Translate

28 Mayıs 2023 Pazar

27 Mayıs Darbesi


Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan 1946 yılına kadar ideolojik ve örgütsel olarak liberal demokratik geleneğe daha yakın tek parti rejimiyle yönetilmiştir. Cumhuriyet Halk Partisinin otoriter bir anlayışla yönettiği ülkede Atatürk inkılaplarının başarıya ulaşması tek parti sisteminin uzun süreli meşruluğunu zayıflatmış ve herhangi bir siyasal şiddet olmadan anayasal düzen içerisinde çok partili demokratik sisteme geçiş sürecini başlatmıştır.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası politikada ortaya çıkan galip devletlerin yeni dünya düzeni oluşturma çabaları, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ilkeleri ve onaylanması, Sovyet yayılmacılığının Türkiye’yi de tehdit etmesi gibi gelişmeler, kuruluşundan itibaren çağdaş uygarlık değerlerini benimsemiş demokratik, uygar batılı devletler arasında yer almaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün “…millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum.” şeklindeki veciz sözüne uygun olarak çok partili demokratik yaşama geçme sürecini hızlandırması gerektiğini ortaya koymuştur.

Nuri Demirağ tarafından 18 Eylül 1945 tarihinde kurulan Millî Kalkınma Partisi ile Dörtlü Takrir sürecinin ardından 7 Ocak 1946’da Celal Bayar’ın liderliğinde kurulmuş olan Demokrat Parti, ikinci çok partili sisteme geçiş çabalarının ilk partileri idi. Tek dereceli seçim usulüyle ve gerçek anlamda bir yarışma ile ilk kez 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan seçimlerde DP 61, CHP 397 ve bağımsızlar 7 milletvekili çıkarmıştı.

Demokratikleşmede önemli bir basamak oluşturan bu seçimlerin ardından Türk parlamento ve demokrasi tarihinde yeni bir süreç başlamış, devletin rolü, özel girişimcilik, köylülerin siyasete katılmasına ilişkin tutum, bürokrasi ve yerel öncelik gibi konularda aralarında ideolojik farklılıklar bulunan CHP ve DP, çok partili dönemin en güçlü iki siyasi partisi olarak iktidar için mücadele etmişlerdir. Bu süreçte CHP, vesayetçi ağırlıklı bir gelişim kavramını benimseyip küçük, Batılılaşmış, eğitimli ve elit kesim üzerinde yoğunlaşırken DP, köylü kitlelerin desteğini sağlamaya ve yerel beklentilerin karşılanmasına öncelik vermiştir.

1946 seçimlerindeki hile iddialarının sonraki seçimlerde tekrarlanmaması amacıyla 1950 Şubat'ında daha demokratik, gizli oy, açık sayım ve tasnif esasına dayalı bir seçim yasası hazırlanmış ve 14 Mayıs 1950 milletvekili genel seçimleri bu yeni yasaya göre yapılmıştır. II. Dünya Savaşı yıllarının ortaya çıkardığı enflasyon, darlık, karaborsa gibi olumsuzluklar, tek parti dönemindeki devletçilik uygulamasının birleştiricilik ve bütünleyicilikten uzaklaşması, köylülerin mağduriyeti, enflasyon nedeniyle yaşam standartları oldukça gerileyen sabit gelirlilerin hoşnutsuzluğu, Cumhuriyet'in reformlarından ve laiklik uygulamalarından tedirgin olan gelenekçi çevrelerin huzursuzluğunun yarattığı tepkiler, bu seçiminin sonuçlarına yansımış, DP %53,3 oy oranıyla parlamentoda %83,57’lik (408 milletvekili), CHP %39,78’lik oy oranıyla %14,4’lük (69 milletvekili) temsil gücüne erişmiştir.

Çoğunluk sisteminin ortaya çıkarmış olduğu bu dengesiz dağılım 1954 ve 1957 seçimlerinin sonuçlarına da yansımış, 1954 seçimlerinde DP %56,6 oy oranına karşılık parlamentoda %93 (503 milletvekili), 1957 seçimlerinde %47,7 oy oranıyla %69,5'lik temsil gücüne (424 milletvekili); CHP ise 1954 seçimlerinde %34,8 oy oranıyla %5,7 (31 milletvekili), 1957 seçimlerinde %40,8 oy oranıyla %292'lik temsil gücüne (178 milletvekili) erişebilmiştir.

Türk siyasi hayatında 1946 yılından itibaren tek dereceli seçim usulüne ve çok partili döneme geçilmiş olmasına rağmen 1924 Anayasası'nda seçilmiş çoğunluğun (parlamento) gücünü kontrol edecek etkili bir kontrol ve dengeleme sisteminin olmayışı anayasanın otoriter bir hükûmet aracı olarak kullanılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. 1924 Anayasası'nda, egemenliğin tek kullanıcısı olarak kabul edilen TBMM’deki çoğunluğa siyasal yaşam, demokratik ve eşitlikçi bir işleyiş anlamında sınırlama getirilmemiş, yargı bağımsızlığı ve denetimi konusu zayıf kalmış, temel hak ve özgürlükler açık anayasal güvencelere kavuşturulmamıştır. Anayasa çoğulcu, özgürlükçü ve katılımcı demokrasi yerine çoğunlukçu bir demokrasiyi öngördüğü için tek parti dönemi ile başlayan iktidarların parlamentoyu ve seçimleri etkili bir şekilde kontrol etme geleneği belirgin bir şekilde bu dönemde de devam etmiştir. Temsilde adalet anlayışı yerine, yönetimde istikrarı sağlamaya yönelik olan sistemin Cumhuriyet'in ilk yıllarında parlamentonun etkin ve hızlı çalışarak ülkenin çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemesine katkıda bulunması düşünülmüştü. Ancak temel hakların etkili yasal garantisinin ve yasama tarafından çıkarılan kanunların anayasallığının yargı denetiminin olmaması sebebiyle DP iktidarının ilk döneminde muhalefet haklarını önemli ölçüde kısıtlayıcı yasalar çıkarılmıştır.

