Translate

8 Haziran 2021 Salı

Kala azar

  • - bir hayvan krematoryumu hakkında uzun metrajlı belgesel film
  • Hayvanları saygıyla gömmek, Yunanistan'da bir hayvan krematoryumunda çalışan genç bir çiftin işidir.
    Henüz sinemaya gidemiyoruz ama Yunan Film Festivali'ni görüyoruz. Ayrıca yarışmada etkileyici, meditatif, şehvetli ve şiirsel bir film olan "Kala azar" da yer alıyor. Yunan sinemacıların uluslararası film piyasasının içinde yer aldığını, tüm ödülleri "The Favourite" ile kazanan Giorgos Lanthimos'tan beri biliyoruz. Heyecan verici filmler yapan tek kişi o değil. Bugünden itibaren çevrimiçi Yunan Film Festivali'nde kendinizi buna ikna edebilirsiniz. Normalde Berlin sinemalarında gösterilecek olan yirmiye yakın filmi orada görebilirsiniz.

    "Kala azar" - bir hayvan krematoryumunun çalışması Genç bir çiftin kentsel Yunanistan'da bir yerde hayvan leşlerini topladığı "Kala azar"ı öneririm. Çift, bir yandan açıklanamayan nedenlerle sokakta ezilmiş ya da doğada ölmüş hayvanları topluyor. Bunlar kediler, köpekler veya güvercinler - görünüşe göre hayvanlara değer verdikleri için onları önemsiyorlar. Öte yandan, evcil hayvanları ölen insanlara evlerine gidiyorlar - bunlar da para alan klasik işler. Hayvanları krematoryuma götürmek için topluyorlar ve tabii ki açıklıyorlar: "Siz ve aileniz için zor bir zaman olduğunu anlıyoruz. Fazla zamanınızı almayacağız ve sadece buna ihtiyacımız var. Buradaki imza, "diyor kadın bir evcil hayvan sahibine, Japon balığı yakılmış. Söylendiğine göre hayvanların hepsi tek tek yakılıyor ve küller yirmi dört saat sonra geri getiriliyor. Bu doğru değil, çünkü hayvanların hepsi birlikte yakılıyor ve küller burada olduğu kadar tek tek ilan edilmiyor.

    Hayvanların külleri Ama bu daha fazla tartışılmıyor. Her neyse, arka plan hakkında pek bir şey öğrenemiyoruz - hayvan sahiplerinin küllerle ne yaptıkları, hayvanlarla nasıl bir ilişkileri var, vs. Bu filmin büyüleyici yanı da bu. Bu nedenle bir belgesel film gibidir: kamera, iş yerinizde size eşlik eder, esas olarak çifti işlerinin çeşitli adımlarında gözlemler, ancak bunun ötesinde film sessiz kalır ve kelimenin tam anlamıyla budur.

    Ama resimlerde çok daha bilinçaltı bir şekilde aktarılan çok daha fazlası var. Özellikle kadınların hayvanlara ne kadar yakın hissettikleri, her ikisinin de cesetlerle nasıl çok dikkatli bir şekilde ilgilendikleri, sanki hayvanlar hala acı hissedebiliyormuş ve çift gibi yollarına çıkan son hayvanı da yanlarına alıyorlar. Büyük ölçüde yalnızsınız, ancak bazı durumlarda, hayvanlarla aynı yakınlıkta yaşayan, hatta köpekleriyle banyo yapan veya bir yatakta uyuyan kadının ebeveynleriyle de evdeyiz.

    Bir köpeğin bakışından anlatılan uzun metrajlı belgesel film Genç film yapımcısı Janis Rafa güzel sanatlar okudu ve aslında video çalışmaları ve heykelleriyle tanınıyor. "Kala azar" ilk uzun metrajlı filmi ve burada açıkça çok sanatsal, hastalıklı-şiirsel bir eser yaratıyor. Film, filmi ilerleten, gerilim yaratan, doruk noktasına ulaşan dramatik anlarla ortak bir hikayeye sahip değil. Aslında daha çok film, sürekli resimde olan birçok köpekten birinin bakış açısından anlatıyormuş gibi.

