Translate

8 Ocak 2020 Çarşamba

Kenevir

Kenevir (latCannabis) veya kendirCannabaceae familyasına ait tek yıllık, çift çenekli ve otsu bir bitki cinsidir. Bitkiler 50 cm'den 3 m'ye kadar büyüyebilmektedir. Cinsin gövde kısımı dik ve içi boş olup üzerleri dikenimsi tüylerden dolayı pürtüklüdür. Bitki cinsi eşeylidir ve bitkiler erkek ve dişi olmak üzere ikiye ayrılır. Erkek bitki polen üretirken dişi bitki çiçeklenir ve bazı türlerde yüksek oranda tetrahidrokannabinol ihtiva eder.[2] Tozlaşma rüzgar vasıtasıyla gerçekleşir.[3] Tartışmalı olsa da cins çoğunlukla farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip Cannabis indicaCannabis sativa ve Cannabis ruderalis olmak üzere üç türe ayrılır.
Bitkinin anavatanı Orta Asya ve Hint altkıtası olmasına rağmen günümüzde ılıman ve tropik bölgelerin çoğunda yetişir ve kültürü yapılır.[4] Büyük ihtimalle yetiştirilmeye ve ıslah edilmeye başlanan ilk bitkilerden biri olan kenevir, tarih boyunca bitkisel hammadde kaynağı ve keyif verici madde olarak kullanılmıştır.[5] Bitkinin saplarında bulunan lifler, iplik, dokuma ve kumaş yapımında, hamurlu kısmı ise kâğıt yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca kenevir tohumlarından elde edilen kenevir yağı (esrar yağı ile karıştırılmamalıdır) ve kenevir proteini de gıda olarak kullanım alanlarına sahiptir.[6] Dişi bitkilerin doğada Temmuz-Ağustos aylarında açan soluk yeşilimsi renkli çiçekleri ve tohum yataklarından ise esrar elde edilmektedir.

Endüstriyel kullanım

Cinsin yağ ve lif eldesi gibi endüstriyel amaçlarla yetiştirilen türü Cannabis sativa'dır, ancak bu amaçla yetiştirilen bitkiler normal C. sativa'ya kıyasla çok düşük miktarlarda THC içermesi ve olabildiğince çok tohum ve lif üretmesi için özel olarak ıslah edilmişlerdir. Bu tür sert, çalımsı, içi boş gövdeli, ince ve uzun yapraklı, dioik ve tek yıllıktır. Lifleri dayanıklı ve oldukça uzundur. Liflerde lignin maddesi biriktiğinde esneklik özelliği azalır. Bu lifler, kaba dokumacılıkta (çuval, halat çanta, ağ yapımı gibi) kullanılır. Tohumu ise oldukça yağlı olması açısından yakıt ve oldukça besleyici olması açısından da gıda olarak kullanılmaktadır. Sabun yapımı ve boya yapımında da tohumlarından yararlanılır. Tohumları kuşların en sevdiği besinlerden biridir.
Kenevirin endüstri için Türkiye'de yetiştirildiği yerler Kastamonu, Samsun, Kocaeli, Adana, Amasya, Kayseri, Sivas, İzmir ve Kütahya'dır. Buna ek olarak Antakya'da da yasadışı olarak ekimi yapılmaktadır.

Keyif verici ve tıbbi kullanım

Esrar eldesinde ise hem Cannabis indica hem de C. sativa kullanılabilir ve günümüzde elde edilen esrar çoğunlukla bu iki türün çaprazlanması sonucunda elde edilmiş bitkilerden gelmektedir. Kenevirden elde edilen esrar maddesi, dişi bitkilerin çiçek ve tohum yataklarından ve bu bölgelerin etrafında bulunan yapraklardan elde edilir ve bu madde daha sonra kubartoz esrar veya kubar yağı yapmak için işlenebilir. Esrar maddesi keyif verici olarak kullanılabilmekle birlikte bazı tıbbi kullanım alanları da bulunmaktadır.
Dişi bitkinin yetiştirilmesi için Tarım ve Orman Bakanlığından izin alınması gerekmektedir. Erkek bitki çiçeklenmediğinden ötürü esrar elde etmek amacıyla kullanılamazken, yetiştirmek için izin gerekli olup olmadığı kanunda tam olarak belirtilmemiştir.
Diğer bir tür olan Cannabis ruderalis'in, düşük oranlarda THC içerdiğinden ve lifsiz ve küçük olduğundan ötürü her hangi bir endüstriyel veya ekonomik kullanım alanı yoktur ve Avrupa'da yabani olarak yetişmektedir.

