Translate

8 Kasım 2026 Pazar

NO Pasaran!

Türkiye dahil 6 ülkeden 16 devrimci müzik grubunun ortak albümü No Pasaran! yayına girdi

Türkiye, Kıbrıs, Almanya, Yunanistan, İtalya ve İngiltere’den 16 devrimci müzik grubunun ortak albümü No Pasaran! yayına girdi.

Sol Müzik başlığında bir araya gelen gruplar solmuzik.com ve Youtube hesapları üzerinden yayınladıkları albümün duyuru metninde, bir araya gelme süreçlerini ve No Pasaran albümünün çizgisini şöyle ifade ettiler:

”Sol Müzik ismiyle bir araya gelmiş, 2023’te “Kavga” ortak albümünü yayımlamıştık. Ardından 2024’te “Elleri Var Özgürlüğün” de yine farklı dil ve müzikal üsluplardaki üretimlerden oluşan ortak bir albüm olmuştu. Bu albümler vesilesiyle devrimci müzik grupları arasındaki bağ ve dayanışma zeminini güçlendirdik. Şimdi de sömürü sisteminin vazgeçilmezi olan savaşlar gündemimiz oldu. Emperyalist haydutluğun karşısında, bundan yaklaşık 90 yıl önce faşizme karşı savaşan yoldaşlarımızın parolasını, yayınladığımız 14 şarkı ile yeryüzünün dört bir yanında yükselen isyanın ve özgürlük arayışının sesini kulaklara yeniden kazımak istedik: No Pasaran!”

Sol Müzik>>

27 Ekim 2026 Salı

Yaban, kendi yuvasında sürgüne mahkûm ediliyor

Ganos Dağları'nda bir fotokapan görüntüsü... Ormanda bir parça ekmek yiyen tilki ve hemen arkasında onu izleyen bir ev kedisi.

Bir yanda orman tahribatı, habitat parçalanması ve av baskısı nedeniyle doğal besin kaynakları azalan, yiyecek bulmakta giderek zorlanan ve yerleşimlerin çöplüklerine yönelen yaban hayvanları...

Diğer yanda ormanların içine ve çevresine yayılan yapılaşma, ikinci konutlar, sanayi bölgeleri ve yollarla giderek daralan doğal yaşam alanları...

Ve bütün bunlarla birlikte evcil hayvanların ormanlara yayılması... Orman yollarında, açıklıklarda ve yerleşimlerin çevresinde yaban hayvanlarıyla karşılaşan evcil hayvanların yarattığı avcılık, besin rekabeti, hastalık bulaşması ve melezleşme riskleri...

Kuzey Ormanları'nın köyleri bile giderek kentsel alanlara dönüşüyor. Ormanlarla yerleşimler iç içe geçerken yaban hayvanlarının yaşam alanları daralıyor; doğal ortamlarında besin bulmakta zorlanan hayvanlar, yerleşimlerin çevresindeki insan kaynaklı yiyeceklere yöneliyor.

Oysa bu ormanlar onların yuvası.

Ormanları parçalayan, yaşam alanlarını işgal eden, besin kaynaklarını tüketen biziz. Sonra kendi yuvalarında karşımıza çıktıklarında onları birer yabancı gibi görüyoruz.

Yaban, kendi yuvasında zorunlu sürgüne mahkûm ediliyor!

Kuzey Ormanları'nı savunmak, ormanın bütün sakinlerinin yaşam hakkını savunmaktır. Sen de KOS gönüllüsü olursan direnmekte olan Kuzey Ormanları ve yabanını daha güçlü savunabiliriz.

Kuzey Ormanları Gönüllü Formu

Görsel: Ganos Dağları(Trakya), İHA fotokapan kaydı.

KOS

21 Ekim 2026 Çarşamba

Devrimciler

Devrimciler '78'liler: Bir Kuşak Biyografisi

Tanıl Bora, 1974-1980 arasında devrimci örgütlerde yer almış, o örgütleri hayatları saymış kuşağın mensuplarının anılarından, nehir söyleşilerinden ve biyografilerinden hareketle, onların kendi sözlerini, özgün söyleyişlerini bir araya getirerek kendilerine tuttukları aynadaki ortak suretin izini sürüyor. Neyi nasıl gördüklerini, nasıl tasavvur ettiklerini, karşılarında beliren somut neticeleri, akıllarından ve gönüllerinden geçenleri onların hatırladıkları biçimiyle aktarıyor, “anıları birbiriyle diyaloga sokuyor”... Hafızanın, hatırlamanın imkânları kadar kısıtlarını da hesaba katan bir kuşak biyografisi...

Sosyalist hareketin “yükselişi” denince öncelikle ’68 kuşağı anılır ve hatırlanır. Toplumsal olarak daha geniş bir etki uyandırmış, siyasal hareketliliği daha da görünür kılmış ’78’liler “daha az önemli” bir etkileri olmuş gibi sayılır. Oysa bütün yanlışları ve acılarıyla beraber ’78’lilerde büyük bir adanmışlık, müdahale etme arzusu ve yapabilirlik tecrübesi vardı; ’68 hareketinin devamcıları olarak girdikleri bu yolda, ayrı bir hikâye yaratmaya çalışmışlardı. Devrimciler, bu hikâyenin ayrıntılarına eğilerek kuşağın “kolektif bir biyografi”sini oluşturmayı deniyor.

1974-1980 döneminin devrimcileri, yerleşmiş adıyla ’78’liler nasıl solcu oldular? Nasıl okudular, öğrendiler, örgütlendiler, kendilerini nasıl adadılar? Aileleriyle, halkla, birbirleriyle, kadınlıkla-erkeklikle, şiddetle, ölümle nasıl ilişki kurdular? Neye inandılar, neyi göze aldılar, nerede yanıldılar? Ve 12 Eylül, bütün bunları nasıl mühürledi?

“Çizilmeye çalışılan biyografik portre, kesinlikle bir ideal tipin değil, kesinlikle bir ortalamanın değil, değişik meşrepleriyle, yönelimleriyle, tarzlarıyla, olanca çoğulluğuyla devrimcilerin portresidir.”

Tanıl Bora
Akçakoca-Ankara, Temmuz 2026

10 Ekim 2026 Cumartesi

Keşke bizi hukukçular yargılamasaydı


İçinde bulunduğum koşullardan dolayı, haliyle, hayatta üzerine hiç düşünmediğim kadar hukuk düşünüyorum, okuyorum, düşündükçe ve okudukça da hukukun tıpkı matematik gibi, mesleğiniz, işiniz, uğraşınız ne olursa olsun, “mutlaka bilinmesi gerekenler” listesinde üst sıralarda olması gerektiğine daha çok ikna oluyorum. 

Verili koşullarda “Bilsek ne olacak?” diyebilirsiniz ve haklı olursunuz ama olsun. Bilmek, iyidir. Yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı hukuka dair okuduklarımla anlamlandırma çabası son bir buçuk yılın egzersizi bende. Yüzüncü yaşını fener alayları, konserler ve bayraklarla kutladığımız Cumhuriyet, ne yazık ki, ilk günlerinden itibaren hukuk konusunda hiç de iyi sınavlar verememiş. 

Benim okula gittiğim zamanlarda eğitim sisteminde üzerinden “şöyle bir geçilen” ve hakkında konuşulması belli ki “pek de münasip bulunmayan” İstiklal Mahkemeleri’nden başlayabiliriz mesela. 81. yılı 12 Kasım’a denk gelecek Varlık Vergisi ile devam edebiliriz dilerseniz. Yassıada Yargılamaları’ndan 12 Mart’a, 12 Eylül’e, 28 Şubat’a, DGM’lere, hadi bugüne gelelim, Gezi Davası’ndan Kobanî Davası’na, listeyi sayfalarca uzatmak, ne fena ki, mümkün... 

Ergün Aybars’ın rakamlarla ve “dönemin koşullarıyla” anlatmaya çabaladığı iki ciltlik İstiklal Mahkemeleri kitabı, insanı her satırında dehşete düşürüyor misal. İstiklal Mahkemeleri, kuruluş sürecinde, mahkemelere tanınan sonsuz yetkiler nedeniyle, pek az eleştiri alıyor. 

Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’in bence tarihî çıkışı, o az sayıdaki sesten biri... Hüseyin Avni Bey, Meclis konuşmasında mahkemelere tanınan bu sınırsız alanı “Allah bile peygambere bunca yetki vermedi” diye eleştiriyor, sonrasında iki farklı dönemde faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri’nde olanlar malum... 

