Rıza Türmen
AKP iktidarının dış politikası, ülkenin başına yeni sorunlar çıkarmak için
sanki özel bir çaba içinde; Kanal İstanbul da bunlardan biri.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Lozan Antlaşması'yla birlikte, Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucu anlaşmasıdır. 1923 Lozan Antlaşması'nda İstanbul
ve Çanakkale boğazlarının yönetimi bir uluslararası komisyona
bırakılmıştı. 1936 Montrö Sözleşmesi'yle uluslararası komisyonun
yetkileri Türkiye'ye devredildi. Boğazların silahsızlandırılmış
statüsüne son verildi. Boğazlar üzerinde Türkiye'nin egemenliği kuruldu.
Montrö Sözleşmesi, Türkiye'nin ve Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin
güvenliği ile Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin çıkarları arasında
kurulan hassas bir üçlü dengeye dayanır.
Türkiye, Sözleşme'de de belirtildiği gibi, sözleşme hükümlerini
uygulayan ve uygulamaları denetleyen taraftır. Türkiye'nin güvenliği,
savaş gemilerinin geçişinin önceden Türkiye'ye bildirilmesi, boğazlardan
geçen savaş gemilerine tonaj ve sayı bakımından getirilen sınırlamalar,
geçişin gündüz yapılması, boğazların üstünden savaş uçağı uçmasının
yasaklanması, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin denizaltılarının ancak
Karadeniz'deki üslerine gitmek amacıyla, gündüz ve su yüzünde
seyretmeleri koşuluyla geçmesi, Türkiye'nin girdiği bir savaş durumunda
boğazlardan geçiş rejiminin Türkiye'nin takdirine bırakılması gibi
hükümlerle korunur.
Karadeniz devletlerinin güvenliği, Karadeniz'e kıyısı olmayan
devletlerin savaş gemilerine getirilen sınırlamalarla sağlanır:
Bulunduracakları gemilerin toplam tonajının 45 binden fazla olmaması, 21
günden fazla Karadeniz'de kalamamaları, 15 bin tondan fazla gemi
geçirememe gibi.
Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin çıkarları ise ticaret gemileri
için serbest geçiş rejimiyle, savaş gemileri için ise, Karadeniz'in
kapalı bir deniz olmaması, boğazlardan geçerek Karadeniz'e savaş gemisi
gönderme hakkının bulunmasıyla sağlanır.
1936'dan bu yana geçen 83 yıl içinde, savaş gemilerinin kategorileri,
tonajları büyük değişikliklere uğramasına karşın, Türkiye'nin üçlü
dengeyi dikkatle koruması, Sözleşmeyi bu dengeyi göz önünde tutarak
uygulaması sayesinde Montrö Sözleşmesi bir değişikliğe uğramadan ayakta
kalabildi.
Şunu da belirtmek gerekir ki, 1983 Deniz Hukuku Sözleşmesi'nde
uluslararası boğazlardan geçiş rejimi, kıyı devletine yukarda değinilen
yetkilerden hiçbirini vermez. O nedenle, Türk heyetinin çabaları sonucu
Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne, rejimi uluslararası anlaşmalarla düzenlenen
boğazların statülerinin saklı tutulacağı, Sözleşme hükümlerinin
uygulanmayacağı yolunda bir madde eklenmiştir. Başka bir deyişle, Montrö
Sözleşmesi ortadan kalkarsa, Türkiye'nin bugün boğazlardan geçiş
konusunda sahip olduğu yetkilere sahip olması beklenemez.
Kanal İstanbul projesi, bölgenin ekolojisi bakımından doğuracağı
sakıncalar yanında, Montrö Sözleşmesi'nin dayandığı üçlü dengeyi bozma
tehlikesini taşımakta.
Türkiye'nin önünde böyle bir kanal açmasını önleyecek bir hukuksal engel
yok. Her devlet, kendi ülkesini istediği gibi kazabilir, çukurlar
açabilir. Bu bir egemenlik hakkı. Ancak bunu yapmak, Türkiye'nin
çıkarları bakımından ne denli doğru? Kanal, Montrö Sözleşmesi'ni nasıl
etkiler? Bu soruya yanıt ararken, şu üç faktörü göz önünde bulundurmak
gerekir:
Birincisi, Montrö Sözleşmesi'ndeki "Boğazlar" sözcüğü, İstanbul Boğazı,
Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nı kapsar. Montrö Sözleşmesi'ndeki
"Boğazlar" yani İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı bir
bütün ve tek bir su yolu. Kanal İstanbul ise, Montrö Sözleşmesi dışında
kalan başka bir alternatif su yolu.
