Translate

27 Aralık 2025 Cumartesi

Leyla Zana

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Leyla Zana’yı 6 Kasım 1991 günü çıkan “yemin krizi”yle bildik asıl. Siyah tayyörü, başında kırmızı yeşil-sarı örgüsüyle kürsüye çıktı, yeminini okudu, sonra dedi ki, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”. Bu cümleyi Kürtçe söyledi ve bütün o kravatlı erkekler topluluğunu delirtti! 1989’da Paris’te yapılan Kürt Konferansı’na katıldıkları için partiden ihraç edilen SHP milletvekilleri tarafından kurulan Halkın Emek Partisi, 1991 yılında SHP ile seçim ittifakı yapmış ve 18 milletvekiliyle meclise girmişti.

Leyla Zana’nın 12 Eylül darbesi sırasında Diyarbakır belediye başkanı olan Mehdi Zana’nın eşi olması dolayısıyla politikleştiği yolundaki kanaat, Kürt kadınlarına bakışı yansıtır: Ezik, cahil ve yoksul. Oysa Zana’nın seçildiği 1991 meclisinde kadın milletvekili oranı hepi topu %1,8’di zaten! Türk kadınlarının durumu da pek parlak değildi.

Leyla Zana, meclis kürsüsünde bu bakışı ters yüz etti. Yalnızca Kürtlerin değil, Türklerin gözünde de bir direniş sembolüne dönüştü. On yıllık hapishane döneminde iki kez Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi, 1995 yılında Avrupa Parlamentosu’nun verdiği Sakharov Düşünce Ödülü’nü aldı.

Uzun ve çok zorlu bir politik hayatı oldu; kendisinden sonra yetişen Kürt kadın politikacılardan farklı olarak, yanında yöresinde başka kadınlar yoktu. “Kürt siyasetinin mor rengi”nden dem vurmaya biraz daha zaman vardı.

Bu bakımdan Leyla Zana’nın hikâyesini daha büyük bir hikâyenin, Kürt kadın politikacıların hikâyesinin giriş noktalarından biri gibi düşünmek mümkün. Acıyla ve direnişle yoğrulmuş bir geleneğe doğup onu başka bir şeye dönüştürme hikâyesinin.

3 Mayıs 1961 günü doğdu, 14 yaşındayken kuzeniyle evlendirildi. 19 yaşında, biri kucağında biri karnında iki çocuklu bir kadındı, 12 Eylül darbesi oldu. Eşi Mehdi Zana, Diyarbakır belediye başkanıydı, tutuklandı ve 10 yıl hapis yattı. Leyla Zana bu süreçte okuma yazmayı öğrendi, ilkokulu, ortaokulu ve liseyi dışarıdan sınavlara girerek bitirdi. İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi kurucularından biriydi, Yeni Ülke gazetesinde gazetecilik yaptı. 1991’de milletvekili seçildiğinde, arkasında on yıllık bir politik tecrübe vardı. Tutuklu yakını tecrübesi, insan hakları mücadelesi tecrübesi, gazetecilik tecrübesi. JİTEM’in saldırılarına direnme vardı, Vedat Aydın cinayeti vardı. Kürsüde taktığı üç renkli örgüyü ona hediye eden Bismilli kadına verdiği söz vardı.

Kahramanın yolculuğu, başladığı yerde son bulur. Pek de hevesli olmadığı, zorunluluklar sebebiyle girdiği uzun yolda, değişir ve dönüşür. Evine döndüğünde, o artık başka biridir. Bu yolculuğu mümkün kılan, evdir. O sabit kalmalıdır ki kahramanın dönüşümünü anlayabilelim, yol haritasını izleyebilelim. Leyla Zana için böyle olmadı, yakılıp yıkılmış bir evden başladı, boşaltılmış bir köyde soluklandı. Efsanelerle, söylentilerle, dedikodularla karışmış bu hikâyenin aslını anlatma imkânı pek olmadı. Ama bir şey var, en başından beri tekrarladığı bir şey: O bu yolda yalnızca politik iklimi, Kürt kadınlarına dair imgeleri değiştirmekle kalmadı, kendini, “kendi küçük dünyasını” da alt üst etmeye cesaret etti.

