Arkadaş Z. Özger

..anladım/ nice olsa da denizde kum, büyük balıkta pul/ birleşince/ edemezmiş küçükleri kendine kul🐟🐟🐟
Arkadaş Z. Özger

Translate

12 Haziran 2026 Cuma

Kapital: İş başında bir vampir

Marx'ın Kapital'i İçin Okuma Kılavuzu'nun yazarı Joseph Choonara, Kapital'in güncelliğini açıklıyor.

26 Mayıs 2026 Salı

“Aydınlanma nedir?” sorusuna yanıt

Immanuel Kant (1724-1804);

"Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır."


Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır.
İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır; Sapare Aude! “Aklını kullanma cesaretini göster!” Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın (naturaliter maiorennes) , tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar, ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır.
Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğîm sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü.
Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler [vasiler, ç.] insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için , gerekeni yapmaktan geri kalmazlar.
Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler.
Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar. Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır.

Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayakbağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da’ insanın kendindekini akıllıcâ değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır.
Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları ‘boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır, ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar.
Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir ‘baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar: Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez; ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğü.

Ne var ki her yandan «düşünmeyin! aklınızı kullanmayın! » diye bağırıldığını işitiyorum. Subay, «Düşünme, eğitimini yap! », maliyeci «düşünme, vergini öde! », din adamı «düşünme, inan! » diyorlar. (Şu dünyada yalnız bir kişi var ki o da, «istediğiniz kadar ve istediğiniz şeyi düşünün, ama itaat edin! » diyor) .

Her yerde özgürlüğün sınırlanışı var. Peki hangi türde bir sınırlama aydınlanmaya karşıdır, hangisi değildir, ve hangi biçimde bir sınırlama tersine özgürlüğe yararlıdır?
Yanıt vereyim: kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır; ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir; buna karşılık aklın özel olarak kullanılışı [der Privatgebrauch], genellikle çok dikkatlice ve dar bir alanda kalacak bir biçimde sınırlandırılabilmiştir ve bu da Aydınlanma için bir engel sayılmaz.
Kendi aklını kamu hizmetinde kullanmaktan [der öffentliche Gebrauch], bir kimsenin, örneğin bir bilginin bilgisini ya da düşüncesini yani aklını, onu izleyenlere, okuyanlara yararlı olacak bir biçimde sunmasını anlıyorum. Aklın özel olarak kullanılmasından da kişinin, kendi işi ve memuriyeti çerçevesinde, kendisine emanet edilen topluma ilişkin bir hizmeti ya da belirli bir görevi yerine getirmesi diye anlıyorum.
İmdi kamunun çıkarlarını etkileyen bazı işlerde, yapay bir ortak anlaşma gereğince ve hükümet tarafından kamu amaçlarına uygun biçimde ve ‘hiç değilse onu ortadan kaldırmayacak şekilde, kanunun bazı üyelerince kullanılabilecek bazı belirli işlemlere, belirli mekanizmalara gereksinme duyulur. Bu gibi durumlarda aklı kullanma tartışmasına kuşkusuz izin verilmez, itaat etme kesin emirdir.
Fakat kendisini makinenin bir parçası sayan herhangi bir insan, yine kendisini bir topluluğun üyesi, hatta, evrensel uygar bir toplumun üyesi olarak tanıtması durumunda, örneğin bir bilgin sıfatıyla, kendi düşünme yetisine dayanarak yazılarıyla kamuya yönelir; her hal ve durumda aklını kullanır, ama, zamanında edilgin olarak da olsa görev yaptığı durumları ve işleri de zarara uğratmadan yapar bunu.
Üstlerinden aldığı bir emir üzerinde, onun yararlılığı ya da yararsızlığına ilişkin olarak akıl yürüten bir subayın tutumu tehlikeli ve zararlıdır, onun ödevi yalnızca itaat etmektir.
Fakat eğer bu konuda doğru olmak gerekiyorsa, bir bilgin olarak onun askerlik hizmetinin yanlışları üzerindeki eleştiri ve düşünceleri ve bunları kamu önüne yargılanması için götürmek istemesi yasaklanamaz.
Yine bunun gibi yurttaş, kendisine düşen vergiyi ödeyemezlik edemez; hatta bu gibi vergilere ilişkin yapılan acımasız eleştiriden ve ödememeye yönelik davranışlar, bu uymamaların genelleşebileceği gerekçesiyle cezalandırılabilir.
Bununla birlikte bir bilgin olarak aynı vatandaş. kamu önünde vergilerin uygunsuzluğu ve adaletsizliği üzerindeki düşüncelerini açıkça belirttiği zaman asla yurttaşlık yükümlülüklerine karşı gelmiş sayılmaz.
Yazının tamamı>>

Immanuel Kant, Felsefe Yazıları
Türkçesi: Nejat Bozkurt, Remzi Yayınları.
https://mkaymak.wordpress.com/aydinlanma-nedir-sorusuna-yanit-2/ 08.11.2015
http://www.allmendeberlin.de/Aydinlanma_Nedir_Kant.pdf 08.11.2015<

17 Mayıs 2026 Pazar

İslâm, Kemalizm ve Sol

Kemalist hareket, daha “Kemalizm” adı icat olunmadan çok önce, daha işin başındayken, İslâmiyet’le değilse de İslâmcılık’la çekişme halindeydi. Çünkü zaten bütün o “amorf” Batıcılık/Milliyetçilik hareketi böyleydi. Ancak o “amorf Batıcılık” henüz “Cumhuriyet” gibi daha somut siyasi hedefler düşünmez ve Osmanlı devletini ve Hanedan-ı Âl-i Osman’ı bağrına basmaya devam ederken, aradaki gerilim, “çekişme” gibi kelimelerin anlattığının çok ötesine geçmiyordu. “İslâmcı” Said Halim Paşa, İttihat ve Terakki’nin Sadrazam’ı olabiliyordu.

Kurtuluş Savaşı boyunca mesafe büyüdü; Cumhuriyet iyice köprüleri attı. Bir yanda Mustafa Kemal, Diyanet İşleri gibi projeleri (ve devlet gücüyle), bir yanda İslâmcılar bütün geleneksel araçları ve imkânlarıyla, Müslüman toplumu kendi İslâmlarının izleyicisi olmaya çağırdılar. Bu mücadelenin bugün de devam ettiği besbelli. AKP’nin sandık başarılarına bakıldığında, aradan geçen bunca yıldan sonra, İslâmcılığın beklendiği ve özlendiği gibi yok olmaya yüz tutmadığı, tersine, bir “İslâmofaşist düzen” kurmaya yaklaşacak kadar güçlendiği de görülüyor. Tabii AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın nereye kadar “İslâmcı” olduğu da sorulabilir ve sorulmalı, ama o apayrı bir konu.

Şu özet bütün şematizmine rağmen genel olarak doğruysa, Kemalizm ile İslâmcılık arasında niçin bir kan davası olduğu sorusu da cevabını bulmuş olur.

Bu beni çok yakından ilgilendiren bir sorun değil aslında. Ben kendini “Sosyalist”, “Marksist” olarak tanımlayanların bu kavgada Kemalizm safında yer almalarının nedenleriyle ilgileniyorum.

Bunun birinci nedeni bu “sol”un aslında Kemalizm’in içinden çıkmasıdır. Kemalizm’e karşı ve Kemalizm’in dışında kendini tanımlamayı başaramamış olmasıdır. “Başarmak” bir yana, böyle bir şey yapmaya gerçek anlamda teşebbüs de etmemiştir. “Ben Sosyalist’im” diyen ortalama TC yurttaşına göre Kemalizm aslında Sosyalizm yolunda atılmış, ama arkası getirilememiş bir adımdır. Peki, Sosyalizm ne? O da Kemalizm’in yarı yolda bıraktığı işleri sonuna getirmektir. Örnek? Kemalizm “devletçilik” yaptı, ama yarım yamalak yaptı. Biz mülkiyeti de yasak edip tam devletçilik yapacağız. Kemalizm bağımsızlık siyaseti izledi. Ama onu da tam izleyemedi. Biz “tam bağımsız” olacağız v.b.

Dolayısıyla 12 Mart öncesinin “Ankara’ya gitmek/Bolu’ya gitmek” metaforu konuyu çok iyi özetliyordu. “Biz Marksistler Ankara’ya gidiyoruz. Yanımızda Kemalist yol arkadaşlarımız var; onlar Bolu’ya gitmek istiyor. İyi ya, Bolu’ya kadar birlikte gideriz, sonra biz yolumuza devam ederiz.”

“Sol Kemalistler’le ittifak”, “Sol cuntaya yolu açmak” gibi siyasi formülasyonları açıklayan bir genel mantık.

Ama bir de “reel-politik” bilinçaltı hesap var. Biz öyle Bolu, yarı yolla yetinen adamlar değiliz; onun için manevi üstünlük bizde. Ama iş maddî hayata gelince, onlar, o “yarı yolcular” olmasa, bizim Pendik’i de bulacağımız yok. Onun için de bu hesaba sıkı tutunmamız gerekiyor.

Bunlara ek, Marksizm’in Kâbe’si olan Moskova’da ne denmiş? Komintern vakt-ı zamanında ne analizi yapmış?

Türkiye Cumhuriyeti ne burjuvazisi, ne de proletaryası olan bir azgelişmiş toplumdur. İyi bir şans eseri bu ülkenin başında şimdi ilerici (bu “Batıcı”yı da içeriyor) ve anti-emperyalist bir kadronun yönetimi var. O ülkedeki Komünistler her şeyden önce bu yönetimi ve onun yaptığı reformları desteklemelidir.

Komintern lağvedildi ama bu zihniyet o çevrede devam etti. Komünist Mustafa Suphi’yi öldüren “anti-emperyalist” kadroyu, “reel-politik” gerekçelerle desteklemeye devam!

Bu durumda biz de Mustafa Suphi’yi dilimize dolamadan katı gerçeklerin gösterdiği yoldan ilerlemeliyiz.

İlerledik.

Üzerine daha çok şey söylenecek bir “yakınsaklık” bu. Bir “ittifak”tan öte, bir “akrabalık”. Ama bence “Sosyalist Sol”un İslâm konusunda Kemalizm’in yanında saf tutmasının daha içkin, daha köklü bir nedeni daha var.

Bu toplum yüzyıllarca “Müslüman bir toplum” olarak yaşamış, bunun dışında herhangi bir düşünce biçimiyle karşılaşmamış. Müslümanlık içinde “Katolik/Protestan” kavgası gibi büyük bir entelektüel kavgayla karşılaşmamış (Sünni/Şii kavgası böyle bir şey değildir ve Osmanlı toplumunda herhangi bir entelektüel kıvılcım çaktırmayacak kadar eskide kalmıştır), “hümanizm”e benzer bir anlayış yaratamamış (13. yüzyılda buna benzeyen çıkışlar olsa da sonunda “Zahid İslâm” kazandı) bir toplumdur. Tabii ki “Aydınlanma” gibi bir hareket de burada sözkonusu değildir. Burada monolitik bir gerçeklik olarak İslâmiyet her türlü tekelini sürdürmüştür. Ta ki, arka arkaya yenilgiler, devletin tepesinde olan, ama hiç yaygın olmayan bir çevrede “Bu iş böyle olmuyor” duygu ve düşüncesini yaratana kadar.

O zaman, tek “alternatif” düşünce biçimi olarak “Batıcılık” başlar.

Kocaman genellemelerle ilerleyeceğim: bu Batıcılık, daha en başta, “Batı”nın ne olduğuna, niçin güçlü olduğuna v.b. doğru dürüst bir teşhis koymuş bir düşünce biçimi değildir. Bunu bugün bile çözdüğü söylenemez. İlhan Selçuk, Kemalizm’i “Anadolu Aydınlanması” gibi deyimler kullanarak kucaklıyordu. Kant’ın Aydınlanma üstüne ünlü yazısını herhalde hiç okumamıştı ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” pozitivizmini Aydınlanma sanıyordu.

Zaman içinde Batıcılık, ister istemez, kendi kompartmanlarını oluşturmaya başladı. Ancak Türkiye’de Batıcılık, Batı’nın kendisinde görülen çizgilerden çok farklı örüntüler çizdi. Örneğin Batı, Fransız Devrimi ile birlikte “Millet” kavramını keşif ve icat etti. Yaklaşık bir yüz yıl sonra, biraz da farklı kökenlerden, “ırkçılık” doğdu. Burada ise milliyetçilik ırkçılıkla birlikte doğdu. Burada milliyetçiliğin bir Renan’ı olamadı.

Batı’da daha 17. yüzyılda, İngiliz İç Savaşı’nın belirleyici olduğu bir ortamda Liberalizm düşüncesi biçimlendi (Locke v.b.). Burada liberalizm bugün bile kendine sağlam bir temel bulmuş değil.