Küçük bir İstiklal Mahkemeleri tanıklığı... George E. White, Türkçesi 1995’te Enderun Kitabevi tarafından basılan Bir Amerikan Misyonerinin Merzifon Amerikan Koleji Hâtıraları kitabında anlatıyor. White, 1921 Haziranı’nda Merzifon Amerikan Koleji’nin yöneticisi. Kolejin öğrencileri “Pontusçuluk” suçlamasıyla kovuşturmaya uğruyor, okula bir general, bir hâkim ve askerler tarafından baskın yapılıyor. 

White anlatıyor: “Arama görevlileri geldi. General ve hâkim duvarda asılı, üzerinde Pontus kelimesini okudukları iki harita üzerinden konuşuyorlardı. Birbirlerine ‘Bakınız, bunlar kurmayı düşündükleri Pontus eyaletinin haritalarıdır. Bakınız Pontus’un sınırları aynı değil. Birisinde daha geniş. İstekleri arttıkça sınırları daha da genişletiyorlar’ diyorlardı. Duvar haritaları Aziz Paul dönemindeki Roma eyaletlerini gösteriyordu ve yıllar önce Chicago’da basılmıştı. Fakat daha sonra, Türk evraklarında Kolej’de Pontus bölgesini belirleyen haritalar bulunduğu, ihtilalcilerin özellikle Pontus kulübünün aracılığıyla Kolej’le bağlantılı olduğu ve Helenik Krallığı’na ilhak planlandığı yazıldı.” 

Türk evraklarında “delil” olarak anılan bu “harita” size bir şey anımsattı mı? Altı yılı aşkın süredir Silivri’de zorunlu ikamette olan Osman Kavala’nın cep telefonundan çıkan, Türkiye’deki arı türlerini işaretleyen bilimsel haritanın “bölünme haritası” diye dava dosyasına girmesini mesela? 

İstiklal Mahkemeleri’nde Pontusçulukla yargılanıp asılan pek çok insan olduğunu anımsatayım. Aybars’ın kitabı şehir şehir listeleri içeriyor. Pontusçuluktan yargılanıp asılanların arasında Merzifon Amerikan Koleji Öğrencisi Anadolu Rumları da vardı.

İstiklal Mahkemeleri’nden söz ederken şu hatırlatmayı yapmayı da mühim buluyorum: Her bir mahkeme üç ya da beş üyeden oluşuyor, delil şart değil, kişisel kanaate açılan alan muazzam büyük ve mahkeme üyeleri hukukçu değil, mebus! 

Türkiye’nin ilk kadın avukatı, Malta sürgünlerinden Ahmet Ağaoğlu’nun kızı ve Demokrat Partili Samet Ağaoğlu’nun ablası Süreyya Ağaoğlu, Bir Ömür Böyle Geçti adlı hatıratında, Yassıada Yargılamaları’nı anlatırken “Keşke” diyor, “Yassıada’da da İstiklal Mahkemeleri’ndeki gibi olsaydı, hukukçular olmasaydı.” Bir avukatın, herhalde hukuk sistemine dair söyleyebileceği en ağır şeylerden biri ama ne yazık ki memleket koşullarında çok anlaşılabilir bir “keşke”. 

Hukuk fakültelerinde ders olarak okutulmaya aday Gezi Davası yargılamalarında, 12 Eylül karanlığından ve mahkemelerinden çok çekmiş bir sevdiğim, mahkeme çıkışında bana bakıp “Bizi en azından hukukçular yargılamıştı” demişti misal. Ağaoğlu’nun “keşke”si 2023 Türkiyesi’nde hâlâ güncel... 

Son birkaç haftadır kişisel gündemim haliyle, AYM’nin Can Atalay’la ilgili verdiği “ihlal” ve “derhal tahliye” kararının bir ateş topu misali bir mahkemeden bir mahkemeye “fırlatılması”. Konuya azıcık ilgisi olan herkes, hukukçu olsun olmasın AYM kararlarının kesinliğini doğal olarak anımsatıyor. 

Üzerinden vakit geçti, unutulmuştur belki, anımsatayım, aynı AYM’nin Cumartesi Anneleri/İnsanları’yla ilgili verdiği “ihlal” kararı aylardır orada duruyor, her cumartesi Galatasaray’da bir araya gelmeye çalışanları abluka altına alan polisler hiç umursamıyor AYM kararlarını. 

Tıpkı AYM kararları gibi uygulanması anayasal şart olan (Anayasa 90. madde) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları da AYM kararlarıyla aynı kaderi paylaşıyor, AİHM’nin 10 Aralık 2019’da Osman Kavala hakkında verdiği “ihlal” ve “derhal tahliye” kararı da raflardaki dördüncü yılını tamamlamak üzere. 

Can Atalay’ın AYM kararının uygulanmamasına dair açıklamasında, bir hukukçu olarak, son derece yerinde bir gönderme yaptığı İkili Devlet kitabında Ernst Fraenkel 1934’te kurulan Millet Mahkemeleri’ne değiniyor. Siyasi davalarla ilgili üst mahkeme olarak kurulan Millet Mahkemeleri’nin hâkimleri doğrudan Hitler tarafından atanıyor, mahkeme kararları üzerinden temyize gitme hakkı yok. Tanıdık geldi mi? 

Fraenkel Üçüncü Reich’ın hukuki gerçekliğini açıklığa kavuşturmaya katkıda bulunmak umuduyla yazdığı ve bence amacına epeyce ulaşıp ne yazık ki pek çok ülkenin başına gelecekleri 1940’ta öngördüğü kitabında önlem devletini ve norm devletini muazzam anlatırken, yüzyıllar öncesinden Sokrates’ten bir alıntı yapıyor. Güncelliğini hiç yitirmeyen bir alıntı: 

Mahkeme kararlarının geçerlilik iddiasında bulunamayacağı, daha ziyade tek tek kişilerce değiştirebildiği, geçersiz kılınabildiği bir devletin ayakta kalabileceğine inanır mısın hiç?  Yoksa, çöküp gideceğini mi düşünürsün? 

Soru yüzyılların ötesinden geliyor ama hâlâ baki... Hukukla ilgilenen herkesin okumasını umduğum, Jacques Vergés’in kısa ama çok büyük kitabı Adli Hatalar’da şöyle bir tespit var: 

Adli hata bir vakanın daha başlangıcında kaste dayalı dini, toplumsal veya siyasal önyargılarla ya da zahirle körleşmiş hâkimin aceleci kanaatinden neşet eder. Adli hata özensizlikle veya suç kastiyle, baştan savma uygulanan muhakeme usulleri içinde yeşerir. 

Yüzyılların ötesinden bugüne, Üçüncü Reich’dan 21. yüzyıla, Fransa’dan Türkiye’ye ne çok bildik, tanıdık, aşina hikâye... 

Bütün bunlarla nasıl başa çıkacağız? Bu çürümeyle, hukuksuzlukla ne yapacağız? Ben sanırım yavaş yavaş Süreyya Ağaoğlu ile saf tutuyorum, keşke bizi de hukukçular yargılamasaydı... Hoş, belki de hukukçular yargılamamıştır. Kim bilir?”

Çiğdem Mater

Sessiz Kalma
Hak savunucuları için

10 Eylül 2026 Perşembe

Almanya: Ulusalcılığın faşizmle imtihanı

Artık herkesin bildiği gibi, Almanya’da Hitler’in hayalini Anglo-Sakson kostümler ve yaşam tarzlarına bürüyerek sürdürme peşindeki bir parti, iddiasını ulusal ölçeğe taşıma doğrultusunda ilk denemesini gerçekleştirmenin eşiğinde.

Alman usulü faşizmin yeni müellifi Almanya için Alternatif (AfD) yüzde 43,8’le birinci bitirdiği Saksonya-Anhalt eyalet seçimini ilk eyalet hükümetinin başkanlığıyla taçlandırmak umudunda. Ne ilginç ki, faşizmin Almanya’daki ilk iktidar yürüyüşü de 1932’de bugünkü Saksonya-Anhalt eyaleti içinde yer alan Dessau’da Nasyonal Sosyalist Alfred Freyberg’in Almanya’nın ilk Nazi eyalet başbakanı seçilmesiyle başlamıştı.

Almanya’nın bu geçmişten ibret almış kesimleri, bugün Saksonya-Anhalt’ta AfD suretinde hortlayan Hitlerciliğin Almanya’ya ve dünyaya ettiklerini ve bunun acı derslerini bir kez daha ürpertiyle hatırlamaksızın edemiyor: “Faşizmin iktidara gelişi mutlaka bir darbeyi ön gerektirmez. Bu, pekâlâ parlamenter meşruiyet kapsamında ve muhafazakâr kesimlerle oluşturulan geçişkenlikler dolayımıyla da gerçekleşebilir.”

