Arkadaş Z. Özger

..anladım/ nice olsa da denizde kum, büyük balıkta pul/ birleşince/ edemezmiş küçükleri kendine kul🐟🐟🐟
Arkadaş Z. Özger

Translate

17 Mayıs 2026 Pazar

İslâm, Kemalizm ve Sol

Kemalist hareket, daha “Kemalizm” adı icat olunmadan çok önce, daha işin başındayken, İslâmiyet’le değilse de İslâmcılık’la çekişme halindeydi. Çünkü zaten bütün o “amorf” Batıcılık/Milliyetçilik hareketi böyleydi. Ancak o “amorf Batıcılık” henüz “Cumhuriyet” gibi daha somut siyasi hedefler düşünmez ve Osmanlı devletini ve Hanedan-ı Âl-i Osman’ı bağrına basmaya devam ederken, aradaki gerilim, “çekişme” gibi kelimelerin anlattığının çok ötesine geçmiyordu. “İslâmcı” Said Halim Paşa, İttihat ve Terakki’nin Sadrazam’ı olabiliyordu.

Kurtuluş Savaşı boyunca mesafe büyüdü; Cumhuriyet iyice köprüleri attı. Bir yanda Mustafa Kemal, Diyanet İşleri gibi projeleri (ve devlet gücüyle), bir yanda İslâmcılar bütün geleneksel araçları ve imkânlarıyla, Müslüman toplumu kendi İslâmlarının izleyicisi olmaya çağırdılar. Bu mücadelenin bugün de devam ettiği besbelli. AKP’nin sandık başarılarına bakıldığında, aradan geçen bunca yıldan sonra, İslâmcılığın beklendiği ve özlendiği gibi yok olmaya yüz tutmadığı, tersine, bir “İslâmofaşist düzen” kurmaya yaklaşacak kadar güçlendiği de görülüyor. Tabii AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın nereye kadar “İslâmcı” olduğu da sorulabilir ve sorulmalı, ama o apayrı bir konu.

Şu özet bütün şematizmine rağmen genel olarak doğruysa, Kemalizm ile İslâmcılık arasında niçin bir kan davası olduğu sorusu da cevabını bulmuş olur.

Bu beni çok yakından ilgilendiren bir sorun değil aslında. Ben kendini “Sosyalist”, “Marksist” olarak tanımlayanların bu kavgada Kemalizm safında yer almalarının nedenleriyle ilgileniyorum.

Bunun birinci nedeni bu “sol”un aslında Kemalizm’in içinden çıkmasıdır. Kemalizm’e karşı ve Kemalizm’in dışında kendini tanımlamayı başaramamış olmasıdır. “Başarmak” bir yana, böyle bir şey yapmaya gerçek anlamda teşebbüs de etmemiştir. “Ben Sosyalist’im” diyen ortalama TC yurttaşına göre Kemalizm aslında Sosyalizm yolunda atılmış, ama arkası getirilememiş bir adımdır. Peki, Sosyalizm ne? O da Kemalizm’in yarı yolda bıraktığı işleri sonuna getirmektir. Örnek? Kemalizm “devletçilik” yaptı, ama yarım yamalak yaptı. Biz mülkiyeti de yasak edip tam devletçilik yapacağız. Kemalizm bağımsızlık siyaseti izledi. Ama onu da tam izleyemedi. Biz “tam bağımsız” olacağız v.b.

Dolayısıyla 12 Mart öncesinin “Ankara’ya gitmek/Bolu’ya gitmek” metaforu konuyu çok iyi özetliyordu. “Biz Marksistler Ankara’ya gidiyoruz. Yanımızda Kemalist yol arkadaşlarımız var; onlar Bolu’ya gitmek istiyor. İyi ya, Bolu’ya kadar birlikte gideriz, sonra biz yolumuza devam ederiz.”

“Sol Kemalistler’le ittifak”, “Sol cuntaya yolu açmak” gibi siyasi formülasyonları açıklayan bir genel mantık.