Herkesin çöken imparatorlukta (sonradan da sorunlu, zayıf cumhuriyette) “kurtuluş formülü” aradığı ortamda, milliyetçiliğini sosyalizme vardıranlar bile oldu. Sermaye birikimi olmayan toplumda, “ulusal kalkınma” ancak sosyalizmle olur diye inananlardı bunlar.

Burada bu sol, sözgelişi, “Lâle Devri’nde yobazlar matbaayı yıktılar” diye öğrendiler tarihi. “Lâle Devri’nde hayatını hattatlık yaparak kazanan kaç kişi vardı?” sorusunu sormayı akıl edemeyen bir “sol”.

Her şeyin bir “bize özgü” olanı var ya, “milli ve yerli”. Bu da “bize özgü sol”.

Batıcılık’ta bunlar olurken İslâmcılık da kendi içinde bazı dönüşümler geçiriyordu (tersi, “sosyoloji”ye meydan okumak olur); ama “dışa karşı”, yekpâre (monolitik) görünümünü koruyordu. Daha doğrusu, dönüşümler o cephenin çok yaygın olmayan aydınları arasında cereyan ediyor ama toplumun büyük çoğunluğu, bunlardan habersiz ve ilgisiz, kendi monolitik hayatını, hayat tarzını, sürdürüyordu.

Dolayısıyla altmışlarda Türkiye’de Sosyalizm çokça lafı edilir bir ideoloji karakteri edindiğinde, bunu akla yakın bulan, kurtuluş umudunu orada gören, büyük çoğunluğu genç insanlar, bütün hayatlarını düzenleyen İslâm’a (büyük ölçüde “folk İslâm” diyebiliriz) başkaldırarak Sosyalist oldular. Bunu yaparken İslâm’ı, yani dini, yani bu toplumda en yaygın yaşama tarzının kurallarını, değerlerini düzenleyen düşünce sistemini (ya da “sistemsizliği”ni) her şeye, evrensel medeniyete ve sosyalizme en büyük engel olarak gördüler.

Örneğin Harun Karadeniz, erken yıllarında İslâmcı’ydı. Doğduğu ve durduğu yerin değerleriyle boğuşarak Sosyalist oldu. Olunca da, Kemalizm’den çıkarak oraya gelen birinden (örneğin Mahir Çayan) çok fazla farkı kalmadı. “Kalmadı” derken o geçiş anını kastediyorum. Geçtikten sonra izlenen siyasi rota elbette önemli. Harun gibi halkın içinden gelen bir sosyalist normal olarak, bildiği yerdeki insanların duyarlıklarını daha yakından tanır, onlara daha hoşgörülü bakar.

Türkiye’de (veya başka Müslüman toplumlarda) varolduğu ve egemen olduğu biçimleriyle İslâm bir hayli formelleşmiş, bir hayli dışsal, daha çok yasaklarıyla varlığını belli eden bir düşünce sistemidir. Düşünceden çok hayat tarzını düzenler. Bu, dinin kendisinden olduğu kadar dini benimsemiş toplumun entelektüel ufkunun dikte ettiği bir durumdur. İslâm’ın erken dönemlerinin büyük düşünürlerinin, İbn-i Haldun’un, İbn-i Rüşd’ün gölgesi kalmamıştır v.b.

Onun için yeni bir düşünce biçiminin gelip sıradan Müslüman yurttaşın “fikrini çelmesi” çok zor bir şey değildir. Daha ciddi sorun, önceki ideolojik formasyonun biraz da kaçınılmaz kıldığı entelektüel sığlığın yeni benimsenen düşünce sisteminin kavranışını da belirlemesi, biçimlendirmesidir. İslâm’ın beş şartından tarihî maddeciliğin beş aşaması anlayışına geçmek çok büyük bir entelektüel çaba gerektirmiyor. Gene önceki ideolojik yapıdan gelen “merkezî otorite saygısı”, “tartışma-eleştiri kültürü eksikliği ya da yokluğu” gibi alışkanlıklar yeni ideolojik formasyonda da devam edebilir, genellikle de ederler.

Bu arada sosyalist olmuş yurttaş geride bıraktığı arkadaşlarının da bir düşünsel özgürleşmeye ihtiyacı olduğunu genellikle unutur. Örneğin Harun Karadeniz onlarla bir diyaloğun hep sürmesi gerektiğine inanmıştı – ama o Harun Karadeniz’di.

Entelektüel dönüşüm geçiren insanlar –sigarayı bırakıp sigaraya düşman olanlar gibi– kendi eski konumlarını kötü duygularla anarlar. Bunu, hâlen o konumda bulunanlara da yayarlar.

Dolayısıyla “Sosyalist” ya da “Marksist sol”da da, Kemalizm’de olana benzer, eleştirellikten uzak, anlama çabasını baştan reddeden bir “İslâm fobisi” olagelmiştir.

Murat Belge - Birikim 16 Mayıs 2016

Virüs kâbusu geri döndü "Hantavirüs"

Kuş gözlemciliği yapmak adına dünyanın bir ucundaki atık depolarına gitmek, kuş beyinlilik değilse nedir?

Hayatta hiç başka sıkıntısı olmayan tuzu kuru Hollandalı bir çift.
Ülkelerinde asla göremeyecekleri üçüncü dünyanın uçsuz bucaksız bir atık alanında, “yaban hayatı” izlemek uğruna yerkürenin en dip noktasındaki şehir (Arjantin’deki) Ushuaia’ya gidiyorlar. Heyecan ve de macera tutkularını tatmin ettikten sonra, akabinde 5 yıldızlı otel konforunda turistik MV Hondius gemisine atlıyorlar.

Gemi, 1 Nisan da Ushuaia’dan Cabo Verde’ye doğru yola çıkıyor.
Kuş tutkunu Hollandalı erkek yolcu 6 Nisan’da hastalanıyor. 11 Nisan’da sizlere ömür, ölüyor.

Ölen yolcunun eşi, kocasının naaşını Hollanda’ya geri götürmek amacıyla, Atlantiğin ortasındaki Napolyon’un sürgün adası kuş uçmaz kervan geçmez Saint Helena’da, “Bunca macera yeter” diyen 23 yolcuyla beraber iniyor ve onlarla ayrı gayrı olmadan Johannesburg’a uçuyor. 
Ama Hollanda’ya dönemiyor. 26 Nisan’da zira kadın da (bulaşın başlangıcı bağlamında kullanılan) “sıfır yolcu”nun arkasından Johannesburg’da ölüyor.

Okyanusun ortasında, MV Hondius gemisinde, Hantavirüs(*) kâbusunun tam nasıl başladığı gerçekte belli değil. En yaygın açıklama bu: Bu çift gitti ve bu lanet virüsü çöplükten alıp medeniyetin bağrına taşıdı!

VEBA DA TAŞIYABİLİRLERDİ
Veba taşımadıklarına şükretmek gerekir. Çöplükte hepatitten koleraya dek her şey olur.
Üstüne para verilse ayak basılmayacak, sağlık açısından türlü çeşitli sakıncalar barındıran bir alanı “kuş turizmine” açmak, nasıl bir başıboşluk?
Devasa sağlık riskleri üzerinde hiç mi kontrol yok? Uluslararası/yerel hiç mi denetim mekanizması bulunmuyor?
Birinci dünya zenginlik ve doyumsuzluk, hırs, iddia, sınırsızlık duygularının sarhoşluğu altında gezegeni resmen oyun alanına çevirdi.

Yedikleri önünde, yemedikleri arkalarında; örneğin beş İtalyan dalgıç bu hafta ortasında, Maldivlerin Mercan Takımadaları’nda, kimsenin aklının ermediği 60 metre derinlikteki bir mağaraya indiler ve bir daha okyanus yüzüne çıkamadılar.
Başka insanlar kendi hayatlarını riske sokmak pahasına, “kurbanların” cesetlerini o derinlikten şimdi çıkartmaya çalışacak.

Hatırlarsanız eğer iki yıl önce de -misal- “Ocean Gate/Okyanus Kapısı” isimli ve orasından burasından kablolar sarkan dandik mi dandik “yaptım oldu” ev yapımı bir denizaltı da okyanus dibindeki “Titanik”e turistik geziler tertiplemeye kalkışmış, 14. gezide su yüzüne çıkamamıştı.
Adam başı 250 bin dolar ödeyen yolcuların cesetlerini denizin altından toplayabilmek için milyon dolarlar harcanmıştı. “

Oceanwide Expeditions/Okyanus’u Boydan Boya Keşif” şirketine ait “Hondius gemisi”nde de yolcular, kişi başına 16-25 bin dolar arası ücretler ödemiş.
Düşünün: Antartika foklarını, mavi balinaları, kutup tilkilerini görmek için böyle bir maliyete giriyorsunuz; çöplük martıları ve akbabalara meraklı aklıevvel bir çift yüzünden tedavisi, aşısı olmayan bir hastalık kâbusu ile gemiden ayrılıyorsunuz!
Gelsin karantinalar (6 hafta!), biyolojik tecritler, tepeden tırnağa kapalı “hazmat giysileri” olmadan yanınıza yaklaşmayan sağlık görevlileri...

İKİ DOKTOR DA HASTANELİK
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) avaz avaz, “Yeni bir Covid19 salgını olmayacak!” açıklamaları yapıyor.
O zaman bu gördüklerimiz ne? Bir film mi çevriliyor?
Geminin (“mahremiyet” adına) ismi açıklanmayan kendi doktoru, pozitif, Johannesburg’da hastanelik.
Onun yerine gemide hasbelkader bulunan ve virüse yenik düşen doktorun yerini özveriyle üstlenen Amerikalı onkolog doktor da keza, pozitif çıktığı için bir süre biyolojik tecrit ünitesine alındı.
Toplam 147 yolcusu olan gemiden 3 yolcu “ex” oldu. Kimi ağır konumdaki 11 yolcu pozitif ve gözetimde.
Türkiye de dahil olmak üzere farklı ülkelere dağılan yolcuların gerisi, ülkelere göre değişen gönüllü ve zorunlu 6 haftalık karantina sürecinde.
Altı haftalık karantina takibi, 4-5 günlük Covid19 karantinasına kıyasla çok zor, neredeyse olanaksız.

OLAĞANDIŞILIK ‘NORM’ OLDU
Bunlar dünyanın başına, başlı başına kendisi bir tehdit olan Trump döneminde geliyor.
2020 pandemisinin ilk döneminde absürt “Dezenfektan için!” geyiğiyle hatırlanan Trump, ABD’yi 2026 başında DSÖ’den çıkardı, sağlık bakanlığına da aşı karşıtlığıyla bilinen Robert J. Kennedy’yi getirdi.
Kennedy “mikroplardan korkmadığını kanıtlamak adına”, “klozet kapaklarından kokain çektiğini” dahi itiraf eden, alabildiğine dengesiz bir eski uyuşturucu bağımlısı.
Dünya bu insanların elinde.

Şimdi bize “Korkmayın!” diyorlar. Ama kâbusun gerçek boyutunu Hondius gemisinden çıkan yolcuların 42 günlük karantina dönemleri sona erdiğinde anlayacağız.

Ölüm oranları yüzde 30-50 arası değiştiği söylenen virüsten tam olarak kaç kişi hastalanacak, kaçı yaşamını yitirecek? İkincil bulaşlar nereye dek uzanacak?

Covid19’un anıları hâlâ çok yakın, o nedenle fazla üstelenmiyor ama dünya diken üstünde ve bunlar yanıt bekleyen sorular.
Kuralsızlığın, olağandışılığın “norm” haline geldiği, kavranması zor, deli manyak zamanlarda yaşıyoruz

Nilgün Cerrahoğlu - Cumhuriyet


* Hantavirüs, temel olarak fare ve sıçan gibi kemirgenlerin idrar, dışkı ve salyaları yoluyla insanlara bulaşan, nadir fakat ölümcül olabilen viral bir enfeksiyondur. Virüs bulaşmış kemirgenlerin çıkartıları ile kirlenen havanın solunması en yaygın bulaşma yoludur.

9 Mayıs 2026 Cumartesi

Ulrike Meinhof (1934-1976)

Ulrike M. Meinhof (7 Ekim 1934 -9.5.1976), Alman devrimci teorisyendir. Sosyalizmin kitlelerin kendi eylemiyle kurulabileceğine inanan Meinhof, halk adına mücadele eden öncülerin, sosyalizm yolunu açabileceğini savunmuştur.

İçinde bulunduğu hareket, Benno Ohnesorg isimli öğrencinin 2 Haziran 1967'de ve öğrenci lideri Rudi Dutschke'nin hayatını kaybetmesiyle birlikte daha radikal bir hal almıştır. Meinhof, 14 Mayıs 1970 tarihinde Andreas Baader'in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof, RAF'ın kurulmasını da sağlayan bu eylemden sonra, Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve başkalarıyla birlikte gerilla eğitimi almak üzere Ürdün'deki Filistin kamplarına gitti. Burjuva geçmişinden kurtulmak isteyen Ulrike, kızlarını El Fetih örgütünün yetim kamplarından birine vermek niyetindeydi, ancak gazeteci Stefan Aust onu bu kararından vazgeçirdi.