1. Dünya Savaşı’nın harabeleri ortasında yeniden ayağa kalkmaya çabalayan Batı Almanya statükosu, faşizmin, muhafazakâr siyasal dolayımlar edinememesinin, “bir daha asla” tekerrür edememesinin güvencesini Nazi ideolojisini yasaklamak ve ultra-milliyetçi partileri dışlamakta aradı. Hristiyan Demokratlar (CDU/CSU), Sosyal Demokratlar (SPD) ve Hür Demokratlar (FDP) gibi Federal Cumhuriyet partileri ultra milliyetçi, aşırı sağcı partilerle koalisyon kurmama konusunda yazılı olmayan bir demokratik uzlaşma oluşturdular.

İki Almanya’nın birleşmesi ve AfD’nin bu yeni iklimde Hitlerci imalar, referanslar ve sembolizmlerle zuhuru, 2014’te ilk kez Saksonya Eyalet Meclisi’ne girmesi ve FDP’li Thomas Kemmerich’in AfD oylarıyla Thüringen başbakanı seçilmesi sonrasında, CDU/CSU eski mutabakatı yazılı hale getirdi: “AfD’nin oylarıyla çoğunluk kurmamak, AfD ile koalisyon yapmamak, onun desteğine dayanarak hükümet kurmamak” temelindeki açık yasak “yangın duvarı” (brandmauer) tabiriyle kurumlaştı.

Tarihin cilvesi işte, Alman müesses nizamının, faşizmin yeniden doğmasının toplumsal-iktisadi nedenlerini kendisi durmaksızın yeniden üretse de onun siyasi tezahürlerinin önünü kesmeye yönelik bu formel siyasal engelini “demokrasi” adına yıkma “gururu” bir sözüm ona “sol-muhafazakâr” partiye nasip oldu: 2023 seçimlerinde uğradığı sarsıcı seçim yenilgisinin ardından Sol Parti’yi “kimlik siyaseti” izlemekle suçlayarak ayrılan ekibin, solun tarihinde görülmemiş bir “yaratıcılık” gösterisiyle, liderleri adına kurduğu “Sahra Wagenknecht İttifakı”, AfD’nin yasağını kaldırdı.

Saksonya-Anhalt seçimlerinden yüzde 5,3 oyla ve 5 milletvekiliyle çıkan BSW AfD ile koalisyonu güya savunmuyor ama “yangın duvarı”nı reddediyor. Başbakanlık seçiminde “çekimser oy” kullanacağını söylüyor. Böylece, 39 milletvekili olan AfD’ye karşı oy kullanacak diğer partilerin toplam 39 milletvekilinden herhangi birinin üçüncü turda oylamaya katılamaması veya çekimser oy kullanması sonucunda AfD adayı Siegmund’un II. Dünya Savaşı sonrası ilk faşist eyalet başbakanı seçilmesinin önünü tamamen “meşru” ve “yasal” biçimde açıyor. Read More >>

3 Eylül 2026 Perşembe

Diktatörlük nasıl kurulur?

    İktidar Sahipleri Demokrasiyi Nasıl Araç Olarak Kullanıp Adım Adım Otoriter Bir Rejim Kurar?

Sandıkla gelip demokrasiyi amaç değil araç gören liderler… Önce umut dağıtır, sonra kurumları tek tek ele geçirir, toplumu kendine bağımlı hale getirir. Sermaye, medya, yargı, yardım sistemleri, kriz yönetimi ve dijital gözetim… Hepsi adım adım kurulan bir düzenin parçalarıdır.

Otoriterlik bir günde gelmez. Milyonlarca küçük suskunluğun biriktirdiği dev bir gölge gibi büyür. Demokrasi yalnızca yasalarla değil; hatırlayan hafızayla, hiç bitmeyen sorularla ve cesaretle ayakta kalır.
   Sokak Kedisi Ebru Oruç

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Arendt`in Gözüyle: İsrail

İçeride ve dışarıda korkunç şeyler yaparken İsrail’in kendisini ebedi fedakârlık olarak görme yeteneği, ancak mantıksız ve mitolojik bir anlatıyı sürdürmekle mümkündür. Bugün ne Amerika`nın, ne asıl sorumluluğu taşıyan İngilizlerin ne de AB ülkelerinin kendi çıkarlarını koruma adına İsrail`in karşısında durmalarını beklemek gerekir.

Gazze'de; Kudüs’te mâsum insanların feryatlarının göğe yükseldiği, savunmasız çocukların ve kadınların hunharca katledildiği bir insanlık trajedisini hep birlikte izliyoruz. Bu ilk değil, son olmayacak. İsrail kurulduğu andan itibaren taşıdığı ulusal radikal, totaliter tavrı sürdürdüğü müddetçe bu şiddet hiç azalmayacak, aksine her fırsatta artarak devam edecek. Bunun nedenlerini bize yıllar önce Arendt yazdığı kitaplarla, makalelerle ve yaptığı söyleşilerle dile getirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa`da antikomünizm, antisosyalizm, antisemitizm yükselişe geçmişti. Arendt bu dönemden hareketle totalitarizme ve kökenlerine dikkat çekti. Aslında bu çaba aynı zamanda yaşanan soykırımı anlama çabasıydı. “Ich will verstehen” (anlamak istiyorum) Arendt`in düşüncesinin merkezinde durur ve lokomotif görevini üstlenir. Dolayısıyla Arendt`in o dönem anlamak için yaptığı bütün analizler sadece kendi dönemine değil bugüne de ışık tutar.

Hannah Arendt: Yahudiler Nazilerden Daha Kötü!
Hannah Arendt`in Israil`e karşı en başından yani kurulmaya başlandığı andan itibaren ciddi eleştirileri olmuştur. Hatta henüz çadırlarda yaşadıkları yani Yahudilerin İngilizler tarafından çadırlarla Kudüs`e yerleştirildikleri dönemde Yahudilerin Nazilerden daha ‘kötü’ olabileceklerini söyleyerek Siyonizm’e ve radikalleşmeye karşı çıkmıştı.

Arendt`in eleştirisi oldukça güçlüydü, çünkü onun eleştirisi İsrail devletinin geçmişine, mitolojilerine dokunuyordu. İşte bu yüzdendir ki, Yahudi olduğu halde Hannah Arendt`in kitapları İsrail`de okutulmaz. Arendt ismini İsrail`de ne bir kütüphanede, ne de üniversitelerde duymazsınız. Arendt ve düşüncesi ile ilgilenen düşünürlere karşı ise, oldukça şiddetli bir nefret dili ile patolojik tavır sergilenmektedir. Read More >>

Songül Demir - GZT

20 Ağustos 2026 Perşembe

İktidara gelmemek avantaj olabilir mi?

Hepimizin aklında çok temel bir varsayım var: “Siyasi partiler iktidarı hedefler.” Bu varsayım kağıt üzerinde mantıklı; o kadar zahmet “ikinci parti” olmak için çekiliyor olamaz. Sağduyumuz da bize bunun saçma olduğunu söyler: Bir siyasi parti gücü neden reddetsin ki? Ama böyle bir tavrın çok haklı gerekçeleri olabilir!

Sağduyu bilimin en sinsi düşmanıdır ve karmaşık sistemleri anlamak konusunda bizi sıklıkla yarı yolda bırakır. Gerçekten de günlük siyasetin sığ tartışmalarından bir adım geri atıp olaya bilim merceğinden baktığımızda, karşımıza son derece irkiltici ama ufuk açıcı bir gerçek çıkıyor: Çok partili sistemlerde uzun dönem “ana muhalefet partisi” olarak kalmak, iktidar olmaktan daha kârlı, daha risksiz ve evrimsel açıdan uyum başarısı daha yüksek (“fit”) bir “hayatta kalma stratejisi” olabilir!

Önce iki kritik noktayı netleştireyim: İlk olarak, bunu derken siyasi partilerin veya liderlerinin canlılar gibi evrimleştiğini söylemiyorum. Buradaki argüman, insan toplumu içerisindeki etkileşimlerin en temelde evrimsel biyoloji, psikoloji ve oyun teorisi gibi bilimsel teorilerle izah edilebileceği argümanı. İkincisi, kastettiğim bir “komplo teorisi” de değil. Mesele, tıpkı biyolojik evrimde gördüğümüz gibi içinde bulunulan çevresel şartların (yasal çerçevenin, seçmen davranışlarının) hangi stratejiyi ödüllendirecek biçimde tasarlandığıyla ilgili olabilir.

Öyleyse gelin, bu “daimi muhalefet” stratejisinin ardındaki mekanizmaları adım adım inceleyelim.

Hayattaki hemen her şeye temel doğa yasaları çerçevesinden bakmak mümkün. Örneğin evrenin en dik kafalı kuralını düşünün: Termodinamiğin İkinci Yasası olarak da bilinen entropinin artışı yasası. Canlı bir organizma veya devlet gibi dışarıyla madde ve enerji alışverişi yapan “açık sistemler”, bu kaçınılmaz entropi artışına karşı koyabilmek (yani hayatta kalabilmek) için durmaksızın enerji harcamak zorundalar. Bunu yapmadıkları anda düzensizliğe, kaosa ve ölüme boyun eğerler.