Ama bir de “reel-politik” bilinçaltı hesap var. Biz öyle Bolu, yarı yolla yetinen adamlar değiliz; onun için manevi üstünlük bizde. Ama iş maddî hayata gelince, onlar, o “yarı yolcular” olmasa, bizim Pendik’i de bulacağımız yok. Onun için de bu hesaba sıkı tutunmamız gerekiyor.

Bunlara ek, Marksizm’in Kâbe’si olan Moskova’da ne denmiş? Komintern vakt-ı zamanında ne analizi yapmış?

Türkiye Cumhuriyeti ne burjuvazisi, ne de proletaryası olan bir azgelişmiş toplumdur. İyi bir şans eseri bu ülkenin başında şimdi ilerici (bu “Batıcı”yı da içeriyor) ve anti-emperyalist bir kadronun yönetimi var. O ülkedeki Komünistler her şeyden önce bu yönetimi ve onun yaptığı reformları desteklemelidir.

Komintern lağvedildi ama bu zihniyet o çevrede devam etti. Komünist Mustafa Suphi’yi öldüren “anti-emperyalist” kadroyu, “reel-politik” gerekçelerle desteklemeye devam!

Bu durumda biz de Mustafa Suphi’yi dilimize dolamadan katı gerçeklerin gösterdiği yoldan ilerlemeliyiz.

İlerledik.

Üzerine daha çok şey söylenecek bir “yakınsaklık” bu. Bir “ittifak”tan öte, bir “akrabalık”. Ama bence “Sosyalist Sol”un İslâm konusunda Kemalizm’in yanında saf tutmasının daha içkin, daha köklü bir nedeni daha var.

Bu toplum yüzyıllarca “Müslüman bir toplum” olarak yaşamış, bunun dışında herhangi bir düşünce biçimiyle karşılaşmamış. Müslümanlık içinde “Katolik/Protestan” kavgası gibi büyük bir entelektüel kavgayla karşılaşmamış (Sünni/Şii kavgası böyle bir şey değildir ve Osmanlı toplumunda herhangi bir entelektüel kıvılcım çaktırmayacak kadar eskide kalmıştır), “hümanizm”e benzer bir anlayış yaratamamış (13. yüzyılda buna benzeyen çıkışlar olsa da sonunda “Zahid İslâm” kazandı) bir toplumdur. Tabii ki “Aydınlanma” gibi bir hareket de burada sözkonusu değildir. Burada monolitik bir gerçeklik olarak İslâmiyet her türlü tekelini sürdürmüştür. Ta ki, arka arkaya yenilgiler, devletin tepesinde olan, ama hiç yaygın olmayan bir çevrede “Bu iş böyle olmuyor” duygu ve düşüncesini yaratana kadar.

O zaman, tek “alternatif” düşünce biçimi olarak “Batıcılık” başlar.

Kocaman genellemelerle ilerleyeceğim: bu Batıcılık, daha en başta, “Batı”nın ne olduğuna, niçin güçlü olduğuna v.b. doğru dürüst bir teşhis koymuş bir düşünce biçimi değildir. Bunu bugün bile çözdüğü söylenemez. İlhan Selçuk, Kemalizm’i “Anadolu Aydınlanması” gibi deyimler kullanarak kucaklıyordu. Kant’ın Aydınlanma üstüne ünlü yazısını herhalde hiç okumamıştı ve “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” pozitivizmini Aydınlanma sanıyordu.

Zaman içinde Batıcılık, ister istemez, kendi kompartmanlarını oluşturmaya başladı. Ancak Türkiye’de Batıcılık, Batı’nın kendisinde görülen çizgilerden çok farklı örüntüler çizdi. Örneğin Batı, Fransız Devrimi ile birlikte “Millet” kavramını keşif ve icat etti. Yaklaşık bir yüz yıl sonra, biraz da farklı kökenlerden, “ırkçılık” doğdu. Burada ise milliyetçilik ırkçılıkla birlikte doğdu. Burada milliyetçiliğin bir Renan’ı olamadı.

Batı’da daha 17. yüzyılda, İngiliz İç Savaşı’nın belirleyici olduğu bir ortamda Liberalizm düşüncesi biçimlendi (Locke v.b.). Burada liberalizm bugün bile kendine sağlam bir temel bulmuş değil.