1953 yılından itibaren üniversite öğretim üyelerinin siyasi kuruluşlarda görev almalarının, siyasi yayın ve beyanda bulunmalarının yasaklanması CHP’nin mal varlığına el konularak hazineye devredilmesi, Millet Partisinin kapatılması, CHP ve Cumhuriyetçi Millet Partisine 1954 seçimlerinde çoğunluk sağlayan bazı il ve ilçelerin statüsünün değiştirilmesi (1950 seçimlerinde CHP’nin daha çok oy aldığı Abana ilçesinin ilçe merkezi olmaktan çıkarılması, 1954 seçimlerinde CHP’ye çoğunluk sağlayan Malatya’dan Adıyaman ilçesinin ayrılarak il yapılması, Cumhuriyetçi Millet Partisine çoğunluk sağlayan Kırşehir’in ilçe statüsüne indirilmesi) partilerin faaliyetlerine sınırlama getirilmesi, radyonun partizanlaştırılması, parlamentonun denetim görevinin zorlaştırılması, dokunulmazlıkların kaldırılmasının kolaylaştırılması, basına ve basın mensuplarına yönelik ağır yaptırımları içeren yasal düzenlemeler, sendikaların ve gazetelerin kapatılması, memur tasfiye yasasının çıkarılması gibi anti demokratik düzenleme ve uygulamaların başlaması, iktidar-muhalefet ilişkilerini gittikçe sertleştirdiği gibi, muhalefetin ve parlamentoda temsil edilmeyen kesimlerin iktidar karşısında sert politika ve tavır izlemesine sebep olmuş, anayasa değişikliği isteklerini gündeme getirmiştir. Böylece tek partili dönemin otoriter ve vesayet partisi anlayışının yerine çoğunluk egemenliğini, parti içi katı disiplini, parti içi demokrasi yerine lider egemenliğini esas alan, meclisin hükûmet üzerindeki denetimini kaldıran, meclisi ve ülkeyi tek elden hükmetmeyi sağlayan, siyasal çoğunluğun muhalefeti ezmesinin yollarını açan, fiilî bir yürütme üstünlüğü veya parti oligarşisi yaratan anlayış ve uygulamalar ortaya çıkmıştır.

Kuvvetler birliği ve millî egemenlik anlayışını esas alan anayasa ve çoğunluk sisteminin iktidara alternatif olabilecek, güçlü ve etkili bir şekilde denetim görevi yapabilecek muhalefetin oluşmasına imkân sağlamaması, az gelişmiş demokrasilerde parlamentoya temsilci gönderememiş kesimlerin hürriyet ve eşit muamele haklarının göz ardı edilmesine yol açmış, iradeleri parlamentoya yansımayan kesimlerin haklarının korunma ve savunmasının da zayıf muhalefete düştüğünü göstermiştir. Güçlü iktidarla zayıf muhalefetin parlamento içi ve dışı ilişkilerinde ortaya çıkardığı sertlik, muhalefeti yok sayma veya muhalefete karşı devlet gücüyle hareket etme gibi demokrasi dışı tutum ve yaklaşımlar 1954 seçimlerinden sonra artmıştır.

DP’nin üçüncü iktidarı döneminde vatanın çıkarlarının korunmasının DP’nin iktidarıyla devam edebileceğine inananların bir çatı altında toplanması gerekçesiyle Vatan Cephesi’nin kurulması, parlamentonun denetim görevini zorlaştıran ve dokunulmazlıkların kaldırılmasını kolaylaştıran iç tüzüğün kabul edilmesi, DP iktidarı baskısına karşı millî muhalefet cephesi kurularak güç birliği oluşturulması parlamento çalışmalarını istikrarsızlaştırmış, iktidar-muhalefet kavgasını daha da şiddetlendirmiştir. Muhalefetin güç birliği ve iktidarın vatan cephesi toplumdaki gerginlik ve kutuplaşmayı da artırmış, karşılıklı siyasi söylem ve suçlamalar her geçen gün sertleşmiştir. Gerginlik sürecinde Menderes, CHP’yi meclis içi ve dışı manevralarla demokratik idareyi felce uğratmak ve çoğunluğun üzerinde azınlığın tahakkümünü tesis etmek, orduyu hükûmete karşı kışkırtarak ihtilal tahrikçiliği yapmak, ülkeyi ihtilale ve kardeş kavgasına sürüklemek, taraftarlarını silahlandırmak, hükûmetin meşruiyetini tartışmak, halkı yasa dışı yollarla hükûmete ve devlete karşı kışkırtmak, hücre örgütüyle çalışan gizli kollar kurmaya çalışmak ve orduyu siyasete karıştırmakla suçlamıştır. CHP de DP iktidarını antidemokratik yasalar çıkararak demokrasi rejiminden uzaklaşmak, dini siyasete alet etmek, anayasaya sadakat göstermemek, antilaik uygulamalarla Cumhuriyet rejimini tehlikeye düşürmekle suçlamıştır.

Tek parti döneminin ana eksenlerinden birini oluşturan kamu bürokrasisinin DP ile çatışması ve çok partili dönemde de CHP’ye olan bağlılığını sürdürmesi, DP’nin dinî faaliyetlere karşı gösterdiği geniş hoşgörünün bu bürokrasi tarafından laiklik ilkesine ihanet olarak görülmesi, asker ve sivil tüm bürokrasi gruplarının DP döneminde politik etki ve sosyal statü kaybına maruz kalması, DP’nin dış borçlanmaya ve enflasyona dayalı finansman kanalıyla ithal ikameci sanayi ve tarım politikalarının ücretliler üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin tepkiye dönüşmesi de demokratik rejimin çöküşünde etkili olmuştur.