Bir yer altı örgütü kurmak için gereken parayı sağlamak maksadıyla RAF üyeleri 29 Eylül 1970'de Berlin'de 10 dakika içinde üç banka soydular. Ulrike Meinhof, RAF'ın siyasi hedeflerini anlattığı "Silahlı Mücadele" başlıklı yazılarını bu süreçte kaleme aldı. 1972 yılında 'çok sayıda banka soygunu, 5 bombalı saldırı ve 4 kişinin öldürülmesinden' sorumlu tutularak, hakkında arama kararı çıkartıldı.

Raf'ın Beyni
Ulrike Meinhof artık RAF'ın üç önderinden biri olarak anılmaya başlanmıştı. Andreas Baader örgütün gövdesi, Ulrike Meinhof da beyniydi. Yazılarında sıradan insanın sömürülmesini eleştiriyor ve kapitalist sistemi suçluyordu.

Meinhof 15 Haziran 1972'de yakalandı. Almanya'nın en iyi korunan Stammheim hapishanesinde tam 4 yıl boyunca tecrit hücresinde tutuldu. Ön duruşmalarda 8 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 9 Mayıs 1976'da hücresinde ölü bulunduğunda, birkaç kez ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanıyordu. Diğer RAF üyelerinin de bir kısmı sonradan hücrelerinde ölü bulundu. Uluslararası bir araştırma komisyonu ölüm nedenlerini araştırdı. Araştırma sonucu, Alman devletinin iddia ettiği gibi Ulrike Meinhof'un intihar ettiği tezi oldukça kuşkulu bulundu, infaz fikri öne çıktı.

Gazete Duvar

*Ulrike Meinhof Sözleri:

  • -Beni Öldüremeyeceksiniz!
  • -Herkes havalardan bahsediyor, biz hariç.
  • -Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim.
  • -Sonunda dünyayı mutlaka değiştireceğiz.
  • -Eylem yeteneğimiz dışında hiç bir şeyimiz yok.
  • -Sessizliğin korkunçluğuna ise beni mecbur edin.
  • -Sınıf savaşını yükseltin. Proleteryayı örgütleyin…
  • -Köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Sınıf mücadelesi temelli parlamento dışı muhalefet.
  • -Gönüllü köleler, özgür olmak isteyenlerden nefret ederler.
  • -Devletin bize attığı taşları gidip ayağına atmaya karar verdik.
  • -Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…
  • -Yanlış insanlara doğruyu anlatmaya çalışmanın bir anlamı yok.
  • -Hayır, sizin şeffaf giysili kadınlarınızdan biri olmak istemiyorum.
  • -Özgürlük ancak kurtuluş uğruna mücadele içinde mümkündür.
  • -Kapitalizmin son demlerinin keyfini sür, nasıl olsa sosyalizm yakın…
  • 30 Nisan 2026 Perşembe

    1 Mayıs (1977)

    (BİRİKİM Haziran 1977) Sosyalist hareketimizin en acı günlerinden biri olan 1 Mayıs'ı geride bıraktık, Somut kayıplarımıza karşılık, bilinçienme anlamında, ne kazandırdı bize bu acı olay? Sosyalist harekete önder olabilmek için çabalayan bütün gruplar, birbirlerine karşı kullandıkları suçiama cephanelerine yeni silâhlar eklediler.
    Grupların arası, daha geri dönülmezcesine açıldı, intikam duyguları daha kökleşti.
    Kırka yakın ölünün anısıyla birlikte, koca bir meydanı dolduran ve «Faşizme geçit yok» diyen büyük bir kalabalığın bir panikle nasıl korkunç bir biçimde dağıtılabildiği olgusu, zihnimize yerleşti.

    Şimdi, daha da yaklaşan seçimlerin bekleyişi içinde, 1 Mayıs'ın anısı küllenir gibi oldu. Bütün gruplar,, açıklamalarını yaptılar. Olay, böylece, açıklanmış oldu. Şimdiye kadarki bütün olayların açıklandığı gibi...
    Alıştığımız, hattâ iyice kanıksadığımız bu açıklama tarzı üstünde biraz durmak gerekiyor.
    Başlangıçta, olay henüz tazeyken, grupların bildiri veya demeçlerinde «sosyalistler arası çatışma» motifi ağır basıyordu. Bu, egemen ideolojiyi oluşturan çevrelerin haberi verişi biçimiyle çakıştı. Sosyalistler kısa sürede toparlandılar, yayımladıkları daha soğukkanlı bildirilerde, dıştan gelen güçlerce hazırlanmış provokasyon konusuna ağırlık verdiler. Böylece, klasik «açıklama modeli»ne dönüldü. İşte bu «model» hakkında biraz konuşmak istiyoruz.

    Değişik gruplar, değişik sözlerle olayı açıklıyorlar. Ne var ki, bütün bu değişik görünen açıklamaların ardında ortak bir yapı kendini gösteriyor. Her zaman olduğu gibi, olayın «gerçek suçluluları» CIA - MIT ile onları kullanan dış ve iç güçlerdir. Ancak, suclulukları bunlardan aşağı kalmayan «yardımcı suclular» da vardır.
    İşte, değişik görünüşlü açıklama tarzlarının hepsinde ortak olan yapı.
    «Yardımcı suçlular» konusunda her grubun yorumu farklılaşır. Her birine göre bunlar, kar şıt kutbu oluşturan gruplardır. Bu gruplar arasında da, «birincil sorumlu», «ikincil sorumlu» gibi ayrımlar yapılabilir, Şaşılacak bir uyum halinde, bu birincil ve ikincil sorumluların, sözkonusu grubun Sosyalist harekete önderlik mücadelesi icinde birincil ve ikincil rakip saydığı gruplar olduğu görülür.
    Şu kısa açıklama da gösteriyor ki, tamamen statik bir yapı karşısındayız. Olay ne olur. sa olsun, olayın açıklaması değişmiyor. Bu öyle bir açıklama ki, bir kere, gerçekte olanı açıklaması mümkün değil; ikincisi, öznel olarak, gruplar arasında zaten varolan düşmanlığı pekiştirmekten başka bir şey yapmıyor.
    Öyleyse, belki de asıl amacı bu. Pamuk Prenses masalındaki aynanın, biraz daha diplomat olanı; her sorana, «en güzel sensin» diyor.

    Siyasal-toplumsal olaylara önceden tesbit edilmiş bir açıklama «modeli» içinde baktığımızda, yaptığımız şey aslında olayın kendisini anlamak değil, kendimizi o olayda doğrulamaktır. Çünkü kullandığımız modeli, olayın başlıca ögelerinin neler olduğunu, bunların özelliklerini, aralarındaki illşkileri istediğimiz gibi gösterecek bir biçimde kurmuşuzdur; bütün bunlar önceden tesbit edildiğine göre <Modelin değişmezliğini kabul eden bakış, önündeki gerçeklikte modelinin şemasını görmeye çalışır. Böylece, «bu olayı anladım» demek, aslında, gerçekliği modelin içine sokabilmek anlamına gelir. Bu durumda, modelin önceden verilmiş şeması, somut gerçekliği örter ve modeli kullanan, ikisinin birbirini doğruladığı kanısına varır.
    Modelin yapısına baktığımızda, bunun «iki düşmanlı» bir formüle dayandığını görmüştük: dış düşman (CIA - MIT v.b.) ve iç düşman (sosyalist hareket içindeki rakip gruplar).
    Bu statik formül, gerçekte, sanıldığı gibi şu veya bu somut olayı değil, doğrudan doğruya, ülkemizde sosyalist hareketin kendi statikleşmiş yapısını göstermektedir.
    Bir politika anlayışını yansıtmaktadır ki bu anlayış kendisi apolitiktir. Ya da, en azından, Marksist anlamda politik değildir.

    Bu konuyu şöylece özetleyelim.
    Uzun bir süreden beri, sosyalist siyasal mücadele, siyasal iktidarı ele geçirmek hedefiyle eşanlamlı oldu. Bu, Marksist siyaset anlayışının alabildiğine daraltılması demektir. Çünkü bu anlayışta «kitleler»in görevi, iktidar mücadelesinin fiziksel gücü olarak sınırlanır. Bu kitlelerin hangi yollardan, hangi hedeflere yöneltileceği, yukarıdan belirlenir.
    Böyle bir aniayışla, hiçbir zaman başarı kazanılamayacağını söyleyemeyiz, Çok derin krizlerde, ya da, asgari burjuva demokratik hakların kazanılamadığı yerlerde, başarı mümkündür. Ama bu başarı zaten kendi hedeflyle sınırlıdır; yani, iktidar ele geçirilir. Ama kitlelerin gerçek anlamda sosyalist bilince erişmeleri, ülke kaderini gercekten denetlemeleri ve belirlemeleri, bilinmeyen bir tarihe ertelenmiştir. Kitlenin gerçek politikleşmesi sağlanmayınca, yukarıda saydığımız elverişli koşullar dışında, aslında iktidarın ele geçirilmesi de güçleşir. Bu durumda, gene aynı sınırlar içinde, iktidarın ele geçirilmesini kolaylaştıracak yöntem tartışmaları başlar. 12 Mart öncesindeki hararetli «strateji/taktik» tartışmaları bunun somut bir örneğiydi. Böylece, Marksizmin bütünsel anlamı yavaş yavaş kaybolmaya başlar, Marksizm, askeri bir yönteme indirğenir. Böylece, Marksizmin yaratıcı 'dehası da, şu strateji yerine bu stratejiyi formülleştirmek gibi kısır bir alıştırmaya dönüşür. Kısır, çünkü bu dışsai yaklaşımlar aslında sınırlıdır; kolayca paylaşılır.
    Biri şehirlerden. kırlara, öbürü kırlardan şehirlere der. Bir başkası da çıkıp aynı anda hem kırda hem şehirde derse, alternatifler tüketilmiş olur.
    Görülüyor ki model aynıdır, yalnız model içinde varyasyon yapma imkânı doğmuştur.
    Ama her varyasyon, bir önceki formülasyondan umut keserek yeni bir alternatife bel bağ lamış yeni bir grup, dolayısıyla, sosyalist potansiyel içinde bir bölünme ve genelde bir zayıflama demektir. Ayrışmalar kemikleşince, yukarıda sözünü ettiğimiz «iki düşmanlı» formülde son buluruz. Gruplar çoğaldıkça düşman sayısı artabilir, bunlar, < «Açıklama modeli» mize dönecek olursak, buradaki ögeleri dinamik ve statik dive de avırabiliriz. Bu. 12 Mart öncesi sınif analizlerimize benzer. O zaman da MDD-SD E ve alt-nüansları tartışılırken, her analizde sı nıfları mevzílendirir ve en başa «proletaryay» koyardık. Ama bu konuda herkes aynı şeyi söylerdi ve proletarya bu analizlerin dinamik ögesi haline bir türlü gelemezdi.
    Nitekim, proletarya, 16 Haziran'da, «analiz içinde değil somut gerçeklik içinde dinamikleşti. Buna karsılık, «kücük burjuvazi» kategorisi bu analizlerin en «dinamik» ögesiydi, çünkü ana tartışma bu kategori üzerinde esiyordu.
    Şimdi de, asıl düşman olması gereken «burjuvazi ve kuruluşları» ögesi açıklama modelimizin statik ögesi oluyor; buna karşılık, sosyalist hareket içindeki düşmanımız analizlerimizde alabildiğine dinamikleşiyor. Çünkü hareketimiz içe-dönüktür: sol-ici iktidar mücadelesi somut sorun, proletaryanın iktidarı soyut sorundur.

    MARKSİST AÇIKLAMANIN ÖZELLİKLERİ
    Bu, sosyalistler için, apolitik olmak anlamına gelir. Çelişik bir yapı içine girmişizdir. Bu değişik yapıda, ilerlemek için attığımız her adımda aslında gerileriz.
    Sosyalizmi, kitlenin bilinçlenmesine ağırlık vererek tanımlıyorsak, şu yukarıdan beri anlatmaya, çalıştığımız model kendisi, çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor. Çünkü, kitleyi sürüklemek için öne sürdüğümüz formül, kitlenin bilinçlenmesini engelliyor, bir olayı, gercekten anlamasını önlüyor.
    Model gerçek tarih dışında kurulduğu için, tarihi geriden izlemekten başka bir şey yapamıyor. Marksist bir açıklama ise, geleceğe dönüklüğüyle karakterize olunur. Geçmiş bir dönemi bile analiz ederken, yalnızca bu yaşanan gerçekliğin nesnel yapısını değil, bu yaşanan gerçekliğin de dönüştürülmesini amaçladığımız bir geleceğin ölçülerini de hesaba katmamiz gerekir ekir.
    Bundan dolayı, bir gerçeklik, yal nız yaşanan ana kadarki gelişimiyle tanımlanmaz. Geleceği şimdiki duruma göre tasarlamayız, şimdiyi, tasarladığımız geleceğe göre yorumlarız.
    Marksist açıklama, varolan gerçekliğin dönüştürülerek varacağı noktadan bakılarak, bu dönüştürülmüş gerçekliğin yeni ölçüleri içinde yapılır.
    Dönüştürmek ise, bilinçli insan eylemiyle mümkündür; yani, ken diliğinden gelişim içinde ancak bir potansiyel imkân olarak sezilebilen şeyi, olgunun bütününü belirleyen bir nitelik haline getirmeye yönelik devrimci etkinliktir dönüştürme.
    İşte bu nedenle, şimdi 1 Mayıs olayına bakarken, olayın ampirik seyrini olayın mutlak çerçevesi haline getirmeyeceğiz, Bütün grupların yaptığı şeye bu gruplar dışında bakarak, kimin ne derece haklı, kimin ne derece haksız olduğunu tesbit etmeye çalışmayacağız.
    Bizce önemli olan bütün bu karşılıklı «haklılıklar» dan önce, olayın, sosyalist hareketin tümü açısından anlamıdır.

