Translate

6 Haziran 2021 Pazar

Paris Komünü’nün anlamı üzerine

Kristin Ross ile söyleşi:
18 Mart 1871’de, zanaatkârlar ve komünistler, emekçiler ve anarşistler Paris şehrinin yönetimini ele geçirdi ve Komün’ü kurdular. Bu radikal sosyalist öz yönetim deneyimi, Fransa’nın Üçüncü Cumhuriyeti’ni kuran gaddar bir katliamla ezilmeden önce 72 gün sürdü. Ancak sosyalistler, anarşistler ve Marksistler anlamını tartışmayı o zamandan beri sürdürüyorlar.

Kristin Ross, Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi adlı muhteşem kitabında Komün’e ilişkin birikmiş polemikleri kolay anlaşılır bir biçimde ele alıyor. Kendisine göre bu polemikler anarşizme karşı Marksizm, köylülere karşı işçiler, Jakoben devrimci teröre karşı anarko-sendikalizm gibi suni kutuplaşmalar şeklinde kemikleşmiş vaziyette.

Ross, Soğuk Savaş’ın bittiği ve Fransız Cumhuriyetçiliğinin yorulduğu günümüzde, Komün’ü bu tür bir kemikleşmeden özgürleştirebileceğimizi ileri sürüyor. Bu tür bir kurtuluş, böylece, günümüz solunu eyleme geçme ve bugünün zorluklarını düşünme konusunda yeniden canlandırabilir. Hiçbir çalışma, Marx’ın Paris Komünü’nün en büyük başarısının “kendi işleyen varoluşu” olduğu iddiasını daha iyi belirtemez.

Bu kitap Paris Komünü’nü günümüz için yeniden sahneliyor. Komün neden günümüzün taleplerini düşünmek için bir kaynaktır?

“Ders” kelimesi yerine “kaynak” kelimesini seçtiğin için mutluyum. Çoğunlukla insanlar geçmişin bize dersler verdiği veya kaçınmamız gereken hataları öğrettiğinde ısrarcıdırlar. Komün’ü kuşatan literatür, yapılmış olanları sorgulamakla, gereksiz yere önerilerle ve hataları listeleme zevkiyle doludur: Şayet Komünarlar şunu ve bunu yapsalardı, bankadaki parayı alsalardı, Versay’a yürüselerdi, Versay ile barış yapsalardı, daha iyi örgütlenselerdi… O zaman belki başarılı olurlardı!

Bana göre, bu tür bir olay sonrası kuramsal üstünlük hem beyhude hem de son derece tarihdışıdır. Komünarların yaşadığı dünyada yaşamıyoruz. Bir kez durumun bu olduğunu gerçekten anladığımızda, onların yaşadığı dünyanın hangi açılardan bizim yaşadığımıza aslında ne kadar yakın, belki de ebeveynlerimizin dünyasından çok daha yakın, olduğunu görmek kolaylaşacaktır.

Günümüzde insanların, özellikle de gençlerin yaşama biçimlerinin ekonomik istikrarsızlığı, Komün’ü gerçekleştiren, çoğunluğu zamanını çalışarak değil de çalışacak bir iş arayarak geçiren 19. yüzyıl işçi ve zanaatkârlarının koşullarını andırıyor.

2011 sonrası, meydan işgallerini, mekânları ve alanları ele geçirmeyi, (İstanbul’dan Madrid’e, Montreal’den Oakland’a) şehirleri stratejik operasyonların sahnesine dönüştürmeyi temel alan siyasal bir stratejinin neredeyse her yerde geri gelişiyle birlikte, Paris Komünü yeniden aydınlandı veya görünür hale geldi, günümüzün şekillenişinde bir kez daha rol üstleniyor.

Komün’ün siyasal buluş biçimleri, bizim için derslerden ziyade kaynaklar veya Andrew Ross’un kitabımdan söz ederken söylediği gibi “kullanılabilir bir arşiv” haline yeni geldiler. Komün bir tarihin ve belki de bir geleceğin, bir taraftan kapitalist modernleşmenin, bir taraftan da faydacı devlet sosyalizminin rotasından farklı bir rol üstleniyor.

