Translate
20 Ağustos 2020 Perşembe
Darbeyi Kim Yaptırdı?
Aradan 70 yıl geçmiş, ölen ölmüş ve artık kalan sağlar da bizim değil halbuki…
Ancak öte yandan Musaddık’ın devrilmesine ve dünyanın bir sürü tarafındaki diğer darbeler, faşist cuntalar, sivil darbeler, adına ne verildiyse hepsine bakıldığında, olayın failleri için 70-80 yıl kadar beklemeye de gerek yok. Bir polisiye televizyon dizisinde, buruşuk paltolu komiserin her zaman sorduğu, o basit soru, burada hemen önümüze düşüyor: Bu cinayetten kim yararlanır? Olay konumuzda da böyleydi zaten. Seçimlerde çok büyük bir oranda oy alarak seçilen Başbakan Musaddık seçim vaadi, ‘Petrolün millileştirilmesi’ kararını yaşama geçirince, yani İngiliz petrol şirketinin elinden petrol kuyularını alınca, darbe oldu. Katil aralarından biriydi ya da hepsi…
Yani 70 yıl sonra ortaya çıkan, malum olanın doğrulanmasından çok başka bir şey değil.
-Hatta bu ‘ajanlaştırma’, darbeye başta razı olmayan İran şahının, kız kardeşine kadar bile uzanabilmiş, gerisini artık siz düşünün-
Aynı şekilde, Sosyalist Doktor Allende’nin Şili’de askeri cunta ile devrilip öldürmesinde de bakır madenlerinin kamulaştırılması ve halkı için patentsiz ilaç üretimine başlaması gibi nedenler vardı. Yani ‘cinayeti bir kör balıkçı bile’ görüyordu. Farkındaysanız bu saydıklarım neden darbe yapıldığını gösterdiği gibi, neden yapılmasının gerekmediğini de gösteriyor. Kamulaştırma yapmayan, şirketime dokunmayan bin yaşasın…
Bizim tanık olduğumuz o kadar çok darbe, cunta, katliam ve benzeri var ki 70-80 yıl sonra, belki filmin sonunda onların isimleri kredilerde yazacaktır. Ancak bütün bu devlet oyunlarının yerli ve milli ya da ecnebi kötü oyuncularının kendilerini görünmez zannetmeleri ‘kör bir balıkçıyı’ bile şaşırtacak kadar garip.
Metin Yeğin / Yeni Yaşam Gazetesi
13 Ağustos 2020 Perşembe
Yazması olup da okuması olmayan laikçi ihvana son defa
Baskın Oran : Son defa deyişim, ben bunları 15 Ağustos ve 22 Ağustos 2014’te yani tam 6 yıl önce Radikal İki’de yazmış ve konuyu bitirmiştim. Daha fazla uğraşmak
lüzumsuzdu.
Ama bu laikçi ihvanın (ihvan, tarikat mensupları demektir) şu sıralarda yine kabardı ayranı. Son ve en iğrendirici marifetleri de, şimdiye dek mütedeyyin Müslümanları da dahil ederek Rejim’e karşı yazılmış en anlamlı ve ciddi muhalefet metnini yayınlayan Aksaçlılar’a “YAEci!” diye saldırmalarıydı.
***
Bu ekip, laikçi hatim indirmeye aslında 2010’da değil, 2007’de başladı. O yıl Gül’ü seçtirmemek için Türk hukuk tarihinin en büyük ve en komik rezaleti olan 367 olayını düzenlediler. Sonuç, Erdoğan’ı iktidara getirerek bugünkü Rejim’e öyle bi yol açtı ki, bir günah keçisi bulup onun sırtına yıkmak zorundaydılar. İki tane buldular: 1) 2010’da Anayasa Referandumu reformlarına Yetmez Ama Evet diyenler; 2) 2013’te de, Kürt Barış Süreci’ne katkı yapan Akiller.
İkincisi şu anda konumuz değil. 2010 Referandumunu madde madde tanıtayım da, birilerine okutup öğrensinler.
