Translate
22 Mart 2020 Pazar
Gençler, Yetişkinler ve Yaşlılar… Bir de Özgürlükler
Özgür Arun
Korona virüsünün küresel düzeyde bir halk sağlığı sorunu olduğunu anladığımızda, Çin, Güney Kore ve İtalya’da vakaların sayısı hızla artmıştı. Süreç içinde elde edilen verilerde salgından en çok etkilenerek yaşamını yitirenlerin yaş gruplarına göre dağılımları da sıkça sunuluyordu. Çin’den gelen güncel verilere dayanarak birçok uzman ölüm oranlarının en fazla 80 yaşın üzerindeki insanlarda görüldüğünü vurguluyordu. Önce Çin, sonra Güney Kore’den gelen ilk bilgiler, 80 yaş üzerindeki kişilere ilişkin bu tespitlerin benzerliğini ortaya koymuştu. Nitekim Asya’da Çin ve Güney Kore’den sonra, dünyanın başka bir yanında, İtalya’da da ölüm oranlarının yüksek olmasının nedenini, İtalya’nın Avrupa’nın en yaşlı ülkesi olduğuna bağlıyorlardı. Salgının ilk duyulduğu günden bu yana okuduğum tüm yazılarda sunulan bilgilerin tamamı yaş gruplarına göre verilmekteydi. Güney Kore’den yapılan bir açıklamada, 30 yaşın altındaki hasta sayısı verildikten hemen sonra bu yaş grubunda hiç ölüm olmadığı, ama 80 yaşın üzerindekilerde ölümlerin daha sık gözlemlendiği belirtiliyordu. Uluslararası basında çıkan diğer yazılarda da benzer olarak 80 yaşın üzerindeki kimselerin salgından daha fazla olumsuz etkilendiği vurgulanıyordu.
Matematiği seven bir sosyolog olarak sayılar her zaman ilgimi çekmişti. Üniversite birinci sınıftayken cebir dersi almak istediğimde danışmanım kendisiyle eğlendiğimi sanmış, o da bu şakaya katılıp beni odasından kovmuştu. Öyle ya, bir sosyoloğun sayılarla ne işi olabilirdi ki?! Bu şakada ne kadar ciddi olduğumu bir türlü anlatamamıştım. Sonraki yıllarda, sayıların nasıl sunulduğunu, onlara yüklenen anlamları, az ile çoğun nasıl tarif edildiğini, mukaddes, mümtaz ve makbul olanı nitelendirmek üzere sayıların nasıl kullanıldığını kavramaya çalıştım. Şimdi salgından etkilenen insanlara dair sayıların sunuluş biçimine baktığımda çok etkileniyorum. Yaşamını yitiren insanlara ilişkin sunulan veriler her gün güncelleniyor, yeni bir anlam dünyası oluşturuyor. Sunulan tüm verilerde yaş grupları birbiriyle kıyaslanıyor. Hangi yaş grubunda kaç kişinin yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Ardından bu verileri yorumlayan uzmanlar, yaşlıların sokağa çıkmamasını, çarşıya, pazara, alış veriş merkezine, hastaneye ya da benzeri mekânlara gitmemesini üstüne basa basa dile getiriyor. Sadece uzmanlar mı? Görebildiğim kadarıyla kendini yaşlıların dışında tutan hemen herkes… Peki kim bu yaşlılar? Bu süreçte okuduğum yazıların tamamında, dinlediğim konuşmaların hepsinde 60 yaş, yaşlı sayılmak için temel sınır. Zaten yaşlılık çalışmalarında da 60 (ya da 65) yaş yaşlanmanın sınırı olarak kabul ediliyor. Türkiye’de gerçekleştirilen güncel bir yaşlanma çalışmasında da, kime yaşlı denilir sorusunun yanıtı bu tespitlerle örtüşüyor: Toplumumuzdaki yetişkinlerin verdikleri yanıtlara göre ortalama 64 yaşından büyüklere yaşlı deniliyor. Sonuç olarak şu günlerde hakim bir söylem kendini gösteriyor, 60 yaşın üzerindeyseniz risk grubundasınız ve evden dışarı çıkmamalısınız!