Bu, bugün pek çok insanın paylaştığını düşündüğüm bir tasarı ve Ortak tahayyül bu tasarının tam da merkezinde. Bu yüzden kitapta Komün’ü hem geride bıraktığımız, geçmişe ait olarak, hem de mevcut mücadelelerimizin ortasında olası gelecekler alanında bir çeşit açılım olarak düşünmeye çalıştım.

“Ortak Lüks” komünün sanatçılar şubesinin şiarıydı ve çalışmanızın da başlığını oluşturuyor. Bu ifadenin başlangıcı hakkında bize ne söyleyebilirsiniz?

“Evrensel cumhuriyet”ten farklı olarak “ortak lüks”, Komün’ün ses getiren bir sloganı değildi. İfadeyi, sanatçılar ve zanaatçılar kendilerini bir Federasyon olarak örgütlerken, Komün altında ürettikleri manifestonun son cümlesinde saklanmış bir şekilde buldum. Benim için Komün’ün kimi kilit buluş ve fikirlerini yansıtan bir tür prizma haline geldi.

İfadenin yazarı, dekoratif sanatçı Eugène Pottier, bugün bizim tarafımızdan, katliamların kanı kurumadan, Kanlı Haftanın sonunda bestelenen başka bir metnin, Enternasyonal’in yazarı olarak biliniyor. “Ortak lüks” ile kendisinin ve diğer sanatçıların tasavvur ettiği, “kamusal güzellik” programı gibi bir şeydi: köylerin ve kentlerin iyileştirilmesi, her kişinin hoşnutluk duyacağı bir ortamda yaşama ve çalışma hakkı.

Bu küçük, hatta “dekoratif” bir talep olarak görülebilir. Ancak aslında sadece sanatla ilişkimizin tamamen yeniden yapılandırılması değil, ayrıca emekle, toplumsal ilişkilerle, doğayla ve yaşanılan ortamla ilişkimizin de yeniden yapılandırılmasıydı. Komün’ün iki düsturunun tamamen harekete geçmesiydi: merkezsizleşme ve katılım. Bu, sanat ve güzelliğin kamusallaştığı, gündelik yaşamla tamamen bütünleştiği, özel salonlarda gizlenmediği veya yakışıksız ulusal anıtsallık şeklinde merkezileşmediği anlamına gelir.

Bir toplumun estetik kaynakları ve başarıları, Komünarların eylemle açıkça gösterdiği gibi, William Morris’in “Napolyoncu döşemeciliğin ana parçası” olarak adlandırdığı Vendôme Sütunu biçimini almayacaktı. Komünün ölümünden sonra, Reclus, Morris ve diğerlerinin çalışmalarında, bu sanat ve güzelliğin gündelik yaşamda gelişme talebinin nasıl da bugün “ekolojik” olarak adlandırabileceğimiz, örneğin Morris’in “eleştirel güzellik mefhumu”nda veya Kropotkin’in bölgesel öz yeterliliğin önemine ilişkin ısrarında izi sürülebilecek, bir fikirler kümesinin ana hatlarını içerdiğini gösteriyorum.

En spekülatif kavrayışlarında “ortak lüks”, toplumsal değerlerin ne olduğuna, neyin kıymetli olarak sayılacağına karar vermek için piyasa tarafından sağlanandan farklı bir ölçütler kümesine veya değerleme sistemine işaret eder. Doğa bir kaynaklar deposu olarak değil de kendi içinde bir amaç olarak kıymetlendirilir.

Kitabınız, Komün’ün yaşamını diğerleriyle birlikte Kropotkin’in ve İngiliz sosyalist William Morris’in çalışmalarına genişletiyor.