    ***Yazının devamı:1 MAYIS'TA NE TÜR BİR PROVOKASYONLA KARŞILAŞTIK?

    BİRİKİM (Haziran 1977)

    14 Nisan 2026 Salı

    Opre Roma! (Ayağa kalk, Roma!)

    8 Nisan, 1990 yılından bu yana, Dünya Romanlar günü olarak kabul ediliyor. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, geçmişin peri-patetik/göçebe zanaatkâr toplukları, “Opre Roma!” (Ayağa kalk, Roma!) şiarıyla, kendi hakları için, bir araya geliyorlar.

    20. yüzyılın başlarında, “Çingeneler” olarak anılan topluluklarla ilgili batıda yapılan çalışmalar çoğunlukla etnografik, folklorik, müzikoloji ve tarihsel köken çalışmalarını içeren ve toplukları egzotikleştiren bir tarzla yapıldı. Günümüzde dahi, bu topluluklara dair sosyal, kültürel, siyasi, dini veya cinsiyet tarihi üzerine yapılan araştırmalar belli önyargı ve kalıp yargılarla yapılıyor. Bu bakış açısı, Romanların ötekileştirmesine ve stereotipleştirmesine hizmet ederek, dışlanmayı ve sistematik ayrımcılığı pekiştiriyor. Rom, Dom, Lom ve yaşadıkları coğrafyalardaki diğer jenerik isimlerle adlandırılan bu topluluklar, yüzyıllardır, neredeyse yaşadıkları her yerde, birlikte yaşadıkları diğer halklar tarafından sistematik bir ayrımcılığa maruz kalıyor, yok sayılıyor.

    Tarihsel olarak toplulukların haklar bakımından eşitlik talepleri, insan onuruna yaraşır bir yaşam talepleri, ayrımcılığa uğramama mücadeleleri, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin yayınlandığı 1948’den epeyce sonra başladı. İkinci Dünya Savaşı'nda Nazi kamplarında, Avrupa’da yaşayan Romanlara karşı büyük “Porajmos” (Roma Holokost) soykırım yapıldı ama uzunca bir süre bu soykırım görmezden gelindi. Tüm bu sistematik ayrımcılığa, dışlanmaya ve yok sayılmaya karşın, özellikle Roman sivil toplum kurumları, aktivistlerin verdiği mücadele ve 8 Nisan 1971’de Londra’da toplanan Birinci Uluslararası Roman Kongresi Roman hakları konusunda bir ilerleme kaydetse de, bugün, hâlâ, Avrupa ve diğer batı ülkelerinde ayrımcılık ve dışlanma devam etmektedir. Diğer tarafta ise, yüz yıllarca süren göçebe zanaatkâr yaşam deneyimi, ayrımcılık ve sistematik dışlanma karşısında oluşturulan “Roman kültürel kimliği” ve bu kültürel kimliği korumak için dış dünyaya kapalı bir toplumsal yaşam stratejisi oluşturulmuş durumda. Romanlar ve Gadjolar arasındaki bu durum ulusal ve uluslararası Roman strateji eylem planlarının işlemesinin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

    Bugünün dünyasında bu topluluklar sadece batıda değiller, nerdeyse dünyanın her tarafına dağılmış durumdalar. Örneğin, Lom topluluklar, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye (Kuzey ve Doğu Anadolu) ve geniş Kafkasya coğrafyasında yaşamaktalar. Günümüzde, Lom dili, Lomavren yok olma tehlikesi altındaki diller arasındadır ve Lom kimliği, kültürü ve gelenekleri asimilasyonla karşı karşıyadır.

    Ortadoğu ise büyük ölçüde Dom topluluklarına ev sahipliği yapmaktadır. Dom toplulukları; Güney Kafkasya’dan başlayarak, İran, Türkiye, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Filistin ve diğer Körfez ülkelerinde yaşamaktadırlar. Dünyada en fazla Dom nüfusunun yaşadığı ülke Mısır olup, bu ülke üzerinden kuzey Afrika’ya doğru tarihsel göç yolları uzanmaktadır. Kesin bir sayı bilinmemekle birlikte, Ortadoğu ülkelerinde yaklaşık 5 milyon Dom nüfusu olduğu tahmin edilmektedir.

    Ortadoğu’nun Son Yüzyılı ve Domlar
    Modern Ortadoğu tarihi, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillendi. Savaşın galipleri olan Fransa ve İngiltere’nin çıkarları gözetilerek, Sykes-Picot Antlaşması’yla Osmanlı toprakları bölünerek mandaların sınırları oluştu ve bu sınırlar Irak, İsrail, Filistin Ürdün, Lübnan ve Suriye'nin modern sınırlarına yol açtı. Sykes-Picot Antlaşması'nın belirlediği sınırlar, antlaşmanın imzalandığı 1916 yılından 21. yüzyıla kadar, Ortadoğu coğrafyasında devam eden çatışmaların ana kaynağını oluşturdu. Coğrafyanın en büyük toplum kesimi olan Arapları farklı ülkelere bölerken, Kürtler, Dürziler gibi halkları; etnik, dinsel ve kültürel grupları farklı ülkelerdeki azınlıklar durumuna getirdi. Ortadoğu’da göçebe ve yarı göçebe bir yaşam süren zanaatkâr Dom topluluklarını sınırlar içine hapsetti.

    Geçen yüzyılda yağlı kalemle, düz çizgilerle çizilen bu harita; mezhepsel, aşiretsel, etnik ve inançsal bir ayrışmayı getiriyordu ve kısa sürede bu ayrışma çatışmaya dönüştü. Coğrafya uluslararası güçlerin desteğiyle kurulan ülkeler, monarşi, krallık, otokrat ve diktatörlerin yönetimindeki rejimlere bırakıldı. Geçen yüzyılda Ortadoğu halklarının yaşadığı çok sayıda travmatik deneyim, coğrafyanın yakın tarihiyle yakından bağlantılıdır.

    1948 yılında Filistin topraklarına kurulan İsrail, 1973 yılına kadar Mısır, Suriye ve Ürdün de dahil olmak üzere Arap komşularıyla dört büyük savaş yürüttü.

    Tarihsel olarak Ortadoğu, Kudüs Dom toplukların yaşadıkları önemli merkezlerden biriydi. İsrail ile Filistin arasında süren uzun süreli çatışma, Filistinlilerle birlikte Domların da Ortadoğu’nun diğer ülkelerine sığınmalarına sebep oldu. Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan’da Filistin mülteci kampları ve Filistinlilerin yaşadığı bölgelerde pek çok mülteci Dom derin yoksulluk içinde yaşamaktadır. Bu ülkelerde elli yılı aşkın süredir yaşayan topluluk üyelerinin önemli bir bölümü vatandaşlık dışında farklı statülerde yaşamakta, azımsanmayacak bir bölümü ise vatansız olarak yaşamlarını sürdürmektedir. Filistin ve İsrail’de yaşamaya çalışan topluluk üyeleri hem İsrail hem de Filistin’de gündelik hayatta sık sık ayrımcılıkla karşılaşmaktadır.

    Bölgede İsrail’in saldırganlıkları, başta Lübnan olmak üzere diğer ülkelerdeki, mezhepsel, etnik ve dinsel fay hatlarını da harekete geçirdi. 1975 yılında Lübnan’da başlayan iç savaş yaklaşık 15 yıl sürdü ve bir milyonu aşkın insanı yerinden etti. Lübnanlı Domlar, Suriye, Ürdün gibi komşu ülkelere sığındılar, kentlerin çeperlerinde ve Bekaa Vadisi ve Ürdün Vadisi’nde ucuz işgücü olarak, mevsimlik tarım işçiliği yapmaktalar. Geri dönenler ise Beyrut başta olmak üzere Lübnan kentlerinin çeper mahallerinde, Ayn el-Helva, Şatila, Burc el-Baracne gibi Filistinli mülteci mahallerinde barınma, gıda, elektrik, temiz su, kanalizasyon gibi temel insani yaşam koşullarından uzakta bir yaşam sürmeye çalışmaktalar.

    1980 yılında başlayan Irak-İran savaşı, Ortadoğu’da yüz yıllardır süren Sünni-Şii geriliminin 20. yüzyılda çatışmaya evrildiği, devletler arası ilk savaştı. Sekiz yıl süren savaşta yaklaşık bir milyon kişi hayatını kaybetti. Elimizde bu savaş süresince İran ve Irak topraklarında yaşayan, Ghorbati, Kowli, Kawliya, Gajar, gibi jenerik isimlerle adlandırılan Dom topluklarıyla ilgili çok fazla bilgi bulunmasa da son yıllarda bu topluluklarla yapılan hafıza çalışmaları, toplukların yaşadıkları acı olaylar ve yaşananlara dair veriler sunuyor.

    2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra olanlar, bu ülkede yaşayan Dom, Hıristiyan, Süryani ve diğer gayrimüslim toplulukların çeşitli baskı ve yıldırmalara dayanamayarak, binlerce yıldır yaşadıkları toprakları terk etmelerine sebep oldu. Rejimin yıkılmasıyla birlikte kamu ve özel kurumlar isyancılar tarafından talan edildi. Rejim yandaşlarının, etnik ve inanç azınlıklarının evleri ve işyerleri, dini mekânları tahrip edildi. Bu talandan Gajarlar da nasiplerini aldı. Gajarların yaşadıkları mahalleler tamamen talan edilip, evleri yakıldı. Kadın- çocuk demeden şiddete maruz kaldılar. Kadınlara cinsel şiddet de dâhil olmak üzere her türlü şiddet uygulandı, evler buldozerlerle yıkıldı, insanlar göç etmek zorunda kaldılar. Domlar Irak genelinde şehirlerde Şii militanlar ve El-Kaide gibi radikal gruplar tarafından çok sayıda vahşi saldırıya maruz kaldılar. Bu saldırılar sonucunda binlerce kadın, çocuk ve erkek, hayatını kaybetti. Irak yönetimi bu saldırılara sessiz kaldı. Bu gün Irak’ta her Çingene ailesinden bir ya da iki kişi bu fanatik gruplar tarafından katledilmiştir. Bazı Domlar, topluluklarını terk etmek ve yeni bir yaşam arayışı için Irak'ın başkentine ve diğer büyük şehirlere taşınmak zorunda kaldılar. Diğerleri yoksulluk ve tacizden kaçmak için Suriye, BAE ve Ürdün gibi komşu Arap ülkelerine kaçtılar. Topluk üyeleri sığındıkları ülkelerde, dilencilik, hırsızlık, fuhuş gibi yasal olmayan işler yapmak zorunda bırakıldılar. Büyük bir bölümü de, gittikleri her yerde, bu topluluklara uygulanan ayrımcılık yüzünden yeniden göçebe hayata geçmek zorunda kaldılar. Irak’ta bugün yaşayan Domlar en temel hizmetler olan içme suyu, elektrik, sağlık gibi yaşamsal gereklerden yoksun olarak yaşamaya çalışıyorlar. 2005 yılından bu yana, Irak'ın büyük şehirlerinin Bağdat, Al Diwaniya, Diyala, Musul ve Mothana gibi sınırlarında ayrı ayrı gruplar olarak yaşayan Dom toplukları, resmi hükümetin sistematik ırk ayrımcılığından mustaripler ve sosyal dışlanmaya uğramakta; anayasa ile güvence altına alınan haklarından mahrum edilmektedirler. Yazının devamı >>

    8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Ortadoğu’ya Yeniden Bakmak Kemal Vural Tarlan/ BİRİKİM

    6 Nisan 2026 Pazartesi

    Sun'i Denge

    Mahir Çayan yaşasaydı, iki hafta önce, 15 Mart günü, 80 yaşını bitirmiş olacaktı. Henüz 26 yaşındayken, 30 Mart 1972 günü, Kızıldere'de katledildi.