Geçen gün konuştuğum bir arkadaşım da bu görüşlere benzer olarak, yaşlıların büyük risk taşıdığını ve buna rağmen neden ısrarla dışarıya çıktıklarını, çarşıya, pazara, hastaneye gittiklerini anlamadığını söylüyordu. Konuşmamız sırasında biraz şaşırmıştım zira kendisi de yaşlıydı! Bana sıkça söylemiyor ama 60 yaşın üzerinde! Benim kısa pantolonla gezdiğim halimi bilir! İşte bunu bana sıkça söylüyor. Öte yandan, benim de kısa pantolonlu halini bildiğim bir tanıdığım, bu sırada dışarı çıkıp kitapçıya gittiği için babasına çok kızıyordu "Hiç lafımızı dinlemiyor, ne işi var bu yaşta sokakta!?” Bunları duyduktan sonra biraz daha dikkat kesildim tartışmalara. Neredeyse dinlediğim herkes, yani hemen herkes demeliyim zira kendini yaşlı saymayan herkes, yaşlıların ne yapması (ve neleri de yapmaması) gerektiğini vurguluyordu. Vaziyet çok ciddiydi! Nasıl sokağa çıkarlardı ki? Otursunlardı evlerinde dayılar ve teyzeler! Hasta sayılarının kamuoyuyla paylaşılmasıyla hızla büyüyen bu tepki nasıl oldu da yaşlılara yöneldi bir anda? Hastalığı daha fazla yaydıkları düşünüldüğü için mi? Yoksa çok daha fazla öldükleri vurgulandığı için mi? Sanırım yaşından dolayı insanlara karşı ayrımcı tutumların ortaya çıkmasında her iki kaygı da etkiliydi.
Öncelikle hastalığı yaydıklarına ilişkin düşünceler keskin bir önyargı olabilir. Çünkü, Japonya’da toplum sağlığı komitesi başkanı profesör Omi yaptığı açıklamada, hafif belirtilerle hastalığı atlatan ve hasta olduğunu fark etmeyen insanların bunu salgına dönüştürdüğünü bildirmişti. Bu kişilerin hastalığı daha fazla kişiye bulaştırdığını söyledikten sonra gençlerin toplum için büyük tehlike olduğunu belirtiyordu.[4] Nereden çıktı şimdi gençler? Profesör Omi ve ekibinin çalışmalarına göre gençlerin hastalığı daha kolay atlattığı görülmüş. Nitekim diğer ülkelerden gelen veriler de benzer bir eğilimi gösteriyordu. İddialara göre, gençler korona virüs kaynaklı hastalığı daha kolay atlatıyorlardı. O zaman gençler evlerinden çıkmasındı! Ne işleri vardı gençlerin sokakta, çarşıda, pazarda, alışveriş merkezinde, hastanede ya da benzeri mekanlarda?! Dünyanın en yaşlı ülkesinden, yaşlıların oranının %30’u aşmış olduğu ve süper yaşlı toplum olarak tanımlanan ülkesinden gelen bu çarpıcı açıklamayı duysalar “gençlerin” ne tepki vereceğini merak ediyordum. O nedenle etrafımdaki bir kaç genç bireye anlattım bu açıklamayı. Tepkileri gecikmedi: "Ne demek sokağa çıkmamak! Bu büyükler de kendilerini ne sanıyorlardı! Her işimize karışıyorlardı!” Haksız değiller, değil mi? Toplumumuzda büyüklerimiz kime ne yapacağını, nasıl davranacağını, kimin nasıl oturup kalkacağını, ne giyip neyi giyemeyeceğini mütemadiyen söylüyorlar. Kime? Gözlemlediğim kadarıyla sıkça çocuklara, bir de kadınlara. Sürekli neyi yapmaları (ya da yapmamaları) gerektiği söyleniyor. Son günlerde ise bir o kadar sıkça yaşlılara! Her üçünde de kaygılar farklı ama.
Öte yandan, verilerde sunulan ölüm oranlarına bakıp, yaşlılar için kaygılanan iyi niyetli insanlar (gençler?) bambaşka bir yerden sesleniyorlar, ebeveynleri adına endişe ediyorlardı. Nitekim, Bussiness Insider yazarlarından Hilary Hoffower güncel bir yazısında annesiyle yaşadığı diyaloğu şöyle anlatıyordu[5]: “Bugün attığı mesajda annem saçını kestirmek için kuaföre gittiğini, oradan da bankaya geçtiğini yazdığında deliye döndüm. Hemen şöyle yanıt verdim: Sen 60 yaşın üstündesin!!! Bankalar pis yerler!!! Nereden çıktı şimdi saç kestirmek!!! Ya hastalanırsan!!!”