Flaubert’in Komün’ün “gotikliği” olarak adlandırdığıyla dehşete düşmüş bir şekilde büyülenmek oldukça kolay. Umarım ki bununla, sonundaki Kanlı Haftanın katıksız dehşetlerini ve binlerce kişinin katledilmesini kastediyordur. Hiçbir şekilde katliamın önemini azaltmıyorum. Dahası, devlet tarafından kendi sınıf düşmanlarını tek tek ve topluca kökünün kazınmasına yönelik olağanüstü çabayı Üçüncü Cumhuriyet’in kurucu edimi olarak görüyorum.

Ancak ben Komün’ün, hayatta kalan ve sürgün olan Komünarların, sözünü ettiğin destekçilerle buluşması ve birlikte çalışmasıyla, Kanlı Hafta bittikten sonra da genişlemeyi sürdüren Komünar düşüncesi şeklindeki sürdürülmesi olarak düşündüğüm şeyi belgelemekle daha çok ilgileniyordum. Bu dost gezginler için, Jacques Rancière’nin “duyulurun paylaşımı” olarak adlandırdığı şeyi Komün olayı derin bir şekilde değiştirmişti.

Komün’ün bir olay olarak şok dalgasının yanı sıra sağ kalanlarından çıkmış tartışmaların ve sosyalleşebilirliklerin, bu düşünürlerin yöntemini, ele aldıkları konuları, seçtikleri malzemeleri, kendileri için saptadıkları entelektüel ve siyasal manzarayı, yani kısaca izleklerini nasıl da değiştirdiğini anlatıyorum. Bu hemen ardından gelen artçı sarsıntılar, mücadelenin başka yollarla sürmesiydi. Olayın aşkınlığının bir parçasıydılar ve sokaklardaki başlangıç eylemleri olarak bir olayın mantığı açısından tamamıyla yaşamsaldılar.

Belki de en büyük değişim, Marx’ın Komün’den sonraki gidişatında tespit edilebilir. Hem kuramını güçlendirme hem de tam da kuram kavramından tümüyle bir kopuş olan paradoksal bir biçim alan bir değişim. Komün, kitlelerin tarihi biçimlendirmesinin yanında, bunu yaparken salt hakikati değil kuramın kendisini de yeniden biçimlendirmesini Marx için apaçık kıldı. Bu, aslında, Henri Lefebvre’nin “yaşananın ve tasarlananın diyalektiği” hakkında konuşurken kastettiğiydi.

Bir hareketin tasavvuru ve kuramı ancak hareketin kendisiyle birlikte ve hareketin kendisinden sonra serbest kalır. Eylemler düşleri yaratır, düşler eylemleri değil.

Peter Kropotkin, Élisée Reclus ve William Morris’in, ortaya çıkan pratiklerin radikal potansiyeliyle, kapitalizm öncesi ve kapitalist olmayan biçimlerle ilişkili “modası geçmiş enerjileri” bir araya getirmeye çok kafa yorduklarını öne sürüyorsunuz.

Salt Kropotkin, Reclus ve Morris değil, Marx da kapitalizm öncesi biçimlerle yaşam tarzlarının kendi zamanlarındaki “anakronistik” varoluşuna çok kafa yoruyordu.

Yüzyıllar boyunca var olan Rus tarımsal komünist biçimleri olan obshchina’nın[1] kaderi batılı sosyalistlerin ana odak noktasıydı. Komün sonrası biçim alan kuramsal zorluk, yeniden canlandırılan bir komün biçimi sorunu etrafında dönüyordu: Büyük bir Avrupa başkentinde gerçekleşen çarpıcı bir ayaklanmayı, kırsal kesimdeki daha eski komünist biçimlerin kalıcılığıyla birlikte nasıl düşünebiliriz?

Bu düşünürlerin hepsi “zamanın kıvrımları” olarak adlandırabileceğimiz, kapitalist modernliğin kusursuzluğunun, tıpkı bir yumurta gibi çatlıyor gözüktüğü uğraklara karşı oldukça dikkatliydi. Tarihçiler genel olarak anakronizmden mümkün olan en büyük hata olarak korkarlar. Morris’in zamanının İzlanda’sına ve onun orta çağ geçmişine ilgisini, kafası karışık bir nostalji olarak önemsememişlerdir. Morris aslında mükemmel bir algıyla, orta çağ İzlanda’sında gelişen örnekler gibi kapitalizm öncesi biçimleri ve yaşam tarzlarını hem gitmiş, geçmiş, tarihin bir parçası hem de olası bir geleceğin temsili olarak görebiliyordu.