O nedenle Kanal İstanbul'dan geçerek, Montrö Sözleşmesi'ne tabi olmayan
bir gemiye Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken Montrö
hükümleri uygulanamaz. Kanal İstanbul'dan geçerken Montrö Sözleşmesi
dışında kalan bir gemi, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'ndan geçerken
de Montrö Sözleşmesi dışında kalır.
İkincisi, Türkiye'nin İstanbul Boğazı'ndan geçen gemileri Kanal
İstanbul'a yönlendirme yetkisi bulunmamakta. Montrö Sözleşmesi'nin temel
ilkesi geçiş serbestliği. Türkiye, serbest geçişi engelleyemez.
Engellerse Montrö Sözleşmesi'ni ihlal etmiş olur. Kanal İstanbul'u
kullanıp kullanmamak her geminin kaptanının vereceği karara bağlı
olacak. Bu kararı verirken kaptan, geçiş süresi, emniyet, geçişin maddi
yönü gibi unsurları dikkate alacak. Ona göre karar verecek. Bundan da
anlaşılıyor ki Kanal İstanbul'un devreye girmesiyle İstanbul Boğazı
trafiğinin azalması arasında otomatik bir bağlantı yok.
Üçüncü husus, Kanal İstanbul'un rejimi ve savaş gemilerinin geçişiyle
ilgili. Kanallar, denizleri birbirine bağlayan insan yapımı bir su yolu.
Denizleri bağlayan doğal bir boğaz varken bir de yanına insan yapımı bir
kanal açılması dünyada pek görülmüş bir şey değil. Bunu yapan ilk biz
olacağız. Denizleri bağlayan bu tür kanalların sayısı fazla değil.
Süveyş Kanalı'nın hukuksal durumu, 1888 İstanbul Sözleşmesi ile
düzenlenmiş. Birinci maddesi, kanalın savaş gemilerinin ya da ticaret
gemilerinin serbest geçişine savaş ya da barış zamanlarında açık olduğu
belirtiliyor. Kanal, Mısır tarafından milleştirilmesine karşın bu ilke
bugün için de geçerli.
Panama Kanalı ile ilgili olarak ABD ile Panama arasında yapılan 1903 ve
1977 Antlaşmaları'nda, kanala tarafsızlık statüsü veriliyor, gerek
savaş, gerek ticaret gemilerinin geçişi için serbest geçiş ilkesi
Aynı ilkeler Kiel Kanalı için de geçerli.
Kanalların hukuksal durumuyla ilgili olarak uluslararası hukukda açık
kurallar bulunmamakta. Kanala ilişkin uluslararası anlaşmalar kanalın
hukuksal statüsünü saptıyor. Genel olarak kanalların içinden geçtiği
ülkenin egemenliğine tabi olduğu ve iç sular statüsünde bulunduğu ancak
aynı zamanda uluslararası bir su yolu olduğundan kanaldan geçiş
rejiminin serbest geçişi öngören uluslararası bir nitelik taşıdığı kabul
ediliyor.
Daimi Adalet Divanı 1921'de Kiel Kanalı'na ilişkin bir anlaşmalıkla
ilgili olarak verdiği Wimbledon Kararında şöyle der:
"…Genel kanı, iki açık denizi birleştiren yapay bir su yolunun bütün
dünyanın kullanımına adanması durumunda, bu su yolunun doğal boğazlara
benzerlik gösterdiği…" yolunda.
Yukarıda değinilen uluslararası anlaşmalardan ve Daimi Adalet Divanı'nın
kararından alınan ifadelerden de anlaşılabileceği gibi, uluslararası
deniz yollarını birleştiren bir kanal, bir yandan kıyı devletinin
egemenliğine tabi, öte yandan uluslararası statüye sahip. Başka bir
deyişle, kıyı devleti kanalı keyfi bir biçimde yönetemez, istediği zaman
geçişe kapayamaz. Geçen gemiler arasında ayrım gözetemez. Önemli olan
kanaldan geçiş rejiminin, kanalın ulusal ve uluslararası özelliklerini
birleştiren bir nitelik taşıması.