    Dipnot Yayınevinin kısa süre önce yayımladığı Mahir Çayan Kitabı, anmak ve yeniden düşünmek için dolgun bir kaynak. Kitabın iki bölümü var. İlk bölüm, Çayan'ın Toplu Yazıları'nı bir araya getiriyor. “Mahir Çayan düşüncesi üzerine” başlıklı ikinci bölümde ise, Ertuğrul Kürkçü, Mahir Sayın, İlkay ve Necmi Demir, Abdullah Öcalan, Mahmut Memduh Uyan, Merih Cemal Taymaz, Işık Ergüden ve M. Ender Öndeş'in değerlendirme yazıları bulunuyor.

    İkinci bölüm, adı üstünde, Çayan'ın düşüncesiyle, onun ideolojik mirasıyla meşgul olmak niyetiyle hazırlanmış. Bu düşünce 'kitinin' temel özelliklerinden biri, Mahmut Memduh Uyan'ın vurgusuna göre, “cür'et ve cesaret”tir, sadece eylemde değil akılda-fikirde de yaşa başa bakmadan, “diklemesine” gitmesidir. Bir başka temel özellik, Ender Öndeş'in vurgusuna göre, Mahir Çayan'ın düşünsel gelişime (yani yeniden düşünmeye, yani öğrenmeye, yani değişime) açıklığı...

    ***

    Bir okur olarak kanaatim, kitaptaki yazıların poetik açıdan en güçlüsünün, Merih Cemal Taymaz'ınki olduğu. İçerik bakımından en ilgi çekici bulduğum ise, Işık Ergüden'in yazısı. Çünkü sun'i denge kavramına genişçe dokunuyor. Sun'i denge kavramının, en verimli, en kalıcı Çayan kavramı olduğunu ve hâlâ 'tüketilmemiş' olduğunu düşünüyorum.

    Ergüden'in de dikkat çektiği gibi, ufak bir çeviri sakarlığı sayesinde doğmuş bir kavram bu aslında. Regis Debray önsözlü bir Che Guevara kitabında yer alan “kararsız/istikrarsız denge” kavramı, Türkçeye -Ergüden "hatalı" diyor, bence "sakar" diyebileceğimiz bir şekilde-, "sun’i denge" diye çevrilmiş. Çayan bu kavramı Guevara’nınkinden farklı olarak, salt askerî değil siyasî ve Işık Ergüden'in gayet isabetli tarifiyle “sosyo-psikolojik” bir kavrama dönüştürdü. Halkın “hem sistemden umudunu kesmiş hem sisteme bel bağlayan” çelişik veya ikili karakterine ışık tutan bir kavram...

    Belki, Ernst Kantorowicz'in kralın iki bedenine nispet ettiği halkın iki bedeni kavramıyla beraber de düşünebiliriz bunu: Siyasal açıdan etkin demokratik bedenli halk ve siyasal açıdan "tamamen pasif," teba ruhlu halk...

    Çayan’ın kısa ve özlü (aslında rüşeym halinde kalmış) sun'i denge kavramı, Türkiye’de halk nezdinde “kerim/baba devlet” imgesiyle “ceberrut devlet” imgesi arasında bir gerilim olduğunu varsayar. Devlet, hele kapitalizm koşullarında hiç de “kerim” değildir. Hegemonya kapasitesi, rıza üretim kabiliyeti (Çayan’ın kullanmadığı kavramlarla söylüyoruz) düşüktür. Bu nedenle, ancak küçük harfli devletin sunabildiği “nispî refaha” dayanarak ve her halükârda büyük harfli Devlet’in “karşı konulmazlığına” dair bir “fikr-i sabiti” ayakta tutarak, iktidarını “sun’i bir denge” üzerinde sürdürüyordur. Çayan, bu nedenle, “devlet güçlüdür” kabulünü yıkmaya stratejik anlam yükler. Sun'ilik, bir "kâğıttan kaplan" hafifliğini imâ eder gibidir - fakat kavramın ihtimaliyatı kesinlikle daha karmaşıktır.

    Tekrarlayalım; rüşeym halinde bir kavramdır bu; geliştirmeye Çayan'ın ömrü yetmedi, takipçileri zahmet etmedi, akademisyen milleti de -istisnalar hariç- tenezzül buyurmadı.

    ***

    Beri yandan, 1970'lerin ikinci yarısında devrimciler ('78'liler), sun'i dengeyi bilfiil tecrübe ettiler. Mahir Çayan Kitabı'ndaki yazılarda Işık Ergüden'in yanı sıra sun'i denge meselesine özel ilgi gösteren Mahir Sayın, 1974 sonrasında solun “hiçbir sun’i denge görüntüsüne imkan bırakmayacak şekilde yükselişi”nden, ortada kırılacak bir sun’i denge olmadığından söz ediyor. '78'lilerin anı-anlatımlarına kulak verirsek, yine bundan daha karmaşık bir manzara seriliyor aslında önümüze. Görünmemek bir yana, neredeyse elle tutulur hale gelmiş, havada bir sis gibi titreşen bir sun'i denge manzarasıdır bu...[1]

    '78'lilerin halkın devrimcilere atfettiği güce veya onların iktidar kapasitesini nasıl değerlendirdiğine dair aktarımları, -o kavramı kullanmasalar bile-, doğrudan doğruya bir sun’i denge muhasebesidir. Bu bakımdan mesela Yücel Çiftçi akil [âkıl] bir anlatıcıdır. Ardahan'da Halk Odası’na müracaat eden köylünün, önünü iliklemiş, kasketini eline almış vaziyette, devlet dairesine gelmiş gibi davranmasını içi burkularak gözlerken, “bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur, diye düşündüğünü” söyler. Temel soru budur. aslında... Sonra, halk arasında revaç bulan “neyleyim bu hatırı ki, içinde bir parça zor olmasın” sözünü yorumlar: “Tercümesi ‘Birinin hatırını saymak için onun biraz da gücü olması gerekiyor.’ Yoksul ve örgütsüz halk, son tahlilde güçlü olandan yana savrulur.”[2]

    Halkın güçlüden yana olduğundan, birçok devrimci emindir. Jandarmanın elinden birini alınca, “halkta ‘Bizimkilerde savaşacak güç var,’ duygusu oluşmasını,”[3] bu bakımdan önemsemişlerdir. Bununla beraber, Ayşegül Devecioğlu'nun Kuş Diline Öykünen romanında, misafir oldukları sofralarda gördükleri izzet ikramı “işin, güce tapmaya dönmüş” olmasına yoran devrimci gencin temkinini duyanlar da olsa gerektir: “Şimdi biz güçlüyüz ya. Başka politikacılara olduğu gibi, izzet ikram bu kez bize. Arkadaşlar da bu durumu körüklüyor. Keleşlerle, tamburalılarla yapılan korsanların anlamı ne olabilir, güç gösterisinden başka!”[4] Hapisten çıktıktan sonra köyde “kahraman gibi” karşılanan bir arkadaşına Süleyman Kırteke’nın yaptığı ikaz da, münferit olmasa gerektir: “Seni kahraman gibi karşılayan bu köylüler birkaç gün sonra seni satabilirler bunu biliyorsun değil mi? Aman dikkat, birkaç gün sonra jandarma bunlara baskı yapmaya başlar, bunlar da döner haberin ola.”[5]

    12 Eylül’den sonra devrimcilerin gücü kırılınca, polis, asker pervasızlaşınca (“başlarına hiçbir iş gelmiyor, askerî aracın lastiğine bile bir çivi batmıyordu!”), “halkımızın, böyle bir durumda, kime ve nasıl güveneceğini” soran Harun Korkmaz,[6] gücü yitirenin iddiasını ve ondan öte haklılığını da yitirdiğini teslim eder gibidir. Erol Özcan, 12 Eylül’den sonra, “halkımızın yüreklerinde… şefkat budalalığı kadar yarattıkları korkunun ağırlık taşıdığını,” fark ettiğini söyler hayal kırıklığıyla.[7]

    "Sıradan" denilen bazı devrimcilerin belleğinde, -hissedilen hava sıcaklığı misali-, hissedilen sun'i dengenin bazı çakımlanmaları, bunlar... 70'lerin devrimcilerinin eda ettiği sun'i denge Praxis'i, kendi başına, bu kavramın bir mizanıdır. Hâlâ ve hep muhasebe edilmeyi bekliyor. Bugün de öyle. İktidarın 'ne kadarı' hegemonya, 'ne kadarı' tahakkümdür? Çıplak gücün ve korkunun hükmü nedir? İktidarın kendi "istikrarına" dair korkusunu nereye koyarız? ve Yücel Çiftçi'nin '78'de Ardahan'da sorduğu soru: “Bu insanlar bu kadar içe çökmüşlükten nasıl ve ne zaman kurtulur?"

    [1] Aşağıda aktardıklarım, '78'li devrimcilerin prosopografisiyle (kuşak biyografisi) sürdürdüğüm çalışmadandır. Bu çalışmayla ilgili bkz.: "70'ler devrimcileri: Bir hafıza dökümü," Toplum ve Bilim, Sayı 174 (2025), s. 67-91.
    [2] A. Yücel Çiftçi: Kurmaysız Dövüşen Devrimciler. Yazılama Yayınları, İstanbul 2025, s. 273-275.
    [3] Seyit Kocakuşak: Gökalp, Zekeriya ve Diğerleri. NotaBene Yayınları, İstanbul 2022, s. 115.
    [4] Ayşegül Devecioğlu: Kuş Diline Öykünen. Metis Yayıncılık, İstanbul 2004 s. 52.
    [5] İrfan Dayıoğlu ve İbrahim Yalçın: Bir Örgüt-Bir Yaşam: Mehmet Koç. Kibele Yayınları, İstanbul 2013, s. 91-92.
    [6] Harun Korkmaz: Sesine Kurşun Değen Çocuklar. Su Yayınları, İstanbul, 2018, s. 30.
    [7] Erol Özcan: Kod Adı T. Alan Yayıncılık, İstanbul 2012, s. 11.

    Tanıl Bora - BİRİKİM



    AI YORUMU: Bu 'sun’i denge'yi günümüz Türkiye’sinde nasıl görebiliriz?


    27 Mart 2026 Cuma

    Luján’ın son vasiyeti

     

    Plaza de Mayo Anneleri’nin kurucularından Sara “Coca” Luján Molina, 1976 faşist darbesinin 50. yıl dönümüne günler kala 100 yaşında hayatını kaybetti.

     

    Luján, 50 yıl boyunca oğlu Raúl’un mezarını aradı. Arjantin’de insan hakları mücadelesinin en güçlü simgelerinden biri olan Luján, son nefesine kadar “Acımız cesetler bize teslim edilene kadar bitmeyecek” demişti.

     

    24 Mart 1976 darbe gecesi evine baskın yapılan Luján, o gece oğlu Raúl’a eve gelmemesini söylemişti. Raúl Mateo Molina, mimarlık öğrencisi, Córdoba Ulusal Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğrenci Merkezi Başkanı ve Devrimci Komünist Parti militanıydı. 5 Ekim 1976’da nişanlısıyla birlikte kaçırıldı ve La Perla gizli işkence kampında öldürüldü. Cesedi hala kayıp.

     

    Luján aynı gece kendisi de kaçırıldı. Yaklaşık iki yıl cezaevinde tutuldu. Ailesi hapisteyken Raúl’un kaybedildiğini ondan sakladı. Cezaevinden çıktıktan sonra oğlunun kayıp edildiğini öğrendi.

     

    Yasımız bitmeyecek

    Plaza de Mayo Anneleri’nin ilk kurucularından olan Luján, Córdoba’da “Siyasi Nedenlerle Tutuklu ve Kaybedilenlerin Aileleri” örgütünün de kurucusuydu. Catamarca’da eski siyasi tutuklular ve kayıp aileleri derneği La Obra’nın başkanlığını yapıyordu.

     

    Luján, ölümünden iki gün önce Diario Calchaquí’ye verdiği son röportajda mücadelesini şöyle anlatmıştı: “Burada kayıplar var ve cesetlerimizi istiyoruz. Cesetler bize teslim edilene kadar yasımız bitmeyecek. Hayatımın büyük bir kısmını hafıza, hakikat ve adalet için mücadeleye adadım. Bunlar çok güçlü nedenler. Hayat beni bu yola götürdü. Buraya kadar dediğinde bırakacağım… Herkes biliyor ki ben eski bir siyasi tutukluyum ve mimarlık öğrencisi olan bir oğlun annesiyim.”

     

    ‘Coca Vive’ sloganıyla veda

    Plaza de Mayo Anneleri, Luján’ı kurucularından biri olarak “yorulmaz savaşçı” ve “ulusal referans” diye anarak taziyelerini iletti ve “Coca Vive!” sloganıyla veda etti.

     

    Arkadaşları “Sen de kaçırıldın, yaklaşık iki yıl esir kaldın. Çıktığında tüm çabalara koştun. Raúl’u bulacağız” diyerek veda etti.

     

    “30 bin kayıp unutulmayacak.” Luján’ın son sözleriydi…



    16 Mart 2026 Pazartesi

    Furuğ FERRUHZAD / YERYÜZÜ AYETLERİ

    
    O zaman
    Güneş soğudu
    Ve bereket topraklardan gitti
    
    Ve çöllerde yeşillikler kurudu
    Ve balıklar denizlerde kurudu
    Ve toprak
    Ölülerini kabul etmez oldu artık.
    