***
1) Temel hak ve özgürlükler güçlendirildi:
Kişilerin yurt dışına çıkma özgürlüğünün, ancak suç soruşturması/kovuşturması sebebiyle ve yargı kararına bağlı olarak sınırlanabileceği kabul edildi.
Memurlara toplu sözleşme hakkı verildi.
Yürütme’nin her türlü işlemine karşı her yurttaşın başvuracağı Ombudsmanlık getirildi.
AYM tarafından partisi kapatılanların milletvekilliğinin düşürülmesine son verildi.
Dezavantajlı kişilere getirilecek pozitif ayrımcılığın eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacağı ilan edildi.
2) Askerî vesayet zayıflatıldı:
Askerî yargının görev alanı çok daraltıldı. Askerler ağır cezalık suçlar için sivil mahkemelerde yargılanmaya başlandı.
Savaş hali dışında sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmalarına son verildi; mesela askerî mahkemeye gönderilen Şemdinli davası yeniden sivile taşındı.
Kadrosuzluk hariç, Yüksek Askerî Şura’nın her türlü ilişik kesme kararına karşı yargı yolu açıldı.
Askerî yargının kuruluş ve işleyişinin "askerlik hizmetlerinin gereklerine göre” düzenleneceği ibaresi Anayasa’dan çıkarıldı.
12 Eylül darbe sorumlularının yargılanmasını engelleyen Geçici Md. 15 kaldırıldı. Bu sayede K. Evren ve T. Şahinkaya müebbede çarptırıldılar ve davaları ancak ölmeleri sayesinde düştü.
3) Yargı reformu getirildi:
AYM’ye bireysel başvuru yapma hakkı getirildi. Bu sayede mesela Twitter ve Youtube açıldı.
Öcalan’ın kitabına el koymak hukuk ihlali ilan edildi.
Hrant davasında etkili soruşturma yapılmadığı saptandı.
Uzun tutukluluklar ve yargılamalar yasaklandı.
Yargı’nın denetim yetkisi artırıldı.
HSYK’nin meslekten çıkarma cezalarına karşı yargı yolu açıldı.
Siyasi parti kapatmak çok zorlaştırıldı çünkü artık AYM’de 3/5 nisap yerine 2/3 nisap getirilmişti.
Adalet bakanının rolü sınırlandı; eskisi gibi HSYK başkanı olmaya devam edecek ama daire toplantılarına katılamayacaktı. Ayrıca, hâkim ve savcılar hakkında disiplin inceleme ve soruşturmalarını ancak ilgili dairenin isteği üzerine başlatabilecekti. Hâkim ve savcıların disiplin soruşturmaları Adalet Bakanlığından alınıp HSYK müfettişlerine verildi.
Daha önce, HSYK’deki yargı kökenli üyeler Yargıtay ve Danıştay tarafından seçilir ve cumhurbaşkanı tarafından atanırdı. 2010’da üyelerin 10’unun bütün hâkim ve savcılarca seçilmesi sağlandı. Bunlara Yargıtay’ca 3, Danıştay’ca seçilecek 2 üye eklendiğinde, 22 üyeli Kurul’un büyük çoğunluğu hâkimler tarafından seçilir oldu. Cumhurbaşkanının yetkisi de kalktı.
Şimdi, zurnanın zırt dediği şuraya çok dikkat:
TBMM’den geçen metne göre herkes tek adaya oy verebilecekti. Bu sayede, çoğunluğu elinde tutanlar tulum çıkartamayacaktı. Fakat aynen 2007’deki 367 olayındaki gibi CHP burada da eline-diline hâkim olamadı. Yaptığı başvuru üzerine AYM (anayasa değişikliklerine karışamadığı halde) bu hükmü iptal edince, aday sayısı kadar oy verme olanağı doğdu ve Adalet Bakanlığı bürokratlarının hazırladığı liste tulum çıkardı.
Bunun tercümesi: AKP’nin hamilik yaptığı Fethullahçılar yargıyı doldurdu, 2016’nın ardından da, onların mirasçısı olan AKP.