İktidarda olmanın metabolik yükü

Düşünecek olursanız koca bir ülkeyi yönetmek, yani iktidar olmak, özünde devasa bir mekanizmayı entropiye karşı ayakta tutmaya çalışmakla çok benzer: Ekonomi, dış politika, altyapı, adalet sistemi... Tüm bu kompleks sistemler, eğer ki durmaksızın enerji harcanarak bakımları yapılmazsa dağılmaya ve kaosa sürüklenmeye meyillidir. İşte iktidar partisi, sırf var olan sistemi ayakta tutabilmek ve kendisine yöneltilen tehditleri savuşturabilmek için akılalmaz miktarda enerji (bütçe planlaması, bürokratik mesai, siyasi sermaye) harcamak zorundadır. Siyaset biliminde “İktidarın Bedeli” adı verilen bu “metabolik yük” öylesine ağırdır ki, en ufak bir hata entropinin faturasını doğrudan iktidarın önüne koyabilir.

İşte bu perspektiften bakıldığında muhalefette kalmak, devasa bir “enerji tasarrufu”na karşılık geliyor. Ana görevini sistemin yarattığı hataları işaret etmeye indirgeyerek siyaseten hayatta kalmayı sürdürebilir. Herhangi bir şeyi fiilen tamir etmeden, sadece bozulan şeyleri yüksek sesle dile getirerek varlığını sürdürür. Yönetmenin getirdiği ağır yükten tamamen muaftır; ama sistemin sağladığı kamusal güvencelerin hepsine sahiptir.

Bu enerji tasarrufunun canlılardaki karşılığını görmek için evrimsel biyolojiye bakmamız yeterli. Ekosistemde aslanlar veya kurtlar gibi “tepe yırtıcıları” gözümüze çarpar. Birçoğumuz evrimin nihai hedefinin zirvedeki bu yırtıcıları yaratmak olduğuna inanırız. Halbuki bir tepe yırtıcı olmak riskli bir pozisyondur. Sürekli avlanmak ve bölgenizi savunmak zorundasınızdır; bu inanılmaz miktarda kalori gerektirir. Ekosistemde en ufak bir sarsıntı yaşandığında, açlıktan ölen ilk canlılar hemen her zaman o görkemli tepe yırtıcılar olur.

Öte yandan, biyolojide “Alternatif Üreme Taktikleri” (ART) dediğimiz büyüleyici bir alan var. Örneğin mavi solungaçlı güneş balığı türünde, “baskın erkekler” cüsseli ve saldırgandır. Yuva kurmak ve o yuvayı ölümüne savunmak zorundadırlar. Avlanarak elde ettiği enerjinin çoğunu sınırları korumaya harcar ve bu aşırı efor nedeniyle ömrü çok kısa olur.

Fakat bir de biyologların “sinsi erkekler” veya “uydu erkekler” adını verdiği ikinci bir grup vardır: Bu erkekler ufak tefektir, asla kavga etmezler ve bölgeyi savunmak için enerji harcamazlar. Baskın erkeğin yuvasının çeperinde, güvenli bir mesafede pusuya yatarlar. Baskın erkek bütün o ağır işçiliği yapıp kaynakları sağladığında, uydu erkekler bir anda aradan sıyrılıp kendi spermlerini bırakır ve oradan anında sıvışırlar. Uydu erkek sıfır fiziksel risk alarak hayatta kalmıştır! Read more >

Çağrı Mert Bakırcı / Oksijen

13 Ağustos 2026 Perşembe

Zenginlerin ırkçılık şovu: 2026 Dünya Kupası

Dünya Kupası henüz başlamadan katılan ülkelerden Haiti’nin formasına Fransız sömürgeciliğinden kurtulmalarının simgesi olan Haiti Devrimi’nden bir imge koyması FIFA yönetimi tarafından “savaş sahnesi” yansıttığı gerekçesiyle yasaklandı. 2026 Dünya Kupası yine medyada muazzam kutlamalarla başladı. Dünyanın dört bir yanındaki insanlara heyecan ve neşe getiren bu devasa organizasyon sayesinde küresel halkları kendi ülkeleri etrafında “sportmence” kenetleyecek zenginle yoksulun, ezilenle ezenin, güneyle kuzeyin, doğuyla batının kalbi aynı anda atıyor. Bu söylem egemenler açısından tam bir sportswashinge (sporla aklama) işaret ediyor. Dünya Kupası bir spor organizasyonu olmanın çok ötesinde devasa bir sömürü ve ırkçılık düzeni üzerinden yükselen, yoksulların yerinden edilmesine yol açan bir şovdan ibaret.

Yoksulların emeği üzerinden yükselen kârlılık
Dünya Kupası etkinliği her zaman işçilerin emeğinin mutlak bir şekilde sömürülmesi üzerinden yapılageldi. Etkinlik milyonları etkisi altına almaya başladıkça da sömürü katlanarak arttı. FIFA’nın sadece 2026 Dünya Kupası’ndan elde etmeyi beklediği gelir 11 milyar dolar. Dünya Kupası’na katılan takım sayısının 48’e, maç sayısının 104’e çıkarılmasıysa daha fazla “çevre” ülkeyi içermeye dönük bir adım değil, tamamen kârları artırmakla ilgili.

Sıradan bir futbol izleyicisinin bir Dünya Kupası maçını canlı olarak stadyumda izlemesi hayal bile edilemeyecek bir şey. Ancak maçlara bilet alabilenler arasında da bir uçurum söz konusu. Es kaza maç için konaklama ve bilet ücretini karşılamanın bir yolunu bulabilmiş biri için ise Dünya Kupası deneyimi elbette krem tabaka ile aynı değil. İzleyiciler için her kategoride devasa sınıfsal duvarlar örülmüş vaziyette. Ultra zenginler için VIP localar, özel restoran hizmetleri, lüks şampanya ikramları, jet-set transfer gibi pek çok hizmet sunuluyor. Stadyumlarda gelir gruplarına göre “maç izleme” deneyimi özelleştirilirken sınıfsal farklar üzerinden “dinamik fiyatlandırma” sistemi kuran FIFA, her adımda kârına kâr katıyor. Read more>

Marksist Org

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Z kuşağının Hamamböceği İsyanı

Narendra Modi iktidarı son on iki yılda birçok kriz atlattı. Çiftçi protestoları, muhalefetin baskısı, ekonomik sıkıntılar ve dini gerilimler hükümeti zaman zaman zorladı. Buna rağmen Modi, kamuoyu karşısında geri adım atan bir lider görüntüsü vermemeye özen gösterdi.

Ancak bu kez tablo farklıydı. Haftalar önce sosyal medyada mizahi bir internet akımı olarak başlayan hareket, ülke çapında kitlesel protestolara dönüştü. Gösterilerin sona ermesi için Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan’ın istifa etmesi gerekti. İlk kez bir bakan doğrudan sokak baskısıyla görevini bıraktı. Bu gelişme, bir bakan değişikliğinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Z kuşağının siyasal ağırlığının arttığını, ekonomik büyüme ile toplumsal beklentiler arasındaki makasın açıldığını ve gençliğin artık seçimlerle sınırlı kalmayıp sokakta da siyaset yapabildiğini gösteriyor. Read More>

Yildız Önen İlke TV

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Hiroşima Barış Anıtı Parkı

Hiroşima Barış Anıtı Parkı, eski Ota Nehri'nin (Honkawa) Motoyasu Nehri'nden ayrıldığı delta bölgesinin en üst kısımlarında yer almaktadır. Atom bombası kurbanlarını anmak ve kalıcı dünya barışı için dua etmek amacıyla kurulmuş bir şehir parkıdır.

Bu bölge, Edo döneminden erken Şova dönemine kadar Hiroşima şehrinin merkezi ticaret bölgesiydi, ancak 6 Ağustos 1945'te insanlığa atılan ilk atom bombasıyla anında yok edildi. Bombalamanın ardından, 6 Ağustos 1949'da ilan edilen "Hiroşima Barış Anıtı Şehri İnşa Yasası"na dayanarak, kalıcı barışın sembolü olarak hiposantr çevresindeki alanı geliştirmek amacıyla Barış Anıtı Parkı ve tesislerinin inşasına 1950 yılında başlandı ve 1955 yılında tamamlandı.

Parkta Atom Bombası Kubbesi, Hiroşima Barış Anıtı Müzesi, barış dilekleriyle dikilmiş çok sayıda anıt ve bombalamadan sağ kurtulan bir Japon şemsiye ağacı bulunmaktadır.