Yasal durum

Kenevir bitkisi, 1930'larda ABD'de çıkarılan "Marihuana Vergi Yasası" ile yetiştirilmesine engeller getirildikten sonra adım adım tüm dünyada yasaklanmıştır. Yasaklamanın bilimsel açıdan çok, ekonomik ve siyasi çıkar gruplarınca yapıldığı düşünülmektedir. Kenevir kağıt ve lif üretiminde, petrol yan sanayi ürünü olan sentetik lifler dünya çapında yaygınlaşmadan önce bütün dünyada lif kaynağı olarak kullanılmıştır. Keneviri yasaklamada önderlik eden çıkar çevrelerinin aynı zamanda da petrol ve ilaç endüstrisiyle bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Dişi kenevirin yasaklanması için neden olarak gösterilen ve esrar olarak da adlandırılan bitkinin goncalı üst kısımlarında yoğun olarak tetrahidrokannabinol (THC) bulunur ve maddenin tıbbi kullanımlarının olduğunu gösteren bilimsel dergilerde yayınlanmış birçok araştırma vardır.

Yasallaşma süreci

Günümüzde kenevirin endüstriyel olarak yetiştirilmesi dünyanın çoğu ülkesinde yasaldır. Buna ek olarak esrarın ve esrar türevi ilaçların tıbbi olarak kullanımı da hızla yasallaştırılmaktadır. Buna rağmen keyif verici ve eğlence amacıyla esrar kullanımı dünyadaki çoğu ülkede yasadışı kalmaya devam etmektedir. Günümüzde UruguayGürcistanGüneyAfrika ve ABD'nin AlaskaMaineColoradoMassachusettsMichiganNevadaOregonVermontKaliforniya eyaletleri ile Washington DC şehri keyif verici olarak esrar kullanımının yasal olduğu ülke ve bölgeleri oluşturmaktadır. Kanada'da da kenevirin keyif verici olarak yetiştirilmesi, işlenmesi ve satışı 7 Haziran 2018'de yasallaşmış ve bu kanun 17 Ekim 2018 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İspanya ve Hollanda'da ise esrar tüketimi ve satışı yasal olmamasına rağmen madde dekriminalize edildiğinden dolayı esrarın keyif verici olarak kullanım ve satışına lisanlı özel işletmelerde belli bir limite kadar izin verilmektedir.
Vikipedi 
https://tr.wikipedia.org

Galeri

@guvenislamoglu #Kenevir
İklim değişikliğini durdurmak için yeşil örtüyü artırmak karbon emilimini hızlandırmak lazım. Kenevir en hızlı yolu.
Çok hızlı büyüyor ve O2 kapasitesi de çok yüksek.
Yüzlerce iş kolunda kullanılan bir bitki.

1 Ocak 2020 Çarşamba

Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız

Kullandığınız her sözcükle bir anlaşma imzalarsınız.