İnsan düşünmeden edemiyor: Bu kahramanın evi, belki de anadiliydi. Başladığı ve döndüğü yer. (AB/TY)

Aksu Bora

Aksu Bora-Birikim
İletişim Yayınları/BiaMag                                   


10 Aralık 2025 Çarşamba

İmralı Zabıtları (2013)

(28 Şubat 2013 tarihinde Milliyet'te yayınlanmış) 

HDK bileşenlerinden'de biri olan, BDP vekillerinden oluşan Barış çözüm heyetinin,İmralı'da Abdullah Öcalan'la yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.
görüşmenin tutanakları özetle şöyle:
Abdullah Öcalan'ın, İmralı'da BDP Grup Başkan Vekili Pervin Buldan, İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve Diyarbakır Milletvekili Altan Tan'la yaptığı, bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkilisinin de hazır bulunduğu görüşmenin tutanakları özetle şöyle:

"Hepimizin hayatı söz konusu"
"Kandil'e BDP'ye ve Avrupa'ya üç nüsha mektup yazdım. Heyet ile dünden beri yoğun olarak tartışıyoruz. Özal'dan beri teşebbüs içerisindeyim, akim (akamete uğradı, kesintiye uğradı) kaldı. Şimdi akamete uğramaması lazım. Uğrarsa, tırnak kesilirse felaket olur. Türklerde bunu bilmeli; başarısızlık orta ve üst düzey savaş, isyan, kaos hepimizin hayatı söz konusudur. Şimdiye kadar yaşadıklarımız devede kulak kalır. Kesin başarı hedefi ile sonuçlanması lazım. Yeni diyalog sürecine yükleniyorum. Dostlarımızın ve halkımızın eski kalıp mücadelelerini bir kenara atmaları lazım.
Eski yaşam alışkanlıkları top yekun bırakmak gerekir. Neden, çünkü bu bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak. Başarılı olursak, yepyeni bir Cumhuriyete... Radikal demokrasi, tam demokrasi, Anadolu ve Mezopotamya'nın tam demokratikleşmesi, hazırlığım bu yönde. Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketi idi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi bu yönde PKK'yi hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım. Demokratik kurtuluş ve demokratik yaşam süreci. ben bu deyimi rastgele seçmedim. Zamanında söyledim anlamadılar. Anlamış olsaydılar, Ergenekon olmazdı, AKP bunları diyor ama çok yüzeysel bakıyor. Benim çok inatçı olduğumu biliyorsunuz. Ben ilk günden demokratik Cumhuriyeti savundum, onlar beni anlamadılar; "Apo'yu bitirdik" dediler. Stratejik hatalar yaptılar. Ergenekon'u saptırdılar umarım bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP'ye anlatmalısınız. AKP'lilerle konuşun anlatın. Siz Meclis'tesiniz size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olmazdı.

"Metiner kendini düzene satmış"
- Metiner saçmalıyor, "Apo sıkıştı" diyor. Propaganda ile oyunu karıştırıyor. Kendisini düzene satmış, kendisini rezil etmiş, AKP'yi 10 yıldır ayakta tutan benim. Derhal bu söylemi terk etmesi lazım. Biz AKP'yi çıkartan gücüz.