Çok partili yaşama geçilmesinden sonra ordu içinde oluşan bazı gizli örgütlenmeler de DP politikalarından duyulan hoşnutsuzluk karşısında güçlenerek dayanışmaya dönüşmüştür. 1908’de Meşrutiyet’e geçişe önderlik eden ordu, Millî Mücadele’de başarı kazanılmasında, Cumhuriyet’in kurulmasında ve Atatürk devrimlerinin hayata geçirilmesinde etkili bir rol oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar üstlendiği rolün gereklerini yerine getirmede tereddüt göstermeyen orduda, savaş öncesinde rejim hakkında bazı görüş ayrılıkları baş göstermiştir. Atatürk’ün ölümünün ardından İsmet İnönü’nün ordunun da desteğini alarak cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaklaşan dünya savaşı tehlikesi ordunun rejim sorunu hakkında düşünmesine biraz ara vermiş, ancak savaş yıllarında ordu karargâhlarında cunta toplantıları yapılmaya başlanmış ve askerî birliklerde gizli faaliyetler ivme kazanmıştır

Tek parti döneminde, Atatürk dönemindeki yapılanmadan sapmaya bir tepki olarak CHP’nin tarafsız bir idare kuramayacağı fikrinden hareketle ordudaki kurmay subaylar arasında bir müdahale fikri belirmeye başlamış, ancak DP’nin seçimleri kazanmasıyla bu endişeler dağılmıştır. Daha sonra 1955 yılında genç kurmay subaylardan oluşan ilk gizli teşkilat kurulmuş, düzenli toplantılarla yapılan teşkilatlanma hareketi başlangıçta orduda yapılacak ıslahatları ve zaman zaman da siyasi gelişmeleri ele almıştır. 1956’da teşkilata DP’nin Atatürk devrimlerinden verdiği tavizlere bir tepki olarak Atatürkçüler Cemiyeti adı verilmiş, örgütlenme İttihat ve Terakki Cemiyetine benzer şekilde hücre sistemi ile yapılmıştır. Bu sırada İstanbul’da teşkilatlanan bu gruptan başka Ankara’da iki ayrı yerde birbirinden habersiz teşkilatlanan gruplar bulunmaktadır. Bir süre sonra bu iki grup birleşerek bazı hedefler saptamış, buna göre teşkilat üye sayısının yirmi beşi aşmayacağı, güvenlik konusuna dikkat edilmesi, askerî merkezlerin bulunduğu büyük şehirler ve tayinlerin yapıldığı Erkân Dairesinin öncelikle kontrol altına alınması gerektiği vs. üzerinde durulmuştur. 1957 yılında Yıldız Harp Akademisinden mezun olan subaylar tayin oldukları yerlerde teşkilatlarına yeni isimleri eklemişlerdir. 1957 yılı sonlarına doğru ülkedeki siyasi havanın müdahaleyi gerektirdiği düşünülerek “ihtilal” fikri doğmuştur. Bir süre sonra “9 Subay Olayı” olarak adlandırılan olayın yaşanması üzerine iki yıldır faaliyette bulunan teşkilat dağılmıştır. Samet Kuşçu adlı bir kurmay binbaşının 20 Aralık 1957’de askerî müdahale planlayan gizli teşkilat mensuplarını ihbar etmesiyle dokuz subay tutuklanmış, soruşturma sonucu yeterli delil bulunamaması sebebiyle altı ay süren mahkeme sonucunda subaylar beraat etmiş, sadece Binbaşı Kuşçu “orduyu isyana teşvik etmek” suçundan iki yıl hapse mahkûm olmuştur.

Dağılan teşkilat 1959 yılı başlarında yeniden toparlanmış ve Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’e liderlik teklif edilmiş, Gürsel’in teklifi kabul etmesiyle çeşitli yerlere dağıtılmış hâlde bulunan subayların planlı bir şekilde merkezlere tayinleri yapılmaya başlanmıştır. 1959 yılı sonlarında gizli teşkilat oldukça genişlemiş, önemli bir gelişme olarak Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı Komutanlığına Albay Osman Köksal, Erkân Şubesi Müdürlüğüne Yarbay Suphi Karaman getirilerek ordu içindeki iki kritik noktaya hâkim olunmuştur. Bazı ileri gelenlerinin başka noktalara sevkiyle en kıdemli Albay sıfatıyla Alparslan Türkeş’in başkanlık ettiği toplantılarda idarenin nasıl olması gerektiği tartışılmıştır. Ankara’daki bu teşkilatlanma sürerken İstanbul’da Yarbay Orhan Kabibay ve Binbaşı Orhan Erkanlı tarafından teşkilatın İstanbul kanadı oluşturulmuştur. Bir yandan askerî müdahaleyi planlayan teşkilat genişlerken diğer yandan ülkedeki siyasi gerginlik artmış, Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiştir.

Hükûmetin sıkıyönetimle birlikte orduya yüklediği sorumluluk, darbeci subayların harekete geçmesine sebep olmuştur. Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel’e daha önce istediği yıllık izin verilmiş, sonrasında yaş haddinden emekliye ayrılması gerekmiştir. Başsız kalma endişesi yaşayan darbeci subayları yatıştıran Gürsel, orduya ve hükûmete son mesajlarını vererek görevinden ayrılmıştır. Bunun üzerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Başkanı Tümgeneral Cemal Madanoğlu liderliğe getirilerek 18 Mayıs’ta darbe gününün belirlenmesi için bir toplantı yapılmıştır. Askerî müdahalenin 26 Mayıs’a kadar yapılması kararlaştırılmış ve burada askerî hareket planının temel noktaları tespit edilmiştir. Başbakan Adnan Menderes’in 26 Mayıs’ta Atina’ya yapacağı geziyi iptal ederek Eskişehir’e gitmesi üzerine darbe bir gün sonrasına 27 Mayıs’a ertelenmiştir. 1960 yılının Mayıs ayına doğru ülkede hızla yayılan kargaşa, terör, sokak gösterileri ve güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırılar, hükûmetin asayişle ilgili daha güçlü önlemler almasını gerektirmiştir. 28-29 Nisan'da meydana gelen öğrenci olaylarına müdahale için gönderilen subay ve askerlerin öğrencilere katılmasının yanı sıra, Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs'taki protestoları da üniversite ve bazı ordu mensuplarının hükûmeti meşru görmemeye başladığını ortaya koyduğu gibi, askerî darbeyi planlayan gizli teşkilatın müdahalenin gün ve şeklinin kesinleştirilmesinde sona yaklaştığını göstermişti.