Bana göre bu nostaljinin değil, derinlemesine bir tarihselleştirici düşünüş tarzının işaretiydi. Bu olmadan değişimin olabilirliğini düşünmemizin veya bugünü olumsal ve açık uçlu olarak yaşamamızın bir yolu yok.

Dipnot: [1] Obshchina: Başka anlamların yanında Rusça’da topluluk anlamına gelen kelime. 19. ve 20. yüzyılda bireysel çiftliklerin aksine ortak mülkiyete dayalı çiftliklerde kolektif bir şekilde tarım yapan köylü toplulukları (ç.n.).

Manu Goswami

[Jacobinmag’deki İngilizce orjinalinden Tahir Emre Kalaycı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org

23 Mayıs 2021 Pazar

Sınıflar Arası İletişim

Murat Belge - Türkiye toplumu, daha “Türkiye” olmadan çok önce, köklü bir sınıf ayrımı içinde yaşamaya alışmıştı. Osmanlı toplum yapısında toprak sahibi bir soylu sınıf oluşumuna imkan verilmediği için burada Batı feodalizmi gibi bir sınıflaşma olmadığı sık sık söylenir ve bu belirli bir ölçüde doğru bir tespittir. Ancak bu tespiti abartarak Osmanlı düzeninde sınıf egemenliği olmadığını söylediğimizde tarihi gerçeklikle bağımızı kopartmaya başlarız. Bu tarihi süreçte temel tarihi ayraç devlet’tir. Bir yanda “seyfiye”si ve “ilmiye” ve “kalemiye”si ile devlet sınıfları, öbür yanda da Müslüman ve Hıristiyan “reaya” veya “ahali” bu çok kesin bir ayrımdı. Modernleşme öncesi koşullarda “kültürel homojenizasyon” da hemen hemen hiç olmadığı için (özellikle kentler dışında) toplum kapalı kültürler içinde yaşayan çok sayıda cemaat üstüne oturuyordu.

Kökü Osmanlı’ya uzanan bu “avam-havas” ayrımı bugün dahi etkisini sürdürüyor -etkisini “etkili” bir şekilde sürdürüyor. Zaman içinde değişen çok şey var elbette. Ana temel ayrımı orada. Sonraki bütün eklemlenmeleri bir arada tutan omurga o.

Ayrımın kendini belli ettiği kertelerin başlıcası dildir: en geniş anlamında, “vücut dili”ni, her şeyi kapsayan dil. Bu da çok normal şüphesiz, çünkü bir toplum yaşadığı her şeyi her türlü işaret ve anlamlandırmayı kapsayan dil. Bu da çok normal şüphesiz, çünkü bir toplum yaşadığı her şeyi dil yoluyla kendisi için ve başkası için anlaşılır, ayırdedilir duruma getirir.

Osmanlı geçmişinde “havas” gitgide ağırlaşan bir Osmanlıca konuşarak kendini “avam”dan ayırırdı. Cumhuriyet’te ” havas” bu Osmanlıca’nın kötü bir şey olduğuna karar verdi (aslında bu aşamada “havas” kendi içinde de bölünmeler yaşamaktaydı; onun için her konuda en az iki fikir, iki yaklaşım vardı). Bu, yavaş yavaş, “avam” katına da yayılıyordu. Osmanlıca’nın kötü (“ulus” bilincini karartan) bir şey olduğunu düşünen “havas” bu sefer dilini “öz” Türkçe’ye göre değiştirdi. Ama bu yeni akım da iki kesim arasındaki dil farkının devamını sağladı. Sosyalizmin kısa tarihçesinde de bu ayrıma dayanan anekdotlar anlatılır: devrimciler toplantıda ” bilinç” deyip duruyormuş; ahali bunu “piliç” diye dinliyormuş; üretici mitinginde Dev-genç “Bağımsız Türkiye” sloganı atmış. Köylüler bunu hemen benimseyip “Bakımsız Türkiye” diye bağırmışlar vb. böyle hikâyeler herkesin dağarcığında birikmiştir.