    Bu, dünyayı tamamen farklı bir perspektiften görme şansı, muhtemelen birçoklarını da rahatsız edecek, ama kesinlikle buna değecek canlandırıcı bir bakış açısı. Kendiniz, Yunanistan hakkında kendi fikirlerinizi, iyi bir iş yapan şeyin ne olduğu ve işte hangi korku ve özlemlerin olduğu hakkında çok şey yansıtabilirsiniz. Ayrıca Rafa, bazıları müzik videolarından da gelebilecek veya resim olarak duvara asılabilecek çok güzel, tuhaf resimler sağlar.

    www1.wdr.de/radio/cosmo/

    6 Haziran 2021 Pazar

    Paris Komünü’nün anlamı üzerine

    Kristin Ross ile söyleşi:
    18 Mart 1871’de, zanaatkârlar ve komünistler, emekçiler ve anarşistler Paris şehrinin yönetimini ele geçirdi ve Komün’ü kurdular. Bu radikal sosyalist öz yönetim deneyimi, Fransa’nın Üçüncü Cumhuriyeti’ni kuran gaddar bir katliamla ezilmeden önce 72 gün sürdü. Ancak sosyalistler, anarşistler ve Marksistler anlamını tartışmayı o zamandan beri sürdürüyorlar.

    Kristin Ross, Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi adlı muhteşem kitabında Komün’e ilişkin birikmiş polemikleri kolay anlaşılır bir biçimde ele alıyor. Kendisine göre bu polemikler anarşizme karşı Marksizm, köylülere karşı işçiler, Jakoben devrimci teröre karşı anarko-sendikalizm gibi suni kutuplaşmalar şeklinde kemikleşmiş vaziyette.

    Ross, Soğuk Savaş’ın bittiği ve Fransız Cumhuriyetçiliğinin yorulduğu günümüzde, Komün’ü bu tür bir kemikleşmeden özgürleştirebileceğimizi ileri sürüyor. Bu tür bir kurtuluş, böylece, günümüz solunu eyleme geçme ve bugünün zorluklarını düşünme konusunda yeniden canlandırabilir. Hiçbir çalışma, Marx’ın Paris Komünü’nün en büyük başarısının “kendi işleyen varoluşu” olduğu iddiasını daha iyi belirtemez.

    Bu kitap Paris Komünü’nü günümüz için yeniden sahneliyor. Komün neden günümüzün taleplerini düşünmek için bir kaynaktır?

    “Ders” kelimesi yerine “kaynak” kelimesini seçtiğin için mutluyum. Çoğunlukla insanlar geçmişin bize dersler verdiği veya kaçınmamız gereken hataları öğrettiğinde ısrarcıdırlar. Komün’ü kuşatan literatür, yapılmış olanları sorgulamakla, gereksiz yere önerilerle ve hataları listeleme zevkiyle doludur: Şayet Komünarlar şunu ve bunu yapsalardı, bankadaki parayı alsalardı, Versay’a yürüselerdi, Versay ile barış yapsalardı, daha iyi örgütlenselerdi… O zaman belki başarılı olurlardı!

    Bana göre, bu tür bir olay sonrası kuramsal üstünlük hem beyhude hem de son derece tarihdışıdır. Komünarların yaşadığı dünyada yaşamıyoruz. Bir kez durumun bu olduğunu gerçekten anladığımızda, onların yaşadığı dünyanın hangi açılardan bizim yaşadığımıza aslında ne kadar yakın, belki de ebeveynlerimizin dünyasından çok daha yakın, olduğunu görmek kolaylaşacaktır.

    Günümüzde insanların, özellikle de gençlerin yaşama biçimlerinin ekonomik istikrarsızlığı, Komün’ü gerçekleştiren, çoğunluğu zamanını çalışarak değil de çalışacak bir iş arayarak geçiren 19. yüzyıl işçi ve zanaatkârlarının koşullarını andırıyor.