CHP’nin ülke genelinde gayrimeşru faaliyetlerinin bulunup bulunmadığını araştırmak için TBMM İç Tüzüğü'nün 177. maddesi gereğince 18 Nisan 1960 tarihinde kurulan Tahkikat Komisyonu’nun gayrimeşru faaliyetlerin var olduğu ön kabulüyle niteliğini ve içeriğini araştırmayı amaçlaması, komisyonun işlev ve amacının geniş tutulması, Meclis içindeki ve dışındaki gerginlik ile çatışmayı artırmış, böylece ihtilale giden süreç başlamıştır.

Ülkenin içinde bulunduğu durumdan kaygı duyan Türk Silahlı Kuvvetleri 3 Mayıs 1960 tarihinde Millî Savunma Bakanı'na hükûmette değişiklik yapılmasını, İstanbul ve Ankara valileriyle emniyet müdürlerinin değiştirilmesini, Tahkikat Komisyonları kuran kanun da dâhil olmak üzere antidemokratik tüm kanunların yürürlükten kaldırılmasını, vatandaşların hürriyet ve eşit muamele hakkına riayet edilmesini, tutuklu gazetecilerin çıkarılacak bir af yasasıyla salıverilmesini içeren bir muhtıra vermiştir.

1960 yılının Mayıs ayının ikinci haftasından itibaren yurt içi gezilere ağırlık veren Başbakan Adnan Menderes, ziyaret ettiği il ve ilçelerde halka hitaben yaptığı konuşmalarda CHP’yi ve onun gençlik örgütünü isyan, fitne, fesat ve anarşik olayların tahrikçisi ve sorumlusu olarak gördüğünü, CHP’nin seçimsiz ve kural dışı yöntemlerle iktidara gelmeye çalıştığını, millet iradesiyle iktidara gelenlerin seçim dışı yöntemlerle iktidardan uzaklaştırılamayacağını ifade etmiştir.

27 Mayıs 1960 gecesi gerçekleştirilen askerî darbenin hemen ardından radyodan yayımlanan bildiriyle demokrasinin içine düştüğü buhran ve üzüntü verici son hadiseler sebebiyle kardeş kavgasına meydan vermemek için Türk Silahlı Kuvvetlerinin memleketin idaresini ele aldığı duyurulmuştur.

Bildirinin devamında, partiler üstü tarafsız bir yönetimin nezareti altında, adil ve serbest seçimlerin yapılarak idarenin seçimi kazananlara devir ve teslim edileceği, hangi partiden olursa olsun her vatandaşın kanunlar ve hukuk ilkeleri esaslarına göre muamele göreceği, Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine riayet edileceği, bütün ittifaklara ve taahhütlere, Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine bağlı kalınacağı belirtilmiştir.

Darbe sabahı Cumhurbaşkanı Celal Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Bakanlar Kurulu ve Tahkikat Komisyonu üyeleri, DP Milletvekilleri gözaltına alınarak Harp Okulu binasına götürülmüş, siyasal partilerin faaliyetlerine son verildiği duyurulmuş, Başbakan Adnan Menderes de Kütahya’da gözetim altına alınmıştır. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun, üst rütbeli bazı asker ve bürokratlar, emniyet görevlileri de tutuklanmış ve yargılanmak üzere Yassıada’ya götürülmüşlerdir.

Darbenin ardından 12 Haziran 1960 tarihinde kabul edilen 27 maddelik “1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanununun bazı hükümlerinin kaldırılması ve bazı hükümlerinin değiştirilmesi hakkında 1 nolu geçici kanun” ile Millî Birlik Komitesi ve Yüksek Adalet Divanı oluşturulmuştur. Darbenin gerekçesinin de açıklandığı Kanun'un giriş kısmında iktidar partisi yöneticileri tarafından anayasanın çiğnendiği, Türk milletinin bütün fert ve insanlık hak ve hürriyetlerinin ve dokunulmazlıklarının ortadan kaldırıldığı, muhalefet denetiminin işlemez hâle getirilip tek parti diktatoryası kurularak TBMM’nin fiilen bir parti grubu durumuna düşürüldüğü ve meşruluğunu kaybettiği belirtildikten sonra, silahlı kuvvetlerin,Ordu İç Hizmet Kanunu’nun 34'üncü maddesi uyarınca Türk yurdunu ve Türk Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumak, hukuk devletini yeniden kurmak amacıyla Türk milleti adına harekete geçerek milleti temsil vasfını kaybetmiş Meclis'i dağıtıp iktidarı geçici olarak Millî Birlik Komitesine emanet ettiği ifade edilmiştir.

Kanun'a göre Millî Birlik Komitesi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na göre sahip olduğu bütün hak ve yetkilere sahip bulunacak, Yüksek Adalet Divanı da sakıt cumhurbaşkanını, başvekili, vekilleri, eski iktidar mensuplarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılamakla yetkili olacaktır.

Millî Birlik Komitesinin başkanlığına Orgeneral Cemal Gürsel getirilmiş, Gürsel aynı zamanda Başbakan, Millî Savunma Bakanı ve Başkomutanlık görevlerini de üstlenmiştir. MBK'de 6 Ekim 1960 tarihinde yargılamaları yapacak olan Yüksek Adalet Divanı Başkanlığı'na Yargıtay 1. Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol’u, Yüksek Adalet Divanı Başsavcılığı'na da Yüksek Soruşturma Kurulu Üyesi Altay Ömer Egesel’i getirmiştir.

