Translate

18 Kasım 2021 Perşembe

Biz Kadınlar Kirpiğimiz Yere Düşmesin diye...


Emel Uzun

“senlik@org” var bir de benim çok severek takip ettiğim. Herkes istediği anısını nasıl isterse öyle yazıyor veya seslendiriyor ya da nasıl dilerse. Ayrı ayrı hikayeler birlikte büyük bir hikâye yazıyoruz hissi uyandırıyor.  Anı yazma atölyeleri yapıyorlar. Kadınlarla bir araya gelip kendi anılarını anlatmalarının yollarını bulmaya çalışıyorlar ve belli ki çok eğleniyorlar.

bizimhikayemiz.org’dan takip edebileceğimiz bir “kadın hikayeleri arşivi oluşuyor. Kadınların hikayelerini topladıkları bir sözlü tarih araştırması yürütüyorlar. Her sınıftan, her yaştan, her coğrafyadan kadının hayat hikayesini dinlemek de mümkün, okumak da[1].

***

Kadınların hayat hikayelerini bilmek neden önemli peki? Ayizi Yayınları’nın “Kadınlar Hayatlar” dizisinin sunumunda kadınların başka kadınların hayatlarını okuyarak yalnız olmadıklarını fark eder ve bu hayatlardan ilham alırlar deniyordu. “Yalnız olmadığını fark etmek, kadının gelişmesi ve güçlenmesinin en önemli bileşeni” çünkü.

Benim için ise her zaman bir kadın olarak kendini kurmanın ve farklı kadınlık hallerini bilme merakı dolayısıyla hep önemli oldu. Başka bir kadının sıradan bir hayat yaşamamayı nasıl başardığını öğrenmek, nerede çuvalladığını da görmek mesela epey ilham verici. Bulaşıcı bir güç ve enerji yayıyormuş gibi.

Hayal kurmayı mümkün kılar örneğin güzel bir kadın hayatı dinlemek. Tarihin bir yerinde bir kadın bir şeyi yaşamış ve anlatmışsa, dinleyen de okuyan da artık o hikâyede mümkün olmuş her şeyin kendi hikayesi içinde mümkün olabileceğini öğrenmiş olur. Sevdiğimiz hikayeleri öyle çok anlatma ihtiyacı duyarız ki, bizi biz yapan şeylerin önemli bir parçasına dönüşür anlattıkça.

***

Televizyon dizilerinde de bir kadın hikayesi anlatma trendi var öyle değil mi? Çukur da bittiğine göre... Olur tabii her sezon birkaç kadın hikayesi ama bu yılın trendi güçlü kadın hikayesi anlatmak galiba. Öldürülmüş, tecavüze uğramış, aşağılanmış, aldatılmış, hakları gasp edilmiş kadınların haklarını savunan güçlü kadın avukatların hikayeleri[2]. Adalete kavuşabilmek için mücadele edenlerin başrolde olduğu diziler çekiliyor yani. Daha da önemlisi, bu diziler tutuyor.

Zannederim, bu sezon çıkan dizilerden en çok “Yargı” konuşuluyor. Hikâye bir kadın cinayetiyle açılıyor. Üniversite öğrencisi bir genç kadının cesedi bir valizin içinde çöp koyteynerine atılmış bir şekilde bulunuyor. Biz elbette ki biliyoruz ki bu bir hikâye değil. Bir adı var; Münevver Karabulut. Dizideki kurbanın ise İnci Erguvan. Bu ülkede kadınların her gün maruz kaldığı gibi katillerinin bulunmaları ve cezalandırılmaları süreci uzayan, esneyen ve cezasızlıkla sonuçlanan bir şey izleyeceğiz gibi düşündürüyor ilk başta. Ama öyle olmuyor. “Yerli dizinin yersiz uzunluğu” ve bir türlü bir yere bağlanmayan hikâye örgüsü baki, ancak adaletle münasebette çok hızlı ve olumlu sonuçlar alınıyor. Gerçek hayatta olmayan şey, dizide oluveriyor. Katilin bulunması, tutuklanması artık dağları aşmış adalet talebini biraz da olsa evcilleştiriyor sanki.