Read More>

2 Ağustos 2026 Pazar

Gırgır Dergisinin En Kahramanı Rıdvan

Gırgır, yüksek satışlara ulaştıkça çalışma başına ödenen telifleri artırıyor, çizerliği bir meslek olarak cazip hâle getiriyordu. Böylelikle yalnızca dergi kadrosu değil, Oğuz Aral’ın itinayla teşvik ettiği ve ilgilendiği amatör çizerlerin sayısı da günbegün artıyordu. Öyle ki Gırgır, çıkışından beş yıl kadar sonra, bütünüyle yeni ve özgün çizgilerden oluşan, yeni bir çizerin yer bulmakta zorlandığı bir dergiye dönüşmüştü. Yeni bir çizerin kadroya alınması, yeni bir çizgi romanın başlaması, yeni bir isme köşe açılması neredeyse imkânsızdı. Sayıları her geçen gün artan çizerler arasında yoğun bir rekabet yaşanıyordu.

Bu rekabetin iki olumlu sonucu oldu. Birincisi, kendilerine yer bulamayan çizerler Gırgır’dan ayrılmak zorunda kalarak farklı dergiler yayımladılar, bu dergiler sayesinde yeni çizgi romanlar ve yeni yetenekler ortaya çıkabildi. İkincisi, Gırgır’ın yıldız çizerlerinden biri yorulup kısa bir ara verdiğinde devreye giren çizerler ve çizgi romanlar, seleflerini aratmayacak ölçüde nitelikli olmak zorundaydı. Beklemenin baskısı ve mevcut çizgileri aşabilme hedefi iştahı artırıyor, derginin yedeklerini hırslandırıyor, bu da beraberinde nitelikli işleri getiriyordu.

Bu bekleme ve rekabet düzeninin en parlak sonuçlarından biri En Kahraman Rıdvan’dı. Read More

Levent Cantek

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Kalabilmektir özgürlük

Ben o zamanlar ergenliğe yeni adım atmış bir çocuktum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal eden, adaletin ve eşitliğin bir gün gerçekten kurulabileceğine inanan biriydim. O zamanlar faşistler, büyük kalabalıklar hâlinde üzerimize gelirlerdi. Gözlerimizin içine, gözlerinden ateş çıkıyormuşçasına bakar; bağırarak, ellerindeki sopalarla saldırarak aynı sözü tekrarlardı: “Komünistler Moskova’ya!”

Bizim başka bir yere gitmemizi istiyorlardı. Burada doğduğumuz, burada büyüdüğümüz, dedelerimizin gömülü olduğu, sokaklarına anılarımızı bıraktığımız, ırmaklarında ve dağlarında huzur bulduğumuz bu coğrafyadan çekip gitmemizi istiyorlardı. Sanki bu topraklar onların mülküydü de, biz burada ancak onların izniyle bulunabiliyorduk. Sanki doğduğumuz yer bizim yurdumuz değilmiş, burada var olmamız bile bir suçmuş gibi.

Üstelik yalnızca gitmemizi istemiyorlardı. Bizi bu ülkenin hafızasından, coğrafyasından ve tarihinden de silmek istiyorlardı. Biz hiç yaşamamışız, hiç sevmemişiz, hiç mücadele etmemişiz, bu ülkenin taşına, toprağına, diline, şarkısına ve acısına hiç karışmamışız gibi yok olmamızı istiyorlardı. Bizim gitmemiz, yalnızca bedenlerimizin başka bir yere sürülmesi anlamına gelmeyecekti; bizden kalan bütün izlerin de ortadan kaldırılması demekti.

Belki de o zaman anladım: İnsan her zaman gitmek istediği için özgür olmaz. Bazen özgürlük, kendisine ait olan yerde kalabilmektir. Kendisine “Buraya ait değilsin,” diyenlere karşı, “Ben buradayım,” diyebilmektir. Seni yurdundan, hafızandan, çocukluğundan, ölülerinden ve geleceğinden koparmak isteyenlere karşı yerinden kıpırdamamaktır. Read More>

Şahap Erarslan - Artı Gerçek

21 Temmuz 2026 Salı

Şehrin Kara Çocukları

 Yusuf Arslantaş’ın İletişim Yayınları’ndan henüz çıkan öyküleri, Şehrin Kara Çocukları - Bad line dünyanın derisini kaldırıp, birbiriyle kesişmekten artık nerede başladığının izini süremediğiniz o yaralara dikkat kesilmeyi öğretmiyor mu? Sert, bıçkın, tekinsiz ama içinde yaşandıkça karşınızda daha da küçülen bir dünyanın damarlarında yürüyor. O baş belası sokaklardan, o ıssız patikalardan, o gecenin karanlığından sizin elinizi bırakmadan geçiyor. Sesini kısarak, sesini kendi içinde boğarak, dünyayı karşısına alıp tüm ufunetiyle ona bağırarak. Siz onu okurken, dünya, bir anlığına küçülüyor; siz onu okurken, dünya, bir anlığına büyüyor.

Brezilyalı yazar Jorge Amado’nun Bahia romanlarının erken dönem eserlerinden biri, Kum Kaptanları gibi. Orada, Brezilya’nın Salvador kentinde, terk edilmiş bir liman deposunda yüz kadar sokak çocuğu dünyaya kafa tutuyordu. Şehir, onlara “kum kaptanları” diyordu; emniyetin, hâkimin, gazetecilerin gözünde birer suç istatistiğinden öteye gitmeyen şehrin belası  çocuklar. Ama Amado, sizi o depoya sokuyordu, dışardaki kara çocukların içindeki insanlara bakıyordu. Dünyanın derisini soymuyordu belki ama çocukların o ilk derisini kaldırıyordu. Babası bir grevde vurulmuş liman işçisi olan, grubun sarışın, yüzü façalı lideri Pedro Bala; hırsızlık yaptığı evlerden kitap çalıp diğer çocuklara okuyan, yoksulluğun nasıl edebiyatın bahanesi değil, tanıklığı olabileceğini gösteren Profesör; ilk kez anne şefkati gördüğü zengin bir aileyi, gruba ihanet etmemek için bırakan Sem-Pernas…

Yusuf Arslantaş’ın, sizi o ev denen kara kutunun dışına çıkarmasıyla, Kum Kaptanları’nın “yıldızları gören çatısız ev” olarak gördüğü depoları arasında, şehrin kime ait olduğuyla ilgili ipince bir bağ da var. Şöyle diyor Amado:

Bu izmarit tüttüren, eski püskü paçavralar giymiş, yarı aç yarı tok, küfürbaz ve pis çocuklar aslında şehrin efendileriydi. Şehri avucunun içi gibi bilen, her şeyiyle seven onlardı. Bu şehrin şairleriydi onlar.

Şehrin Kara Çocukları: Badline ne anlatıyor? Yoksulluğu taklit etmeden, içinden geçilen dünyayı, sarsılmaları, acıyı sadece edebiyatın bahanesi olarak görmeden, içinden geçtiği şey her neyse onun kabuklarını soyuyor. Siz, özgürlüğün sadece hissi bir şey değil, fiziksel bir duygu da olduğunu anlıyorsunuz. Kesik kesik damarlardan, bütün hızıyla dünyaya çarpsın diye sürülen arabalardan, kan çanaklarından…

Kurtuluş diye sunulan hikâyelerin, aydınlık diye sunulan sarı ampullerin göz yaktığı bir yer burası. Göz yaktığı için de yine aynı karanlığa dönmekten imtina etmeyen bir yer. Başkası olsa, belki karanlık, belki yeraltı der buna ama; Arslantaş öyle demiyor: “Bir kez daha kazanmak istemeden ama aynı zamanda kaybetmenin o karşı konulmaz acısıyla paramparça bir gecenin kafa kâğıdına ismimi kazıyarak…”

Kum Kaptanları’nda bir kent olan Salvador, Arslantaş’ta nefret edilen bir çizgi roman oluyor tabii çünkü Salvador, Maria’yı hep yeniden kurtarıyor ama bizim kahramanımız Badline’da yaşıyor ve bedeni bir genç kız ve bir deliyle aynı sokaktayken; ismi, bir suça daha karışıyor. Diyordu ki, “Çağın o uzun ve çatallı dilinden yoksunsa halkımız, bizi kim anlatacak?” Ama onun yaşadığı yerde, hiçbir karanlık, O kadının kirpiklerini ıslatmaya da yetmiyor; kime ait olduğu belli olmayan ucu kaçmış hikâyeler yaşanıyor ama bu öykülerde elini kanayan yaraya götürmek, elinizi asla kanatmıyor. Çünkü yazarı, bir şekilde okurunun elinden “korkma” diyerek tutuyor, “korkma, çünkü bildiğim bir yolda yürüyoruz”.