Ama “dil”, bu ayrımın “gösterge” haline geldiği düzey. Oysa bu öncelikle yaşanan bir şey. O düzeyi anlatmamız zor, çünkü kelimeleri yok. Kelimeleri edindiğimizde de (edinirsek!) işin başında değil, sonuna varmış oluyoruz. Bu iki kesimin arasında gerçek anlamda diyalog yok; ama tanışıklık var. Zaten galiba bu nedenle “diyalog” yok: çünkü neler olduğunu bilemediğim bazı göstergelerle (bunlar duyguların beşine de hitap edebilir) karşısındakinin kim olduğunu tanıyor ve diyalogun kapısını kapatıyor. Sonuç olarak iki taraf da bunu yapıyor, ama “havas” o yukarıdan havasını, “doğrusunu ben bilirim; uslu durursan sana da “öğretirim” deme “alicenaplığı”nı elden bırakmıyor; “avam” da kendini, savunmak üzere kapıyı bacayı kapatıyor. Bu arada kimin kime “abi” diyeceği filan belirlenmiş oluyor, mesajlar iletiliyor, mesajlar alınıyor.

Bu sözsüz iletişim ve tanışma düzeyini bırakıp ideolojik sistemler vb. dünyasına geldiğimizde, bugün de, “avam”ın ideolojik dünyasında dinin daha geniş, daha temel bir yer tuttuğunu görüyoruz. “Havas” dinle ilişkisini gevşetmiş. Orada “etnisite” ağır basıyor. Bu toplum heterojen bir imparatorluktan bugünlere gelmiş bir toplum olduğu için her iki temel katta da etnik farklılıklar oldukça bol. Gelgelelim, son yirmi otuz yıldır bu farklılıklar “Kürt” kimliği karşısında egemen “Türk milliyetçiliği” kimliğinde yan yana gelebiliyor. Dolayısıyla bu ideolojik dünyaların “fasad”ını (önce de) oluşturan “değerler” düzeyinde “alt kat”ta düzenleyici din, “üst kat”’ta ise ulus oluyor.

Yazının başında, bu toplumun biçimlenmesinde sınıfların toprak ya da sermaye mülkiyeti gibi “ekonomi-içi” yapılardan önce “devlet” olgusuyla her şeye damgasını vuran siyasi ölçüt olduğunu söylemiştim. Bundan, sınıflaşmayı üreten ve yeniden-üreten mekanizmanın “eğitim” olduğu sonucunu hemen çıkarabiliriz. Öyledir. “Devletlû” sınıfına “intisap” etmek eğitimden geçer. Devletin çekirdeğine doğru ilerlemek belirli bir esprit de corps paylaşmaya dayanır.

Cumhuriyet eğitiminden geçerek Cumhuriyet seçkinleri arasına girenler, bu eğitimde, kısmen örtük, kısmen de belirtik bir biçimde, İslam’a karşı eleştirel bir tavır takınmayı öğrenirler(di). Bunun temel nedeni, toplumun kalkınmasında yobaz bir “dinci” ideolojinin engelleyici bir rol oynadığı inancıdır. Benim bu yazımın asıl sorunsalı olan “alt kat/üst kat” iletişim kopukluğunu bu seçkinler 1) Halkın “cehalet”ine; 2) Kötü niyetli yobazların halkı yanıltmasına bağlayarak açıklarlar. Onların bu tavrı da kopukluğun her kuşakta yeniden üretilmesine katkıda bulunur.