    2011 sonrası, meydan işgallerini, mekânları ve alanları ele geçirmeyi, (İstanbul’dan Madrid’e, Montreal’den Oakland’a) şehirleri stratejik operasyonların sahnesine dönüştürmeyi temel alan siyasal bir stratejinin neredeyse her yerde geri gelişiyle birlikte, Paris Komünü yeniden aydınlandı veya görünür hale geldi, günümüzün şekillenişinde bir kez daha rol üstleniyor.

    Komün’ün siyasal buluş biçimleri, bizim için derslerden ziyade kaynaklar veya Andrew Ross’un kitabımdan söz ederken söylediği gibi “kullanılabilir bir arşiv” haline yeni geldiler. Komün bir tarihin ve belki de bir geleceğin, bir taraftan kapitalist modernleşmenin, bir taraftan da faydacı devlet sosyalizminin rotasından farklı bir rol üstleniyor.

    Bu, bugün pek çok insanın paylaştığını düşündüğüm bir tasarı ve Ortak tahayyül bu tasarının tam da merkezinde. Bu yüzden kitapta Komün’ü hem geride bıraktığımız, geçmişe ait olarak, hem de mevcut mücadelelerimizin ortasında olası gelecekler alanında bir çeşit açılım olarak düşünmeye çalıştım.

    “Ortak Lüks” komünün sanatçılar şubesinin şiarıydı ve çalışmanızın da başlığını oluşturuyor. Bu ifadenin başlangıcı hakkında bize ne söyleyebilirsiniz?

    “Evrensel cumhuriyet”ten farklı olarak “ortak lüks”, Komün’ün ses getiren bir sloganı değildi. İfadeyi, sanatçılar ve zanaatçılar kendilerini bir Federasyon olarak örgütlerken, Komün altında ürettikleri manifestonun son cümlesinde saklanmış bir şekilde buldum. Benim için Komün’ün kimi kilit buluş ve fikirlerini yansıtan bir tür prizma haline geldi.

    İfadenin yazarı, dekoratif sanatçı Eugène Pottier, bugün bizim tarafımızdan, katliamların kanı kurumadan, Kanlı Haftanın sonunda bestelenen başka bir metnin, Enternasyonal’in yazarı olarak biliniyor. “Ortak lüks” ile kendisinin ve diğer sanatçıların tasavvur ettiği, “kamusal güzellik” programı gibi bir şeydi: köylerin ve kentlerin iyileştirilmesi, her kişinin hoşnutluk duyacağı bir ortamda yaşama ve çalışma hakkı.

    Bu küçük, hatta “dekoratif” bir talep olarak görülebilir. Ancak aslında sadece sanatla ilişkimizin tamamen yeniden yapılandırılması değil, ayrıca emekle, toplumsal ilişkilerle, doğayla ve yaşanılan ortamla ilişkimizin de yeniden yapılandırılmasıydı. Komün’ün iki düsturunun tamamen harekete geçmesiydi: merkezsizleşme ve katılım. Bu, sanat ve güzelliğin kamusallaştığı, gündelik yaşamla tamamen bütünleştiği, özel salonlarda gizlenmediği veya yakışıksız ulusal anıtsallık şeklinde merkezileşmediği anlamına gelir.

    Bir toplumun estetik kaynakları ve başarıları, Komünarların eylemle açıkça gösterdiği gibi, William Morris’in “Napolyoncu döşemeciliğin ana parçası” olarak adlandırdığı Vendôme Sütunu biçimini almayacaktı. Komünün ölümünden sonra, Reclus, Morris ve diğerlerinin çalışmalarında, bu sanat ve güzelliğin gündelik yaşamda gelişme talebinin nasıl da bugün “ekolojik” olarak adlandırabileceğimiz, örneğin Morris’in “eleştirel güzellik mefhumu”nda veya Kropotkin’in bölgesel öz yeterliliğin önemine ilişkin ısrarında izi sürülebilecek, bir fikirler kümesinin ana hatlarını içerdiğini gösteriyorum.