"Ha biz ha Sakine"
- Sırrı: Bize gelen bilgide, "Sakine'nin tutumunun ve katılımının iyi olduğu, dağ adına Avrupa'da görevli olduğu, işini tamamlayıp geri dönüş için Paris'e gittiğinde bu olayın olduğu... Tutumunun ve katılımının iyi olduğu" bildirildi.
- Öcalan: Ha bizi vurmuş, ha Sakine'yi vurmuşlar. Çok karanlık bir olay. Ankara'ya gelmiş (Ömer Güney) Çankaya'da büro tutmuş. Sterk "MİT kaynaklı" demiş. Mümkün değil ama düşüneceksin. Milyonda bir de olsa düşüneyim, MİT var mı? MİT de şaşırdı. Demek ki darbe hala devam ediyor.
(Sırrı'ya dönerek) Sinop olayı rastgele mi organize mi?
- Sırrı: Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe Araştırma Komisyonunun görevi bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz'i deşifre eden bilgiler geldi. Burada Karadeniz'de gladyonun yaptığı işler başlığı altında TAYAD'lı ailelere dönük linç girişimi de vardı. Orada anlatılan, yapılan ve biçimler ne ise hepsini Karadeniz'de gördük. Bu yönüyle örgütlü ve organizeydi.
- Öcalan: Siz de muallaktasınız. Tıpkı Sakine gibi. Bir daha kendini öz savunmanın hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksınız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk'ü iki kez vurdular, bir Samsun'da, bir İzmir'de... Sakine'ye yapılan hepimize yapılabilir. Bu özel harbe ayrıca geleceğiz.
- Öcalan: Hükümet kesin vesayetten kurtuldu mu hesaplaşma tam olarak yapıldı mı? Tayyip'in Hükümet mekaniği, Kürt hareketine vurduğu kadar kendisine izin veriliyor, alan açılıyor vesayet kurumu, güç odakları tarafından. Sayın Başbakan zekice bu mekaniği teşhis etmiş ve iyi kullanıyor. Komplonun bir parçası değil. Danışıklı demiyorum ama Başbakan komplonun parçasıdır demiyor ama, bu yöntemi bir iktidar aracı olarak görüyor. PKK'ye vurarak yerini sağlamlaştırıyor. Kendime kızıyorum, 2001-2004'te biz eylemi 'tak' diye kestik. Hükümet anlamadı, 'terör bitti' dediler. (Altan Tan'a dönerek) Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP'ye iktidarı altın tepside sunduk. Bize bir teşekkür etmedikleri gibi 2. Atatürk rolüne soyunup daha çok üstümüze geldiler, ezmeye çalıştılar. Benim demokratik kriterlerim var bunu anlattık, bir baktık ki AKP hegemonya kurmak istiyor, 1923-40-50 CHP yerine AKP...
Türkiye'nin ihtiyacı olan tam evrensel demokratik kriterlere uymazsan, PKK'ye karışmam dedim. Bunu PKK hareketinin zorluklarını bilerek söyledim. Hegemonya kurmak istediler, biz bu hegemonyaya karşı çıktık. AKP, iktidarı gökten inmiş sandı. Bizim sınıf ve halk savaşımızın ne kadar amansız olduğunu bilmiyordu. Ben Deniz Baykal'ın taktiğini boşa çıkardım. AKP hegemonya istiyor. CHP'nin yerine geçmek istiyor. İzin vermeyiz. AKP'ye korkunç rant imkanı çıkar. Ben buna alet olmam. Tek şartım hegemonik olmaması. Biz eskisine doyduk, yeni kambur istemeyiz.

"Başbakan vatana ihanetten tutuklanacaktı"
AKP'nin çıkışları yanlıştır. Son bir buçuk yılda büyük bir savaşa yüklendiler. Nihai tasfiye operasyonları yaptılar. Sayın Başbakanı buna inandıran ekip (2011'de) PKK'yi bitireceğiz' dedi. 10 bin kişiyi (KCK) içeriye aldılar, Bu güç MİT'e de darbe planladı. Ben hemen devreye girdim, 'bu darbedir' dedim. Ergenekon'dan farkı yok. Başbakan MİT'e darbe yapılınca sıranın kendisine geldiğini gördü, Başbakan vatana ihanet suçundan tutuklanacaktı. (Durdu yeniden söze başladı) Genelkurmay Başkanının (İlker Başbuğ'u kastetti) tutuklanması da budur. O güce Cevat Öneş 'darbe' dedi. Bu yüzden ben devreye girdim, yardımcı olayım dedim.

"Florida kontrgerilla merkezidir"
Türkiye'de 3 koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote etmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD'de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her 3'ü de Anadolu çıkışlıdır. Sözde bir hükümet var, sözde bir parlamento var. CHP ve MHP paralel devletin izdüşümleridir, basit aletleridir; AKP'ye de, medya ve işadamlarına da sızmışlar. Sadece MİT kalmış, hedeflenen bizim geliştirdiğimiz diyalogdur. MİT Müsteşarı düşürülmek isteniyor. Emre Uslu, Mehmet Baransu MİT'i hedef aldılar, arkalarında devasa bir güç var.
Florida kontrgerilla merkezidir. Abdullah Çatlı iki kez gitti. Papa, Palme... Sakine bu tür grupların işidir. Yeni gladyo tam anlaşılamıyor. Çözüm adına yapılan her şeyi sabote ettiler. Sakine olayı bende düşük bir tereddüt uyandırdı. Net değil. Sakine Avrupa'da barışı temsil ediyordu. Hala aydınlatılamadı.