Mesele bu denli basitken, o günden bugüne “YAEcileer!” diye çığrışan laikçi ihvan, meselenin AYM faslı sonrasını bilmezden geliyor. Utanması olmamak böyle tecelli ediyor herhalde.
***
Bunların şimdi af diletmek istemesi küstahlığı bi yana, “Biz biliyorduk, siz nasıl bilmiyordunuz!” demesi muazzam cesaret. Kendilerinin eğitim düzeyi hakkında konuşmayayım ama, biz de bu kadar mürekkep yalamışlığımızla herhalde bişeyler biliyorduk.
Biliyorduk ki, mesela, geniş kitlelerin siyasal hayata dahil olması ilelebet engellenemez. Engellendikçe radikalleşip İslamcıların eline düşerler.
Görmüştük ki AKP, ulusalcıların “Dış müdahaledir!” diye asla yapmayacağı şeyi yapıp, 2004’te Anayasa Md. 90/5’i getirerek temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası antlaşmaları, aynı konudaki ulusal yasalara üstün ilan etmiştir. Böyle bir partiyi demokrat olduğu sürece desteklemek, bu partinin Avrupa’daki Hristiyan Demokratlar gibi Müslüman Demokrat’a dönüşmesine yardım edebilecektir. Nitekim 2011’e hatta 2013’e kadar tüm Batı da aynen böyle düşünmekte, AKP’yi bu sebeple desteklemekte, onu Orta Doğu’ya model göstermekteydi.
Biliyorduk ki, AKP’yi iyi şeyler yaptığı zaman desteklememek, Müslümanların asla iyi şeyler yapamayacağına iman etmiş olmaktan gelmektedir.
AKP Kadın Kolları Başkanı L. S. Çam’ın, Erdoğan’ın 2011’de imzalayıp şimdi kaldırmaya soyunduğu İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkacağını ve 81 ilde Yeni Akit’in baş silahşoru A. Dilipak’a dava açacağını o zamandan bilemezdik ama, bizim için bu tür bir gelişme AKP’nin sonunda varacağı noktalardan biriydi.
Hüda Kaya, Ö. F. Gergerlioğlu, Cemil Kılıç, İhsan Eliaçık gibi örnekler bu ekip için hiçbir şey ifade etmezdi. Çünkü AKP’nin Kürt düşmanlığı ortak paydasında kurduğu Mahşerin Dört Atlısı’nın dördüncü parçası olan bu tür ulusalcılarda düşüncenin yerine ulusalcı iman geçerliydi ve şu anda da aynen öyle.
***
Bitirmeden önce:
1) Yukarıda methettiğim reformlar o zaman için bile yetersizdi. Onun içindir ki “Yetmez…” dedik zaten.
2) 2010’daki desteğin ertesi günü dönüşmedi bugünkü korkunç durumuna Erdoğan. Mesela 2011’de İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı oldu. Mayıs 2013’te Türkiye’deki ilk barışçı Kürt çözümüne girişti.
Fakat aynı yılın sonundaki 17-25 Aralık “ithamları” diyelim isterseniz, kendisine fazlasıyla yaşamsal gelmiş olmalı ki, Dr. Jekyll’i Mr. Hyde’a dönüştürüverdi. Aynen Stevenson’ın romanındaki gibi.
3) Erdoğan dönüşüverince, 2010’da nasıl desteklediysek, aynen öyle kösteklemeye başladık derhal. 1930’dan beri hiçbir şey değişmesin diye askerî darbecileri on yıllardır desteklemiş olanların ve “Cumhuriyeti Korumak” adına dincilere bilmeden su taşımışların aksine “laikçi iman”a değil demokratik fikre dayandığımız için, iyi olana iyi kötü olana da kötü dedik. Demeye de devam edeceğiz.
Belki de olay böyle fazla basit olunca, böylesi “iman” sahiplerince zor anlaşılıyor.
