Translate

18 Kasım 2019 Pazartesi

Kemalizm yeniden şahlanırken

Muhalefeti ve iktidarıyla, sağıyla ve soluyla hemen her kesim Atatürk’ü sahiplenmede birbiriyle yarışıyor. Resmi törenlere sivil katılım artıyor. Devlet kuruluşlarının ve özel şirketlerin reklam kampanyalarında muazzam bir Kemalizm güzellemesi yapılıyor. Anıtkabir’e kitleler sel halinde akıyor. Sosyal medyada Atatürk’ün sözleri ve görselleri her tarafı kaplıyor. Dış görünüşü Atatürk’e benzeyen bir şahsa “Paşa” muamelesi yapılıyor ve insanlar ona sarılıp geçmişe duydukları hasreti dile getiriyor.

Evet, Kemalizmin bu ülkede her daim geçer akçe olduğuna şüphe yok. Lâkin bugünlerde hangi parametreye bakılırsa bakılsın Kemalizmin şaha kalktığı görülebilir. Göz gözü görmüyor ve aykırı ya da aykırı olması muhtemel her ses Kemalist sloganlarla bastırılıyor. Tozun dumana karıştığı bir vasatta sakin bir şekilde konuşmak güç ama yine de Kemalizmin düşünsel temellerini tartışmak faydalı olabilir.

Milliyetçilik ve laiklik

Kemalizm iki temel ilke üzerine inşa edilmiştir: Milliyetçilik ve laiklik. Milliyetçiliğin gayesi, Osmanlı İmparatorluğunun bakiyesi olan ve tabiatı gereği çok sayıda farklılığı içeren bir coğrafyada tek bir (Türk) kimliğe dayalı bir ulus-devlet yaratmaktı. Laiklikten murat edilen ise, gerilemenin müsebbibi olarak görülen dinin kamusal ağırlığını azaltmaktı. Hedef bellenen çağdaş uygarlığa ancak bu yolla varılabilirdi.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu, toplumsal hayatın her alanını bu kodlar dâhilinde tanzim etmeye soyundu. Siyasetten kültüre, bilimden spora, eğitimden sanata kadar bütün sahalar, milliyetçi ve laikçi umdeler doğrultusunda biçimlendirilmeye çalışıldı. Özelikle Cumhuriyetin ilânından 1950’ye kadar geçen sürede, Kemalist proje, örgütlü bir muhalefete izin vermeden, sert bir şekilde uygulandı. Projenin kesin hatlarla belirlenmiş bir çerçevesi vardı; bunun dışına çıkan bireyler ve gruplar dışlandı ve ağır baskılara maruz kaldı.

Kendisine çizdiği hedefler gözetildiğinde Kemalizmin önemli “kazanım”lara imza attığı teslim edilmelidir. Örneğin yüzyıllardır bu toprakların sakinlerinden olan gayrimüslimler tasfiye edildi; varlıkları rejim için “tehlike” arz etmeyecek bir seviyeye indirildi. Dindar-muhafazakâr kitleler uzunca bir süre iktidardan uzak tutuldu. Etnik olarak Türk olmayan birçok Müslüman grup ise Türklük dairesinin içine alındı. En büyük tehdit olarak görülen Kürtlerin bir kısmı sistemin içine çekildi, sistem dışında kalanların talepleri ise bastırıldı.

“Cumhuriyetin en muhkem ezberi”

Cumhuriyetçi söylemde, Cumhuriyetin bu şekilde demokrasiyi paranteze alarak kurulmasının bir zorunluluk olduğu ifade edilir. Gerek ülkenin tarihsel arka planının, insani ve iktisadi kalkınmışlık düzeyinin ve gerekse o vakitler Avrupa’da esen sert totaliter rüzgârların, demokrasiyi imkânsız kıldığı belirtilir.

Oysa bu, Alper Görmüş’ün ifadesiyle, “Cumhuriyetin en muhkem ezberidir.” Tarihi olgular, demokrasisiz bir Cumhuriyeti meşrulaştırmak için ileri sürülen her iki argümanı da doğrulamaz. Çünkü hem Osmanlı, kısa süreli de olsa parlamentarizmi ve çoğulculuğu içeren bir modernleşme süreci yaşadı. Hem de Cumhuriyetin ilan edildiği dönemde Avrupa’nın birçok ülkesinde demokratik yönetimler işbaşındaydı. Dolayısıyla Cumhuriyetin demokratik bir temelde kurulmaması bir mecburiyet değildi, bir tercihti.