Herkesin çöken imparatorlukta (sonradan da sorunlu, zayıf cumhuriyette) “kurtuluş formülü” aradığı ortamda, milliyetçiliğini sosyalizme vardıranlar bile oldu. Sermaye birikimi olmayan toplumda, “ulusal kalkınma” ancak sosyalizmle olur diye inananlardı bunlar.

Burada bu sol, sözgelişi, “Lâle Devri’nde yobazlar matbaayı yıktılar” diye öğrendiler tarihi. “Lâle Devri’nde hayatını hattatlık yaparak kazanan kaç kişi vardı?” sorusunu sormayı akıl edemeyen bir “sol”.

Her şeyin bir “bize özgü” olanı var ya, “milli ve yerli”. Bu da “bize özgü sol”.

Batıcılık’ta bunlar olurken İslâmcılık da kendi içinde bazı dönüşümler geçiriyordu (tersi, “sosyoloji”ye meydan okumak olur); ama “dışa karşı”, yekpâre (monolitik) görünümünü koruyordu. Daha doğrusu, dönüşümler o cephenin çok yaygın olmayan aydınları arasında cereyan ediyor ama toplumun büyük çoğunluğu, bunlardan habersiz ve ilgisiz, kendi monolitik hayatını, hayat tarzını, sürdürüyordu.

Dolayısıyla altmışlarda Türkiye’de Sosyalizm çokça lafı edilir bir ideoloji karakteri edindiğinde, bunu akla yakın bulan, kurtuluş umudunu orada gören, büyük çoğunluğu genç insanlar, bütün hayatlarını düzenleyen İslâm’a (büyük ölçüde “folk İslâm” diyebiliriz) başkaldırarak Sosyalist oldular. Bunu yaparken İslâm’ı, yani dini, yani bu toplumda en yaygın yaşama tarzının kurallarını, değerlerini düzenleyen düşünce sistemini (ya da “sistemsizliği”ni) her şeye, evrensel medeniyete ve sosyalizme en büyük engel olarak gördüler.

Örneğin Harun Karadeniz, erken yıllarında İslâmcı’ydı. Doğduğu ve durduğu yerin değerleriyle boğuşarak Sosyalist oldu. Olunca da, Kemalizm’den çıkarak oraya gelen birinden (örneğin Mahir Çayan) çok fazla farkı kalmadı. “Kalmadı” derken o geçiş anını kastediyorum. Geçtikten sonra izlenen siyasi rota elbette önemli. Harun gibi halkın içinden gelen bir sosyalist normal olarak, bildiği yerdeki insanların duyarlıklarını daha yakından tanır, onlara daha hoşgörülü bakar.

Türkiye’de (veya başka Müslüman toplumlarda) varolduğu ve egemen olduğu biçimleriyle İslâm bir hayli formelleşmiş, bir hayli dışsal, daha çok yasaklarıyla varlığını belli eden bir düşünce sistemidir. Düşünceden çok hayat tarzını düzenler. Bu, dinin kendisinden olduğu kadar dini benimsemiş toplumun entelektüel ufkunun dikte ettiği bir durumdur. İslâm’ın erken dönemlerinin büyük düşünürlerinin, İbn-i Haldun’un, İbn-i Rüşd’ün gölgesi kalmamıştır v.b.

Onun için yeni bir düşünce biçiminin gelip sıradan Müslüman yurttaşın “fikrini çelmesi” çok zor bir şey değildir. Daha ciddi sorun, önceki ideolojik formasyonun biraz da kaçınılmaz kıldığı entelektüel sığlığın yeni benimsenen düşünce sisteminin kavranışını da belirlemesi, biçimlendirmesidir. İslâm’ın beş şartından tarihî maddeciliğin beş aşaması anlayışına geçmek çok büyük bir entelektüel çaba gerektirmiyor. Gene önceki ideolojik yapıdan gelen “merkezî otorite saygısı”, “tartışma-eleştiri kültürü eksikliği ya da yokluğu” gibi alışkanlıklar yeni ideolojik formasyonda da devam edebilir, genellikle de ederler.