Hoffower ve arkadaşlarının, ki hepsi 20 ile 30’lu yaşlarda olan kişilerdi, en büyük endişesi hastalığa yakalanmaktan ziyade ebeveynlerinin hastalığa yakalanmasıydı. Verilere bakıp, tıpkı profesör Omi’nin açıklamasında olduğu gibi, gençlerin virüsü yaşlılara bulaştıracaklarından endişe ediyorlardı. Sanırım bu süreçte bir anda ebeveynlerinin yaşlandığını fark etmişlerdi. Milenyum kuşağı olarak tarif edilen insanlar içindeki bir kesim, anne ve/ya babalarının yaşlandıklarını şimdi fark ediyordu. Dahası yaşlanmak ya da yaşlı olmak, bilhassa bu zamanda, korkunçtu!
Yaşlanma korkusu ve buna bağlı olarak kaçınma, yaş ayrımcılığının da önemli boyutunu oluşturuyor. Yaş ayrımcılığı (ageism) çok sinsi, kendi içinde üç tarafı olan bir ayrımcılık türü. Yaşlanma korkusu, kaçınma ve yaşlılığa ilişkin kalıp yargılar gündelik yaşamda kuşaklararası etkileşime olumsuz şekilde yansıyor.
Bunlardan birisi bebek konuşması. Bebek konuşması, ya basitleştirilmiş biçimde ve abartılı mimiklerle konuşmak ya da aşırı samimi tarzda seslenmek, karşısındaki kişinin sosyal statüsünü olumsuz etkileyen bir davranış tarzı. Bununla birlikte aşırı şefkat, aşırı ilgi de bu tip ilişkinin bir yanı. Bunlar anaç ayrımcılar!
Bir diğer yandan yaşlı kabul edilen kişinin konuşmasına ya da fikirlerine karşı dışlayıcı yorumlar, kınama, tartışmayı/konuşmayı kontrol etme, ilişkinin şiddet içeren, olumsuz görünen diğer tarafı. Bunlar kibirli ayrımcılar!
Her iki ilişki biçimine de son günlerde sıkça rastlamak mümkün. Bununla birlikte, bir diğer ilişki kurma biçimi aşırı bağdaşma olarak kendini gösteriyor. Yaşlı kabul edilen kişinin yapamayacağı önyargısıyla işlerini onun adına yapmak da yaş ayrımcılığının göstergesi. Bu kişiler yardımsever ayrımcılar!
Ne olursa olsun her biri belirli bir yaşın üzerindeki kimseleri homojenleştiren, hep birbirine benzeyen biçimde tarif eden, kurbanlaştıran, topluma yük olarak algılanmasına neden olan yaklaşımlar. Belirli bir yaşın üzerindeki kimselerin, yaşlıların, diğer kuşaklardan farklı olarak, hep birbirine benzediğini varsaymak, tüm yaşlıları düşkün, hasta, işsiz güçsüz ve topluma yük olarak görmek büyük bir yanılgı. Oysa, tıpkı çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi yaşamın diğer dönemleri ne kadar olağansa, yaşlılık dönemi de yaşamın o denli olağan bir evresi. Bu evrenin nasıl geçirileceği ise yaşamın ilk dönemlerinde verilen kararlardan ve yapısal eksiklerden etkileniyor. Yaptığım araştırmalar, saha çalışmalarım ve kişisel gözlemlerim, yaşlıların türdeş bir toplumsal grup olmadığını, kimliklerin ve yaşam tarzlarının yaşamın bu evresini çeşitlendirdiğini gösteriyor. Türkiye’de yaşlanma harikulade bir serüven olabileceği gibi, bir ıstırap da olabiliyor. Toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf bu süreçte çok çok belirleyici.