Tamamı >>

30 Kasım 2025 Pazar

Marx’ın kavramları: Yabancılaşma

Yabancılaşma, Marx’ın Hegel ve Feurbach’tan devraldığı bir kavram olup bu kavram onun ellerinde kapitalizmin bütüncül eleştirisini anti-hümanist bir sistem olarak teorize etmeyi mümkün kılan bir araca dönüştü. Marx, yabancılaşma teorisini ilk olarak erken dönem eserlerinden 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda geliştirmiş olsa da bu teoriyi Kapital dahil tüm iktisadî yazınının merkezine oturttu.

Yabancılaşma kelimesinin sözlük anlamına bakılırsa bir dizi anlam ve kullanıma sahip olduğu görülecektir. Bu tanımların hem günlük dilde hem sosyal bilimler içinde en yaygını yabancılaşmayı öznel bir “izolasyon ve uzaklaşma durumu” olarak tarif eder. Hegel ve diğer filozoflarda yabancılaşma bütün insanlığın durumunu tarif eden daha genel bir anlama sahipti. İnsanların “tinsel olarak kaybolmuş” olmaları, “kendi gerçek özbenliklerine yabancılaşmaları” ve “hayatın anlamını yitirmeleri” bu kullanımı örneklendirir. Ortaçağa gidildiğinde bu kavramın başka bir kullanımı ile daha karşılaşırız. O dönemde “satmak”, “bir başkasına devretmek”, “başka birine teslim olmak” gibi anlamları vardı.

Marx yabancılaşmayı tüm bu anlamları kapsayacak şekilde kullanır. Ama Marx’la birlikte bu kavram daha net, daha ayakları yere basan ve insanların gündelik hayatlarının maddî gerçekliklerine dayanan bir kullanıma bürünmüştür. Kavram derinliğinden ve evrensel geçerliliğinden bir şey kaybetmemiştir. Bunun nedeni, Marx için yabancılaşmanın temelinde insanların emekleriyle varettiği ürünlerle ve bizzat kendi emekleriyle kurduğu ilişkinin yatmasıdır.

İşçilerin kendi emeklerinin ürünlerine yabancılaşmaları, yani onlardan koparılmış olmaları ve üretim sürecini kendilerinin yönetmiyor oluşu o denli basit ve “ortada” bir durumdur ki, üzerine yorum yapma gereği bile duyulmaz. Bu verili durum adeta bir doğa yasası gibi algılanır. Ford ya da Hyundai’da çalışan işçiler otomobil üretir ve bu otomobiller işçilere değil bu şirketlere aittir. Kömür madenlerinden çıkardıkları kömür maden sahibinin, dokudukları kumaş ise tekstil fabrikasının sahibinindir. Bu “doğanın kanunudur”. Marx bu durumu farketmekle kalmamış, kökenini ve sonuçlarını sorgulamıştır. Şöyle der:

Bu durum [yabancılaşma] basitçe emek tarafından üretilen nesnenin, yani emeğin kendi ürününün, yabancı bir varlık olarak emeğin karşısına dikilmesi anlamına gelir. Nesne üreticiden bağımsız bir güç gibi görünür.

Bizzat kendi emeklerinin ürünleri işçilere hükmetmektedir:

…ve işçi daha çok emek harcadıkça kendi yarattığı nesnelerin dünyası işçinin gözünde daha güçlü hale gelir, aynı şekilde yeni dünyasında işçi daha da fakirleşir ve artık daha az kendine aittir.

Emek elbette zenginler için harikalar yaratır ama işçi için yoksunluk (mahrumiyet) üretir. Zenginler için saraylar, işçiler için mezbelelik üretir.

Marx, yabancılaşma analizini bu noktadan daha ileriye ve derine taşır. Marx’a göre, işçiler kendi emeklerinin ürünlerine yabancılaşmışsa bunun sebebi üretim sürecindeki yabancılaşmada yani üretim eyleminin bizzat içinde yatar:

Ürün gerçekte üretim eyleminin devamıdır. Yani emeğin ürünü yabancılaşmışsa, üretimin kendisi de aktif bir yabancılaşma süreci olmak zorundadır. Emeğin nesnesinin yabancılaşması sadece işin barındırdığı yabancılaşmanın özetidir.