Yassıada’da 14 Ekim 1960’ta başlayıp 15 Eylül 1961’de sona eren yargılamalarda tutuklu sanıklar, anayasayı ihlal, vatana ihanet, Meclis İç Tüzüğü'nün değiştirilmesi, Kırşehir’in ilçe yapılması, CHP’nin mallarına el konulması, haksız kredi tahsisi vs. gibi suçlardan hüküm giymişlerdir. Duruşmalarda 592 sanıktan 288’i için idam istenmiş; ancak 15 sanığa idam, 31’ine müebbet, 418 sanığa çeşitli cezalar verilmiştir. Haklarındaki idam kararları oy birliği ile alınan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın cezaları 16 Eylül’de, Başbakan Adnan Menderes’inki de 17 Eylül’de infaz edilmiş; Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ınki ise yaş haddi sebebiyle müebbet hapse çevrilmiştir.

Millî Birlik Komitesi ile Temsilciler Meclisinden oluşan anayasa hazırlamakla görevli Kurucu Meclisin hazırlamış olduğu anayasa 9 Temmuz 1961 tarihinde yapılan halk oylamasıyla %61,7 oy oranıyla kabul edilip yürürlüğe girmiştir.

Bu anayasa ile Meclis en yüksek karar mercii olmaktan çıkarılmış, egemenliğin yetkili organlar eliyle kullanılacağı ilkesi dâhilinde seçilmiş organların gücünü sınırlandırmak amacıyla Anayasa Mahkemesi, ikinci meclis (senato) gibi kontrol ve dengeleme sistemleri getirilmiş; idari mahkemeler güçlendirilmiş; oluşturulan Millî Güvenlik Kurulu ile askerî bürokrasinin sistem içindeki etkinliği anayasal bir kural hâline getirilmiş; üniversiteler, radyo ve televizyon kurumu yönetsel özerklik kapsamına alınmış; yasama ve yargı hem görev hem yetki olarak kabul edilirken yürütme sadece görev olarak tanımlanmış; tam yargı bağımsızlığı sağlanmış; temel hak ve özgürlükler genişletilmiştir.

Ancak bu düzenlemeler demokrasi ve uzlaşma kültürünün gelişmemesi, toplumun demokrasiyi bir yaşam tarzı olarak içselleştiren bireylerden oluşmaması, siyasal sistemin işleyişine özgür iradesiyle ve kararlılıkla katkı sağlayacak nitelikli eğitimle yetişmiş, örgütlü, bilinçli ve entelektüel seçmen kitlesinden yoksun olunması, siyasal partilerin antidemokratik ve oligarşik usullerle yönetilmeye devam edilmesi gibi sebeplerle gerçek ve ileri demokrasiye ulaşılması, ilerleyen yıllarda yeni askeri ve sivil darbelerin yaşanmaması için yeterli olmamıştır.

Atatürk Ansiklopedisi
Yazarlar: Mehmet Temel, Yasemin Doğaner

25 Mayıs 2023 Perşembe

Karizmatik Liderlik ve Başkanlık Sistemleri

Siyaset Teorisi ve Felsefesinde Monokratik Yönetimler, Karizmatik Liderlik ve Başkanlık Sistemleri

Başkanlık sistemini, tüm tür ve türevleriyle, birçok bakımdan makbul (demokratik) bir yönetim biçimi saymayanlardanım. Tek-tük istisnası olduğu zorlanılarak savlanılabilecek sanılsa da, bunun kuralı bozmayacağını, başkanlık sistemlerinin ait ya da akraba oldukları daha geniş kategoriler nedeniyle, demokrasiden sapma oluşturduğunu düşünenlerdenim. Türkiye özelinde ise, çeşitli tarihsel ve kültürel nedenlerden dolayı “açık ve yakın tehlike” yarattığını 1980’lerden beri yazanlardanım. Son 200-250 yılın ürünü olan ve son 80-100 yılda da hızlanarak üremeye devam eden bu türün ve terimin ardında çok ağır bir tarihsel sicilin ve kavramsal yükün bulunduğuna işaret etmeye çalışacağım.

Başkanlık sistemlerinin, çağdaş temsili demokrasilerin normu olan parlamenter sistemden değişen derecelerde sapmalar oluşturduğunu, özellikle yoz/yozlaşmış örneklerinin otokratik / monokratik, hatta monarşik yönelimlere/eğilimlere (daha doğrusu regresyonlara) en ziyade gebe yönetim biçim(ler)i olduğunu savlayacağım.

Liberal kapitalist devletin tipik temsili demokrasi organizasyonu olan parlamenter sistemden aşırı / uç sapma faşizmler ise, ara sapmanın da, Walter Bagehot’un vaftiz babası olduğu prototip ABD başkanlık sistemi olduğunu söyleyeceğim.

Soğuk savaşla birlikte daha da yaygınlaşan ve çoğu Amerikan emperyalizminin bağlaşığı veya uydusu olan çeşitli başkanlıkçı rejimlerin aşağıda bir listesini vereceğim —Ortadoğu’da, Asya’da, Latin Amerika’da, giderek de Avrupa’da.

Türkiye’nin sicili

Otoriter, otokratik ve monokratik yönetim biçimleri itibarıyla şişkin bir sicile sahip olan Türkiye için ise ders kitaplarına örnek olay olarak girebilecek bir “açık ve yakın tehlike” mevcuttur: “Eski Türk”te, Selçuklu’da, Osmanlı’da, Cumhuriyet Türkiyesi’nde bu kategorinin çeşitli biçim ve dozları, alt-türleri vardır: kağanlık, hanlık, başbuğluk, sultanlık, padişahlık, cumhurbaşkanlığı resmiyeti ardında fiilen ebedi ve milli şeflikler (tek-parti ve tek-adam döneminin “reel” anayasası 1924 değil, parti tüzük ve programlarıdır), faşizan askeri diktatörlükler vs., vb., vd. Tabii, Weber deyişiyle patrimonyalizm, sultanizm, karizmatik liderlik, Marksist deyişle oryantal despotizm, bonapartizm, bizim deyişimizle solidarist ve faşist alt-türleriyle korporatist rejimler, hep ilgili, bitişik, akraba olgular ve kavramlardır. Bunların karşılıkları elbette Batı’nın tarihinde de vardır, ama parlamenter ve temsili demokrasi de birkaç yüzyıldır ciddi mesafeler almıştır. Doğu’ya pek uğramamasının nedenlerinden biri, çeşitli biçim ve dozlarıyla askeri müdahalelerdir.