Bu tercihin elde ettiği bazı “başarı”lara rağmen, tasavvur ettiği gibi milliyetçi ve laikçi ilkeleri şiar edinmiş kaynaşmış bir kitle yaratamadığı da belirtilmelidir. İki büyük sorun alanı vardı: Kürtler ve nüfusun büyük bir çoğunluğuna tekabül eden dindar-muhafazakârlar. Kürtler tekçi bir kimliği kabullenmedi. Muhafazakârlar geri çekildi ama olanak bulduklarında çoğunluklarına dayanarak Kemalizm ile arasına mesafe koyan anlayışları iktidara taşıdı.

Zamanla Cumhuriyetteki demokrasi açığı daha fazla göze batar oldu. Dünyada farklı kimliklerin daha fazla siyaset alanına girmesine paralel olarak Türkiye’de de 1990’lı yıllardan itibaren Kemalist projeye muhalefetin dozu arttı. Etnik, dini, mezhebi veya cinsel kimliğinden ötürü kendini “makbul vatandaş” içinde görmeyen kesimlerin taleplerini yoğunlaştırması, Kemalizmin hem fikri hem de fiili olarak kuvvet kaybetmesi sonucunu doğurdu.

Kemalizme demir atmak

AK Parti, böyle bir ortamda iktidara geldi. İddialıydı; geçmişten günümüze uzanan sorunları demokrasiyi tahkim ederek aşacak, herkesin kendisini eşit vatandaşı sayacağı yeni bir Türkiye yaratacaktı. Bu perspektif, Kemalizmin aşılmasını imliyordu. İlk başlarda bu hedefe uygun adımlar da atıldı.

Ne var ki bugün, bu yoldan çok keskin bir şekilde dönülmüş durumda. AK Parti demokraside geri vitese taktı, hukuku etkisizleştirdi ve iktidarı kişiselleştirdi. Yeni Türkiye iddiasından vazgeçince, geçmişte radikal bir şekilde karşı çıktığı davranışları sergilemeye başladı ve en güvenilir liman olarak gidip Kemalizme demir attı. Artık CHP’den bile daha Atatürkçü olduğunu savunan bir AK Parti var.

Birçok yüzü olan Kemalizm şimdi de biraz dini ve muhafazakâr değerlerle bulanmış yüzüyle hâkimiyet kuruyor. Kemalistler ne kadar sevinse azdır!

– Vahap Coşkun 15.11.2019


7 Kasım 2019 Perşembe

Ahmet Altan nefreti, nefret sahipleri hakkında neler söylüyor?

Ahmet Altan nefreti, demokrasiyi laiklikten ibaret gören ve o kadarını da sadece “Türk”ün hakkı olarak gören kesimler için darbe davalarından çok önce başlamıştı. Yani nefret, iddia edildiği gibi darbe davaları sürecinde ortaya çıkan insani acılarla değil, Ahmet Altan’ın darbecilikle mücadele azmiyle ve kararlılığıyla bağlantılı... Bu kesimler, davalar boyunca ortaya çıkan insani acıları, nefretlerinin ideolojilerinden kaynaklandığını örtmek için ustalıkla kullandılar ve bunda son derece başarılı oldular.


Derin ve yaygın toplumsal duygular, toplumlar / toplumsal kesimler hakkında çok şey anlatır. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyelerini izleyen nefret kusma partisi de bu fasıldan bir duygu hali olarak incelenmeye değer. Bu yazıda bunu yapmaya çalışacağım.
Her şeyden önce genel olarak nefret duygusuna bakalım... Nefret öyle bir duygudur ki tıpkı kendi mutlaklığı gibi, mutlaklaştırılmış düşünme ve davranma biçimlerinden gayrısına izin vermez. Oysa bu bir cenderedir ve o cenderenin izin verdiği ölçüler içinde hareket etmek, istisnalar dışında her zaman nefret sahiplerinin aleyhine işler.
Nefret sahipleri, kendilerini analitik düşünme, parça-bütün ilişkisini gözetme gibi yeteneklerden yoksun bırakan öfkeleriyle, ayağa kalktıktan bir süre sonra meşhur atasözünde denildiği gibi zararla otururlar ama nefret o kadar yoğun bir duygudur ki, uğradıkları zararın farkına bile varmazlar.

Duygunun aklı devreden çıkarması ve Ahmet Altan nefreti
Duygunun aklı devreden çıkardığı, nefret sahibinin gözünün nefretini tatmin dışında bir şey görmediği koşullarda ortaya çıkacak sonuçları görebilmek için Ahmet Altan nefreti güzel bir örnek teşkil ediyor.
Bu nefret her şeyden önce nefret sahiplerinin, çıplak olguyu algılamalarını bile engelleyen bir rol oynadı. Çıplak olgu; yani Ahmet Altan’ın yargılanıp ceza aldığı ve geçtiğimiz pazartesi tahliye edildiği davanın konusu...