    En spekülatif kavrayışlarında “ortak lüks”, toplumsal değerlerin ne olduğuna, neyin kıymetli olarak sayılacağına karar vermek için piyasa tarafından sağlanandan farklı bir ölçütler kümesine veya değerleme sistemine işaret eder. Doğa bir kaynaklar deposu olarak değil de kendi içinde bir amaç olarak kıymetlendirilir.

    Kitabınız, Komün’ün yaşamını diğerleriyle birlikte Kropotkin’in ve İngiliz sosyalist William Morris’in çalışmalarına genişletiyor.

    Flaubert’in Komün’ün “gotikliği” olarak adlandırdığıyla dehşete düşmüş bir şekilde büyülenmek oldukça kolay. Umarım ki bununla, sonundaki Kanlı Haftanın katıksız dehşetlerini ve binlerce kişinin katledilmesini kastediyordur. Hiçbir şekilde katliamın önemini azaltmıyorum. Dahası, devlet tarafından kendi sınıf düşmanlarını tek tek ve topluca kökünün kazınmasına yönelik olağanüstü çabayı Üçüncü Cumhuriyet’in kurucu edimi olarak görüyorum.

    Ancak ben Komün’ün, hayatta kalan ve sürgün olan Komünarların, sözünü ettiğin destekçilerle buluşması ve birlikte çalışmasıyla, Kanlı Hafta bittikten sonra da genişlemeyi sürdüren Komünar düşüncesi şeklindeki sürdürülmesi olarak düşündüğüm şeyi belgelemekle daha çok ilgileniyordum. Bu dost gezginler için, Jacques Rancière’nin “duyulurun paylaşımı” olarak adlandırdığı şeyi Komün olayı derin bir şekilde değiştirmişti.

    Komün’ün bir olay olarak şok dalgasının yanı sıra sağ kalanlarından çıkmış tartışmaların ve sosyalleşebilirliklerin, bu düşünürlerin yöntemini, ele aldıkları konuları, seçtikleri malzemeleri, kendileri için saptadıkları entelektüel ve siyasal manzarayı, yani kısaca izleklerini nasıl da değiştirdiğini anlatıyorum. Bu hemen ardından gelen artçı sarsıntılar, mücadelenin başka yollarla sürmesiydi. Olayın aşkınlığının bir parçasıydılar ve sokaklardaki başlangıç eylemleri olarak bir olayın mantığı açısından tamamıyla yaşamsaldılar.

    Belki de en büyük değişim, Marx’ın Komün’den sonraki gidişatında tespit edilebilir. Hem kuramını güçlendirme hem de tam da kuram kavramından tümüyle bir kopuş olan paradoksal bir biçim alan bir değişim. Komün, kitlelerin tarihi biçimlendirmesinin yanında, bunu yaparken salt hakikati değil kuramın kendisini de yeniden biçimlendirmesini Marx için apaçık kıldı. Bu, aslında, Henri Lefebvre’nin “yaşananın ve tasarlananın diyalektiği” hakkında konuşurken kastettiğiydi.

    Bir hareketin tasavvuru ve kuramı ancak hareketin kendisiyle birlikte ve hareketin kendisinden sonra serbest kalır. Eylemler düşleri yaratır, düşler eylemleri değil.

    Peter Kropotkin, Élisée Reclus ve William Morris’in, ortaya çıkan pratiklerin radikal potansiyeliyle, kapitalizm öncesi ve kapitalist olmayan biçimlerle ilişkili “modası geçmiş enerjileri” bir araya getirmeye çok kafa yorduklarını öne sürüyorsunuz.

    Salt Kropotkin, Reclus ve Morris değil, Marx da kapitalizm öncesi biçimlerle yaşam tarzlarının kendi zamanlarındaki “anakronistik” varoluşuna çok kafa yoruyordu.