Belki de tek istisna, ya da parantez, çeşitli veballerinin yanısıra iyi tarafları da olan 1961 Anayasası’nın öngördüğü, parlamenter sistemin temsili, sorumsuz, az yetkili Cumhurbaşkanlığı kurumudur —ki bu dahi askerî darbeciler ve militarist siviller tarafından suistimal edilmiştir. Türkiye’de otoriter ve otokratik alt-akıntılar hep varolagelmiştir. (1961’deki 1982’ye evrilen “yürütmenin üstünlüğü” sorununu, özellikle askerî vesayet ve müdahale biçim ve dozlarını çok yazmıştım, burada girmeyeceğim.)

Büyük sınav ve temel soru
Başkanlık sistemi eğilimleri ve yüzeye çıkma zorlamaları da yeni değildir, gökten zembille inmemiştir. Süleyman Demirel ve Turgut Özal da bunu yoklamıştı. Ne ki iç siyaset de, ABD’nin o günlerdeki tutumu da bu emellerin realize edilmesine elvermemişti. Ya da buna henüz lüzum görülmemişti. Şimdi ise bu “verimli toprak” bir kez daha sürülmek riskiyle karşı karşıya: Vaktiyle yerel orduyla işini görmüş olan ABD, bagajında bol da din olan sivil bir “plebisiter diktatörlük”ün başkanlık girişimine bu sefer hayırhah bakıyor gibidir. “Fiili”den “resmi”liğe geçişi zorlayan bir karizmatik liderlikle, gerilimli de olsa, belli bir işbirliği içindedir.

Büyük sınav ve temel soru Dolayısıyla, bir yönetim biçimleri-rejim modelleri-anayasa tipleri fuarında mal seçen kaprisli, hoppa tüketiciler gibi x modeli, y modeli, z modeli elleyen siyasetçilerin ve aydınların yürüttüğü ehliyetsiz münazaralar yanlış tartışmalardır. Tabii her şey tartışılsın ama, sadece türevlerin yüzeysel kurcalanması şeklinde değil, bunların türevi oldukları türün ve prototipin teorideki ve pratikteki sorunları ile Türkiye için özellikle söz konusu olan risklerinin ayırdında olarak. Mesele basit bir eşdeğerli seçenekler meselesi değil, toplum için yaşamsal uzantıları ve sonuçları olacak, şahısları da aşan bir büyük sınav meselesidir. Temel soru da, markalardan hangisini seçsek değil, hiçbirini seçmemek için hangi nedenlerin olduğudur. Asıl tartışılması gereken parlamenter sistemin, partiler demokrasisinin, “yasama üstünlüğü”nün, yargı bağımsızlığının, eğitimin, sağlığın vs. nasıl ıslah edileceği, müzminleşmekte ve vahimleşmekte olan “yürütmenin üstünlüğü”nün nasıl frenleneceği, iç ve dış savaş ve şiddet eğilimlerinin nasıl önleneceğidir.

Demokrasiden aşırı sapma ve ara sapma
“Yürütmenin üstünlüğü”, monarşik ve monokratik tarihte kökleri olan, ABD başkanlık sistemiyle sözde demokratik bir kisveye bürünen, iki dünya savaşı arasında (ve kısmen de sonrasında) faşizme evrilen, soğuk savaşla birlikte özellikle Amerikan uydu ve kuklalarında çeşitleri görülen başkanlık sistemlerine ve tek-adam diktatoryalarına yol veren bir genel kategoridir. Bunun içinde yer alan başkanlıkçı ve başkancı rejimler, kişisel diktatörlük ve despotluktan bir önceki istasyondur. Liberal parlamenter demokrasiden aşırı sapma faşizm ise, ara-sapma başkanlık sistemidir.

Hatta denebilir ki, cumhuriyete nispetle monarşi ne ise, parlamenter demokrasiye nispetle başkanlık sistemi odur. Bu karşıtlığın üstüne bir de alt-tür içi yozlaşmayı eklemek gerekir: Nasıl tiranlık monarşinin yoz/yozlaşmış biçimi ise, çeşitli çevre ülkelerinin başkanlık sistemleri, prototip ABD başkanlığının daha da yozlaşmış biçimleridir. Hepsinde kuralların ve normların yönetimi değil, kişilerin yönetimi, otokrat ve monokratların egemenliği hâkimdir. Halk egemenliği gitmiş, tek-adamın yığın güdümü gelmiştir. “Kuvvetler ayrılığı” mitinin mevcut olduğu yerlerde de bu çoğu zaman lafta ve rafta kalmıştır (aşağı bkz.).

Yazının tamamı için tıklayınız

24 Ara 2015

17 Nisan 2023 Pazartesi

Demokratik ve Çevreci Bir Toplumsal Hareket

Gustave Massiah-
Fransa şu anda sosyal, ekolojik ve demokratik konulardaki çelişkileri açığa çıkaran yeni bir sosyal ve siyasi kargaşa evresiyle karşı karşıya. Emeklilik reformuna karşı devam eden direniş ve agresif hükümet eylemleriyle karşılanan yoğun çevre protestoları ile protestolar giderek kitleselleşiyor. Gençler otoriterliğe karşı direnişe daha fazla angaje olmuş durumda. Bu çelişkilerle birlikte gelen yoğun çatışmaları ve şiddeti nasıl anlayabiliriz?