Bu kesimin kanaat önderlerinin yazılarına, konuşmalarına ve sosyal medyadaki paylaşımlarına bakan biri, Ahmet Altan’ın, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Taraf gazetesindeki haberler nedeniyle yargılanıp ceza aldığını sanır. Oysa Altan, siyasi iktidarı eleştirmekten çok desteklediği bu döneme dair tutumu dolayısıyla değil, iktidarla arasının tamamen açıldıktan ve ona karşı çok sert bir muhalefet yürütmeye başlamasından sonraki tutumu nedeniyle yargılandı ve cezalandırıldı.
İnsanı çıplak olguyu bile algılamaktan mahrum bırakan bir duygu, gömleğin yanlış düğümlenmiş ilk düğmesidir; devamı çorap söküğü gibi gelir.

Örneğimizden devam edelim... Bu kesimler nefretlerini biraz seyreltebilselerdi (ki bunu yapabilenleri de görüyoruz) ve bu sayede Ahmet Altan’ın, gerçekte kendilerinin bir numaralı politik muarızlarına karşı çok etkili bir muhalefet yürüttüğü için üç buçuk yıl boyunca hukuksuz bir şekilde cezaevine kapatıldığını anlayabilseydiler, kendi politik mücadelelerinin yararının nerede olduğunu belki kavrayabilirlerdi. Belki ancak o zaman, Ahmet Altan nefretinin bugünkü politik mücadelede en çok kimin işine geldiğini idrak edebilirlerdi.

Bu kadar derin bir nefret ancak ideolojik kökenli olabilir
Ahmet Altan nefretinin yaygınlığı ve derinliği, bizi bu nefretin kökenleri hakkında da düşünmeye sevk etmeli.
Bu nefret görünüşte, Ahmet Altan’ın, yakın geçmişteki darbe davaları sürecinde yaşanan insani acılardaki iddia edilen sorumluluğuna bağlanıyor. Ne var ki nefretin, Altan’ın yönettiği gazetenin ciddi darbe iddialarını ortaya sürmesinden hemen sonra başladığını, davaların ve acıların daha sonra geldiğini göz önünde bulundurursak, nefretin insani acılardan değil ideolojiden kaynaklandığını anlayabiliriz.
Yani Ahmet Altan nefreti, demokrasiyi laiklikten ibaret gören ve o kadarını da sadece kendini “Türk” sayanın hakkı olarak gören kesimler için darbe davalarından çok önce başlamıştı. Yani nefret, darbe davaları sürecinde ortaya çıkan insani acılarla değil, Ahmet Altan’ın darbecilikle mücadele azmiyle ve kararlılığıyla bağlantılı...

Bu kesimler, davalar boyunca ortaya çıkan insani acıları, nefretlerinin ideolojiden kaynaklandığını örtmek için ustalıkla kullandılar ve bunda son derece başarılı oldular.
Sevan Nişanyan, nefretin başlangıcını Altan’ın 17 Nisan 1995’te yayımlanan “Atakürt” başlıklı yazısına tarihliyor ki ben de katılabilirim bu tespite.


"Liberalin “kahramanlığı”

Ahmet Altan nefretinin psikolojik bir boyutu da var mı? Bence var ve bunu “Liberalin ‘kahramanlığından’ duyulan rahatsızlık” diye özetleyebiliriz...
Bu boyut kendini en çok “Ahmet Altan’ın kahramanlaştırılması”ndan duyulan rahatsızlığa yapılan vurgularda kendini belli ediyor.
Bunu biraz açalım...

Ahmet Altan nefretini paylaşanların bir bölümü onun daha uzun seneler hapiste kalması gerektiğini savunuyor. Mesela dün gece (5 Kasım) Habertürk’teki bir tartışma programında eski savcı Ahmet Zeki Üçok, Altan’ın müebbetle yargılanması, ceza alması ve ömür boyu yatması gerektiğini savundu.
Ahmet Altan nefretini paylaşanların öbür bölümü ise cezayı yetersiz bulsa da “daha daha” diye tempo tutmuyor.
Fakat her iki kesimin de birleştiği nokta şu: Öyle veya böyle, daha yatsın veya yatmasın, fakat kimse onun sisteme nasıl direndiğinden söz edip takdir etmesin, kahramanlaştırmasın!
Bu ortak duygu, bu kesimlerin bireysel direnişleri ve “kahramanlıkları” yüceltme konusunda ne kadar hevesli olduklarını düşününce daha da ilginç bir görünüme bürünüyor. Benim sezebildiğim kadarıyla, onların rahatsızığı, bu hasletin sadece kendileri gibi düşünüp hissedenlerde bulunduğu yönündeki kuruntularından kaynaklanıyor.