“Bu ülkede dinin yeri ne olmalıdır?” Türkiye’nin ezeli sorusu, hala en temel sorusu. Gerçek bir bölücü etkiye sahip bir soru. Dolayısıyla, elbette eğitim aygıtının da başlıca sorusu ve sorunu. Mustafa Kemal 1880’lerin sonunda hangi okula gitmeliydi? Mahalle mektebine mi, Şemsi Efendi mektebine mi? Şimdi 2018’deyiz ve soru hemen hemen hiç değişmeden ortada duruyor. O zamanki ikileşmeyi Cumhuriyet rejimi “tevhid-i tedrisat” yasası çıkararak gidermişti. Tabandan gelen çeşitli baskılar imam-hatip liseleri ile yeniden ikileşme başlattı. Şimdi, AKP iktidarı ikileşmenin imam-hatip’te tevhidini planlıyor.

Cumhuriyet ve laiklik geleneksel toplumsal çatlağın merkezine din konusunu yerleştirdi. Dediğim o cephelerin birbirini “tanıma”sında din karşısında alınan tavır merkezi bir rol oynamaya başladı. Ama bu merkezi rol, dinin “her şey” olduğu anlamına da gelmiyor. Çünkü din bir kültürel düzenleyici: değerler skalasını belirliyor, ama aynı zamanda pek çok sınıfsal fenomeni de kamufle ediyor. Bu yapısıyla Tayyip Erdoğan’ın “yerli ve milli” diye öne çıkarmaya çalıştığı zihni ve kültürel tutumların temelini oluşturuyor. Öyle ki Erdoğan ve onun sözlerini tekrarlayan “koro”, “yerli ve milli” diye tanımladıkları kalıplara uymayanları “ecnebi” kılığına sokarak yabancılaştırıyor, ötekileştiriyorlar. “Ecnebi”den “hain”e zaten birkaç adımlık mesafe var.

Bu tür bir popülizmle mücadele edecek bir solcunun kendini dini bütün bir Müslüman olarak sunması gerekmiyor elbette. Ama halkın, gene Osmanlı’dan kalan deyimle söyleyelim: “avam”ın bugüne kadar çok iyi bellediği ve tanıdığı “havas” dilinden, tavrından, edasından tamamen uzak durması gerekiyor. Dindar olması gerekmiyor, ama bu, insanların dini inançlarına saygılı olmasına da engel değil. Karşısında muhatabı olacaklar büyük bir ihtimalle din uleması olmayacak. Gene de, bu tür popülizmle mücadele edecek bir solcunun dinle, İslam’la ilişkisi tamamen afaki ve kulaktan dolma olmamalı. Ne söylediğini bilerek konuşabilmeli. Sonuçta karşısındakine tamamen aykırı şeyler de söylese, bilerek konuşması onu yalınkat “laikçiler”den ayıracaktır. Bu gibi tartışmalar olacak olursa, laik ilkeleri savunan kişinin ötekini ikna etmek, bütün inanç dünyasını değiştirmek gibi bir niyeti olmadığını belli edecek şekilde davranması da önemlidir. “Ben seni ikna edeceğim”, “Benim gibi düşün” değil, “Bunları da bilerek düşün” diyebilmelidir.

Murat Belge
yesilsolparti.org

21 Mayıs 2021 Cuma

Hak, Hukuk ve Adalet...

Bitmiş davaları yeniden açıp, bir torbaya toplayan "yeni" Gezi Parkı Davası'nın ilk duruşmasında tek tutuklu sanık Osman Kavala şu beyanda bulundu.

Davaların birleştirilmesiyle, Gezi olaylarının hükümeti devirmeye yönelik bir komplo olduğu senaryosu temelinde 3,5 yıl önce başlayan yargı süreci yeni bir aşamaya girecek.