Hafızanın tutulabilir bir şey olduğunu kim söylemişti? Yasın tutulabilen bir şey olduğunu? Bunların, ele avuca sığmaz, tutulamaz, aynı öykülerdeki gibi ucu sonu birbirine değmeyen, değmediği noktalarda dünyayı başka yerinden tutan ya da tutamayan şeyler olduğunu okuyordunuz bir yandan. Söylediği ve söylenen hiçbir şeyi hatırlamayan yaşlı bir adama, her seferinde başka şekillere bürünerek birilerine ulaşsın diye öyküler anlatmakla; sizin çalmadığınız, ama sizden çalınan şeylerin hesabını tutmak arasında sadece sokakta görülebilecek bir bağ olduğu için biraz da. Nasılsa Selvi’ye dediği gibi: “Bir cümlede bile geçmiyorsun bu kitapta. Ama tüm kitap seni anlatıyor.”

Ne diyordu Amado? “Bu şehri, her şeyiyle seven onlardı.” Ne diyordu Şehrin Kara Çocukları? “Bu şehri, suçlayamayacak kadar çok seviyorduk. Ama bu kadar üşümeseydik, farklı olurdu.” Öyküleri okudukça, şehrin belki gitmekten korktuğunuz çeperi, sizin sınırlarınıza doğru uzanıyordu. Şehir küçülürken, sizin iç çeperiniz genişliyordu. Diyarbakır şivesiyle ölen anneler, adı “şehreküstü” olanlar, sakat bir inançla bakan engelliler, karambole hayat yaşayan ablalar, sokağa kadınlığını ve bedenini her seferinde kendisine ait olmayan kirlerle paramparça ederek çıkan kadınlar… Bunları duyabilmek için, ancak o iç çeperinizin sınırlarıyla oynamanız gerekiyordu. O iç çeperiniz, iç savaşınıza da dönüşebiliyordu tabii. Çünkü burada sizi savaş halinde bırakan Arslantaş, bir başka öyküde elinizi başka bir yerinden tutuyordu: “Bu karanlıkta her şeyi duyuyorum. Çünkü garip bir şekilde bu karanlıkta her şey duyuluyor.”

Ama en son öyküde, tüm bu karanlıklardan bir kuş uçuruyor Arslantaş. O kuşu, o ele avuca sığmaz, o toplanamaz, pek yama-tutmaz öykülerinin üzerinden geçiriyor. Ve bana sorarsanız o kuş, kitap boyunca en çok sınırlarda dolaşıyor. Çünkü Arslantaş’ın öyküleri, çeperlerde dolaşmayı, afaki ve farazi bir sınır çizgisiyle yapmıyor. Erkekliğin sınırlarında, kadınlığın sınırlarında, deliliğin sınırlarında, cinselliğin sınırlarında, şehrin ve suçun sınırlarında, şehre küsmenin sınırlarında dolaşıyor. Bütün bu sınırların üzerinde yükselen o kocaman duvarları görüyor, ama o duvarları aşabilmek için bir kuş-uçumu da yetiyor.

Işıl Kurnaz

Yusuf Arslantaş’ın öykülerini okumadan önce Yusuf Arslantaş’ın öyküsünü bilmelisiniz...

15 Temmuz 2026 Çarşamba

Falkland Savaşı

Falkland Savaşı, Arjantin ve İngiltere arasında 2 Nisan-14 Haziran 1982 tarihleri ​​arasında yaşanan kısa süreli, ilan edilmemiş bir savaştı.

Bu savaş, Falkland Adaları ( Arjantin'de Islas Malvinas olarak bilinir), Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nın egemenliği için yapıldı.

2 Nisan 1982'de Arjantin kuvvetleri, İngiliz denizaşırı toprağı Falkland Adaları'nı işgal etti, ardından Güney Georgia ve Güney Sandwich Adaları'nı da hedef aldı. 8000 mil uzakta olmasına rağmen, İngiltere Güney Atlantik'e bir savaş gemisi görev gücü gönderdi ve ticaret gemilerini hızla yeniden donattı.

Havada, denizde ve karada yaşanan şiddetli çatışmalar, Arjantin güçlerinin 26 Nisan 1982'de Güney Georgia'da ve 14 Haziran 1982'de Falkland Adaları'nda teslim olmasıyla sonuçlandı.

Çatışma 74 gün sürdü ve 900'den fazla can kaybına yol açtı.

Çatışmanın sonucu, tartışmasız bir şekilde Margaret Thatcher'ın liderliği ve Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri için bir dönüm noktası oldu; Galtieri, yenilginin ardından kendi hükümeti tarafından görevden alındı.

Falkland Adalar
Adalar , Britanya'ya 8.000 mil uzaklıkta, Güney Atlantik'te bulunan Britanya'ya ait denizaşırı topraklardır.

devam 1833'ten beri adalar üzerindeki egemenlik Arjantin tarafından tartışılıyor.

Falkland Adaları sakinlerinin çoğu İngiliz kökenliydi ve Arjantin'in adalar üzerindeki hak iddiasına karşıydı. 1982'de Arjantin Devlet Başkanı Leopoldo Galtieri , adaları zorla ele geçirmeye karar verdi.

Arjantin'in İşgali
Arjantin, 1976'da Güney Sandviç Adaları'nda izinsiz ancak herhangi bir direnişle karşılaşmadan bir varlık kurmuştu. Arjantin güçlerinin 2 Nisan'da Falkland Adaları'nı ve 3 Nisan'da Güney Georgia'yı işgal etmesi Birleşmiş Milletler tarafından kınanmıştı. İngiliz Vali Sir Rex Hunt sınır dışı edildi ve adaları savunan, ancak daha sonra teslim olmaya zorlanan küçük bir Kraliyet Deniz Piyadesi birliği olan 8901 numaralı Deniz Birliği ile birlikte İngiltere'ye geri gönderildi.

Başkan Galtieri, General Mario Menéndez'i adaların valisi ve adaları savunmak üzere görevlendirilen Arjantin kuvvetlerinin komutanı olarak atadı.

Bunu takip eden haftalarda, ada sakinlerine birçok kısıtlama getirildi. Bazıları zorla sınır dışı edildi, diğerleri ise haftalarca hapsedildi.

İngiliz Görev Gücü
İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher, adaları geri almak için Corporate kod adlı bir askeri operasyona yetki verdi.
Bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana İngiliz silahlı kuvvetlerinin tüm kollarının aynı anda konuşlandırıldığı ilk seferdi.

Birkaç gün içinde, asker, uçak ve teçhizat taşıyan 127 savaş gemisi, denizaltı ve el konulmuş ticaret gemisinden oluşan bir İngiliz görev gücü Güney Atlantik'e doğru yola çıktı.

Paraquet Operasyonu, 25 Nisan'da Güney Georgia'yı İngiliz kontrolüne geri verdi.

Görev gücü daha sonra dikkatini Falkland Adaları'nın geri alınmasına çevirdi.

30 Nisan'da Görev Gücü, Falkland Adaları çevresinde 200 mil (yaklaşık 320 km) çapında bir Tam Yasak Bölge ilan ederek, herhangi bir ülkeye ait tüm uçak ve gemilerin girişini yasakladı. İngiliz özel kuvvetleri, Kraliyet Hava Kuvvetleri ve Filo Hava Kuvvetleri, Arjantin gemilerine ve savunma sistemlerine saldırdı.

İki gün sonra, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Conqueror denizaltısı , Arjantin kruvazörü ARA General Belgrano'yu batırdı ve geminin 300'den fazla mürettebatı hayatını kaybetti.

Arjantin hızla karşılık verdi. 4 Mayıs'ta, İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Sheffield destroyer gemisi, Arjantin'e ait Super Éntendard savaş uçağından ateşlenen bir AM39 Exocet seyir füzesiyle vuruldu. Patlama ve ardından çıkan yangında yirmi kişi hayatını kaybetti ve gemi tamamen yandı.

Arjantin Hava Kuvvetleri, Exocet füzeleri ve bombalarla İngiliz gemilerine saldırmaya devam ederek birçok kayıba neden oldu. Çatışma sırasında toplam yedi gemi kaybedildi ve diğerleri ciddi şekilde hasar gördü. Özellikle 24 Mayıs'ta RFA Sir Galahad ve RFA Sir Tristram adlı lojistik çıkarma gemilerine ve 25 Mayıs'ta SS Atlantic Conveyor adlı ticari konteyner gemisine yapılan saldırılar yıkıcı oldu.Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı

Çatışmanın en ünlü görüntülerinden biri, Kraliyet Deniz Piyadeleri fotoğrafçısı Astsubay Peter Holdgate tarafından çekilmiş olup, Onbaşı Peter Robinson'ın telsiz antenine bağlı bir Birleşik Krallık bayrağıyla Port Stanley'e doğru "yürüdüğünü" göstermektedir.