Cumhurbaşkanlığına ikinci kez seçilen Emmanuel Macron, Ulusal Meclis'te nispi bir çoğunluğa sahip olduğunun farkındaydı. Emeklilik reformunu hayata geçirerek, prim süresini uzatmaya ve tam emeklilik için emeklilik yaşını ertelemeye sıcak bakan Cumhuriyetçi partisi ile çoğunluğu oluşturabileceğine inanıyordu. Bu ittifakı daha da sağa kayarak; göç ve barınma haklarını kısıtlayacak yasaları hayata geçirerek güçlendirmeyi amaçlıyordu. Politik ortamı üç farklı ideolojik akıma bölen siyasi kutuplaşmanın boyutlarını tam olarak kavrayamadı: neoliberal sağ, kimlik ve milliyetçiliğe dayanan yeni bir sağ (aşırı sağdan ilham alan) ve birleşmiş bir sol. Bu kutuplaşma uluslararası ölçekte de pekişmişti. Fransa'daki tablo, parlamento çoğunluğunu elde etmeyi zorlaştırırken başkanlık sisteminin eksikliklerini de artırıyor olup kurumların bir kriz döneminde nasıl yetersiz kaldığını da gözler önüne seriyor.

Odağı emeklilerin maaşlarına koyma kararı yalnızca taktiksel bir hamle değildi, ivedi olmasa da köklü bir geçmişin ürünü olan stratejik bir yönelimdi. 1981'den itibaren bu durum açıktır: Seçimleri kazanan sol hükümet, insanlara hayatlarını yaşayabilmeleri için daha fazla zaman tanıma vaadinin bir parçası olarak 60 yaşında emeklilik ve 35 saatlik çalışma haftası uygulamalarını hayata geçirmişti. Ne var ki bu hamle sol hükümetin öngöremediği kilit bir çelişkiye yol açmıştı. 1980'lerden önce emeklilik meselesi toplumsal hareketlerde pek gündeme gelmiyordu. 1982'den itibaren ise merkezî ve nükseden bir mevzu haline geldi.

Fransa'daki toplumsal hareketlerin geçmişine bakacak olursak, emekli maaşları için verilen mücadelelerin nasıl önemli bir rol oynadığını görebiliriz. Ulusal düzeyde ayaklanmalara önayak olmuş önemi yadsınamaz yaklaşık on beş toplumsal vuku buldu. 1984'te düzenlenen eşitlik için yürüyüş, 1986'da kayıtdışı çalışanların açlık grevi ve yine 1986'da Devaquet reformuna karşı gerçekleştirilen öğrenci grevi. Özel eğitim hakkı için düzenlenen tek sağ ulusal seferberlik olan 1984'tekinden hiç bahsetmiyorum bile. 95'ten itibaren, dokuz büyük eylemden altısı emeklilik sistemi reformlarına karşıydı; halbuki öncesinde bunun için hiç eylem olmuyordu. 1995'te Juppé emeklilik reformu tasarısına karşı; 2003'te Fillon emeklilik reformu tasarısına karşı; 2010'da yeni Fillon planına karşı; 2018'de demiryolu işçilerinin hakları için; 2019'da Edouard Philippe reformuna karşı; 2023'te şu anki reforma karşı. 1995 yılından itibaren Fransa'da emeklilik konularına odaklanmayan sadece üç büyük toplumsal hareket meydana geldi. Bunlar, Jacques Chirac tarafından başlangıçta onaylanıp daha sonra iptal edilen 2016 tarihli ilk işe giriş sözleşmesi; El Khomry Yasası diye bilinen 2016 tarihli İş Yasası ve 2018 yılındaki Sarı Yelekliler hareketidir.

Yani demem o ki emeklilik konusunda ortada derinden gelen bir mesele var. Emeklilik yaşının 1982'de 60'a çıkarılmasından günümüze başa geçmiş tüm hükümetlerin öncelikli hedefi, saplantısı bu konu oldu. Bunun için iki neden öne sürülüyor: ortalama yaşam süresinin artıyor oluşu emekli maaşlarının finanse edilmesini imkânsız hale getirecek, uluslararası rekabet ise buna izin vermeyecek ve Fransız ekonomisi mahvolacak. Durum bu olunca birkaç emeklilik reformu ve haftalık 35 saat çalışma sistemine geri dönüldü ve bunlar da birbirinden önemli toplumsal hareketlerle karşılandı. Bunu müteakip yıllar ise bu korkulara bir yanıt verdi. Fransız ekonomisi uluslararası rekabetin yarattığı şok altında çökmedi; kırk altı yıl boyunca direndi. Şirketlerin sosyal katkı paylarını sistematik olarak azaltmasına rağmen emekli maaşlarının finansmanı imkânsız hale gelmedi. Bir yandan da Fransa'nın durumu Avrupa ve uluslararası sermaye için kabul edilemez düzeyde. Zira diğer ülkelerin eğilimi çalışma saatlerinin ve emeklilik yaşının arttırılması yönünde. Avrupa'da emeklilik yaşı 67'ye yükseldi ve şimdi 70'e çıkarılması planlanıyor. Fransız istisnası buna dayanamaz.

Şunu kabul etmemiz lazım: işçiler isterse tembel olsun, problem bu değil. Mevzu bahis olan işin kendisi değil, egemen sınıfa kâr bırakacak ücretli emektir, zorla ve sömürülerek çalışmaktır. Talep edilen şey zaten daha az çalışmak değil, daha az sömürülmek. Demografinin değişiyor olması sınıf mücadelesini ortadan kaldıramaz. Ne emekliler ne de şu an istihdam edilenler daha az çalışmak istiyor, seçeneklerini özgürce belirleyebilmek, özgürce çalışmak istiyorlar. Bu insanlar zaten ailelerine bakarak ve içinde yaşadıkları toplumun aktif üyeleri olarak topluma önemli ölçüde hizmet ediyorlar. İşte bu eylemler de toplumun işleyişi, büyümesi ve gelişmesi için hayati önem taşıyor.