Daha önce hatırlattığım gibi Gezi İddianamesi senaryosunun telifi FETÖ üyeliğinden yargılanan Emniyet ve Yargı mensuplarına ait. İddianamenin ekinde bulunan 14 ve 15 Haziran 2013 tarihli yazılardan görüleceği gibi, Gezi olaylarının benim baş aktörlerinden olduğum bir komplo olduğu kurgusu Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nda üretilmiş. Adalet dışı gerekçelerle gerçekleştirilen ve adaleti yanıltmak amacıyla kullanılan hukuksuz dinlemeleri yapanlar da aynı ekip. Gezi protestolarının bir komplo olduğu kurgusu iktidarca benimsendiği ve siyaseten kullanıldığı için, bu anlatıya ters düşen beraat kararlarının bozulması benim için şaşırtıcı olmadı.

Gene bu anlatı gereği, bir komplo olarak Gezi protestolarını planladığım, yönettiğim ve finanse ettiğim algısının canlı tutulması için; aleyhime hiçbir delil olmamasına rağmen, Gezi davasından beraat etmiş olmama rağmen, AİHM’nin tutuklanmamın hak ihlali olduğuna hükmetmesi ve derhal serbest bırakılmamı talep etmesine rağmen, cezaevinde tutulmam gerekli görüldü. Suçlamalar değişiyor, bayrak yarışlarında bayrağın elden ele geçmesi gibi farklı yargıçlar ve mahkemeler yere düşürmeden tutukluluğumu birbirlerine geçiriyorlar.

AİHM kararının etrafından dolanmak için icat edilmiş olduğu aleni hale gelmiş olan casusluk suçlamasıyla ilgili hiçbir bulgu olmadığını iddianameyi hazırlayan savcı da biliyor, hatta itiraf ediyor. Bir taraftan bu durumu, casusluk faaliyetlerinin çok gizli yürütülmüş olmasıyla açıklıyor. Arthur Miller’ın McCarthy döneminde kaleme aldığı “Cadı Kazanı” adlı oyunda, savcının doğası gereği görülemeyecek bir faaliyet olduğundan cadılık suçlaması için delil ve tanık aranmasına gerek olmadığını söylemesi gibi.

Diğer taraftan da, sivil toplum kuruluşlarının casusluk için kullanıldığına dair demokrasi karşıtı bir komplo teorisine başvurarak, sözlük anlamından farklı bir casusluk suçu kavramı geliştiriyor. İddianamedeki casusluk tanımı, yasalarımızdakinden oldukça farklı. Muğlaklığı ve keyfi uygulamalara müsait olması bakımından Almanya’da Nazi döneminde casusluk suçlamaları için kullanılan “Landesverrat”, yani devlete ihanet kavramını hatırlatıyor. O dönem Almanya’sında halkın vicdanına uygun biçimde hareket etmediği için cezalandırılması düşünülen kişinin eylemi yasalardaki suç tanımına girmiyor ise yargıcın görevi en kullanışlı yasayı seçerek o kişiyi cezalandırmaktı. Siyaset yargı sürecinin her aşamasında etkiliydi, halkın vicdanının ne olması gerektiğini belirlemekte, hatalı bulduğu mahkeme kararlarını düzeltmekteydi. Örneğin Nazi rejimini eleştiren rahip Martin Niemöller’in beraat kararı siyaset tarafından sakıncalı bulunduğundan, kendisi savaş bitene kadar toplama kampında tutulmuştu.

1947 yılında yürütülmüş olan Nazi dönemi yargıç ve savcılarının yargılandığı Adalet Davası’nda “suikastçının hançeri, yargı görevlisinin cübbesi altında gizlenmişti”[1] değerlendirilmesi yapılmıştı.

AİHM’nin tespit ettiği gibi yetkiyi kötüye kullanarak kişiyi özgürlüğünden mahrum bırakmak ve bu davranışı devam ettirebilmek için yasaların dışına çıkarak adaleti yanıltmak da, yukarıdaki değerlendirmeyi düşündürmektedir.

Mahkemenizin bu eyleme son vereceğini ümit ediyorum.


Osman Kavala

www.marksist.org

Not: Saat 15.00 de verilen ara karar ile Osman Kavala'nın 2017 yılından beri süren tutukluluğu devam ediyor! 21 Mayıs 2021 Cuma

Yukarı