Daha üst sınıf bir evrenin hikayesi olarak “Yalancı” var bir de.  Çok saygın, başarılı, “pür beyaz” bir cerrahın sıradan bir date akşamının sonunda kendisine tecavüz ettiğini kanıtlamaya çalışan edebiyat öğretmeni Deniz’in hikayesi. Deniz, kafası biraz karışık da olsa kendisine tecavüz edildiğinden emin. Dul bir kadın olması, halihazırda adamla rızasıyla görüşmüş olması, evine davet etmesi, içki içmesi ve geçmişinde psikolojik sorunlar yaşamış olması onu bu davadaki zayıf taraf yapıyor elbette. Her ne kadar üst sınıf da olsa toplumdaki diğer kadınlarla hemen hemen aynı sebeplerden dolayı suçlanıyor. Ancak davasının peşini, tüm engellere rağmen, tek başına da kalsa bırakmayacağını da gösteriyor.

***

Kadınların her gün yok edildiği bu ülkede her akşam televizyonda hak arayan bir güçlü kadınlar hikayeleri izliyoruz yani.  İronik değil mi?  

Tam bu dizilerden birini izlerken, sosyal medyaya Çilem’in cezasının Yargıtay tarafından onaylandığı haberi düştü. Yıllarca şiddet gördüğü kocasını, kendisini fuhuşa zorladığı için, canını kurtarmak için öldürmüştü Çilem. Elbette bu hikâye böyle bitmeyecektir. Erkek adalete karşı verilen bu kolektif mücadele bir mutlu sonu hak eder.  Çünkü Çilem de dedi ya; “Biz kadınlar, ‘Kirpiğimiz yere düşmesin’ diye omuz omuza mücadeleye devam edeceğiz” …


[1] Sıradan olmayan hayatları dinlemeyi en çok sevdiğim yer ise Nacide Berber’in NTV Radyo’da yaptığı kadınlar dizisi. İz Bırakan KadınlarYol Açan Kadınlar ve Girişimci Kadınlar.

[2] “Yargı” ve “Evlilik Hakkında Her Şey”i kastediyorum.

 

26 Ekim 2021 Salı

Kediler insanını ebeveyn olarak görüyor

Kediler, özellikle köpek ‘rakiplerine‘ kıyasla daha mesafeli olarak bilinir, insanlarıyla daha az bağ kurduğu düşünülür. Ancak yeni yapılan bir araştırma durumun böyle olmadığını gösterdi.
Her ne kadar kedi sahipleri patili ev arkadaşlarının şefkatli olduğunu yalnızca bunu farklı şekilde ifade ettiğini bilse de artık bilimsel kanıtları da var. ABD’deki Oregon Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar kedilerin gerçekten insanlarını sevdiği sonucuna vardı. En azından insanlarını ebeveyn ya da bakıcı olarak gördükleri kanıtlandı. Araştırma için daha önce bebeklerde ve köpeklerde kullanılan bir modelleme uygulandı.
Current Biology dergisinde yayınlanan araştırma kedi yavrularını iki dakika bakıcılarıyla zaman geçirdikten sonra yalnız bıraktı sonra yeniden iki dakikalığına bakıcılarıyla buluşturdu ve davranışlarını inceledi.
Deneyden sonra, her yavru kediyi, önceki çalışmalarda insan bebeklerine ve köpeklere atanan bağlanma stillerine göre güvenli, kararsız, kaçıngan ve düzensiz olarak kategorize ettiler.
Kedilerin yüzde 64’ü bakıcısına karşı güvenli bağlanma stili gösterdi. Başka deyişle bakıcıları odadan ayrıldığında endişeli görünürken tekrar bir araya geldiklerinde düşük stres tepkisi gösterdi.
Yavru kedilerin yaklaşık yüzde 30’u güvensiz bağlanma stili gösterdi yani bakıcıları odaya döndüğünde stres seviyelerinde bir azalma olmadı.
Elde edilen sonuçlar yetişkin kedilerle yapılan çalışmada elde edilen bulgularla da uyumluydu.
Benzer oranlar önceki çalışmalarda bebeklerde de görülürken köpeklerde güvenli bağlanma oranın yüzde 58’de kalması yüzde 42’sinin güvensiz kategorisinde olması dikkat çekti.

Diken.com.tr

17 Ekim 2021 Pazar

Yetmez ama evet tartışmaları: Kimler neler söyledi?


Fransa’da düzenlenen bir panelde, konuyla ilgisiz bir biçimde sorulan "2010 yılında Anayasa referandumunda 'Yetmez ama evet!' dediniz, pişman mısınız?" sorusu önemli bir tartışma başlattı.