Öte yandan uluslararası kanalları düzenleyen anlaşmalarda görüldüğü
gibi, serbest geçiş hakkı sadece ticaret gemilerini değil, aynı zamanda
savaş gemilerini de kapsıyor. Daimi Adalet Divanı'nın Wimbledon
kararından alınan alıntı da bu yönde.
Bu durumda Türkiye, "Kanal İstanbul'dan sadece ticaret gemileri geçebilir. Savaş
gemilerinin geçişi Montrö Sözleşmesi'ne tabidir." diyebilir mi?
Derse, başka devletler tarafından kabul edilmeyebilir.
Kabul edilmezse, uluslararası anlaşmazlık doğar. Bunu çözmek için
Uluslararası Adalet Divanı'na ya da uluslararası hakeme gitmek gerekir.
Kanaldan geçiş için, karasularından geçişi düzenleyen "zararsız geçiş
hakkı" kuralları geçerli olabilir. Karasuları da devletlerin
egemenliğine tabi. Ama buradan geçişler için Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne
bir uluslararası düzenleme var. Bu düzenlemeye göre, savaş gemileri,
kıyı devletlerinin yasalarına uymak ve kıyı devletlerinin barış ve
güvenliğini tehlikeye atmamak koşuluyla, karasularından zararsız geçiş
hakkına sahip.Kanallar için de benzer bir durum söz konusu.
Kanal İstanbul'un savaş gemilerinin geçişine açık olması, Montrö rejimin
sonu demek olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Böyle bir durumda gerek Karadeniz'e kıyıdaş devletler, gerek
Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletler, Montrö'nün getirdiği savaş
gemilerine getirdiği sınırlamalara tabi olmadan Boğazlar'dan geçme
olanağına kavuşacaktır. Montrö'nün savaş gemilerine getirdiği
sınırlamalardan en fazla ABD şikâyetçidir. ABD'nin elinde 15 bin tonun
altında savaş gemisi neredeyse bulunmamakta. Bir anda 45 bin tondan
fazla gemi ya da uçak gemisi geçirememekte. Kanal İstanbul, savaş
gemilerine açık olunca bütün bu sınırlamalardan kurtulacak. Rusya da
özellikle denizaltılara getirilen, gündüz, su yüzünden geçme,
Karadeniz'de denizaltı üssü kuramama gibi sınırlamalardan rahatsız. O da
bu sınırlamalardan kurtulacak.
Kanal İstanbul'un savaş gemilerince kullanılması Türkiye bakımından
olumsuz sonuçlar doğuracak. Bugün sahip olduğu Boğazları Kontrol etme
yetkisinden yoksun kalacak. Örneğin, Karadeniz'e kıyıdaş devletlerin
geçişten 8, kıyıdaş olmayan devletlerin geçişten 15 gün önce Türkiye'ye
ihbarda bulunma yükümlülüğü ortadan kalkacak. Bunun kalkmasıyla
Türkiye'nin geçişe itiraz etme olanağı da kalmayacak. Rusya'nın
denizaltılarla ilgili bilgi verme yükümlülüğü kalkacak. Karadeniz'de
denizaltı üssü kurulabilecek. Karadeniz'in kıyıdaş ve kıyıdaş olmayan
devletlerin, savaş gemileriyle dolu olmasının, ABD ile Rusya arasında
bir rekabet alanına dönüşmesinin Türkiye'nin güvenliği açısından
doğuracağı olumsuz sonuçları uzun boylu açıklamaya gerek var mı?
Dış politikanın birinci amacı, devletin ve ulusun başını derde
sokmamak, yeni sorunlar çıkarmamak, sonra da mevcut sorunları çözmek.
AKP iktidarının dış politikasına baktığımızda ise, ülkenin başına yeni
sorunlar çıkarmak için sanki özel bir çaba içinde. Kanal İstanbul da
bunlardan biri.