Translate

27 Temmuz 2026 Pazartesi

Kalabilmektir özgürlük

Ben o zamanlar ergenliğe yeni adım atmış bir çocuktum. Daha güzel bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal eden, adaletin ve eşitliğin bir gün gerçekten kurulabileceğine inanan biriydim. O zamanlar faşistler, büyük kalabalıklar hâlinde üzerimize gelirlerdi. Gözlerimizin içine, gözlerinden ateş çıkıyormuşçasına bakar; bağırarak, ellerindeki sopalarla saldırarak aynı sözü tekrarlardı: “Komünistler Moskova’ya!”

Bizim başka bir yere gitmemizi istiyorlardı. Burada doğduğumuz, burada büyüdüğümüz, dedelerimizin gömülü olduğu, sokaklarına anılarımızı bıraktığımız, ırmaklarında ve dağlarında huzur bulduğumuz bu coğrafyadan çekip gitmemizi istiyorlardı. Sanki bu topraklar onların mülküydü de, biz burada ancak onların izniyle bulunabiliyorduk. Sanki doğduğumuz yer bizim yurdumuz değilmiş, burada var olmamız bile bir suçmuş gibi.

Üstelik yalnızca gitmemizi istemiyorlardı. Bizi bu ülkenin hafızasından, coğrafyasından ve tarihinden de silmek istiyorlardı. Biz hiç yaşamamışız, hiç sevmemişiz, hiç mücadele etmemişiz, bu ülkenin taşına, toprağına, diline, şarkısına ve acısına hiç karışmamışız gibi yok olmamızı istiyorlardı. Bizim gitmemiz, yalnızca bedenlerimizin başka bir yere sürülmesi anlamına gelmeyecekti; bizden kalan bütün izlerin de ortadan kaldırılması demekti.

Belki de o zaman anladım: İnsan her zaman gitmek istediği için özgür olmaz. Bazen özgürlük, kendisine ait olan yerde kalabilmektir. Kendisine “Buraya ait değilsin,” diyenlere karşı, “Ben buradayım,” diyebilmektir. Seni yurdundan, hafızandan, çocukluğundan, ölülerinden ve geleceğinden koparmak isteyenlere karşı yerinden kıpırdamamaktır.

O yıllarda biz kalabilmeyi özgürlük bellemiştik. Direnebilmeyi, kalabilmek için direnebilmeyi özgürlük sanmıştık. Çünkü bizim için gitmek bir tercih değil, bize yöneltilmiş bir tehditti. Gitmek, yeni bir hayata açılmak değil; varlığımızdan, tarihimizden ve ait olduğumuz dünyadan sürülmek demekti.

Bize “Moskova’ya gidin” diyenler, aslında yalnızca siyasi düşüncemizi hedef almıyorlardı. Bize, bu topraklarda yaşamaya hakkımız olmadığını söylüyorlardı. Oysa biz başka bir yere gitmek istemiyorduk. Başka bir dünyayı düşlüyorduk, evet; ama onu bu topraklardan kaçarak değil, bu topraklarda kalarak kurmak istiyorduk. Daha adil, daha eşit, daha özgür bir hayatı uzak bir coğrafyada değil, doğduğumuz yerde mümkün kılmaya inanıyorduk.

Şimdi yıllar sonra, Elon Musk’ın Mars’a gitme hayalini ve ayrıcalıklıların kendilerine başka dünyalarda yeni yaşam alanları kurma arzusunu düşündüğümde, çocukluğumdan kalan o ses yeniden kulağımda çınlıyor: “Komünistler Moskova’ya!” Bir zamanlar bizi bu dünyadan, kendi yurdumuzdan sürmek isteyenler vardı; bugün ise dünyayı yaşanamaz hâle getirenler kendileri gitmek, geride kalanları yıkımın içinde bırakmak istiyorlar.

Fakat iki durumda da aynı şey gerçekleşiyor: Birileri, kimin nerede yaşama hakkına sahip olduğuna karar verme yetkisini kendinde görüyor. Birileri kendisini mekânın sahibi, başkalarını ise kovulabilir, terk edilebilir ya da gözden çıkarılabilir insanlar olarak konumlandırıyor.

İşte bu yüzden kalabilme özgürlüğü benim için soyut bir düşünce değildir. Kalabilmek, kovulmaya karşı koymaktır. Silinmeye, yok sayılmaya, kendi yurdunda yabancı ilan edilmeye direnmek demektir. Kalabilmek, yalnızca bir yerde yaşamaya devam etmek değil; o yerin hafızasında, tarihinde ve geleceğinde söz hakkına sahip olduğunu savunmaktır.

Bazen özgürlük gitmek değildir.

Bazen özgürlük, sana “git” diyenlerin karşısında kalabilmektir.

Kovma Hakkını Kendinde Görenler

Bazen bu ülkenin öfkeli insanları, kendilerini bu ülkenin gerçek ve tek sahibi sananlar, yaşadıkları coğrafyanın tapusunu kendi üzerlerine çıkarmış gibi davranırlar. Kimin burada kalabileceğine, kimin buraya ait olmadığına, kimin gönderilmesi gerektiğine karar verme hakkını kendilerinde görürler. Bir insanı yaşadığı yerden, alıştığı sokaklardan, anılarının biriktiği şehirden, ölülerinin gömülü olduğu topraklardan kovabilmeyi, kendi özgürlüklerinin ve güçlerinin bir göstergesi sayarlar.

Bu, tanrısal bir narsizmdir. Cennetin sahibi olan Tanrı’nın insanı cennetten kovması gibi, onlar da kendilerini ülkenin mutlak sahibi yerine koyarak başkalarını bu coğrafyadan çıkarabileceklerine inanırlar. “Burası bizim; burada ancak bizim izin verdiklerimiz yaşayabilir,” der gibidirler. Öfkelendiklerinde Müslümanları Suudi Arabistan’a, komünistleri Moskova’ya, ülkeyi eleştirenleri Avrupa’ya gönderme hakkını kendilerinde görürler. Çünkü onlara göre bu ülkede kalmanın koşulu, onların kimliğine, inancına, siyasal görüşüne ve hayat anlayışına boyun eğmektir.

Oysa hiçbir ülke, kendisini çoğunluk, güçlü ya da makbul görenlerin özel mülkü değildir. Bir coğrafyaya ait olmak, yalnızca egemen olanlara, en yüksek sesle bağıranlara ya da başkalarını susturabilecek güce sahip olanlara tanınmış bir ayrıcalık olamaz. İnsan, doğduğu, büyüdüğü, anılarını bıraktığı, sevdiklerini gömdüğü, emeğini ve hayatını kattığı yerde var olma hakkına sahiptir. Bu hak, bir başkasının öfkesine, hoşgörüsüne ya da iznine bağlı değildir.

Bu nedenledir ki bazen özgürlük gitme imkânına sahip olmak değil, gönderilmeye direnebilmektir. Kendisine “Buradan git,” denilen yerde, “Ben de buraya aidim,” diyebilmektir. Kovulmayı kabul etmemek, kendi ülkesinde misafir muamelesi görmeye boyun eğmemek, yaşam alanı üzerindeki hakkını savunmaktır.

Kalabilmek, bu anlamda edilgen bir duruş değildir. Kalabilmek, bir direniştir. Seni yurdundan, hafızandan ve geleceğinden çıkarmak isteyenlerin karşısında varlığını sürdürme iradesidir. Çünkü bazen özgürlük, uzaklara gidebilmek değil; seni kovma hakkını kendinde görenlere rağmen, kendi yerinde kalabilmektir.

Şahap Erarslan - Artı Gerçek

Read More(...)

Yukarı