    Bütün solgun pencerelerde gece
    Belirsiz bir düşünce gibi
    Birikiyor durmadan ve taşıyordu
    Ve yollar
    Sonlarını karanlığa bıraktılar
    
    Kimse aşkı düşünmez oldu.
    Kimse düşünmez oldu yengiyi
    Kimse
    Hiçbir şey düşünmez oldu artık.
    
    Mağaralarında yalnızlığın
    Uyumsuzluk doğdu
    Afyon ve esrar kokusuyla kan,
    Başsız çocuklar doğdu
    Gebe kadınlardan.
    Koştular mezarlara sığındılar
    Beşikler
    Utançlarından.
    
    Kötü günler geldi ve karanlık
    Yenilince ekmeğe şaşırtan gücü
    Tanrı elçiliğinin
    Kaçtılar adanmış topraklardan
    Aç ve sefil peygamberler.
    İnsanın kaybolmuş kuzuları
    Çobanın seslenişini duymaz 
    oldular
    Çöllerin cennetinde.
    Aynaların gözlerinde sanki
    Tersine yansıyordu renkler
    Kıpırtılar, davranışlar, görüntüler
    
    Bir şemsiye gibi tutuşuyordu
    Başlarında aşağılık soytarıların
    Utanmaz yüzlerin orospuların
    Tanrının o kutsal ışık çemberi
    
    Bataklıkları alkolün
    Ağulu buharlarıyla buruk
    Çekti derin köşelerine
    Durgun aydınlar yığınını
    Kemirdi aç gözlü fareler
    Altın yapraklarını kitapların
    Eskimiş raflarda, dolaplarda.
    
    Güneş ölmüştü
    Güneş ölmüştü ve yarın
    Uslarında küçük çocukların
    Yitik, belirsiz bir kavramdı.
    Defterlerine sıçrayan kapkara
    İri bir mürekkep lekesiyle
    Anlatıyordu çocuklar
    Tuhaflığını bu eskimiş sözcüğün.
    
    Zavallı halk
    Yüreği ölgün, bitmiş, dalgın
    Huzursuz ağırlığı altında ölü
    	gövdesinin
    Bir yerden bir yere sürünüyordu
    Ve önlenmez cinayet isteği
    Durmadan büyüyordu ellerinde.
    
    Kimi zaman ufacık bir kıvılcım
    Bu cansız ve sessiz topluluğu
    Ta içinden dağıtıyordu birden.
    İnsanlar saldırarak birbirlerine
    Biri karısının boğazını
    Kör bir bıçakla kesiyordu
    Bir ana birer birer çocuklarını
    Tandırın ateşine atıyordu.
    
    Boğulmuş kendi korkularında
    Ürkütücü duygusu suçluluğun
    Öldürdü öldürdü kör ruhlarını
    Ve çocukları.
    
    Ne zaman bir tutsak asılırken
    Darağacının yağlı halatı
    Korkudan kasılan gözlerini
    Sıkarak dışarıya fırlatsa
    Onlar dalardı içlerine
    Şehvetle titreyen bir düşünceden
    Gerilirdi yaşlı, yorgun sinirleri.
    
    Ama her zaman alanın kıyısında
    Bu küçük canileri görürdün
    Durmuşlar ve dalgın bakıyorlar
    Fıskiyelerden suyun durmaksızın akışına.
    Ola ki gene de arkasına
    Ezilmiş gözlerinin ve donmuş derinlerde
    Yarı canlı bir küçük şey karışık,
    Kalmıştır.
    Güçsüz bir çırpınışla istiyordu
    İnanmayı su sesinin doğruluğuna
    
    Ola ki...
    Ola ki.. ama ne sonsuz boşluk...
    Güneş ölmüştü
    Kim bilebilirdi artık
    Yüreklerden kaçan o üzgün
    	güvercinin
    İnanç olduğunu...
    
    Ah tutsağın sesi...
    Büyüklüğü senin umutsuzluğunun
    Işığa bir küçük yol açmayacak mı
    Bu uğursuz gecenin bir köşesinden?
    Ah tutsağın sesi...
    Furuğ FERRUHZAD

    Çeviri: Onat KUTLAR - Celal HOSROVŞAHİ



     

    3 Mart 2026 Salı

    Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (1)

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet
    Yeni İttihatçılık konusunda son beş yılda çok sayıda yazı yazdım. 2016 Temmuz sonrası oluşan ve halen adım adım inşa edilen yeni rejimin sadece cumhurbaşkanlık sistemiyle sınırlı olmadığını, İttihatçı perspektifi günümüz koşullarında yeniden gündeme taşıyan ve dolayısıyla Cumhuriyet’i yeniden kurmayı hedefleyen bir iradeyi yansıttığını ileri sürdüm. Çeşitli vesilelerle Kemalizm’in söz konusu yeni rejime gerçekçi bir alternatif oluşturmadığını vurgulamak istedim, ancak görüyorum ki (siyasi partileri ve toplumsal tabanıyla) muhalefetin böyle bir idraki olmadığı gibi (reel) Kemalizm’e tutunma çabası da devam ediyor. Dolayısıyla bir kez daha toparlama ve hatırlatma amacıyla 3 yazı kaleme alıyorum. İlki İttihatçılığın avantajlarına işaret ederek yaşananların kavranmasına yardımcı olmak, ikincisi (yarın) Kemalizm ile İttihatçılık arasında zihniyet karşılaştırması yapmak, üçüncüsü (öbür gün) şu an iktidarda olan rejimi ‘yenmek’ için nasıl bir zihniyet ve ideoloji zeminine ihtiyaç olduğuna ve ne tür bir strateji takip edilmesi gerektiğine değinmek üzere.

    Yeni İttihatçılık kavramını ilk ortaya attığımda birçok kişi yüz yıldan fazla geçmişte kalmış ve ‘kaybetmiş’ bir ideolojinin bugünü anlama ve açıklama gücünü kuşkuyla karşılamıştı. Çünkü tarihsel olana öylesine bağlı bir anlamlandırma geleneğimiz var ki, ideolojiyi siyasal yaşanmışlıktan ayırt etmekte zorlanıyoruz. Oysa ideolojiler uygun koşulları bulduklarında yeniden ve tabii ki zamana uyum gösteren bazı değişikliklerle birlikte tarih sahnesine çıkabilirler.

    Nitekim bugün Kemalizm’e büyük bir tutkuyla sarılanlar da yüz yıla yakın bir geçmişi olan ve ‘tükenmiş’ bir ideolojinin bugüne uygun olduğunu düşünüyorlar. Hemen ekleyelim ki, kuramsal açıdan bakıldığında İttihatçılığın ‘yenileşmesi’ ne derece mümkünse Kemalizm’in ‘yenileşmesi’ de o derece mümkün. Mesele pratiğe, yani günün koşullarına gelindiğinde hangisinin yenileşmeye daha açık olduğu, ya da her iki cenahtaki entelektüel esneklik ve yeteneğin böyle bir yenileşmeye ne derece yatkın olduğu.

    Dolayısıyla başlıktaki ‘iyi’ kavramı mutlak bir iyiliği ya da üstünlüğü ima etmiyor. Bir ideolojinin ‘yenileşerek’ işlevsel olabilmesi çevre koşullarına adapte olabilmesine bağlı. Eğer toplumsal duygu ve arayışlara tercüman oluyor ve dünya koşullarına gerçekçi bir yanıt getirebiliyorsa, söz konusu ideolojinin başarılı olma ihtimali artacaktır. Aksine toplumsal kültürün ürettiği ruh haline yabancı kalan ve dünyada yaşanmakta olan değişimi ıskalayan bir ideoloji ise muhtemelen takipçilerinin hüsranını daha da derinleştirecektir.

    Bu tespitten hareketle 5 yıldır savunduğum tezi şöyle formüle edebilirim: Dünyadaki yeni siyasi ve toplumsal eğilimler ve Türkiye’deki toplumsal psikoloji veri alındığında, İttihatçılığın adaptasyon yeteneği Kemalizm’e nazaran çok daha fazla ve dolayısıyla İttihatçılık yeni bir rejim, sistem, giderek devlet ve vatandaşlık oluşturmaya aday.

    Açıkçası bunun artık ilave kanıt gerektirmeyen, apaçık bir gerçeklik olduğunu düşünüyorum. 2016’dan bugüne 9 yılda iktidarın tüm tasarrufları söz konusu tezi doğruladı ve iktidar bu tasarrufları yaparken herhangi bir çekinme, gocunma yaşamadığı gibi, aksine her fırsatta (liderlerin ağzından) yaptıklarını savundular, niye yaptıklarını söylediler ve gelecekteki adımlara da önceden işaret ettiler.

    Bu nedenle hala söz konusu ‘yeniden devletleşme’ halini kavramayan ve kendisini 2000 öncesinde sanan muhalefet türünün giderek bir psikolojik maraz oluşturduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bakış sonuç getirebilecek bir siyasi muhalefetin, muhalif bir sosyalleşmenin ve ideolojik özgürleşmenin önünü kesiyor.

    Öte yandan yeni bir iktidar yapılanması konusunda ‘başarılı’ olduğunu gözlemlesek de Yeni İttihatçılığın bunu nasıl başarabildiğini de irdelemek gerekiyor. Daha önce söylediğim üzere adaptasyonun ‘dış’ ve ‘iç’ diye özetlenebilecek iki ayağı var.

    Dünyadaki değişimler İttihatçılığın kolay adapte olabileceği bir yeni denge ve dinamik üretti. Tek kutupluluk sona erdi, iki kutupluluk evresi (ABD ve Rusya) hızla geçildi ve bugün Çin’in de ‘tepeye’ oturduğu ama Hindistan’ın, her şeye rağmen Avrupa’nın, giderek Müslüman toplumların göz ardı edilemeyeceği karmaşık bir yapıya geldik. Bu durum bölgesel aktörlerin önemini artırdı, onlara esneklik ve hareket alanı kazandırdı, coğrafyanın ve kimliksel temsilin bahşettiği işlevler bütünleşerek siyasi pazarlık gücü yarattı.

    Türkiye güçlenen bölgesel aktörlerin başında yer alıyor. Bir yandan NATO üyesi ve AB ile organik ilişki içinde, öte yandan Rusya ve Çin’le iyi geçinen, bütün büyük aktörlerin yanında görmek isteyeceği bir ülke… Aynı zamanda dünya Müslümanlarının ve Türkik toplumların muhtemelen en gerçekçi sözcüsü olmaya aday.

    Dünya ilkesel yaklaşımların zayıfladığı, ‘gerçekçi’ diye addedilen pratik, soğuk ve pazarlıkçı ilişkilerin hakim olduğu bir noktaya kaydı. Hiçbir ülkenin diğerinin iç işleriyle gerçekte ilgilenmediği, dış politikanın öne çıktığı bir evredeyiz. Ve bu atmosfer doğal olarak ‘savunma’ konseptinin yerine ‘müdahale’ konseptini getirdi. ABD’den başlayarak silah sanayi yeniden lider sektör olarak tanımlanmaya başladı.

    Yeni İttihatçılık bu değişimi heyecanla kucaklamış gözüküyor. Bu ideolojinin perspektifiyle önümüzde bir ‘kızıl elma’ değil, sanki ‘kızıl elmalarla’ dolu ağaçlar var… ‘Türkiye Yüzyılı’ (ki aynı zamanda ‘Türk’ün Yüzyılı’ demek) bu kucaklamanın heyecanını ve hayallerini sergiliyor. ‘Yüzyıl’ kelimesinin kullanımı birçoğumuza abartılı gelebilir, ancak şu beklentiyi ima ediyor: Dünyadaki değişim geçici değil…

    İşin ilginç yanı böyle bir öngörüyü ‘gerçekçi’ kılan daha büyük bir değişimin de içindeyiz. 2000 sonrası giderek görünür olduğu üzere modernlik hızla yıpranıyor, sorun çözemiyor, aksine sorun üretiyor. Modernliğin sahip çıktığı özgürlük, eşitlik, adalet gibi kriterler küresel çapta birer ‘boş laf’ haline geldi. Buna paralel olarak uluslarüstü kurumlar işlevsizleşti, sembolik önemini bile neredeyse yitirmekte olan siyasi korkuluklara dönüştüler.

    Dolayısıyla Yeni İttihatçılığın özgüveni yüksek ve giderek de güçleniyor. İktidar, tarihin yeni bir ‘sıfır noktasına’ geldiğini, Türkiye’nin ‘ihtişamlı’ geçmişini yeniden ayağa kaldıracak atılımı yapabileceğini, küresel şartların buna elverdiğini, hatta teşvik ettiğini düşünüyor. Nitekim yerleştirilen rejim, ülkenin ‘yekvücut’ bir millileşme hareketi içinde söz konusu ‘yükselişi’ yakalaması için dizayn ediliyor.