Niyetleri ne olursa olsun, yaşlılara ne yapması (ve yapmaması) gerektiğini söyleyenleri bugünlerde sıkça duymaya devam edeceğiz gibi. Benim en büyük korkum, hastalığın daha fazla insana bulaştığı duyulduğunda ayrımcı tutumların da daha fazla davranışa dönüşmesi. Yıllar önce okuduğum satırları tekrar anımsıyorum: Hasta olduğumuz için özgürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Yasalara boyun eğdik oysa (Jack London, Diriliş).
BİRİKİM
20 Mart 2020
21 Mart 2020 Cumartesi
Naomi Klein I İmkânsız görünen aniden mümkün hale gelir
“Bu fikirlerin çoğu daha bir hafta önce fazla radikal bulunup dışlanıyordu. Şimdiyse, bu krizden çıkmanın ve gelecekte yeni krizler yaşanmasını önlemenin tek makûl yolu olarak görünüyorlar.”
2007 tarihli Şok Doktrini – Felaket Kapitalizminin Yükselişi’nin yazarı, şimdilerde Bernie Sanders kampanyasının militanı Naomi Klein’ın The Intercept’te yayınlanan “Koronavirüs kapitalizmini mağlup etmenin yolu” başlıklı konuşmasını huzurlarınıza getiriyoruz.
BirartıBir Forum & Express
20 Mart 2020 Cuma
Rüyalar ve milliyetçilik
Ahmet Altan
Tarih boyunca kâhinler, müneccimler, psikiyatristler rüyalarla ilgilenmişler, bunlardan anlamlar çıkarmışlar, geleceğimizin, geçmişimizin, sorunlarımızın izlerini bu bulanık şekillerde aramışlar. Ama hiçbiri yaşadığımız bu esrarengiz olayın sırrını çözememişler. O sır orada öyle duruyor.Rüyalar, içimizde, zihnimizin derinlerinde, bizim denetleyemediğimiz, müdahale edemediğimiz bir gücün varlığını bize gösteriyor. İnsanın içinde kendisinden bağımsız bir varlığın yaşaması ve bu varlığın insan yorulduğunda, çevresindeki gerçekleri algılayamadığı bir uykuya dalıp bilinci kapandığında ortaya çıkması bana ürpertici geliyor. Bizim bedenimizi, zihnimizi, sinir sistemimizi kendi arzularına göre kullanabilen bir “yabancıyı” içimizde taşıdığımızı düşünmek, bizzat kendi varlığımızı bir sırra dönüştürüyor.
Bilincimizin ürettiği bütün düşünceler bir mantık çerçevesiyle bağlı oldukları hâlde rüyalar mantık çerçevesini paramparça edebiliyor. En rasyonel, en mantıklı, en tutarlı insanlar bile rüyalarında mantıktan, gerçeklerin tutarlılığından koparak uçuyor, korkuyor, öfkeleniyor, şehvete kapılıyor. Bambaşka biri hâline geliyor.
Üstelik içimizdeki bu “yabancı” fevkalâde ayrıntılı imajlar oluşturabiliyor. Hiç tanımadığımız, görmediğimiz, düşünmediğimiz insanlarla, bitkilerle, hayvanlarla karşılaşıyoruz, onların gözlerini, çiçeklerini, kanatlarını bütün çizgileriyle görebiliyoruz.
Bu nasıl oluyor? Bu “yabancı” kim? Neden içimizde böyle birini taşıyoruz? “Bizim” bilmediğimiz bunca ayrıntıyı o nasıl biliyor?
İnsanlar gibi toplumların da içlerinde bir “yabancı” barındırdıklarını, yorulup uykuya daldıklarında, bilinçleri kapandığında da bu “yabancının” vahşi bir barbar olarak “milliyetçilik” kılığında ortaya çıktığını düşünüyorum. Uygarlık, bilinçlerimizi terbiye ettiği, “bizi” mantıklı bir düşünce sistematiği içinde tuttuğu hâlde içimizdeki “yabancıyı” terbiye edemiyor. En azından şimdiye kadar bunu yapamadı. En mantıklı, en rasyonel toplumlarda bile bu mantıksız “yabancı” varlığını sürdürüyor.
1900’de ve 1905’te Max Planck ve Einstein insanlık tarihinin en büyük buluşlarından ikisini Almanya’da gerçekleştirdi. O dönemde Almanya bilimin ve teknolojinin merkeziydi.