Panelin katılımcıları tam olarak böyle demedikleri halde, amerikanınsesi.com sitesi tarafından “Türk Aydınlardan ‘Yetmez ama Evet’ Özeleştirisi” manşeti ile verilen haber, kısa zamanda yetmez ama evet diyenlere linç kampanyasına dönüştü.

Linç etmeye çalışanlar o kadar düzeysiz ve kendini kaptırmış haldelerdi ki her türlü saçma iddia gerçekmiş gibi ortaya atıldı. Panelde konuşanların yeni dönemde rol çalmaya çalıştıkları söylendi. 2010’da yetmez ama evet diyenlerin politik konularda ağzını açmasının yasaklanmasını talep edenler oldu.

2010 Anayasa referandumu ile ilgili çeşitli dönemlerde çeşitli linç kampanyaları ulusalcı sol kesimler tarafından gerçekleştiriliyor. Ancak bu defa iş zıvanadan çıktı. Saçmalamanın dozu artınca, o dönem yetmez ama evet diyen çeşitli aydın, politikacı ve akademisyenler konu hakkındaki görüşlerini yazılı olarak kamuoyuna açıkladılar. Yetmez ama evet düşmanlarının aslında ne yapmaya çalıştıklarını ortaya koydular.

Bu yazılardan derlenen alıntılar şöyle:

Baskın Oran (Agos): YAE (yetmez ama evet) diye 10 küsur yıldır 24 saat sayıklayan ulusalcıların bütün derdi, örtmek. Ulusalcı CHP’nin yapıverdiklerini örtmek. Abdullah Gül’ü 2007’de cumhurbaşkanı seçtirmemek için 367 rezaleti dediğimiz ucubeyi yaratan sivri zekâlılığı örtmek.

YAE diye sayıklayanların 2010 referandumu maddelerinden  hiç haberleri yok, çünkü karşı çıkmaktan okumaya vakit bulamamışlar. Oysa memurlara toplu sözleşme hakkı orada verildi. Ombudsmanlık getirildi. Sivillerin askerî mahkemede yargılanabilmelerine son verildi. Nisap 2/3’e yükseltilerek siyasi parti kapatmak çok zorlaştırıldı (ki, şimdi bundan HDP yararlanacak). AYM’ye bugün tek can simidimiz olan bireysel başvuru hakkı getirildi (ki, şimdi bu Barış Akademisyenleri’nin tek umudu). HSYK’nin meslekten çıkarma cezalarına karşı yargı yolu açıldı. En önemlisi, yargı reformu getirildi. 

Deniz Güngören (Marksist.org): Sosyalistler referandumlarla dünyanın değiştirilebileceğini düşündükleri için değil, demokratikleşmenin ve dolayısıyla işçi sınıfının önünü açacak talepler etrafında geniş kitleleri mobilize etme fırsatı olarak gördükleri için böyle süreçlere müdahil olurlar. Reformlar bir bir geri sarılmaya başladığında da “o günden bunları görmek lazımdı” diye düşünmezler, sistemin sınırlarını ve ikiyüzlülüğünü teşhir ederler.  Ve sosyalistler “ne istiyoruz, nasıl alırız?” diye sorarlar, “bunu yaparsak birilerinin maşası olur muyuz?” diye değil.

Ufuk Uras: Orhan Pamuk'un bir toplantıda ‘Yetmez ama Evet’ üstüne gelen bir soruya yanıt vermeye tenezzül bile etmemesi çok doğru bir yaklaşım. Aradan 11 yıl geçmiş ve ‘Evren anayasası değişmezse Erdoğan'la daha iyi mücadele edilir’ gibi bir deli saçması yaklaşım için ne denilebilir ki.