    (Bu noktada modernliğin sorununu bir nebze daha açabiliriz: Modernlik otoriter zihniyetten desteklenmekle birlikte esas olarak relativist zihniyet etrafında şekillendi. Böylece batılı ulus devletlerin içinde relativist zihniyetin yerleşmesine, ancak sömürgeleşmiş veya yarı-sömürge halinden çıkamamış ülkelerde otoriter zihniyetin hakim olmasına yol açtı. Türkiye’de de Cumhuriyet relativist zihniyeti yüzeysel kalıplarla gündelik hayata sokmaya çalışırken, otoriter zihniyetin benimsenmesini modernlik sandı. Bu ikili yapı 20. Yüzyıl sonuna dek bütün dünyada bir biçimde devam etti. Ne var ki bu arada zihniyet ve kültür küreselleşmenin de etkisiyle çeşitleniyordu. İçinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde gelişmiş ulus devletlerin içe kapanmasına, dışa ve ‘yabancıya’ karşı otoriterliğe kaymasına, ‘az gelişmiş’ toplumların ise – işlemeyen modernliği gördükçe- ataerkil zihniyete geri dönmesine tanık olduk. Söz konusu zihniyet kayması Yeni İttihatçılığı daha da rahatlattı. Çünkü bu iktidar ve kurduğu yeni rejim esas olarak otoriter değil, ataerkil zihniyette ve bu da muhalefetin idrak edemediği nüanslardan biri.)

    Yeni İttihatçılık salt dünyadaki değişime adapte olabilme yeteneği sayesinde iktidara tutunabilmiş değil. Türkiye’deki değişim de aynı yönde bir ivme yarattı. Kemalizm 28 Şubat süreci içinde fikriyat ve prestij olarak tükendi. AK Parti’nin ilk on yılında ise hükümete yönelik darbe arayışları, hukuksal zorlamalar ve sokaktan medet uman eylemler sonrası toplumun önemli kesimi için kadük, giderek anlamsız, (belki de) ‘zarar verici’ hale geldi. Sonrasındaki 5 yıllık ‘fetret’ döneminin ardından, 2015 yazı itibariyle bürokrasi merkezli yeni bir arayış başladı. Bir yıl içinde AK Parti’nin CHP ile koalisyon çabası kadük kalırken, parti içi ‘şeffaflaşma ve yenilenme’ adımları engellendi ve parti içindeki ‘demokratik’ unsurlar tasfiye edildi. Diğer taraftan 2016 Temmuz’u Gülen hareketinin sonunu getirdi. Böylece hem iktidar partisinin, hem de bürokrasinin içi ‘temizlenmiş’ oldu. 2016 sonbaharına gelindiğinde başta ordu olmak üzere devlet içi yeniden yapılanma hayata geçmiş, yeni rejim ve sistem kurulmuştu.

    Seçilmiş bir siyasetçi (‘kral’) etrafında kalıcı bir bürokratik karar mekanizmasının oluşmasını hedefleyen, cumhurbaşkanı dışındaki seçilmişlerin siyasi yetkisini kadük eden, yargıyı bürokrasinin uzantısı olarak gören, böylece kuvvetler birliğini hedefleyen bir rejimdi bu… İttihatçı ideolojiyi ve onun ardında ataerkil zihniyeti temel alıyordu.

    Kemalizm’in aynen modernlik gibi ve onunla neredeyse aynı zaman aralığında tükenmesi toplumsal ruh halini de dönüştürmüştü. Batı’ya mesafeli, onunla ‘aşık atan’, dik durabilen, saygı arayan ve gören ‘Güçlü Türkiye’nin cazibesi insanların gönlünü okşamaya başladı. Kendi teknolojisini, silah sanayiini geliştiren, kimseye muhtaç olmayan (son milli maçtaki pankartta yazdığı üzere daima ‘önde’ ve ‘ileri’) bir ülkenin vatandaşı olma, bu ülkenin tarihsel nedenlerle tatmin olmamış toplumsal benliğine uygun düştü.

    Nitekim iktidar uzun zamandan bu yana esas olarak vatandaşa bu hayali ‘satıyor’. Ama alıcısı çok ve tek bir kimlikten gelmiyorlar. Tam da bu nedenle ‘Türk’ kimliği altında dindarları ve Kürtleri de kapsama girişimi var. Etnik açıdan salt Kürtlerden bahsetmek Türklüğü ‘yaralayabileceği’ için denkleme Araplar da ekleniyor… (Böylece aynı anda dışa yönelik büyük hayaller de beslenmiş oluyor.)

    Diğer deyişle Yeni İttihatçılık modernliğin ve Kemalizm’in yıpranmasından güç almakla yetinmiyor, yeni dünyanın kendisine alan açtığını görüp onu kullanırken, vatandaşa (Türk’e) hem yeni bir benlik hem de o benliği ‘çeşitlendirme’ adına (ataerkil zihniyete oturan şekilde) çoğul bir alt kimlik yelpazesi sunmaya çalışıyor.

    Ancak bunun bir bedeli var ve iktidar sözcüleri bu konuda da pozisyonlarını açıkça ortaya koyuyorlar. Devletin temsil ve taşıyıcılığında geçmişten geleceğe uzanan bir ‘milliliğin’ siyasete ve topluma damga vurmasını istiyorlar. Bu da millilik üzerinde kurgulanmış ve devlet etrafında örgütlenmiş bir baskı rejiminin normalleşmesi demek.

    Söz konusu anlayış ve gidişata karşı gerçekçi bir alternatifin geliştirilmesine ihtiyaç var… Ama bu, durumu idrak eden, ciddiye alan ve gereğini yapma kapasitesine sahip bir muhalefetle olabilir ancak.

  • ..devamı:Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (2)
  • ..devamı: Kemalizm mi daha ‘iyi’, (Yeni) İttihatçılık mı? (3)

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet

           


  • 2 Mart 2026 Pazartesi

    Yeni İttihatçılık: Onurlu faşizme davet

    Türkiye Yüzyılı ‘kendimize ait’, ‘bize özgü’ bir faşizm teklif ediyor. Bu faşizmin ne kadar doğru ne kadar yararlı olduğu bir yana, ‘bizim için’ ne kadar normal olduğunun altını çiziyor. Çünkü ‘bizim’ geçmişten geleceğe uzanan hakiki ‘özümüz’ bu… Dolayısıyla ‘kendimiz’ olabilmek için söz konusu faşizmi istekle kucaklamamız öneriliyor. Yaşadığımız (ve yaşattığımız) her anımızda gururla taşıyacağımız, onur duyacağımız bir bayrak gibi…

    İttihatçılığın yeniden ‘ziyaret edildiğini’, neredeyse kendiliğinden bir geçişle devlet ideolojisi haline geldiğini öne sürdüğüm bir dizi makaleden bu yana altı ay geçti. Konuyu ilk yazdığımda bazı gözlemleri belirli bir akıl yürütme zeminine oturtmaya çalışmaktaydım. Şimdi bu konuda daha ‘iddialı’ olabilirim gibi geliyor. Özellikle iktidarın ‘Türkiye Yüzyılı’ adı ile açıklanan gelecek vizyonu dikkate alındığında… İşin popüler siyaset tarafına bakmak isteyenler Erdoğan’ın İYİ Parti’ye Altılı Masa’dan ayrılmasını hangi akla dayanarak tavsiye ettiğini de böylece anlayabilirler.

    Bu detayları aşağıda ele alacağım ama önce ‘Yeni İttihatçılık’ gibi ilk bakışta fazla cesur gözüken bir önermenin niçin aslında en doğal gidişatı temsil ettiğini göstermeye çalışacağım. Altı ay önceki yazılarda öne sürdüğüm akıl yürütme zeminini açmak üzere, maddeler halinde bir ‘kısa tarih’ ile başlıyorum:

    1.  İttihatçılık Osmanlı İmparatorluğunun çözülüş sürecinde ortaya çıkan ‘tutunma’ (beka) ideolojilerinin senteziydi. Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık belirgin bir Batı düşmanlığı ve ‘yeniden ihya’ tahayyülü ile bütünleşmişti.
    2. Cumhuriyet bir kopuştan ziyade sürekliliği ifade etti. İttihatçı devletin personeli, işleyiş kuralları, ideolojisi ve zihniyeti büyük ölçüde yeni rejime aktarıldı. Cumhuriyet’in ilk dönemi Kemalistler ile İttihatçılar arasında zımni bir koalisyondu ve İttihatçı anlayış devletin temel niteliklerini belirleme açısından gücünü sürdürdü, ‘kadim’ bir beka, kimlik ve kamusallık anlayışını ifade etti.  
    3. Tüm Cumhuriyet dönemi boyunca (örneğin tarih ve eğitim gibi) ideolojik ağırlığa sahip alanlarda İttihatçı bakış karar mekanizması üzerinde etkili oldu.
    4. Ancak 1930 sonrası Kemalizm ideolojik popülerliği ele geçirdi ve görünürde rakipsiz kaldı. Sonrasında İttihatçılık sadece devletin ‘derinliğinde’ bir ‘hayalet’ olarak varlığını sürdürmekle yetindi.
    5. Kemalizm ise, konumunu çeşitli darbe ve müdahalelerle bir süre sürdürse bile, 28 Şubat sürecinde yönetim kapasitesini yitirdi ve ideolojik açıdan kadük hale geldi.
    6. Kurulan AK Parti hükümeti önce çok radikal bir değişim projesine yeltendi. AB üyesi olma ve Kürt meselesini çözmeyi hedefledi. Ancak İttihatçı devlet aktörleri ve Kemalistler bu projeyi engellemek için hemen her şeyi denediler.
    7. Aynı süreçte Gülen cemaati kamusal alanda kurumsal ve ideolojik hakimiyet kurmak üzere strateji geliştirdi ve neredeyse tüm devlet organlarının içine sızarak hükümetle iktidar pazarlığına girişti.
    8. 2011-15 aralığı AK Parti iç yapılanması açısından bir deprem dönemi oldu. 2011’de AK Parti ile Cemaat arasında kavga başladı, 2013’te Gezi olayları yaşandı, Mısır’da Sisi darbesine Batı destek verdi, 2015 Haziran seçimleri göreceli bir ‘yenilgi’ ile sonuçlandı ama PKK’nın hendek siyaseti bir anda AK Parti’yi ‘kurtardı’ ve önüne yeni bir sayfa açtı.
    9. Erdoğan bu fırsatı yaygın bir tasfiye amacıyla, kendisini ‘tek adam’ haline getirmek üzere kullandı. Ardından 2016 yılı ortası Gülenci darbe girişiminin başarısız kalmasıyla da sivil siyasette rakipsiz bir konum kazandı.
    10. Bu noktada Bahçeli üzerinden (ama MHP yetkili kurullarından geçmemiş) bir teklif geldi: Cumhurbaşkanlığı sistemi. Benim birinci hipotezim bu konjonktürde devlet adına irade koyma gücüne sahip bir grubun/ağın Bahçeli’yle birlikte (ya da ona telkinle) bu teklifi kotardığıdır.
    11. İkinci hipotezim ise devlet içi aktörlerin şu gerçeği gördükleri ya da o gerçeği ima eden bir akıl yürütme geliştirdikleri: Henüz bir yüzyıl olmadan Cumhuriyet Türkiye’sinin neredeyse bütün ideolojileri çöktü. Ne Kemalizm ne Ulusalcılık ne de (yumuşak bile olsa) İslamcılık bu ülkeyi yönetemez… Elde sadece Cumhuriyet öncesinin ve Cumhuriyet rejiminde ‘derin devletin’ ideolojisini yansıtan İttihatçılık kaldı. Dolayısıyla devletin, ülkenin ve milletin bekası ideolojik ‘köklere’ dönmeyi gerektiriyor.  
    12. Bu bir ‘kazan-kazan-kazan’ teklifiydi. Erdoğan cumhurbaşkanı ve tek yetkili oldu; MHP Gülencilerden boşalan devlet kadrolarını ellerine geçirdi; devlet içindeki inisiyatif sahibi grup iktidara ortak oldu ve ülkenin ideolojik ve siyasi konumlanması üzerinde söz sahibi hale geldi.

    Dolayısıyla bugün karşımızda Bahçeli’nin ‘köprü’ (kilit taşı?) işlevi gördüğü bir devlet/AK Parti ya da ‘devlet içi inisiyatif’/Erdoğan iktidarı var. Kritik soru bu iktidarın ideolojik bakışının ne olduğu ve Cumhuriyet döneminin resmi tutumundan nasıl farklılaştığı. Nitekim ‘Yeni İttihatçılık’ türünden bir tanımlamayı anlamlı kılacak ya da kılmayacak olan mukayese de bu…

    Söz konusu mukayeseyi 5 kriter üzerinden yapacağım: devlet anlayışı ve devletin toplum karşısında konumu; ulusal kimliğin ve dolayısıyla milliyetçiliğin kimliksel içeriği; dindarlığa yaklaşım ve dolayısıyla laikliğin içeriği; Batı karşısında ideolojik konumlanma; ve Türkiye’nin (geçmişte Osmanlının) dünya içindeki yerine ilişkin tasavvur.  