Einstein’ın buluşuna sahne olan Almanya’da sadece otuz yıl sonra Naziler iktidara gelmişti. Kırk yıl sonra ise Almanya milyonlarca insanını kaybetmiş, mahvolmuş, acılar içinde bir topluma dönüşmüştü.
Böylesine gelişmiş bir toplumun içinden kendisini de dünyayı da parçalayan mantıksız bir canavar nasıl çıktı?
O “canavar” orada, içlerinde, kendilerinden bile gizli duruyordu çünkü. Diğer bütün toplumlar gibi hamaset nutuklarıyla uykuya daldıklarında mantıktan kopuk bir duygular yığını hâlinde belirdi.
Tarihi, mantıklı nedenlere, ekonomik çıkarlara dayandıran açıklamalar arar insanlık. Tarih, bu arayışlara inandırıcı cevaplar vermez her zaman Moğolların dünya nüfusunun onda birini öldürmesi nasıl bir mantıkla açıklanabilir? Bütün imparatorlukların, bütün toplumların tarihinde mantıksız canavarlıkların izlerini rahatlıkla bulabiliriz.
Bir grup insanın kendilerini kavim, kabile, devlet, millet, din olarak diğerlerinden ayırıp, kendi grubunun diğer herkesten daha değerli olduğuna inanmasıyla başlar mantıktan kopuk “uyku” ve canavar ortaya çıkar.
Bugün insanlık gene bir uyku evresine giriyormuş gibi görünüyor. En gelişmiş toplumlarda bile “biz en büyüğüz” diyen liderler kafalarını kaldırıyor. Toplumlarda bir yorgunluk ve uyku ihtiyacı belirdiğinde bu liderler çoğalıyor ve onlar uykunun daha da derinleşmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. O zaman da hepimizin içinde yatan, bizim denetimimiz dışındaki canavarlar harekete geçiyor.
Milliyetçilik, mantıkla ilişkisini koparmış bir budalalıktır. Ne olduğunu bile tam kavrayamadığımız karanlık bir boşluğun içinde dönüp duran minnacık bir gezegenin üstünde hiçbir toplum diğerinden daha değerli değildir. Hangi ırktan, hangi dinden, hangi milletten olursak olalım hepimizin ortalama ömrü belli. Birbirimize “ben senden daha değerliyim” diye bağırıp sonra ölüyoruz. Ölüm zaten herkesin “eşit” olduğunu tartışmasız biçimde gösteriyor. Daha “değerli” bir millet varsa ölmesin de onun diğerlerinden daha üstün olduğunu görelim.
Toplumlar entellektüellerini böyle kanlı uykulardan insanları kurtarsın diye yaratıyor. Çünkü insanlık bir yandan kendi içinde canavarlar beslerken bir yandan da bundan kendini korumaya uğraşıyor. Siyasetçiler, bayraklar, marşlar, nutuklarla uğursuz ninnilerini söylerken, entellektüellerin de milliyetçiliğin nasıl bir budalalık olduğunu, bu küçük gezegeni sınırlarla, silahlarla böldüğümüz sürece ortak bir acıdan kurtulamayacağımızı anlatarak toplumu uykuya dalmaktan koruması gerekiyor.
Ölüm karşısında eşit olan bir canlılar topluluğuyuz, kim kimden daha değerli ya da daha üstün olabilir? Biliyorum, tarih bu mantıksız iddianın üstünde inşa edildi. Ama tarihi değiştirmenin zamanı gelmedi mi? Kimsenin daha değerli olmadığı yeni bir tarih başlayamaz mı? Aklımızın, mantığımızın, bilincimizin, bilinçdışı canavarlığımızı engellediği bir döneme giremez miyiz? En azından bunun için uğraşamaz mıyız?
Ben bunun için mücadele edeceğimize, yeni bir tarihin başlangıcına çok yaklaştığımıza, çekilen acıları durdurabileceğimize inanıyorum.
Toplumların uyumalarını engellediğimizde bireylerin daha rahat uyuyup, kendi içlerindeki “yabancılarla” tehlikesiz maceralar yaşayacağı bir hayatımız olur. O zaman huzur içinde rüyaların sırrını çözmeye uğraşırız.
Libération gazetesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