Baskın Oran/ Artı Gerçek
10 Ağustos 2020 Pazartesi
Sol ve Din Konusu
Haydar Ergülen alttan alta devam eden, daha da çok devam edecek olan tartışmayı alevlendirecek bir önermeyle ortaya atıldı. Bir “özür dileme” önermesinde bulundu: kaç yılın “yetmez ama evet” kavgası. Ergülen, “Bunu söyleyenler özür dilesin, bu konu da kapansın” demeye getiriyor ve “Ben kendi hesabıma özür diliyorum” diyor.
Ben o seçim ve referandumda oy kullanmamıştım. Seçim öncesi burada oluşan siyasi atmosferden çok sıkıldığım için yurt dışına gitmiştim. Ancak burada olsam “evet” oyu verirdim. Bundan ötürü “özür dilemek” gereği duymuyorum. Konunun bu şekilde tartışılması son derece yanlış. Ama konu kendisi önemli. Onun için bu aşamada birkaç saptama yapma gereğini duyuyorum.
Sorunun önemli bir kısmı “politika” yapmak başlığı altında ele alınabilir; ama asıl önemli olan solun dinle ilişkisi. Bu bütün dünyada dikenli bir konu, ama Türkiye’de özellikle böyle. Burada işin daha fazla çatallaşmasına yol açan etken Kemalizm: Kemalizm’in dine bakışı ve sosyalist solun Kemalizm’le ilişkisi sorunu iyice çetrefilleştiriyor.
Bu ilişkinin nasıl bir ilişki olması gerektiğinin cevabını Marx’ın oldukça derli toplu bir şekilde verdiğini düşünürüm. “Marx bu konuda ne demiş?” diye sorulunca herkesin aklına aynı şey gelir: “Din halkın afyonudur” demiş! Ama herkes bundan aynı şeyi anlamaz. Örneğin Kemalistler dinin halkı uyutmanın aracı olduğu sonucunu çıkarırlar. Oysa Marx ünlü cümlesinin hemen arkasından ezilenlerin çektikleri acıları hafifleten bir “ağrı kesici” gibi gördüğünü söyler. Din bu dünyada olamayacakları, elde edemeyecekleri şeylerin acısını hafifletmek için ihtiyaç duydukları şeydir. O anlamda “afyon”dur.
Tabii bu dinin çizdiği dünyayı dinin çizdiği gibi kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Ancak dini zorla ortadan kaldıramayacağımız anlamına geliyor. İnsanlar sömürüsüz bir dünyada özgür ve eşit yaşamaya başladıkları zaman böyle bir kutsallığa ihtiyaçları kalmayacaktır anlamına geliyor (Bence bu da tartışmalı ama şimdi oralara girmeyelim).
Terry Eagleton’ın Dawkins ve Hitchens’a savaş açtığı kitabı okuyunca şaşırmıştım. Bayağı dindar bir Marksist olacağını düşünmemiştim ama demek oluyormuş. İrlanda’da din kuvvetli — burada da olduğu gibi.
Bizim tarihimizde Batılılaşma “ilerici” hareket olarak bellenmiştir. Çok basitleştirerek söylersek, “okuryazar” kesim Batılılaşma’yı anlamış ve benimsemiştir. Okuryazar kesim de kaçınılmaz olarak varlıklı kesimdir. Bu eğitimi almayan yoksul kitleler ise uzak ve yabancı kalmış ve çok zaman karşı tavır dahi almıştır. Bunun için de geleneksel toplum yapısında “egemen sınıf” konumunda olanlar yoksul halkla aynı dili konuşabilmiş, Batılılaşma’yı benimseyen kesimler ise Rusya’daki Narodnikler gibi bu “ortak değerler” engelini aşmakta ciddi zorluklarla karşılaşmıştır. Bu, Batılılaşma’nın, Batılı olmayan bütün toplumlara çıkardığı zorluktur; ancak biz gelenekleri, görenekleri yerleşmiş sofistike bir imparatorluktan geldiğimiz için burada bu gibi sorunlar daha derin köklere uzanır. Yenileşmenin ürettiği yeni bir insan tipi olan “aydın” Türkiye tarihinde, her şeyden önce dinle, dinî yaklaşımla ilgisini kesmiş adam olarak anlaşılmaktadır. Ancak bu sosyalizmin, Marksizm’in sorunsalı değil, “aydınlanmacı-Batıcılığın” sorunsalıdır. Doğal olarak, Kemalist ideolojinin de önemli bir ögesidir. Bu ideoloji kamusal düzeyde din karşıtı bir tutum takınmaz; ama “kendi aramızda” militan bir “anti-klerikalizm” tavrını benimsememiz gerekir.