Zehra Çiğdem Özcan (Birikim): Doğru tavrı gösterdiğini düşünen ve sözünün arkasında olan “yetmez ama evetçi”lerin siyaseten ne düşündükleri ya da durumu nasıl algıladıkları önemsenmeksizin, yaptıklarının yanlış olduğuna kanaat getirmemekle suçlanmalarının ve bunun da kibirden kaynaklı olduğunun iddia edilmesi en büyük kibirdir. “Yetmez ama evet”çilerin sessiz kalmalarının, polemiğe girmekten kaçınmalarının nedeni, haksız olduklarını bilmeleri değil, dertlerini açıklamak konusunda duydukları umutsuzluk olabilir. Yaptığının arkasında duran insanları sessizlikten faydalanarak özür dilemeye zorlamak, “sükut ikrardan gelir” türünden vecizelere sığınarak, siyasi güçsüzlüğü onlar üzerinden güce dönüştürmeye çalışmak kesinlikle kabul edilemez. Buna izin verildiği noktada ortaya çıkacak şey, “daha iyi bir dünya” değil, olsa olsa zorbalık olur.

Sezai Temelli: Anayasa referandumunda ‘evet’ oyu kullandım, pişman değilim. 2010 koşullarında vesayete karşı verilmiş, 12 Eylül ve darbecilerin yargılanması gibi çok önemli değişiklikler var orada. Bu, Türkiye’deki askeri vesayete karşı aslında önemli bir hamlenin adresi. Ama bu referandum, AKP’nin işine de yaramıştır. AKP’nin işine yaramasını engelleyebilirdik.

Selami Gürel (Marmara Yerel): 2010 Anayasa referandumunda sosyalistler, devrimci demokratlar “bu anayasa değişikliği önemli, ama Kürtlerin kimlik sorununu karşılamaktan uzak. Kürt coğrafyasında boykot, diğer bölgelerde -önerilen değişimin yetersiz olması nedeniyle- yetmez ama evet demeliyiz” tutumunu takındı. Ben bu tutumu sonuna kadar doğru bulanlardan biriyim. Benim gibi düşünenlerin –küçük bir azınlık dışında- sosyal şovenizme, ulusalcılığa, Kürt Düşmanlığına kaymadığını gözlemliyorum. Bu insanların büyük bir çoğunluğu, barışın, Kürt halkının eşit haklarının yanında durmaya devam ediyor.

Şenol Karakaş (Marksist.org): Yetmez ama evet’ten sonra neler olmuştu hatırlarsak: 24 Nisan Ermeni Soykırımı anmaları gerçekleştirilmeye başlandı. Kürt halkının özgürlüğü için mücadele yeni bir evreye sıçradı, Çözüm Süreci başladı. 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı yeniden kazanıldı. Eylem alanları genişledi. Irkçılığa karşı dev bir dalga yükselmeye başladı. Bir aşaması dev LGBTİ+ yürüyüşlerine, bir başka yönü İstanbul Sözleşmesi’ne, öte yandan HDP’nin 2015 Haziran’ında aldığı muazzam oylara kadar ulaşan farklı bir dinamik ortaya çıktı. 

Alper Görmüş (Serbestiyet): Dünün “kahrolsun YAE’ciler”inin bugün belki bir-iki istisna dışında muhalefet blokunu desteklediğini biliyoruz. Ana omurgasını, hiç de hoş çağrışımlar uyandırmayan iki gelenekten gelen iki partinin oluşturacağı bir koalisyonu desteklemek de bir YAE değil mi? DEVA’yı, Gelecek Partisi’ni saflara kabul etmek YAE değil mi? Fakat YAE demeden siyaset yapılamayacağını içine sindiremeden YAE’cilik yapılınca iş ister istemez oportünizm kılığına bürünür.  YAE’cilik yaparlar ama bunu asla telaffuz etmezler.

Abdullah Naci: Türkiye'ye bugünkü koşulları hazırlayanlar, yetmez ama evetçiler değil, ikna odaları kurup başörtülü öğrenci avına çıkan akademisyenler, askerin sözcülüğüne soyunan gazeteciler ve siyasetçilerdir. Orhan Pamuk kafası değil, Mine Kırıkkanat zihniyetidir. Kimse kendini kandırmasın.

Yıldıray Oğur (Karar): Yetmez Ama Evet tartışması artık geçmiş hakkında değil, gelecek hakkında bir tartışma. Bu turnusola bakarak ortak bir gelecek kurup kuramayacağımız, birbirimize güvenip, bir kere daha “Yetmez Ama Evet” deyip diyemeyeceğimiz ortaya çıkacak. Çünkü birbirine güvenip, zaman zaman demokrasi için uzlaşarak, risk alıp “Yetmez Ama Evet” diyemeyen toplumlar bir otoriterlikten diğerine geçip durur.

Marksist.org

Yukarı