Bu arada sosyalist olmuş yurttaş geride bıraktığı arkadaşlarının da bir düşünsel özgürleşmeye ihtiyacı olduğunu genellikle unutur. Örneğin Harun Karadeniz onlarla bir diyaloğun hep sürmesi gerektiğine inanmıştı – ama o Harun Karadeniz’di.

Entelektüel dönüşüm geçiren insanlar –sigarayı bırakıp sigaraya düşman olanlar gibi– kendi eski konumlarını kötü duygularla anarlar. Bunu, hâlen o konumda bulunanlara da yayarlar.

Dolayısıyla “Sosyalist” ya da “Marksist sol”da da, Kemalizm’de olana benzer, eleştirellikten uzak, anlama çabasını baştan reddeden bir “İslâm fobisi” olagelmiştir.

Murat Belge - Birikim 16 Mayıs 2016

Virüs kâbusu geri döndü "Hantavirüs"

Kuş gözlemciliği yapmak adına dünyanın bir ucundaki atık depolarına gitmek, kuş beyinlilik değilse nedir?

Hayatta hiç başka sıkıntısı olmayan tuzu kuru Hollandalı bir çift.
Ülkelerinde asla göremeyecekleri üçüncü dünyanın uçsuz bucaksız bir atık alanında, “yaban hayatı” izlemek uğruna yerkürenin en dip noktasındaki şehir (Arjantin’deki) Ushuaia’ya gidiyorlar. Heyecan ve de macera tutkularını tatmin ettikten sonra, akabinde 5 yıldızlı otel konforunda turistik MV Hondius gemisine atlıyorlar.

Gemi, 1 Nisan da Ushuaia’dan Cabo Verde’ye doğru yola çıkıyor.
Kuş tutkunu Hollandalı erkek yolcu 6 Nisan’da hastalanıyor. 11 Nisan’da sizlere ömür, ölüyor.

Ölen yolcunun eşi, kocasının naaşını Hollanda’ya geri götürmek amacıyla, Atlantiğin ortasındaki Napolyon’un sürgün adası kuş uçmaz kervan geçmez Saint Helena’da, “Bunca macera yeter” diyen 23 yolcuyla beraber iniyor ve onlarla ayrı gayrı olmadan Johannesburg’a uçuyor. 
Ama Hollanda’ya dönemiyor. 26 Nisan’da zira kadın da (bulaşın başlangıcı bağlamında kullanılan) “sıfır yolcu”nun arkasından Johannesburg’da ölüyor.

Okyanusun ortasında, MV Hondius gemisinde, Hantavirüs(*) kâbusunun tam nasıl başladığı gerçekte belli değil. En yaygın açıklama bu: Bu çift gitti ve bu lanet virüsü çöplükten alıp medeniyetin bağrına taşıdı!

VEBA DA TAŞIYABİLİRLERDİ
Veba taşımadıklarına şükretmek gerekir. Çöplükte hepatitten koleraya dek her şey olur.
Üstüne para verilse ayak basılmayacak, sağlık açısından türlü çeşitli sakıncalar barındıran bir alanı “kuş turizmine” açmak, nasıl bir başıboşluk?
Devasa sağlık riskleri üzerinde hiç mi kontrol yok? Uluslararası/yerel hiç mi denetim mekanizması bulunmuyor?
Birinci dünya zenginlik ve doyumsuzluk, hırs, iddia, sınırsızlık duygularının sarhoşluğu altında gezegeni resmen oyun alanına çevirdi.

Yedikleri önünde, yemedikleri arkalarında; örneğin beş İtalyan dalgıç bu hafta ortasında, Maldivlerin Mercan Takımadaları’nda, kimsenin aklının ermediği 60 metre derinlikteki bir mağaraya indiler ve bir daha okyanus yüzüne çıkamadılar.
Başka insanlar kendi hayatlarını riske sokmak pahasına, “kurbanların” cesetlerini o derinlikten şimdi çıkartmaya çalışacak.