Savaşla ilgili medya haberleri, Kraliyet Deniz Piyadeleri jargonunda tam teçhizatla uzun mesafeli yürüyüş anlamına gelen 'yomp' terimini popülerleştirdi.

Port Stanley'i çevreleyen dağlarda yaşanan şiddetli çatışmaların ardından Arjantin kuvvetleri 14 Haziran'da teslim oldu.

İngiliz birlikleri aynı gün Port Stanley'e vardılar ve ada halkı tarafından coşkulu bir şekilde karşılandılar.

11.000'den fazla Arjantinli asker silahsızlandırılarak Arjantin'e geri gönderildi. İngilizler ayrıca Güney Sandviç Adaları'nın kontrolünü de yeniden ele geçirdi.

Çatışma sırasında 907 kişi hayatını kaybetti: 649 Arjantinli, 255 İngiliz ve üç Falkland Adalı.

Günümüzde adalar, İngiliz Güney Atlantik Adaları Kuvvetleri'nin koruması altındaki İngiliz denizaşırı topraklarıdır.
Arjantin ile olan anlaşmazlık hâlâ çözüme kavuşmadı..

Bununla birlikte, Görev Gücü 21 Mayıs'tan itibaren Doğu Falkland'daki San Carlos ve Ajax Körfezi'ne 4.000 askerini direnişle karşılaşmadan karaya çıkardı. Sayıca üstün ancak büyük ölçüde zorunlu askerlik yapmış Arjantin ordusuyla karşı karşıya kaldılar. Siper ve hava üstünlüğünün olmaması, İngilizleri Arjantin mevzilerine gece saldırmaya zorladı.

Goose Green, İngiliz kuvvetleri tarafından ele geçirilen ilk yerleşim yeriydi (28-29 Mayıs). Paraşüt Alayı 2. Taburu şiddetli bir çatışmaya girdi ve bu çatışma sırasında komutanı Yarbay Herbert 'H' Jones öldürüldü.

Albay Jones, çatışma sırasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle ölümünden sonra Victoria Haçı ile ödüllendirilen iki askerden biriydi. Diğeri, Çavuş Ian McKay, 11-12 Haziran'da Mount Longdon Muharebesi sırasında hayatını kaybetmişti.

İngiliz birlikleri, Doğu Falkland'da zorlu arazi, düşman mayın tarlaları ve düşmanca hava koşullarından geçerek adaların başkenti Port Stanley'e doğru 56 mil (yaklaşık 92 kilometre) ilerlemek zorunda kaldı. Askerlerin yarısı, onları taşıması gereken helikopterlerin 28 Mayıs'ta batan SS Atlantic Conveyor gemisinde kaybolmasının ardından yürüyüşü yaya olarak tamamladı .

ivm.org.uk

9 Temmuz 2026 Perşembe

Yaşanmazla Yaşamak

Schopenhauer’dan Dört Ders
Zor zamanlarda, bir umut filozofuna başvurulacağı düşünülür. Buna karşılık, yüzümüzü, umutsuzluğun nihai filozofu olan Arthur Schopenhauer’ya (1788-1860) döndürürken bulduk. Bu, onun tuhaf denecek kadar karanlık olan aşırı kötümserliğinin durumumuzu aydınlatmak için bize yardım edebilmesinden kaynaklanmıyordu. Tam aksine, tüm filozoflar arasında bizi aniden endişelendiren can sıkıntısı, tek başınalık, yalnızlık ve imkânsız görünen mutluluk gibi zihin durumlarına ilişkin kendini en çok düşünmeye vakfeden Schopenhauer’dır. Schopenhauer’nın bu durumlarla ilgili içgörüleri, içinde bulunduğumuz bu yeni sıra dışı şartlarda kendimizle yüzleşip uzlaşmamızı sağlayabilir.

Can sıkıntısı: Hafifletme. Diren.
Hiç kimsenin, can sıkıntısının sana iyi geldiğini söylemesine izin verme. Aşırıya kaçıldığında, can sıkıntısı, bir cezaya mahkûm edilmek kadar kötüdür. Schopenhauer, “yalnızlık ve hareketsizlikle” yalnız kalan mahkûmların, can sıkıntısına düştüklerini, “o kadar korkunç ki mahkûmları intihara bile sürüklüyor” diyerek hatırlatıyor. Can sıkıntısı, ölümcül olabilecek şekilde, son derece ciddidir.

Acıyla birlikte can sıkıntısı, yaşamımızda kaçınamadığımız ızdırabın iki şeklinden biridir. Schopenhauer, bununla ilgili olarak “hayat; acı ve can sıkıntısı arasında, bir sarkaç gibi bir ileri bir geri sallanır ve aslında bunlar, onu oluşturan bileşenlerdir” der. Arzularımızın nesnesinden mahrum kalmak bize acı verir. Buna karşın, arzulanacak bir nesne olmadığındaysa bunalırız. Genelde, arzularımızın bizi meşgul etmesine bel bağlarız; onlar, dikkatimizi dağıtacak bir şeylerin olmadığı boş bir hayattan bizi kurtarır. Arzunun yokluğunda, varlığımızın merkezinde bir boşluk açılır ya da daha doğrusu sonunda kendini fark ettirir. Salt varoluş katlanılamaz bir yük halini alır.

Canımız sıkıldığında, uyarılmak için can atarız. Can sıkıntısı, eylemin itici gücüdür. Bu yüzden, biraz da olsa can sıkıntısının size iyi geldiğini söyleyenler olacaktır. Ancak can sıkıntısı, önemsiz işlere ilham verir, bunlarla ilgili Schopenhauer şunları söyleyebilirdi: kart oyunu, grafiti, şakalaşma ve sataşma gibi her ne olursa. Ya da daha kötüsü can sıkıntısı; taşkınlık, bağımlılık, şatafat ve tantana gibi yozlaşmalara ilham verir. Biz, ihtiyaçlarımızı çeşitlendirerek zevklerimizi çoğaltırız. Görünürde, can sıkıntısı olan bir yaşam, faal lüks bir yaşamdan ayırt edilemeyebilir. (Nitekim, tüm bunlar gerçekleşmeden çok daha önce, kronik bir can sıkıntısından muzdarip olabiliriz.)

Ancak can sıkıntısı ve yaratıcı düşünce arasında özgün bir bağlantı vardır. Schopenhauer’ya göre dâhinin zihni “başka bir amaç olmaksızın devamlı olarak çalışır ve böylece onun için sürekli akan bir zevk ırmağı olur. Öyle ki can sıkıntısı, sıradanlığın bu ısrarcı evcil iblisi, onun yanına bile yaklaşamaz.” Zengin içsel kaynaklarla beslenen zihinsel faaliyet, can sıkıntısını hafifletecek tarzda bir etkinlik değildir; o, can sıkıntısına direnir. Faal bir zihin, arzuların döngüsünden değil, bizzat düşünme eyleminden zevk alır.

O halde birkaç dikkat dağıtıcı şeyin olduğu bir ortam, gelişen bir zihinsel yaşam için ideal koşuldur. Eğer biri, en başta doğru zihinsel güçlere sahipse az da olsa uyarılma, daha yüksek bir zihinsel faaliyeti mümkün kılar:

Hayal gücünün gücü ne kadar aktif olursa bize duyular tarafından, daha az dış sezgi yönlendirilir. Hapishanede veya hasta odasında uzun süre tek başınalık; sessizlik, alacakaranlık ve karanlık hayal gücünün etkinliği için faydalıdır ve onların etkisi altında kendiliğinden oyununa başlar.

Tek Başınalık: Yalnız Olmanın Erdemi
Schopenhauer’ya göre, can sıkıntısına direndikten sonra gelen zihinsel liyakatin ikinci bir işareti ise tek başınalığın kapasitesidir: “herkesin sosyalliği, kendi zihinsel ederiyle neredeyse ters orantılıdır.” Bununla birlikte, tek başınalığı bu kadar erdemli yapan şey ise başlangıçta net değildir.

Öncelikle, Schopenhauer’ya göre, dâhinin zihinsel güçleri çok kuvvetliyse o zaman neden en ufak bir sosyal rahatsızlıkta onların dikkati darmadağın olur? Gürültücü bir gruba karşı gösterilen aşırı tahammül, onların dayanıklılığının daha iyi bir işareti olmaz mıydı? Çok güçlü olan zihinlerinin, tek başınalığa ya da başka bir şeye ihtiyaç duyması zorunlu mudur?