Akademik sosyologlar arasında, Marx’ın söylediklerini birçok işçinin endüstriyel kapitalizmde pis, monoton, sıkıcı, yorucu ve tehlikeli işler yaptığı şeklinde bir gözleme indirgeme eğilimi vardır. Hatta yabancılaşmış emek, işin fiziksel şartlarına ya da işçinin sahip olduğu öznel duygulara indirgenir. Bu bakış açısı yabancılaşmanın tamamen ortadan kaldırılamasa bile yapılan iş daha az monoton ya da daha ilginç hâle getirilerek hafifletilebileceği sonucuna yol açar. Oysa Marx bundan daha fazlasını kastediyordu. Marx için belirleyici olan işçinin işiyle kurduğu toplumsal ilişkiydi. İşçinin çalışma yeteneğini bir başkasına (işveren/kapitalist patron) satması ve bu sebeple işin amacı ve yöntemleri üzerindeki kontrolünü yitirmiş olması yabancılaşmanın kökenini oluşturuyordu. Kapitalizmde emek, ne bireysel ne de kollektif olarak işçiler içindir; başka biri içindir:

Emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur? İlk olarak, yaptığı iş… gönüllü değil zorunludur, angaryadır. Bir ihtiyacın doğrudan tatmini için değil başka ihtiyaçları tatmin etmenin dolaylı bir aracıdır… İşin bu dışsal karakterini en basitinden işin işçiye ait olmamasından anlarız. İşçi başka biri için çalışır, yani işyerindeyken işçi kendisine değil patrona aittir.[i]

Dolayısıyla ücretli emek yabancılaşmış emektir ve yabancılaşmayı ortadan kaldırmak ancak ücretli emeği yani kapitalizmi kaldırmakla mümkündür.

Marx’ın yabancılaşmanın kökenini işçinin işi ile ilişkisinde görüyor olması bu kavramın sadece işyerinde geçerli olan dar ekonomik bir kavram olduğu anlamına gelmez. Aksine, Marx’a göre emek insan varoluşunun her yönü için temel önemdedir. Marx insanın hayvanlardan emek yoluyla ayrıldığını ve insan olduğunu ifade eder. Ayrıca, insanlar çevrelerini ve kendilerini emek aracılığıyla biçimlendirir. Emek tarihin ve toplumun temelidir.

İnsan hayvanlardan, sahip olduğu bilinç, dinsel inanç ve benzeri şeylerle ayrıştırılabilir. İnsanlar geçim araçlarını üretmeye başladığı andan itibaren kendilerini hemen hayvanlardan ayrıştırmaya başlamıştır. Bunun koşullarını insanın sahip olduğu fiziksel özellikler yaratır. Geçim araçlarını üretirken insan dolaylı olarak gerçek maddî hayatı da üretmiş olur… Bu üretim biçimi basitçe bireylerin fiziksel varlığının üretimi olarak düşünülmemelidir. Daha ziyade bireylerin belirli bir eylem biçimi olarak görülmelidir. Bu belirli eylem biçimi bireylerin hayatlarının, yani belirli bir hayat biçiminin onlar bakımından ifadesini oluşturur. Bireyler hayatlarını ifade ettikçe, kendileri olurlar. Dolayısıyla, oldukları şey üretim faaliyeti ile çakışır. Hem ne ürettikleri hem nasıl ürettikleri insanların ne olduğu ile örtüşür.

Emek bu temel işleve sahip olduğu için emeğin yabancılaşması insanın toplumsal ilişkilerinin bütünlüğünü bozar. Marx bunun sonuçlarını inceler:

Yabancılaşmış emek: (1) insanı doğaya yabancılaştırır ve (2) insanı kendine, kendi aktif işlevine, kendi hayat eylemliliğine yabancılaştırır, böylece de insanı kendi türüne yabancılaştırır… (3) Yabancılaşmış emek insanı kendi vücuduna, doğaya, zihinsel hayatına ve kendi insanî hayatına yabancılaştırır. (4) Emeğinin ürününe, kendi yaşam faaliyetine ve kendi türsel hayatına yabancılaşmasının doğrudan sonucu, insanın diğer insanlara yabancılaşmasıdır.[ii]

Bu farklı yabancılaşma örnekleri günümüz dünyasında bolca var. Doğaya yabancılaşmamızı sadece iklim değişikliğinde değil aynı zamanda kapitalist sanayinin çevreyi kirletip imha etmesinde de görebiliriz. Bedenlerimize yabancılaşmamız kronik obezite ve anoreksi rahatsızlıklarında açık bir biçimde görülebilir. Medyanın sürekli bombardıman yaptığı metalaşmış cinsellik biçimleri de keza bedenimize yabancılaşmamızın örneği. Diğer insanlara yabancılaşmamızı ise yaygın ırkçılıkta ve yabancı düşmanlığında görebiliriz. Bu tutumların egemenler tarafından teşvik edildiği söylenebilir ama ancak yabancılaşma sayesinde işçi sınıfının çeşitli kesimleri tarafından kabul görür ve içselleştirilir.