Hatırlarsanız eğer iki yıl önce de -misal- “Ocean Gate/Okyanus Kapısı” isimli ve orasından burasından kablolar sarkan dandik mi dandik “yaptım oldu” ev yapımı bir denizaltı da okyanus dibindeki “Titanik”e turistik geziler tertiplemeye kalkışmış, 14. gezide su yüzüne çıkamamıştı.
Adam başı 250 bin dolar ödeyen yolcuların cesetlerini denizin altından toplayabilmek için milyon dolarlar harcanmıştı. “

Oceanwide Expeditions/Okyanus’u Boydan Boya Keşif” şirketine ait “Hondius gemisi”nde de yolcular, kişi başına 16-25 bin dolar arası ücretler ödemiş.
Düşünün: Antartika foklarını, mavi balinaları, kutup tilkilerini görmek için böyle bir maliyete giriyorsunuz; çöplük martıları ve akbabalara meraklı aklıevvel bir çift yüzünden tedavisi, aşısı olmayan bir hastalık kâbusu ile gemiden ayrılıyorsunuz!
Gelsin karantinalar (6 hafta!), biyolojik tecritler, tepeden tırnağa kapalı “hazmat giysileri” olmadan yanınıza yaklaşmayan sağlık görevlileri...

İKİ DOKTOR DA HASTANELİK
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) avaz avaz, “Yeni bir Covid19 salgını olmayacak!” açıklamaları yapıyor.
O zaman bu gördüklerimiz ne? Bir film mi çevriliyor?
Geminin (“mahremiyet” adına) ismi açıklanmayan kendi doktoru, pozitif, Johannesburg’da hastanelik.
Onun yerine gemide hasbelkader bulunan ve virüse yenik düşen doktorun yerini özveriyle üstlenen Amerikalı onkolog doktor da keza, pozitif çıktığı için bir süre biyolojik tecrit ünitesine alındı.
Toplam 147 yolcusu olan gemiden 3 yolcu “ex” oldu. Kimi ağır konumdaki 11 yolcu pozitif ve gözetimde.
Türkiye de dahil olmak üzere farklı ülkelere dağılan yolcuların gerisi, ülkelere göre değişen gönüllü ve zorunlu 6 haftalık karantina sürecinde.
Altı haftalık karantina takibi, 4-5 günlük Covid19 karantinasına kıyasla çok zor, neredeyse olanaksız.

OLAĞANDIŞILIK ‘NORM’ OLDU
Bunlar dünyanın başına, başlı başına kendisi bir tehdit olan Trump döneminde geliyor.
2020 pandemisinin ilk döneminde absürt “Dezenfektan için!” geyiğiyle hatırlanan Trump, ABD’yi 2026 başında DSÖ’den çıkardı, sağlık bakanlığına da aşı karşıtlığıyla bilinen Robert J. Kennedy’yi getirdi.
Kennedy “mikroplardan korkmadığını kanıtlamak adına”, “klozet kapaklarından kokain çektiğini” dahi itiraf eden, alabildiğine dengesiz bir eski uyuşturucu bağımlısı.
Dünya bu insanların elinde.

Şimdi bize “Korkmayın!” diyorlar. Ama kâbusun gerçek boyutunu Hondius gemisinden çıkan yolcuların 42 günlük karantina dönemleri sona erdiğinde anlayacağız.

Ölüm oranları yüzde 30-50 arası değiştiği söylenen virüsten tam olarak kaç kişi hastalanacak, kaçı yaşamını yitirecek? İkincil bulaşlar nereye dek uzanacak?

Covid19’un anıları hâlâ çok yakın, o nedenle fazla üstelenmiyor ama dünya diken üstünde ve bunlar yanıt bekleyen sorular.
Kuralsızlığın, olağandışılığın “norm” haline geldiği, kavranması zor, deli manyak zamanlarda yaşıyoruz

Nilgün Cerrahoğlu - Cumhuriyet


* Hantavirüs, temel olarak fare ve sıçan gibi kemirgenlerin idrar, dışkı ve salyaları yoluyla insanlara bulaşan, nadir fakat ölümcül olabilen viral bir enfeksiyondur. Virüs bulaşmış kemirgenlerin çıkartıları ile kirlenen havanın solunması en yaygın bulaşma yoludur.

Yukarı