Hem kendinizle, hem karşınızdaki ile ve hem de tüm evrenle!
Bir insan gelecekte ne yaşayacağını merak ediyorsa
Bugün ne konuştuğuna baksın.
*Sadece OLMASINI İSTEDİĞİNİZ şeyleri söyleyin.*
"Hasta olmak istemiyorum" yerine,
*”Sağlıklıyım."*
"Yaşlanmak istemiyorum" yerine
*"Her daim genç kalacağım.."*
*Öyle ki beyin negatifi algılamaz. Söylenen her sözü gerçek kabul eder.*
Mesela siz, *"Unutma"* dediğinizde onu *"unut"* olarak algılar. *"Aklında tut"* demek daha doğrudur.
Birisine, *“Panik yapma”*
Dediğinizde daha fazla panik olacaktır. Bunun yerine *"sakin ol"* demek daha uygundur.
Bu yüzden, *ne istiyorsak onu söylemeliyiz!*
Birisi sizi gördüğünde *"hasta gibi görünüyorsun"* derse ve siz buna inanır, onaylarsanız, anında anlaşmayı imzalamış olur ve hastalanırsınız.
Bazı insanlar hastalıklarına sıkı sıkı sahip çıkarlar.
*"Benim şekerim var!"*
*"Benim tansiyonum var!"*
*”Benim kolestrolüm yüksek!”*...
*BENİM..!!!* diyerek sahip çıkarsanız o hastalık da sizi hayatta bırakmaz!
*"BEN" diye başlayan her cümleyi bilinçaltınız sahiplenir ve emir kabul eder.*
*FARKINDALIĞI OLAN KİŞİ İSE; bedeninin kendine verdiği mesajdan ders çıkarır* Ve şu soruların cevabını arar;
*"Bilmem gereken şey ne?”*
*”Hayatımda neyi değiştirmem gerekiyor?"*
*"Nerede hata yaptım ki; hastalıkla bedenim beni uyarıyor?"*
Büyüklerin çok söylediği bir söz vardır:
*"Bir şeyi kırk kere söylersen olur."*
Hiç düşündünüz mü neden acaba?
*Çünkü dil neyi çok söylerse, bilinçaltı onu gerçek kabul eder ve beyin gerçekleştirmek için harekete geçer.*
*OLUMLU KONUŞMAK ve OLUMLU DÜŞÜNMEK işte bu yüzden çok önemlidir.*
*Ağzınızdan çıkan cümleleri değiştirin, hayatınız değişsin..*
Sözlerinizle birlikte, düşünceleriniz değişmeye başlar. Düşünceleriniz değiştikçe de; davranışlarınız değişir ve siz başka birisi olursunuz.
*Bir bakarsınız ki yaşamınız, söyledikleriniz ve düşündükleriniz, davranışlarınız olmuş..*
Şimdi şu iki cümleye bakın. Ve iki cümlenin de ayrı ayrı size ne hissettirdiğini düşünün..
- “Bugün hava çok güzel ama yarın yağmur yağacak.”
- “Yarın yağmur yağacak olsa bile bugün hava çok güzel!”
Sadece iki kelime <AMA> ve <OLSA BİLE> kelimeleri cümledeki ifadeyi ne kadar değiştiriyor değil mi? İlkinde olumsuz bir duygu durumu ikincide ise her şeye rağmen mutlu olma durumu.
*Biz sade düşüncelerimizden değil, duygularımızdan da sorumluyuz.*
*İçimizdeki kinden, nefretten, intikam duygusundan yükselen eksi elektrik, dünyadaki bütün zerreleri ürpertiyor,*
*Veya içimizden yükselen ve içine yeryüzündeki bütün insanları, bütün hayvanları, bütün nebatatı, bütün eşyayı alan hayırlı bir dua, güzel bir dilek dalga dalga bütün zerrelere, iyinin, güzelin, temiz, asil ve yüce olanın ışınlarını yayıyor.*
*Ne olur kalbimizi, kafamızı hep sevgiyle, saygı ile, edep ile, incelikle ve güzel duygularla dolduralım."*

* Şems-i Tebrîzî der ki;*
* Eğer hala KIZIYORSAN* Kendin ile olan kavgan bitmemiş
*Eğer hala KIRILIYORSAN* Gönül evinin tuğlaları pekişmemiş
*Eğer hala KINIYORSAN*
Af makamına ulaşmamışsın; öfke ve kin seni cayır cayır yakıyor
*Eğer hala ”BEN” demekten vazgeçmiyorsan*
Dizginlerin hala nefsinin elinde ve sen bu esarete boyun eğiyorsun
*Eğer hala musibetlere ÜZÜLÜYORSAN*
Gerçeği bilmiyorsun
*Eğer hala ŞİKAYET ediyorsan*
Hakikatı göremiyorsun.
Ve Hz. MEVLANA ile yazımızı süsleyelim. Hz. Mevlana der ki;
*”Ey kardeş! Sen ancak bir düşünceden ibaretsin. Ondan başka neyin varsa, kemiktir, ettir. Eğer düşüncen, manevi varlığın gül ise, sen de gül bahçesisin; diken isen küllüğe atılacak odun gibisin.”*
Huzurlu, mutlu, güzel günler yaşamanız dileğiyle.

Doç.dr Süleyman Coşkuner

31 Aralık 2019 Salı

Önceden Belirlenmiş Anlatıların Gölgesinde

'Aslı Vatansever'

Tarihe aykırı bir iş yaparak iktidar ânını ölümsüzleştirmeye çalışan muktedirler, yaptıkları işin ne kadar imkânsız olduğunu aslında herkesten, muhaliflerinden bile, daha iyi bilirler. Bu yüzden herkesin susmasındansa, mantıkdışı, anlamsız tartışmaların uzamasını tercih ederler. Ve bunun için insanlık tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir gerçek derde derman olmamış, olmadığı da tescilli olan kavramlarını ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmekte ustalaşırlar, ustalaşmak zorundadırlar.