Marx yabancılaşmayı sınıf sorunuyla ilişkilendirir. “Eğer emeğin ürünü işçiye ait değilse… bunun sebebi ürünün işçi dışında başka bir insana ait olmasındadır”. Bu “başka adam” “çalışmayan ve üretim sürecinin dışında olan” kapitalistten başkası değildir.

Kapitalist ve işçi, Marx’a göre, yabancılaşma madalyonunun iki tarafıdır, ama arada ciddi bir fark vardır:

Mülk sahibi sınıf ve işçi sınıfı günümüzde aynı kendine-yabancılaşmadan muzdariptir. Ama bunların ilki yabancılaşmada kendinin onayını, kendi çıkarını ve kendi gücünü görür. Bu yabancılaşma kapitalist için insanî varoluşunun bir suretine sahiptir. İşçi sınıfı ise yaşadığı yabancılaşma içinde yok edildiğini hisseder; kendi güçsüzlüğünü ve insanlık dışı bir varoluşun gerçekliğini görür… Bu antitezin içinde, dolayısıyla, mülk sahipleri tutucu tarafı, proletarya ise yıkıcı tarafı teşkil eder.

Yabancılaşmış emek bu yüzden yabancılaşmış bir toplum yaratır: Kontrolden çıkmış, aşırı zenginlik ve yoksullukla kutuplaşmış, insanların kendi ürettikleri tarafından tehdit edildiği, insanların birbirlerinden bireysel olarak ayrıştığı, sınıf, ulus, ırkçılık, cinsiyetçilik ve dinî nefret tarafından bölündüğü bir dünya. Ekmekten suya, seksten sanata, sağlıktan eğitime her şeyin milyonlarca insanın almaya gücünün yetemeyeceği metalara dönüştüğü bir dünya.

Özetle, yabancılaşma günümüzün dünyasını üretir – eğer insanlık hayatta kalacak ve insan hayatları özgürleşecekse değiştirilmesi zorunlu olan bu dünyayı.

Yabancılaşmış emek dünyayı anlama yeteneğimizi temelden etkiler, çünkü üretenlerin üzerinde ürettikleri nesnelerin hakimiyet kurması dünyayı başaşağı görmemize yol açar. Ürünlerin insandan önce geldiğini ve insanı metaların yarattığını düşünürüz. Metalar sihirli güçlere sahipmiş ve kendi ruhları varmış gibi düşünürüz. Marx’ın yabancılaşma eleştirisi Kapital’deki meta fetişizmi analizinin temelini oluşturur:

Meta bu yüzden gizemli bir şeydir, çünkü insanlar metaya baktığında kendi emeklerinin toplumsal karakterini ürünün üzerine mühürlenmiş nesnel bir özellik gibi görürler; böylece üretenlerin, ürettikleri nesnelerin toplamıyla kurduğu ilişki toplumsal bir ilişki halini alır; ama bu ilişki onlara üretenler arasında bir ilişki olarak değil nesneler arasında bir ilişki olarak görünür.

Yüzeysel olarak bakıldığında metaların değerleri, yani birbirleriyle değişim oranları, sahip oldukları içsel özellikler tarafından belirleniyormuş gibi görünür (çeliğin gücü, altının çekiciliği,John MorrisJohn Morris elmasın parlaklığı). Oysa Marx’ın gösterdiği gibi, metaların değeri üretilmeleri için gerekli emek zamanıyla miktarıyla belirlenir.

Marx’ın yabancılaşma teorisi kapitalist üretimin bilimsel analizinin ve eleştirisinin vazgeçilmez yapı taşlarından birini oluşturur.

John Morris

Çeviren: Canan Şahin -   KARL MARX VE YABANCILAŞMA pdf



Yukarı