    Bu mukayeseyi yaparken her akımın kendi içindeki çeşitliliği, zaman içinde muhtemel dalgalanmasını, kazandığı veya kaybettiği nüansları es geçiyorum. Kalın hatlarıyla ele alındığında İttihatçılıkla başlayan ideolojik serüvenin Kemalizm ve Ulusalcılıktan geçerek yeniden İttihatçılığa döndüğünü savunuyorum.

    Söz konusu 5 kriter açısından ele alındığında ideolojik konumlanmaları şöyle görüyorum:

    İttihatçılık: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türk kimliğini dışlayıcı bir ölçüt olarak kullanan, diğer etnik kimliklere müsamahasız ancak Sünni Müslümanlığı kuşatan bir milliyetçilik; 3) Dindarlığı gündelik hayatta özgür bırakan, dini kimliğe giriş çıkışı ve her türlü Müslüman inanç sentezini doğal ama ‘siyaset dışı’ kabul eden bir laiklik; 4) Batının son kertede ezeli ve ebedi bir hasım olarak tanımlanmasından, amacının Türk varlığını ortadan kaldırmak olduğu inancından beslenen bir Batı düşmanlığı; 5) Türklüğün haksızlığa uğramış olduğu ve hakkını geri alması gerektiğine dayanan yayılmacı bir dış politika.

    Kemalizm: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türklük dışında bütün etnik kimlikleri ezmeye çalışan ama teoride kuşatıcı bir ‘birey milliyetçiliği’ (“ne mutlu Türk’üm diyene”); 3) Dindarlığı kamusal alandan dışlayan katı bir laiklik; 4) Batı dünyasının parçası olma ve (onlar tarafından) kabullenilme arzusu; 5) Coğrafi konumla (elindeki toprakla) yetinme ve onu korumayı temel amaç edinen bir dış politika (“yurtta sulh, cihanda sulh”).  

    Ulusalcılık: 1) Tahakkümcü, topluma rehberlik yapan, onun adına düşünen ve karar alan bir devlet anlayışı; 2) Türklüğü merkeze alan bir milliyetçilik (“ne mutlu Türk olana”); 3) Dindarlığı bir tehlike ve tehdit olarak gören ve proaktif önlemleri savunan bir laiklik; 4) Batının son kertede ezeli ve ebedi bir hasım olarak tanımlanmasından, amacının Türk varlığını ortadan kaldırmak olduğu inancından beslenen bir Batı düşmanlığı; 5) Coğrafi konumunu korumaya öncelik veren, küresel konumlanmada ‘tam bağımsızlıkçı’ bir dış politika arayışı.

    Bu noktada birkaç tespit yapabiliriz… Birincisi ilk maddenin değişmemesi. ‘Devlette süreklilik’ diye bir şey varsa, bunun devletin toplum karşısındaki ayrıcalıklı konumu ve onu meşru kılan (otoriterlikle ataerkilliği harmanlayan) zihniyet olduğunu düşünüyorum. Başka hiçbir özellik devlet aktörleri tarafından bu denli kıskançlıkla korunmadı ve savunulmadı.

    İkinci tespit Kemalizmin ilk madde dışında İttihatçılıktan uzaklaşan bir çizgi izlediği. Daha yumuşak bir milliyetçilikle daha katı bir laikliğin birleşmesi; statükoyu temel alan, dünya ile barışık, Batı medeniyetinin parçası olmayı hedefleyen bir vizyon.

    Üçüncü tespit Kemalizmin yetersiz kaldığı bir siyasi konjonktürde ortaya çıkan Ulusalcılığın Kemalizmin milliyetçilik/laiklik eksenindeki tutumunu daha da radikalleştirmekle yetindiği, ama iş Batı, Dünya, dış politikaya geldiğinde ihtiraslı bir sapma gösterdiği.

    Dördüncü tespit Ulusalcılığın söz konusu sapmasının İttihatçılığa çok yakın düşmesi. Batı düşmanlığı zaten veri… Tam bağımsızlığın ancak sınırlarınızın ötesine taşarak mümkün olabileceği bir dünyada yaşadığınız varsayıldığında, yayılmacılık bağımsızlık hedefi ile bütünleşip meşru bir hak olarak görülebiliyor.

    Eğer bu tespitlerde bir gerçeklik varsa, Yeni İttihatçılığın tohumlarının (ideolojik olarak) daha 1990’larda atıldığını söyleyebiliriz. Ancak Ulusalcılar vahim bir yanlış yaptılar: Laiklik meselesini Türkiye sosyolojisinin taşıyamayacağı kadar uca çektiler. Oysa daha yumuşak bir laiklikle Sünni Müslümanların yeniden (millilik üzerinden) ‘Türkleştirilmesi’ mümkündü. Nitekim Yeni İttihatçılığın yaptığı da bu… Ulusalcılar Kemalizmin ‘dışa bakışını’ zaten tersyüz etmişlerdi. Yeni İttihatçılık tersyüz edilen ‘dışa bakışı’ aldı ve kendisinin tersyüz ettiği ‘içe bakışla’ birleştirdi.

    Böylece kolay ve kendiliğinden bir geçiş sağlandı: Ulusalcılık bir tür Kemalizm olarak kabul gördüğü ölçüde Yeni İttihatçılık Kemalizmi de ‘içeren’ (örneğin Atatürk’ü benimseyen) bir niteliğe kavuştu. Öyle bir algı oluştu ki sanki Kemalizm (resmi ideoloji) ‘dışa bakışta’ zaten günün gereklerine uyup strateji değiştirmiş; ‘içe bakışta’ ise laikliği fazla zorlamış, milli kimlik konusunda da (Kürt meselesinin gösterdiği üzere) biraz naif kalmıştı. Şimdi ‘yeniden millileşme’ zamanıydı ve iç/dış koşullar bu ‘millileşmeyi’ destekliyordu.

    Nitekim bugün iktidarın zihinsel konumlanmasına baktığımızda bunu görüyoruz… İttihatçılığın tüm ideolojik nitelikleri aynen mevcut, tekrar tekrar söyleniyor, sahipleniliyor ve topluma bir ‘yükseliş reçetesi’ olarak sunuluyor.

    Erdoğan’ın geçenlerde açıkladığı ‘Türkiye Yüzyılı’ bu vizyonun stratejik belgesi. Devlet açısından bir ‘taahhüt’ ve nihayette topluma sunulan bir ‘sözleşme’ teklifi niteliğinde.

    Birçok yorumcu bu belgeyi ‘pragmatik’ bir seçim manifestosu olarak ele aldı ve iktidarın vaatlerine yoğunlaşıp, seçmeni yakalaması beklenen söylemin yetersiz kaldığını vurguladı. Ama belki de söz konusu belgenin asıl ‘sırrı’ vaatlerin dışında, birçoğumuza ‘palavra’ gelen önermelerde gizliydi.

    ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu (benim okumamla) iki temel ayak üzerinde oturuyor: 1) Türklerin tarihsel macerası geçmişten geleceğe uzanan tek bir milli damardır. Devlet (milletinin tek meşru taşıyıcısı olarak) bu damarın proaktif öznesidir. Milletin arzu ve hayalleri devlette cisimleşmiştir. Siyaset milleti devletle bütünleştiren bir köprü oluşturur ve böylece milleti devletin doğal uzantısı kılar. Nihayette millet ve devlet (siyasetin aracılığıyla) ‘organik bir bütünlük arz eder ve ‘milli’ olanı tanımlar. 2) Milletin ‘özü’ Türklükten beslenir ve bu Türklük (esas olarak Sünni) İslamiyetle iç içe geçmiştir. Devletin rehberliğini ve söz konusu Türklüğün belirleyici niteliğini kabullenen herkes vatandaşlığı hak ederek milletin parçası haline gelir. Devlet vatandaşlarına insani açıdan, sosyal ihtiyaçlarını önemseyerek yaklaşır, onları kuşatır, kucaklar ve ‘şefkatle’ bağrına basar. Devletin milliliği tek tek her sıradan kişiyi milli damarın içinde tutarken, sıradan kişiler de devletin milliliğini benimsedikleri ölçüde vatandaş haline gelirler.

    Buradan ne tür bir çıkarsama yapılacağı açık ve Erdoğan ile Bahçeli’nin bütün konuşmaları buna işaret ediyor: Devletin rehberliğini ve devlet-millet-vatandaş arasındaki ‘organik’ bütünleşmeyi reddeden herkes ve her siyaset gayrı millidir. Devletin kol kanat geren, kişiyi ‘yoğuran’ yaklaşımına olumlu cevap vermeyen her kişi ve her siyaset yabancıdır, münafıktır ve son kertede haindir.

    Böylece birçoklarına ‘çelişkili’ gelen uygulamaları anlama şansımız artıyor: Bir yandan Demirtaş’ın hasta babasını görmesi için uçak yollamak, HDP’yi Mecliste ‘grubu olan parti’ niteliği ile ziyaret etmek, diğer yandan (bir siyasi özne olarak) Demirtaş’ın hapiste kalmasını ve HDP’nin kapatılmasını savunmak… Ya da bir yandan Alevilere sosyal haklar dağıtmak, hatta cemevlerini ibadet yeri olarak kabullenmeye yakınlaşmak, diğer yandan cemevlerini kontrol altında tutmak ve Kılıçdaroğlu’nu ‘Dersim isyanının’ uzantısı ilan etmek…

    ‘Türkiye Yüzyılı’ vizyonu Türkiye vatandaşlarını siyasi kimliklerinden sıyırarak ele alıyor. ‘Siyaseti biz devlet olarak yaparız’ diyor. ‘Siyaset yapmadığınız, siyaseti bize bıraktığınız sürece bütün halkımıza kucağımız açık’ deniyor. ‘Milli siyaset uygulanmaya çalışırken buna karşı çıkanlar, hatta katılmayanlar bile kendiliğinden gayrı milli hale gelir ve en ağır şekilde cezalandırılmayı hak eder’ diye uyarıyor.

    Açıkçası Türkiye Yüzyılı ‘kendimize ait’, ‘bize özgü’ bir faşizm teklif ediyor. Bu faşizmin ne kadar doğru ne kadar yararlı olduğu bir yana, ‘bizim için’ ne kadar normal olduğunun altını çiziyor. Çünkü ‘bizim’ geçmişten geleceğe uzanan hakiki ‘özümüz’ bu… Dolayısıyla ‘kendimiz’ olabilmek için söz konusu faşizmi istekle kucaklamamız öneriliyor. Yaşadığımız (ve yaşattığımız) her anımızda gururla taşıyacağımız, onur duyacağımız bir bayrak gibi…

    Yeni İttihatçılığın ideolojik zemini üzerinde doğal, kendiliğinden, fıtratımıza uygun bir siyaset vizyonu inşa edilmekte. Buradan hareketle önümüzdeki dönemin milli ile gayrı milli arasındaki bir çatışmayı ima ettiğine ve yaklaşan seçimlerin anlamının bu olduğuna inanılıyor. (Bu öyle bir haklılık duygusu ki, Erdoğan’a İYİ Partiye Altılı Masa’dan ayrılma tavsiyesi yaptırabiliyor, siyasi hataya sevk eden bir özgüvene neden oluyor.)

    ‘İnanılıyor’ kelimesi bir gerçekliği ifade etmekte. Yeni İttihatçılık ve Türkiye Yüzyılı sadece bir seçim kazanma stratejisi değil. Uzun vadeli bir perspektifi, inanılan, sahiplenilen ve ne pahasına olursa olsun savunulması gereken bir duruşu ifade ediyor. Bu nedenle seçimi kaybetse bile (devleti de içeren) bu iktidarın mücadeleyi bırakmayacağını öngörmekte yarar var.

    Seçimi kazanarak birçok iyileşme sağlanabilir ama Yeni İttihatçılığı karşısına almayan ve ona alternatif vizyon üretemeyen bir muhalefetin kısa sürede devlete fazlasıyla ‘uyum’ sağlamak zorunda kalması, zaman içinde rehin düşmesi şaşırtıcı olmaz.

    Bunu becerebilecek entelektüel derinliğe ve cesarete sahip bir siyasi işbirliğinin ise demokrasi anlayışını sandığın ötesine taşıyarak özgürlükler ve sorumluluklar üzerinde kurumsallaştırma, devleti ve devlet/toplum ilişkisini ideolojik hiyerarşiden kurtararak normalleştirme şansı var.

    Bu şansın kalıcı olabilmesi toplumun ikna edilmesini gerektiriyor… Ama belki de farkında olmadan zaten bu demokrat vizyonun henüz adı konmamış siyasetini ve onun sözcülerini beklemekteyiz. Çünkü sezgisel olarak biliyoruz ki, aksi halde özgürleşemeyecek, ergenliği aşamayacak ve zihinsel sağlığımıza kavuşamayacağız.     

    Etyen Mahcupyan - Serbestiyet - Yayın Tarihi: 22.11.2022

    Yukarı