***

İktidar geçicidir. Ona sahip olanlar, ister istemez, ona sahip oldukları ânı ölümsüzleştirmek için yeri gelir saldırganlaşırlar, yeri gelir sinsi tekniklere başvururlar. Şiddet öldürebildiğini öldürür, ama herkesi ve bütün bir hafızayı öldüremeyeceği için geride kendisini alt etmeye bir öncekilerden daha istekli, daha tehlikeli bir avuç da olsa insan mutlaka bırakmak zorunda kalır. Şiddetin sefaleti buradadır. “Sinsi” teknikler ise daha “akıllı”dır; yozlaştırabildiğini ödüllerle, korkutabildiğini cezalarla, kararsızları söylemle ikna eder. Hiçbir şey yapamazsa, tartışmanın parametrelerini belirler. Böylesi sinsi bir iktidar, milyonları gaz odalarına gönderen iktidardan daha tehlikelidir uzun vadede; aklı bulandırır, muhakemeyi hükümsüz kılar, fark ettirmeden kendi diliyle konuşturur muhaliflerini bile.
En otoriteryen iktidarlar bile aslında sadece en çaresiz kaldıkları zaman, bütün ikna yolları tıkandığı zaman şiddete başvurmak isterler; o yüzden medyadaki bir işkence haberi, yüzlerce insana yapılan işkenceden daha güçlü bir silahtır. O yüzden her türlü mantık kriterine göre saçmasapan sayılabilecek tartışmaları piyasaya sürmek, tartışmayı ezcümle yasaklamaktan daha akıllıcadır. Çünkü saçmasapan bir tartışmayı sürdürmek kimseyi sarsmaz; tam tersi mantıkdışılığa alıştırır, zehirli bir havayı soluduğun için nefes yolların tıkansa bile nefes aldığını zannetmeni sağlar.
Tarihe aykırı bir iş yaparak iktidar ânını ölümsüzleştirmeye çalışan muktedirler, yaptıkları işin ne kadar imkânsız olduğunu aslında herkesten, muhaliflerinden bile, daha iyi bilirler. Bu yüzden herkesin susmasındansa, mantıkdışı, anlamsız tartışmaların uzamasını tercih ederler. Ve bunun için insanlık tarihinin hiçbir döneminde, hiçbir gerçek derde derman olmamış, olmadığı da tescilli olan kavramlarını ısıtıp ısıtıp piyasaya sürmekte ustalaşırlar, ustalaşmak zorundadırlar. Bunların başında kıymeti kendinden menkul, neye dayandığını kimsenin bilmediği, ne olduklarını sorgulayan bir avuç insanın da canından bezdirildiği “milli değerler” gelir. Nereden kaynaklandığı bilinmeyen ve insanlık namına hiçbir işe yaramamış olmayı meşrulaştıran birtakım özsel ayrıcalıklar her dönem geçer akçedir nitekim.
“Üniversite” gibi adının etimolojik kökeki itibarıyla bile evrensel olana referans veren birtakım kurumlara yapılan saldırıyı “milli değerler” üzerinden açıklamak son derece “akıllıca” bir hamledir. Bir yandan taşralılığı kutsayarak kısa vadede sempati toplarken, diğer yandan evrensel olması gereken kurumların on yıllardır içten içe taşralı kalmış olduğunu, taşralılığın yerleşik düzeniyle göbek bağını bir türlü koparamamış olduğunu da hasıraltı eder. Ve bunun üzerinden son yüz yılın en yakıcı konularından birini, tüm yakıcılığıyla masaya yatırmayı da engeller. Kendi çukurunda debelenmeye devam etmesini sağlar topyekûn bir toplumun – muhalifi ve konformistiyle.
Kendimizi bir anda “Milli değer nedir?” gibi 19. yüzyıldan kalma bir tartışmanın içinde, Meşrutiyet aydını gibi argümanlar üretirken buluruz, o “milli değer” söylemini üreten ve bugünlere getiren sistemik gerçekliğin kökenine inmek, evrensel olma iddiasında olan kurumların bile o gerçekliği doksan küsur senedir neden değiştir(e)mediklerini tartışmak yerine. Bütün bu hengâmenin içinde bu ülkenin en köklü üniversitesi sayılan İstanbul Üniversitesi’nin bile, Darülfünûn’u kıyımdan geçirmek suretiyle, o gün için “kayyum” sayılacak bir rektör olan Sıddık Sami ile kurulmuş olduğunu, cübbelerin 1950’lerde bile bir fay hattı olarak alay konusu edildiğini, her bir darbeden sonra yürütülen üniversiteleri “düzleştirme” adımlarının nasıl sessizce kabul edildiğini, darbe anayasasının bu ülkenin anlı-şanlı, oditoryumlara adlarını verdiğimiz hukuk profesörleri tarafından yaptığını hasıraltı ederiz. Anlatının parametrelerini sorgulamak yerine o anlatı üzerinden tartışmaya devam ederiz.