Çözüm, her ne kadar güçlü veya yetenekli olursa olsun hiçbir zihnin, dış dünyadan gelen en ufak müdahaleler tarafından bile kendi dışına çekilmemesi gibi görünüyor:

Sezgiye; yolculuklarda, dünyanın karmaşasında ya da güpegündüz dışarıdan çok fazla gerçek malzeme verildiğinde, o zaman hayal gücü çalışmayı bırakır ve aktif olmaz, hatta kışkırtıldığı zaman bile vaktinin gelmediğini düşünür.

Kaos sırasında konsantrasyonu sürdürebilmek, herkes için çok zor olmalıdır. Asıl sınavsa en başta konsantrasyonu sağlayabilmektir. Rahatsız edici şeylere karşı yüksek derece hassasiyet, aslında zihnin çalıştığına işaret etmektedir; aksi takdirde rahatsız edecek bir şey olmazdı.

İkinci olarak; Schopenhauer, nasıl olur da tek başınalığı bir yandan zihinsel bir erdem olarak yüceltirken, diğer yandan da bilmeye değer herhangi bir şeyin doğrudan dünyadan, hayattan ve deneyimden edinilebileceğini savunabilir? Bu konuyla ilgili şunu söylemektedir:

Diğer taraftan Schopenhauer, can sıkıntısı ve sosyalliğin tetiklediği bu tür önemsiz şeyler arasında kesinlikle seyahat etme dürtüsünü sayar. (İroni üstüne ironi: çok gezmiş olmasının yanında Schopenhauer, aynı zamanda çok da bilgili olmasıyla ünlüydü. Hem bu kadar kitap kurdu olan hem de kitaplardan öğrenme konusunda bu kadar olumsuz düşünen bir başkasını bulmak zor olsa gerek.) Schopenhauer’nın düşüncelerini bir araya getirmek bir hayli kafa karıştırıcı bir iştir. Büyük düşünürler, nasıl olurlar da bir yandan bu kadar dünyevi, diğer yandan bu kadar tek başına olabilirler? Onlar gerçekten de dünyaya daha az açılarak mı onu daha iyi bilmektedirler?

Bu kafa karıştırıcı durumun ardında, aslında bir temel düşünce yatar: Kendini düşün. Tek başınalık, bu dünyadan uzaklaşmayı gerektiriyor olabilir ancak aynı zamanda, zihinsel bir özgürlük de sunmaktadır:

Sadece tamamen tek başımıza olduğumuzda, kendimiz olabiliriz; dolayısıyla, tek başınalığı sevmeyen kimse, aynı zamanda özgürlüğü de sevmemektedir; zira sadece yalnız olduğumuzda özgürüzdür.

Schopenhauer’nın önerdiği fiilî bir yolculuk değil, kendi zihnimize ve düşüncelerimize doğru bir yolculuktur. Bu da başkalarının kendi içsel zihinsel yolculuklarının üretimi olan haritalara bakmanın bir alternatifidir.

Yalnızlık: Tek başınalığın Karanlık Tarafı
Burada, Schopenhauer’nın kalpsizmiş gibi görünme riski vardır. Can sıkıntısına duyarlılıkla tek başınalığa tahammülsüzlüğün, zayıf bir zihnin ürünü olduğu çıkarımı yapılabilir. Sosyal izolasyondan en çok muzdarip olanlara sempati duymayı tercih etmez miyiz? Yalnız olmayı çok kolaymış gibi göstererek onları küçümsemiş olmuyor muyuz?

Doğru, Schopenhauer devamlı birilerinin varlığına ve oyalanmaya ihtiyaç duyan birine çok az sempati göstermekteydi. Ancak bu demek değildir ki o, can sıkıntısı ve yalnızlığın pençesine düşmüş herkes için hiçbir şey hissetmiyor olsun. Nihayetinde, can sıkıntısının bir ızdırap biçimi olarak acı çekmek kadar ciddi bir şey olduğunu bize hatırlatan, Schopenhauer’dan başkası değildir. Can sıkıntısının açtığı yara, çok içeride olduğu için hiçbir zaman çok ciddi gözükmez ancak bu sadece, ızdırabın tespitini zorlaştırmaktadır.

Üstelik Schopenhauer’ya göre, “yalnızlık ve hareketsizlik”ten dolayı sıkılmaktan ölen mahkumları hatırlayın. Burada “yalnızlık” diye çevrilen sözcük, Einsamkeit, Schopenhauer’nın tek başınalık için kullandığı sözcükle aynıdır. Fiziksel olarak, ikisi de sosyal izolasyonla aynı durumdur ancak psikolojik olarak, yalnızlık ve tek başınalık birbirlerinden daha farklı olamazdı.

Ne de olsa yalnızlık, istenmeyen bir sosyal izolasyondur. Ve yalnız olan için rahatsız edici olabilecek şey, kişinin sadece sosyal durumu değildir. Schopenhauer, sosyal izolasyonun yüksek düzeyde zihinsel faaliyete ve özellikle hayal gücüne yardımcı olabileceğini öne sürmektedir. Ancak aşırı aktif bir hayal gücü de her zaman istenen bir şey değildir. Düşünceler de istenmeyen şeyler olabilir ve başka insanların aracılığı olmadan, birinin düşünceleriyle dünya arasındaki sınırlar bulanıklaşmaya başlayabilir.

Schopenhauer’ya göre tek başınalığı yalnızlıktan ayıran şey, can sıkıntısına direnmenin derecesidir. Ancak bazı koşullar altında, örneğin sosyal izolasyonun uzadığı ve kaçınılmaz olduğu zamanlarda, can sıkıntısı ve dolayısıyla yalnızlık dayanılmaz bir hâl almaktadır. Dolayısıyla tek başınalıktan yalnızlığa geçmeye karşı tetikte olmamız gerekir.

Mutluluk: Nimetlerinizi Sayın
Schopenhauer’nın mutluluğun varoluşunu ya da ona ulaşma imkanını reddettiğine dair bir mit vardır. Ancak durum hiç de öyle değildir. Schopenhauer sadece, mutluluk dediğimiz şeyin sandığımız şey olmadığını ifade eder.

Schopenhauer’nın iddiasına göre “genel olarak mutluluk diye adlandırılan şey, aslında ve esasen asla olumsuz ve hiçbir zaman mutlak olarak olumlu değildir.” Daha net bir biçimde söylemek gerekirse: mutluluk, bir arzunun tatmini sonucu olumsuzluğudur. Mutluluk, tatmin olmanın kendisinden çok, arzulamanın sebep olduğu ızdırabın rahatlamasından ibarettir.

Bununla Schopenhauer, mutluluğun hiç hissedilmediğini söylememekte ancak sadece, mutluluğun hissedilmesiyle acının hissedilmesi arasında bir dengesizlik olduğunu ortaya koymaktadır. Kötü şeyler, kendilerini acı ve ızdırap şeklinde göstermede nadiren başarısız olurlar, bizi mutlu etmesi beklenen şeylerse sıklıkla gözden kaçırılabilmektedir. Schopenhauer, “Vücudumuzun tamamının sağlıklı oluşunu hissetmeyiz ancak ayakkabının vurduğu ufacık bir noktayı hissederiz” der.

Schopenhauer’ya göre mutluluk, eğer hissedilirse ve hissedildiğinde, daha önceki veya muhtemel istek durumlarının yansımasından kaynaklanır: “Tatmin ve haz bilişimiz, sadece dolaylı bir biçimde olmaktadır.” Izdırap duygusal bir biçimde doğrudan ortaya çıkarken, mutluluk ise bilişsel ve dolaylı olarak belirmektedir.

Bu yüzden sahip olduklarımızın değerini, elimizde oldukları sırada bilemeyiz ancak onları kaybettiğimizde ve onlara tekrar ihtiyaç duyduğumuzda önemini anlarız. Ve eğer yakın zamanda yaşadığımız birtakım olaylar, bize bir şeyi gösterdiyse o da hafife aldığımız şeylerin nasıl çabucak gözden kaçırıldığı ve onları ne kadar geç fark ettiğimizdir. Aynı zamanda bu, bizi daha minnettar olmaya cesaretlendirirken alışılmış minnettarlığı ifade etmeyi beceremediğimizi de göstermekte ve gelecekteki nimetlerimizi saymak için şu anda kendimize verdiğimiz sözleri tutabilme yeteneğimizi de şüpheye düşürmektedir. Ancak en azından, onlar en sonunda geri döndüğünde, biz de büyük bir rahatlama hissini dört gözle bekleyebiliriz.

Dolayısıyla, “biz; bizi kurtaran ihtiyaçları, hastalıkları, istekleri ve benzer şeyleri hatırlamaktan zevk alırız. Çünkü bu, hâlihazırda sahip olduklarımızı sevmemiz için tek yoldur.” Senin için umut var.

©® Düşünbil (2022)
Yazar: David Bather Woods
Çeviren: İrem Elçi-Bozkurt

Yukarı