Böyle bir yapılanma falan il merkezinin “sanayi sitesi”ne gidip sosyalizm konuşmaya kalkışan solcunun niçin oradaki işverenlerden önce işçilerin saldırısına uğradığını açıklar. Bugünkü “Erdoğan iktidarı”nın niçin yoksul kesimden de bu kadar oy aldığını da açıklar.
Sosyalizm ile sınıf ilişkisini 1850’lerde Marx’ın gördüğü gibi göremeyiz ama sosyalizmin sınıfla herhangi bir ilişkisi kalmadığını da söyleyemeyiz.
Epey bir yıl önce İdris Küçükömer bu sorunlarla uğraşmıştı. Arkadaştık onunla, yaş farkına rağmen. Düşüncelerimiz de yakındı. İdris, “Bu memlekette ‘sol’ diye anlaşılan şey aslında sağdır” derken ben de ona katılıyordum. Ama bu böyleyse, o halde ‘sağ’ gibi görünen de ‘sol’dur” sonucuna varmak fazla mekanik görünüyordu. Bu toplumda sağ çatallaşmıştı. İki farklı yaklaşım varsa bunlardan birinin sol olması gerekmiyordu.
Konu hâlâ açık, hâlâ ortada. Sosyalist sol, Kemalizm’in ideolojik mirasından kendini sıyırabilmiş değil. Hatta, Tayyip Erdoğan’ın tutturduğu faşizan yol sayesinde, bu “yetmez ama evet” tartışmalarının da gösterdiği gibi, Kemalizm daha baskın görünüyor. Erdoğan’da cisimleşen İslamcılık, sonuçta, İslamcılığın alabileceği (ve işte aldığı) İslamcılık biçimlerinden biri. Ama mutlaka alınması gereken İslamcılık biçimi değil. İktidar açlığı çeken bir politik hareketi iktidarla en fazla içli dışlı hale getiren “önder” olarak Erdoğan’ın kitle üstünde nüfuzu hâlâ herkesinkinden fazla. Ama muhalefet de başladı. Muhalefet de hemen ”İslâm bu değildir” biçimini alıyor. Ayrıca, Tayyip Erdoğan kendisi iktidarının ilk on yılında bambaşka bir İslâmcı politika yapmanın mümkün olduğunu gösterdi.
Şimdi partisinden kişilerin (Davutoğlu ve Babacan) ona karşı tavır almalarını “Niye yıllarca onun arkasından gittiler?” diye eleştirenler var. Evet, buna ben de bir ölçüde katılırım ve kendileri de biraz üstü kapalı bunu kabul ediyorlar. Dediğim gibi, kendilerini iktidara bu derece yaklaştırmış adamdan birtakım ilkeler gereği kopamadılar. Ancak bunları söylerken Marksistler’in Stalin eleştirisinin ne kadar geciktiğini de hesaba katmak gerekir.
Dolayısıyla “sol politika” denen şeyin “İslâm” denir denmez “anti” bir tavra girmek demek olduğunu düşünmüyorum. İslamcı bir partinin varolan durumu az da olsa iyileştirecek bir iş yapması mümkündür ve öyle bir niyeti varsa desteklenmelidir. Ancak buraya geldiğimizde, ilkesel, “sosyalizmin din karşısında tavrı ne olmalıdır?” sorunsalından “politika yapmak ne demektir?” sorunsalına geçmek gerekiyor ki, bunu bir başka zamana erteleyelim.

