanı metaların yarattığını düşünürüz. Metalar sihirli güçlere sahipmiş ve kendi ruhları varmış gibi düşünürüz. Marx’ın yabancılaşma eleştirisi Kapital’deki meta fetişizmi analizinin temelini oluşturur:

Meta bu yüzden gizemli bir şeydir, çünkü insanlar metaya baktığında kendi emeklerinin toplumsal karakterini ürünün üzerine mühürlenmiş nesnel bir özellik gibi görürler; böylece üretenlerin, ürettikleri nesnelerin toplamıyla kurduğu ilişki toplumsal bir ilişki halini alır; ama bu ilişki onlara üretenler arasında bir ilişki olarak değil nesneler arasında bir ilişki olarak görünür.

Yüzeysel olarak bakıldığında metaların değerleri, yani birbirleriyle değişim oranları, sahip oldukları içsel özellikler tarafından belirleniyormuş gibi görünür (çeliğin gücü, altının çekiciliği,John MorrisJohn Morris elmasın parlaklığı). Oysa Marx’ın gösterdiği gibi, metaların değeri üretilmeleri için gerekli emek zamanıyla miktarıyla belirlenir.

Marx’ın yabancılaşma teorisi kapitalist üretimin bilimsel analizinin ve eleştirisinin vazgeçilmez yapı taşlarından birini oluşturur.

John Morris

Çeviren: Canan Şahin -   KARL MARX VE YABANCILAŞMA pdf