Anlatının parametrelerini sorgulamak can sıkıcı, acılı bir iştir ne de olsa, çuvaldızı kendine batırmayı gerektirir. Hangi fakülte kurullarında hangi usulsüz kararlara pasif-agresif bir şekilde gözlerimizi devirdiğimizi, ama neticede sesimizi çıkartmadığımızı, hangi yüksek lisans programlarına iki yüz kişinin alınmasını –gönülsüzce de olsa– onayladığımızı, vakıf üniversitelerinden ve taşra üniversitelerinden atılanlara “geçmiş olsun” derken iş kelli felli devlet üniversitelerine uzanmadığı müddetçe sessiz kalmaya aslında razı olmuş olduğumuzu itiraf etmeyi gerektirir. Aynı bataklığın içindeyken bazılarımız henüz yıldızlara bakabiliyoruz diye bataklığı görmezden gelmiş olduğumuzu, iktidar fetişisti bir toplumda bizim de kurum ve ünvanlara karşı istemeden de olsa ne kadar zaaf gösterdiğimizi alenen kabul etmeyi gerektirir. Sesini duyurabilmenin tek yolunun kürk sahibi olmaktan geçtiği bir toplumda devletluluk ne kadar güçlü bir geçer akçeyse, kurumluluk da o kadar güçlü bir geçer akçedir. İktisadi ve siyasi sermayesi olanların devlet kurumuna duyduğu saplantılı bağlılık ile kültürel sermayesi olanların akademik kurumlara duyduğu bağlılık, itilip kakıldığı kampüslere geri dönmenin hayaliyle yaşadığı saplantı aynı derecede patolojiktir. Birinin diğerinden görünürde daha kaba olması, temeldeki prensibi değiştirmez. Ama bütün bunları görebilmek ve itiraf edebilmek için anlatıyı ve onun önceden belirlenmiş parametrelerini tartışmak gerekir. O tartışmaya cesaret edebilmekse illüzonlardan vazgeçip ait olduğumuzu iddia ettiğimiz evrensel değerlerle gerçekte ne kadar örtüştüğümüzü sorgulamayı gerektirir.
Ve fakat periferik toplumlarda ertelemek bir hayatta kalma refleksidir. Son yüz elli yılın bilançosuyla hesaplaşmak her şeyi altüst edecektir çünkü. “Periferik bir ülke için iyi” sayılması yeterli olmalıdır bir şeylerin. Bir ülkenin üniversiteleri ile devlet kurumunun aynı zincirin parçaları olduğunu on yıllarca hamasi hülyalarla görmezden gelmenin kısa vadeli kazançları o kadar tatlıdır ki, uzun vadeli bedeller bıçak kemiğe dayanıncaya kadar görmezden gelinir. Hesap önümüze geldiğinde hepimiz birbirimize bakmayı tercih ederiz. Devlet üniversitelere bakar, üniversiteler devlete. Ya birisi ödenemez durumdaki hesabı iflas etmek pahasına ödeyecektir, ya hep beraber kolları sıvayıp hep beraber kirlettiğimiz bulaşıkları birlikte yıkarız. Her durumda da sonuç, hepimizin aslında var olmayan bir keseden yalan bir ziyafet çektiğimizi yüzümüze vuracaktır. O yüzden en iyisi gene son bir duble daha isteyip masadan yavaşça sıvışmak, daha olmazsa kimin kaç duble içtiğini hesaplama ucuzluğuna girmektir. Hiç değilse zaman kazandırır. O esnada da milli rakı adabını ve kimin buna uymamış olduğunu tartışmak, fütursuzca yiyip içmiş ve elbet hesabı birilerinin ödeyeceğini sanmış olmanın kabalığını örter.
“-Mış gibi” yapmak günü kurtarır, ünvanları ve pozisyonları meşrulaştırır, kırılan kolu yen içinde tutar nitekim. O yen yırtılıp üzerimizden dökülene kadar dayanmak daha kolaydır o yüzden. Yen paralanırsa en kötü cübbelerimiz var, üzerine geçirir, bir kış daha dayanırız. Ve muhtemelen en fazla bir kış daha dayanırız bu gidişle.
BİRİKİM - 16 Ocak 2018


Yukarı