    Yüzyıllar boyunca var olan Rus tarımsal komünist biçimleri olan obshchina’nın[1] kaderi batılı sosyalistlerin ana odak noktasıydı. Komün sonrası biçim alan kuramsal zorluk, yeniden canlandırılan bir komün biçimi sorunu etrafında dönüyordu: Büyük bir Avrupa başkentinde gerçekleşen çarpıcı bir ayaklanmayı, kırsal kesimdeki daha eski komünist biçimlerin kalıcılığıyla birlikte nasıl düşünebiliriz?

    Bu düşünürlerin hepsi “zamanın kıvrımları” olarak adlandırabileceğimiz, kapitalist modernliğin kusursuzluğunun, tıpkı bir yumurta gibi çatlıyor gözüktüğü uğraklara karşı oldukça dikkatliydi. Tarihçiler genel olarak anakronizmden mümkün olan en büyük hata olarak korkarlar. Morris’in zamanının İzlanda’sına ve onun orta çağ geçmişine ilgisini, kafası karışık bir nostalji olarak önemsememişlerdir. Morris aslında mükemmel bir algıyla, orta çağ İzlanda’sında gelişen örnekler gibi kapitalizm öncesi biçimleri ve yaşam tarzlarını hem gitmiş, geçmiş, tarihin bir parçası hem de olası bir geleceğin temsili olarak görebiliyordu.

    Bana göre bu nostaljinin değil, derinlemesine bir tarihselleştirici düşünüş tarzının işaretiydi. Bu olmadan değişimin olabilirliğini düşünmemizin veya bugünü olumsal ve açık uçlu olarak yaşamamızın bir yolu yok.

    Dipnot: [1] Obshchina: Başka anlamların yanında Rusça’da topluluk anlamına gelen kelime. 19. ve 20. yüzyılda bireysel çiftliklerin aksine ortak mülkiyete dayalı çiftliklerde kolektif bir şekilde tarım yapan köylü toplulukları (ç.n.).

    Manu Goswami

    [Jacobinmag’deki İngilizce orjinalinden Tahir Emre Kalaycı tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

    Sendika.Org

    23 Mayıs 2021 Pazar

    Sınıflar Arası İletişim

    Murat Belge - Türkiye toplumu, daha “Türkiye” olmadan çok önce, köklü bir sınıf ayrımı içinde yaşamaya alışmıştı. Osmanlı toplum yapısında toprak sahibi bir soylu sınıf oluşumuna imkan verilmediği için burada Batı feodalizmi gibi bir sınıflaşma olmadığı sık sık söylenir ve bu belirli bir ölçüde doğru bir tespittir. Ancak bu tespiti abartarak Osmanlı düzeninde sınıf egemenliği olmadığını söylediğimizde tarihi gerçeklikle bağımızı kopartmaya başlarız. Bu tarihi süreçte temel tarihi ayraç devlet’tir. Bir yanda “seyfiye”si ve “ilmiye” ve “kalemiye”si ile devlet sınıfları, öbür yanda da Müslüman ve Hıristiyan “reaya” veya “ahali” bu çok kesin bir ayrımdı. Modernleşme öncesi koşullarda “kültürel homojenizasyon” da hemen hemen hiç olmadığı için (özellikle kentler dışında) toplum kapalı kültürler içinde yaşayan çok sayıda cemaat üstüne oturuyordu.

    Kökü Osmanlı’ya uzanan bu “avam-havas” ayrımı bugün dahi etkisini sürdürüyor -etkisini “etkili” bir şekilde sürdürüyor. Zaman içinde değişen çok şey var elbette. Ana temel ayrımı orada. Sonraki bütün eklemlenmeleri bir arada tutan omurga o.

    Ayrımın kendini belli ettiği kertelerin başlıcası dildir: en geniş anlamında, “vücut dili”ni, her şeyi kapsayan dil. Bu da çok normal şüphesiz, çünkü bir toplum yaşadığı her şeyi her türlü işaret ve anlamlandırmayı kapsayan dil. Bu da çok normal şüphesiz, çünkü bir toplum yaşadığı her şeyi dil yoluyla kendisi için ve başkası için anlaşılır, ayırdedilir duruma getirir.