Avrupalı ve uluslararası sermaye çevrelerinin Fransız liderlerden beklediği bir şey var; işçileri ortak normlara geri döndürmeleri ve onlara çalışma saatlerinin azaltılmasının mümkün olduğunu kanıtlayarak kötü örnek teşkil etmekten vazgeçmeleri. Bu talep de kapitalist krizin ne kadar ileri gidebildiğini gösteren ve kemer sıkma ile güvenlikçiliği harmanlayan katı bir neoliberalizme kayışla sonuçlanan 2008 mali krizinden bu yana daha da güçlendi. Dünya lideri olmasa da bir Avrupa lideri olarak tanınmak isteyen ve neoliberal kapitalizmin faydalarına ikna olmuş görünen Emmanuel Macron, vaatler vermeye hazır görünüyor.

Fransız işçilerini Avrupa kapitalizmiyle uyumlu hale getirmeye yönelik süregelen girişimler güçlü bir muhalefetle karşılaşıyor. İşçilerin direnişi durumu idrak etmek açısından hayati önem taşıyor. Emeklilik reformlarına karşı yapılan protestolar, çalışma saatlerinin azaltılmasının yarattığı erozyona karşı verilen daha büyük bir direnişin parçasıdır. Bu mücadeleler, erkek, kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere tüm işçilerin bizzat bedenlerini ilgilendirdiği için özellikle zorlu geçiyor. Rêve Générale, ceux d'en bas et l'émancipation adlı kitabında Denis Paillard, Marx'ın çalışma saatlerinin azaltılması için verilen mücadelenin, ücret artışı için verilen mücadeleler gibi diğer mücadelelerden daha radikal olduğu görüşünü vurguluyor. Bunun nedeni, sermaye ve emek arasındaki zenginlik dağılımının temelden değişmesini ve sömürü odaklı işin aksine toplumsal olarak faydalı işin korunmasını içermesidir.

Toplumsal çatışma ilişkileri germiş ve çevre krizinin yeterince anlaşılamaması nedeniyle uzamıştır. Bununla birlikte, özellikle sorunun boyutuna uygun politikalar ve eylemler talep eden genç nesiller arasında durumun büyüklüğüne ilişkin farkındalıkta önemli bir artış olmuştur. İklimdeki bozulma endişe vericidir ve gelecek için bir tehdit oluşturuyor. Politikalarda değişiklik yapmadan sadece nutuk atmak hava, su ve topraktaki bozulmayla mücadele edemez. Su rezervlerinin özelleştirilmesi yeraltı sularına yönelik riski artırıyor ve büyük, kontrolsüz ve özelleştirilmiş projelere dayalı çözümler iklim hareketinin savunduğu dönüşüm modeline ters düşüyor. Uyarılara rağmen yetkililer kayıtsız.

İklim hareketi giderek daha önemli hale gelmiştir ve büyük konferansların verimsizliğinden endişe duyarak somut müdahaleler ve siyasi taahhütler talep ediyor. Su depolarına karşı yapılan bir gösteri sırasında genç nesiller, çalışan çiftçiler ve topluluk hareketleri arasında bir yakınlaşma görüldü. Hükümet yeni “Korunası Bölgeler” yaratılması korkusunu saldırgan ve şiddet içeren bir polislik politikasını haklı çıkarmak için kullandı. Yetkililer, siyah grupların varlığını abartarak ve hayal ürünü bir aşırı sol tehdide karşı savaş ilan ederek şiddet unsurlarının varlığını iddia etti. Bu tür bir dil, gençleri, çalışan köylüleri ve dernekleri bir araya getiren bir hareket olan Toprak Ayaklanmalarının dağıtılması çağrısında bulunan içişleri bakanının aşırı gerginliğini ortaya koyuyor.

Göstericilere ve çevre aktivistlerine karşı şiddet ve baskı kullanılması, gençlerin geniş kesimlerinin radikalleşmesine katkıda bulunmuştur. Hükümetin otoriter eğilimleri, parlamentodaki bir oylamayı atlamak için bir parlamento hükmünü kullanmasıyla örneklenmiştir. Seçmenlerin ve çalışan nüfusun önemli bir çoğunluğu tarafından reddedilen bir reformu Ulusal Meclis'teki oylamadan kaçınarak hayata geçirme inadı, demokratik kurumlara yönelik tehlikeli bir saygısızlığı ortaya koymuştur. Bu prosedür yasal olsa da seçmenlerin üçte ikisinin iradesine aykırı olduğu sürece demokratik olarak kabul edilemez. Emeklilik yaşının 64'e yükseltilmesi de dahil olmak üzere emeklilik reformunun geri çekilmesi, emeklilik sistemi reformları ve çalışma saatlerinin azaltılmasına saygı konusunda gerçek müzakereler için fırsatlar yaratabilir. Kurumsal reform tartışmasından kaçınılamaz. Halk arasındaki öfke güçlüdür ve yakın zamanda yatışması da pek olası görünmüyor.

Ekolojik toplumsal hareket, otoriterliğe karşı çıkan ve yöneticileri yönetici sınıfına ve finans burjuvazisine bağlayan meritokrasiye meydan okuyan demokratik bir harekettir. Finans sınıfının her şeye gücü yeten kontrolü, yozlaşmanın kaynağı ve siyasetin reddi olarak görülüyor. Bu yeni dönemin çelişkileri yoğunlaşıyor ve işçi ve sendika hareketi, köylüler hareketi, feminist hareket, çevreci hareket, ırkçılık ve ayrımcılık karşıtı hareket, güvencesizlik, göçmen hakları hareketi, barınma hakları hareketi gibi çeşitli hareketler yeni radikallikleri ön plana çıkarıyor. Bu hareketlerin stratejileri sürekli evrim geçiriyor ve dünya genelinde aşırı sağcı güvenlik ve kimlik temelli ideolojilerin yükselişi, gelecek korkusunu ve bu yeni radikalizmlere karşı direnci yansıtıyor. Ancak geleceğin önü açıktır ve toplumsal, ekolojik ve demokratik mücadelelerin bir araya gelmesi bir özgürleşme stratejisini müjdeliyor.

Bu yazı 5 Nisan 2023’te alternAtives International’da yayımlanmıştır.
Çeviren: Ömer Faruk Pak/Birikim

Yukarı