“Vatan ve millet sevgisinden nasipsiz, kişisel çıkarlarından ve keyfinden başkasını düşünmeyen” bir liberale mi kalmış konforunu kaybetmesine aldırmadan koskoca devlete kafa tutmak?

Özetle: Ahmet Altan nefreti sadece Ahmet Altan nefreti değildir. Bunu turnusol kâğıdı gibi kullanarak sahipleri hakkında esaslı bir fikir edinebilirsiniz.

07.11.2019
Alper-Görmüş/Serbestiyet

13 Ekim 2019 Pazar

Türkiye’de doğaya ve insana zarar veren pestisit kullanımı artıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 1945’te kurulduğu tarih olan 16 Ekim’i her yıl Dünya Gıda Günü olarak kutluyor. Gıda günü öncesi Türkiye’de doğaya ve insana zarar veren pestisit kullanımına dikkat çekildi. Türkiye’de pestisit kullanımı her geçen gün artıyor. 1979 yılında 5 bin olan pestisit kullanımı 2018 yılı itibarıyla 65 bine yükseldi.
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği “Zehirsiz Sofralar” adıyla yeni bir projeye başladı. Proje insan, doğa ve çevreye zarar veren pestisitlerle mücadeleyi amaçlıyor.
Proje kapsamında Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı kuruldu. Ağda bulunan 90 kurum, Dünya Sağlık Örgütü tarafından en tehlikeli ve muhtemel kanserojen olarak sınıflandırılan 14 etken maddenin Türkiye’de yasaklanması için önümüzdeki ay bir kampanya başlatacak.

Ağ kuruldu
Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Avrupa Birliği tarafından Sivil Toplum Diyaloğu V Programı kapsamında finanse edilen ve Avrupa Pestisit Eylem Ağı (PAN Europe) ortaklığında yürüttüğü “Zehirsiz Sofralar” projesi geçen nisan ayında başladı ve hızla sürüyor. Projeyi anlatan dosyada çarpıcı bilgiler de paylaşıldı. Uludağ Üniversitesi’nden iki bilim insanının yapmış olduğu araştırmanın sonucuna göre ise Türkiye’de endüstriyel tarımda 1 armuda 18.3 kez, 1 elmaya 11.3 kez, 1 şeftaliye ise 10 kez pestisit uygulanıyor.
Proje, pestisitlerin olumsuz etkileri ve pestisitlere alternatif yöntemler hakkında üretici ve tüketicilerde farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Bu amaçlara ulaşmak için de Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı kuruldu.
‘Adım atılmalı’
Ağ hakkında da bilgi veren Zehirsiz Sofralar Kampanya ve İletişim Koordinatörü Turgay Özçelik, “Türkiye’de pestisit kullanımını azaltmak ve pestisitlerin zararlarına dikkat çekmek için kurulan Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, pestisit kullanımını bir halk sağlığı problemi olarak görüyor ve bir an evvel adım atılması gerektiğini savunuyor. Çünkü zehirsiz gıda en temel insan haklarından biri. Herkesin zehirsiz sofralarda yemek yiyebilmesi için bu zehirlerin yasaklanması ve alternatif, doğa dostu yöntemlerin desteklenmesi gerekiyor. Türkiye sivil toplum tarihinde ilk kez farklı alanlarda çalışma yürüten sivil toplum örgütleri güçlerini birleştiriyor. Tüketici örgütleri, barolar, sağlık alanında çalışan kurumlar, çevreciler Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı çatısı altında birleşerek çocuklarımıza sağlıklı bir gelecek sunabilmek için harekete geçti. Bu güç birliğinin çok olumlu sonuçlar getireceğine inanıyorum” diye konuştu.

İlaç değil, kimyasal
Dosyada “Pestisit nedir” sorusu ise şöyle cevaplanıyor:
“Böcek, mantar, yabani ot gibi canlılara karşı tarımda kullanılan kimyasalların genel adıdır. Tarım ilacı olarak da bilinmektedir, ancak bu ifade doğru değildir. İnsan ve doğaya zararlı olan pestisitler, karaciğer, böbrek rahatsızlıkları ve kansere yol açıyor. Arıların ve birçok canlının ölmesine neden olarak biyoçeşitliliği ve yaşamı tehdit ediyor.”

Cumhuriyet - Hazal Ocak


Yukarı