    Osmanlı geçmişinde “havas” gitgide ağırlaşan bir Osmanlıca konuşarak kendini “avam”dan ayırırdı. Cumhuriyet’te ” havas” bu Osmanlıca’nın kötü bir şey olduğuna karar verdi (aslında bu aşamada “havas” kendi içinde de bölünmeler yaşamaktaydı; onun için her konuda en az iki fikir, iki yaklaşım vardı). Bu, yavaş yavaş, “avam” katına da yayılıyordu. Osmanlıca’nın kötü (“ulus” bilincini karartan) bir şey olduğunu düşünen “havas” bu sefer dilini “öz” Türkçe’ye göre değiştirdi. Ama bu yeni akım da iki kesim arasındaki dil farkının devamını sağladı. Sosyalizmin kısa tarihçesinde de bu ayrıma dayanan anekdotlar anlatılır: devrimciler toplantıda ” bilinç” deyip duruyormuş; ahali bunu “piliç” diye dinliyormuş; üretici mitinginde Dev-genç “Bağımsız Türkiye” sloganı atmış. Köylüler bunu hemen benimseyip “Bakımsız Türkiye” diye bağırmışlar vb. böyle hikâyeler herkesin dağarcığında birikmiştir.

    Ama “dil”, bu ayrımın “gösterge” haline geldiği düzey. Oysa bu öncelikle yaşanan bir şey. O düzeyi anlatmamız zor, çünkü kelimeleri yok. Kelimeleri edindiğimizde de (edinirsek!) işin başında değil, sonuna varmış oluyoruz. Bu iki kesimin arasında gerçek anlamda diyalog yok; ama tanışıklık var. Zaten galiba bu nedenle “diyalog” yok: çünkü neler olduğunu bilemediğim bazı göstergelerle (bunlar duyguların beşine de hitap edebilir) karşısındakinin kim olduğunu tanıyor ve diyalogun kapısını kapatıyor. Sonuç olarak iki taraf da bunu yapıyor, ama “havas” o yukarıdan havasını, “doğrusunu ben bilirim; uslu durursan sana da “öğretirim” deme “alicenaplığı”nı elden bırakmıyor; “avam” da kendini, savunmak üzere kapıyı bacayı kapatıyor. Bu arada kimin kime “abi” diyeceği filan belirlenmiş oluyor, mesajlar iletiliyor, mesajlar alınıyor.

    Bu sözsüz iletişim ve tanışma düzeyini bırakıp ideolojik sistemler vb. dünyasına geldiğimizde, bugün de, “avam”ın ideolojik dünyasında dinin daha geniş, daha temel bir yer tuttuğunu görüyoruz. “Havas” dinle ilişkisini gevşetmiş. Orada “etnisite” ağır basıyor. Bu toplum heterojen bir imparatorluktan bugünlere gelmiş bir toplum olduğu için her iki temel katta da etnik farklılıklar oldukça bol. Gelgelelim, son yirmi otuz yıldır bu farklılıklar “Kürt” kimliği karşısında egemen “Türk milliyetçiliği” kimliğinde yan yana gelebiliyor. Dolayısıyla bu ideolojik dünyaların “fasad”ını (önce de) oluşturan “değerler” düzeyinde “alt kat”ta düzenleyici din, “üst kat”’ta ise ulus oluyor.

    Yazının başında, bu toplumun biçimlenmesinde sınıfların toprak ya da sermaye mülkiyeti gibi “ekonomi-içi” yapılardan önce “devlet” olgusuyla her şeye damgasını vuran siyasi ölçüt olduğunu söylemiştim. Bundan, sınıflaşmayı üreten ve yeniden-üreten mekanizmanın “eğitim” olduğu sonucunu hemen çıkarabiliriz. Öyledir. “Devletlû” sınıfına “intisap” etmek eğitimden geçer. Devletin çekirdeğine doğru ilerlemek belirli bir esprit de corps paylaşmaya dayanır.

    Cumhuriyet eğitiminden geçerek Cumhuriyet seçkinleri arasına girenler, bu eğitimde, kısmen örtük, kısmen de belirtik bir biçimde, İslam’a karşı eleştirel bir tavır takınmayı öğrenirler(di). Bunun temel nedeni, toplumun kalkınmasında yobaz bir “dinci” ideolojinin engelleyici bir rol oynadığı inancıdır. Benim bu yazımın asıl sorunsalı olan “alt kat/üst kat” iletişim kopukluğunu bu seçkinler 1) Halkın “cehalet”ine; 2) Kötü niyetli yobazların halkı yanıltmasına bağlayarak açıklarlar. Onların bu tavrı da kopukluğun her kuşakta yeniden üretilmesine katkıda bulunur.

    “Bu ülkede dinin yeri ne olmalıdır?” Türkiye’nin ezeli sorusu, hala en temel sorusu. Gerçek bir bölücü etkiye sahip bir soru. Dolayısıyla, elbette eğitim aygıtının da başlıca sorusu ve sorunu. Mustafa Kemal 1880’lerin sonunda hangi okula gitmeliydi? Mahalle mektebine mi, Şemsi Efendi mektebine mi? Şimdi 2018’deyiz ve soru hemen hemen hiç değişmeden ortada duruyor. O zamanki ikileşmeyi Cumhuriyet rejimi “tevhid-i tedrisat” yasası çıkararak gidermişti. Tabandan gelen çeşitli baskılar imam-hatip liseleri ile yeniden ikileşme başlattı. Şimdi, AKP iktidarı ikileşmenin imam-hatip’te tevhidini planlıyor.

    Cumhuriyet ve laiklik geleneksel toplumsal çatlağın merkezine din konusunu yerleştirdi. Dediğim o cephelerin birbirini “tanıma”sında din karşısında alınan tavır merkezi bir rol oynamaya başladı. Ama bu merkezi rol, dinin “her şey” olduğu anlamına da gelmiyor. Çünkü din bir kültürel düzenleyici: değerler skalasını belirliyor, ama aynı zamanda pek çok sınıfsal fenomeni de kamufle ediyor. Bu yapısıyla Tayyip Erdoğan’ın “yerli ve milli” diye öne çıkarmaya çalıştığı zihni ve kültürel tutumların temelini oluşturuyor. Öyle ki Erdoğan ve onun sözlerini tekrarlayan “koro”, “yerli ve milli” diye tanımladıkları kalıplara uymayanları “ecnebi” kılığına sokarak yabancılaştırıyor, ötekileştiriyorlar. “Ecnebi”den “hain”e zaten birkaç adımlık mesafe var.

    Bu tür bir popülizmle mücadele edecek bir solcunun kendini dini bütün bir Müslüman olarak sunması gerekmiyor elbette. Ama halkın, gene Osmanlı’dan kalan deyimle söyleyelim: “avam”ın bugüne kadar çok iyi bellediği ve tanıdığı “havas” dilinden, tavrından, edasından tamamen uzak durması gerekiyor. Dindar olması gerekmiyor, ama bu, insanların dini inançlarına saygılı olmasına da engel değil. Karşısında muhatabı olacaklar büyük bir ihtimalle din uleması olmayacak. Gene de, bu tür popülizmle mücadele edecek bir solcunun dinle, İslam’la ilişkisi tamamen afaki ve kulaktan dolma olmamalı. Ne söylediğini bilerek konuşabilmeli. Sonuçta karşısındakine tamamen aykırı şeyler de söylese, bilerek konuşması onu yalınkat “laikçiler”den ayıracaktır. Bu gibi tartışmalar olacak olursa, laik ilkeleri savunan kişinin ötekini ikna etmek, bütün inanç dünyasını değiştirmek gibi bir niyeti olmadığını belli edecek şekilde davranması da önemlidir. “Ben seni ikna edeceğim”, “Benim gibi düşün” değil, “Bunları da bilerek düşün” diyebilmelidir.

    Murat Belge
    yesilsolparti.org
    Yukarı